28 Aralık 2011 Çarşamba

DOSTLARIM İÇİN YENİ YIL HEDİYEMDİR.

KOCAMAN, KOSKOCAMAN VE İÇİ DİBİNE KADAR ACI, DİBİNE KADAR SEVİNÇ DOLU BİR SENEYİ UĞURLARKEN TÜM SEVDİKLERİMİN - HALA BU HAYATTA OLAN VE DİĞERİNE GEÇMİŞ OLAN - YENİ YILINI TÜM KALBİMLE KUTLUYORUM.
BANA GETİRDİĞİ HER ŞEY İÇİN 2011 YILINA TEŞEKKÜR EDİYORUM. BENDEN ALDIKLARI İÇİN İSE BOYNUMU EĞDİĞİMİ SÖYLÜYORUM... VARDIR ELBET BİR BİLDİĞİ DİYEREK...
AİLEM, YÜKSEK LİSANSLI PERİLER, SÜPER PRENSES, KÜÇÜK İNSAN, PRUSYA KRALI, KÜLKEDİSİ, HANDE, EROL HOCAM, NAZMİ HOCAM, MEHMETUS, S.Y., ÖĞRETMEN ARKADAŞLARIM, ÇOCUKLARIM, EDA LİSA.... HEPİNİZ İYİ Kİ VARSINIZ:)

25 Aralık 2011 Pazar

DONMEK

Eve donüs zamani yaklasti. Elbette geri donmem gerektigini biliyordum ama biraz erken oldu sanki... Burada normal hayata karisamadan bitti bana ayrilan süre. Oysa daha hic bir cafede kitap okumadim. Cikip sabah yuruyusu yapmadim. Yemek pisirmedim. Yine de bana ayrilan sure bitti!
Hayatima uzaktan baktigim ve ardimda biraktiklarimi bir an icin bile diusunmedigim su on gunde nedense evimle ilgili gözumde canlanan tek sey cadde ile bizim sokagin kesistigi nokta oldu. Acaba neden? Ve bir kez daha anladim ki orada yani Istanbul'da yasamamin sebebi annem, kardesim ve Cahil Periler. Onlar yanimda olsa Mars bile bana ev!
Super Prenses'le yasamak guzeldi. Benter manyakliklarimiz ve kendimize has manyakliklarimiz bence gayet uyumluydu. Onunla 2012 'de muthis bir maceraya daha karar verdik ama bu defa uslu durmayacagiz!
Burada kaldigim surede anladim ki, uzak yerlerde insan daha kolay kendini yakaliyor. Hayatima ve gundelik telasima buradan baktigimda icinde hic "ben" yokum sanki. Oysa icinde benim olmadigim ve bana ait bir hayat olabilir mi? Olamaz gibi ama var.
2012 icin dilegim bu aslinda icinde, disinda ve tam ortasinda "ben" olan bir hayat!

24 Aralık 2011 Cumartesi

VEEEE HUZURLARINIZDA NOEL!

Beklenen gün geldi iste. Bu dakikadan baslayarak noel heyecanini ikiye katliyoruz:)

23 Aralık 2011 Cuma

GULMEK NE GUZEL!

Unutmusum; icten ve olabilecek en aptalca seye karnim agriyana kadar gulmeyi unutmusum. Gulumsemekten degil ama gercekten gulmekten bahsediyorum. Buraya geldigimden beri birkac defa seri halde sacmalayip, dakikalarca gulebildigimi gorunce cok sevindim. Demek ki hala umut var benim icin :)
Super Prenses'le kisa zamana cok sey sigdirdik. Ozellikle ortacag pazari ve sanat galerisi nefisti. Bu arada gercekten bu ulkede ekmek ve pasta cok lezzetli. Ayrica siyah bira da hic fena degil.
isin sakasi bir yana, daha once hic uzerinde dusunmedigim bir toplum hakinda birseyler ogrenmek hosuma gitti. Savas, savas sonrasi donem, bunun edebiyata ve diger sanatlara yansima sekli gercekten azimsanamayacak kadar guclu. Uzuldum dogrusu Almanca bilmedigim icin. Oysa harika kitapcilar ve kutuphaneler var....
Hava da soylendigi kadar soguk degil. Ustelik sokaklar o kadar temiz ki, bir tam gun kar yagsa, ertesi sabah her yer yine piril piril.
Neyse, gulmek guzel, hayat guzel! Almanya guzel. Hele ki Almanya'da Super Prenses'le gulmek daha da guzel!

20 Aralık 2011 Salı

ORTACAG PAZARINA MEST OLDUM!

Cadi kardeslerimin arasinda gezerken, Dionysos ve Pan'i görmeyi hic ummazdim! Ama aralarina doga tanricasini da alip öyle bir muzikle firladilar ki sokaga! Of! Yok böyle bir tilsim!! Gercekten uzun yillardir cok az seye boylesine hayranlikla bakmisimdir. Bu kadar mi tanidik olur muzik!
Gerci pazarin tamami nefisti! Prenses'le kendimize kiyafet, sac tokasi vesaire aldik- Vesaire diyorum ama bayilarak kullanacagim. Sac ignem o kadar havali ki, görmeniz lazim:)
Ictigim ve yedigim hersey guzeldi. Gerci yaban domuzu sosisi biraz tercih etmedigim bir lezzetti ama yine de hosuma gitti. Bir daha ne zaman noel pazarinda yaban domuzu yiyecegim kimbilir? Fakat tavernalar ve tavernaci cocuklara deginmeden gecemeyecegim:))) Italya kadar unlu olmasa da Almanlar da flört etmeyi biliyorlar diyecegim sadece:)) Ah bir de Ingilizce bilselerdi!!! Hayat iste:)))

19 Aralık 2011 Pazartesi

DUN AKSAMDAN SIZE KALANLAR

Tracy dün gece yirmi yili askin bir sureden sonra, Super Prenses ile icilen nefis bir visne likoru ile gecmisin izlerini degistirdi! Artuk bana sadece ilk askimi degil, ilk Almanya seyahatimi, visne likorunu ve Super Prenses'i hatirlatacak. Eski bir aniyi silmek icin uzerine yeni anilar yazmak lazimsa eger, basliyorum. Silinmek cok can yakiciydi... Ben biliyorum.
Dun gece kilisede Bach dinlerken, cocuklarin her biri gözume melekler gibi görunduler. Ilahi bir ses ve onlarca melek! Sadece protestan teyzelerin bizim CHP'li teyzelere bu kadar benzemesine cok sasirdim. Kiyafet, hal tavir... Al Bagdat Caddesi'ne koy, eline de azicik brosur ver, tamam!
Az sonra ortacag pazarina gitmek icin yola cikacagiz. Ne mi umuyorum? Elbette gercek bir cadi ile tanismayi!!!

18 Aralık 2011 Pazar

UCAN MINIBÜS!

Firtinanin ortasinda bi yerimde pireler ucarak gelebildiysem bu diyarlara pratik zekam sayesindedir. Cunku ucer kisilikten iki sira dizilmis koltuklardan bana gösterilene otursaydim ve iki saat oyle ucsaydim asla uyuyamaz ve firtinanin stresi ile basa cikamazdim.
Pegasus feci dar bir ucakla ucurdu beni, bu yuzden Trabzon seyahatinde verdigim ismi tescilledim artik: ucan minibus!
Neyse, Germen topraklarindaki ikinci sabahimda kaderin cilvesini dusunuyorum, aslinda son onbes yildir burada yasiyor olabilirdim... Acaba nasil bir ben olurdum o zaman... Kimbilir..
Super Prenses bana harika bir yatak, kutular dolusu kurabiye, nefis kahveler ve en guzeli cok huzurlu bir ortam verdi. Buna o kadar muhtactim ki, ilk gece vucudum inancsizliktan uyuyamadi! Sessizlik beni saskina cevirdi ve afallayinca paralize oldum!
Ama dun gece normal bir uyku uyudum, cunku gunu guzel gecirmek tum endiselerimi supurdu. Cam agaci alisverisi, dini butun bir Alman ailenin evinde yenen yemek ve ardindan sehrin göbegindeki noel öncesi kalabaligina karismak iyi geldi.
Taciz edilmeden yasamak nasil da özledigim bir sey! Taciden kastim, trafiksiz, deprem korkusu olmaksizin, bir yere kosturmadan, yuksek sese maruz kalmadan yasamak...
Burada kapilarin yani daire kapilarinin cogu cam! Hirsizlik gibi bir dertleri yok anlasilan! Mimari nefis.. Sokaklar, binalar ve insanlarin genel tavri hosuma gitti dogrusu. Ormanlara da bayildim. Belki Kara Orman'i görmeye gidecegiz. Ne kadar heyecanli degil mi? En cok ortacag pazarini merak ediyorum. Bakalim neler var?
Simdilik haberler bu kadar. Stuttgart`dan sevgiler...
not. noktalamalar icin uzgunum, klavyeye yabanciyim!

16 Aralık 2011 Cuma

GERMANY!


Ta ta ta ta... İşte 16 Aralık oldu. Az sonra havalimanına ve uçağıma kavuşacağım. Uçak korkumu ve burun deliklerimden birinin tıkalı olduğunu unutabilirsem bulutların tadını çıkartacağım!
Önümüzdeki on gün Germen halkının topraklarındayım. Bu seyahat sebebiyle edebiyat hayatımda aksamalar olabilir, zira yazmaktan ziyade okumak niyetindeyim.
Herkese sevgiler....

15 Aralık 2011 Perşembe

KALPLERE VUR BİR ZIMBA!


Öyle bir hafta geçirdim ki, anlatsam, oooo okuyamazsınız:) Ama en önemlisi 350 adet kurabiyeyi tek tek öğrencilerime vermenin ( Allah Hande ve Ferda Hanfendilerden & Zencefil ahalisinden razı olsun:) hazzını yaşadım. Ufaklıklara Noel Baba'nın biraz grip olduğunu, bu yüzden bana çocuklara biraz kurabiye pişirmem için ricada bulunduğunu anlattım. Kurabiyelerin bir "iksirle" yapıldığını ve eğer bunun ne olduğunu bulurlarsa ( kurabiyenin içindeki meyva ve baharatların isimlerini yazmalarını istedim- tabii anne ve babaları yazacak - ) müthiş bir oyunla geri döneceğimi söyledim. Kurabiyeleri eve götürüp aileleri ile bölüşmelerini, sevgi ile bölüşülünce besleyici gücünün arttığını anlattım. Ki doğru!
Yüzlerce renkli kağıt, yüzlerce minik parmak arasında keşfedilmenin heyecanını yaşarken, ben bir buluta binip uçtum! Ne mi oldu? Ejderha ile göz göze geldik! Eda Lisa altıncı yaşını kutlarken, ben artık onu, yani ejderhamı gözlerine baktığım tüm çocuklarda yakalamanın sarhoşluğuna kapıldım!

14 Aralık 2011 Çarşamba

HAVA

Dün iki ders arasında verdiğim park ve kitap molası o kadar iyi geldi ki... Bu sabah neden daha uzun kalmadım orada diye hayıflandım. Kış güneşine bayılıyorum!

13 Aralık 2011 Salı

TELAŞ!

Saatlerin hızına yetişeceğim diye bir yelkovana asılıyorum , bir akrebe. Sonuç? Onlar kazanıyor tabii...

9 Aralık 2011 Cuma

KURABİYE:)


Güneş var bu sabah, dolayısıyla sanki hayat daha da güzel. Daha da çünkü yaşadığım her gün, her saat güzel! Bunu kaz kafam anladı ya, artık bana karada ölüm yok!
Duramadan çalışmaya hala uyumlanamadığım için bazen teklesem de, işkolik olmamak için ciddi bir çabam var. Mesela bugün arabadan erken inip "bir elinde cımbız bir elinde ayna" topluluğuna karışıp yürüyeceğim caddede. Sonra eve gelip dinleneceğim. C.tesi dersimi planlayacak ve tekrar sokağa çıkacağım.
Hafta sonu Zencefil&Elvan kurabiyeleri pişireceğiz inşallah. Ve bu kurabiyelerle çocukların kalplerini hedeflediğimizi de itiraf ediyorum!

8 Aralık 2011 Perşembe


Ölümü hatırladım bu akşam. Anneme ölümü anlattım. İkna etmeye çalıştığım, inancını tazelemeye davet ettiğim kimdi acaba? Biraz ben, biraz annem miydi? Yoksa biraz annem, çokça ben mi?
Çok erken tanıştım ben ölümle. Önce Uyanık öldü. Ev sahibimizin köpeği. Uyanık gittiğinde dört yaşındaydım. Ona ne yaptıklarını görmedim. Gömmüşler miydi? Zaten fazla uzun düşünmedim bu konuda, ağlamadım da. Uyanık öldü, Bozli geldi. Daha tüylü, daha yumuşaktı. Uyanık'ı ve ölümü unuttum.
Beni huzursuz eden unutamadığım ölümlerdir; onların durup durup vuran dev dalgalarıdır...

7 Aralık 2011 Çarşamba

YILDIZLAR...


Öfkesini, gülüşünü, çözümsüz kalan sorunlarını hatırlıyorum. Onu düşünmek üzerinden kendimi düşünüp, kalan ömrümü hesaplamaya çalışıyorum. Yıldızları sayan muhasebecinin* hatasına bir kez, bir kez daha düşerken hayat her defasında önüme bunu hesaplayamayacağımı söyleyen bir örnek bırakıyor.
Pimapen ardından rüzgar dinlemeye çalışan akılsızım ben!
Bana bakıyorsan oralardan bir yerden ne çok gülüyorsundur. Biliyor musun sen benim kalbimi hiç kırmadın. Bir kez bile darılmadım sana. Sanırım bu yüzden gözlerin hep aklımda. Ama ağlama krizlerim geçti. Dediğim gibi, şimdilerde eteğime dökülmüş yıldızları sayıyorum.
Dün Haydarpaşa Gar'ından çıkarken bir çınar ağacı gördüm. Suya düşmüş gibiydi. Durup, onun kızıl yapraklarının mavi su üzerindeki ışıltısını izlemek istedim. Zamanım yoktu! Derse yetişmem gerekiyordu. Üzüldüm. Oysa sınıfıma ulaştığımda daha onbeş dakikam olmasına rağmen hevesle hazırlanan öğrencilerimi görünce yüzümden üzüntü silindi, yerine umut geldi.
Yine de yanlıştı biliyor musun? Birkaç dakika için bile olsa o ağacı seyretmeli, ona "seni gördüm" demeliydim.
Ben ki elaleme "bi durup nefes alsanıza yahu" diyen insan, dün duramadım işte!
B.Y.'ye korkularımı anlatırken, gücü hep dışarıda radığımı anladım. Oysa hiç içime bakmamıştım! Sen bakmıştın değil mi? Bakmış ve inancına tutunmuştun.
Seni düşünmek, senin bu gezegenden geçişin üzerinden kalan ömrümü yaşamak çok güzel. İyi ki oralarda bir yerlerde "dost" olmuşuz.
Bu sabah akılsızlığımdaydın:)
*KÜÇÜK PRENS

6 Aralık 2011 Salı

HUU


Bir açılıp, bir kapanan, zaman zaman rüzgarı yüzüme vuran ve bazen ışığı tam kalbime sızan o kapıya inancımı tamamlayan bir adam olmuştu. Ezelden tanışılan bir dost. Kapının eşiğine bir kitap bıraktı. Kitabı, her gece, aralanmış kapının azıcık daha içine doğru ittim. Ne mi oldu, kapı artık hep aralık! Açılması sadece an meselesi.
Bazen bunun için yeterince teşekkür etmediğim hissine kapılıyorum. Sonra diyorum ki, ne anlamı var kelimelerin o zaten bilmiyor mu ne yaşadığımı..
Hayatı değiştiren her zaman çok büyük olaylar değil, bazen aksine ufacık bir dokunuş.
Huu

4 Aralık 2011 Pazar

AĞAÇ, SABAH, RUH.


Penceremden dışarı bakarken hissetttiğim şeyi bazen yaşarken hissediyorum. Nadiren de olsa, sustuğum zaman kendime dışarıdan bakıyorum. Yaptıklarım, söylediklerim hiç olmadığı kadar tutarlı, Hayatım hiç olmadığı kadar amaçlı, dolu, anlamlıysa da her şey çok boş bazen. Şu pencerenin önünde hissettiğim duygu bana yaklaştığında korkuyorum. O kadar dışındayım ki yaşamın.. Cimdikliyorum kendimi yaşayıp yaşamadığımı anlamak için.
Ağaçları görüyorum, güneş yapraklarına vurmuş, rüzgar onları savuruyor.. Bir sesi ve kokusu var biliyorum. Bir kol mesafesindeyim. Uzanmıyorum. Biliyor ama hissetmiyorum. Çünkü içerideyim. Seyirciyim. Sırtımı bir ağaca dayayarak oturmayalı aylar oldu. Sizin? Yıllar mı? Peki ne yaptık daha anlamlı. Bunun yerine ne koyduk?
Dans etmeyi öğreniyorum. Çocuklarla yaptığım dersi izlemeye gelen çok tatlı bir stajer kadın, etkilendiğini söyledi. Neşemden... Ben de etkileniyorum neşemden. Yine de o durma anları beni korkutuyor. Bazen korkunun dibini görmek adına durabildiğim kadar durmak istiyorum. Sonra ders saatim geliyor ya da banyo yapmam gerekiyor... Zihnim beni ruhumdan kopartıp, gündelik telaşıma bırakıyor. Ruhum bedenimde öksüz, evsiz. Bir sokak çocuğu gibi yaşıyorum o andan itibaren..

3 Aralık 2011 Cumartesi

KİMSELİ ÇOCUKLAR

Baktığında anneleri var, babaları da. Evleri, arabaları... Birbirinden güzel kıyafet ve oyuncakları. Pırıl pırıl bakışları ve mis gibi kokuları.. Bunlar kimseli çocuklar. Şanslı çocuklar...
Peki neden mutlu değiller? Neden boşayamadıkları bir anne ve baba ile yaşamak zorundalar? Çünkü bu ülkede kocanı, karını boşarsın, hatta onu boşarken çocuğunu da boşarsın. Ama hiçbir çocuk anne ve babasından boşanamaz. Çocuk ve aile ilişkisi sonsuza dek edilmiş bir yemin gibidir. Öyle bir yemin ki taraflardan biri ölmeden sona ermez. Bu yüzden doğuda ve batıda düşünürler ( Bahaeddin Veled, Osho.. ) "anneyi öldür" der. Öldür ki özgür kal. Özgür kal ve sonra istersen yeniden , seçerek bağlan.
Kimseli çocukların Tanrısı yok... Tanrı kimsesizlerin yanında sanki. Çünkü kimseli çocuklar dışarıdan görülen o ki çok şanslılar. Tanrıya hiç ihtiyaçları yok... Ancak yakından, gözünün içine içine bakınca anlaşılabilir; Tanrıya onların da çok ihtiyacı var. Durmadan çekiştirilmek, ağzından burnundan tıkılan yemeklerle türlü yeme bozukluğu geliştirmeye yatkınlaştırılmak... Daha çok öğrensin diye sabah İngilizce, öğleden sonra İspanyolca ve üzerine drama ve daha Allah ne verdiyse doldurularak.. bir saat bile kendini dinleme fırsatı yakalayamadan büyümek zorunda bırakılmak. Bütün bu hengamede değil ruhsal gelişim, üstüne durmadan örselenmek! Baba tarafından dövülen anneyi veya tam tersi babayı aşağılayan anneyi izlemek..
Kimseli çocukların durumu fena... ne kadar vitamin alacakları vizitesi 400 lira olan doktorlar tarafından belirlenirken, ne kadar sevgi alacaklarından bahseden yok... Herkes çocuğunun geleceğini garanti altına almak kaygısında... Daha iyi okullar, daha iyi hayatlar... Kimse huzur ve mutluluk kelimelerini altını çizmez oldu. Haklı olsalardı ben bugün kimseli çocuklar hakkında yazmazdım. Demek ki birşey yanlış... Hesapta sıkıntı var!

2 Aralık 2011 Cuma

BASKI ALTINA ALINMIŞ ÖFKEMİ SALIVERSEM BU DEPREMDEKİ ZARAR ZİYANI KARŞILAYABİLİR MİYİM?


Sanırım yapmak zorunda kalacağım. Nicedir ufak ufak sallıyorum aslında ya, bazıları tavan başına çökmeden anlamıyor galiba! Şişşt kime diyorum?
Elvan değişti diyenler var. Hem arkamdan, hem de yüzüme karşı. Doğrudur, zamanım konusunda epeyce cömertleştim. Ama kendime karşı:)) Her kuyruğu sıkışanın koltuk değmeği olmaktansa, kendime topuklu ayakkabı ile yürüme dersleri vermeye başladım. Bu bir değişim midir? E tabii:)
AVUTUCULAR'dan* kaçıp, cenneti bulma kararı aldım. Bazıları için üzülmeyi bıraktım. Bu macerada yol arkadaşım olanlara sokulmaya başladım. Diğerleriyle arama zaman, mesafe ve kalp soğukluğu girmeye başladı. Üzülmesinler lütfen, bunların mutlaka bir anlamı var. Nasıl doğa ona yaptıklarımıza tepki gösteriyorsa artık ben de bunu yapmak istiyorum. Yüzüme yapışan anlayış dolu gülücükten çok sıkıldım. Her açıklama bekleyene uzun uzun anlatmaktan da. Üzgünüm, kendim dışında herkesi gözden çıkardım. Kendim saydıklarım kurtulabilir sadece ve beni kendinden sayanlar...
Dibine kadar mutlu, dibine kadar öfkeli ve dibine kadar aşık olmak istiyorum:))) Herkese harika bir hafta sonu dilerim!
* bakınız Michael Ende, Labirent

1 Aralık 2011 Perşembe

TEŞHİR

Çocukken pek kibirliydim. Biraz küstah, biraz ukala hatta. Yine de severdi insanlar beni. İnanılmaz şirin çillerim ve altın buklelerim etrafımda her daim bir hayran çemberi yaratırdı. Neydi sevdikleri? Hiç bilemedim.. Ama kesinlikle saçlarım onları büyülüyordu. Benim aynaya baktığımda göremediğim bir sıcaklık, çekici bir ateş seziyorlardı sanki.. Ben bunu ancak şimdi anlıyorum. Kırmızı sıcak bir renk. Turuncu da öyle. Bu yüzden seviyorlardı beni. Çok yaklaştıklarında yakacağını tahmin ettikleri bir ateşte ısınma arzusuydu o sevgi. Kimi bana hükmetmeye, kontrol altına almaya çalıştı. Kimi hiç korkmayarak korlarımda yürüdü. Ben hiç anlamadım. Uyuyordum.
Şimdilerde saçımın renginin çocuklar üzerindeki etkisini görüyorum. Saçım, turuncu çoraplarım ve hayvancıklı patiklerimle öte alemlerden gelmiş gibiyim onlar için. Komik, renkli, kocaman bir kadın.
Bugün yaptığım dersler eğer kameradan izlenmişse - ki izlenmiş, bekçi bana sırıtarak iyi akşamlar dediğinde biraz utandım:))- manyak kadın demiştir. Desinler. Bayılıyorum manyak kadın olmaya. Teşhirci olduğumu sanarlar diye yıllarca bedenimi, sesimi, ruhumu ve hatta saçımın güzelliğini sakladım da ne oldu? Hiiiçççç. Şimdi teşhirci olmak hoşuma gidiyor. Özellikle neşemi, sevincimi deliler gibi ve bütün bedenimi kullanarak göstermek çok hoşuma gidiyor. Yemeğin ortasında dostumu yanaklarından şap diye öpmek, çocuklarla zıp zıp zıplamak ve eve gelince "bu fasülye yedi buçuk liraaa...." diye şarkı söylemek şahane yahu!
Yemişim ciddi olmayı.
Bakınız derste bugün neler yaptık:
Önce timüs bezinin vücudumuzun "radyosu" olduğunu hayal ederek oradan mikroplara mesaj yolladık: "lütfen bedenimden gidin!" Böylece bağışıklık sistemimizi güçlendirdik.
Sonra kalan mikropları üzerimizden silkeledik. Bunu yaparken kan dolaşımımız canlandı.
Ve en sonunda da "kaç mikrop kaç dansı" yaptık! Ki neşeli insan hastalanmaz:))
Şimdi mi baygınım, mutluyum, teşhircinin Allahıyım!!!

BEDENİM


Gündemim her gün değişiyor. Şimdilerde kabuğuma meylettim azıcık. Yeni botlar, hırkalar, parfümler.. Bir telaş bir telaş. Tam kırk yaş hazırlığı:) Uzun zaman olmuş aynı parfümü kullanalı, sıkılmışım. Sıkılmış ve ertelemeşim yenisini aramayı.. pek çok şey gibi.. Kendim gibi.
İçimi güzelleştirmek için çırpınırken ve o kırılmasın, bu kırılmasın diye bin parçaya bölünürken hiç bakmamışım kalıbıma; derime, saçıma, parmaklarıma, bacaklarıma.. Hamamdan hamama ovalayıp çıkmışım. Oysa bu ruhu o taşımıyor mu? Bedenim!
İçimi ve dışımı hazırlıyorum. Sanki uzun bir yolculuk öncesinde gibi, telaşlıyım. Tatlı, acemi bir telaş. Ne ki bu diye sormadığım...


http://www.youtube.com/watch?v=DZP4lbp9jBA

29 Kasım 2011 Salı

MELEĞİMİN DOĞUMGÜNÜ


Onu ilk kucağıma alışımı ve sonra bir daha hiç bırakmak istemeyişimi hep hatırlıyorum. Bırakmadım da. Hala ve eminim ki daima hayatımın en değerli parçası olacak. Benim küçük meleğim Eda Lisa.. Bugün tam altı yaşında. O benim saatim, pusulam ve ezelden tanıştığım parçam.
Bunların hiçbirini Eda'ya söylemiyorum, benim sevgim ona yük olsun istemem. Ama yazıyorum. İkimiz için masallar yazıyorum. Eğer birgün okumak isterse diye.
Bugün ona bir masal daha yazdım. Altı masal, altı yıl hayatlarımızda..
Doğum günü ve tüm hayatı kutlu olsun meleğimin...

28 Kasım 2011 Pazartesi


Hayat düşündüğümden de hızlı geçiyor. Beni, seni, etrafımızdaki her ayrıntıyı sallayarak. Hızlı, yavaş, belli ederek ve bazen usulca. Geçiyor işte. Bazen sana yaklaşıyorum, bazen kendime. Bazen ikimizi de ardımda bırakıp, yepyeni bir yere bırakıyorum hayatı. Ona bir şans veriyorum:) Tıpkı bu hafta sonu yaptığım gibi. Yeni "şey"ler ve yeni insanlarla tanışmanın beni büyülemesine izin veriyorum. Geçmiş zamanın tozunu üfleyerek yol açıyorum kendime, geleceğime. Zor mu dersen, bazen "evet", bazen "hayır". Altı ay önce sorsaydın, "hep zor..." derdim.

24 Kasım 2011 Perşembe

bu ne güzelliktir yahu!

BU ŞARKI BANA:

HAZIRLIK-sız-

Hani bilirsin ya hazırlık yapman gerektiğini, ama başlayamazsın toparlanmaya. Seyahate çıkacak gibi; bavul açık, ütülenecekler kenarda... Ya da ne bileyim sınav vardır haftaya Çarşamba, ama canın hiiiç çalışmak istemez. Yine de bilirsin, geçmek için çalışman gerekir. Çalışmazsın, çalışamazsın. Bilir ve çalışamazsın...
Aklında hep hazırlanmak var?
Aklımda hep hazırlanmak var. Somut bir hazırlık yok ama bu bilinç var. Fakat nasıl hazırlanıldığını bilmiyorum ki... Acemi bir gündelikçi gibi bir aklımı temizliyorum, bir kalbimin en girilmemiş, en vazgeçilmiş odasını. Sonra derin bir durma arzusu geliyor. Diyorum ki kendime, "sadece ve sadece hazır olduğunu düşün, olduğun yere uzan ve düşüncenin seni sarmalayıp, kucaklamasına izin ve hazır olma düşüncesi ol, düşünme, sadece hazır ol işte!"
Artık en yalnız olduğum anda dahi yalnız olmadığımı, benden öte sırlar olduğunu bilmek var ya, dahası sezmek.. İşte o duygu hazırlık için tetikliyor insanı. Küçük bir çocuğun şakacıktan sihir yapması gibi, büyülü değnekle hooop diye hazırlanmak olsa ya! Ah bir olsa... Var mı? Hazırlanabilecek miyim? Yoksa burada, hep hazırlanmayı düşünerek, hazırlanmam gerektiğini bilerek duracak, donacak mıyım?
Yağmur var bu sabah şehrimde. Aklımda yine Victor... Ne severmişim adamı. Ne çok yandı canım. O hazır mıydı acaba? Bilmeyi öyle çok isterdim ki... Bu yolculukta valizlerimizi yan yana açabilmiş ve birlikte dolduruyor olsaydık... Öpüyorum seni koskocaman Vitito!

23 Kasım 2011 Çarşamba

LABİRENT, AÇLIK VE TESADÜFLER ÜZERİNE..

Okumakta olduğum son kitabın en önemli iki sembolü ayna ve labirent. Yani şu ana kadar öyleydi. Ah, bir de zaman. Zamanla ilgili hassasiyetimi bilenler bilir, bilmeyenler de beni beş dakika bekletip öğrenebilir!
Ende'nin kitaplarında zamanın işlenişi beni büyülüyor. Belki öte alemler konusunda fazlasıyla kapalı olan insanlar için melekler, tesadüfler, labirentler ve aynalar aşırı sembolik kaçabilir... Oysa benim için sadece doğduğumdan beri kapısında durduğum bir binaya açık bulduğum pencereden süzülmek gibi! Basbayağı mucize işte!
Özellikle kitabın ilk bölümünün hemen ardından bir baba oğul ve mutluluğa kavuşma, kavuşamama hikayesi geliyor ki, beni "paraya, pula, istemediğini söylediği düzene tercih eden adam" için oturup yazsaydım, işte bunu yazardım dedirtti. O kadar sevdim, o kadar duygulandım.
Hepimizin bedenleri ve zihinleri gibi ruhu da aç. Açlık uzun sürdüğünde nasıl ölümcül bir tehlikeyse, oburlukla bastırıldığında da en az o kadar korkutucu. Ruhsal sohbetler, öteler, erenler... Bu konulardan korkmak, açlığı ölüme doğru itmekten gayrı ne ki? Biz yok desek, tüm sezgilerimizi kaynar ateşe koyup, suyuna çorba pişirsek, onlar yok mu olacak? Cık! Oradalar işte. Arkamı dönsem de, kaçsam da sobelendim!
Çocuklara bunun nasıl verilebileceği ise beni asıl ilgilendiren bölüm. Fantastik bir dünya yaratırken inşa edilen kuleler, gerçek hayatta yüz yüze geleceği karakterlerin masal pelerini altındaki yüzü... Dozu, alttaki hikaye. İşte son merakım! Yoksa ezeli ve ebedi merakım mı demeliyim?
Bu hafta sonu nihayet, waldorf derinleşme seminerine katılıyorum. Ne ironiktir ki, beni bu noktaya getiren olayları tetikleyen şahsiyetin okulunda eğitim! Güleyim mi, yoksa tesadüf (?!) diyerek geçeyim mi, bilemedim. En iyisi gidip tadını çıkartayım. Belki bu seminerde sadece çocuklar için değil, kendim için de değerli bir keşif yaparım? Kimbilir belki ruhuma bir dilim havuçlu kek ısmarlarım? Hep bedenim yiyecek değil ya:))
Önemli not. Randevumuzu unutma lütfen, Nero Cafe, saat: 17.00 :)))

22 Kasım 2011 Salı

HAYKO YA DA BRUNO NE FARK EDER MUHTEREM, GÖNÜLLER BİR OLSUN!

Muhterem, sabah yürüyüşümüzde Hayko işi olmaz dedi.. Yüzüne nasıl bakacakmışım. Yahu, o kadar güzel adamlar var idi hayatımda- Allah inandırsın bakmaya doyamazdınız- , kalbine bakamadım; inanılmaz çirkindi! Bi de bunu denemek istedim, ne var ki? Allah kalp güzelliği vermiş Hayko'cuğuma. Ama tabii illa da baltalanacaksa bu lişki, bana Bruno da uyar. Bak bak, sesi ne kadar güzel... Bülbül sanki! Canım benim... http://www.youtube.com/watch?v=EocLKUzsaoc&feature=related
Bu sabah bir yıldır önünden her geçişimde içini merak ettiğim bir okula derse davet edildim. İçeri girdiğim andan itibaren neden çağırıldığımı anladım. Oyun oynamak istiyorlardı. Üstelik bunun için güneş alan kocana pencereli, aydınlık ve geniş snıfları, oldukça neşeli ve hevesli çocukları da vardı! Kabul ettim gitti. Bir kez daha gördüm ki her isteğimiz bir akit:) hatta sadece gönülden geçirdiklerimiz bile..

Üstelik benim iki senelik sınıfım bugün büyüleyiciydi.... Ders rüya gibi geçti. Kendimle ve onlarla gurur duydum! Bunu ayrıca yazacağım. Zira inanılmaz bir anı oldu benim için...Namaste!

BU SABAH MUCİZELERE İNANMAYA NE DERSİN?

Herşey işe yaradığımı hissettiğimde başlıyor benim için. Ama gerçekten işe yaramaktan bahsediyorum, yoksa uydurulmuş bir ihtiyacı karşılamaktan veya birileri için hayatı kolaylaştırmaktan, sallanan zamanlara koltuk değneği olmaktan değil.
Moda tasarımcısı olmak istemezdim mesela. Veya ne bileyim özel bir uçağın pilotu. Asker. Ama bir sirkte çalışmak isterdim, insanları güldürmek, düşündürmek, gerçeklerden sıyırıp başka alemlere uçurmak...... Çocuk doktoru olmak da isterdim. Aşçı da olabilirdim. Kocaman bir yemekhanede çocuklar için yemek pişirebilir ve her öğünden sonra yüzlerce küçük tabak yıkayabilirdim. Ki geçen yaz Kınalıada'daki manastırda bunu gerçekten hissettim. İsa'nın portresinin altında o minicik tabakları toplarken, içimden oraya ait olma istediği geçti.. Yüzyıllarca yemek pişirebilirdim.
Süper Prenses, hızla iyileşirken bana bir mail yazmış bu sabah. O kadar duygulandım ki.. Biyolojik bağım olmayan bu kadın için, onun sağlığı ve hayatımda kalması için o kadar dua ettim ki... İşe yaraması yani hem iyileşmeye başlaması, hem de bu duygumun ona destek olabilmesi beni çok mutlu etti. İşe yaradığımı hissettim. Bir kadın yepyeni bir hayata başlarken yanında durabilmekti sadece yaptığım. Bunu onun için yapmaya çalışırken, yıllardır ihmal ettiğim bir diğer kadına da destek oldum: kendime:)
Şimdilerde kendim için çalışmak beni deliler gibi sevindiriyor. Çocuklara yoga dersi vermek, onlarla bütün gün cebelleşen öğretmenleri dersimde beş dakika için bile olsa dinlendirebilmek, işe yarama isteğimi fazlasıyla tatmin ediyor. Bu gezegendeki varlığım, bedenim, kalbim anlam kazanıyor. Yoga hocam, yelken hocam, arkeoloji eğitimim, ailem, dostlarım, düşmanlarım, kazanç ve kayıplarım ışıldıyor sanki. Her biri neden hayatıma girdiklerinin anlatıyorlar bana, barışıyor, uzlaşıyoruz. Bu, uzun uzun beklenip, geç kazanılmış gelişme beni çok mutlu ediyor.
Her acı, her kazanç ve hatta kayıp buraya gelmek içinmiş meğer. Benden büyük, beni kavrayan kocaman bir sihir varmış evrende. Melekler, periler, cadılar, ZALİM KRALLAR, KÖTÜ KRALİÇELER gerçekmiş! Beni gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışan herkese ve herşeye rağmen dönüp dolaşıp buraya kadar - BAZEN SÜRÜNEREK..- ilerleyebilmem mucize. Demek ki mucizeler de varmış!
Hani ölüler dirilmezdi? Bakınız ben dirildim:) İşe yaramak beni diriltti!
BU ŞARKI SENİN İÇİN:

21 Kasım 2011 Pazartesi

EYVALLAH :)


Sabah sabah canım bu şarkıyı dinlemek istedi. Nedenini Allah bilir.. Can bu:)
Noel yaklaşıyor. Yakında Süper Prenses'in yanında olacağım. O ana kadar da birbirinden yoğun günler beni bekliyor... Seminerler mesela. Özellikle bu hafta sonu waldorf hakkında öğreneceklerimi heyecanla bekliyorum. Sonra kurabiyeler.. Onları süslemenin heyecanı. Küçücük, tükürüklü öpücüklerle yaşayacağım kısa ama çok tatmin edici mutluluk dakikaları...
Yavaş yavaş toparlanan bir bavul... İçinde bademler, simitler, yufkalar, kahveler..
Yeni yıldan istediklerimi - ve tabii kendimden - yavaş yavaş ajandama yazmaya başladım. Bu yılı, kalan ömrümün son yılı gibi yaşamaya karar verdim. Sanki bana verilen son 365 günmüş gibi. Daha doğrusu ölümsüzmüşüm gibi yaşamak istiyorum. Ölüm yok, ben varım. Ben varsam umutlarım ve hayallerim var. Üstelik hala buradaysam bütün bunları gerçekleştirecek gücüm de var!
Bu yıl aşk, iş, seyahat, çocuk, kitap, kalem, tekne... hepsi benim olacak:) İnanmadınız mı? Seyredip görmesi bedeva!
O kadar canım yandı ki 2011 de , acıdan aklım başıma geldi! Ölüm, hastalık, parasızlık, inaçsızlık... Hepsi yaladı geçti ruhumu. Yatağımdaki mesnevi, kalbimdeki hayat kırıntıları, sağır bahçede geçirdiğim anlar, Muhterem ile yaptığım yürüyüşler, Burcu'nun terapileri ve bunların arasına ekleyebileceğim birkaç güçlü sebebim olmasaydı vay halime!
Senden şikayetçi değilim 2011, benden Victor'u alıp, Süper Prenses'le gözümü korkutmuş olsan da şikayetçi değilim. Öyle güzel anlattın ki bana her şer ve her hayırda onun eli olduğunu... Sustum oturdum işte. Her uyandığım sabaha mucize diye bakıyorum artık. Bana verilen bir yirmidört saat daha!
Şükretmek, kabullenmek, "eyvallah" demek meğer şimdilerde kısmetmiş... Olsun, buna da eyvallah:) BU ARADA HALA HAYKO İLE EVLENMEK İSTİYORUM! Tam bana göre bir adam:))

18 Kasım 2011 Cuma

İLAÇ NİYETİNE HER FIRSATTA VE EN AZ İKİ, EN FAZLA 21 GÜN!


Acaba nedir nedir? Se ya hat!
Bana şu dünyada en iyi ama en iyi gelen şey. 2012 yılı hareket planımda mümkün olan her dakika gezmek var. Dünya kazan, ben kepçe. Ajandam ve param izin verdikçe gezecek ve geri kalan tüm zamanlarda bedenim ve ruhum için çalışacağım.
Prusya Kralı'nın seyahat fikri, onun da benimle aynı ruh haline girdiğini gösterdi ki, buna pek sevindim. İçimden bir ses, 2012 benim ve sevdiklerimin yılı diyor. Zaten bu yıl ağlamaktan göz pınarlarım kurumuş olduğuna göre, bize gülmek kaldı geriye!

17 Kasım 2011 Perşembe

FAZLA MESAİ


Meleklerim, malumunuz P.tesi ve Salı fazla mesai yaptılar. E sonuç olarak bir tek gün için bile olsa ellerini üzerimden çekmeleri azıcık pahalıya patladı. Ama olsun; para kaybetmek moral veya sağlık ya da ne bileyim inanç kaybetmekten iyidir di mi?
Bazen düşünüyorum da kazanmak ve kaybetmek kelimeleri de anlamını yitiriyor yıllar içinde... Kazandım da ne kazandım? Kayıp sandıklarım kayıp mıydı? Onlarsız yaşamadım mı? Kazançsız, kayıpsız, kahkahasız ve kedersizim..

http://www.youtube.com/watch?v=yz_R9-SIRGM

16 Kasım 2011 Çarşamba

THE WALL OLMAK THE WOLF OLMAKTAN İYİDİR.*


* ASLINDA ÇAKAL DEMEK İSTERDİM AMA ÇAKALIN İNGİLİZCESİ KAFİYEYİ BOZDU.
Hatunun biri içip içip, karşıma geçip bana "senin duvarların var" dedi. Nedendir bilinmez o an, dürüstlüğüme ek olarak nadiren ortaya çıkan, sakinliğim tuttu ve "haklısın, var galiba. Bir tek çocuklarla zaman geçirirken yok" dedim.
Şimdi, yok desem olmazdı çünkü ben onun gördüğü duvarların içindeyim. Dışarıdan nasıl bir manzara var, bana bilinmez... Ayrıca kendine ördüğü duvarlar hakkında da hiç fikrim yok!
Ve fakat o hatuna hitaben açıklamak isterim ki, benim duvarlarım içeriden şöyle görünüyor: esnek ve şeffaf. Hani uzay filmlerinde jelibon gibi birşeye parmağını sokarsın ve canın yanmadıkça bütün bedeninle içine dalarsın ya, tam olarak öyle işte. Burada mesele, benim duvarıma karşılık sende ne olduğu. Ne var sende? Sislerin ardına saklanan bir kurt musun yoksa? Eğer öyle isen iyi ki duvarlarım varmış, buna pek sevindim:) Yoksa sen beni, annemi ve kardeşimi yutardın yaw!
Ah, bu arada benim sivri dilimle de tanışmış oldun, afedersin ani oldu! Tatlı dilim de sadece çocuklar ve duvardan içeri girerek risk alanlar için :)

15 Kasım 2011 Salı

GERMANY 10 POINT!

Alman konsolosluğu efsanesi tamamen uydurmaymış arkadaşlar. Vizemi verdiler, üstelik 24 saat geçmeden adresime postaladılar! Böylece Almanlarla aramdaki -olmayan- buzlar eridi:))
Şimdi, bu nadide ülkenin çikolatalarına ulaşmak için sadece dört haftam kaldı! Ondan sonra allerjiden kaşınmaya başlayana kadar çikolata kürü yapacağım. Bavuluma da iki don, bi sütyen, pijama dışında hiç bir nane koymayacağım ki, dönüşte bakkal dükkanı açacak kadar çikolatam olsun!
Aaaaaa çok mutluyum! sağolun melekler:)))

MÜPTELA


Yazmak hatta hakkını vererek okumak için bile zamanım kalmıyor. Yoga yapmaya gidemediğim gibi, matımı serip evde de biraz esneyemiyorum. Kemiklerim taşlaştı sanki. Havanın soğuması ve muhteremin hastalanması - ki önce ben hastalandım - yürüyüşleri de baltalayınca, hal bu! Hamam, yoga, havuz diye fısıldayıp duruyor zavallı kollarım, bacaklarım...
Yine de, tüm bu hale rağmen zerre kadar güvenilmeyecek akıl defterime gördüklerimi yazıyorum; rüzgarla birlikte metrelerce yükselen ve sonra kar gibi aşağıya süzülen yaprakları, gri ve mavinin neredeyse her tonuyla boğazın renklerinin an be an değişimini.. Her ne ise işte, hepsini unutacağımı bile bile akıl defterime yazıyorum!
V. saklanmak istediğini söylemiş bu sabah mesajında. Bunu ilk hissettirdiğinde de - ki o zaman söylememişti- anlamıştım. Ama benim de onunla saklanmama izin vermediği için o kadar kırılmıştım ki, anlayışım beş para etmedi... Oysa şimdi saklanmak kelimesinin alt metninde ne depresyon, ne de mutsuzluk olmadığını, sadece ve sadece azıcık durmak, durgunlaşıp devap edecek anı kollamak olduğunu anlayabiliyorum. Böyle bir durma anı için benim aylarca beklemem gerektiğini de biliyorum. Bu yüzden V. durabildiği için şanslı. Pıst, birkaç dakika benim için de dur lütfen:))
H., işkolik olduğunu söyledi geçenlerde. Bağımlıyım dedi. O an bağımlı olmayı bir defa daha kafamda şekillendirirken, neye bağımlı olduğumu düşündüm. Ya da nelere?
Biraz kahveye belki, çokça kelimelere ve suya; denize, havuza, hamama... Onun dışında zevk aldığım şeyler beni bağımlı yapacak kadar ileride değiller.
Eylül'de Suat'ın bahçesinde öylece durduğum sabahlarda defterime bazı notlar düştüm. Birgün oturup yazacağım kitabın adını orada, hiçbir beklentim olmaksızın, sadece ve sadece otururken ve rüzgarda biraz sağa, sıkılınca sola dönen kocaman deniz kabuklarını izlerken bulacağımı bilemezdim.. Ama buldum!
Sonra kocaman bir keşif yaptım. Duygularımı yaşamaktan ziyade, kelimelerle anlatmayı, hiçkimseyi bulamasam da kendime anlatmayı sevdiğimi ve bu yüzden çoğu zaman onları yaşamayı kaçırdığımı keşfettim. Kelimelere müptela olmanın bedelini aniden anladım!
İçimdeki, dışımdaki anları kayda geçirme isteği, beni yaşamın dışına atıyordu. Merkeze yaklaşmak istedikçe, çemberin en dış halkasına savruluyordum. İşte orada durmak isterdim. Ama nasıl? Neyse, gidip çalışayım ben biraz!

14 Kasım 2011 Pazartesi

ŞANSIMA TEŞEKKÜR EDERİM


Hep şanssızlığıma - ki sonradan hep şansa dönüşür - sövecek değilim ya, bu sabah canım şansıma teşekkür etmek istedi. Melek gibi iki dost, kalbi temiz bir aile ve güzeller güzeli bir şehir için:) Hatta ve aslında sadece ve sadece burada olduğum için ve yaşanacak günüm için.
Hocalarım, öğrencilerim, geçmişte yaptığım ve gelecekte yapacağım tüm -içime ve dışıma- seyahatlerim için.. Teşekkür ederim!

12 Kasım 2011 Cumartesi

11.11.2011

yoga dersi: 11.11.2011
yaş: 6
saat: 11.00
soru:
"herkes düşünsün bakalım, en sevdiği yoga duruşu hangisi? Sonra bu duruşu sınıfa hatırlatır mısınız lütfen, herkes bir duruş için öğretmen olabilir mi?"
cevaplar:
Kuzey: "ayı duruşu"
Azra: "ağaç duruşu"
Hira: "maymun duruşu"
Tugay:"kaplan duruşu"
Aral: "kelebek duruşu"
Hepsinin anlamı vardı. Boşuna seçmemişlerdi. Kiminin bu duruşun gücüne, kiminin benim övgü dolu bakışlarıma, kiminin ise kimbilir neye ihtiyacı vardı...

11 Kasım 2011 Cuma

CUMA, MÜBAREK GÜN!

Migren ağrısı gibi bir ağrıyla dar attım kendimi Deniz'in evine. Dersi nasıl bitirdim, o çocuklar bana, ben onlara nasıl dayandım, bilmem. Son bir güç geliyor galiba!
Konsolosluğun istediği tüm evrakları hazırlamakla uğraşıp, oradan bankaya gittim. Kişisel servetimi kontrol etmeye. Fazla vaktimi almadı, çünkü saya saya bitireyeceğim altın külçerim yok benim:) Üç beş kuruş, birazcık da borç! Yani:
Şikayetim var mı? Yoooo. Sadece bazen kendime, tahammülsüzlüğüm için kızıyorum. Zamanında gereksiz bir sabır gösterdiğim tüm düşük zekalılara şimdi dayanamadığım için kendimi bu duruma sokuşuma diş biliyorum. Sonra ellerimi rabbime açıp, "ya rabbim kurtar beni bu öfkeden ve salaklıktan!" diye niyaz ediyorum!
işin aslına bakarsanız benim rabbim epeyce de hassas biri; duyuyor! Ama konuşmuyor! Jasmin'in dediği gibi kozmik santral on numara! Sanki ne kadar melek varsa bana çalışıyor:))) Tek sorun ne zaman boykot yapacakları belli olmuyor!!!

10 Kasım 2011 Perşembe

NEDEN UYUR, NE ZAMAN UYANIR?


UYUYAN GÜZEL NE ZAMAN UYKUYA DALAR? ONUN UYANDIĞI ZAMANIN ANLAMI VAR MIDIR? BİLEN VARSA BİRAZ ANLATSA?

9 Kasım 2011 Çarşamba

GÜNLER GÜNLERE, AYLAR AYLARA..

Victor'a* bakıyorum, hiç kımıldamıyor. Sanki nefes almıyor. Bir fotoğraf gibi, donmuş gibi. Hiç bir hareket yok. Ses yok, dans yok.. Durmuş. Yanılıyor olabilir miyim diye dikkatlice bakıyorum ama gerçekten durmuş. Hiç kımıldamıyor.
Benim kardeşim ağaçları çok sever. Kaç tanesinin adını bilir, kaç kere bir ağacın gövdesine sarılmıştır, altına oturup sırtını yaslamıştır emin değilim. Bildiğim ağaçları çocukluğundan bu yana sever. Ben nasıl denizi seversem, o da karadaki bu görkemli canlıları sever. Bazen onunla hayatın iki ucunu tutuyormuşuz gibi hissediyorum. Ortamızda oyunlar, oyuncaklar ve uzun bir ortak geçmiş... Günler günlere, aylar aylara, hayat ölüme karıştığında bile beni en bilinmez yönlerimle tanıyan tek insanı kardeşimi düşündüm bu sabah. Kardeşimin ağaç sevgisini, sevgiyle ilişkisini. Sadece düşündüm işte...

8 Kasım 2011 Salı

AŞK HAKKINDA AKLIMDA KALAN...

Aşk, yapıcı bir duygu değil. Doğasında inşa etmek, YARATMAK yok. Yıkar, ezer, hasta eder. Öldürdüğünü bile söyleyenler var. Ben bilmem, onların yalancısıyım sadece. Ne aşk yüzünden öldüm, ne de ölen birini gördüm.
Bence mi? Aşk kesinlikle içinden geçilmesi gereken bir ateş. Önce nefessiz kalacak ve cayır cayır yanacaksın. Alevler seni gökyüzüne taşıdığında orayı cennet zannedeceksin. Ateş küçüldüğünde ölecekmiş gibi hissedeceksin, sonra ölmediğini görüp, yaşayacaksın. Başka çaren yok ki.
Rüzgar sonsuza kadar saçlarını dalgalandırmayacak, kalbinin karıncığı, odacığı arasındaki kapakcık daima pır pır edip hava kaçırmayacak, midendeki kasılmalar, vücudundaki yaralar, uykusuz geceler... Dostlarına tutunacaksın, yitip gitmemek için... Ailene, inanç ve hayallerine... Hepsi geçecek. Aşk geçecek. Hep geçer. Geçti...
Acını azaltamam, acı senin. Zamanında benimki de sadece benimdi. Ne yüzümde, ne saçlarımda, ne de bedenimin bir yerinde izi kalmadı. Bir kağıt gibi yırtıldım ortamdan, diğer yarım uçtu gitti, bilinmeze karıştı. Şimdilerde tek gözü, tek kolu, tek bacağı, tek kulağı var ruhumun. Tam bir bedende yarım bir ruh. İşte aşkın bedeli. Ama geçmek lazım bu ateşten, yanmak lazım. Kaybolmak, kaybetmek ve bulmak lazım:)


http://www.youtube.com/watch?v=uL6MsiwaRMo&feature=related
Dünya alem dalga geçse, hepsi bir ağızdan "hadi canım" dese, ben yine de kozmik bir yardım aldığımda ısrar edeceğim. Bu nasıl oldu bilmem; ben kafayı değiştirmeye and içtim de ondan mı, yoksa gezegenler sağdan sola yerine, soldan sağa mı dönmeye başladı? Bilinmez.. Bilmekten geçip, inanma noktasındayım zaten. Bilgi dağarcığım kafatasımda çatlak yarattığından beri, kalbime yüklendim. Odacıklarını doldurup duruyorum. Monty ile, Eda ve Leyla ile, Samra, Zeynep, Rüzgar.. hepsiyle tıka basa dolduruyorum. Çatlar mı? Yooo esnek duvarları var:)))
Bayramı şu saate kadar misafir ağırlayarak, ödev yazarak ve dvd seyrederek geçirdim. Dersim yok, sıkıldım mı ne? Derslerim olunca yorgun, olmayınca sıkkın? İşkolik falan olmamışımdır inşallah!
Kasım bitmeden yapılması gerekenler var:
Almanlara bana vize vermeleri için ricacı olmak
YapıKredi yayınlarına gidip, "ne oldu bizim çeviriler?" diye dırlamak
Edirne'ye gidip ciğer yemek, Meriç kıyısında oturmak
Fethi Paşa Korusu'nda Muhterem'le sonbahar yürüyüşü yapmak.
Yogalin için hazırladığım tezin son noktasını koymak.
Bütün bunları tamamlayınca huzur içinde Aralık ayını yaşamaya başlayabilirim. Sonrası mı? E bu kadarını bilmem bile mucize değil mi?

7 Kasım 2011 Pazartesi


Düşündüğüm kadar çalışmıyorum. Çok düşünüp, yarısı kadar çalışıyorum.. Hayatım gibi bedenim, ruhum, beni ben yapan herşey tam ortadan ikiye bölünmüş; yarısı yaşamak ve geleceği inşa etmek isterken, ana tutunup, derin derin nefes alırken, diğeri öylece durmak, ne gelecekse gelsin diyerek beklemek, hatta beklemeden, öylece, sadece durmak istiyor..
Bazen herkes kolay, ben kolayım, yaşamak kolay... Kocaman bir oyun alanı dünya. Oradan buraya çılgın gibi koşarken, yükselip kendime baktığımda gülümsüyorum. Sonra durup, kullanmadığım parçalarımı düşünüyorum. İki elimle tutunuyorum kalbime, sesini dinliyor, orada mı diye emin olmak istiyorum. Tenefüs bitince de koşmaya devam ediyorum.
Yazmak istediğim kitaplar, oynamak istediğim oyunlar, görmek istediğim ülkeler, dans etmek istediğim şarkılar ve daha pek çok şey var... Hatta Victor için yapmak istediklerim var. Yapacağım da. Belki, beni ikiye bölen hali kucaklayarak yapacağım. Belki yavaş yol alacağım diğer parçamı çekiştirirken ama söz kendime, söz yapacağım hepsini:) Yaşadığım sürece gerçekten yaşayacağım. Öldüğümde gerçekten ölmüş olmak için...


http://www.youtube.com/watch?v=VQkA1xzCKK8

6 Kasım 2011 Pazar

KAFAMA KAZINAN EN GÜZEL ŞEYLERDEN BİRİSİN BAYRAM..


Ama tüm kazınanlar güzel değil... Rakı güzel mesela. Mandalin bahçeleri güzel...
Bayramlığım yok artık... Uzun yıllar, bir çorap bile olsa yeni bir parça giymeye çalışırdım... Şimdi tek hazırlığım Eda Lisa ve Leyla Nora için. Onlar bize gelirse var bayram, gelmezlerse.. Yok!
Hayatı yeniden anlamlandırmaya çalışırken kendimi, şarabın özüne su katan bir antik çağ denizcisi gibi hissediyorum. Kafam güzel olmadan dümende duramayacağım için elimdeki tortudan hayata tutunma iksiri yaratıyorum! Çocuklarla yaşadığım her dakika azalan şarabıma su katmak. Bu bayramda da lıkır lıkır çocuk neşesi içeceğim için şanslı sayılırım.
Hepinize içine bol sevgi katılmış, anlamı damağınızdan kalbinize katar uzayan tatlılarla donatılmış neşeli sofralar, mutlu bayramlar diliyorum!

4 Kasım 2011 Cuma

HAYAL KURMAKLA MI BAŞLIYORDU?


Aylar önce gördüğüm bir rüyada yuvarlak hatlı bir bina vardı, tek katlı. Sonra nefis bir bahçe. İngiltere'deki evimi özlediğimden olacak, o gün yani rüyada hava yağmurlu ve yeşillikler pırıl pırıldı. İçerilerde bir yerlerde biriktirdiğim ve biriktirirken içime sindire sindire sakladığım tüm detaylar rüyamda yan yana gelmiş, bir ağızdan bağırıyordu: "Elvan bak, olabilir..."
Duydum. Daha doğrusu masmavi gözlü bir kız çocuğu kulağımın dibinde bağıra bağıra ( aslında fısıldadı:)) duyurdu. Şimdi hayallerimi gündüz gözüyle görmeye başladım. Ne mi olur? Bilmem, hayal işte!
Çocuklar için "doğru" bir yer istiyorum.

3 Kasım 2011 Perşembe

WALDORF SEMİNERİNİN ARDINDAN YAŞANAN GÜN BİTERKEN...

Eve dönmeden evvel pazara uğradım. Yağmurun altında sebze, meyva seçerek kafamı boşaltmaya çalıştım. Ve yeniden akşamdan kalma neşeme saklanmak istedim. Azıcık başardım galiba. Turuncu üzerine mavi, beyaz puanlı çorağlar aldım kendime ve bir de pembe filli bir çanta. Okuldaki kızlar bayılacaklar, Kızlar dediysem 3-6 yaş aralığında olanlar:))
Seminer Guguk Kuşu'na nlattığım gibi büyüleyiciydi. "Yaşar gibi yapmayın, yaşayın!" diyordu açıkca. Oysa bakıyorum da en zorlandığımız şey yaşamak, yaşamanın hakkını vermek olmuş nicedir... Bu isteksiz ve bıkkın halimizle ne vereceğiz çocuklara? Salak değiller ki, sadece çocuk onlar. Anlıyor, hissediyor ve tekrar, takl,t yoluyla hızlıca, biz daha ne oluyor diyemeden öğreniyorlar.
Ne öğretiyorsunuz çocuğunuza? Organik beslenmeyi mi? Akılsız mısınız ya, yediğinden haz almayı, kendi yemeğini pişirmenin keyfini öğretmeden ne anlamı var organik takıntısıyla çocuğu harap etmenin? Delirdi mi bütün anneler??? Huuu!
Herşey kitaplarda yazıyor ve oradaki tüm söylenenler gökten gelen kelamlar gibi yaşamayı bıraksak nasıl olur? Hiç istemediği halde müzik derslerine sürüklenen çocuklar, hiç istemediği günlerde ittire kaktıra yoga sınıfına getirilenler... Yapmayın ne olur. İlla yoga sevsin istiyorsanız, ona güneşin altında gerinen bir yavru kedi gösterin ve bunun yoga olduğunu anlatın; "haydi biz de onun gibi uzanıp çimenlerde esneyelim". Bunun için zamanınız yok mu? Çimenlere uzanıp esneyecek zamanınız yoksa, getirmeyin bana çocuğunuzu. Üzülüyorum.
Waldorf semineri beni çok etkiledi. Ne zamandır içi boşaltılmış hayatlar ve bu hayatlardan ayrı düşünülemeyecek çocuklar ve bu çocukları bekleyen gelecek hakkında düşünüyordum... her çocuk Monty kadar şanslı değil ne yazık ki... Annelerin çocuk yetiştirme modasına kapılıp, bu olmakta olan canlıyı hasarlı hale getirmesi an meselesi... Onun size ihtiyacı var. Sizinle yaşamaya, Dünya denilen gezegeni sizden alacağı rehberlikle öğrenmeye. Sadece bedenini değil, ruhunu beslemenize ihtiyacı var. Masalların diline, kucağınızın sıcaklığına, hzuru ve güzen demek olan hayatlarınız çok ihtiyacı var..
Çalıştığım okullarda bunun tam tersin anlatan sinyaller aldığımda üzülüyorum. Çok ama çok üzülüyorum. Tüccar yöneticiler; bu çocukları köle gibi görüp, çocuk ticaretiyle para kazananlar. Sizin s"ektöre yenik düştük!" iddiasıyla yaptığınız şey Uzak Doğu'daki çocuk fahişelerin halinden daha mı masum? Bir çocuğun bedenine zarar vermekle, ruhuna zarar vermek aynı derecede yaralanmaya neden olmaz mı????
Neden herkes iyi işlemediğini bildiği bir çarkı inatla döndürüyor? Kendimize yalan söyledikçe daha da çamura batan hayatlarımızı neden görmezden geliyoruz? Bir çocuğa verilecek en güzel cennetin mutlu bir ev olduğunu anladım ben. Para, iyi okul, dil öğrenmek... Siz hepsine sahipsiniz, eee mutlu musunuz?
Kızgınım. Dersimi bölüp fotoğraf çekmeye kalkan fotoğrafçıya, o fotoğrafçıyı bana hiç haber vermeksizin sınıfıma yollayan yüksek ökçeli kız çocuğuna ve bu numaraları yiyen anne ve babalara deliler gibi kızgınım. Hiç anlayamıyorum... Hiç!

GUGUK KUŞU İÇİN:)


Her sabah bekliyorum demişsin ya, şimdi ben sana merhaba demeden nasıl çıkarım ki evden?
Gerçi uzun uzun anlatamayacağım şu anda ama akşam söz yazacağım; dün ilginç bir toplantıya katıldım. Waldorf eğitimcilerinin "masal" toplantısına. Bu birbirinden farklı toplantılarla kafamda öyle çok şey yerine oturuyor ki, bazen çocukların hakim olduğu sadece sevgiden inşa edilmiş bir dünyayı yaratabileceğimize gönülden inanıyorum. Bu konuda öğrendiklerimi yazdıkça bir anne olarak senin özellikle okumanı isteyeceğim.
Yaşadığımız yüzyılda neden mutsuzuz ve neden içimiz hep boş bunu anlamak ve araştırmak yerine, arsızca o boşluğu doldurmaya çalışırken pek çok annenin çocuğunu nasıl hırpaladığını görüyorum.. Bu toplantılarda ise farklı seçenekler olabileceğini ve her zaman, her yerde olduğu gibi bütün sırrın en basitte saklandığını anlıyorum. Basit olan ise derinde...
Yapmamız gereken tek şey elimizi kalbimizin üzerine koyup onu çıkartmak! Çok kolay ve bir o kadar zor.. Ama değer. Konu bir insanın yetişmesi ise değer bence:)
Ve tabii bütün bu hikayenin beni en çok ilgilendiren bölümü masallar. Masallar bu oluşumda ne rol oynar? Sembollerin dili düşündüğümüz kadar karmaşık mıdır yoksa çocuk kalbin yazdığını, kalple okur mu? Okur! Bakınız MOMO!
Anlayacağın heyecanlıyım. Hem de çok!

2 Kasım 2011 Çarşamba

MİNNETTARLIK

Yaşadığıma minnettar uyanıyorum sabahları. Bir an gelip, göz kapaklarımı kımıldatamayacağımı o kadar iyi anladım ki.. Ard arda kaybettiğim sevdiklerim ve kalanları kaybetme ihtimali.. Kendi hayatımın, henüz hazır olmadığım bir anda sona erebileceği gerçeği...
Önce derin bir korku geldi. Yuttu beni! Bir süre midesinde kaldım; bacaklarımı karnıma topladım, öylece karanlığın geçmesini bekledim. "Ölüm böyle mi başlar?" diye düşündüm.. Ben başlattıysam bu süreci, ben bitirebilirdim ama gelen sahiden ölümse öylece durmak muhtemelen en iyisiydi. Yeni girdiğim bir ortamda göze batmak istemem...
Karanlık kustu beni. Kımıldamadığım için sindiremedi. Böylece kendi yarattığım korkudan, kendi çabasız çabamla kurtuldum. Nasıl çabalayabilirdim ki? ne yapmam gerektiğini bilmiyordum!
Şimdi, hala zaman zaman geliyor o korku. Anlıyorum ve geldiğinde usulca "bunu ben yarattım" diyorum. Beynimdeki hücreler, bir geceden sabaha unutmayacak onu, ama geçecek. Yerine yeni anılar, yeni yaşanmışlıklar ekledikçe geçecek.
Korku geçecek, sadece sevgi kalacak.
Bu sabah da uyandım ya, çok mutluyum. Elimde yaşanacak bir koca gün var!

1 Kasım 2011 Salı

RÜYA

Anlat desen tamamını anlatamam, azı kalmış, çoğu gitmiş aklımdan. Sen kalmışsın, diğerleri silinmiş hafızamdan...Rüya bu ya, bizdeymişsin bütün gece. Ne ayrılıklar, ne kavgalar, ne de ölümler hiç olmamış. Üzerinde koyu renk bir elbise var. Bir ara ben, senin gibi yıllardır görmediğim bir arkadaşımla konuşurken buluyorum kendimi. Affetmiş beni, onun evindeyim. Rio'ya karnavala gidecekmiş. Bana bu seyahati anlatıyor. Yani öyle bir rüya ki, affetmem gerekenler ve beni affetmesini dilediklerim birlikte... Çoktan vazgeçtiklerim, unuttum dediklerim de orada. Düşün, sen oradasın!
Bazen aslında yaşamadığını, bu rüyalarla benim seni yaşattığımı düşünüyorum. Artık hiç görmediğim, duymadığım, dokunmadığım biri yaşıyor olamaz ki.. Neyse, bizde olman çok güzeldi. O kadar içtik, o kadar içtik ki rüyamda, elbisenle duşa girdin. Bizim banyoda ve elbiselerinle duştaydın:) Hayali bile güzel, hayatımın bir parçası olduğunu görmek güzel... Güzel bir rüya...

31 Ekim 2011 Pazartesi

HİSSETMEK!

Acayip bir rüya gördüm dün gece. Rüyayı görmeme sebep olan hissettiklerim miydi, yoksa rüya gelecekte hissedeceklerimi mi müjdeliyordu bilemedim. Umurumda da değil. Şu an hissettiğim bana yeter. Kocaman, koskocaman ve çok aydınlık bir dönemin başlamak üzere olduğunu hissediyorum. Ve gerçekten bu, ne demek bilmiyorum! Tünelin sonundaki ışık fıkrası gibi; trenin beni ezmesi an meselesi olabilir... Yok yok bu öyle değil. Bu, bu başka bir şey.
Bana doğru usul susul yaklaşan bir dönem var. Ne zamandır iki ileri, bir geri adımlarla, kah kalbimi, kah beynimi dürterek, ölü müyüm, diri miyim diye yoklaya yoklaya geliyor. Diriyim! Vallahi diriyim. Sadece uzun bir kış uyksundaydım. Uyandım ve bekliyorum. Evimi, içimi, dışımı temizledim. Vallahi de billahi de, iki gözüm önüme aksın temizim:) İki gözüm önüme aksın kalbim boş. Bak, tın tın ses geliyor. Duydun mu?
Yav acaba aşırıya mı kaçtı yoga derslerinin saati, o yüzden mi oluyor bu deli deli keyiflenmeler? Bu sabah muhteremle yürümek mesela, o kadar iyi geldi ki. Zira kendisini özlemiş olmamın da etkisi var tabii. İnsanın sabahın köründe ilk gördüğü yüz, ilk kelam ettiği şahıs elbette pek önemli. Ama muhterem iyi kalpli biri, bu yüzden şanslıyım. Diyorum ya, iyi bir dönem, hissediyorum!!!!

30 Ekim 2011 Pazar

ALKIŞ

Hepimiz alkış severiz. Hepimiz severiz de, bazılarımız sevdiğimizi bilmeyiz. İçimizdeki sevilme, beğenilme ve onaylanma arzusu her zaman düşünüldüğü kadar olumlu noktalara getirmez insanı. Bazen bakarız, daldan dala sıçrayan maymundan farkımız kalmamış!
Ben alkış severim. En çok babaannemin alkışını severdim çocukken. Onun tek kelime etmeden, gözleriyle onaylayan öyle bir hali vardı ki, o bakışla gelen alkış sesi hala çınlar kulaklarımda... Sonra Güven Hoca vardı okulda, onunla konuştuğumda beni anladığını hissettiğim anların alkış sesi... Şimdilerde çocuklarla yaptığım derslerin bitiminde gelip bana sımsıkı sarıldıklarında kulaklarımda çınlayan ses... Buna kim karşı koyabilir ki?
Artık bir yetişkin tarafından onaylanmak ve sevilmek arzum kalmadı... Yetişkinlerin birbirini sevebildiğine inancım da epeyce azaldı. "Mış" gibi yapan, kendini anlamayan onlarca insandan biri beni sever"miş" gibi yapınca daha mı güzel olacak ki hayat? Yooo. E o zaman?
"Mış" gibi yapmayan bir kitle yarattım kendime. Üç beş dost, ailem ve çocuklar. Farklı kaygılarla bana sokulanları öyle güzel hissediyorum ki, kalbimin burnu var sanki ve bize yaklaşanın amacını kokluyor! Ne acayip:)

29 Ekim 2011 Cumartesi

DOWN, OTİZM SADECE KROMOZOMLARIMIZIN BİR ŞAKASI!

Okuduğum her kitabı ya da seyrettiğim her filmi burada paylaşmam mümkün olmuyor. Tıpkı yaşadığım her duyguyu paylaşamadığım gibi. Bazen zaman yaratamıyorum, bazen de yazmaya oturduğumda artık yazılabilecek kadar sıcak olmuyor bahsetmek istediğim...
Şİmdilerde sınıfımdaki farklı çocukları anlamak üzere bir arayışım var. Farklı derken, down, otizm ve benzeri özelliklerle dünyaya gelmiş meleklerden bahsediyorum. Gerçekten onlar melek ve gerçekten aslında küçücük bir fark var diğerleriyle aralarında. Ve o farkı yok etmenin yolu da var: sabır ve sevgi.
Herşeyden önce kromozomların bu anlaşılmaz şakasını evrendeki yüzbinlerce hediyeden biri gibi algılamaktan yanayım. Düşünsenize size gelen her hediyeden çok mu zevk alırsınız? Bazen aslında hiç tercih etmediğiniz ve beklemediğiniz şeyler çıkmaz mı paketten? Ama öyle bir gün gelir ki, o an işinize yaramayan ve size hiçbir anlam ifade etmeyen hediyenin tılsımını çözersiniz. Bırakın bu çocuklar da hayatınızdaki beklenmedik hediyeler olsunlar. Onlara iyice bakın. bakışlarınızda sadece merak değil, bolca sevgi de olsun. Bakın. Ne görüyorsunuz?
Eminim benim öğrencilerimiz tanısanız çok seversiniz. Zeynep bazen dersime girmez. Ama çoğu zaman öğretmen unuttuğu veya üşendiği için girmez. Ya da anneannesi terapiye götürmüştür. Ama öyle sakindir ki Zeynep ve Can Yaz'la öyle dosttur ki.. Bu iki çocuğun ruhları yukarıda anlaşmış ve inmiş gibidir buraya.. Oysa Can Yaz benim en zor çocuklarımdan biri. Komut almayan, ele avuca sığmayan, tam bir serseri mayın! Fakat her ne oluyorsa o, Zeynep'le bütün bir dünyanın kuramadığı ilişkiyi kurmayı başarıyor. Can Yaz, Zeynep'i seviyor! Kendisinden esirgenen sabrı o Zeynep'e gösteriyor. Girmediği dersi ona anlatıyor. Önünde yerlere yuvarlanıp onu gülümsetiyor. Görmelisiniz...
Efe... Efe otizmle beni tanıştıran çocuğum. Otizm hayatıma Efe ile girdi ve şimdi ben Rain Man dışında bu kelimeyi hiç hayatıma sokmadığımı ve aslında ne demek olduğunu bilmediğimi görüyorum. Okul Efe'yi dersi böldüğü için dışarıda tutmak istiyor ama ben aynı fikirde değilim Efe bizimle olsun istiyorum. Biz Efe ile, Efe'ye rağmen ders yapalım ki, Efe bu dünyanın bir parçası olma hakkını korusun. Gezegen sadece şanslılar için değil, herkes için soluk alıp veriyor. Çocuklar bunu şimdi öğrenmeli. İyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi kelimelerden uzak, sadece FARKLI diyebilmeli. FARKLI....
Şimdilerde bu iki çocuk için bulabildiğim her kağıt parçasını okuyorum. Ve beni en çok üzen annelerinin gözlerinde gördüğüm keder... Yorgunluk ve azıcık anlayış için yalvaran bakışlar.. Geçen yıl Aralık ayında katıldığım etkinlikte elime verilen NurBanu ile yaşadığım saatleri düşünüyorum da... Bir bedenin elinizde külçe gibi kalışı nasıl bir sınavdır? Asla sizden sonraki hayatını garanti edemeyeceğiniz bir can...
Okuduğum kitapta bir kez daha gördüm ki aileler için terapi ve destek şart. Ayrıca bu insanları hayata katmak için projeler olmalı. Elçin Tapan'ın hayal ettiği köy mesela? Bu konuda ne yapılıyor çok merak ettim. Bilgisi olanlar benimle paylaşırsa sevinirim..
Sabah sabah nereden çıktı bu down diyenlere Eren'in* annesi için yazdığı notu iletiyorum aşağıda:
Annelere,
Çiçekleri dışarıdan topladım
Sana hediye aldım. bana tatlı bir annesin. Çok güzel, pırıl pırılsın. Temizsin.
Toz alıp koku sürmüşsün. Senin elini öpüyorum.
İyi gününüz kutlu olsun anneler.
Annecim bu sana hediye. Bunu oku, oğlun yazdı.
Anne beni bırakıp Ankara'ya gitme.
Akşam olunca mektubu babaya oku.
*Elçin Tapan'ın down sedromlu oğludur Eren.

28 Ekim 2011 Cuma

MELEKLER


Dün spor salonunda onlara baktım. Acaba gibberish yaparken "dur" denildiğinde durmuş ya da "ölmüş" ve iyi halden doğruca cennete mi gelmiştim? Salon dolusu çocuk, salon dolusu neşe...
Sırtımı duvara yasladım, öylece baktım yüzlerine. El salladık birbirimize, göz kırptık, gülümsedik. "Şu an ölsem gam yemem" dedim kendime. Bu kadar uzun bir yolculuğun sonunda geldiğim yer basbayağı cennetti işte! Boşuna demiyorlar cennet yeryüzünde diye.
Kendime şaşırıyorum; artan sabrım, çatlayıp dökülen kabuğum beni günden güne şaşırtıyor. Ne zamandır kendini sokmayı bırakmış bir akrebim ben. Zehirimi ne kendime, ne de başkasına akıtmıyorum artık.. Yorulmuşluğum, vazgeçim tam da kazanma noktasına getirdi beni. Şimdi kazanma zamanı. İvme hep aşağıya gidecek değil ya, şimdi çıkıyoruz. Herkes nefesini tutsun ve sıkıca bağlasın kemerini cennete gidiyoruz!

27 Ekim 2011 Perşembe

NE Mİ YAPARIM?

Bilmem. Dersten çıkmışsam ve enerjim yüksek ise "gülümser geçerim". Bakarsın hal hatır bile sorabilirim. Yok yorgun ve dalgınsam, gerçekten gafil avlanmışsam "gündüz gözüyle de kabus görülebiliyormuş demek!" diyebilirim, alınma. Ya da alın ya. Eve gider azıcık ağlarsın, geçer. Hassassın ya ( bazıları kendine müslüman, bazıları senin gibi kendine hassas:))
Duygularımı saklamaktan çok yoruldum. Anlayışlı olmaktan sıkıldım. Beğensen de, beğenmesen de gerçek şu: senden soğudum. Uzak ve soğuk ülkelerden gelen kanın artık içimi ısıtmak bir yana, içimi sıkıyor. Velhasıl ne mi yaparım? Yoksun ki artık benim için, en fazla bir paragraf işte.
Geçmişimize selam eder, geleceğimize uzzzuuuun bir eyvallah yollarım.

HER ÇARŞAMBA METROBÜS GAZİSİYİM!

Dün toplu taşımada can veriyordum. Bir daha şoföre asla izin vermeyeceğim! Mahvoldum ya, haftada bir gün karşıya geçiyorum ve eve dönene kadar anam ağlıyor. Eskiden nasıl her Allahın günü gidermişim ki? Yok yok, zengin koca alıp, evde yatacağım ben, sevmedim bu metrobüs olayını:)) Ama koca gelene kadar da çözüm buldum hani. Mesela termal kıyafetler aldım kendime dün akşam ve güzel cd ler. Belki böylece toplu taşıma denilen gaz odasında azıcık huzur bulurum!
Günlük şikayetimi de yaptıktan sonra işe gideyim bari!

26 Ekim 2011 Çarşamba

MONYT

Monty ile bir Salı daha yaşayıp, sonra olanları kayıt altına almak istememek olmaz... Büyüyor Monty ve her hafta başka bir adam olarak karşılıyor beni. Bu hafta ilk defa birlikte resim yaptık! Ben onu çizdim, o beni! Adımı öyle güzel söyüyor ki.. Bana elma ve ya helvan demeyen ilk çocuk! Ve tabii bir kaç otomobil tasarımı ve olağanüstü tekerlek çizimlerimiz de oldu. Araba tasarımı dediysem sakın buradan onun mekanik merakının romantizm merakından fazla olduğu anlamı çıkmasın. Çünkü çizdiğim çiçeğe verdiği tepkiyle öyle olmadığını açıkça anlattı. Ama şu var ki, her türlü acil durum arabasının çıkarttığı ses olan "nani nani" sesi yani Monty için "nino nino" sesi herşeyden önemli. O kırmızı renkli ışığı güneşin bile tepesine çizdik, o kadar yani.
Monty ile el yıkamak, yemek yemek ve anneyi beklemek... İkimizin resminin arasına çizdiği yeşil çizgi ile bana sevgisini anlatmaya çalışan minicik kalbini hissetmek.. Soğuk havada şapkam düştü oyunu oynamak ve durduk yere manasızca koşmaya başlamak! Eğer annelik bundan fazlasıysa zaten bana göre değilmiş, zira mutluluktan ölebilirim!

25 Ekim 2011 Salı


Günümüz erkekleri, gözüne baktığı zaman, kendi açıklarını görebilecekleri bir kadın istemiyor. Röntgenini çeken bakışlar da istemiyor. Bir tas su dökünüp, rahatlıkla arınıp, ertesi gün bir şey hatırlamayacağı ilişkilerin kolaylığını seviyor. “Bazı kadınların gölgeleri uzun, hatıraları ağır olur” diyor Gamenn. Gerçekten de öyledir, hayata yayılır, bu da korkutur erkekleri…
Murathan Mungan

24 Ekim 2011 Pazartesi

RÜYA

Üzerimde beyaz bir gömlek ve en sevdiğim lacivert pantalonum var. Bu bir iş toplantısı. Bir yüzük tasarlayacağım. Ama nasıl yapılacağını bilmiyorum. Altını az olsun, parlamasın. Karakteri olsun. Mutlaka bir hikayesi olsun. Ama nasıl? Düşünüyorum. Önümdeki yüzüklere bakıyorum... Hiçbiri aradığım şeye yakın değil... Sonra birden aklıma bir fikir geliyor: savat! İşte bu. Parmağıma taktığım yüzüğün ruhu ve bedeni olsun istiyorsam mutlaka savat kullanmam lazım!
Sonra başka bir bölümüne geçiyorum rüyanın. Kocaman, neredeyse vapur büyüklüğünde bir sandal var. Sandala onlarca insan biniyor. Ben de o tarafa doğru yürüyorum. Arkalarda kalmışım. Dar sayılabilecek, asmalarla kaplı bir tünelden geçerken elimle asmaları itiyorum. Arkamdan gelen yaşlı ve epeyce süslü bir kadın, bana bunu neden yaptığımı soruyor. "Beni rahatsız ediyorlar" diyorum. Sandala doğru yürürken, birden Beşiktaş vapur iskelesindeyim.
İyi uyuyamıyorum gece boyunca. Uykumu çalan birileri var sanki. Gizlice evimize girip, göz kapaklarımın arasından çekip alıyorlar uykumu. O kadar hafif ki elleri, hep uykum çalınınca farkına varıyorum yapılan hırsızlığın. Yüzünü göremiyorum ve gündüz olduğunda peşine düşüp hesap soramıyorum...
Kafamda hallettiğim bazı şeyler, kalbimde de hale yola girdiğinde huzurlu uykular geri dönecek biliyorum. Bu, bir ileri iki geri adımların yerini, kısa bir süre sonra sadece ileri olanlar alacak. Bunu da biliyorum. Her gün, her saat hatırladığım, eğer birkaç günde bir aklıma düşer olmuşsa, hiç hatırlamayacağım günlere az kaldı demektir.
Ardımızda bıraktıklarımızın hesabını orada kalanlara ve kendimize sormaktan vazgeçtiğimizde, kanatlarımızı açıp uçabiliriz. Ruhum küçük, minicik, hala acemi bir öğrenci kendisine verilen hayatın içinde... Eğer "affetmek" ise sınavım, affedeceğim. Kendimi, onu, seni, hepimizi.. Böylece rüya hırsızı hayatımdan çıkacak, o kocaman sandala binip, savatlı yüzüğü parmağıma takıp uçacağım! Az kaldı :))

23 Ekim 2011 Pazar

Günaydın Prenses,
Bu sabah günlük sayfamızda değişiklik yapıyor ve buraya yazıyorum:) Az sonra Yüksek Lisanslı Periler Pazar kahvaltısı buluşması yapacağız. Açıkcası dün senin de dualarınla dersim güzel geçti ama sabah öyle bir kalkmıştım ki yataktan, Boğaz Köprüsü'nü geçeceğim bile şüpheliydi. Ateşim yok fakat boğazımdaki ağrı feci.. Burnum ise aksın mı, akmasın mı hala kararsız! Bi tuhafım anlayacağın.
Bugünün geri kalanını evde önümüzdeki haftanın derslerini yazarak geçireceğim. Fakat önce sana dün sabah derste olanları anlatmam lazım biraz:)
Dört çocuk, üç anne ve bir babamız vardı. Çocukların ikisi kız, ikisi erkek. Aralarından iki tanesi eski öğrencilerim. Derse nefes nedir sorusuyla başladık. Burnumuzdan nefes almayı deneyerek ve nefessiz kalmayı deneyimleyerek devam ettik. Ardından enerjiyi yükselten nefes çalışmalrı yaptık, kendimizi volkan dağı olarak hayal etmek gibi.. Ki anladım ki aslında gerek yokmuş:)) Onun yerine sakinleştirici bir nefes çalışsaymışız daha bile iyi olabilirmiş:)))
Neyse, oyun oynadık, güldük, eğlendik ve dersin sonunda da dinlendik.
Çıkışta sınıfımızı toparlarken, sordum: "nasıldı bugün yoga sizin için?"
Cevaplar:
"Oyun daha eğlenceli olabilirdi"
"tehlikeli nehir daha uzun olsun"
"dinlenme çok kısaydı, ben tam uyuyacaktım, kalktık!"
"yaptığımız savaşçı duruşunun kaçıncısı olduğunu söylemediniz!?"
Anlayacağın bu sınıf pek bilinçli:))
Bir tanesi beni tuvalette giyinirken kıstırıp, yakalamaca oynamak için kızdırmaya çalışırken görmeliydin: "senin söylediklerinin hiç birini yapmayacağım!" diyor ve gülüyor velet!!! Bu arada ben klozette oturmuş çoraplarımı giyiyorum! E düşün artık eğlencemizi:))
Kısacası çocukların yaşları arasındaki fark açıldıkça benim de her sınıf için farklı formül düşünmem gerekiyor. 4 yaş sınıfı ile 8 yaş aynı dersten zevk almıyor elbette. Almanya'ya geldiğimde noel pazarında bol bol oyuncak bulmayı hayal ediyorum. Şu waldorf okuluna da mail mi atsak acaba? Ne dersin?
Öperim seni..