27 Ağustos 2021 Cuma

DERİNDE

 




Onlarla konuşmam lazım, vakit geldi. Biliyorum. Sadece hissettiklerimi, sezdiklerimi anlatmaya nereden başlamam gerektiğini kestiremiyorum. Acaba dosdoğru söylesem aklımı kaçırdığımı düşünürler mi? 

Mesela şöyle başlasam; zamanın boşluklarında sizi defalarca ailem olarak seçtim. Tekamül yolculuğundaki derslerimiz ortaktı. Her evrensel yuvarlanışımızda aynı deliğe düşen bilardo topları gibiydik. Bu yüzden sık sık çarpıştık ve birbirimizle epeyce zorlandık. Yeniden ve yeniden bir araya geldik!

Oh be! Yazıya dökmek bile iyi geldi.

Rüyalarımdan öğrendiklerimle hatırladıklarım var. Ardınç. Onun ailem olduğunu eş zamanlı bir rüya söylemişti bana. Şimdi ikimiz de biliyoruz.

Naci'ye de anlattım, bana inanmadı. Onun bu hayatta bir uyanışı olmayacak... Artık kabullendim.

Peki ya en yakın çemberim? Annem? Kardeşim? Onlar beni hatırlayacaklar mı? Umarım.  Birbirimizi ve kendimizi anımsamadan, sahiden yaşamadan ölmek istemem.

Derindeki dileğim bu, hatırlamak.





20 Ağustos 2021 Cuma

MUHARREM



 




Adım Fortunata. Kedi gibi talihli ve bol sınavlı ömrümün ilk yarısı ardımda kaldı. Fırtına takvimine göre yaşarım. Kederin bin bir, kaderin iki yüzü olduğuna inanırım. Her an yeniden yazabilabilen bir, asla hükmedilemeyen iki.

Zilhicce fırtınaları Propontis'i darma duman ederken, dümen tutmaya çalışıyordum, çok yorgun düştüm. Şimdilerde sakinim. Mesela saçlarımı taradım bu sabah, birkaç deniz yıldızı takılmış, hepsini alıp denize götürdüm. Bugün mutfaktayım. Ruhumun kazanında aşure kaynatıyorum. Eski akitleri bozuyor, yerine yenilerini yazıyorum.. Cümleleri incir ve kayısı gibi kaselere döküyorum.

Aşureler soğurken yüzümü çöle dönüyorum; kalplerimiz ılınsın diye samyeli özlüyorum.

Gün ortasında rüyaya yatıyorum. Gözlerimi her kapattığımda kardeşime bakıyorum. Onun hayatla oynadığı yakar top oyunu avuçlarımı dağlıyor. Ateşten toplar kucaklıyorum. Bir can sana, bir can bana verene şükürle uyanıyorum.

Kaderin çarkı dönerken, dümendeyim. Omuzlarım yumuşak, gözlerim ufukta. 


8 Ağustos 2021 Pazar

KARANLIK EŞİKTE

 

Biz size söylemiştik diyecek kutsal kitaplar. Döngüleri anlatmıştık. Doğrudur. Bugün yaşadığımız tüm felaketler yüzlerce yıl önceden haber verilmişti. Bizler okumamış değildik, sadece o bahsedilen felaketlerin gelecekte gerçekleşeceğini düşünmüştük. Bizim ömrümüz yetmeyecek, bizler görmeyecektik. Fakat öyle olmadı, hiç gelmeyeceğini sandığımız gelecek, bir sabah eşikte beliriverdi.

Bu hayatta taze ve sağlıklı yiyecek peşinde koşacağımı biliyordum, uzun yıllar evvel Victor sayesinde uyanmıştım bu sevimsiz gerçeğe. Ama yine de aklımın ucundan geçmeyen öyle çok şey vardı ki... Mesela bir sığınak inşa etmek düşüncelerim arasında değildi. Ailem için güvenli alan yaratmakla ilgili derin düşüncelere dalacağımı tahmin etmezdim. Oldu işte, şimdi o geleceğini öngöremediğimiz zaman diliminin ortasındayız.

Kaçacak yer, değiştirilebilecek bir şey kalmadı. Güvenli alan denilen belki ufacık bir zaman kazanımını sağlayabilir o kadar. 

Tüm yaşananlara rağmen, süratle artan bir hainlik, anlayamadığım bir bencillik o kadar korkutuyor ki. Sevgi ve şefkati nasıl arttırmalı diye kara kara düşünüyor insan.

Toplumun hızla bozulan ruh sağlığı, çaresizlik hissinin getirdiği endişe atakları ve adeta birer oyuncak gibi sıkı sıkı sarıldığımız manasız rutinlerimiz. Değişimin kaçınılmazlığı karşısında hala ve inatla direnen yapımız.

Biliyorum. Eşikteki karanlığı içeri davet etmekten başka çare yok.

7 Ağustos 2021 Cumartesi

ATEŞLE UYANMAK

 





18.Yüzyılın sevilen şairi, kalplere aşk ateşini düşüren ve eşsiz sembolizmiyle bildiğimiz Şeyh Galip, aşkı tanımlarken "Ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçmek*" demişti. 

Haklıydı; yanmadan, kül olmadan doğmak olmazdı. Hiç olmamıştı. Olmayacaktı. Şeyh Galip, aşkı kelimelere dökerken elbette beşeri değil, ilahi olandan, bizi birbirimize ve bütüne bağlayan o eşsiz, biricik yaratan/yaratıcı aşktan bahsediyordu. Tıpkı Mecnun gibi; o da çoktan geçmişti Leyla'dan, Mevla'daydı.

Son günlerde yaşadığımız yangınlar önce derin bir çaresizlik, sonra sarsıcı bir panik yaşattı hepimize. Pek çok dostum, nice sevdiğim o cayır cayır yanan ağaçların çok ama çok yakınındaydı. Kimi olanı biteni belgelemeye çalışırken, hemen hemen hepsi el birliğiyle nice canı kurtarmaya gayret ettiler. Kalplerinin arzusu öyle kuvvetliydi ki, günler sonra fark ettiler bedenlerinin ne kadar hırpalandığını. Beli tutulan, sesi kısılan, yüzünün ateşinden uyuyamayan yine de mutluydu. Başka türlü bir hal gelmişti her birine.

Büyüklerin sözleri dönüyor zihnimde dün geceden beri. Nicedir kaybettiğimiz, eteğinin ucunu tutamadığımız, içsek, sevişsek, bilgi dağlarında keşiş olsak da sırrına ermemize, şu ufacık, minicik varlığımızı anlamlandırmamıza yetmeyen, fani hayatlarımızdaki çırpınışlarımıza son veremeyen çaresizlik hissini düşünüyorum. Ruhumun kafesini neyle, ne zaman kıracaktım? Ne olacaktı da ben, biz şu derin uykudan silkinecektik? Bitmeyen bir koma mıydı yaşam? Böyle mi tamamlanacaktı? Kimiz, neden buradayız, bizi bir kılan nedir anlamadan mı göçüp gidecektik gezegenden?

Alkol, müzik, edebiyat, sanat, yemek, içmek... Hepsi iyiydi, hoştu da şu açlıktan yerle yeksan olmuş ruhu bedene dönmeye nasıl ikna edecektik? Öyle uzaktı ki, o kadar erişilmezdi ki bütün ve tam hissetmek. Yıldızlar gibiydi anlamlı anlar; bir var, bir yok. Çokça da yoktu.

Ve işte olan oldu. Yıldızlar yere indi. Ateş topu oldu her biri, kopup kopup geldiler güneşten. Dağı, denizi, kuşu, böceği yakıp yıktı alevler. Tenimize değdi, ayaklarımızı, ellerimizi kavurdu. Ama en güzeli, en inanılmazı merhemler sürüldüğünde, yaralar sarıldığında , hepimiz tek başımıza kaldığımızda içimizdeki karanlığı aydınlatanın da aynı felaket olduğunu gördük.

Dualar kabul olmuştu, ama bir bedeli vardı; şerdeki hayır, hayırdaki şer...

Artık anlamsız değildik. Yalnız değildik. Kimsesiz, sahipsiz hiç değildik. Ruhumuz yığıldığı yerden doğrulmuş ve ait olduğu bedene yerleşmişti. Sahip olduğumuz gücü görmemizi önleyen o derin uyuşukluk, gözlerimize inen kalın perdeler aralanmış, ateş bir yandan dışarıyı kül ederken, öte taraftan içimizde güneş gibi sıcacık, aydınlık odalar açmıştı.

Bunu birbirimize anlatmaya başladık. Birimiz fotoğraf çekti, diğeri susuzluktan telef olan canlara su içirdi. Ben yazdım, sen herkes uyurken bu olanları resimledin. Diğeri komşuya yemek indirdi. Şimdi anladık açlık nedir, yorgunluk nedir, asıl yoksunluk ve gerçek zenginlik nedir. En önemlisi kim olduğumuzu hatırladık. Bizi suretinden yaratan gücün, sana şah damarından yakınım** dediğinde ne anlatmak istediğini tek tek hücrelerimizde duyduk, yüreklerimizde bildik.

Günler geçecek, alevler alçalacak elbette. Bu heyecan, bu eşsiz adrenalin yerini tekrar daha sakin günlere bırakacak. Peki biz? Bu uyanışı, içimizdeki odaları aydınlatan, bizi bir yapan ateşi harlamayacak mıyız? Öylece bir an için uyanıp, sonra tekrar kalın perdelerimizi çekecek miyiz sahiden? Sanmam. Bir kez ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçenler aşkın, varlığını anlamlandırmanın peşini bırakmayacaktır.

Bence kutsal kitapların müjdelediği uyanıştayız. Kıyamet miydi beklediğimiz? Zombiler mi gelecekti kapımıza? Elbette hayır ve elbette bir gecede olup bitmeyecekti her şey. İşte kıyam***, işte uyanış; hissettiğimiz bir olma hissi.

Çok ruh göçtü. Bir o kadar daha, belki de çok daha fazlası da göçüyor, göçecek. Biz, burada kalanlar, izleyici değiliz. Yapacaklarımız var. Artık bunu çok iyi biliyoruz. Artık mumum ateşte erimesinden korkumuz kalmadı şükür. 

Korkunun bittiği yer, sen ben davasının bittiği, sevginin, aşkın başladığı yerdir. Oradan yazıyorum.

Aşk olsun geleceğe!



*Hüsn-ü Aşk

** Kaf Suresi Ayet 16-17

*** Ayağa kalmak, uyanış. Arapça.