30 Kasım 2021 Salı

FIRTINA SEVMEK



Ailesi, ruh evinin antresi insanın. Hayat kapısını aralayınca gördüklerimizin hepsi! İlk kokular, ilk sesler, ilk dokunuşlar sonsuza dek biçimlendiriyor bizi.

Ben mesela, fırtınalarla büyüdüm. İçim sütlimanken, dışarıda ağaçları yerle yeksan eden rüzgarlar olurdu çocukken. Elektrik direkleri yıkılır, dereler taşar, deniz üç insan boyunda dalgalar yollardı dalgakırana! 

Bayılırdım dalgalardan gelen tuzlu suyun yüzüme değmesine! Sanki yüzde yüz canlı olurdum o nefes kesen fırtınalarda. Çok uzun yıllar sonra adrenalin bağımlısı olduğumu anladım. Erol Hoca ile yelkene çıktığımızda adeta fırtına duası yapardım. Zorlanmak isterdim, meydan okumak ve nihayetinde uzlaşmak! Yoksa ne anlamı vardı dümende olmanın?

En son Trakya'ya tatile gittiğimizde İpsala'daki ilk gecemizde yer yerinden oynadı. Gök delinmişti! Başımızın üzerindeki çatı zar zor  duruyor gibiydi. Tüm sesleri kulübenin içinde hissediyorduk.  Gözümü açtığımda Deniz yatakta oturmuş endişeyle pencereye vuran yağmuru izliyordu. "Yat yahu, bişi olmaz" dedim, döndüm arkamı uyumaya devam ettim. Olmazdı ki, doğa işte, azıp kudurup susacaktı. 

Mışıl mışıl uyudum. Çünkü benim hayatımın antresinde Gök Dede masalları vardı. Gök Dede azıcık homurdanıyordu. Fırtına dediğin buydu!


Bana ninni gibi geliyordu. Hele fırtına bittiğinde bir koku oluyordu ki toprakta, of!! Benim hayatımın en güzel anlarıydı onlar. Lodos olduğunda marinada duyduğumuz mandar sesi bir, fırtınadan çıkan doğanın yumuşacık kokuları iki!

Fırtına alt üst eder gökleri ve yerleri. Altı üstüne gelir toprağın. Kartları tekrar dağıtır doğa. Oyunculara bir şans daha verir. İnsanın içindeki devinime, sahicilik katar. Dengeler.

Fırtına bütün bu söylediklerim ve bundan fazlasıdır. Ben çok severim. Hep derim ya bir doğa olayına tapacak olsam rüzgara tapardım. 

29 Kasım 2021 Pazartesi

ÜLKER FIRTINASI*



Ülker Fırtınası. Bodrum'da başlayıp, ortalığı birbirine katarak İstanbul'a ulaşan, Lodos Fırtınası diyerek geçtiğimiz Güneybatı yönünden gelen şiddetli yağış ve rüzgarın gerçek ismi Ülker Fırtınası'dır. Her yıl Kasım ayının son günlerinde gezegeni ziyaret eder. Hem de binlerce yıldır...

Mitolojik bir yönü de olan Ülker Takımyıldızı benim için çok şey ifade eder... Öncelikle Eda Liza'nın doğumunu müjdeler bana, sonra  da en sevdiğim teyzemin.

Bugün ağaçlardaki son sarı yaprakları alaşağı eden yağmura ve rüzgara baktıkça havanın ılıklığına hayret ettim. Sanki ilk kez Ülker Fırtınası görüyormuş gibi üşümüyor oluşuma şaşırdım. Oysa her fırtına üşütmez, bazıları sadece sevdiklerimize sokulalım diye gösterir kendini. Tıpkı Ülker Fırtınası gibi; sevgiyi hatırlatır.

Eda Liza on altıncı doğum gününü kutluyor bugün. Aslında tüm ağaçların, hayvanların, nehirlerin, denizlerin ve hatta yedi iklimin katıldığı kocaman, koskocaman bir parti vermek isterdim onun adına. Sahiden bir mucize olsun, balıklar uçsun, kuşlar yüzsün, ezberler bozulsun isterdim. Elimden gelseydi, Eda Lisa mutlu olsun diye hiç üşenmez, imkansız olan her şeyi mümkün kılardım.

Çünkü aşktan, sevgiden ve dostluktan yana kalbim paramparçayken doğdu Eda ve  onun minicik elleri sayesinde kurudu gözyaşlarım. Onu severek iyileştim ben.

İyi ki doğdunuz Majesteleri, sizinle birlikte  bir dönem daha kapanırken, önünüzde sevgiyle eğiliyorum.  On altıncı yaşınız için dileğim şudur;  kalan ömrünüzde sevgiden başka hiçbir şey önünde eğilmeyiniz.

Biraz geçmişi anımsayalım mı?

Bundan tam on altı yıl önce müzisyenlerin, heykeltraşların ve kuyumcuların kelimelerinde sevgi arayan genç bir kadındım. Kemancının noktalarına, heykeltraşın yalnızlığına ve kuyumcunun üzerime sevgi diye serptiği altın tozuna fena halde aldanmıştım. Sabahtan akşama kadar kulaklarımın içini ahenksiz notalardan, tırnaklarımı arasına dolmuş hiçbir forma girmeyen kalitesiz çamurdan ve en fenası da saçlarımı tek tek koparmak pahasına aralarına dolmuş altın tozundan arındırmak için çırpınıp duruyordum.

Yemeden içmeden kesilmiştim. Her ayağa kalktığımda tökezliyor, geceleri rüyamda altından bir heykele dönüşüyordum. Yalnız, mutsuz, ağır bir heykeldim. Kımıldayamıyordum.

Sonra Eda Liza doğdu. Pembe beyaz cildi, ışıl ışıl gözleri, ipek gibi bukleleriyle aklımı başımdan aldı. Ona bakarken büyüleniyor, karşılıksız sevmek, zamanda kaybolmak ne demek çok iyi anlıyordum. İnanılmaz cömert bir annesi ve çok kocaman kalbi olan bir babası vardı. Onlar bana o kadar büyük bir hazine teslim ediyorlardı ki, ilerleyen yıllarda zaman zaman gücensem, kırılsam, bile kalbim hep minnet doluydu ikisine de. Benimle şu hayatta en değerli şeyi, evlatlarını paylaşıyorlardı. Onların cömertliğiyle benim de prensese dokunmaya, kucaklamaya, ona masallar yazmaya hakkım olmuştu! Minicik ayaklarını lavanta yağıyla ovuyor, uzun uzun saçlarını kokluyordum. Bu defa sahiden kalbimi titreten bir küçücük kız bulmuştum. 

Yaşadığımız kulede artık hiç gece olmuyordu. Kabuslar, yarasalar, kemirgenler ve hatta pencerelere tırmanan zehirli sarmaşıklar bir bir yok olmuşlardı. Batmayan bir güneşti Eda Liza. Bitmeyen neşe, hepimize derin bir nefesti.

On altı yıl boyunca bir gün bile vazgeçmeden sevdim onu. Neydi Macar halkı ile karmam asla bilemedim ama bu prensese beni kalbimin ortasından bağlayan sımsıkı bir ip vardı. Benden, aklımdan, bildiğim her şeyden daha güçlü bir şey.

Bu gece majesteleri o on altı yaşına giriyor ve çok hasta. İyileşecek elbette. Neden biliyor musunuz? Çünkü Ejderhayı çağırdım! Ona dedim ki "git, koş, uç! Majesteleri Eda Liza hasta!  Ailesine ve ona Ülker takımyıldızından bir parça götür. Evlerinin üzerine iyice serp! Lütfen!"

Gözleri kocaman kocaman oldu canım ejderhanın. Azıcık da ağladı sanki. O ara alev püskürttüğünden tam göremedim. Az evvel çıktı. Bizim eski kulenin üzerinde üç tur uçtuktan sonra Kuzeybatıya prensesim Eda Liza'ya doğru gözden kayboldu. Elbette kanatlarına doğru üfledim tüm sevgimi ve dualarımı.

Yıldız tozu size çok iyi gelecek majesteleri, Ülker Takım Yıldızı aşk dolu bir anne babanın ve yedi perinin gökyüzündeki evidir. Yıldızlar ve Ülker Fırtınası size can verecek. Işık ve rüzgarla dirilecek, enerjinize kavuşacaksınız. Sonra yine tüm denizler sizin olacak. 

Siz majesteleri, şu dünyada mutlulukla yaşadıkça ben kalbimden derin bir nefes alıp, yıldızlara bakacağım ve mutluluğunuz için son günüme kadar dua edeceğim. İyi ki doğdunuz, mutlu seneler dilerim majesteleri.

                                      Tüm sevgimle, bu hayatta ve diğerlerinde....


*PLEIADES

28 Kasım 2021 Pazar

PAŞA GÖNLÜM



Zerrin Özer hastaneye kaldırılmış. Ortada dolaşan dedikodu köpeğinin ölümüne üzüldüğü ve intihara teşebbüs ettiği yönünde... Anlarım. Koca bir ömür şu hoyrat dünyada incinerek ve anlaşılmayarak geçmişse, üstüne şöhret oyunu... Naif bir ruha fazla!

Çok fazla bilmem şarkılarını, hayatını da yakından izlemişliğim yok ama aklıma hemen Paşa Gönlüm şarkısı geldi. Özetlemiş kadın duygularını.   Sabah sabah dinledim şimdi, iyi geldi. 

İstersen dinle, sor bakalım kendine, "hey benim paşa gönlüm yılları çürüttün mü? Bunca zaman sonunda kendini büyüttün mü?"

Ne acayip soru di mi?



26 Kasım 2021 Cuma

BLACK FRIDAY

 

Bitmeyen grip yapmışlar. İki gün iyi gibiyim, sonra halsiz. Havanın güneşli olması iyi geliyor tabii, keşke çıkacak gücüm de olsaydı.

Dün gece sabaha kadar, belki o kadar değil de ben öyle algıladım, korkunç rüyalar gördüm. Bilinçaltım kusuyor da kusuyor... Daha ne kadar gün ışığında söylenememiş sözleri, karşılıklı yapılamamış konuşmaları evirip çevirip geceler gerçekleştireceğim hiç bilmiyorum. Yoruyor beni, hırpalıyor. İnsanlardan uzaklaşıyorum. Bencil, toplumsal rollere kapılmış, asıl olana körleşmiş yüreklerden buz gibi soğuyorum.

Ama kime ne değil mi? Duygularım, düşüncelerim ve ben, bir tür kendin pişir, kendin ye yaşıyoruz:)))

Akşam yemeğe davetliyim, gidip bir şişe şarap seçmem lazım. Güne Ayetel Kürsi ile başlayıp, Ayetel Kürsi ile noktalayan ben, arada iki kadeh içtiysem ne ola?

Neyse, bugün neler aldınız? Bir spor ayakkabının iki bin lira olduğu ülkemde narin ayaklarımız kara lastik için hazır mı acaba? Biliyorum, kötü bir şaka ama bu ülkede hala kara lastik giyilen yerler var... Pahalı bir ayakkabı giydiğimde utanıyorum desem? Ki kime göre pahalı?

Uzun zamandır madde ile mutlu olmuyorum. Ne yalan söyleyeyim, evin tadilatı da mutlu etmedi beni. Evet güzel oldu, ama duygu durumumda bir değişiklik yaratmadı. Bugün aldığım bot, o da etmeyecek. Sadece kar yağdığında ayaklarım üşümeyecek.

Neyse, negatif değilim. Olmayacağım. Ama pozitif de değilim. Bütün gece kabus görmüş birine göre iyi idare ettiğimi düşünüyorum.

Hadi, bırak beni okumayı da git kışlık bişiler al kendine, seneye alamayacaksın muhtemelen:))) Tabii Külçe külçe altını olanlardan değilsen...

Amerika'dan kahve alsanıza giderseniz. Kahveye de kota gelmiş.

25 Kasım 2021 Perşembe

GÜNAYDIN

 



Günaydın,

Çok hızlı değişiyor ruh durumum. Bazen çok güçlü, genç ve enerjik hissediyorum. Özellikle de çocuklarla vakit geçirdiğim günlerde. O zaman içime sevinç doluyor. Kendimi yıkılmaz, yenilmez, yenilse bile üzülmez hissediyorum. Sanırım bu yüzden sağlığım elverdiğince ve İstanbul'da yaşadıkça Küçük Kara Balık'ın öğretmeni olmaya ve sahada kalmaya devam edeceğim.

Buna rağmen öyle günler var ki, kucağıma konulan on, on iki  saatle ne halt edeceğimi bilemiyorum. Bedenen ve ruhen aşırı yorgun, ağır ve olduğumdan çok daha tükenmiş, yaşlı hissediyorum. Sanki değil hayallerimi gerçekleştirecek gücüm, kendimi bir yerden diğerine taşıyacak motivasyonum bile olmuyor.

Yoruyor beni içinde yaşadığım çağ, coğrafya, insan ezberleri... Yenilmeyeyim, ha gayret dediğimde de verdiğim savaştan beziyorum. Üç maymunluk desen yapabildiğim şey değil. Hayatımda pek çok şey oldum ama mesela hiç umursamaz olamadım. Bencil de olamadım. Zaman zaman kendimi seçmiş gibi görünsem, bencilliğe benzer işler içine girsem de aslında hiç bir zaman çantamı alıp ormana gidemedim..... 

Acaba geç mi kaldım?

Sanki..

Benim cesaretim kısa devre yaptı hep! Kalıcı, akıcı bir cesaret dalgası yakalayamadı ruhum derinliklerinde. Onun yerine kaygı ve endişe dolu valizlerim vardı üst üste yığılmış. Nereye gitsem onları da götürdüm!

Belki de bu yüzden ormana gitmedim; valizleri taşımaktan, onları zihnimde  her yere götürmekten yılmıştım. 



Dün on kaplan gücündeydim, bugün yemek bile pişireceğimden emin değilim.

Dün öğretmenler günüydü. Okuldaydım. Çiçeklerim, çocuklarım ve mesai arkadaşlarımla sarılıp sarmalandım. Sevildiğimi, sevdiğimi, önemsendiğimi bolca hissettim. 



Peki bugün?

Haksız kazancın sarhoşluğuna kapılmış insanların ülkesinde, korkuyla zam bekleyenleri düşündükçe içim titriyor. Hızla fakirleşen ülkemin, dünyanın bu gaflet uykusundan uyanmayacağını yavaş yavaş kabulleniyorum... En azından yakın zamanda böyle bir uyanış olmayacak. Bireysel kurtuluş planları ellerinde patlamadan kimse birlik bilincinden bahsetmeyecek...

Beş karınca gücündeyim bugün, yuvasında saklanan beş ufacık karınca....



* FOTOGRAFLAR DÜNDEN, ON KAPLAN GÜCÜNDE BEN!


23 Kasım 2021 Salı

NE ÇEŞİT?



Dün öğleden sonra biraz gücümü toplayınca yürüyüşe çıktım. Doğruca eczaneye gittim. Eczacım aynı zamanda arkadaşım olduğundan kendisine doktorlara güvendiğimden daha fazla güvenirim. O da beni iyi tanır, ilaç sevmediğimi bilir, genellikle üç beş vitamin, bir iki uçucu yağ verip yollar.  Şanlıyım.

Güzel bir kış çayı ikram etti. Sahiden lezzetliydi. Ülkemde de güzel çaylar olabiliyor demek ki, artık her yurt dışına gidip gelene Pukka diye yalvarmasam da olur. Güzel. An be an fakirleşen ülkemde rooibos bile satılıyor, ne diyeyim, hayat zengine güzel!

Çayımı içtim, markete uğradım. Dönüşte aldığım Afrika menekşelerini ( anneme aldım, ne zamandır menekşeleri öldü diye üzülüyordu ) Rabia'ya göstermek istedim. Rabia eczacım.

İçeri girdiğimde dükkanda bir kadın vardı. Telaşlı telaşlı anlatıyordu. Sandalyeye oturdum ve konuşmasının bitmesini beklemeye karar verdim. Bitmedi!

İsmail'di konu. İsmail onu terk etmişti! Pis İsmail. Hiç haddim olmayarak hikayeyi sonuna kadar dinledim. Ne hikaye ama!

İsmail on yedi yıllık karısını bir günde boşamış, ardında beş yaşından bu  yana psikolojik rahatsızlıkları olan bir oğul bırakarak hayatına devam etmişti. Bizim hatun da bir sebepten boşanmıştı ve yolu İsmail'le kesişmişti.

Hayat işte, bir yıldır mutlu mesut yaşıyorlarmış. İsmail C.tesi akşamı ona gitmiş yine, yemişler, içmişler, dans edip sevişmişler. Pazar günü de sırra kadem basmış!

Telefonla, maille ulaşılamıyormuş abiye. Her yerden engellemiş hatunu! Bir gecede, acaba ne olmuş???

Hatun kişi üzüntüden telef olmuş. Adama bir yıl "kadınlık" yapmış, nedense en çok bu kelimeye takıldım; ne demek kadınlık yapmak????, midesi hassas diye üç öğün yemek pişirmiş, ütüsünü yapmış, sevişmiş.... Bak bak, demek biz kadın olamamışız şu hayatta, kimsenin ütüsünü falan yapmadım zira:))) Allah'a şükür hep de mutfak seven adamlarla karşılaştım, kim müsaitse o pişirildi yemeği, oldu bitti.

Neyse, konuya dönelim. Hatun gidip kendine güzel bir elbise almış, saç baş manikür pedikür vesaire yaptırıp, pat diye İsmail'in karşısına çıkmış. Neden terk edildiğini sormuş. Hesap ver demiş. Bir gece önce şaraplar içilip, mis gibi sevişilip ertesi gün ne olmuşmuş? İsmail'de kalıbına yakışır yani "erkeklik" yaparak demiş ki, "on yedi yıllık karımı bir günde terk ettiysem, seni neden bir gecede terk etmeyeyim? Hesap mesap vermem!"  Hatun adamın yüzüne tükürmüş! "Adam mısın sen, bulamazsın benim gibisini" falan demiş. İsmail orada öyle bok gibi kalmış, hatun da bir hafta yüzü felçli gibi sızlanarak sinirini yatıştırmaya çalışmış. Anlatırken hala hesaplaşıyordu İsmail'le, an be an ter içinde kalışını izledim.

Hikaye bittiğinde ayağa kalkıp kadına yaklaştım, "helal olsun bacım" dedim. "Pandemi olmasa seni öper, üstüne şarap ısmarlardım ya, alacağın olsun" diye de ekledim.

Sahiden helal olsun ya. Yani evet, bana göre baştan hatalıymış seçim ama eşşek herifin s.trip giderken bir şey söylemeye tenezzül etmeyişi yanına kar kalmamalıydı sahiden. Biri suratına tükürüp, ne mal olduğunu söylediğine göre belki bir sonraki ilişkisinde bir tık insanca davranır? Gerçi sanmıyorum, adam belli ki toplumun böcekleri tarafından çoktan ele geçirilmiş, karakteri sıkıntılı bir tip. Burada asıl olan kadının bunu yüreğine yük etmemeyi ve gidip hissini haykırmayı seçmesi. Bir ömür "ya ne oldu da böyle oldu?" demek yerine, adamın maskesini indirip, iki hafta kriz geçirip yola devam etmek en güzeli. Benim helal olsun demem tam olarak bu bölümeydi. Çünkü ben yapamadım....

Ben hasta oldum. Söyleyemediklerim beni hasta etti. Egom o kadar yüksekti ki, kibrimden hesap sormak yerine medeniyet şovu yapıp, iletişimde olmak istedim. Her terbiyesizlikten sonra elimi uzattım. Bir hayvana insan olmak öğretilemeyeceği gibi, merhametsiz ve empati yoksunu birine de empati ve iletişim öğretilemiyormuş... Ben bunu bir türlü kabullenemedim. Taa  ki geçtiğimiz Noel'e kadar.

Şimdi şu eczanedeki hatunu duyduktan sonra düşünüyorum da başa sarabilsem bir sesli mesaj yerine şöyle yaşardım geçen Noel akşamını ve işte böyle anlatırdım: 

Noel gecesi güzel bir yemekten, çok tatlı bir sarhoşlukla kalkınca taksiye atlayıp evine gittim. Her zamanki maço kılığıyla ve televizyondan gelen maç sesi eşliğinde kapıyı açtı. İçeri girdim. Evin eşsiz manzarasıyla tam bir tezat yaratan sıradanlık kokusunu derin derin içime çektim. Bunu hep hatırlamalıydım; olmamıştı bu arkadaş.

Televizyonun sesini kısmaya tenezzül etmedi. Bir pantolon giymek için izin de istemedi. Onun eviydi. Habersiz gelmiştim. Kapıyı açtığına şükretmeliydim.

Uzun uzun penceren dışarı baktım. Bu pencerenin önünde sohbet edebilir, "ya anlatsana neler oldu, iyi misin sahiden?" diyebilirdik birbirimize diye ümitsizce iç geçirdim. Sonra dönüp yüzüne baktım. Şaşkın değildi, zafer kazanmış edası da yoktu. Kalbi donmuş, bakışları şeytani biri işte. 

Tamamen yabancı; hem bana, hem de kendine...

Şiddet eğilimli olduğunu bildiğimden yüzüne tüküremedim. Ama tükürmekten beter edecek sözlerimi bu evde bırakıp çıkabilirim diye düşündüm. İşte tam olarak öyle yaptım. Uğradığım haksızlığı, sonu gelmez terbiyesizliklerini bir bir söyledim. Beni görmezden gelmişti. Bir yola çıkmak üzere davette bulunup yüz üstü bırakmıştı. beni değil konfor alanını seçmişti. 

Zangır zangır titriyordum. Sıtma nöbeti geçirir gibi sarsılıyordum konuşurken. Üşümeye başlamıştım. Bir tür şeytan çıkarma ayini gibiydi. Bedenim her kelimemle sarsılıyordu. Her bir hücremin canı acıya acıya, neredeyse kireçlenmiş kırgınlıklarım tek tek çözülmeye başlamıştı. Öfkem, incinmişliğim sesimle can buluyor, pencereden dışarı taşıyordu. Konuşuyordum ama korkuyordum bir yandan. Normal biri değildi. Beni camdan atsa hiç şaşırmazdım. Genlerinde vardı.

Ne kadar konuştum bilmiyorum. Sabaha karşı çıktım o evden. Ezan okunuyordu. Kutsal topraklardaydık nihayetinde.

Sokağa indiğimde başımı kaldırıp yukarı baktım. Zile basıp kaçan çocuklar gibi yapacaktım. Bana bakıyordu. "Allah belanı versin senin!" diye haykırdım. Sonra koşmaya başladım. 

Artık beni yakalayamazdı. Bana zarar veremezdi. Denize kadar koştum, koştum!

O gece böyle yaşanmalıydı.. Ama olmadı. Eczanedeki kadının yaptığını yapamamıştım. Cesaretim yetmemişti. Kibirli, egosuna yenik, öğretmen bir tavırla buz gibi bir mesaj bırakmış, adamın emeğine yağ sürmüştüm. Tüm kötülükleri yanına kar kalmıştı. "Sonsuza kadar ruhun acı içinde kıvransın" demeden bitirmiştim. "Oh be!"  dedirtmiştim şeytani olana. Paçayı sıyırmıştı yine.

Söylenmemiş sözlerim kucağımda evime döndüm. İşte beni hasta eden o sözler oldu... 

Bu yüzden o tesadüfen dinlediğim kadının "kadınlığını" değil, fakat cesaretini kıskandım. Kaf dağından inip, eline sopayı alıp, eşşek herifi dövmesine, yüzüne tükürmesine ve sonra bir hafta uyuşup, yoluna devam etmesine imrendim. 

Velhasıl bu kıssanın da önüme laf olsun diye çıkmadığı kesindi. Mesajı aldım, hesap kesmek lazımdı.

Ola ki gelip blog okur umuduyla yazıyorum. Şu anlattığım olmuş olmasını dileğim senaryo var ya, lütfen olmuş, sahiden yaşanmış sayar mısın? Özellikle de aşağı inip, zile basıp kaçtığın an, o muhakkak olsun. Hani kafamı kaldırıp, yukarı haykırdığım!

:)))





21 Kasım 2021 Pazar

ACABA?


Bostancı'da oturduğum ilk kış fena üşütmüştüm. Tam kuş gribi, domuz gribi falan konuşulan zamanlardı. Aynı anda üç okulda haftada on ders yapıyordum. Yorgundum.

Üzerinden epeyce vakit geçmiş ama çok sık hasta olmadığımdan ve öyle sürünmeli hastalık yaşamadığımdan olsa gerek hatırladım. Yataktan kalkıp tuvalete gidememiş, günlerce yemek yemeğe bile kalkamamıştım.. Üçüncü gün zar zor hastaneye gittiğimi hatırlıyorum. Kan testim temiz çıkmıştı. Yine de on gün toparlanamadım.

Bu defa ne oldu bilmiyorum. Muhtemelen yağlı boya kokusu gitsin diye evin dört tarafı açılınca üşüttüm. Zaten yorgundum, zor bir dönemden çıkmıştık, tadilat fazla geldi.

Dün  ve bugün sözde evde dinleniyorum ama sürekli aklıma bir şey geliyor ve kalkıp onunla uğraşıyorum. Hani, Allah yatırmasın derler ya çok  güzel bir dilek. Sahiden zor...

Sonuç olarak yarın da böyle kusmalı, sürünmeli geçerse sanırım test yaptırmam en iyisi olacak. Neyse ki koruyucu meleklerim her ihtiyacımı çözdüler. Ekin Nakliyat* hep söylerim bir dünya markasıdır:))) Teyzem zaten kahramanım.

Neyse, bakalım gece nasıl geçecek???

* Ekin Anıl.

20 Kasım 2021 Cumartesi

KAVANOZ METAFORU



 

Aşk hakkında ne biliyorum ben? Ne ki aşk?

Yaşadığım ilişkiler aşk mıydı? Sahiden aşık oldum mu hiç? Emin değilim. Hormonlarla ilgisi varsa şayet, zaten bu saatten sonra zor:) Amma eğer bu bir ruh hikayesi ise ölene dek şansımız var!

Bence aşk bir ruhsal çekim. Nasıl kıyafetini beğenirsin birinin ve sonra tanışmak konuşmak istersin, beden de bence olsa olsa o kadar etkili. Asıl olan ruh tanışıklığı, kadersel bağlar.

Farkına varmadan kabullendiğimiz, bilinçaltı kodlarımız var hepimizin, o yüzden duyguları düşüncelerle, aşkı başka iyi gelen hislerle fena halde karıştırdığımızı düşünüyorum. Bir insanı zihnen etkileyici bulmak, beğenmek aşk mıdır? Ya da tüm fedakarlığıyla etrafımızda pervane olan insana duyduğumuz minnet? Çok hoşumuza gider ama aşk değildir...

Aşk daha karman çorman bişi. Karışık, zorlayıcı ve sınırsız ve özgürleştirici ve eşsiz ve tanımsız....

Sanırım benim aşk adı altında, en aşka yakın deneyimim Harun'la yaşadıklarım olmuştur. En azından ilk yıl. Geri kalanlar hastalıklı diyaloglar, yanlış yorumlanmış hisler.

Neden peki?

Çünkü zamansız ölümler ve sevdiklerimin apansız gidişi kalbime beton dökmüş benim. Seversem ölür, seversem gider, yaramı beremi görürse kaçar diye kodlamışım tüm yakınlaşmalarımı. O yüzden de kalbimi bir Winterson kahramanı gibi bulduğum ilk kavanoza saklayıp, kapağını da sıkı sıkı çevirmişim.

Sanırım o sıkı sıkı çevirme anından az evvel içeri sızan birkaç insan olmuş fakat son bir gayretle sıkı sıkı kapatmama sebep olan da Naci'ymiş. Küçücük, gencecik bir insana bir gün aşırı ilgili, ertesi gün haftalarca aramayarak çektirilen büyük acı nasıl sıkışmış içimde.... Bitmeyen tekrarlar... 

Ne büyük haksızlık!

Şimdilerde kavanoz metaforu beni gülümsetiyor. Çünkü öyle güzel dostluklarım olmuş ki, ben o camın ardındayken bile etrafımdan ayrılmayacak kadar sevmişler beni can dostlarım! Camın kalınlığı, kavanozun kapağının sıkılığı olmamış onların derdi, bana bakmışlar, çaresiz hissettiğimi anlamışlar, ayrılmamışlar yamacımdan.

İşte bu dolunayla birlikte onların kıymetini bildiğim ve sembolik olarak ortaya koyduğum kavanozdan da çıktığım bir döneme geçiyorum. Evet sevmek zordur, riskler vardır ama sevgisiz kalmak daha sevimsizdir. Ağaçlar yaprak dökeceğiz diye yapraklanmasın mı? Koyun kurt kaparsa diye doğurmasın mı? Saçma. Kalbim kırılırsa, ya çeker giderse diye sevmeyeyim mi? Aşırı saçma.

Böyle yaşamak sahici olmaz; kalbi dolu dolu olmalı ki insanın hayatta olduğunu hissetsin. 

O halde;

Aşk, kavanozun kapağını açmaktır. Kalbi ait olduğu yere, göğüs kafesinin ardına yerleştirmektir. İnsan yuvaya ancak aşkla yerleşir. İnsan yuvaya aşkla erişir.

Bu da benim aşk tanımım.


* Fotoğrafı Külkedisi çekmişti. Dedemle tanıştığım gün. Aradan tam 13 yıl geçmiş....


19 Kasım 2021 Cuma

DOLUNAY





Anne ve babamın en zorlayıcı özelliklerini taşıdığım azmış gibi zodyak haritasından payıma düşen de bir tür Bermuda Şeytan Üçgeni: 

yengeç-terazi ve yay! 

Bu akşam, astrologların gelecek üç yılı etkileyeceğini düşündükleri dolunay gerçekleşiyor. Eğer yüzde yüz yengeç olsaydım şu sabahı duygu patlamalarıyla geçiriyor olurdum. Zira Ay tutulmaları, dolunaylar beni zorlar. Fakat sakinim. Kahvem, klavyem, kedim ve sabahlığımla fazlasıyla sakinim.

Oysa az evvel altın ve döviz fiyatlarına baktım. Acaba hızla batan bir gemide neden sakinim??? Korumam gereken bir ailem varken neden sakinim ben? Çünkü ana plan gerçekleşirken yapabileceğim şeyler fanilik sınırları çerçevesinde. Ne mi onlar? Markete gidip azıcık kahve, peynir, ton balığı stoklamak!

Bugün de kedi maması alacağım kış için ve biraz daha kahve. Belki bir piknik tüpü de alırım. Bilmiyorum ki ne olacak? Herkes birbirine nasıl bir kış bekliyor bizi diye soruyor. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Birileri ekran karşısında an be an zengin olurken, başkaları ekmeğe gelen elli kuruşun sıkıntısında.

Dışarıda bütün bunlar yaşanırken içeride neler oluyor Elvan diye soruyorum kendime. İçinde rahat mısın, hoş musun? 

Çok rahat olduğum söylenemez. Yaşayıp tamamlayamadığım, durup durup eksiklendiğim, kendimce kılıflar bulup affettiğim hayaletlerim var. İşin güzel tarafı travmalarımın algımı nasıl etkilediğini de çok iyi biliyorum. Neden gölgesi simsiyah insanları kurtarmak istediğimi, onların kaçak dövüşen, bencil yanlarını açıkça görebiliyorum.

Bu dolunay o yüzden diğerlerinden farklı. Bütün kapılarımı açtım, etimi kemiğimden sıyırdım ve samimiyetle bekliyorum. İskelet kadın* gibi bir ağa takılmayı, olduğum gibi kabul görmeyi bekliyorum. Hazırım da. 

İnsanın şifası kendinde. Sadece anahtarın başkasında olduğunu düşünmek kolayımıza geliyor. Oysa bir cesaret ceplerine iyice baksan göreceksin ki, tek anahtar var, o da sende! 

Benimki de bende!

Bu hafta ruhumla hatırladığım bir insanla tanıştım. Açıkça anladım ki her şey defalarca anlattığım Prenses Momo** hikayesindeki gibi aslında. Gigi beni tanımadı... Sağlık olsun. Şana şöhrete, karanlığa hizmete yöneldi. Eyvallah, bu onun tekamülü. Başka bir hayatta belki? 

Ama O, simsiyah bir çift göz beni hemen hatırladı!

İşte bu dolunay niyet ettim niyet eyledim ruhumu, kalbimi beni kemiklerimle sevecek ruhlara açmaya. Kapıları, menteşelerini zorlayacak kadar itmeye. Sahici olana sarılmaya.

Amin.

Çok amin.

* Kurtlarla Koşan Kadınlar

** Momo


18 Kasım 2021 Perşembe

GÖZLERİN..



Şiir, şarkı, film 
değil.
Adını söyleyerek tanışmak 
değil, 
Daha gerçek.

Bir çift zifiri karanlık göz.
Gece gibi; simsiyah
içinde yıldızlar ışıldayan iki kuyu.

Kulağında adım,
Dudağımda inşirah
Tek söz.



16 Kasım 2021 Salı

KARANLIKTA GÖZ KIRPANLAR.

 


"Eril tarafın güçlenmiş senin" dedi, "o kadar sonuca odaklı yaşıyorsun ki, sürecin başlı başına macera olabileceğini unutuyorsun."

Haklı. Yerinde bir gözlem ve uyarı. Ne zaman başladığını hatırlayamadığım kadar uzun bir süredir halledilmesi gereken işler diyarında yaşıyorum. Daima hızlı hareket etmem gerekiyor.  Dinlenmeyi unutuyorum, yardım istemekten imtina ediyorum. 

Sonrası aşırı yorgunluk, tükenmiş, yetersiz hissetme vesaire vesire...

İnsanın yeryüzündeki varlığını anlamlandırmasının yegana yolu "şimdiki zamanın içinde durabilmek" Nokta!

Aksi halde işte o bilirkişinin eril dediği taraf güçleniyor. Kimseden yardım alamayınca yavaş yavaş etten ve kemikten bir kaleye dönüşüyorsun. Sonrasında ne biri içeri girebiliyor, ne de sen kapıyı açıp çıkabileceğine dair inancını koruyabiliyorsun. Hatta dozu kaçıyor eril enerjinin, insan kendini kozmonot gibi hissediyor. Sanki Dünyalı değil de, buraya iş güç halletmeye yollanmış uzay mahlukatı gibi!

Peki neden? Öyle öğrendiğimizden muhtemelen. Anneden, babadan modellenenler belki?

Son okuduğum kitapta karanlıkta göz kırpmak* diye bir tanım yapmış yazar. İçime işledi. Çünkü ben de karanlıkta göz kırpanlardanım. Görüleyim, duyulayım, biri koşup beni kaldırsın düştüğüm yerden istiyorum ama benim çağırdım, gelmediler diye içlendiğim şey bu; karanlıkta göz kırpıyorum ben. Bunun yeterli olduğunu, beni sahiden sevenin çağrımı gördüğünü sanıyorum. 

Başka türlüsünü öğretmemişler.

Sonrası serbest çağrışım. Kelimeden kelimeye sıçradım. Karanlıktaki Dansçı filmi ve müzikleri geldi aklıma. Serbest çağrışım feci ilginç bişi. İnsan zihnini bile adam akıllı bilemezken hangimizin haddine ruhun labirentleri?

Yahu ne anlatıyorum yine ya? Sabah sabah tadilattan mıdır, yağlı boya kokusundan mı, gitti kafam:))) Ama şarkıyı bi dinle:

https://www.youtube.com/watch?v=N8FJyhnC2Eo


* Beni Büyüten Kadınlar, Kalbin Pusulası, sayfa 177

... Çağırmayı bilmiyorum ki! Hani neredesin? Ben çağıramıyorum, sen neden gelmiyorsun? Karanlıkta göz kırparsın, kimse görmez, kırılırsın. Görmediler. Neden?" 

15 Kasım 2021 Pazartesi

MASAL




 

Benim yeteneğim ( kendimi yeterli hissettiğim demiyorum bak, dikkat et ) masal uydurmak. Hep mi böyleydim, içine doğduğum topraklar sebebiyle doğar doğmaz mı uydurukçu oldum, yoksa zaman içinde gerçeklerden kaçarken mi inşa ettim kendi paralel evrenlerimi emin değilim. Ama güzel uydururum, kendimi bildim bileli uydururum ben; ciddi ciddi, seve seve ve hiç zorlanmadan, sanki saatlerce kafamda kurmuş gibi iki dakikada yazarım bişiler.  Sadece sabırsızım, yazdığımı iyileştirme, daha incelikli bir dille bezeme arzum sıfır! 

Neyse ne, olduğu kadarından ne anladıysak.

Okulda çocuklara, içinde bulunduğumuz ana özel hikayeler uydurmak dersen en sevdiğim... Ben çocukken etrafımda masal anlatanlarım çoktu. Şanslıydım. Hem çok kalabalıktı dünyam, hem yalnızdım. Masal beni gerçeklikten mi kopartıyordu, yoksa asıl olana, kendime mi yaklaştırıyordu, orası hep açık kaldı. Belki bu yüzden ne Victor'u, ne de Harun'u hiç bir zaman unutmadım. Onlar masalın çocuklukla sınırlı olmadığını gösterdiler bana. Yaşadığımız her an büyülüydü. Yollarımız ayrılsa da bir zamanlar aynı masalda nefes aldığımız gerçeği hayatın kendisinden fazladır.

Ailemin hikayelerini yazmak istiyorum şimdilerde, aslında ufak ufak denemeler yapmıştım Meryem'in Çocukları serisiyle. Annem ve babam İstanbul'da doğup büyüdüklerinden, onların hikayelerini anlatırken şehrin dokusunu da az biraz hissettirebilmeyi çok isterim. Dediğim gibi, bir iddia değil yazmak benim için, sadece kayıt altına almak sevdiklerimi, özlediklerimi.

Mesela en son cadılar bayramında eski bir ormanın derinliklerinde tek başına yaşayan ve bütün çocukların hakkında anlatılan hikayelerden tir tir titrediği cadıya dair masal uydurdum.. 

Günlerden bir gün gözlerden uzak eski bir kasabada ülkenin en güzel ormanındaki ağaçları acımadan kesen karanlık adamlar dolaşmaya başlamış. Hava karardığında gizlice ormana girip, hiç yaşına başına dikkat etmeden önlerine gelen ağacı kesip, deviriyorlarmış. Sabah olduğunda kasaba halkı birkaç ağacın daha yok olduğunu görünce derin bir üzüntü duyuyor ama yapacakları bir şey olmadığını düşünüp, susuyorlarmış.. Karanlık adamlar sadece gece olduğunda, karanlıkta gelip gittiklerinden herkes onlardan çok korkuyormuş. 

Fakat çocukların dünyasında işler farklıymış. Büyükler kadar deneyimli olmamaları onları çok daha cesur kılıyormuş. İşte bu yüzden yani cesaretleri bol olduğundan, çocuklardan biri diğerlerine ne kadar cesur olduğunu göstermeye ve yardım istemek için cadıya ulaşmaya karar vermiş. Kendine metal çöp tenekelerinden tuhaf bir zırh yaparak, eline aldığı kürekle cadının kulübesine doğru yürümeye başlamış. Kulübeyi bulmak çok kolaymış, çünkü cadıya ulaştıran tüm patikaları ısırgan otları kaplamış.

Uzun ve zahmetli bir yürüyüşten sonra çocuk kulübeyi bulmuş. İnanılmaz bir koku yayılmaktaymış pencereden. Mis gibi balkabağı çorbası kokusu! Ama asıl şaşırtıcı olan bambaşka bir şeymiş; cadının kendisi!

Masal asla gerçeklerden bağımsız değildir, bizim kişisel tarihimizden, ata kültümüzden, yaşadığımız topraklardan pek çok şifre barındırır. Bu yüzden de asırları aşarak süre gelen sembolik, ezoterik öğeler içerir. Tıpkı mitler gibi!

Bir çocuğa masal anlattığınızda genişlediğinizi, özgürleştiğinizi hissedersiniz. Onun tertemiz sayfasına birkaç kelime bırakmak demek aslından ezelden gelen gizemli bir bağı sürdürmektir. Çocuklar kendilerine anlatılan masalları kelimesi kelimesine olmasa dahi sezgisel anlamda hep anımsarlar. Masallar kalbimizi koruyan tılsımlı muskalar gibidir. Bilerek veya bilmeyerek, sevdiklerimizi, korkularımızı, cesaretimizi ve en derin yenilgilerimizi masalarla ölümsüzleştiririz. 

En azından ben hep böyle yaptım. 

Eda Lisa için yazdığım masalın üzerinden on altı yıl geçmiş.. Ona olan sevgim, onun minicik elleri, kokusu, ikimiz için diktiğim ve hain yöneticinin söküp attığı erguvan ve daha pek çok ayrıntı dün gibi kalbimde...

Şimdilerde onun on altıncı masalını yazmak üzere ilham perilerini çağırıyorum. Arada kayıp masallarımız var. Ne yazık ki söz verdiğim gibi her yıl bir masal yazamadım. Yazamadım çünkü arada yan yana yaşayamadığımız yıllar var ve ben yazdıklarım sahici olsun istedim...

Bir de eski sevdiğime yazdığım, yıllardır sonunu bağlayamadığım tuhaf bir masal/hikaye var sandığımda: Çark Dönümü Fırtınası. Sonunu yazamadım çünkü bir garip yaşanmamışlık var aramızda ve ben boşlukları tek başıma tamamlayamıyorum. Onun bencil, hastalıklı ve ikircikli doğası sayesinde hep arafta kaldık. Bende bir yetişkin gibi davranamadım. Terkedilme travmam yüzünden son noktayı koyamama durumunu göz göre göre sineye çektim.  Yaşamaya cesaret edilememiş, ama bitişine de katlanılamayan, böylece hayaletler diyarında başıboş bırakılmış, samimiyeti on para etmeyen  bir merhametsizlik hikayesi... 

Belki de yazmalıyım. İyileşmek istemeyen eski sevilenin egosu daha da şişsin diye değil, benim onu seçen karanlık ve hastalıklı tarafım şifalansın da bir an evvel önüne baksın diye:)

Velhasıl masal iyi kılar. Masal kabullenmeye, iyileşmeye, cesur olmaya çağırır. Boşuna değildir o derin uykular, üç dilek hakkıyla sınırlanmalar ve boğaza takılıp kalan elmalar. Her biri gerçek yaşamlarımızdaki tökezlemelere, ödüllendirilmelere karşılıktır.

Peki sevgili okuyucu sence ne ola ki bu masal?


14 Kasım 2021 Pazar

TADİLAT MOLASI MANASINDA BİR PAZAR SABAHI




 

Günaydın:)

Bizim evden sevgiler. Theodora ve ben bu sabah fazla erken uyandık. Önümüzdeki hafta bizi bekleyen maratonu çok iyi bildiğimizden sakin sakin başladık güne. Gerçi biz hep böyleyiz, sabah koşturmacasını sevmiyoruz. Neyse, şöyle hızlıca etrafı toparladıktan sonra ben kendi köşeme çekildim, o da depodan çıkartıp salonun baş köşesine koyduğum Sabri Dede'nin berjerine yerleşti! Meğer kedim berjer severlerdenmiş. Yani yeni bir masraf çıktı bana, şimdi mecburen kaplatmam gerekecek eski berjeri. Olsun. Zaten pirinç lambayı da parlatıp şapka alacaktık. İkisi birbirine çok yakışacak. Dünya belirsizlikten, açlıktan kıvrım kıvrım kıvranırken biz de kışı kaloriferin dibindeki köşemizde geçiririz!!!!

A, size söylemiş miydim, bizim depo olan odamızda da değişiklikler var. Ne zamandır evde yer kalmadığından kullanılamayan çizim masasını açacağım. Böylece o en sevdiğimiz ıhlamura bakarak yazı yazabileceğim, Burhan'ın da bize geldikçe rahat rahat çizim yapabileceği nefis bir alanımız olacak. Pencere sahiden efsane. koskocaman ıhlamur, sanki odanın içinde gibi.

Salon penceresine uzanan erguvanım... Onun yeri ayrı...  O bizim bu evdeki en kıymetlimiz.

Yarın ustalar oda kapılarını boyamaya başlayacaklar. Kısmetse Çarşamba miss gibi tertemiz ve yepisyeni bir eve uyanacağız. Belki zaman yeter de banyoya da el atılır hayalindeyim ya, göreceğiz.

O halde ben okumaya gidiyorum. Damla'nın kitabına hakkını vereyim bugün. Eğer henüz haberdar olmadıysanız söyleyeyim Damla Çeliktaban güzel bir kitap yazdı, Beni Büyüten Kadınlar. Bence okumaya değer... 

Herkese iyi Pazarlar.


12 Kasım 2021 Cuma

DENEYİM


Hayatta hiçbir zaman bilemiyoruz ödül nedir, ceza nedir? Sadece yaşımız ilerledikçe şerdeki hayır, hayırdaki şer meselesi daha kavranabilir oluyor. Yaşanan olayların sıcaklığı geçince ve biraz uzaktan bakabilince daha net görebiliyoruz aslında hiçbir yaşanmışlık çok feci veya pek harikulade değil. İnciniyoruz tabii, kederleniyor ve değersiz hissediyoruz. Neyse ki her şey, iyi veya kötü ardımızda kalıyor. 

Elde var deneyim.

Benim hayatımda da bu hep böyle oldu. Kuşku içinde davransam da, tam teslimiyetle güvensem de gün oldu kazandım, gün oldu kaybettim.. İyi de kazanç ne idi, kayıp ne idi? Onlar da yaşla, deneyimle, konuya baktığım mekanla ve mesafeyle hep değişti.

Elde var deneyim.

Bilerek ve isteyerek kötülük yaptığımı hiç zannetmiyorum ama bu hiç acımasız olmadım, bir tek kalp bile kırmadım demek değil... Yanlışlıkla üzerine basıp öldürdüğüm bir civciv var mesela, hala düşündükçe içim acır.... Yani hiç can almadım diyemem. Başka bir adama aşık olduğumdan hislerini hiç umursamayıp, fena incittiğim bir ruh var. Asla özrümü kabul etmedi... Kalp kırmadığımı da söyleyemem... Merkez kitaplıktan çaldığım kitaplar da var. Yani hırsızlık bile var sicilimde.

Elde var deneyim.

Neyi neden yaptığımı her zaman bilemiyorum. Bazen derin bir uykuda oluyor sanki her şey. Ben olup bittikten sonra öğreniyorum. Bir tür kendime, yaşadığıma yabancılaşma. Özellikle çok korktuğumda dona kalıyorum. Kendimi bütün sinir sistemi ele geçirilmiş, uyuşmuş, paralize olmuş gibi algılıyorum. Acı yok, yakarış yok, gözyaşı yok... Astronot gibiyim. Boşlukta. Zamandan, mekandan ve en önemli o an olmakta olandan millerce uzakta!

Ve yine bana kalan şey deneyim.

Neden bunları anlatıyorum. Çünkü yine kazık yedim üstünüze afiyet. Oysa gayet tedbirli ve cebimde b planımla ilerliyordum ama yedim işte. Önce üzüldüm. Sonra tek başıma üzülmek ağır geldi, kardeşimi aradım. Birkaç dakika da onunla üzüldük. Egemen kapıdan çıkarken, "boşver ya, neşelen, daha iyisini yaparız" dedi. Yapardık di mi? Yapardık. Bir kadeh viski koydum kendime, en sevdiğim lavanta köpüğümle duş aldım. Sahiden daha iyi hissettim. Çünkü her yükü yalnız taşımanın beni öfkeli yaptığını öğrenmiştim. Bundan böyle benden küçük diye koskoca adam olmuş kardeşimi daha fazla korumayacak, yükümü paylaşacaktım. Ama bişi daha öğrenmiştim, hayat bir an vardı ve bir an yoktu, o yüzden üzüntüme tutunmayacaktım. 

Al sana deneyim.

Dün zordu ve bitti. Bu sabah yeni bir sabah. İyi haberler almak istediğim, güzel bir akşam yemeği planladığım, evimde tadilatın devam ettiği, kedimin mışıl mışıl uyuduğu taze sabah. 

İstediğim gibi kitap okuyabilir veya istediğim kadar, uzun uzun yazabilirim. Sokaktaki ışığın penceremden süzülmesini izleyip, önümdeki işlere yoğunlaşabilirim.

Deneyim işte böyle bişi sanki:)



9 Kasım 2021 Salı

BEŞ DİLİM CHEDDAR 29.90.


Ülke ekonomisini fıstık ezmesi ve cheddar peynir fiyatları üzerinden takip ediyor olmam kibrimden veya para içinde yüzüyor oluşumdan değil, ülke meselelerinden hiç anlamamamdandır. Ancak, öyle bir noktaya geldik ki, artık ben bile freni patlamış arabanın içinde er ya da geç bir yere toslayacağını bilen çaresiz bir yolcudan farksızım. Tek bilinmezlik ne süratle, ne zaman? Ve tabii ne kadar hasar alacağımız?

Dünden beri önümdeki süreci görememekten olsa gerek, nefes alamıyorum. Kendime ait bir evim var çok şükür fakat evde de huzursuzum. Yönetemediğim ve elbette yönetemeyeceğim tuhaf süreç öyle bir ivme kazandı ki, ben demiştim demek bile gelmiyor içimden. Oysa demiştim. Bu hiç bilmeyen ben, altın fırlayacak, döviz kuru patlayacak, toprak fiyatları üçe beşe katlayacak ve bunlar süratle olacak dedim. 

Kimse dinlemedi..

Bunları söylerken evet ekonomi bilmiyordum ama tarih biliyordum...

Şimdi sakin kalmaya çalışıyorum. Çünkü zaman ve alan iyice daraldı. İstesem de istemesem de herkes gibi olacakları kabul edeceğim. Bakalım o hep hayal ettiğim yeşil ve sessiz toprağa kavuşabilecek miyim? En çok bunu merak ediyorum.

Mat beni biraz gevşetti. Hala içebiliyorken de bir kadeh viski koydum kendime. Yoga öğretmeni viski mi içer diyene, bakınız Bektaşi fıkraları, kıssaları der geçerim. Beğenmeyen oğluna almasın azizim.

Neyse, ben yemek yapmaya gidiyorum. Bi ton işim var yarın. Sana iyi günler okuyucu. Yalnız çok pis çıktın, bir iki gün yazamadım diye firar etmişsin gözümden kaçmadı :)


2 Kasım 2021 Salı

UNUTMAK İÇİN HATIRLA!


Neşeni hatırla Elvan. Kurduğun sofraları hatırla.... Verdiğin partileri. Upuzun saçlarını, sonsuz enerjini...




Kahkahalarınla ortalığı çınlattığın günleri hatırla Elvan... Güldüğün, güldürdüğün dostlarını...




Ciğeri beş para etmeyeni doya doya hatırla Elvan. Hatırla ki unut artık.... Düşünme, sadece şimdide kal, kalbine neşe dolmasına izin ver.



Hatırla Elvan... On kaplan gücünde olduğunu, bir o kadar da kırılgan oluşunu. Bunun üzerine basıp geçeni, sana merhamet etmeyeni son kez ama  doya doya hatırla... Sonra unut. Seni sevenlerle kal Elvan, sevdiklerine sıkı sıkı sarıl. 


https://www.youtube.com/watch?v=9qSg1Fkl0Kw

1 Kasım 2021 Pazartesi

KASIM GELMİŞ HOŞGELMİŞ.





Günaydın!

Ben değil Öner Döşer söylüyor; Kasım yılın en önemli ayı. Ev mi alacaksınız? Alın! Sevgili mi yapacaksınız? Hemen! Aklınızda olanı, yeniyi geciktirmeyin. 

Tam olarak böyle dememiş olabilir, ben bu şekilde duydum:))

Dün çok şükür diye diye nefis bir Pazar günü yaşadık, tek duam huzurumuz haftaya da yayılsın. Size de aynısını dilerim. Bugün çok sokak işim var, oturup yazabileceğim birgün değil sanki ama aksilik gibi hava da nefis.... Diyeceğim o ki, bu sabah başka bir blog yazarını ziyaret edin, yarın yine gelin. 

Olmaz mı?

Not: bu sene Cadılar Bayramını ailece kutladık. Eskisi gibi yapacağız yine, Allah ne verdiyse kutlayacağız.