11 Temmuz 2009 Cumartesi

Tanrım, Yeni Yaşımda Zuhal-Sezen Karışımı Bir Kadın Olmak İstiyorum!

Beklemediğimiz ve hatta inceden inceden alaya alarak yakayı kurtarmaya çalıştığımız gün geldi: 10 Temmuz Cuma, mekan Kuruçeşme Arena. “E be kardeşim sevmediydin sen orayı, yine mi gittin?” diyenlere hemen söylemek isterim ki; biletler numaralıydı ve ben ödemedim! Ama Muse’dan daha fazla eğlendim. Eğlendim? Daha çok aydım diyelim:)))

Ne zamandır Ortaköy’de dolanmamıştım. Konser öncesi oralarda yürümek, ikinci el tezgahlardan kitap seçmek ( İskender Pala'nın Katre-i Matem diye bir kitabını aldım. Aranızda okuyan var mı? Tatide okumaya uygun mudur diye bi sorayım ) ve ardından şehrime en çok yakışan saatlerde boğazı seyretmek çok iyi geldi. Hatta o kadar iyi geldi ki, az evvel Karaköy’e yanaşmış iki koca yolcu gemisinin yüreğimi cız ettiren görüntülerini unuttum gitti. Aslında yüreğimi cız ettiren pek çok şeyi unuttum gitti!

Güzel tesadüfler sonucu, akşama kulisten başladıysak da Zuhal’i göremedik. Oysa Muse’u yakından görmüş olsaydı eminim konser programından Zuzu* ile baş başa söyledikleri parçayı elerdi. Eh bu da Zuhal’in talihsizliği. Genelde böyle olmaz mı zaten; bir kadının talihi, diğerinin talihsizliğidir... Şükürler olsun ki, Allah acıdı da bu kez talihli olan bendim!

Konser, Gecenin Öteki Yüzü isimli diziden en baba sahneyle başladı: Müşfik Kenter, rıhtımda karanlık suları seyreden kadına bir iki laf eder. Kadın cevap vermez. Ardından tam bir sigara yakacaktır ki, kadın çakmağını çıkartıp, sigarasını yakar. O an dizinin unutulmaz cümlesi gelir: “Ateşin varsa, neden karanlıkta duruyorsun?” Breh breh breh !!

Devamı evlere şenlik! Memelerinin altından büzdürülmüş, yerlere kadar uzanan muhteşem tuvaletiyle Zuhal gelir. Saç baş, makyaj hafif dağınıktır ama ses yerindedir. Sonrası beraber ve sola şarkılar! Muse ve Elvan ikilisi back vokal olarak oradadırlar fakat Zuhal bunu hiç bilmez. Hatta bu ikilinin onu yıldan yıla sinsice izlediğini de bilmez. Siyah beyaz dinletide onunla ağladıklarını ve bu gece ortaya koyduğu, içine alaturka sızmış, sahnede hiç çekinmeden hayata efelenen kadına bayıldıklarını da bilmez.

Hali tavrı, ses ve bakışıyla başka bir kadın vardı bu gece. Zuhal Olcay değişmiş. İçine başka bir kadın girmiş. Ya da içindeki onlarca kadından bir tanesi diğerlerini öteleyip sahneyi ele geçirmiş! Tam bir aslandı. Lafını, sözünü notalardan inşa edilmiş mancınıklara yükleyen, etten ve kemikten kalesini, burçlarına inancını ve de inadını asarak koruyan dişi bir aslan.

Ben bu haline bayıldım. Her ne kadar çizgileri epeyce farklı görünse de bence Zuhal ve Sezen arasındaki benzerlik git gide artıyor. Zuhal mağrur prenses rolünü ardından gelen ablalara devredip, kadın olmaya karar verdi vereli öyle güzelleşmiş, öyle iffetsiz - bu kelimeye bayılıyorum:)))-, öyle kışkırtıcı olmuş ki, darısı başıma! Darısı kafaya lastik tokalar takıp, dümdüz ayakkabılarla dolaşan bütün avanak hatunların başına! Başımıza:))

Arkadaşlar, azıcık dekolte, azıcık özündekini ortaya koyma cesareti yemin ederim on kaplan gücünde. Bunun en canlı kanıtı için bakınız Zuhal’in halleri. Bakınız yaşamaya karar veren kadınlar. Neredeler mi? Etrafınızda! Burada, sokakta, apartmanınızda, hatta muhtemelen evinizde.

Kimliğini, kim olduğunu kucaklamak az iş değil. İnsan yüz kişiye sahip çıkar da nedense “al kardeşim bir kendin var sahipleneceğin” dersen ödü patlar!

Kıssadan hisse Zuhal’e boşanmak botoks gibi gelmiş. ( dikkat: sakın boşanmaya özendirdiğim gibi bir anlam çıkmasın buradan, sadece kendini seçmenin insanı nasıl güzelleştirdiğinden ve nasıl bir ışığı ortaya koyduğundan bahsediyorum) Sadece cildine değil, besbelli kalbine ve hayata olan bağlılığına da botoks olmuş. Allah Zuhal’i aldatan kocasından razı olsun. Eğer o olmasaydı, bu gece sahnede efelenen kadın yerine zırıl zırıl ağlayan bir kedi yavrusu ile yetinmek zorunda kalacaktık. Sevmeyecek miydik? Elbette sevecektik. Ama tapmayacaktık!!
Tapılası Zuhal yeni ikonumuzdur. Yerlilerin çirf suratlı tahta totemleri gibi bir tarafına Zuhal, diğer yüzüne Sezen oyulmuş kolyelerle gezmek ve ilk fırsatta tek parça, siyah ipek tuvalet giyebileceğim bir davete katılmak istiyorum. Ayrıca Zuhal’e beyaz güller için teşekkür ederim. Doğumgünümü kutlayan ilk** o oldu. Ve elbette Muse'a teşekkür ederim; "36" yaşında bir kadına, bu harika gecede eşlik etti:)

*Zuzu, kafasından çıkartıp, piyanonun üzerine asıp sonra da karşılıklı Yalnızlığım’ı söylediği peruk!
** İlk öpücüğü de boğazın orta yerinde ahretliğimden aldım. Seni seviyorum ahiretliğim:))

09 Temmuz 2009 Perşembe

SILENCE FOR A WHILE...




07 Temmuz 2009 Salı

KURUÇEŞME ARENA = O, SANTANA = 1O NUMARA!

Kuruçeşme Arena = 0, SANTANA = 10 , dayım = 10+! Vallahi de billahi de durum böyle. Hep merak ediyordum nasıl bir mekandır bu Kuruçeşme diye. İşte kısmet bu geceyeymiş; gittim. Üstelik dayıların en yakışıklısıyla gidip, geçkincesinden en tazesine kadar bütün kadınları delirttim!!!
İşten 17.30'da çıktım. Duş almam, boyanmam (elbette sadece kirpiklerimi boyamakla yetindim, çünkü savaştan dönen yerliler gibi, suratında bir ton akmış boyayla maymun olmuş kadınları seyredip eğlenirken, biri de bana bakıp sırıtsın hiç istemem) ve dayımla buluşma noktamıza ulaşmam 19.00 etti. Tabii dayım gecikti! Ağrıyan dizi ile seke seke tramvaya* yetiştiğinde tam "ah be dayıcım amma geciktik" diyecektim ki, baktım Cankurtaran'dan** sandviç yaptırmış ikimize . Elbette hemen yelkenler suya indi. Kim dayanabilir ki Cankurtaran'dan alınmış sandviçlere?

Sağa sola bakıp gülerekten sandviçleri yuttuk. Gerçi sonrası biraz stresli bir trafikte debelenerek geçtiyse de, ilk iki şarkı dışında kaybımız olmadı. Boğazın kenarında Santana, elimde bira, yanımda alemlerin en yakışıklısı dayım. Karşımda koskocaman bir Ay! Ooooo işte ballı börek vaziyetleri.
Abiler göz ucuyla bakıyorlar bakmasına da, dayımı gören "hiç şansım yok!" ifadesiyle uzaklaşıyor hemen. "Ya bi dur" diye gülümseyecek oluyorum ama adam çoktaaan arazi olmuş. Of! barones'e verdiğim sözü tutacaktım yahu!

Ortalık otuz üzeri abla ve artık yaşı söylenmez yıllara ulaşmış teyze cenneti! Fakat ablaların ar damarı çatlamış! - sahi gerçekten öyle bir damar var mıdır?- Hani arada bir dayımla gülüşüp, konuşup "şişşt o benim" mesajı vermesem, alıp gidecek çakallar! Ama çok eğleniyoruz. Topuklu giymediğim için şanslıyım. Böylece kolaylıkla ayakta durabiliyorum. Dayımla iki sakat, kendimize dayanabileceğimiz bir yer de buluyoruz. Oooo şahane; mis gibi esiyor burası. Gelen geçen kızlara yardım ediyor dayım. Hani sırf iyilik olsun da, biralarını kolayca alabilsinler diye:))
Kızlar yan yan bana bakıyorlar, acaba tepki verecek miyim? Neden vereyim ki? Havalı bir kadınım ben; içimden kıs kıs gülüp, ablaları süzüyorum sakin bir tebessümle. Şöyle diyorum: "anca bira alır verirsiniz canım, o benim!". Kadınlar bu mesajı alır. Cool abla olmak zordur ama suratıma en yakışanı bu! Tipim bu:))

Yanımdaki çakal kendi çapında dans ediyor. Ama hiç umurumda değil, onu mini etekli ve yerinde duramayan ablaya bıraktım. Yakışıyorlar birbirlerine. Pür dikkat sahneye bakıyorum. Sanki bir mucizeye bakar gibiyim. Çocukken dayımın müzik setinden yayılan ses ve o sesin sahibi sahnede. Üstelik yanımda da dayım var! Uleyn bi de Queen hortlasa gelse ya.... Ah ah...

Santana bir yana, davulcusuna ve de özellikle zenci vokaline bittim. Bir adam bu kadar mı şirin olur ya. Zencilere olan ilgimde yüzde ikiyüz artış oldu desem yeridir. En son, neredeyse on yıl evel bir caz kulüpte akıllara ziyan bir adet zenci abiyle tanışmıştım; mekan Kilburn High Road, uçağımın kalmasına yirmidört saatten az kalmış... Kendisini hala derin derin ah çekerek anarım.. Anarım dediysem sanmayın ki bir anımız var. Maalesef yok! Bakışıp, gülüşüp, iki laf etmiştik ki, Demet'in beni yaka paça bardan alışı dün gibi kabuslarımda! Neyse, blogu kuzen, kardeş takımı da okuduğu için burada kesiyoruz. Dönelim Santana'ya:))

Kuruçeşme Arena epeyce rezil bir konser alanı, gelenler de klasik müzik festivali'ndekilerden beter. Reklam dünyasının ünlü isimleri, üç beş tombul ergen kız çocuğu, bol miktarda aranan geçkin kadın ve erkekler! AYIKKEN ÇİRKİNLER, SARHOŞKEN ÜÇ KATI ÇİRKİNLER!

Gerçi bize bira ısmarlayan amca fena değildi, dayımı görüp sevinmiş ayaklarına bol bol fotoğrafımı çektiği de gözümden kaçmadı:)) Sanırım dayımın da kaçmadı ki, "s..r et işe yaramazı"dedi:)) Of dayı ya.

Konser performansı bence çok iyiydi. "Put Your Lights On" ve "Black Magic Woman" 'ı canlı dinledim ya, gerisi hava civa zaten.

Elvan, aile malikanesinden bildirdi. Şimdilik, Cuma akşamı gidilecek konsere kadar esenlikler diliyorum. Gerçi o konserdeki dinleyici profili için bir fikrim yok ama Siyah-Beyaz dinletide Zuhal Olcay epeyce iyi bir topluluğa sahipti. Darısı bu Cuma'nın başına. Yoksa Muse üzüntüden ölür. Adam bir haftadır hangi ceketini giyeceğini düşünüyor. Acaba ben de kıyafet konusunda endişelenmeli miyim? Yok yok, Zuhal'den sahne çalmayacağım:)))
* Dayımın toplu taşıma kullanma merakını anlamak da zor azizim. Adamın manyak güzel bir arabası var- adını yazmayayım da görgüsüz denmesin- ama ne hikmetse işe hep vapurla gider. Oysa ne olurdu yani dayı yeğen alemlere o şahane arabayla aksaydık! Ah be dayı ya!
**Mısır Çarşısı'ndaki efsanevi şarküteri.

02 Temmuz 2009 Perşembe

Karanlığa Direnen Yıldız.

İstasyondayım. Bir sahil kasabasının erken saatlerinin durgunluğu var havada. İki edepsiz martı raylara doğru pike yapıp bağırışmasalar, hiç kimsenin tek kelime ettiği yok. Henüz saat 10.00 ama etraftaki yüzlere çoktan akşam saati çökmüş; herkes yılgın, yorgun, sus pus dalıp gitmiş bir yerlere..

Banliyö treni bekliyorum. Elimde az evvel pazardan aldığım sebzeler var. Barbunya, bezelye, semizotu, domates... Ve biraz çilek. Garip bir oyun oynamaya başlıyorum içinde bulunduğum anla. Tamamen unutuyorum İstanbul'da olduğumu. Gözlerimi kapatıp, az önce denizin kokusunu burnumda hissettiğim kasabaya doğru yola çıkıyorum. Göz kapaklarımı araladığımda kulaklarıma yakındaki camiden yayılan sela sesi doluyor. Biri ölmüş, adını söylüyor imam ama bana bir şey ifade etmiyor. Çünkü yeni taşındım buraya. Semt pazarını bile öğreneli çok olmadı. İmam susunca, çocukken büyüklerden duyduğum cümleyi gayri ihtiyarı tekrarlıyorum: "Allah taksiratını affetsin". Ağzımı hiç kımıldatmadan, zihnimden dökülen kelimelere hayret ediyorum. Geleneklere uyumlu tarafıma kaçamak bir bakış fırlatıp, tekrar raylara çeviriyorum gözlerimi.

Çok sıcak. Ters yöne geçen üçüncü tren bu. Yerimden kalkıp su almak istiyorum ama treni açırma endişesi susuzluğumdan daha baskın. Çaresiz oturuyorum. Nihayet tren geliyor. Torbalarımı apar topar kavrayıp, önümde duran ilk kapıya adımımı atıyorum. İçerisi sus pus. İstasyondaki sessizlik benimle birlikte vagonun kapısından süzülüp geldi sanki. Kapının hemen yanındaki tek kişilik koltuğa oturuyorum. Sırtımı koltuğa değil, vagonun soğuk metal duvarına yaslıyorum. Böylece 180 derecelik bir açıdan, neredeyse herkesi görebiliyorum.

Türkiye'de olmanın avantajını kullanarak rahat rahat bakıyorum etrafıma. Oysa Londra'da ne kadar garipsemiştim birbirinden gözlerini ve sözlerini kaçıran yüzlerce insanı yan yana gördüğümde. Asla göz temasları yoktu. Herkes ya dışarıya, ya da elindeki dergiye, kitaba bakardı mutlaka. Otobüs, tren ve metroda birbiriyle konuşan hiç kimseye rastlamamıştım koca bir yıl boyunca. Ve sonunda öğrenmiştim bir Avrupalı gibi toplu taşıma kullanmayı; yalnız.
Aradan geçen uzun yıllardan sonra şimdi, kendi topraklarımdayım. Elimde pazar torbalarım, üzerimde terden ıslanmış gömleğim , arkadan tek bir örgüyle topladığım saçlarımla sıradan bir kadınım trende.

Karşımda oturan adamın, keyifsiz telefon konuşmalarına üzülerek tanıklık ederken, dinlediğimi düşünüp mahçup olmasını hiç istemiyorum. Dikkatimi trenin çıkarttığı seslere yoğunlaştırmaya gayret ediyorum. Bana huzur veren bu tıngırtı ve hafif yaylanma eşliğinde, karşı çaprazımdaki aileye takılıyor gözlerim. Kırk yaşlarında ya da otuzlarının ikinci yarısında, ancak epeyce çökmüş bir kadın var orada. Kat kat yağlarının üzerine giydiği ince gömleğinden ve döküm döküm şalvarından bile onun, tam bir neolitik dönem ana tanrıça idolüne benzeyen vücudunu görebiliyorum. Memelerine bastırdığı bebeğin mışıl mışıl uyuyor olması yüzümü güldürüyor. Ne üzerindeki rengi griye dönmüş kirli benyeler, ne yüzünü yiyip bitirmiş olan sinekler zerre kadar umurunda değil besbelli. Annesinin memelerine yasladığı yanağı ona ihtiyacı olan her şeyi veriyor; güven, huzur, sevgi...

Kadın çok yorgun. Yüzü hiç gülmüyor. Kimbilir kaçıncı bebeğidir diye düşünüyorum. Acaba sevdiği adamdan mıdır bu melek? Yoksa bir kaza kurşunu mudur hayatını daha da güçleştiren? İçinde hiç bir şey olmayan kalbime ve karnıma kayıyor bakışlarım. Gülümseyemiyorum.

Sol tarafımda, kapının eşiğinde yerde oturan üstü başı perişan iki yaşlı kadın var. Kucağında bebek olan kadın onlara birşeyler söylüyor ama tek kelimesini bile anlamıyorum. Karşılıklı çömelmiş kazak söküyorlar. Kendi aralarında tek kelime konuşmuyorlar. Ellerindeki eski kazağı biri sökerken, diğeri yünü yeniden yumak haline getiriyor. İkisinin de ayağında naylon ayakkabılar var. Mavi naylon ayakkabılar. Saçları upuzun, tek bir örgü görünüyor eşarplarının atından; cılız, beyaz don lastiğiyle tutturulmuş saçlar. En son ne zaman bir erkek için çözülmüştür o örgüler diye geçiyor aklımdan. Yüzlerinde hiç bir duygu yakalayamadığım bu iki yaşlı kadına daha fazla bakamıyorum. Elim belime kadar uzanan saçıma değiyor. Burkuluyorum.

Yaşlı kadınlardan biri iniyor durduğumuz istasyonda. Diğer yolcular bizimle devam ediyorlar. Kapının az ötesinde iki adam harareti hararetli konuşuyorlar. Genç olan sorular sorup bunaltıyor diğerini. Sorulara cevap veren adamın kaşları ve dudak kıvrımları aşağıya doğru; düşük. Sanki her an ağlayacakmış gibi bir ifade var yüzünde. Onu gülerken canlandırmaya çalışıyorum zihnimde. Başaramıyorum! Bu yüz gülmek için yaratılmamış sanki. Üzülüyorum.

Neolitik dönem tanrıçası uyukluyor. Karşısında oturan genç adam iki farklı takımdan toparlanmış bir ceket ve pantalon giyiyor. Yüzündeki irili ufaklı yaraları farkediyorum.. Saçları kafa derisi görülecek kadar kısa. Ayağında lastik terlikler var. Ayakları inanılmaz biçimli. Tertemiz tırnakları dikkatimi çekiyor. Kadının bir akrabası olmalı, ama nesi acaba?

Bebek uyumaya devam ediyor. Torbamdaki çilekleri çıkartıp onlara vermek istiyorum, ancak çok çekiniyorum. İncitmekten, yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. Belli ki fakirler ama dilenci gibi bir halleri de yok... Bilemiyorum.

Benim ineceğim istasyondan bir öncekinde hareketleniyorlar. Bebek hala uyuyor. Tren yavaşladığında, kadın hiç sendelemeden ayağa kalkıyor. Onlar vagonun açılan kapısından çıkarken, bir kez daha hayretle bakıyorum kadının ardından; çok şişman. Yavaş yavaş uzaklaşıyorlar. Trenin penceresinden baktığımda bebeği bir banka yatırdıklarını görüyorum. Artık kayboldular.

Onlardan boşalan yere genç bir adam oturuyor. Top sakallı. Kalın çerçeveli bir gözlüğü var. Elindeki kitabın kapağını görmeye çalışıyorum. Nedense merak ettim ne okuduğunu. Kitabın adı "Karanlığa Direnen Yıldız".

Bu isim, bana bir kaç dakika önce ardımda kalan bebeği düşündürüyor; onun kirli beyaz tulumunu, sineklerin delik deşik ettiği yüzünü ve çıplak minicik ayaklarını... Küçücük bedeninin karanlığa direnişini düşünüyorum. Elim kolum bağlı nasıl da seyrettim öylece diye huzursuzlanıyorum.

İşte benim istasyonum. Hızlıca toparlanıp, iniyorum trenden. Kasaba düşüm sona erdi, sesler sardı etrafımı. Bağdat Caddesi'nin ortasındayım artık. Az sonra mutlu azınlığın yaşadığı mahalleme doğru yol alıyor olacağım. Orta yaş serzenişlerim, sıcakla savaşım ve daha buna benzer onlarca incir çekirdeğini doldurmayacak şımarıklık için bir saniye dahi sızlandığımda bu sabah trende gördüğüm insanların yüzlerini düşüneceğim.

Yaşadığım ülkenin gerçeklerine karşı içimde oluşan nefreti sakinleştirmeye ve o melek yüzlü bebeğin bir kaç yıl sonra başlayacak savaşında hiç bir iyileştirici rolüm olmayışına gamlanacağım. Sonra bir kez daha söz vereceğim kendime, ama bu kez Karanlığa Direnen Yıldız adıyla anımsayacağım bebeğe de söz vereceğim; bir gün mutlaka çocuklar için bir şeyler yapacağım.


Küçükyalı-Feneryolu arası , 10.10 treni.

30 Haziran 2009 Salı

Kendini Kandırma.

İlk şey ve bu, anlaşılması gereken çok temel bir şeydir; “Sık sık kendi acılarımızı yarattığımızı hissederiz,” dediğinde aslında durum böyle değildir. Sen asla kendi acılarının yaratıcısı olduğunu hissetmezsin. Öyle düşünebilirsin, çünkü sana öyle öğretilmiştir; çünkü yüzyıllardır öğretmenler sana kendi acılarını yaratanın sizler olduğunu, başka hiç kimsenin sorumlu olmadığını öğretmektedir. Bu şeyleri duymuş, bu şeyleri okumuşsundur. Bunlar senin kanın ve kemiğin olmuştur, senin bilinçsiz koşullanman haline gelmiştir, bu yüzden bazen papağan gibi tekrarlarsın: “Biz kendi acılarımızı yaratırız…” Ama böyle hissetmezsin, bu senin fark edişin değildir; çünkü bunu fark edersen, o zaman diğer şey mümkün değildir. O zaman, “Buna rağmen neden yaratmaya devam ediyoruz?” diyemezsin. Eğer gerçekten hissediyorsan ve kendi acını senin yarattığın duygusu gerçekten sana aitse, her an durabilirsin… Onu yaratmak istemiyorsan, ondan zevk almıyorsan, mazoşist değilsen durabilirsin. O zaman her şey yolundadır, o zaman mesele yoktur. “Ben acımdan zevk alıyorum,” diyorsan tamam; yaratmaya devam edebilirsin. Ama “Ben acı çekiyorum ve onun ötesine geçmek istiyorum. Tamamen durmak istiyorum… Ve onu yaratanın ben olduğumu biliyorum.” diyorsan, o zaman yanılıyorsun. Anlamıyorsun.

Sokrates’in, bilginin erdem olduğunu söylediği anlatılır. Ve Sokrates’in haklı olup olmadığı iki bin senedir tartışılmaktadır… Bilginin erdem olup olmadığı konusunda. Sokrates der ki, bir kez bir şeyi öğrenince ona karşı hareket edemezsin. Öfkenin, acının kaynağı olduğunu biliyorsan, öfkelenemezsin. Sokrates’in kastettiği budur… Bilgi erdemdir. “Öfkenin kötü olduğunu biliyorum; yine de öfke içinde hareket ediyorum. Şimdi bu konuda ne yapmalıyım?” diyemezsin. Sokrates ilk şeyin yanlış olduğunu söyler. Sen öfkenin kötü olduğunu bilmiyorsun; işte bu yüzden öfke içinde hareket etmeye devam ediyorsun. Biliyorsan, öfke içinde hareket edemezsin. Kendi bilgine karşı nasıl hareket edebilirsin? Elimi ateşe soksam acı vereceğini biliyorum. Biliyorsam, elimi ateşe sokmam. Ama başka biri bana söylediyse, geleneklerden duyduysam, ateşin yaktığını yazmalardan okuduysam ve ateşi bilmiyorsam ve benzer bir deneyim yaşamamışsam, ancak o zaman elimi ateşe sokabilirim… Ve bu da yalnızca bir kez olur. Kavrayabiliyor musun? Elini ateşe sokup yandıktan sonra, acı çektikten sonra, yine gidip, “Ateşin yaktığını biliyorum, ama buna rağmen elimi ateşe sokuyorum. Bu konuda ne yapabilirim?” diye soruyor musun? Bildiğine kim inanır? Ve bu ne tür bir bilgidir? Eğer kendi acı ve yanma deneyimin seni durduramıyorsa, seni hiçbir şey durduramaz. Artık olasılık yoktur, çünkü son olasılık kaçırılmıştır. Ama kimse bunu kaçıramaz; bu imkânsızdır. Sokrates haklıdır ve bilen herkes de Sokrates’e katılır…

Bu anlaşmanın içinde çok derin bir nokta vardır. Bir kez öğrenince… Ama hatırla… Bilgi sana ait olmalıdır. Ödünç alınmış bilgi işe yaramaz; ödünç alınmış bilgi faydasızdır. Senin kendi deneyimin olmadığı sürece, seni değiştirmeyecektir. Başkalarının deneyimlerinin faydası yoktur. Kendi acını kendinin yarattığını duymuşsun, ama bu yalnızca zihindedir. Benliğine girememiştir, senin kendi bilgin değildir. Bu yüzden tartışırken beyninle tartışabilirsin, ama asıl olgu gerçekleştiğinde unutursun ve bildiğin şekilde davranırsın, başkalarının bildiği şekilde değil. Rahat, serin, kendine hâkim, sessiz bir şekilde öfkeyi tartışırken, onun bir zehir olduğunu, bir hastalık, şer olduğunu söyleyebilirsin. Ama biri seni öfkelendirdiğinde eksiksiz bir değişim gerçekleşir. Artık bu, düşünsel bir tartışma değildir, artık işin içinde sen varsın. Ve sen işe karıştığın an öfkelenirsin. Daha sonra, geriye dönüp baktığında, yine serinkanlılığını kazandığında, an gelir, zihnin yine işlemeye başlar ve şöyle dersin: “Bu yanlıştı. Bunu yapmam iyi olmadı. Öfkenin yanlış olduğunu biliyorum.” Bu ‘ben’ kim?… Yalnızca zekâ, yalnızca yüzeysel zihin. Sen bilmiyorsun… Çünkü biri seni öfkelendirdiği zaman bu zihni fırlatıp atıyorsun. Tartışma söz konusu olduğunda faydalı, ama gerçek bir durum doğduğunda yalnızca gerçek bilginin faydası olur. Bu durum söz konusu olmadığında devam edebilirsin. Bir tartışmada bile gerçek bir durum doğabilir. Karşındaki sana öyle çok karşı çıkar ki öfkelenirsin ve sonra unutursun. Gerçek bilgi, senin başına gelen demektir. Duymamışsın, okumamışsın, bilgi toplamamış- sındır… Bu kendi deneyimindir. Ve o zaman soru olmaz, çünkü bundan sonra ona karşı davranamazsın. Ona karşı davranmamak için çaba göstereceğinden değil; yalnızca yapamazsın.

Nasıl yapabilirim ki? Bunun bir duvar olduğunu biliyorsam ve bu odadan çıkmak istiyorsam, nasıl duvardan geçmeye çalışırım? Bunun bir duvar olduğunu biliyorum, o zaman kapıyı açarım. Yalnızca kör bir adam duvardan geçmeye çalışır. Benim gözlerim var. Bir duvarın ne olduğunu, bir kapının ne olduğunu biliyorum. Ama ben duvara girmeye çalışırsam ve sana, “Kapının nerede olduğunu çok iyi biliyorum ve bunun bir duvar olduğunu biliyorum, ama buna rağmen kendimi bu duvara girmeye çalışmaktan nasıl alıkoyabilirim?” desem, o zaman bu, beni ilgilendirdiği kadarıyla kapının sahte göründüğü anlamına gelir. Bunun kapı olduğunu başkaları söylemiştir, ama beni ilgilendirdiği kadarıyla bu kapı sahtedir. Ve bunun bir duvar olduğunu bana başkaları söylemiştir, ama benim görebildiğim kadarıyla ben bu duvarda kapı görüyorum ve işte bu yüzden deniyorum. Bu durumda, neyi bildiğin ile ilgili olarak neleri topladığın arasında net bir ayırım yapman gerekir.

Bilgiye güvenme. En büyük kaynaktan da gelse, en büyük kaynaktan da edinsen, bilgi bilgidir. Bir usta sana söylemiş olsa bile sana ait değildir ve sana hiçbir şekilde faydası olmayacaktır. Ama sen bunun, senin bilgin olduğunu düşünmeye devam edebilirsin ve bu yanlış anlama yüzünden enerji, zaman ve ömür harcarsın. Temel şey, acının yaratılmaması için ne yapacağını sormak değildir. Temel şey, acını senin yarattığını bilmektedir. Bir sonraki sefer, gerçek bir durum doğduğunda ve sen acı çektiğinde, bunun sebebinin sen olup olmadığını bulmayı hatırla. Ve eğer sebebin sen olduğunu öğrenirsen, acı kaybolacaktır ve aynı acı bir daha ortaya çıkmayacaktır… İmkânsızdır. Ama kendini kandırma. Kandırabilirsin…

Bu yüzden söylüyorum. Acı çekerken şöyle diyebilirsin: “Evet, bu acıyı benim yarattığımı biliyorum.” Ama derinlerde başka birinin yarattığını bilirsin. Karın yaratmıştır, kocan yaratmıştır, başka biri yaratmıştır ve sen hiçbir şey yapamadığın için yalnızca bir tesellidir bu. Kendini teselli edersin: “Kimse yaratmadı; ben, kendim yarattım ve yavaş yavaş bırakacağım.” Ama bilgi anlık dönüşümdür; ‘yavaş yavaş’ diye bir şey yoktur. Onu senin yarattığını bili- yorsan, hemen bırakırsın. Ve bir daha ortaya çıkmaz. Bir daha ortaya çıkarsa bu, anlayışın derine gitmediği anlamına gelir. Bu yüzden ne yapacağını, nasıl duracağını öğrenmeye gerek yoktur. Tek gereken derine gitmek ve asıl sebebin kim olduğunu bulmaktır. Sebep başkalarıysa, o zaman durdurulamaz, çünkü sen tüm dünyayı değiştiremezsin. Sebep sensen, ancak o zaman durdurulabilir. İşte bu yüzden insanlığı acısızlığa yalnızca dinin götürebileceği konusunda ısrar ediyorum. Başka hiçbir şey yapamaz bunu, çünkü başka herkes acının başkaları tarafından yaratıldığına inanır; yalnızca din, sebebin sen olduğunu söyler. Böylece din seni kendi yazgının efendisi kılar. Acının sebebi sensin, dolayısıyla mutluluğun sebebi de sen olabilirsin.


Sırlar Kitabı ,Kendini Anlamanın Anahtarı

Şansa Bak!

Gezegendeki en şanslı kadınlardan biriyim ben. Nasıl mı? Delice bir şans rüzgarıdır esiyor hayatımda. Fırtına takvimine göre yaşayıp, mevsimlerin suratımda bıraktığı çizgileri seyrediyorum aynalarda. Şükürler olsun ki çok güzel değilim, yoksa nasıl alırdım gözümü yansımamdan?
Umutsuz değil, beklentisiz olmanın anlamını sindirmeye çalışıyorum geceler boyu. Kah kendi geçmişimi, kah yaşadığım topraklarınkini eşeleyip duruyorum. Sanki, her ikimiz için de soylu bir kan, soylu bir amaç ve hayata bağlanacak bir kıvılcım arıyorum. Yoruluyorum. Doğanın ve zamanın işbirlikçiliği karşısında kah mutlu, kah mutsuz nefes alıyorum. Yaşıyor muyum? Bilmem. Defalarca söylediğim gibi nabız var, solunum normal... Bütün bunlar yaşamak ise, evet yaşıyorum.
Şanslıyım ben. Benim olmayan çocuklarla inanılmaz güzel satler geçirip, geleceklerini planlamak yükünden azadlı yaşıyorum. Şanslıyım; her gece yemek pişirmem gereken bir sevgilim yok. Canım istemezse ütü yapmak ve evi temizlemek zorunda da değilim. Çünkü belim sakat, bu da beni tüm bu işlerden kurtaran talihim!

Şanlıyım; çünkü bütün gün yerlere basıp, sonra ayaklarımı yıkamadan yatabilirim... İstersem dişlerimi de fırçalamam ve hatta üç gün saçımı yıkamam (bunu daha çok kışın yapıyorum ya da teknedeyken).

Konsere gitmedim bu akşam. Gidemedim. A.D. ile bir konser daha izlemediğim için şanlıyım, böylece tarihinin en boş günlerini yaşayan kalbimi manasız bir heyecandan kurtardım! Bu durumda görülen o ki, en lezzetli kalp turşusunu ben kuracağım:))

Çok şanslıyım ben; bir kova kahveyi kimseyle paylaşmam gerekmiyor. Şu muhteşem balkonda saatlerce oturabilirim, üstelik çiçeklerin bakımından meshul değilim... Peki neye bozuluyorum o zaman? İki salak kuş mudur beni tuzla buz edecek olan? Onların yan yana uçup, sonra gelip bizim balkonda, bana nisbet yapar gibi aşklarını göstermeleri karşısında kekeleyip, kalacak mıyım? Elbette hayır!

Şanslıyım ben; haftanın her günü için birlikte eğlenebileceğim, sohbet edebileceğim kadar çok dostum var ama bir tane adam yok kıskanmak için... Gömleklerini koklayıp olay yaratacağım, saçımı kestirdiğimi fark etmediği için bütün akşam somurtacağım bir adam yok! Çok şanslıyım gerçekten!

Geleceğini planlamam gereken canlılar yok. Bu yüzden bedenimin olur olmaz yerlerinde çatlaklar da yok. Ne şans ama!

Hesap vermem gereken bir babam yok; bu sayede kendimi korumayı öğrendiğim için çok şanlıyım! Geleceği için endişelenmem gereken bir aile de yaratamadım. Hala, kendi ailemin benim için yürek çarpıntısı yaşamasının hazzıyla çamura yatacak, yatabilecek kadar şanslıyım! Peki o zaman Zuhal Olcay Yalnızlığım'ı söylerken ne sebeple ıslanıyor yüzüm? İşte bir başka şans; hala ağlayabiliyorum! Bunca kırgınlığa rağmen hala içlenip, hüzünlenip ağlayabiliyorum yok yere. Ne güzel, hala çalışıyor gözyaşı pınarlarım!

Daha da yazardım ya, baydım kendi kendimi....Özetle şanslıyım işte. Kıskanmayın lütfen!


29 Haziran 2009 Pazartesi

İdrak Yolları Tıkanıklığı.

Öncelikle bu bir özür yazısıdır. Neden derseniz ben, Barones'in tavsiyelerini kesinlikle yanlış anlamışım. Mesela ruj olmasa da olurmuş, ayrıca topuklu ayakkabı da şart değilmiş. Bu bilgi beni ne kadar rahatlattı bilemezsiniz. Gerçi C.tesi akşamı rujumu da sürdüm, topuklu takunyalarımı da giydim. Hazır selvi gibi adamı bulmuşken (fazla heyecana gerek yok, Muse idi o adam, ayrıca takunyaları beraber almıştık. Yeri gelmişken kendisi pek zevklidir:)) ve yanımda filiz gibi Barones varken, giymezsem ayıp olurdu. Sonra ne mi oldu? İşe yaradı! Barones'den bir vecize ile anlatırsak: "top kovalamadım ama top ayağıma geldi!"* Vurur muyum? Belli olmaz. Hayat!

Tam, orta yaş krizinde avuç avuç hap yutan, bulduğu kremleri her tarafına boca eden abla sayfaları gibi midir bu blog? Fazla mı kaçıyor bazen samimiyetin dozu? Okuma o zaman. Zaten herkes okusun diye değil ki; üç beş eş dost ve sonradan tanışılan tanışıldıkça sevilen bir kaç muhteremedir yazılanlar. Geçerken uğrayanlar için üzgünüm:)) Bahtsızlık işte! Ayrıca koskocaman gazeteci A.A soyunmuş, ben iffetsiz yazılar yazsam çok mu? Peh!
Neyse, hadi hapları geçelim, asla kremsiz yaşayamam. Çünkü derim kalitesiz. Güneşe dayanamıyorum!
Gelelim sadete; orta yaşımın şuurunda ve açılan idrak yollarımın neşesindeyim bu gece. Nicedir, kadın gibi davranma ve cinsiyetine sahip çıkma konusunda tıkanmıştı idrak yollarım. iltihaplıydı. Olmadık hikayeler yüzünden, akıl oyunlarının ardına saklanmıştı cinsiyetim. Bunu nasıl mı anladım. Garip bir rüya beni kendime getirdi diyelim. Ya da daha gerçekçi bir yaklaşımla, köyüme gittiğimde alkolden yerlerde sürünen, gerçek bir kaybeden beni dağ gibi, taş gibi karşısında görünce, hırsına yenilip, eski kocamın kendinden onbeş yaş büyük bir kadınla aşk yaşadığını söyleyince, bu bilgi idrak yollarımda antibiyotik etkisi yaptı.** Zaman laf anlamıyordu. Ama laf anlatıyordu... Dinleyene!

Bir iki haftaya kadar otuzaltı oluyorum. İzninizle azıcık iffetsiz olmak, hiç değilse iffetsiz yazmak istiyorum. Pek sevgili dostum Barones'in dediği gibi: "yıllarca iffetli yaşadık ama bi madalya ya da en azından bravo gelmedi". Şimdi yüksek müsadelerinizle azıcık kuralı bozalım. İffetsiz yazmaya hürriyet! İdrak yolları tıkanıklığına son! Ayağa gelen topa vurmaya evet!

Fazla bir beklentim yok hayattan. Bugüne dek sadece iki adamı gerçekten istedim. Ama vermedi Allah. Biri Vincent, diğeri E.T. idi. Hala da umutla beklerim. Bazen yol kenarında dururken logar kapaklarına dalar gider gözlerim ve bazen de yıldızların fazlasıyla parladığı gecelerde, beni bu Galaksi'den çekip kurtaracak, yüreği sevgi dolu bir uzaylıyı hayal ederim. Takdir edersiniz ki, zeka ve zihinsel gelişim her zaman yaşa başa eşlik etmiyor! Bende buyum işte: iflah olmaz bir hayalperest!
Bazıları için hayat enerjisi, kimileri için kocaman bir hayal kırıklığıyım...Daha güzel örneklerle açıklarsak; Mici için Manga'nın şarkısnı bilen harika bir oyun arkadaşı, Kibritçi Kız için yere düşen burnunu almaya aciz, hala bir bebek bile yapamamış hovardanın tekiyim!
Barones bana Venedik Bienali'nden dönerken bir hediye getirmiş. Çok güzel bir fırın saati. Üzerinde şirin mi şirin bir kurbağacık var. Kendisini başucuma koydum. Adı Anton***. Aklıma geldikçe, sanki canlıymış gibi ona doğru bakıp gülümsüyorum. Hatta öpüyorum! Böylece bir sabah uyandığımda "günaydın" demese bile vraklamasını umut ediyorum. Umut fakirin ekmeği:))



* Top kovalamam ama ayağıma gelirse vururum demişti kendisi, çello çalan nurileri görünce.
** Zerre kadar kıskanmadığımı, lakin evlenirken de boşanırken de kendisine pek bir aşık olmadığımı bloga tesadüfen gelen ya da düğüne katılamamış olan arkadaşlar için özellikle belirtmek isterim.
*** Kurbağaya Anton adını verdiğimde henüz ayağıma gelen top falan yoktu. Özellikle belirtmek isterim. Yaşasın Barones!!!