5 Aralık 2017 Salı

 
Yorgunum. Hiç dinlenemeden başlayan kışla nasıl başa çıkacağımı da bilmiyorum. Theodora pencereden dışarıyı seyrediyor. Ben gözlerimden içeriyi.. O kendi dışındaki her şeyi merak ediyor, ben sadece neye nasıl, neden tepki gösterdiğimi.
 
 
 

7 Kasım 2017 Salı

SEVİNÇLİYİM SEBEPSİZ YERE.



İçimde manasız bir sevinç var bu sabah.  Ruhum akşamdan kalma! Olan bitene anlam vermeye çalışarak geçirdiğim kırk dört yıllık zaman diliminde, bir kez daha yüz kere önüne geldiğim, anahtar elimdeyken korkup kaçtığım kapının eşiğindeyim. Kanıt arayan aklım ve çoktan teslim olmaya hazır ruhum artık bir karar verseler de huzur bulsam!
 
İçimde dev dalgalar var bu sabah ve ben o dalgaların üzerinde şarkı söylüyorum. Gözlerimi yaşartan, içimi güldüren bu tuhaf his hayal gücümün bir oyunuysa eğer ona da eyvallah!

https://www.youtube.com/watch?v=-rPOS4GQD50&list=RDGMEMQ1dJ7wXfLlqCjwV0xfSNbAVM-rPOS4GQD50

4 Kasım 2017 Cumartesi

NASILSIN?




 
 

Nasılsın demek hiç bu kadar zor olmamıştı... Belki sadece tesadüf, gerçekten bilemiyorum ama kimi arasam  duyduğum haberler en yumuşatışmış haliyle olumsuz.. Hastalıklar, ölümler, ekonomik sıkışılıklar, psikolojik gerilimler, umutsuzluk,  köşeye sıkıştırılmışlık hissi..
 
Kendimi bile ayakta tutmak ve iyi kılmak için epeyce efor sarf ederken, diğerlerine nasıl faydam dokunur bilmiyorum... Belki de Victor'un yıllar önce söylediği şey hem toplumsal, hem bireysel kurtuluş için gereklilik:
 
Klan olarak yaşamak!
 
Bireysel çıkarlara ve yakınlıklara itibar etmeksizin bütüne hizmet etmek. Eş mülkiyeti yok, çocuk toplumdaki her bireyin ortak sorumluluğu, anne ve babasının kim olduğu önemsiz... Yakınlarını kollamak ve onlar için endişelenmek yok, herkese uzaklığın aynı... Dolayısıyla kayıp anlarında hissettiğin acı da daha yaşanabilir bir duygu... Evet, ilahi duygular ve fazlasıyla yüceltilmiş çıkarlar doğrultusunda kullanılan ve bize yüksek değerler olarak öğretilen pek çok şey yok... Cennet kimsenin ayağı altında değil mesela... Onun yerine daha pür, daha temiz, modern insanın sosyal yaptırımlarından ve ekonomi çarkı için atmayacağı takla kalmayan dünyasından çok çok uzak bir sahil...
Duygular öğrenilmiş değil... Ağacı sevdiğin kadar seviyorsun eşini de, anneni de ve hatta şamanı da... Hepimiz bir totemden gelen kocaman bir aileyiz. İşte o kadar!
 
İnsan bunu; bütünün bir parçası olduğu gerçeğini nerede kaybettiyse, derin mutsuzluğunun armağanlarını da orada almaya başladı muhtemelen...
 
Acaba Afrika'ya gitsem, insanın sosyalleşme basamaklarının en altta olanına adım atsam, "nasılsın" sorusuna daha yalın, daha hayatın esasına dokunan yanıtlar alabilir miyim? Aç ruhumu doyurabilir miyim?
 
Nasılsın?
Açım
Nasılsın?
Üşüdüm
Nasılsın?
Susadım...
Nasılsın?
Korktum!

10 Ekim 2017 Salı

HAYALLER, HAYALLER VE NİHAYET GERÇEK HAYAT

 
 
Tam istediğim anda, istediklerimi bana vermeyen hayata kim derdi ki gün gelip müteşekkir olacağım? Oldum ama, hem de öyle içten, o kadar samimiyim ki, hayat kadar...
 
Bugün günlerden Salı, iç sularda yüzmek için fazla telaşlı bir sabah. Yine de bir zamanlar ortalığı yıkıp geçen duyguları anımsamadan gülümseyemiyor insan. Bir bardak suda kopan fırtınalar, pire için yorgan yakmalar, gücenmeler, küsmeler... Hepsi gençlikten, hepsi çiğlikten.
 
Bugün, hayatın ilkbaharı ve sonbaharı arasında seksek oynarken, dönüp dolaşıp yaladığım yaralarımı tek tek bantlıyorum. Bunu en çok çalışırken ve seyahat ederken başarıyorum. Öğrenmek ve yine yeniden hep, her daim öğrenmek, sanata, bilime, mucizenin özüne sığınmak tek çıkış.
 
O halde başlasın Mevsimler kitabından okumalar. Önümüzdeki sezon boyunca İyicüceler ve HokusPokus'da okuma saatlerimiz olacak. Instagram hesabımdan tarihlerini paylaşacağım.

Beklerim...

4 Ekim 2017 Çarşamba

KURT KUZUYA KARIŞMIŞ.

 
 
Bugün dolmuşta eve dönerken, Şoför türkü dinliyordu.. Kim söylüyordu bilmem, ama "kurda kuzuya karışmış, dost kim düşman kim... " falan diyordu. Mert kim, namert kim bilmiyoruz? Kendi kimliğimden, cinsimden cibilliyetimden bile kuşkularım varken, nasıl bileceğim zaten...
 
Ama o türküyü dinlerken dostum kim, benle gönlünü eyleyen arkadaşım kim anladım. Bir perde kalktı gözümden. Çok şanslıydım.... Özür dilerim kendimden ve dostumdan.

30 Eylül 2017 Cumartesi

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET, ACABA SEN NE SANMIŞTIN Kİ?




 
Olanı olduğu gibi kabul etmek teoride pek sevdiğim, ancak pratikte çuvalladığım bir durum.. Yine de eskiye göre birazcık daha iyiyim sanki. Mesela artık kötü anların içinde çakılıp kalmıyorum.. Eh bu da fena bişi sayılmaz di mi?
 
Jasmin geçen gün telefonda "acaba neden arkeoloji okumayı seçtin sen? " dediğinde hatırladım...
Henüz lise son sınıftayken ve daha üniversite sınav sonuçları açıklanmamışken yapmıştım ilk stajımı. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi! Basbayağı torpille olup bitmişti her şey.. Onların, amphora sergisi için yardıma ihtiyacı vardı, bende babamla müze müdürünün tanışıklığını gündeme getirip, aradıkları insan gücü olarak kapılarına dikildim.
 
Böylece muhatap olduğum ilk buluntular Akdeniz Havzası'nın dört bir yanından gelmiş ticari amphoralar oldu! Yani taşındıkları geminin kargosundan bin bir macerayla ayrılıp, kim bilir kaç yıl yedi denizin bilinmez sularında sürüklenmiş, içi şarap, tahıl ve daha neler neler dolu tombul, insanımsı formlar. Kartaca amphorasını hala unutamam; o ne boy post idi öyle...
 
O yaz zevkten ölmüştüm. Sabahtan akşama amphora temizliyor ve bunun dünyadaki en muhteşem iş olduğunu düşünüyordum. Yemek ve çiş için bile ara vermediğim günler oldu. Hatta su ve mineral kaybından bayılacak kadar ileri gittim. Bütün bunlar yetmez gibi üstüne aşık olmuştum. Hayatımın ilk aşk hikayesi!
 
O yaz ve ardı sıra gelen iki yaz hem aşk, hem de arkeoloji hakkında kendimi o kadar şanslı hissediyordum ki, ayaklarım yerde miydi, yer gök mü olmuştu vallahi ayırdı zordu. Harun vardı, benim derslerim, onun doktorası vardı ve aşk vardı. Kendi gezegenimizde geçirdiğimiz üç yıldan geriye, üç ayakkabı kutusu dolusu mektup ve arkeologların da en az diğer meslek gruplarındaki insanlar kadar çiğ süt emmiş olduklarına dair yüzüme çarpan gerçek kalmıştı!
 
O yıllardan sonra zaman zaman arkeoloji yapmaya devam ettim; araziye çıktım, makaleler yazdım, hatta bir tez bile yazdım fakat o çiğ kokuyu almıştım bir kere.. İdealize ettiğim mesleğim meğer çok sıradan bir şeymiş!
Bu keşfin hazmı kolay olmadı. Her defasında bir umut dedim ancak önüme hep yüksek duvarlar çıktı. Galiba sadece bir kez aşık oldum, fakat asla bilemedim ki; aşkım Harun'a mıydı, yoksa arkeolojiye mi?
 
Sonuç olarak duygum neydi, kendimi nasıl hissedip her ikisinden de vazgeçtim, ki aslında bence onlar benden vazgeçtiler, yıllar sonra anladım. Tıpkı dün gece Sylvia'nın* Sırça Fanus'da söylediği gibi hissetmiştim; "kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan, bir yarış atı gibi hissediyordum." Vaziyet tastamam böyleydi.
 
Fakat bu benim suçum olamazdı di mi? Mesela şöyle olmalıydı; ailem kötü kalpli bir büyücü tarafından lanetlenmişti çünkü annem ve babam, hatta kardeşim de tarihe bayılırlardı ve dördümüz de aşkta fena halde çuvallamıştık sanki!
 
Velhasıl aradan yıllar ve yıllar geçti, aşk ve arkeoloji hala etimolojik olarak içimde arapsaçı misali yuvarlanırken, kendimi yeniden birilerine, yeni öğrencilerime sanki daha dün Uluburun'daki ilk geceme yatmışım veya Aşıklı'nın yıldızlı sabahlarına uyanmış da samanyolunu o an görmüşüm gibi aşkla arkeoloji anlatırken buldum!
 
Evet Jasmin, ben hem kişisel tarihimde, hem de gezegenin tarihinde eşelenmeyi delice seviyorum. Bir şeylerin üstünü örtüp, yoluma devam etmek bana göre değil; etrafa ipler çekip, kazma kürek girişmeyi, toprağın rengi değişince ince aletlerimi ve fırçamı çıkartıp elimi, yüzümü yaralamayı göze alarak, uykularımı bölmek pahasına eşelenip, mevzuyu gün ışığına taşımayı, etrafında döne döne anlayıp, onun hakkında yazmayı, okumayı, farklı açılardan görmeye çalışmayı seviyorum. Fotoğrafını çekerken göz göze gelmenin, kendimi sobelemenin hazını seviyorum. Nihayetinde bir envanter numarası vererek depoya, pek özelse müzeye göndermenin buruk ama tatminkar duygusunu seviyorum. Çünkü bu tam bana göre!
 
Eğer bu hissin adı aşksa, evet aşığım! Üstelik kendimi bir ve bütün hissettiğim tek şeye, arkeolojiye, eskinin bilmine...