2 Şubat 2012 Perşembe

KAR TANESİ

Uzaktan seyrediyorum. Bütün hareketlerini ezberliyorum. Seni, milyonlarca insan arasından seçebilecek kadar öğreniyorum. Ve bir gün senin hiç haberin yokken, aniden sana doğru serbest düşüşe geçiyorum. Önce saçlarının kokusu geliyor, sonra alnını görüyorum. Kısacık bir an gözlerine bakıyorum. Sen de bana bakıyorsun sanki.. Emin olamıyorum. Boynunun beyazlığına şaşırarak, göğsüne yaklaşıyorum. Göğüs kafesinin içindeki kalp, ben tam da önündeyken daha hızlı çarpar mı? Sezmelisin varlığımı, hadi! Nabzının yükselişini duymayı umut ediyorum. Ama yok, kalbin de beni görmüyor. El bileklerine bakarken hala kalp atışlarını duymayı bekliyorum çaresizce.. Yok.
Ani bir rüzgarla kendimi dizlerinde buluyorum. Ve çok geçmeden de ayakkabının ucundayım. Parlak, şeffaf bir su damlasıyım artık, eridim. Başını azıcık öne eğsen kendini görebilirsin bende. Bu benim son umudum ama sen boyacı çocuğa sesleniyorsun "Şışşt ufaklık, parlatsana şu ayakkabılarımı."
Niye şaşırıyorum ki; kendine eğilmeyen, bana eğilir mi?

1 Şubat 2012 Çarşamba

GECİKMİŞ BİR CEVAP DEĞİL TAM ZAMANINDA BİR CEVAP İSTER MİSİN?

Şehre en son ne zaman kar yağmıştı hatırlamıyorum. Uzun zaman geçmiş olmalı üzerinden. Sadece 1983 ve 1985 yıllarında yağan karı hatırlıyorum.
GEÇMİŞ I
1983 yılı aklıma Star Wars izlediğim günü de getiriyor. Süreyya Sinaması, Bahariye. Kuzenimin anne ve babası bize gelmişler. Babamı ziyaret etmek için. Sonra beni de alıp sinemaya götürmüşlerdi. Firigo yemiş, filmin büyüsüne kapılmış ve bir an için yorganın altındaki babamı ve karla kaplı şehri unutmuştum. O sırada Prusya Kralı evde şarkı söylüyor olmalı:"amman petrol, canım petrol... artık sana sana sana... muthacım petrol!"
Zor ve bir o kadar da uzak bir anı.
GEÇMİŞ II
1985. Evimizden Bağdat Caddesi'ne yürüyerek ulaştık. Üç ayaklı hayatımızın zor kışlarından biri. Annem bizi yemek yemeğe götürüyor. Bu özlediğimiz ve uzun zamandır unuttuğumuz bir rutin. Kar ve ailece dışarıda yemek yemek bizi çok mutlu ediyor. O gece Prusya Kralı bana soruyor: "herşey eskisi gibi mi oldu abla?"
Cevap yok...
ŞİMDİKİ ZAMAN
HER ŞEY DEĞİŞİYOR. Nadiren daha iyi, fazlaca daha kötü düşlerimiz. Çoğu zaman bilinmezliğini koruyarak geçiyor günler. Hep hamileyiz geleceğe. Bazen üçüz doğururken, çoğu zaman düşük yapıyor hayallerimiz.
Yine de hep yeni düşler kuruyoruz. Hep bir inanç, hep bir direniş var. Yorulunca değil, güçlenince teslim olmanın hazzını otuzu devirince anlıyoruz. İlk otuz yıl bizim üzerimize devrilince, geriye kaldığına inandığımız ikinci otuzu elimizin tersiyle hizaya sokuyoruz.
Cevap veriyorum: "ŞİMDİ herşey eskisinden iyi ve daha da iyi olacak:)"

HEYKELLER

Rüyamda heykeller gördüm. Sabah uyandığımda mahalle kocaman bir mermer heykel grubu gibiydi. Kımıldamadan duran ağaçlar, bembeyaz yol. Bilgisayarımı açtığımda da bir arkadaşımın facebook sayfasında inanılmaz güzel bronz heykeller* vardı!
Aklıma bambaşka şeyler geldi... Hayatımda bunca büyük değişiklik olurken, aynı şehirde uyanırken, uyurken hiç haber almadığım insanları düşündüm. Ve benden hiç haber almayan.. Yani bir hırsız gibi blogumu okumak dışında... Amma garipmiş hayat diye mırıldanırken yakaladım kendimi:) Yaşlanıyor muyum ne?
Yepyeni bir sayfa var önümde. Kar sanki sırf bana bunu söylemek için yağıyor günlerdir. Bütün ceketini alıp, yeni bir sayfaya atlayamayanlara inat kocaman bir adım attım dün gece. Bu yıl ejderha yılı. Benim yılım. Yeni bir iş, eş ve daha pek çok şey için tohum atma yılı. Ki atmadığım ne malum? :)

31 Ocak 2012 Salı

KAR MANZARASI İÇİN BUNU SEÇTİM:)

TATİL

Zaman hızlı geçti, oturup bir dvd seyredemedim diye mızmızlanıyordum. Sanırım birileri duymuş olacak ki, ben daha susmadan kar tatili oldu! İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemem. Elbette ben dedim diye olmuş değil, yine de zamanlaması ilginç.
Sabah erken saatte, daha araba tekerlekleri ve botlar caddelere değmeden sokaktaydım. Çok hoşuma gitti şehrin beyazlığı ve sessizliği. Alışık olmadığım bir İstanbul'a uyanmak ilginç geldi.
Pencereden bakarken kendimi içi karla dolu küreciklerden birinin içinde gibi hissediyorum. Tek farkla; kar dışarıda, ben içerideyim.
Bugün kendimde Kadıköy'e inecek gücü bulur muyum bilmiyorum. Muhtemelen inmem. Oturup İkiztepe haritasını bitiririm ve yağmur ormanları üzerine çalışmaya devam ederim.

27 Ocak 2012 Cuma

SABAHIN KÖRÜ, PİMAPENİN ÖNÜ.


Çam ağacı sakin sakin salınıyor. Karşı apartmanın altındaki dükkanlar henüz açılmamış. Kahve makinamda nefis bir kahve ve beni dışarıdaki dünyanın soğuğundan, gürültüsünden ayıran pimapen bir pencere.
Dışarıda olup biten herşeye sağırım bugün. Gördüğüm tek şey manzara ve hafif bir rüzgar. Üşüyenleri, donanları, işe gidebilmek için yollara dökülenleri, kısacası güne isyan eden hiç bir sesi ve görüntüyü algılamıyorum. Yumuşacık kıyafetlerim, babadan kalma koltuğum ve nefis kahvemle bencilliğimin son noktasındayım.
Bizim evin bu içinde oturduğum çıkıntısı bana çocukluğumu hatırlatıyor. Mesela annemin dayısının evini. O ev çok çocuklu ve dar bütçeli bir evdi. Ama öyle sağlıklı ve neşeliydiler ki, annem bizi oraya götürsün diye can atardık. Özellikle odunlukta oynamak için heyecanlanırdım. Bizim evimiz apartman dairesiydi ve dedemlerin apartmanında da kömürlüğe inmemiz yasaktı. Ama bu evde odunluk hemen mutfağın btişiğinde ve kapısı her daim açık bir yerdi. Orada sadece odun değil, talaş da vardı ve annem istediğim kadar oynamama izin verirdi. Bizim zamanımızda çocuklar o etkinlikten diğerine sürüklenmezdi. Şanslıydık; yaratmak ve üretmek için zamanımız, yaptıklarımızı gördüğünde heyecanlanan ailelerimiz vardı.
Odunluktaki talaşlardan pasta yaptığımı hatırlıyorum. Bütün gün süren bu uğraş babam içindi. Geldiğinde önüne koyar yemesini isterdim! İkimiz de bunun pasta olmadığını bilirdik ya, o yer gibi yapar, ben de "daha ister misin ?" diye sorardım. Sonra en keyifli bölüm gelirdi. Salona çıkardık. En zor ısınan yer büyük salon olduğu için sadece misafir geleceği zaman sobası yakılırdı. Bu anlar benim şenlik zamanlarımdı. Çünkü cumbada oynama şansım olurdu! Siz hiç cumbada evcilik kurdunuz mu? Öyle güzel olur ki... Ev halkına locadan bakar ve kendi özel alanınızda kalırsınız. Üç taraftaki pencereler sizi sokağa hakim kılar ve pencereleri kapatan tüller bir masal alemi yaratır. Bir bebek ve bir kaç parça kıyafetle orası gerçek bir bebek evine dönüşür.
Sonra bir de anneannemin divan odası vardı. İki divan, televizyon, bir masa ve dayımın kanaryası. Bu odanın tüm eşyası buydu. Ama asıl hikaye benim için ayrılan kuytuda saklıydı. Anneannem dikiş dikmeme izin verirdi. İğne, makas ve iplik bu evde serbestti. Bir bebeğim vardı pek güzel olmayan, anneannemlere gidince orada oynadığım. Bütün kıyafetler ve yatak yorgan o bebek için dikilirdi. Dedem yorgancı olduğundan, bebeğimin harika bir yorganı da vardı. O günlerden kalan tek şey o minicik pembe yorgan...
Şimdi evimin kuytusunda sokağa sağır oturmuş yazarken, aklımda hep o çocukluk maceraları, hep kendime yarattığım dünyalar var. Yaratıcılığımızın elimizden alınıp, tek tip insan olmaya sürüklenişimize de derin bir isyan var içimde. Bu yüzden dışarıya sağır olmayı seviyorum. İnsan ancak o zaman içine yönelebiliyor. Günlük gürültünün arasında mutluluğumuzu, başarımızı, sağlığımızı ve hayallerimizi düşünmüyoruz ki. Bazen rüyalara teslim oluyoruz ya, o zaman bile "rüya işte" diyerek sıyrılmak daha kolay geliyor.
İbadetlerin de içi boşaldı... Oysa namaz kılmak, zikir, meditasyon, oruç, yoga yapmak, bir kilisenin kapısından girip kısacık bir ayin dinlemek hep bunun için değil mi? Azıcık kendimize yakınlaşmak için... Oysa modaya, sosyal etkinliklere, iş hayatının entrikalarına ve daha pek çok gündelik şeye kendimize olduğumuzdan daha yakınız. Bu yüzden bitiyor evlilikler. İnsanlar aynı anda iki yabancıyla yaşamaya katlanamıyorlar. Biri içimizde saklanıyorken idare ediyoruz. Ama karşımıza da bir yabancı dikilince ortalık kalabalıklaşıyor.
Kendi kalbimize sağırken, bir başkasınınkini işitmek mümkün mü? Kendi iç sesinizi duyamazken, bir başkasınınkini duymak olası mı?
Peki ne olacak? Bilmiyorum. Ama Victor öldüğünden beri ölümü, tükenen hayatlarımızı daha çok düşünüyorum. Daha önce hiç düşünmediğim için, bazen hastalanmış gibi hissediyorum. Korkuyorum. Hiç anlayamadan göçüp gitmekten korkuyorum... Elbette bir dengeye oturacak bütün bu kaos. Hiç farketmemiş olsaydım daha çok üzülürdüm. Oysa şimdi, daima olmasa bile zaman zaman kulaklarımı içime çevirip, kendi sesimi duymaya çalışıyorum. O kadar unutmuşum ki onu, bazen emin olamıyorum duyduğum o mu? Zaman bana bunu da öğretecek, inancımla yaşıyorum.

25 Ocak 2012 Çarşamba

SANDIK


Yeni eve yerleşme harekatımız kah hızlanarak, kah "aman boşver ya "diyerek devam ediyor. Bazen içimden bir cennet yaratmak gelirken, çoğu zaman uzandığım yatağın konforu dışında hiçbir eşya ile ilgilenmiyorum. Oysa ben değil miydim cicili bicili kumaşlar, rengarenk camlar peşinde koşan...
Örtü aradım. Bodrum'daki evde kullandığım el dokuması beyazlı bejli dar ve uzun bir örtü. Annem de "sandığa bakalım, orada olmalı" dedi. Annem tek tek bohçaları açarken ve her açılan bohçadan zaman dökülürken, bir kez daha anladım ki ben bir sandık sevdalısıyım.
Sandık açmanın da tıpkı yelken yapmak gibi sembolik bir dili var benim için; biriyle geçmişe süzülürken, diğeriyle sadece ve sadece içinde olduğum ana mıhlanıyorum.
Her açılan bohçada annem anlatıyor. Olmadık şeyler var saklanmış. "At artık onu anne" diyerek bir parça gösteriyorum. Gözleri doluyor, eline alıyor kumaşı "o benim için ne kadar değerli biliyor musun sen? "diyor. Üzülüyorum densizliğime, susuyorum.
Annem kendi sandığını açarken, ben yıllardır elimi sürmediğim sandığımı aralıyorum. İçinde oyuncaklarım, para kolleksiyonum ve daha neler neler var.... Sandık başında geçen zaman su gibi, insan anlamıyor ne kadar vakit almış anıların arasında yuvarlanmak. Çoğu güzel anılar. Çoğu sevdiklerimizden yadigar. "Ben kullanamadım kızım ama sen kullan" diyor annem. "Tahta bezi yap, ama kullan."
Bugün içimdeki sandığımı açtım. Tıpkı annem gibi kendime de söyledim "at artık şunu" diye. Atamadım... Dostlarımı, ahiretliğimi, ailemi özenle yerleştirdim yerlerine. Öpüp kokladım hatta. Şansıma şükrettim. Ama annemden farklı olarak bazı şeyleri attım gönül sandığımdan... Onlar yeniydi zaten. Uğurlar ola!