23 Ocak 2017 Pazartesi

 
 
C.tesi akşamı kafam, kalbim karmakarışık bir halde evime giderken bir yandan eteğimi çekiştiyor, diğer taraftan homurdanıyordum. İç sesim ikiye bölmüştü beni. Çok iyi tanıdığımı düşündüğüm birini hiç tanımamak mümkün olabilir miydi? Bizi tanıdık ve yabancı kılan şeyleri anlayamıyordum...
 
Yemek yapmak istemedim. Eşyalara bakındım, bavula ne koysaydım acaba? Sabah erken uyanırsam poğaça pişirse miydim? Şu kalem destesi... Silinmez kalemler.. Doğum günü ne zaman? İçimden ona vermek geliyor bunları  fakat ne diyeceğim?
 
Kalemleri yerine koyuyorum. Sabah kalkıp poğaçaları pişiriyorum.
Düşünüyorum; seni seviyorum ile seni çok seviyorum arasındaki farkı... bir insanı sevmek ve ona seni seviyorum diyebilmek için ne kadar zamana ihtiyacımız olduğunu... Benim bu kelimeleri kullanırken ne kadar cimrileştiğimi veya nasıl da savrukça telaffuz ettiğimi... Bazı insanların  kolayca söyleyebildiğini...
 
Poğaçalar pişiyor, kutusuna yerleşiyor. Şimdi sırt çantamdalar. İçimde bir hafiflik, ayaklarımda buluta basma hissi..
 
Telefonumdaki mesajlar....
" yoksa bir yerden mi duydun?"
"Neyi?"
"Ne güzel bir tesadüf? Bugün doğum günüm ve sen de hazırlık yapmışsın"
 
Hazırlık? Bir yerden duymak? Bunlar olmadı. Ama bilmeyi içtenlikle istedim. Bir şey vermek de istedim.. Üstelik sadece vermek için değil, anlamlı, benden ve kıymetli bir şey olsun istedim.
 
Artık eminim, bu tesadüfün bir anlamı var. Bütün iplikler birbiri üzerinden atlarken, ortaya nasıl bir nakış çıkacağını merak ediyorum. Nedense aklım hep Momo ve Gigi'ye gidiyor; aynanın gökyüzünde süzülüşü... Ve o birbirini bilme ve bilememe hali...
 
Sen bil veya bilme. Bu defa ben biliyorum. Dün çiçeklerin arkasındaki gülüşünü gördüm. Bütün bu birbiri üzerinden atlayan iplikler sadece ve sadece o gülüşü yaratmak için olabilir. Ve eğer öyle ise bence sakıncası yok. Hayatımda gördüğüm en içten gülüşlerden biriydi.
 
Bir insanı birkaç saniye için mutlu edebilmek öylesine paha biçilmez ki.. Bence iyi ki doğmuşsun, iyi ki karşılaşmışız. Dilerim bu tesadüfün sunduğu  dersi anlarız ve hakkıyla yaşarız.
 
Mutlu yıllar o halde!
 
 

22 Ocak 2017 Pazar

SEN, BEN, GERÇEK HAYAT VE RÜYA




 
Sen
 
"Yazayım mı?"
"Ya yine mi, bi dur biriksin:)"
"Yok yazayım, yoksa unutuyorum!"
 
Ben
 
Etrafımda dönen hikayeleri yazdığım doğrudur. Özellikle kız arkadaşlarımın yazıma malzeme olduklarını inkar etmiyorum. Ancak bunda hiç kötü niyet yok. Ben kendi öfkemi, sevgimi, beklentilerimi, beklentisizliğimi ve akla gelen her şeyi de yazıyorum.
Yazmak benim düşünme biçimim. Yazdığımın içinden laf kalabalıklarını ayırıp, o an hissettiğim şeyi bulduğumda, hayatıma dair çok daha makul kararlar veriyorum. Ama bunu blogda yapma sebebim konusunda, yani on yıldır aynı yere yazıyor ve tanıdık tanımadık birileriyle paylaşıyor olmak konusunda, hala kendime dürüst cevaplar vermiş değilim... Belki de artık saklanmaktan yorulmuşluğumun isyanıdır. Ya da çok derin bir sebebi olması gerekmiyor ki, önü ardı seyirci seviyorumdur! Bu da bir tür ruhsal striptiz değil mi?
 
Gerçek Hayat
 
Adam hayatına birini almaktan korkuyormuş.... Ama sevişmekten korkmuyor!
 
Kadın da soruyor, "korkunu anladım da, keşke bana da bir sorsaydın, acaba birinin hayatına girmek istiyor muyum?"
 
Adam soramıyor. Soru sormak bile dehşete kapılmasına bahane! Olası cevaplar eski yaralarına dokunursa diye aklı çıkıyor. Yine de başını kadının dizlerine bırakıyor...Kadının elleri saçlarının arasında...
 
Kadın daha cüretkar. Zamanla ilişkisi dürüst, barışık. "Vaktim az diyor. Seviştiğim adamla eğlenmem neden sorun olsun?"
 
Adam bağ kurmak istemiyor. Bağ kurmakla aşkı kafasında harmanlamış...
 
Kadın ona "bağ kurduğun insanla, aşk yaşadığın insanın aynı kişi olması gerekmediğini anlatıyor. Ama şefkatle söylüyor bütün bunları, ders verir gibi değil...
 
O gece ikisi de istediklerine kavuşuyorlar
Seks, Şefkat ve birlikte gülmenin insanı bulutlara yükselten hafifliği...
 
Nasıl güzel bir hikaye değil mi? Her şey iki çift laf edebildiğinde çözülüyor. Birbirimizin inine girerken bilmiyoruz ki diğeri ne zamandır orada, canı ne kadar acımış? Aç mıdır, tok mudur?
 
Rüya
 
Dün gece elimi bir arı kovanına soktum rüyamda. Arıların içeride olduğunu biliyordum. Beni sokabileceklerini de biliyordum. Aslında bal yemek istediğimden de pek emin değildim. Tatlı hayata inanmıyordum. Öylece, elim arı kovanında beklerken, arılardan biri dile geldi.
Uyandım. Dudaklarımda tatlı bir koku vardı sanki?!
 
 
 
 

21 Ocak 2017 Cumartesi



Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.
                                                                                  
                                                                                             J.P.Sartre
 
* Fotoğraf Selimiye Camii 2008, Sir

20 Ocak 2017 Cuma

ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN?

 
 
"Hayat ve ölüm kelimelerinin insanın alnında yazılı olması gerektiğini söyledi.
Parmak uçlarıyla kendi alnına dokundu.
Birine büyük miktarda borcun varmış da adam kapını yumrukluyor ve ŞİMDİ ödemeni istiyormuş gibi hissetmen gerektiğini söyledi."
                                                                                Gece Kayığı, A.S.
 
Güvende hissedeceğimiz, geniş zamanlar mı bekliyoruz? Peki. Bu hayatta değil diyorsun. Peki.
 
 
 

18 Ocak 2017 Çarşamba

BİRKAÇ PLAK, BİRAZ MANDALİNA & ANNE HİKAYELERİ...

 
Aylardır bir arpa boyu yol almayan ve ilk görüşmeden itibaren ne hikmetse hiç ama hiç içime sinmeyen bir işi, bu sabah nihayet reddettikten sonra epeyce hafiflemiş olarak anamın evine gittim. Her zaman şahane anlaşamasak da insanın kuyruğunu eline alıp gidecek bir anne evi olması güzel...
Gücümü toplamaya, başka bir zaman diliminde kalmaya ihtiyacım vardı. Canım hiç bir işle ilgilenmek istemedi. Sanki önüne geçemediğim bir tuhaflık vardı da, her şey benim dışımda yavaşladı... İstesem de çalışamıyorum, okuduğumu da anlamıyorum. Öyle bir durmak hali geldi...
Son buluşmamızda anneme, ona daha önce hiç anlatmadığım bir hikayeden bahsetmiştim... Bu defa o, şimdiye kadar konuşmadığımız, bilmediğim, kendi özelinden anlattı....
Anne kız olduğumuzu unutup, iki kadın olarak konuşmayı özlemişiz...Plaklara baktık, düzelttik. Dinledik. Kahve içtik... Daha iyi ne olabilir ki bu yağmurlu havada derken, annem Ada'nın ona nasıl öpücük verdiğini gösterdi! Ada'nın ne kadar da çirkin bir kedi olduğuna baktık, güldük. Boşuna demiyorlar Allah çirkin talihi versin diye:)
 
Sonra teyzemin yolladığı mandalina kolisi geldi. Oley! Nasıl güzel bir kokudur bu...
Sırtımda mandalinalarla evime doğru yürürken aklımda doğum hikayemi yazmak vardı. Mesela şöyle başlayabilirim.
 
Bir varmış bir yokmuş... Elindeki son kibritle ısınmaya çalışan Kibritçi Kız, tesadüfen kapısının önünden geçmekte olan Kurşun Askeri görünce, telaştan ayağı kaymış. Ve elindeki ateş zavallı adamın gözlerini kamaştırmış! Dokuz ay on gün sonra havuç rengi saçları olan bir kız bebek dünyaya getirmişler!
Mandalina bahçesinin ortasındaki yeşil perdeli odada büyüyen  bu bebek, evin önündeki havuzda bir o yana bir bu yana yüzen Japon balıklarını seyredip,  Rapunzel masalı plağını dinleyerek uzatmış saçlarını. Kendini Behrengi'nin masalındaki Kırmızı Balık sandığından, gerçeklik duygusu hiç gelişemeyen küçük kız, aslında benden başkası değilmiş!
 
Çok güzelsin yağmur, söylemiş miydim?

16 Ocak 2017 Pazartesi

BİRİMİZ HANYA'YA DİĞERİMİZ KONYA'YA BACIM... SELAMETLE!



Gerçekten anlayamıyorum. Bütün istediğim neşeli, keyifli, içinde gülüp coştuğumuz, ürettiğimiz, sevdiğimiz ve sevildiğimiz bir hayat! Tamam, şu dönem için istek listem fazla göz alıcı olabilir, ama ne var ya, olmayacak, olduramayacağımız bir şey peşinde değilim ki?
 
Instagramdan bulmuşlar arkadaşımı. Evli bir çift. Makul birer mesleği, üstüne çocukları olan dışarıdan bakıldığında gayet sempatik bir aile. Gel gör ki, bizim hatunun hikayelerini takip edip, fazla coşup eğlendiği sonucuna varmışlar! Sonuca varıp usul usul oturmuşlar mı derseniz, hayır!
Ona kendileriyle birlikte eğlenmek ister mi diye sormuşlar?!!! Nasıl mı? Basbayağı işte. Tam da anladığınız gibi.
 
Vay arkadaş. Millet daha ne kadar abartabilir derken bir diğer arkadaşımızı müzik dinlemeye gittiği yerde ağır taciz ediyorlar, adama yanaşıp en olmadık şekilde ellemekten bahsediyorum. Ve aynı adam, o gece canını kurtarsa da ertesi gece başka birinin elinde, evinde kalıyor!!!
 
Bunlar sarkacın bir ucu...
 
Gelelim diğer ucuna. Orada da bambaşka bir salak var. Beğendiği adamın eski karısının fotoğrafına bakıp "bu insan çok temiz yüzlü ya, kesin adam aldatmıştır" diyen ve adamı unutup neredeyse kadının boynuna sarılacak bir gerizekalı! Üstelik adamın  dengesizliği cabası; bir adım ileri, beş adım geri. Hep bir ders vermeler, çok bilmeler...
Sonunda bağıracak biri, diyecek ki, "asıl koruman gereken ruhun. Beden bir kabuk ve sen ısrarla kabuğu kolluyorsun. Oysa içindeki derin yaralar öldürecek seni, yediğin içtiğin değil..."
 
O halde şimdi ne yapıyoruz? Hanya'ya gidenler şu tarafa, Konya'ya gidecekler de bu tarafa geçsin lütfen. Ben uyuyacağım inşallah!
 
Hadi kızlar selametle!
 

YAĞMURLU BİR SABAH, NURİ LEF LEF VE MAHALLE TURU



Nuri Lef Lef ile beni Suat tanıştırmıştı. İstanbul'a geldiği zamanlardan birinde şehirde keyfederken ve keşfederken, dericilerin olduğu mekanlarda bir şey arıyordu Suat. Lef Lef'i orada gördü. Bana da aldırdı bir tane. "Deriye başka şey sürülmez" dedi. "Bir de zeytinyağ, badem yağı, gliserin" falan diye ekledi.
O zaman bu zamandır bir Nuri Lef Lef kullanıcısıyımdır ama nasıl olduysa Bostancı'ya taşındığımda eve Migros'dan iki tane dandik ayakkabı parlatıcısı alarak canım botlarımı yavaş yavaş matlaştırdım.
 
 
Bu sabah yağmur o kadar abarttı ki, pazara gidemeyeceğimi anlayınca mahalledeki ufak tefek işleri halledeyim dedim. Atm, sapı kopan çanta, Zeplin'e uğrayıp Gökhan'a çizimleri bırakmak ve biraz sebze almak güzel olabilirdi mesela.
 
Bir kez daha sevdim mahallemi. Gerçi galiba ben mahalle kültürünün içinde esnafla kurulan bağı seviyorum. Çünkü nerede yaşarsam yaşayayım, ayaküstü sohbetlerin sıcaklığını ve kendine has mesafesini arıyorum. Enginarcının arkamdan "abla merhaba, nasılsın?" demesi, veya kar suyundan atlamaya çalışırken annemin sokağında balkabağı satan adamın elini uzatması büyük bir keyif veriyor. Pastaneye girdiğimde "hocam bir çay iç" diyen çocuklar o kadar içtenler ki, epeyce havaya giriyorum doğrusu:))
Stella'yla konuştuğumuzda en çok bunları özlediğini söylemişti.. Öyle iyi anlarım ki.. Nereye gidersek gidelim, ne kadar tatminkar hayatlarımız olursa olsun çocukluk alışkanlıkları özleniyor...
 
Bu sabah, Feneryolu sabit pazar   girişinde Vakıfbank'ın yanındaki küçük lostraya  ( yerini özellikle belirtiyorum çünkü hem işi iyi, hem fiyatları çok uygun ) uğradığımda kendimi çok iyi hissettim. Yağmur ve soğuk bu minicik dükkanın keyfini hiç kaçırmamıştı. İçerideki başı önünde, elindeki işe odaklanmış insan, ben merhaba dediğimde gülümseyerek başını kaldırdı. Selamlaştık, hal hatır sorduk birbirimize. Çantamın sapını gösterdim. "Hallederiz" dedi. "Ben de o arada bir iki işimi bitirip geleyim" dedim. Döndüğümde çantam hazırdı. Bir de botlarım vardı, bir türlü eskisi gibi parlamayan. "Ah!" dedi, "bak bu çizmeler nasıl kötü durumda. Mutlaka Lef Lef kullanmalısın. Yüz yıllık marka." Nereden alırım demesem, ben de var demeyecek. "Var mı peki sizde?" "Var." "E o zaman alabilir miyim?"
Çanta sapı dikmek üç lira, Lef lef beş lira.
 
Yıllar içinde nasıl da anneme benzedim. Esnafla sohbet huyum aile yadigarı:))
 
Işıklardan karşıya geçip markete uğradım. Pazara gidemiyorsak Şok var di mi? O halde bir iki günlük sebze alalım. Kasada çok ilginç bir genç kadın var. İlk zamanlarda benimle hiç göz kontağı kurmadığı gibi sohbet hamlelerimi de geri çeviriyordu. Şimdilerde gülümsüyor. Hatta o bana takılmaya başladı!
Bugün:
"Nakit var mı" diye sordu.
"Var."
"Peki fiş vermesem olur mu?"
"Olur."
"Güzel."
"Ya param yetmezse?"
"Yeter yeter, sizin paranız bereketlidir."
Allah Allah. Peki o zaman. İçimden çok güldüm, zira konuşmaya devam ediyordu. Sanki biraz daha kalsam çay içecek gibiydik. İlginç bir kız.  Hikayesini çok merak ediyorum.
 
Eczacım da şahanedir. Gerçi ondan iğne de yediğim için bir kaçınmam da yok değil ama gülerek iğne yapan bir eczacıyı kim sevmez ki!
 
Sonuç olarak mahallede bir saat turladım ve epeyce eğlendim. E artık çalışayım. İlk işimiz İspanyolca sayı saymayı ve saati söylemeyi öğrenmem lazım.
 
Arabın derdi kırmızı pabuç!

15 Ocak 2017 Pazar

TANRININ BANA VERMEYİ UNUTTUĞU KARDEŞ SANA DİYORUM!


Edirne'deki kuyuyu hatırlıyor musun? Sen benim kuyumsun. Kimseye söyleyemediklerimi söylediğimsin. Ulen sen ahiretliğim değil misin? İçimi döktüğüm, anamı şikayet ettiğim değil misin? Yahu sen yuvamı yıkan adamsın be, ötesi var mı? :)))

Bu akşam tatlılarımızı yerken, şiş gözlerine, neşesi kaçmış yüzüne bakarken beni kaç kez topladığını düşündüm... Kaç kez...

 
Boşandığımda... Depresif günlerde kendimi örgüye vurduğumda, sen değil miydim ördüğüm atkıları takan? Nasıl ödenir hakkın? Hani şu Cunda tatilimizde arayıp nameler yapan adam guy çıkıp, kafamı duvarlara vurduğumda:)) Sen kurtarmadın mı beni?
İşsiz kaldığımda parasını bölüşen kimdi? Elli sende kalsın, bana yirmi yeter....
 
 
En sefil günümüzde masamız hep neşeli olmadı mı? Beyaz Türk'ün sefilliğine birlikte kahkahalar atıp, satıcı değiliz demedik mi?


Hep dostluk kazandı. Hayat bana bir değil iki tane adam gibi adam verdi kardeşimden gayrı. Ha tamam, hala bi başıma olabilirim ama bu da doğru değil, Burhan Bey ne dedi biliyorsun: İki başımıza yaşlanacağız. Hatta üç!


Sen benim sırtımı dayadığım adamsın. Hayat ağzıma sıçtığında beni hastaneden hastaneye taşıyan adam... Boğazı seviyorum diye beni erguvanlara götüren dost. Hangi camiden kalkacak cenazem bir tek sen biliyorsun...


Sabah nasıl uyandırılmam gerektiğini, kahvemi nasıl sevdiğimi bilen kaç kişi vardır? Ya da sence kimin umurundadır? Senin inceliklerin olmasa, Burhan'ın sabrı olmasa kaç para ederim ben?


Hayatta üç kez asker yolu bekledim; kardeşim, sen ve Burhan. Düğünümde ikiniz vardınız ya gerisi hikayeydi.. Kocamdan çok sizinle dans ettim yahu!


Beni evcilleştirdiniz. Evcilleşmeyen taraflarımla sevdiniz. Vazgeçmediniz. Bunun adı aile değilse nedir?


Birlikte yürüyelim, "toplu sekse karşı olalım", gülelim, ağlayalım olur mu? Daha çok gezelim. Bize lazanya pişir. Benim bıkkınlık veren fırın makarnamı söylene söylene ye!


Seksen yaşımızı da birlikte kutlayalım. Mutlu ve genç günlerimizin anısına sıkı dur lütfen. Benim sizden başka kimsem kalmadı..... Bak Jasmin çok uzakta, Victor yok... Ben kiminle gıybet yapacağım?


Elimden ne gelir bilmiyorum... Pek becerikli de sayılmam malum. Ama buradayım. Vallahi, billahi buradayım. Evim, ekmeğim senindir. Ahiretliğim sıkı dur yaw... Benim senden başka kalem mi var?

 
Hastalanırsın bilirim. Hassas adamsın, fazla soğuk, stres, içki iyi gelmez sana. Olsun, ne iyi gelecekse onu yapalım. Hepsine eyvallah.

 
Bu salonun dili olsa neler anlatırdı... Ne çok kahkaha, ne çok dert tasa... Haklısın, gençlikte umut vardı, şimdi çok azaldı. Ama hala var...
 
 
Sen olmadan boğazın anlamı olmaz... Sosisli yemek ve büfeciye sarkmak sen varken güzel. Yoksa kim toplar beni sokaklardan? Kim kurtarır büfecinin elinden? Hem kim lale alır bana senden başka? Neden lale severim kim umursar ki?
 

Kocaman kocaman masalar kursam, herkes olsa siz olmasanız eksik kalırım... Bütün gece konuşmasak da, bilirim oradasın, oradasınız... Artık başka türlü yaşayamam ki... İstemem de.
 

Anam babam beni dünyaya getirdi eyvallah ama burayı yaşanır kılan, bileklerimi kesmemi önleyen hep sizdiniz. Bana bak sakın atlama bi yerlerden, ihaneti kaldıracak durumda değilim. Bu hayatta birlikteyiz anladın mı? İt oğlu it, seviyorum seni!