7 Haziran 2018 Perşembe

MAVİ

 
 
 
 
Mavi saçlı kıza baktım bu sabah.
Ona ve saçlarının arasına saklanmış kırmızı balığa.
Benim için kimindir o mavi saçlar diye düşündüm.
Bulamadım...
Kendimi ardına sakladığım mavi saçların sahibini göremedim.
Bu sabah mavi saçlı kızı ve küçük kırmızı balığı düşündüm;
Birimizin kelimeleri, diğerinin gözyaşlarıydı.
Gülümsedim.

İlüstrasyon. Ayşe İnan Alican

2 Haziran 2018 Cumartesi

EL ELE

 
 
 
Bazen dünyada yeteri kadar kitap var diye düşünüyorum, içimden yazmak gelmiyor. Sonra mektuplar, notlar, kısa öyküler ve günlükler geçiyor elime. Başka hayatların içine sızmanın, o kendi dünyamıza giriş için çatlak bulamadığımız anlarda nasıl ferahlattığı hatırlıyorum. Kağıdın üzerinde gezen ellerimi, avucumdaki yumuşacık hissi, gıdıklanmayı, kalemin orta parmağıma yaptığı basıncı, yazarken heyecanım arttıkça bu basıncın artışını hatırlıyorum. Gülümsüyorum.
 
Yazacak kadar yükselmemişse duygularım, beni kendi gezegenine sürükleyecek bir yazar seçiyorum. O hiç tanışmadığım insanın elini tutup, bu kez benim kontrol etmediğim bir kalemin titreşimiyle nefes alıyorum. Elimi tutmayan bir yazarı asla okuyamıyorum. Edebiyat bence gayet kişiye özel bir sanat, asla kitlelere yazmıyorum.
 
 

22 Nisan 2018 Pazar

NEDEN, NASIL, NİÇİN?

 
 
 
Bu sabah hazır azıcık vaktim varken, kendimle dertleşme hakkımı kullanmak ve durmadan önüme gelen sorulara cevap vermek istiyorum.
 
Neden çocuk yapmıyorum?
 
Yapamıyor veya yapamıyor değilim, bunun için bağ kurmak gerektiğine inanıyorum. Ve benim bağ kurmaktan anladığım şey aynı yatağa girip debelenmekten biraz daha farklı! Ayrıca o istasyonu artık arkamda bıraktığımı düşünüyorum. Ben doğurmadım diye dünya dönmüyor değil di mi?
 
Neden yazmıyorum?
 
Yazıyorum. Yıllardır bir bloğum var ve aklıma gelen ne varsa, hatta çoğu zaman sakınımsızlığın suyunu çıkartarak yazıyorum. Sadece okur yazarlığın hem okur, hem de yazar olma bölümünü gözümde çok büyütüyorum. Haddimi biliyorum, hatta biraz da çekiniyorum. Yazdıklarıma bakınca mutlaka basılmalı diye bir hisse kapılmıyorum. Zira çoğu sevdiklerime mektuplar tadında, onlar da zaten yazdıklarımı okuduğuna göre yazı bendeki işlevini tamamlamış oluyor. Bir tür rehabilitasyon diyelim.
 
Böyle yoga öğretmeni olur mu?
 
Nasıl olur yoga öğretmeni?* Kaç tanesiyle tanıştın? Kimlerin yolculuğunu biliyorsun? Kaç kapıdan dönüp, bu aralıktan içeri girdim haberin var mı senin? Yok! Konuşma o zaman, eksik bilgi yanlış sonuca götürür.
( bazen gerçekten zihnen ve bedenen aşırı yorgun hissediyorum ve yine de öğrenci karşıma gelip, saçma sapan bir soru sorduğunda, nezaketimi ve sağduyumu kaybetmeden cevap vermeye çalışıyorum. Ama nedense ondan yana cümleler kurmayınca bilgim sorgulanıyor:) Ya da derse yarım saat geç kaldığında ve ben bir sonraki gecikmede haber vermesini rica ettiğimde "hocam neden bu kadar gerildiniz?" diyor?!! Bilmem, sen gelene kadar Himalayaların tepesinde oturmadığımdan veya zamanım konusunda hassas olduğum için ya da benim de bir sinir sistemim olduğundan olabilir  mi??? )
 
Niçin beraber iş yapmıyoruz?
 
Yapmıyoruz, zira eşitler ilişkisi nedir, yeri geldiğinde karşındakinin bilgisine saygı gösterip bir adım geride durmak nasıl bir nezakettir, ekip çalışması nasıl gerçekleşir gibi pek çok sorunun cevabını bilmiyorsun. Yüz tane şifa kampına gitmişsin ama iyi halin devamlılığını anlamışlığa dair hiç-bir-iz-yok gözlerinde... Ben de çok ortaklı bir limited şirket kurup sen, senin egon, ben, benim egom ve daha bi ton kişilikle cebelleşmek istemiyorum! Oldu mu?
 
Oh, bu sabah dertleşmesi çok iyi geldi. Haydin iyi Pazarlar bize:))
 
* ne kadar insan varsa, o kadar yoga vardır, Patanjali.
 
 

13 Nisan 2018 Cuma

SEHER VAKTİ

 
 
 
 
Bir geceden bir sabaha hayatın değiştiğini söylemeyeceğim. Öyle bir iddiam, deneyimim yok. Sadece kısa zamanda fark ettiğim bir şeyden bahsetmek istiyorum. İnsan denilen canlı hayatının hatırı sayılır bir bölümünü boş işler peşinde geçiriyor. Farkındalık, bütün o geçmiş zamanlara öfkeyle ziyan edilmediği sürece aslında ortada büyük bir sorun yok. Şu an, şu satırlar için onlarca saçmalamaya delice ihtiyacım vardı. Ağlamalı, çırpınmalı, suçlamalı ve daha pek çok şey yaşamalıydım. Yaşadım da.Muhtemelen bu şiddette olmasa da önümde bir o kadar daha yolculuk var! Olsun.
 
Kendimi seher vakti ipinden kurtulmuş, bir kaç safra atmış ve iyice yükselmiş rengarenk bir balon gibi hissediyorum. 

2 Nisan 2018 Pazartesi

ZAMANDA SIÇRAMALAR, ZAR ATMAK VE SEKSEK

 
 
 
 
 
Hawking gezegenden ayrıldı. Dindarlar, kuantumcular ve biz yani ne yapacağını şaşırmış, yine de aramakta ısrar edenler; kaldık mı baş başa!
 
Haydi oyun başlasın o halde!
 
Pek çoğumuzun hayatını, inceden inceden irdelemeye ağzından çıkan her sözün, her davranışının farkında olmaya ya gönülsüzdür, ya buna niyet etmez veya enerjisi yetmez! Hani şeytan bırakmıyor denir ya, hah tam o işte! Mesela beni genellikle şeytan bırakmaz. Gayet güzel bilir ve sezerim ne nedir ama iş uygulamaya gelince içimdeki miskin ayağıma yapışır, ağırlaşırım.  Oturup meditasyon yaparsam kim bilir ne güzellikler yakalayacağım, bunu bal gibi bilirken, gidip olmadık bir DVD'nin ardına saklanmak çok daha pratik ve kolay gelir. Çünkü insan sözde yeniyi isterken ve içinde bulunduğu cendereden şikayetçiyken bile, bilinmeze adım atacağına, doğru veya yanlış tanıdık sularda yüzmeyi sever.
 
Napacaksın, mayamız bu!
 
Fakat gün gelir yaş ilerler... Gözler bozulmaya, kulaklar az işitmeye başlar, hele bir de bunlara bedenin olur olmaz yerde havlu atması eklenince, insan nihayet içeriye bakmayı akıl eder. Dış dünyada ekip biçtiğimiz tarlalara nur yağmamıştır. Hatta bizim buğdaylardan yapılan ekmeklerle büyüyüp adam olanlardan bırakın bir teşekkür, selam almak mümkün değildir. İnsan tam da orada uyanır veya bu hayatı pas geçer...
 
Seçim bizimdir. Seçim her zaman bizimdir; tarlayı biçen de bizdik, dış dünyaya kucak açan da...
 
Hafta sonu denizi ve nehri izlerken yalnız olmak istedim. Duygu ve düşüncelerimiz dört kişilik arabada sağdan sola sıçrarken, annelerimizin son çeyreğine geldikleri hayatlara baktım. Yıpranan sadece eller, yüzler, bedenler değildi, kalpleri, bakışları, umutları da aşınmıştı. İçimden derin bir merhamet yükseldi..
 
Kaç hayatım var diye düşündüm, kaç hayatım var acaba dış dünyaya harcanmış? Ruhumu görmezden geldiğim kaç hayat sürüklüyorum rüyalarımda? Bir sek sek çizsem, taş atsam, hangisine basmak istemem acaba? En derin yarayı aldığım ve en büyük dersimle yüzleştiğim o hayat hangisiydi?
 
Büyük bir şansla zar attığım ve içinde kulağıma sevgi sözcükleri fısıldanan hangisi peki? Her sıçradığımda bulutlara yükseldiğim, yedi denizin dibinde ölümsüzlüğü ararken paha biçilmez hazineyle karşılaştığım ve şimdi bana yüzlerce kitap arasından el sallayan, ben ona bakarken ve biz göz göze geldiğimizde umutlandırdığım ve  hala tanıyamadığım kim? Kimler? Kimsin?
 
Kaç hayatım var acaba düşünmekten yaşamaya fırsat bulamadığım? Sorularda kaybolduğum?
 
Kaç hayatım var?
 
 
 
 
 
 
 
 
 

23 Mart 2018 Cuma

İLETİŞİM

 
 
Yüzünüz  yara bere içinde olsa, kapıya da bir tanıdığınız gelse, muhtemelen açmaya çekinirsiniz. Soracağı sorulardan, yargılarından, yerli yersiz yorumlarından, kim bilir belki de sadece şefkatinden kaçarsınız. Oysa kapıya gelen yemek siparişinizi getiren çocuksa o kapı ardına dek açılır değil mi? Nasılsa bir yabancı sizi yargılamaz, soru sormaya da cesaret edemez...
 
 
 
Dün hiç beklemediğim bir an,  önümde birbirinin peşi sıra iki farklı kapı açılında durup durup bunları düşündüm. Tanışmak dediğimiz şeyin aslında karşılıklı kapı ve pencerelerimizi aralamak olduğunu hissettim. Nasıl bazen birbirimizin kapısına dayanıp, yumrukladığımızı, kimi zaman kapımızın önüne geleni gizlice gözetlediğimizi, bazen de daha zil çalmadan koşa koşa gidip ardına dek açışımızı düşündüm.
 
Yaşlanmak ve yalnızlık bile bazı kapıları sonuna kadar açmıyor... Sadece çaresizlik bizi birinin bacasından içeriye indirebilir.
 
 
 
Genç bir adamın toplum tarafından nasıl köşeye sıkıştırıldığına tanıklık ettim. Evlenmeye karar verdiği, muhtemelen bu karara zorlandığı kadını aslında hiç tanımadığı ve onunla iletişiminin hiç hoşuna gitmediğini anlattı. Aralarında suçlama dili vardı. Kadın suçluyor, küsüyor ve şikayetlerini dur durak bilmeden sıralıyor, adam sadece bu bombardımandan kaçıyordu. Olan bitene dayanabilmek için antidepresan bile kullanmış. Neden sonra fazla uyuduğunu görünce bırakmış. Fakat nişanlısı "keşke bırakmasaydın" dediğinde daha da üzülmüş.... Bir kadın konuşamadığı, anlaşamadığı, sessizliğini tercih ettiği bir adamı neden eş olarak ister?
 
 

Sonra da o dünyalar güzeli yaşlı kadın... Elinde bir defterle fotokopi makinasına yaklaştı ve benim sohbet ettiğim genç adama uzattı defteri. Gözlerimi ne defterden, ne de kadından alamadım... Çok özlediğim bir tavrı vardı. Fakat nasıl anlatılır bilemiyorum. İçimden onunla konuşmak geldi, neyse ki rahatsızlık vermeden sohbetin bir parçası olmayı başardım! Sonrası sabahın hediyesi olarak kucağıma düştü zaten. Parlak çiçeklerle süslü yağmurlu ve buz gibi bir mevsimde o hiç tanımadığım, kim bilir belki de fazlasıyla bildiğim ruhla güzel bir kahve içtim. Sanattan, çocukların sanatı içselleştirmesi için yapılması gerekenlerden bahsettik. Daha çok O, Zerrin Hanım anlattı, ben dinledim. Onunla konulurken, anneannemi, dedemi, Ertekin, Handan, Süheyla'yı... Erdal Amcayı... hepsini nasıl özledim....
 
Bir yabancının kapısından içeri süzülmeme yardım eden şey sanattı! Buyur edildiğim yerde uzun uzun kalmaya çok  hevesliydim. Yabancı kim, tanışıklık sandığımız aslında nedir, düşündüm. Düşündüm...
 
Zerrin Kehnemuyi inanılmaz bir bahar hediyesiydi...Kabul ettim! Kıymetli tesadüfler sandığıma yerleştirdim:)

16 Şubat 2018 Cuma

TURKUAZ RENKLİ BİRGÜNDEN NOTLAR

 
 
 
 
Kitapçı.
"Ölmek, eskimiş bir kıyafeti değiştirmek sadece...." Dün kitapçıda Deniz'in önerdiği kitaplardan birine denk gelir miyim diye bakınırken karşılaştığım cümle.
Peki yaşamak ne?
İnsan ne zaman gerçekten yaşar? Hayatın hakkını vermek dediğimiz nedir?
 
 
 
Tatlıcı.
Bazı tatlılar kişisel tarihimize yolculuk sanki. Kaşık dolusu tavukgöğsünün ağzımın içinde yuvarlanışı ve ben yutkunduğumda düştüğü yer.
Orası çocukluk.
 
 
 
Nur-u Osmaniye.
Ezberim, endişem, tanıdığım, hiç tanışmadığım. Akrabam, akbabam. Hepsi ve hiçbiri.
 
 
 
 
Kadırga.
Sıcacık bir tanışıklık. Değişmeyen ayrıntılar. İnsanda geçmişe dönme isteği yaratan güzellik... Pencereden sarkıtılan hasır sepet, küçük renkli kuş  lokumları...
Artık yaşamayan Necati bakkal...
 
 
 
 
Özbekler Sokak.
Annem. Anneannem ve dedemin aşkı. Aşığın aşka ihaneti. İhanetin miras kalan laneti.