16 Ağustos 2017 Çarşamba

İŞARET

 
 
Onu seyrederken aklımdan bir şey geçmiyor. Ha tabii atlattığımız badireler hesaba katılırsa hala endişelendiğim ve orasına burasına bakıp, evham ettiğim oluyor tabii. Ama asıl hissettiğim şu ki, her ne yaşanıyorsa tam kalbimin içinden, ortalık yerinden geçiyor.

Ne kadar uzun zaman olmuş bir canlıyı içim titreyerek, kendimi geri çekerek, onu başımın tacı yaparak sevmeyeli. Ne kadar uzun zaman olmuş sevme potansiyelimi görmezden geleli, yok sayalı..
Onun karnı tok, onun neşesi yerinde, o huzurlu uykulardaysa, işte o vakit ben uçsuz bucaksız  denizlerde bir su damlası olmuş keyifle salınıyorum.

Abartıyor muyum? Yooo, bence  eksik kalıyorum, anlatamıyorum.
 
Şimdi yavaş yavaş büyüyor. Hala minicik ama kendi maması ve tuvaleti ondan soruluyor artık. Keskinleşen süt dişleriyle beni zorlasa da ona kızmıyorum aslında, sadece korkuyorum. Hızlı hareket eder de canını yakar mıyım diye.
 
Öğrenmeye hazır öğrencinin öğretmene değil, öğrenme yolunda bir vesileye, işarete ihtiyacı var zannımca.
 
Theodora benim işaretim, unuttuğum kadim dilim, üzerine toprak örttüğüm hayatım!

6 Ağustos 2017 Pazar

 
 
Aldığım her nefesin,  anlamı olan tek şey ve aslında kocaman bir HİÇ olduğunu bilmek ve bu söylediğimi hissetmek arasındaki yol, ne kadar uzunmuş... Ne kadar uzunmuş aklın kalbe mesafesi... Ne kadar uzunmuş saçlarım. Ve ne kadar uzatmışım geçmişin hikayelerini..
 
Yeni masallar yazmak, canlanmak ve doğmak için nasıl da güzel bir sabah! Ne kadar sıradan ve bu haliyle nasıl güzel...

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İPLİKLER - I-

 
 
 
 
Anneme..
 
İplik bobinleri vardı daracık koridorda. Renkleri, kalınlıkları birbirinden farklı onlarca, hatta belki yüzlerce, irili ufaklı bobin. Hiç anlam veremedi genç kadın, muhtemelen bir atölyenin deposuna denk gelmiş olmalıydı.
Biraz daha ilerledi. Az ötede bir kapı görür gibi oldu, aralıktı, ince bir ışık  sızıyordu kenarlarından. Kapıya doğru yürüdü. Yavaşça itti.
 
Yaşları  birbirinden uzak, tam on yedi kadın vardı odada. Kocaman bir çember oluşturmuş, sessizce örüyorlardı. Kimi tığ, kimi şiş kullanıyordu. İpliklerin kalınlıkları, renkleri birbirinden o kadar farklıydı ki, onları seyrederken çok sonra şaşırarak fark etti, bu kocaman çemberin tüm emeği ortada dev bir ağ oluşturuyordu.
O inanılmaz, eşsiz güzellikteki dokumaya ne kadar süre baka kaldığını hiç bir zaman bilemedi.
Belki birkaç dakika, kim bilir belki birkaç saat. Neden sonra yanında beliren kadın, hafifçe omuzuna dokununca, irkildi.
 
"Ne örüyorlar?"
 
"Kendi kaderlerini."
 
"Ama nasıl olur" dedi şaşkınlıkla, "baksanıza herkesin ördüğü ortada bir yerde birleşiyor. Bu ne demek? Hepsinin kaderi aynı mı? Yoksa birbirine mi bağlı?
 
"Hayır" dedi yaşlı kadın, gülümsedi: "hepsinin kaderi birbirini etkileyecek demek"
 
"Anlamadım."
 
"Hangi yoldan yürürlerse yürüsünler, nasıl seçimler yaparlarsa yapsınlar her zaman görünmez ipliklerle bağlanacaklar birbirlerine. Tıpkı sen ve ben gibi"
 

4 Ağustos 2017 Cuma

KOŞULSUZCA BÜTÜNE BAĞLANMAK

 
 
Bu nasıl bir şey biliyor musun? Hani niyet etmek gibi. Yani belki de daha doğrusu niyet bile etmemek, tam kalbinin ortasından, en derinlerden bir yerden, istediğini bile bilmeden istemek gibi. Dileklerden, niyetlerden çok daha anlamlı, çok çok kocaman.
Şarkıda der ya "küçücük bir bakışın çözer beni kolayca..." işte öyle biraz.
 
P.tesi sabahından bu yana çektiğim yürek acısı tarifsiz, çaresizliğimin sınırları uçsuz bucaksızdı..  Nihayet günler ve geceler sonra Theodora ve ben evimizde uyuyacağız bu gece. Ve dilerim sağlıkla yatıp, sağlıkla kalkacağız.
 
Bu yazı sadece benim duygularımla ilgili değil, küçücük bir canı hayatta tutmanın ne kadar zahmetli olabileceğiyle de alakalı. Çünkü Theodora'yı bulduğumda, onu olduğu yerden alıp eve getirdiğimde galiba tam olarak ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece tahmin yürütüyorum ama bence çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde pek çok anne ve baba da tam olarak neye evet dediklerini bilmiyorlar... Çünkü bu bilinebilir, başka seçimlerle karşılaştırılabilir bir şey değil!
 
İnsan ne kadar sevinçle dolacağını ve en ufak aksilikte ne denli şiddetli acı çekeceğini tahmin etse, acaba bunu yapar mı? Kim ısınmak için ateşten bir top kucaklar!?
 
Onca kitabın, onca hocanın emeğini zayi eden ben, hayatın sırrını şu hap kadar canda bulacağımı nasıl bilebilirdim? Kim derdi ki, gün gelecek bir canlıyı canımın içi diye seveceğim?
 
Theodora benimle yaşamaya başlayalı bir ay oldu. Adı gibi bir hediye o hayatımda. Kocaman kocaman boşluklarımın tıpası, yaması değil, aksine, hacminden beklenmedik şekilde kendi yerini açan, hastalandığında beni olası boşluğuyla titreten minicik bir can.
 
Anne sütünden mahrum yavru kedi bakmak ve hayatta tutmak çok zormuş... Onların sokakta nesiller boyu maruz kaldıkları öyle çok illet var ki, insan hepsini bilse bu savaşa girer mi acaba?
 
Theodora'yı  bulduğumda en fazla on günlüktü. Mosita Veteriner Kliniği'nde* Veteriner Altuğ Bey, Bilge Hanım ve Ceyda Hanım ilk haftalarımızın sağlıklı geçmesi için inanılmaz destek verdiler. İyi de gittik. Ama ne olduysa oldu ve bu hafta başında zorlanmaya başladık...
 
Meğer sadece pireler ve kalsiyum eksikliği değil, bir sürü parazit de varmış sınavımızın içinde... Bu parazitlerle savaşmak zorunda kalan küçücük canlar, çoğu kez biz anlamdan ellerimizden kayıp gidiyorlar.
 
P.tesi kontrole gittiğimizde yemek ve kaka normal olduğu için veterinerimiz sakindi. Yine de karnındaki şişlik huzursuz etmişti. Fakat asıl zor günümüz Salı sabahı başladı.
Güne bir krizle girdik. O kadar moral bozucu bir titreme hali ki, seyretmesi çok zor... Theo, o gün, akşama kadar klinikte kaldı. Gün içinde ve akşama doğru güçlenmesi için vitaminleri ve diğer gerekli iğneleri yapıldı. Geceyi yalnız geçirmemesi için eve getirdim. Odaya da bırakmadım. Gözümün önündeydi neyse ki!Fakat iki saat içinde, ki son üçü bir saatte, ard arda dört kriz geçirince, soluğu Cadde Veteriner Kilinik'de ** aldık!
 
Bu krizleri kesinlikle epilepsi kriziyle aynı tanımlayabilirim; kendini sağdan sola atan, kasılan, ağzından saydam bir köpük gelen, titreyen ve nefes alamayan o bildik zor sahne..
 
Konu şu ki iyice şişen karın nefes almayı imkansız kılınca yaşanıyor bütün bunlar.. Bir üşüme ve soğuma, sonra ısınma.. Çiş kaçırma...
 
Neyse ki gittiğimiz klinik yirmi dört saat açıktı ve bizi şu hayatta gördüğüm en sakin, en ne yaptığını bilen veterinerlerden biri karşıladı: Sinem Hanım.
Onun hızlı ve doğru kararları sayesinde evdeyiz bugün! Çünkü bu minik canların şansı yarı yarıya... Hekimler de en az bizim kadar çaresiz.  Özetlersek işin yarısı teknik, diğer yarısı dua!
 
Demek istediğim şu ki, olur da bu minik canlardan birini kurtaracak olursanız, önce üşenmeyin, birkaç saat iyice etrafa bakın; anası orada mı? Zira bebeği ondan iyi kimseler besleyemez.. En ideal yardım anneyi beslemek. Ama anne kedi yoksa, sizinle gelmesi gerekiyor demektir. Yoksa zaten siz, onu bırakıp gittikten kısa bir süre sonra erkek kediler veya kargalara yemek olacaktır. A, burada şahsi kararınıza saygı duyarım, "doğa böyle bir düzen Elvan" diyebilirsiniz. Haklısınız da, bu bir bakış açısı ve tek bir doğru yok.
 
Ancak doğrunuz benimkiyle aynıyla lütfen hemen bir veteriner hekimden yardım alın. Sakın süt vermeyin. Belki azıcık su.. Onlar size mamayı nasıl vereceğinizi, biberonu nasıl tutacağınızı anlatacaklar. Tabii bu minicik canlı annesiz kalmışsa artık onun çişi kakası da sizin sorumluluğunuzda.. Bir buçuk aylık olana dek her gün dikkatle bakın kaka yapacak mı? Kıvamı ne çok katı, ne de ishal gibi olmamalı. Bu iş için videolar var. Hafif nemli bir pamukla annesi yalıyor gibi masaj yapmanız lazım. Kolay değil ama onun yüzündeki rahatlama var ya, insan öyle bir hale geliyor ki sanki hayattaki en önemli şey o iki santimlik kaka! O kaka ki yapılmadan huzur yok! Çünkü zehirlenebilir...
Sonrasında öyle hızlı öğreniyor ki kumunu, mamasını ve hatta su içmeyi... İnsan doğanın bu garip bilgi aktarımına inanmıyor!
 
"İnsan insanın külüne muhtaç" lafını kafamda bir yere oturtamadan geçen onca yıldan sonra, bu defa da her canlının bir diğerine  nasıl da görünmez ipliklerle bağlı olduğuna aymanın haklı sevinci içindeyim. Kaldı ki son bir aydır elimdeki iki kitap*** da çok manidar...
 
Evet Theodora'yı kaybetmekten çok korktum. Bu doğru. Ama şimdi anlıyorum ki, asıl korktuğum hayatla kurduğum bu muhteşem bağı bir kez daha yitirmekti. Kimin ya da neyin ilacımız olacağı belli değil. O yüz kilitli kapılarımızın bir minik patiyle açılmayacağı ne malum?
 
 
* Mosita Veteriner Kliniği: 0216 336 12 30
** Cadde Veteriner Kliniği ( 24 Saat açık ) : 0216 363 06 66
*** Seninle Başlamadı, M.W.
       İçimizdeki Balık, N.S

27 Temmuz 2017 Perşembe

KANATLI BİR BALIĞIN İTİRAFLARI


“Bu dünyada hangi akıllı aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?” –Ursula K. Le Guin

Karanlık dünyalarının ışık sızan bir köşesinde karşılaşmış annemle babam. Biri ömrün kısalığına inanan bahtsız bir kelebek kostümü giymiş o gün, diğeri yedi denizin dibinde mutluluğu arayan balıkmış kendini bildi bileli.
Olur mu olmaz mı derken, başlamışlar birlikte yüzmeye, yürümeye.. Defalarca ıslak kanatlarını taşıyamaz hale gelmiş annem. Sadece babamla yüzmekten değil, kendi gözyaşlarından da ağırlaşıyormuş narin kanatları. Babam yedi denizin dibiyle, gökyüzünün yedinci katı arasında sıçrayarak aradığını bulmaya çalışırken olanlar olmuş. Ben doğmuşum. Yüzebilen bir kelebek!
 
Babam kendi başaramadığı şeyi bana miras bırakarak, göğün yedinci katına bir kez daha sıçramış.
 
Onu bir daha görmedik.
 
Annemin kanatları eskisi kadar ıslak ve ağır değil, fakat  hiç azalmayan bir rutubet kokusu var gözlerinde. Bazen, iyice yaklaştığımda, tam gözbebeklerinde yosun tutmuş bulutlar görüyorum. Bunu ona hiç söylemedim, korksun istemiyorum.
 
Kanatlı bir balık olmak çok zor.

EMAYE SEVİYORUM


 
“Tüm akıl hastalıklarının temelinde, meşru acıları yaşamayı reddetmek yatar.” –Carl Jung
 
Cam ayakkabıların, sihirli elmaların, altın saçlı kızların, beyaz atlı prenslerin ve daha nicelerinin olmadığı bir dünyada masal sevmek ve masal yazmak ne kadar güzelse, o masalların içinde yolunu yitirmek, kadim bilginin sınırlarında kaybolup, asıl mesajdan uzak düşmek de bir o kadar kolay...
 
Gerçek dokuz kat şiltenin altındaki bezelye tanesi  gibidir ya; görmesen de, emin olmasan da içinde bir yerde sezersin... Ne zaman ki hayatın ortasına bomba gibi düşer, işte o zaman "aslında ilk günden biliyordum... " dersin. Demez misin?
 
Yedikçe artan, eksilmeyen sofralara, ölüp ölüp dirilen kahramanlara, beyaz atlı prenslere inanmadığımı söylemiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey, yani kendime açıklamaya çalıştığım şu ki; o paylaştıkça artan sofraları gördüm. Ben de o sofra bezlerini dizlerimin üzerine alıp, karnımı doyurdum. Orada bitmeyen şey sadece yemek değildi, kalpten kalbe kurulan köprüler, ruhu besleyen eşsiz iletişimdi..
 
Ölüp ölüp dirilenleri sonraki yıllarda tanıdım. Akıllı kadınlar ve adamlardı. Ama unutkanlık sorunları vardı; akıllarıyla yola çıkıp, kalplerini evde unuttular. Zaten bu yüzden defalarca öldüler! Sonra mı? Tabii ki eve dönüp eksik parçayı alınca,  yola devam ettiler:)
 
Prensler... Onların yaşadığını biliyorum, çünkü  pek çoğuyla karşılaştık. Ancak her defasında bir  masal kitabından kostüm seçiyorlardı! Yani hiç biri don gömlek karşıma çıkmadı. Eğer buna cesaret edebilen olsaydı, ben buradaydım. Kaçmadım...  Belki azıcık saklanmış olabilirim. Ki kendimden bile saklıyordum..
 
Emaye bir kutuya koy kalbini Salvadore*, benimkini de yanına. Elbet biri bizi görecek. Hadi hadi, toparlan, çıkalım evden:)
 
*W.J., Tutku.

25 Temmuz 2017 Salı

ÇEMBERDE SAKLANMAK

 
 
Hiçbir şey benimle başlamadı ve benimle bitmeyecek. Bu gezegenden geçen milyarlarca canlıdan sadece biriyim. Küçücük, minicik ve başka herhangi bir şeyden daha önemli veya önemsiz değilim.
 
Şimdi ve burada olmak dışında seçeneğim yok. Dünle barışmak, yarınla uyumlanmak devam etmek için tek şansım.. Yediğim tüm kazıkların, uğradığım onlarca hayal kırıklığının üzerine bir bardak su içmek dışında yapabileceğim bir şey yok...
 
Hızla dönen dünyanın, duygu ve düşünceleri akşamdan sabaha değişen insanlarının arasında, hem dışarıda, hem içeride düşmemeye çalışıyorum. Kaç cephede mücadele verdiğimi artık hatırlamıyorum. Neresi zayıflarsa tüm cephanemi oraya yığıyorum.
 
Bazen bedenimdeki ağrıları okuyamıyorum; kaslarımın sızısı mı uykularımı bölen, yoksa nicedir siperde yatmaktan her yanı ağrıyan kalbim mi?
 
Kırgınlıklarımdan kule yaptım dün gece. En büyüğünü en alta koydum. Baktım tavana değdi değecek, hemen yıktım. Bu defa uzun bir yol gibi yan yana dizdim hepsini. Yine korktum, adım atacak yer kalmadı evimde..
 
 
Mutluymuş gibi yapamadığım tüm anlar için özür dilerim. Bu oyunlar bana göre değil... Ve dünya mutlu bir yer değilse bu benim suçum değil...
 
Devekuşu misali anlık mutluluklarımı ne yaptığımı sorsanıza?
 
Onlardan ancak içine sığabileceğim bir çember yapabildim.
 
Dün gece ben, geçmişin ve geleceğin, aldığım ve alacağım tüm kararların, vedaların, merhabaların, bildiğim, bilmediğim, ben sandığım ve henüz tanışmadığım her yanım, herkes ve her şeyden gayrı, o çemberin içinde sabahladım!
 
 

23 Temmuz 2017 Pazar

HEDİYE

 
 

Defalarca ve defalarca hayal kırıklığı yaşıyor olmamızın sebebi, her denemede bir insana, ( sevgili, arkadaş, koca, çocuk, öğretmen.. ) bağlanmaya çalışıyor oluşumuz... Oysa ne tarafından bakarsan bak hayal kırıklığı. Yani sen hayal ettin, aslında öyle biri, öyle bir şey zaten yoktu denilebilir, bu birrr. Ayrıca bağlanmak için neden bir insanı seçtin? Onun da en az  senin ve diğerleri kadar hikayesi olduğunu tahmin etmen gerekirdi. Seçtiğin kişi içinde yüzlerce hikaye barındırır. Bilmeliydin... Doğadan bir şeye bağlanmak, hatta bütüne bağlanmak daha iyi bir fikir değil mi? Bu da ikiiii.
 
Bu yıl Eylül ayında ders yapmamaya, bol bol doğada dolaşmaya karar verdim. Hatta belki Ekim'de de yapmam. Şu an bilemiyorum. Ama bayramdan başlayarak Eylül sonuna adar kepenk indireceğimden eminim.
 
Tek istediğim rüzgarın, ağaçların, denizin ve artık yakmayan, sadece ısıtan güneşin varlığı. Hafif kıyafetlerle, sırtımda bir çanta, tıpkı gençliğimdeki gibi sakin sakin okumak, yazmak ve yılların hızla gelip gidiyor olmasına takılmadan uzun, derin nefesler alıp vermek istiyorum. Telefonsuz, bilgisayarsız, pansiyonlarda kalmalı bir tatil. Gerçek hayat diye burnuma dayatılan her ayrıntıyı ardımda bırakıp, bir duvar çatlağından sızar gibi içimin denizine süzülmek istiyorum. Kendime kırk dört yaş hediyesi diyelim.
 
Gözümü kirleten şeylerden, gördüklerimin içime doğru hızla inen yaban hissinden, olan bitene öylece bakmakla yetinmekten çok yoruldum. Kabuller basamağının sınıf geçemeyen talebesi olarak en çok bütünlemelerle hırpalandım.
On kaplan gücündeki ben, geçmiş zaman gladyatörleri karşısında donmuş gibiyim.
 
Keşke Theo da benimle gelebilseydi ama henüz çok küçük... Belki de bu tatil on beş günü geçmemeli...