21 Şubat 2017 Salı

EVSİZLER





İstanbul'un sokaklarında eski neşe nicedir yok. Daha çok açlık, hoyratlık, bencillik var. Benim çocukluğumda dilencileri sadece Sultanahmet'de görürdük. Ya da Eyüp'e gidince. Cuma günlerine özel bir dilenme ekibi falan da olmazdı. Hele hele bizim mahallelerde hiç olmazdı. Fazla yemeğimizi, artık kullanmak istemediğimiz ev eşyalarını ve kıyafetleri apartman görevlisine verirdik. O, içinden işine yarayanları alır, kalanları da yazın giderken köyüne götürürdü.
 
Evsizlik, açlık gibi kelimeler Afrika'yı çağrıştırırdı. Savaş yıllarında karne ile yapılan alışverişi dinlerken sanki o günleri yaşayan babaannem değilmiş de onun büyükannesiymiş gibi gelirdi.
 
Günler geçti, zaman aktı ve bugün bakıyorum da belki de ömrüm boyunca yaşamadığım bir yoksulluğun, yoksunluğun tam ortasındayız.
 
Bir yanda türlü sebeple İstanbul'a sığınmak durumunda kalmış mülteciler ve doğudan kaçıp gelmiş vatandaşlarımız, diğer tarafta hayatın süprizli yollarında yürürken evine, ocağına yabancılaşan eşimiz dostumuz, özellikle bacılarımız.
 
Birinci grubun acısını, çaresizliğini şu an için üzüntüyle izlemek dışında bir şey yapamıyorum... Beni aşan, devası bende olmayan kocaman bir sorun gözlerimizin önündeki. Kimbilir nasıl bir servet ödediği ayakkabılarıyla caddenin kaldırımlarını ezen pek çok hanımın hiç mi yüreği burkulmuyor diye bazen merak ediyorum. Nasıl anne bunlar? Nasıl insan? Neyse ne aslında, kimsenin insanlığını sorgulamak benim vazifem değil. Ben, benim insanlığımdan sorumluyum...
 
İkinci grubu yakından tanıyorum. Buradaki kadınlar ve erkekler kendi hayatlarına yabancılaşmış insanlar. Her biri farklı bir şehrin, değişik bir işin veya yeni bir ilişkinin hayatlarını güzelleştireceğine inanıyor. Koşanlar mı ararsın, estetik ameliyatlardan yardım bekleyenler mi?

Sıkılıp sıkılıp saç rengi değiştirenler, sinemadan çıkmayanlar, kurstan kursa savrulanlar... Sabah körü mesaj yazanlar ve şimdi aklıma gelmeyen daha neler neler....

Ben ikinci evsizler grubunu biliyorum. İnsanın yuvasını aramasının ne kadar büyük bir kalp yorgunluğu olduğunu da anlıyorum. Keşke elimden bir şey gelse.. Keşke yuvaya dönmek o kadar kolay olsa..


19 Şubat 2017 Pazar

MAGRITTE RENE



 
 
Bir Rene resmini ilk gördüğüm yer Le Guin'in  kitap kapağıydı. Önce Dali zannettim, sonra önüme Magritte Rene çıktı. Ve o andan itibaren bu tuhaf fakat bir o kadar neşeli adamın resimlerini seyretmeye başladım.
 
 

Tabloların her biri üzerlerine kısa öyküler yazılacak kadar güzeldi.. Sade, derdini anlatan, tertemiz ve bir o kadar da derin...
 



Bu tabloların hemen hemen hepsinde aynı şeyi sevdiğimi fark ettim, ressamın imkansızı düşlemesi ve imkansızın resmini yaparak, onu bir parçasıyla hayatın içine davet etmesi bana büyüleyici geliyordu. Her tablonun kendi dili vardı; bazı eserler içinizi acıtırken, kimileri karşısında gülümsemeden durmak imkansızdı.
 

 
Ve korku. Onun tablolarındaki alaycılığın zirveye taşındığı görüntüler, korku temasını işledikleridir. Korkmakla, bunda korkulacak ne var, düpedüz saçmalık duygusu arasında o kadar hızlı gelip gidersiniz ki, korku etkisini kaybeder. Ama hala oradadır! Ama nasıl?



Gizemli bir şey konuşurken veya düşlerken onu anımsamamak imkansızdır. Gökyüzünde yürüyenler, adeta bir Bosch tablosuna gönderme yapan yarı balık kadınalar... Ama elbette Bosch karanlığı yoktur Magritte eserlerinde, O başka, bambaşka bir zamanın gizemini anlatır.



Ailesi ve dostlarıyla çektirdiği fotoğraflar da en az tabloları kadar şaşırtıcı ve düşündürücüdür.  Bugün günlerden Magritte Rene.  Burada gördüğünüz tabloları en güzelleri değil, sadece benim en sevdiklerimden birkaçı. Şimdi bir de müzik bırakıyorum ki, güzel bir Pazar olsun:)
 

18 Şubat 2017 Cumartesi

CHAGALL




"Chagall bu imgeleri nereden buluyor bilmiyorum, kafasında bir melek olsa gerek." Picasso



Mutluluğun resmini bilemem ancak bence aşkın resmi yapılmış... Bu sabah Chagall bizim için çizmiş ve boyamış olsun....
 
 
Sabah kahvemi bu tabloları seyrederek içmek o kadar iyi geldi ki paylaşmak istedim.
 
 
 
Chagall, Rus kökenli bir Yahudiymiş. Kendisi Yengeç burcu :)) Yani sarılıp sarmalanmaya odaklanmış olması gayet normal. İlk Chagall tablosunu Burhan Uygur'un evinde görmüştüm. Daha doğrusu nefis bir kopyaydı elbette. Sonra sonra onun tablolarındaki şiirle, Chagall arasında bağ kurmaya başladığımı anımsıyorum...
 
 
Anlık bir tesadüfle keşfettiğim Chagall o günden beri en sevdiklerimdendir..
 
 
 
 

17 Şubat 2017 Cuma

KAZ AYAKLARI

 
Bu sabah bahar havasında uyandım. Belki günler sonra yüzünü gösteren güneşin etkisi, belki de bugün evde temizlik yapılacak diye içten içe seviniyorumdur? Ne bileyim yahu, insan kendine de yabancı ya bazen!
 
Neyse konumuz bu değil aslında. Şu ki, göz çevremdeki kırışıklıklar anneminkilerden fazla! Ağzımın iki yanındaki çizgiler de öyle! Neden??? Durmadan gülüyorum ondan mı? Of ya, gülmemek için işimi değiştirmem lazım. Zira küçük insan komik!
Daha doğrusu komik değil, doğal. Ancak biz yetişkinler doğallığımızı her nerede kaybettiysek, tekrar onunla karşılaşınca ister istemez gülümsüyoruz. Çünkü çok acayip bişi!
 
Sınıfta efsane sahneler dönüyor. Son olanlardan birkaç örnek veriyorum, sonra tekrar kaz ayaklarıma döneceğim. Önce sebebini anlatayım da, bi anlaşılayım.
 
 
Şimdi bahsi geçen ikizler, ki ablaları da öğrencimdi yani düşünün bu işi uzun zamandır yapıyorum ve bu gidişle kaz ayakları yazısı ile kalmam, ellerimin üzerindeki yaşlılık lekelerini de yazarım:) Hey hat!, inanılmaz bir aileden geliyorlar. Dolayısıyla kendilerini ifade etmekle ilgili zerre kadar sıkıntıları yok.
Mesela kız, sınıfın kapısından girer girmez doğruca üzerime atlayıp, ardından "ben senin matına geçiyorum" diyor. Hani, geçebilir miyim falan gibi saçma sapan girizgahlar yok. Bodoslama! Bazen "tamam" diyorum, bazen de "yanımdaki de boş, oraya geç de rahat çalışalım istersen" diyorum.
 
Anlatıyorum ama siz yüzü göremiyorsunuz tabii. Üstelik bu hafta giyilen akıllara zarar eteği de görmediniz!!! Efsane bir tütü! "Baksana Elvan Öğretmen, beğendin mi?"
"Beğendim tabii, çok yakışmış"
Burada kocaman bir gülümseme karşılıklı! Öyle güzel gülüyor ki pencereden taşıp, caddelere sıçrıyor ışıltısı!
 
Oğlan daha sakin. Onun da yüzünde kocaman bir gülümseme var. Nasıl oluyor bilmiyorum, bir soru soruyorum ve kız atlıyor "biz aynı evde yaşıyoruz, ikiziz ya!"
Hadi ya, demek aynı evde yaşıyorsunuz!!!! Gel de kopma:)))
 
Sonra dans başlıyor. Kızlar el ele tutuşup dönerken, erkek adam solo! Ama ne solo! Müzik bedeninde okunuyor, o kadar!
 
Bu arada bir hanım kızımız daha var ki, kendisi gerçek bir Tomurcuk ve Sevecen hayranı. Konu nasıl oluyorsa oluyor, mutlaka oraya geliyor. İ., nefis bir yaratık, onun da ağabeyi öğrencimdi. Belki hatırlarsınız, önce beni sevme diyen ve sonra gizlice "seni seviyorum" notları yazan ve şimdilerde Fide'nin bahçesinde belime sarılan M.! Ah ya, bunlar koca kadınlar ve adamlar olacaklar ve ben onlara sarılmak için parmak uçlarımda yükseleceğim değil mi?
 
İ. ye dönersek, kıyafet on numara. Artık anne nasıl seçiyor bilmem çok zevkli. "Beğendin mi?" diyor. Ben de "beğendim tabii, bugün çok şıksın" diyorum. Bize gittiği tiyatro oyunlarını anlatıyor. Belli ki çok etkilenmiş. Sınıftan çıkarken bağırıyor "seni doğum günüme davet edeceğim" Ben de bağırıyorum "olur, mutlaka geleceğim!"
Ardından  diğer sınıfla birlikte Ö. geliyor, boynunda bir kağıt: Ö. 5,5 Yaşında!
"Tatlım bu nedir?"
"Yarın 6 oluyorum ya, onun için"
"Aaa ne güzelmiş!"
 
O gün konumuz sevgi, zira sevgililer günü kutluyoruz. Bu sebeple çocuklara tek tek notlar yazdım. Küçük Prensler ve renkli mandallarla süsledim. Sevgi sözcükleri söylemek ve sarılmak üzerine uygulamalı bir ders yaptık. Elimde öyle sevimli videolar var ki, kaşlarımı çattığımda bir tanesini açıyorum ve işte o zaman da kaz ayaklarım çıkıyor! Ne var bu kadar gülecek demeyin, öyle içtenler ki...
 
Tanrım güneş yüzünden iki kaşımın ortasında bir çizgi, küçük insan sebebiyle de kaz ayakları verdin ya bana, vallahi bilemiyorum ne desem? Şansıma şükretmek galiba en iyisi:))
 
 

16 Şubat 2017 Perşembe

CEBİNDEKİ DELİĞE DİKKAT ET; UMUT DÜŞMESİN!

 
 
 
 
Şehrin gürültüsünden epeyce sıyrılmış bir evde yaşamama rağmen Sağır Bahçe'yi özlüyorum... Çünkü içimi duymak istiyorum. Balkonumun önündeki bahçeye bakıyorum da eğer ona bir isim vermek isteseydim sanırım Yalnız Bahçe derdim. Etraftaki apartmanlar ve fazlasıyla yeni binalar arasında o kadar yalnız görünüyor ki palmiyeler, bin dokuz yüz yetmişlerden gelen köhnelikleriyle bana umut esinlemiyorlar. Umutsuzluk iç sesimi perdeliyor. Duyamıyorum.
 
Oysa hayat bu umutsuzlukla yaşamak için çok kısa.
 
Victor her sabah soğuk suyla yıkanırdı. Yıkanacak zamanı yoksa soğuk suyu yüzüne kollarına çarpar, sonra havlu ile masaj yapardı. Önce bedeni canlandırırdı. O zamanlar kapı aralığından bakardım ona ve gülerdim. Hem aynı kafadaydık, hem de benim zihinsel etkinliklere ve entelektüel birikime verdiğim değer bizi farklı kılıyordu. Yine de içsel olarak onun yaptığı her şey bana doğru gelirdi. Ye dediğini yer, iç dediğini içerdim. Uygulamaya hazır değildim ama  ardında yürüdüğü hayatı izlemekten çok hoşlanıyordum. Yolunu kaybettiğim yuvamdan biriydi o. Tanışıklık hissi başka nasıl anlatılır bilmem..
 
Neyse, şimdi bunca yıldan sonra aynı şeyleri yapıyorum. Güzel bir kahvaltı, harika bir duş. Bütün bedeni fırçala ve  ardından yoga matına zıpla!
 
Zihnin ileri geri salınımlarının bedene ve ruha verdiği hasardan birkaç dakikalığına sıyrılmanın ödülü ışıldayan bir cilt ve neşeli bakışlar. Çocuklarla yoga yaptığım günlerde eğer ders çıkışı birileriyle buluşursam benden taşan ışığı mutlaka görüyorlar. Bütün bunların mesajı çok açık: Kımılda, neşelen, koş, coş, dans et, yoga yap. Hımbıl hımbıl oturma!
 
Umut, kafasını kuma gömen, olumsuzu çok lazım bir haltmış gibi durmadan tekrarlayan, döngüyü kırmak, hiç olmazsa esnetmek için hiç hamlesi olmayanlara gelmeyecek. Umut, ona inanan, onun varlığını arzulayanlara gelecek. Hiç mi derin kuyulara düşülmeyecek? Elbette düşülecek. Küfürler, acıklı şarkılar, lanet okumalar olacak. Soru şu ne kadar sürecek bu hal? Oraya yapışacak mısın yoksa zıplayıp çıkacak mısın o kuyudan?
 
İşte tam burada akıla ihtiyaç var. Söke'ye gittiğimizde Mürsel çamura girmişti. Ege ona baktı ve hiç sesini çıkartmadı. Mürsel de işi abartmadı, yanlış hamleyi görünce hemen oradan çıktı. Evet, çamura bulanmıştı ama sadece bacakları. Ege ilk bulduğumuz suyla onu sakince yıkadı. Sonra biraz güneşte koşturdu ve bataklık ardımızda kaldı.
Sonra anlattı. Başka bir arkadaşının köpeği de aynı şeyi yapmıştı. Ama o çamurdan hemen çıkmamış, kendini iyice bulamıştı... İki köpek,  aynı durum ve iki farklı seçim!
 
Umudu beslemek ve umutlu kalmakla, karanlığa sarılmak arasındaki fark da bu kadar basit aslında. Bulduğun ilk suyla yıkanıyor musun? Çözüm ararken neşene sahip çıkıyor musun? Negatif insanlardan uzaklaşırken bile onlara şefkat beslemeye özen gösteriyor musun? Dans ediyor musun dans? Yoga? Neşeli müziklerden bir liste yap kendine dostum! Ah bir de severek ve sevilerek sarılıp sarmalansan bi şeyin kalmayacak bak gör:)
 
 
 
 

15 Şubat 2017 Çarşamba

AŞKA DAİR SİNİRİME DOKUNANLAR :))

 
 
Son iki gündür teröre, döküle kana, işsizliğe, aşsızlığa ve katsayısı matematikçilerin boyunu aşan umutsuzluğa rağmen sevgi ve aşk düşündük. Konuştuk. Gülümsedik.
Şiirlerde, sevdiğimiz yazarlarda, minyatürlerde aşkın izini sürdük. İç çektik. Pek çok sanat eserinin ardındaki bu göklere çıkartılan hissi, en kadim vaadi yad ettik.  İnceliği, derinliği karşısında bir kez daha eğildik..
 
Önü ardı buydu aslında, başka bir şey değil. Çiçeklerle, notlarla, karikatürler ve şarkılarla birbirimizi neşelendirdik. Elbette bütün bunların aşkla ve sevgililer günüyle doğrudan ilgisi yoktu. Biz sadece o günü bahane edip, içinden payımıza düşeni çaldık!
 
Özel günlere karşı tepkili olan insanları anlıyorum. Sadece bunu dile getirmekteki ısrarlarını anlamıyorum. Sanki anlaşılması gereken her şey gayet iyi anlaşılmış ve bir tek sevgililer gününün kapitalizmin oyunu olduğuna mı kafamız basmamış? Bana bunu anlatmak için harcayacağınız eforun onda biriyle gidip bir demet çiçek alın karınıza, kızınıza, sevgilinize verin. Çiçek alıp vermeye bahane olsun. Günün adını, pompaladığı şeyi geç be tatlım, evindeki, çevrendeki insanları gülümsetmek için bir fırsat işte!
 
Gelelim beni rahatsız eden ikinci konuya. Aşkın cinsiyeti... Aşk sadece ve sadece cinsellikle ilgili bir durum değildir. Ona seks veya türün devamlılığı için cinsel birleşme diyor bilim dünyası. Kaldı ki cinselliğin de illa bir türün iki karşı cinsi arasında yaşanmasını bir zorunluluk olarak sunamayız. Zira doğada işler böyle yürümüyor.

Sosyalleşmiş bir hayvan olan insanın doğasında da hikaye böyle yürümüyor... Bir erkeğin, diğer bir erkeği cazip bulması tarih sahnesinde ilk kez ne zaman resmedildi bilmiyorum ancak homoseksüellik, biseksüellik Hitit'den başlar benim görsel hafızamda. Hatta Uzakdoğu tapınaklarının yüksek kabartmalarında, belki Sümer'de de vardır? Doğrudan araştırdığım bir konu değil. Ama Yunan ve Roma'nın cinselliğe bakışının ne denli sınırsız olduğunu sanat eserlerinden izlemek gayet mümkün.



Beni asıl rahatsız eden yirmi birinci yüzyılda insanlar neden hala buna takılıyorlar? Neden kimse karısıyla, kocasıyla veya sevgilisiyle rahat rahat sevişemiyor? Bunu başarmış olanlara diş bilemek yerine yataklarınızı şenlendirin bence. Çünkü sevişen insanlara saldırmanın altındaki öfke ve tatminsizlik gerçekten çok üzücü...

Kime aşık olacağımızı seçemeyiz. Bugüne kadar erkekleri tercih etmem, ki ne kadar akıllıca olduğu tartışma konusu, bundan böyle de tercihimin bu yönde olacağı anlamına gelmez. Hayatın bana nasıl oyunlar belirlediğini, önümde ne gibi sınavlar, çetrefilli yollar olduğunu bilmiyorum. Bugün bana Jüpiter kadar uzak olan bir his, bakarsınız yarın gayet benimsediğim bir duyguya dönüşür? Zira aşk sadece ve sadece bedende başlayıp, bedende biten bir hal değil ki... Kimi isteyeceğime karar veren fizik ve kimya kurallarını ben yönetebilseydim hayat pek güzel olurdu? Olur muydu? Bilemedim şimdi.

Neyse, cinsiyet ayrımcılığı yapan, aşkı kendi kalıplarına sıkıştırmak isteyen, kafalarındaki cinsellik tablosundan taşanları ağır şekilde yargılayan ve diğerlerinin yatak seçimlerini hayatlarının her boyutunu eleştirmek için kullanmaktan çekinmeyen acımasız insanlardan hiç hoşlanmıyorum. Ama üzülerek görüyorum ki onlar kendilerine de çok acımasız. Ot gibi yaşıyorlar. Ellerinde üç beş kitap, kafalarında 2x2= 4!

Ah canım ya, keşke işler bu kadar kolay olsaydı... Hangi kitabında hatırlayamadım ama Murathan Mungan'ın bir ceylanı anlatışı vardır ki, küçücük bir çocuğun o kısacık andan edindiği ve ömrü boyunca anımsadığı his insanı düşündürür..
Winterson'dan bahsetmeyeceğim bile... Bilen bilir, bana aşk hakkında yazılmış en güzel, en samimi romanları söyle deseler onun kitaplarını sayarım... Kimse onun kadar sınırsız, onun kadar doğrudan kalbe yazamadı bence.

Toparlarsak, dün akşam Sarışın bir makale paylaşıyor, pek hoşuma gidiyor. Ben de adı lazım olmayan birine diyorum ki "bak ne güzel bir minyatür." Adam diyor ki "işte ecdadımız!" Vay arkadaş, kaç yüz yıl önceki kervan yolculuğunda yaşanan tutkulu bir aşk hikayesi resmedilmiş, sene bilmem kaç ve işçilik nefis... Ama adamın orada gördüğü şey şu: hımmm kurallara uygun seks yapmıyorlar, sapkın bunlar zaten! Üstelik benim onaylamadığım tarafta değiller miydi? Hah o zaman verip veriştireyim...
Baktığını göremiyor, gördüğünde de sadece kendi tezlerini güçlendirecek ayrıntılara takılıyor. Oysa deve üzerindeki abiler aslında Arap yahu, senin ecdadın bile değiller! Bu arada bütünün güzelliği ata binmiş kaçıyor, gördün mü?

Ah ya, o cücük kadar yargılama kabiliyetinle kocaman bir hikayeden sana kalan bu işte, yani bak ellerine hayattan sana kalan da bu: hiç!

14 Şubat 2017 Salı

AŞK



Eğer aşık olsaydım, aşk hakkında yazamazdım. İnsan aşıkken yazamaz, okuyamaz, uyuyamaz, acıkmaz, susamaz... Aşk insanın kimyasını bozan, sosyal yaşamına darbe indiren, fabrika ayarlarını darma duman eden fena bir "şey" dir. Değil midir?
 
A değil mi sahi? Bize böyle öğretmişlerdi. Tüh ya, şimdilerde böyle yaşanmıyor öyle mi? Zaten aşık olmanın girizgahı falan da kalmadı di mi? Ben ve benim gibi birkaç dinozor gitsek mi buralardan?? Zira gerçeği kaldıramıyoruz Sarışın:)
 
Gerçekten aşık olduğumuzda ne acayip tepkileri vardır bedenin... Bizden bağımsızdır kelimeleri, eli kolu savrulur, konuşurken tükürükler saçmaya başlar.. Ayağı takılır düşer. Anlatırken, anlattığı şeyi unutur. Kendini komik duruma düşürecek ne kadar saçmalık varsa ardı sıra gelir. Elleri uyuşur insanın, midesinde güveler, kelebekler uçuşur. Bağırsakları bozulur. Uyku mu? Sanki artık ihtiyaç yoktur. Acıkılmaz. Acıkınca da iştah olmaz.
 
O arıyorsa telefonun anlamı vardır. Hatta bizim zamanımızda postacı diye bişi vardı, beklerdik kapıda. Mail vs olmadığında APS yolu gözlerdik. Sevgiliden gelecek mektuplardı hayatı anlamlı kılan... Sayfalar dolusu gündelik cümle arasında bir tek "özledim seni", "seviyorum" kelimeleri seçilirdi.
 
Zangır zangır titremek, soğuk soğuk terlemek kelimelerini duyan var mı? O beden tepkileri sadece hastayken verilmezdi, aşk da bir tür akıl tutulması olduğundan, sevgiliyi görmek böyle bedensel tepkiler doğururdu.
 
Karşısındakini tıpkı alelade eşyaları tüketircesine tüketen bir topluma dönüştüğümüz doğrudur. Biriyle tanışmak için "pışt n'ber?" demenin yeterli olduğu, onu yatağa atmak için ise konuşmaya bile gerek kalmadığı da doğrudur. Öyleyse, yani her şey bu kadar kolaysa, bulaşığı, çamaşırı makineler yıkıyorsa insanlık neden ölümüne tatminsiz?
 
Küçük insan der ki, "seviyorsan ona resim yap, git öp!"
Yani bunca hengamenin arasında azıcık içinizi ısıtan birileri varsa; dosttur, kardeştir, anadır, sevgili adayıdır bence gidip bir resim verin, hatta öpün ya. En fazla saçmaladığınızı düşünüp, bıdırdanır ama şansınızı denemiş olursunuz:) Sevginin bin bir yüzü var, birini yakalarsınız bence.
 
Dünya Sevgi ve Sevgililer Günü şahanedir ve kutlanmalıdır. Şahsen biz okulda misler gibi kutladık. Sümüktür, hapşırıktır umursamadan öpüştük, sarıldık.

Eee o halde ne diyoruz; Sevgililer günü kapitalizmin en şahane hediyesidir. Bu durumda Kutlu ve de pek mutlu olsun!


Önemli Not: Yarın Ömer'in doğum günü. Bugün sınıfa boynunda "ÖMER 5,5" yazan bir kağıtla geldi. Hatta 5,5 yaş dansı yaptı! Yaw bundan güzel hediye mi olur söyler misiniz?