27 Temmuz 2017 Perşembe

KANATLI BİR BALIĞIN İTİRAFLARI


“Bu dünyada hangi akıllı aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?” –Ursula K. Le Guin

Karanlık dünyalarının ışık sızan bir köşesinde karşılaşmış annemle babam. Biri ömrün kısalığına inanan bahtsız bir kelebek kostümü giymiş o gün, diğeri yedi denizin dibinde mutluluğu arayan balıkmış kendini bildi bileli.
Olur mu olmaz mı derken, başlamışlar birlikte yüzmeye, yürümeye.. Defalarca ıslak kanatlarını taşıyamaz hale gelmiş annem. Sadece babamla yüzmekten değil, kendi gözyaşlarından da ağırlaşıyormuş narin kanatları. Babam yedi denizin dibiyle, gökyüzünün yedinci katı arasında sıçrayarak aradığını bulmaya çalışırken olanlar olmuş. Ben doğmuşum. Yüzebilen bir kelebek!
 
Babam kendi başaramadığı şeyi bana miras bırakarak, göğün yedinci katına bir kez daha sıçramış.
 
Onu bir daha görmedik.
 
Annemin kanatları eskisi kadar ıslak ve ağır değil, fakat  hiç azalmayan bir rutubet kokusu var gözlerinde. Bazen, iyice yaklaştığımda, tam gözbebeklerinde yosun tutmuş bulutlar görüyorum. Bunu ona hiç söylemedim, korksun istemiyorum.
 
Kanatlı bir balık olmak çok zor.

EMAYE SEVİYORUM


 
“Tüm akıl hastalıklarının temelinde, meşru acıları yaşamayı reddetmek yatar.” –Carl Jung
 
Cam ayakkabıların, sihirli elmaların, altın saçlı kızların, beyaz atlı prenslerin ve daha nicelerinin olmadığı bir dünyada masal sevmek, masal yazmak ne kadar güzelse, o masallarda yolunu yitirmek, kadim bilginin sınırlarında kaybolup, asıl mesajdan uzak düşmek de bir o kadar hazin...
 
Gerçek dokuz kat şiltenin altındaki bezelye tanesi  gibidir ya; görmesen de, emin olmasan da sezersin. Ne zaman ki hayatının ortasına bomba gibi düşer, işte o zaman "aslında ilk günden biliyordum... " dersin. Demez misin?
 
Yedikçe artan, eksilmeyen sofralara, ölüp ölüp dirilen kahramanlara, beyaz atlı prenslere bizzat tanıklık ettiğimi söylüyorum. Açıklamaya çalıştığım şu ki; o paylaştıkça artan sofraları gördüm. Ben de o sofra bezini dizlerimin üzerine alıp, karnımı doyurdum. Orada tılsım bitmeyen yemek değil, kalpten kalbe kurulan köprüler, ruhu besleyen eşsiz iletişimdi..
 
Ölüp ölüp dirilenleri sonraki yıllarda tanıdım. Akıllı kadınlar ve adamlardı. Ama unutkanlık sorunları vardı; akıllarıyla yola çıkıp, kalplerini evde unuttular. Zaten bu yüzden defalarca öldüler! Sonra mı? Tabii ki eve dönüp eksik parçayı alınca, devam ettiler.
 
Prensler... Onların yaşadığını biliyorum, çünkü  pek çoğuyla karşılaştık. Ancak her defasında bir  masal kitabından kostüm seçiyorlardı! Yani hiç biri don gömlek karşıma çıkmadı. Eğer buna cesaret edebilen olsaydı, ben buradaydım. Kaçmadım...  Belki azıcık saklanmış olabilirim.
 
Emaye kutuya koy kalbini Salvadore*, benimkini de yanına. Elbet biri bizi görecek. Hadi hadi, toparlan, çıkalım evden:)
 
*W.J., Tutku.

25 Temmuz 2017 Salı

ÇEMBERDE SAKLANMAK

 
 
Hiçbir şey benimle başlamadı ve benimle bitmeyecek. Bu gezegenden geçen milyarlarca canlıdan sadece biriyim. Küçücük, minicik ve başka herhangi bir şeyden daha önemli veya önemsiz değilim.
 
Şimdi ve burada olmak dışında seçeneğim yok. Dünle barışmak, yarınla uyumlanmak devam etmek için tek şansım.. Yediğim tüm kazıkların, uğradığım onlarca hayal kırıklığının üzerine bir bardak su içmek dışında yapabileceğim bir şey yok...
 
Hızla dönen dünyanın, duygu ve düşünceleri akşamdan sabaha değişen insanlarının arasında, hem dışarıda, hem içeride düşmemeye çalışıyorum. Kaç cephede mücadele verdiğimi artık hatırlamıyorum. Neresi zayıflarsa tüm cephanemi oraya yığıyorum.
 
Bazen bedenimdeki ağrıları okuyamıyorum; kaslarımın sızısı mı uykularımı bölen, yoksa nicedir siperde yatmaktan her yanı ağrıyan kalbim mi?
 
Kırgınlıklarımdan kule yaptım dün gece. En büyüğünü en alta koydum. Baktım tavana değdi değecek, hemen yıktım. Bu defa uzun bir yol gibi yan yana dizdim hepsini. Yine korktum, adım atacak yer kalmadı evimde..
 
 
Mutluymuş gibi yapamadığım tüm anlar için özür dilerim. Bu oyunlar bana göre değil... Ve dünya mutlu bir yer değilse bu benim suçum değil...
 
Devekuşu misali anlık mutluluklarımı ne yaptığımı sorsanıza?
 
Onlardan ancak içine sığabileceğim bir çember yapabildim.
 
Dün gece ben, geçmişin ve geleceğin, aldığım ve alacağım tüm kararların, vedaların, merhabaların, bildiğim, bilmediğim, ben sandığım ve henüz tanışmadığım her yanım, herkes ve her şeyden gayrı, o çemberin içinde sabahladım!
 
 

23 Temmuz 2017 Pazar

HEDİYE

 
 

Defalarca ve defalarca hayal kırıklığı yaşıyor olmamızın sebebi, her denemede bir insana, ( sevgili, arkadaş, koca, çocuk, öğretmen.. ) bağlanmaya çalışıyor oluşumuz... Oysa ne tarafından bakarsan bak hayal kırıklığı. Yani sen hayal ettin, aslında öyle biri, öyle bir şey zaten yoktu denilebilir, bu birrr. Ayrıca bağlanmak için neden bir insanı seçtin? Onun da en az  senin ve diğerleri kadar hikayesi olduğunu tahmin etmen gerekirdi. Seçtiğin kişi içinde yüzlerce hikaye barındırır. Bilmeliydin... Doğadan bir şeye bağlanmak, hatta bütüne bağlanmak daha iyi bir fikir değil mi? Bu da ikiiii.
 
Bu yıl Eylül ayında ders yapmamaya, bol bol doğada dolaşmaya karar verdim. Hatta belki Ekim'de de yapmam. Şu an bilemiyorum. Ama bayramdan başlayarak Eylül sonuna adar kepenk indireceğimden eminim.
 
Tek istediğim rüzgarın, ağaçların, denizin ve artık yakmayan, sadece ısıtan güneşin varlığı. Hafif kıyafetlerle, sırtımda bir çanta, tıpkı gençliğimdeki gibi sakin sakin okumak, yazmak ve yılların hızla gelip gidiyor olmasına takılmadan uzun, derin nefesler alıp vermek istiyorum. Telefonsuz, bilgisayarsız, pansiyonlarda kalmalı bir tatil. Gerçek hayat diye burnuma dayatılan her ayrıntıyı ardımda bırakıp, bir duvar çatlağından sızar gibi içimin denizine süzülmek istiyorum. Kendime kırk dört yaş hediyesi diyelim.
 
Gözümü kirleten şeylerden, gördüklerimin içime doğru hızla inen yaban hissinden, olan bitene öylece bakmakla yetinmekten çok yoruldum. Kabuller basamağının sınıf geçemeyen talebesi olarak en çok bütünlemelerle hırpalandım.
On kaplan gücündeki ben, geçmiş zaman gladyatörleri karşısında donmuş gibiyim.
 
Keşke Theo da benimle gelebilseydi ama henüz çok küçük... Belki de bu tatil on beş günü geçmemeli...
 
 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

FARKINDALIK NEDEN ŞEY BENCE...







Neden çocukların büyümesini izlerken zaman durur? İnsanlar belgesel seyretmekten niçin hoşlanır? İçkinin yarattığı o derin gevşeme ve çözülme neden bir bardak kefirle olmaz? TESLİMİYET NEDİR? İnsan neye ve kime teslim olur?
 
Bence hepsinin cevabı tek: Theodora!
 
Onun tırnakları uzadıkça ve dişleri sivrildikçe ( öyle süt dişi denilip geçilmesin, ciddi ciddi deliyor insanın parmağını ) "bir canlıyı sevdiğimizde karşılaşacağımız her an tatlı hatıralarla dolu olmayacaktır!" hatırlatması zihnimin sahilini yalayıp geçiyor.
 
Çiş kokusunun evi sardığı, banyonun lavabosunda şartımın şurtumun kalmadığı doğrudur. Hatta Theodora'nın mama kaplarını da mutfakta yıkıyorum. Yani onu, kendimden biliyorum ve bu durum bana tiksindirici gelmiyor.
 
Dün Theodora için önemliydi.. Onu abi kedilerle tanıştırdım. Ve bir gün için bıraktığım veterinerden aldığımda nasıl olmuşsa, mama yeme hızı ve miktarı değişmişti! Kocaman olmamıştı belki, fakat basbayağı büyümesi hız kazanmıştı. Eve geldiğimizde yeni bir oyun daha ekledik hayatımıza. Pufdan dizime, dizimden tekrar pufa atlamaca!
 
Büyüyoruz. Onun minicik bedeni hayata tutunurken, benim kökten sarsılan güvenlik duygum, kalbimin derinliklerindeki son toprak parçasına cılız kollarıyla ilerliyor.
 
Theodora'nın varlığı ne ki? Önü ardı bir sokak kedisi. Diğer sevdiklerimden daha az veya çok değil. Ben onu sevdiğim için biricik! Onu severken herkesten ve her şeyden uzaklaştığım, yanımda olmadığında sanki yeterince güvende değilmiş de, kimseler ona benim gibi bakamaz ( düne kadar biberonu nasıl tutacağımı bilemiyordum!!!), kollayamazmış gibi kalbim pır pır ettiği için... Theo ile oynarken, onu beslerken, sadece ve sadece orada olduğum ve hayattaki son anım bu olsa da üzülmeyeceğimden paha biçilmez... İşe yaramanın, doğanın ben dışında bir parçasıyla bağ kurmanın hazzı ve büyüsü gerçekleştiği için eşsiz..
 
Kim derdi ki kalbimin kapılarını bir kedicik aralayacak? Onca kitap, yüzlerce meditasyon denemesi fos çıkarken, şu küçücük bedeni izleyerek anda olabileceğim?
 
Hayat mı? Kaçarken yakalandığımız, tuttum dediğimizde elimizden kayıp giden şey değil miydi o?
 
Şimdi ve burada bağlanmak* ne güzel!
 
 
*Yoga kelimesi Sanskritçe; bağlamak, katılmak, bağlanmak, koşumları bağlamak (yoke), kişinin dikkatini ve konsantrasyonunu bir noktaya toplaması anlamına gelen “yuj” kökünden gelir.
“YUJ – YOGA”
  • Birleşmek
  • Birleştirmek
  • Bir olmak
  • Katılmak
  • Bağlamak
  • Kullanmak
  • Uygulamak
  • Birinin dikkatini bir noktaya yönlendirmek
  • Toplamak

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

20 Temmuz 2017 Perşembe

BİLE BİLE HER ŞEYİN BİTTİĞİNİ..




 
Günlerdir bizi düşünüyorum. Seni, beni, ilk gençliğimizi.. Hayatımızın anlam dolup taştığı, hiçbir duygunun kofti olmadığı, sımsıkı sarılmalarla ısındığımız zamanları. Mutfağı, annelerimizi, Kıprıslı Hüseyin'i, çocukları, incir likörünü, vejeteryan kedilerini, bitki çaylarımızı... Henüz kimseler ünlü olmamışken, herkes ünsüzken yaşadığımız neşe dolu saatleri.. Oğlunuzun doğumunu.. Ve sonra senin gidişinle kucağıma bomba gibi düşen boşluğunu..
 
Bu sabah, senin sayende tanıdığım güzel bir insan daha öldü biliyor musun? Biliyorsun tabii... Oysa güne, Ali ve Oya'nın baba toprağına, senin köklerine seyahatlerine gülümseyerek başlamıştım. Ağlamayacaktım bugün. Oğlunun, geçmişin izini sürmesini seyretmenin burukluğu olacaktı muhakkak ama sen yine ölmüşsün, şimdi ölmüşsün gibi olmayacaktı.
 
İnsanın ölümlü olması Tanrının, ya da doğanın en güzel kararı. Yoksa bunca kayıpla, günden güne eksilerek tükenmek dayanılır gibi değil.. Ama biliyor musun, en kutsal hediyemiz, en ağır yükümüz; bir insanı içi, dışı, güzeli, çirkini, geçmişi, gelip gelmeyeceği bilinmez geleceği ve hatta tüm öfkeleri, acılarıyla sevmek... Beni öyle sevdiğin için, seni o halinle sevmeme izin verdiğin, hiç saklanmadığın için bu boşluk..
 
Kıymetli yüküm, çok özlediğim, dostum.. senden, gençliğimizden, bir parça daha sana doğru yola çıktı dün gece. Doğruca sana gelir bence. Sen ona hoş geldin diyeceğin için mi neden, daha kolay hoşça kal dedim...
 
Öperim gözlerinizden.
 
*https://www.youtube.com/watch?v=-5YxeJSOUY0

19 Temmuz 2017 Çarşamba

THEO, DORA YA DA THEODORA

 
 

Theodora geldi geleli hayatımın rutini diye bir durum kalmadı! Galiba bunu söylemiştim:)
Blog yazılarımı takip etme nezaketi gösterenler belki hatırlar, son sevgilimi evdeki varlığına tahammül edemediğim için, gerçekten ama vallahi gerçekten, hiç farkına varmadan tepiklemiş, sonra da oturup "beni terk etti!" diye haftalarca mızıldanmıştım. Demek ki evime, hayatıma birini istediğim konusunda dürüst değilmişim.. Ya da o adam kalbimin kapılarını aralayamamış... Normal aslında, içeriden sürgülü bir kapıyı kim açabilirdi ki?
 
Oysa şimdi, Theodora ile her şey farklı. Sabah kahvemi piç etmesi, üç saatte bir yaygara kopartması, bana iki günde bir çişli bezler yıkatıyor olması ve en önemlisi, hareket kabiliyetimi sınırlayıp, beni eve bağlamış oluşu nedense hiç batmıyor! Hatta onu mutlu etmek için fır dönüp, büyümesini izlerken durmadan kendime soruyorum "bu nasıl, ama nasıl bir sihir?"
 
Geçenlerde öğrendim, anneleri ikiye ayırıyorlarmış; buldozer ve helikopter. Buldozer anneler, çocuğun hayatındaki tüm engelleri, üzüntü ve sıkıntıları ortadan kaldıran, sahte cennetler yaratan annelermiş. Helikopterler ise onu uzaktan ve fakat her daim dikkat ve şefkatle izleyerek, kendi deneyimlerin edinmesine izin verenler.
 
Şu minicik canlıyı büyütürken, insan ister istemez,  hiç deneyimlemediği olası anneliğini düşünmeden edemiyor. Acaba ben nasıl bir anne olurdum?
Açık söyleyeyim, muhtemelen içimde birden fazla buldozer olurdu! Bir yandan çocuğa helikopter olmaya gayret ederken, diğer yandan kendi buldozerlerime hakim olmaya çalışırdım! Zira sevdiklerimi korumak, kollamak bende takıntı!
 
Bodrum'daki soğuk kış gecelerinde annemin beni oyalama taktiklerinden bir, iki yumurta vermesiydi. "Elvan, bu yumurtaların annesi yok, ama sıcak tutarsan civcivler çıkabilir" derdi.
Tam olarak hatırlayamıyorum, kim bilir ne kadar süre o yumurtaları sıcak tutacağım diye olduğum yere mıhlanırdım... Orada kitap okur, resim yapar ve sadece yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için yumurtalarımı bırakırdım...
Sonra bir gün yine yerimden kalktığımda ve geri döndüğümde, annemin oraya bıraktığı yumurta kabukları ve iki civcivle karşılaşırdım.
Hay aksi en önemli sahne ben tuvaletteyken olmuş!

 
 Yine de deli gibi sevinirdim. Ah ya, çocukluğun o, üzerine beton dökülmemiş sevinçleri yok mu, şimdi hatırlarken bile kalbimin buzlarını çözüyor..
 
Ve Theodora! O, benim yıllar önce defalarca büyüttüğüm civcivler gibi; gözlerimin unuttuğu ışığı hatırlatıyor.

18 Temmuz 2017 Salı

HAYATIN SANA SUNDUĞU EKŞİ LİMONLARLA NE YAPIYORSUN?*



Hawking böyle bir soruyla, en gerizekalımızın dahi anlayabileceği bir açılım yaratmış. Sahi ne yapıyoruz ekşi limonlarla?
"Noolsun valla, tuz döktüm yiyorum" ya da "limoncello yaptım, sabah akşam içiyorum!!!"
 
Sizi bilmem ama ben, ekşi sandığım limonların aslında düşündüğüm kadar ekşi olmadıklarına aymanın sihrini yaşıyorum. Kaldı ki, limon yemeyi çok severim:))
 
Bizim çocukluğumuzda sabah kahvaltısına yumurta, buzdolabından çıkmazdı. Kardeşimle birlikte müthiş bir ekip olarak balkonun altındaki boşluğa yerleştirilmiş sepetten alırdık yumurtaları. Birimiz, ki o genellikle büyük olduğum için ben olurdum, demirlere tutunup, kendini aşağıya sallar, aldığı yumurtaları yukarıda bekleyene uzatırdı. Aslında sokak kapısını açıp, birlikte bahçeye çıkıp, sakin sakin yürüyerek gidip alabilirdik yumurtaları ama  o zaman ekip ruhu kalmazdı ve yumurtaları kırmadan mutfağa götürmenin zaferiyle başlayamazdık güne!
Bi de limon meselesi vardı. Salataya limon lazımsa balkona uzanan ağacın en yakın dalından hoop diye kopartılırdı.
 
Galiba hayatta da aynısını yaptım ben, ekşi limonları her daim hoop diye kopartıp aldım. Her zaman bunun kendi seçimim olduğunu sanmıştım. Oysa şimdi şimdi görüyorum ki, insan çok katmanlı bir canlı. Kendi cücüğüne ulaşmak da öyle tek hayatta pek kolay değil... Bakışlarımızda, sözlerimizde, seçimlerimizde hep birileri var. Özellikle de bizi en çok zorlayanlar..
 
Şimdi ben bir kucak dolusu ekşi limonla napiim? Limonata mı yapsam, yoksa limonlu cheesecake mi?


*https://www.e-koc.org/stephen-hawking-den-depresyonda-hissedenler-icin-mesaj-var/

16 Temmuz 2017 Pazar

THEODORA*



Theodora bu yıl, tam doğum günüme günler kala karşıma çıktı. Onu öğle sıcağı altında, insanlar üzerine kül silkerken(!), hastanenin bahçesinde buldum. Bir camii avlusu vakası olup olmadığını anlamak için neredeyse iki saat boyunca o bahçede neler yaşadık anlatmayacağım.. Sadece şunu söylemek isterim ki annesini aramadan, onu alıp eve getirmedim. Önce üç dişi kediden pati yedik, sonra bulduğum yeri uzaktan gözleyerek ve annesinin gelmesini umut ederek  yaklaşık bir saat daha bekledim.
 
Bir karar vermem gerekiyordu  ve ben Theodora'yı almayı seçtim.
İyi de ettim, zira şu son on gündür yaşadıklarım o kadar içime dokundu, o kadar düşündürdü ki, galiba onun minicik varlığında, bir kez daha kendi hayatımın anlamını sorgulayacak kadar ileri gittim!

Düşünmeye, düşüncelerimizin bizi o önüne geçilmez serbest akışla sürüklediği yerlere hazır olduğumuzda, mutlaka önümüze bir bahane çıkıyor. Benim bahanemin adı bu kez Theodora oldu.
Nicedir bildiğim, sezdiğim ama adını koymamak, üzerine gitmemek için ayak dirediğim ne varsa ortalığa saçılmaya başladı. Son on gün, bana "annelik" mucizesini tekrar düşündürdü. Anne olmak, annelik yapmak, anneyle bağ kurmak, anneyi anlamaya başlamak, daha da ileri giderek anne ve anneanne ile hücresel bazda yeniden tanışmak ve dahil olmadığımız geçmiş zamanlara kapılar açmak.. Dahil olmadığımız derken, bilinçli anlamda bir katılımdan bahsediyorum.

Anlatmaya çalıştığım şey tıpkı yogaya başlarken yaptığım gibi son derece manyakça ve dayanaksız bulduğum "aile dizimi" meselesine bodoslama çarptığım gerçeğidir. Gerçek diyorum zira bulguların bilimsel verilerle örtüşmesi benden öte bir şey. Ama konumuz bu değil, Theodora ve onun büyülü gelişimi.

Theodora, adından da anlaşılacağı üzere tıpkı adaşı Bizans imparatoriçesinin hayat hikayesinde olduğu gibi, tarafımdan bir hediye olarak algılandı. Ne zamandır apartmanımızın kedisi Korsan'la serbest ilişki yaşayarak tatmin etmeye çalıştığım ve şiddetle uzak durduğum evcil hayvan isteğimin, hayat tarafından verilen cevabıdır kendisi.

Theodora, onunla karşılaştığımızda veterinerimizin söylediğine göre en fazla iki buçuk haftalıktı. Gözler malumunuz gri-mavi, diş yok ve tek avuca sığacak kadar minicik. En son bu ebatlarda bir kediye baktığımda on dokuz yaşımdaydım!

Theodora'nın üç saatte bir beslenmesi, çiş-kaka yaptırılması ve sıcak su torbasının değişmesi neredeyse tüm rutinimi değiştirdi. Onun mama yerken verdiği büyük mücadele, gözlerindeki telaş ve emmekten bitap düştüğündeki yorgunluk o kadar inanılmaz ki, annelerin neden kendilerini paçavra edercesine bu büyüye kapıldıklarını az buçuk anlayabiliyorum!

İlk günlerde kakasını yaptırmayı başaramadım, sürekli acaba zehirlenir mi korkusuyla uykularım kaçtı. Hatta mamanın çoğunu doğru düzgün yediremediğim için üzerimize döktüm. Bütün bunlara rağmen şükürler olsun ki hayatta kalmayı becerdi!
Bu benim için o kadar önemliydi ki; her ne kadar onu alıp eve gelirken etrafta annesine rastlamamış olsam da içimde, yüreğimin taa derininde bir yerde, o minicik canlının kaderini değiştirmenin ağırlığı, doğru karar mı verdim acaba dedirten endişeli iç sesim vardı.

Theodora muhtemelen beni annesi zannediyor. Tıpkı benim onu çocuğum zannetmem gibi!! Halimiz çok komik; kocaman bir kadın ve hap kadar bir kedicik birbirimizi koklaya koklaya hayatın sürprizli labirentlerinde sekiyoruz! Theodora'nın ilk tortoru, ilk kakası, kendi başına ilk çişi, bir biberon dolusu mamayı lüpletişi derken, en son dün cevizlerle oynadığı sahneyi izledim ve ondan çok kendi halime güldüm. Gittiğim yere sığamayışım ve beslenme saati geldi diye koşar adım eve dönüşlerim, sabah dörtte kalkıp mama hazırlayışlarım ciddi ciddi kaptırdığımı göstermiyor mu?

Eee kaçtığına yakalanırmış insan, buyurun buradan o halde!

Theodora muhtemelen benimle yaşamayacak. Ona güzel bir ev ve aile bulmalıyım. Çünkü evde yoga dersi veriyor olmak ve sık sık ev dışında kalmalarım bu güzel yaratıkla kalıcı bir beraberliğe uygun değil... Yine de bir süre daha birlikte olacağımız için mutluyum.

*Tanrının hediyesi.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

BURADAYIM.

 
 
Doğum günüm yaklaşıyor. Bir yıl daha yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Salgınlara, ölümcül hastalıklara, terör, deprem ve daha pek çok felakete rağmen bir sene daha gezegenin canlısı olmayı başarabildim. Artık buna şans mı dersiniz yoksa başarı mı orasını pek bilemem fakat buradaydım. Tam da ekranın arkasında, telefonun ucunda... Denizin öte yakasında, burada..
 
Varis çoraplarım, dünyanın dört bir yanından gelen kahvelerim, çikolatalarım, yeni besin tozarım ve haplarım, kitaplarım, öğrencilerim, yakın gözlüğüm, havalı havuz bonem ve daha pek çok ayrıntıyla, ki çoğu komikti aynı zamanda, tam buradaydım.
 
Babamdan uzun yaşadım, Victor'dan da... Hayatın yarısında gidenler ve kalanların ortasında hiç olmadığım kadar hassas ve hiç olamadığım kadar esnek hissediyorum kendimi.. Kabullenici. Kendimden beklemediğim kadar sakin ve çözüm odaklı.
Seyrelmiş öfkeler ve onun yerini dolduran halden anlamalarla buradaydım.
 
Hayat kitabının kaşifi olma yolunda bu kez keski ve malalarla giriştiğim toprak değil; geçmişin bu anı etkileyen anlarına, yaşanmışlıklarına iniyorum. Yakın gözlüğü bu yüzden; kendime yaklaştıkça ızdırap dayanılmaz oluyor ve görmekten kaçıyorum! Kaçtıkça yakalanıp, bulduklarımla çözülen düğümlere hayran kalıyorum. Nasıl büyük bir masala yerleştirildiğime aymanın ilginç ruh haliyle salınırken bir buradayım, bir hiç bilmediğim orada.

Yok yok vallahi buradayım, ekranın diğer tarafında:)
 

3 Temmuz 2017 Pazartesi

RAHMETLE ANIYORUZ, YAVAŞ YAVAŞ ANLIYORUZ.

 
 
Rahmetli eski sevgilim T.K. ( pek kıymetli de denilebilirdi ancak o kadar kıymetliyse neden eski derler di mi? ) ile birlikteliğimiz başladığında, özellikle ilk haftalarda, en kıymetli hazinemizin konuşabilmek, konuşarak iletişimde kalabilmek olduğunu sanmıştım. Oysa hayat bana bunun, yani kelimelerin an gelip en kıymetsiz şeylere dönüşebildiğini gösterdi. Hatta öyle güzel gösterdi ki, gözüme soktu adeta!
 
Bu sabah kulağımda müzik, sağ yanımda gri mavi deniz, sol yanımda ahiretliğim ve başımın üzerinde sayısız gri bulutla sabah sporumu yaparken, aniden zihnim mırıldanmaya başladı; nedir sahi iletişim, nedir bizi birbirine yakın ya da uzak kılan?
 
Kapıda bekleyen kırk dört yaşımın sınırlı deneyimiyle cevap veriyorum: Aynı yöne yürürken, kulaklarımızda farklı müzikler, baktığımız ufukta kim bilir belki de bambaşka düşler varken, bu yola birlikte çıktığımızı ve beraber tamamlayacağımızı bilmenin güveni olmasın sakın? Zaman zaman göz göze gelip gülümsemek, aynı anda aynı şeye bakıp, diğerinin aklından geçeni okuyup, kahkahayı basmak olmasın?
 
Kelimeler mi? Boşversene.

Konuşabilen tek hayvan insanken, en mutsuz o!

2 Temmuz 2017 Pazar

GİDERKEN VOL 3

 
Kalbimde biriktirdiğim insanlarım. Her hayatta defalarca görmek istediğim ruhlar...
Nazmi Hocam, Zarife anneannem, Aysel anneannem, Eşref Amca, Victor, babam, Jasmin, kardeşim, annem, Eda Lisa, Leyla Nora, Mübeccel, Ertekin, Süheyla, Suat, Güven Hoca....

GİDERKEN VOL 2

Bazen bende en fazla iz bırakan zamanları düşünüyorum. Anımsamaya çalışıyorum. Öyle az ki.. Belki çocukluğun cennet bahçesi. Tırmandığım dut ağaçları, merakla izlediğim Japon balıkları.. Unutamadığım süt  ve mandalina tadına karışan türlü kokular. Bir yetişkin olarak yaratamadığım cennetime serap olan anlar.. En çok da içinde çocuk olanlar. Sevdiğim, benim sandığım, içime sokarcasına sevdiğim çocuklar.. Onlardan gelen şefkatli bakışlar, dokunuşlar.. Aile ile geçirilen birkaç güzel an. Seyahatlerden kalan dünyanın bir parçası olma duygusu. Arkeolog olarak zamanın dehlizlerinde eşelendiğim, keşfe çıktığım, sıcağın altında toza bulanarak hayatta en çok sevdiğim işi yaptığım eşsiz günler... Yüzmek.. Birkaç sohbet, iki üç insan...

GİDERKEN VOL 1

 
 
Yeni bir yaşı beklemek, kırklı yaşlarda bambaşka hislere sürüklüyor insanı. Kazandıklarımız, kaybettiklerimizin yanında bu denli azken ve önümüzde kalan, yaşayacağımıza inandığımız yıllar bir bu kadar daha değilken, tüm anlamları tekrar sorguluyor insan. Hatta bırakıyor artık öfkelerini, kırgınlıklarını..  Bir tanecik güzel an yaratma fırsatı varsa şimdiki zamana dair, onun peşinde olmak istiyor.
 
Kırklarımın ortasına, bilinmezliğin tam merkezine doğru çocukluğumun elinden tutmuş şaşkın şaşkın etrafıma bakarken, kendim dediğim varlığı tanımaya çalışıyorum ki, nafile.. Ben dahil kimseleri bilemeden gidecek olmanın sığlığında, öylece duruyorum çocuk Elvan'la.

Bu halimi en çok sessiz bir plaja yakıştırıyorum. Kıyıyı yalayıp duran deniz, dağlardan gelen esinti. Çillerimle dans eden güneş.. Yavaş yavaş ihtişamını yitiren saçlarım ve elbette mayom.
 
Hayatın ikinci yarısında buralarda takılmanın manasını arayan ben, bulamayacak olsam bile yoldayım.