31 Aralık 2010 Cuma

ÖZLEDİM



BEN GİBİ, TASTAMAM KENDİM GİBİ OLMA, OLABİLME KAVGASINDA HİÇ DÜŞÜNMEDEN YİTİRDİKLERİMİ ÖZLEDİM.. ÖYLE Kİ; KALBİNİ KIRDIKLARIMI, BENİ SİLKELEYİP ATANLARI BİLE! "ÖNEMLİ İŞLER" PEŞİNDE KOŞUP, YARINI GARANTİ ALTINA ALIRKEN KAÇIRDIĞIM MEVSİMLERİ, KÖYÜMDE AÇAN NERGİSLERİNİN KOKUSUNU, MANDALİN KABUĞUNUN PARMAKLARIMA SİNEN TURUNCUSUNU, BERGAMUT REÇELİNİ, SAĞLIKLI BEDENİMİ ÖZLEDİM. KOSKOCAMAN BİR YILI DAHA ARDIMDA BIRAKIRKEN TEK ŞEY ÖĞRENDİM , O DA ÖZLEMENİN GÜZELLİĞİ... ÖZLEYEREK DE YAŞAYABİLECEĞİMİN FARKINDALIĞINDA DURURKEN ÖNÜMDE VE ARDIMDA HİÇKİMSE OLMADIĞINI , OLANIN TAM DA YÜREĞİMİN İÇİNDE OLDUĞUNU YAZMAK İSTEDİM. BLOGUMU ÖZLEDİĞİMİ SÖYLEMEK İSTEDİM. BENDEN HABER ALMASINI İSTEMEDİĞİM BİRİ OKUYACAK DİYE YAZMAMAK NEDENDİ ACABA?



YENİ BLOGUMA ISINAMADIM. HASTALIKLARIYLA, ÖFKESİNE YENİLİŞİ, FARKINA VARIP ÇARK EDİŞİ, SEVGİSİ VE NEFRETİYLE, VAR OLAN TÜM NEVROTİK ÖZELLİKLERİYLE BENİMDİ BU BLOG NEDEN KAÇTIM Kİ KENDİMDEN? NE ANLAMSIZ BİR ÇABA:)))

OYSA EDA LİSA'NIN DOĞUMUNDAN, AŞK İÇİN ÇEKTİĞİM ACILARA, YOGADA SAKİNLEŞEN RUHUMA KADAR NE ÇOK İZ VAR BURADA. SENDEN, BENDEN, ONDAN... HEPİNİZDEN... SİLİNSİNLER İSTEDİM EVET. AMA İŞTE BURADALAR. BURADAYIM. SİLİYORUM DEMEKLE OLMUYORMUŞ.))



JANETTE NE DEMİŞTİ "... AŞKI BAŞLATMAK ELİMİZDEDİR AMA NE ZAMAN BİTECEĞİNE BİZ KARAR VEREMEYİZ..." BU BLOGDA YAZMAMAK HAYATA TUTUNMA ŞEKLİME, AŞKIMA İHANET OLURDU. BENİ BESLEYEN HARFLERE İHANET OLURDU. MAYAMDA PEK ÇOK İYİ VE KÖTÜ ŞEY VAR. YİNE DE İHANET BUNLARDAN BİRİ DEĞİL ŞÜKÜR!



GERİ DÖNDÜM. HALA İLGİNİZİ ÇEKİYORSA BURADA OLACAĞIM:)))NİCE MUTLU YILLARA!!!!




http://www.youtube.com/watch?v=sKpTDWUDhuc

1 Ekim 2010 Cuma

HABERLER.....

İnsanın bloguna, bilgisayarına ve en harikası sonbahara kavuşması ne güzel yaw! Yazmayalı, yazamayalı şahane şeyler oldu. Ama oldu ve geçti. Dolayısıyla Jasmin gelmişti İstanbul'a desem, Barones'in yeni yaşını kutladık desem, Salooon açıldı haberiniz var mı desem ne olur, demesem ne olur?
Ha unutmadan ashram sonbahar programına başladı. Ekim sonuna kadar çocuklarınızı getirdiniz getirdiniz, yok getirmediniz, artık zahmet etmeyin:)) Zira ben orada olamayacağım.
Velhasıl geri döndüm:) Artık bol bol görüşürüz!
...demiştim dün gece ve uyumaya gitmiştim. Uyudum, uyandım. Yıkandım, kahvemi aldım ve geldim.
Bilgisayarsız yaşama sınavını geçtim mi bilmiyorum ama epeyce uzun sayılabilecek bir süre sabahları bu aletin önüne oturmadan güne başladım. Artık yeni ritüellerim var. Ve bunun için ashramdaki öğretmen ve öğrenci tüm arkadaşlarıma ne kadar teşekkür etsem az. Tek tek isim vermiyorum, çünkü her biri neye teşekkür ettiğimi anlayacak kadar zeki insanlar. Eğer siz neye teşekkür ettiğimi merak ediyorsanız ashrama gitmeniz lazım:) www.gurudwaraashram.com
Önce bomba haberi vereyim, bu yıl Konya'ya gitmiyorum. Gitmiyorum dediysem Aralık'ta gitmiyorum. Onun yerine başka bir planım olacak inşallah ve eğer gerçekleşirse hem blog, hem de ben epeyce zenginleşeceğiz. MANEVİ OLARAK:)
Bugün biraz parça pincik oluyor yazdıklarım, farkındayım. Düşüncelerimi akıcı bir dille ifade etmek sık sık yazdığımda olabilen bir şey. Olsun, yine geri gelir herhalde bu kıt yetenek:) Aaa en ilginç haberlerden birini vermeyi unuttum; ben artık kendi kendime konuşmuyorum. Gerçekten, mesela yolda yürüken ya da tam uykuya dalacakken aklıma üşüşen ve canımı sıkan her türlü cümleyi - çoğu asla karşılaşmayacağım insanlara karşı gördüğümde söylemeyi hayal ettiğim kelimeler dizisinden oluşmuş - dikkatimi başka bir yöne çekerek susturuyorum. Zorla değil ama kibarca:) Böylece kafamın içinde konuşmak huyumdan yavaş yavaş kurtuluyorum. Tavsiye ederim. Başlangıçta çok zor oluyor ama hiç denemezsem asla kurtulamayacağımı bilmek içimi rahatlatıyor. Hem bu da 30 derece ve dağ duruşu gibi oluyor. Yani başlangıçta eli kolu titriyor insanın ama kaslar güçlenip, hareketin faydası bedene yayılmaya ve beden bundan ZEVK almaya başladıkça dayanamama titremelerinin yerini, o noktayı geçmenin hazzı alıyor. Bunu anlatmak zor, deneyimlemek lazım:)
Unutmadan, bu sene İstanbul gezilerinde yalnızım. Sir bana bir yıl bile dayanamadı:) "Güdülemez" ve "denetim altına alınamaz" olduğumu anlayınca beni postaladı. Şaka bir yana, geçen yıl bana çok destek olan değerli ortağımla şiddetli iletişimsizlik yollarımızı ayırdı. En azından şimdilik. Gerçi ben hala iletişim konusunda derdimi anlatmaya devam ediyorum, bakarsınız bir gün gerçekten başarırım! Neyse ki Aysel var, Burhan var, Jasmin var, Leyla ve Eda var... Onlar beni bu halimle de seviyorlar Asıl dönüştüren de bu oluyor aslında: Biri sizi eşşekliklerinize rağmen sevince utanıp, artık eşşek olmamak istiyorsunuz.
Velhasıl, şimdi gitmem lazım:)

14 Eylül 2010 Salı

"Nasılsın Elvan?" demek yerine blog okumakta ısrar edenler için cevap veriyorum:
Yoğun,
yorgun,
mutlu!

11 Eylül 2010 Cumartesi

HAAAAAYIIIIRRRRRR!!!!!!


HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

HAYIR

.

.

.

.

.

.

8 Eylül 2010 Çarşamba


HAYATIMA ANLAM KATAN HERKESE; AİLEME, DOSTLARIMA, ( u2'YA :)) VE ELBETTE ÖZELLİKLE DE BENİ MADDE DÜNYASINDA BOĞULUP KALMAKTAN KURTARAN ÇOK DEĞERLİ HOCALARIMA NİCE MUTLU, HUZURLU BAYRAMLAR DİLERİM.

7 Eylül 2010 Salı

U2, anjiyo U2, anjiyo ve U2!


Kişisel tarihimin en nadide sayfalarından birinde 6 Eylül'ü sevinçle hatırlayacağım; sevinç ve ölümcül yorgunlukla!


Malum, Maçka'dan yeni döndüm. Fakat uçaktan iner inmez o kadar ciddi bir görev listesiyle karşılaştım ki, değil oraları ve gördüklerimi yazmak daha ne kabakları, ne de pazıyı pişiremedim. Elim kolum kalkarsa bugün inşallah. Yani yemek pişirme bölümü. Yazı mı? Henüz mümkün değil!


Dün Memorial Hastanesi'nde kardiyovasküler vittiri zit bölümünde başlayan günümün Kutlu ve arkadaşı Elif'le U2 konserinde devam edeceği ve bizim Dalyan mahallesi sakinlerinin de dahil olduğu şahane bir sabaha karşı eve dönme operasyonuyla nihayet bulacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmez, hayal etsem muhakkak eksik kalırdı! Gerçek, hayalden daha güzel:))))


Maçka'nın tezmiz havası ( deniz seviyesinden bilmem kaç yüz metre!!! ) ve Pegasus Havayolları'nın uçan minübüsü ( neden ucuz olduğunu gayet iyi anladım ) yüzünden allak bullak olan bedenimi, sabah 06.00 sularında kaldırıp hastaneye götürmek pek zor olmadı. Fakat ameliyathane kapısında beklemek konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hele ki benim gibi babasız biri için içerideki annesiyse, orada beklemekle dokuz doğurmak arasında hiç bir fark yok. ( Gerçi değil dokuz, bir tane bile doğuramadım ya, neyse...) İnsanın bilinçaltında sıkışıp kalmış ne kadar korku, gözpınarlarında saklanmış ne kadar yaş varsa" hurraaaa" diye hücum ediyor böyle zamanlarda. Ama Allah Prusya Kralı'ndan ve onun pek muhterem vekili İsveç Kralı'ndan razı olsun. Asalet başka şey canım. Tabii Piri Altuğ Reis ve ailesinin varlığı da büyük destek idi. Ama onların rolü ikinci bölümde:)

Annem ameliyathaneye girene kadar ona nefes egzersizlerinden ne hatırlıyorsam yaptırdım, hatta Osho'dan bölümler bile okudum. O gayet sakindi ya, ben dağıldım! Ameliyathane kapısında aileden birini bırakmak ne demek unutmuşum...


Neyse ki şahane bir sonuçla geri döndü annem. Yuttuğu ve damarlarında gezen ilaçlar sayesinde, çok değil bir saat içinde derin bir uykuya daldı. Aslında onu uyutan Pir'in Belh'den Anadolu'ya geliş maceralarıyla ilgili kitaptan okuduğum sayfalar mıydı, yoksa ilaç mı gerçekten emin değilim... Sonrası benim hastane aktivitelerim:)


Veeee annemin düşünülenden çok daha iyi olması bana U2 konseri kapılarını araladı. Yok mümkün değil gidemem diye düşündüğüm konsere gidiyor muydum ne?! Ondan sonrası macera arkadaşlar. Bono'ya adım adım yaklaşmanın hazzı karşısında gitgide yok olan yorgunluk ve on iki saat hastanede debelenmenin ardından umulmadık bir enerji patlaması!


Annemi, Kirişoğlu Ailesi'nin koruyucu ve sevgi dolu kanatları altında bırakır bırakmaz, pırrr diye uçtum. Uçtum da, sanmayın ki pıt diye stada kondum! Stad gerçekten olimpiyat stadı. Zira kendisi Yunanistan sınırına yapılmış! Hani sırf ateşe yakın olsun diye galiba???!! Galiba diyorum, çünkü ne yazık ki Türk olmama rağmen Türkün aklı neresinde saklı anlayamıyorum!!! Aslında bu durum, benim Temel'le akrabalığımdan kaynaklanıyor olsa gerek! Hadi ben Karadenizli kanımın kurbanıyım, peki stadı oraya konduranların topu mu Laz idi kardeşim!!! Cık cık cık... Ülkede tez zamanda kara lahana, mısır unu ve kabak yasaklanmalı. Fındık için önlem almaya gerek yok, onu bitirmişler zaten! Belki bu besinlerdir yurdumun o bölgesini bi tuhaf yapan:)


Mecidiyeköy'den Yenibosna'ya metroda kim var kim yok ise akraba olduğum yetmezmiş gibi indiğimde de beni öyle bir kuyruk ve sonrasında öyle bir trafik bekliyordu ki, bir an için geri dönmek istediysem de, dönüş yolu da gidiş yolu kadar tıkanmıştı! Çaresiz tıngır mıngır, adeta mehter çatlatırcasına ilerleyememeye başladık! Amanın bu ne ilerleyememek, eğer yanımda Kutlu ve Elif olmasalardı sıkıntıdan orta yerimden çatlayabilirdim.

Bu çileli yolculukta neler olmadı ki? Bir paket sunta Eti Burçak bisküvi ballı börekmiş gibi paylaşıldı. First cikletlerinin çilek ve mandalinli karışımıyla huzur bulmaya çalışıldı ve daha da eğlencelisi bütün bunlar yaklaşık 3, 5 saat sürdü. Konser alanına ulaştığımızda saat 22.00, U2 ile göz göze geldiğimizde 22.15 sularıydı.


Ve adeta bir sevgiliye usul usul sokulur gibi, tadını çıkarta çıkarta stadın en tepesinden saha içine kadar inmek var ya, 3,5 değil 13,5 saate değerdi. Mest oldum! İşin güzel yanı Elif'le yeni tanışmamıza rağmen kızı sevdim ve gayet de memnun oldum onlarla takılmaktan. Bütün olumsuz koşulara, günün stresi ve yorgunluğuna rağmen canım Nazmi Hocam ne dediyse onu yaptım: anın tadını çıkarttım. Şarkı söyledim, zıpladım, koştum!!! Hatta bir sigara bile yaktım:)


Şarkıların içinde kaybolduk. Herkes zevkten öldü öldü dirildi. Stada ulaşmanın çilesi hooooppppp diye unutuldu. Hele bir de konser "with or without you" ile kapanmadı mı.. Of!


Bu konseri izleyebilmeme destek verenlere minnettarım. Prusya Kralı'na, beni nikah yüzüğümden daha çok bağlandığım o şahane "görevli" bilekliğimle görevli kıldığı ve bu sayede stadın her noktasının tadına varabildiğim için, Kirişoğlu Ailesi'ne anneme gözkulak oldukları için - zira onlardan başkasına asla güvenemezdim - ve tabii annemin damarlarına; tıkanıp olay yaratmadıkları için:)


Aaa pardon bir de bu konserin akılla zarar bir dönüşü var. Dur dur onu da iki satır anlatayım:) Efendim biz stad içinden çıkmaya hiç gönüllü değildik, ve fakat Bono gidince anladık ki çıkmak lazım. Konser bitmişmiş... Tanrım güzel şeyler niye çabuk biter ki? Diğer müzik sever kardeşlerimiz tıpkı akıncılar gibi çıkışlara yöneldiler. Buraya kadar tamam da, dönüşte araç bulmak için filmlerde gördüğümüz at pazarları ile nazi kamplarını anımsatan toprak bir arazinin ortasında dımdızlak kalmamız şahaneydi! Sıkıldık mı? Yooo bacağım zonkladı, belim avaz avaz bağırdı ama o son şarkı ve dönen ışıkların büyüsü beni o kadar manyaklaştırdı ki acı gitti, yerine sonsuz bir enerji ve sebepsiz coşku geldi. Hoplaya zıplaya sohbet, muhabbet! Kuyrukta bekleme, Mustafa'nın doğu uçuşları, Tolga, Aslı vesaire ile muhabbet derken epeyce bekledik. Sonra mı? E tabii sevgilim helikopter falan göndermedi:))) On yedi kişilik minübüse 37 kişi doluşup, polisin işimizi zorlaştırıp, trafiğin canına okumasına rağmen Yenibosna'ya ulaştık. Minübüsten inerken iyice baktım, sağa sola dağılmış hücrelerimi toparladım ve indim!


Bundan sonrası İsveç Kralı Philip ve mahalleden arkadaşlarla ( kral kendi duygu ve düşüncelerini üçüncü tekil şahıs ağzından dile getiriyordu: Philip bunu sevmedi gibi:)) manyakça gülerek, hatta sapıtıp cikleti balon yapıp yapıp asaletten epeyce uzak tavılar sergileyerek :))- ile sızlanarak ve kahkahalar atarak geçti. Ya Muse bizimle olsaydı? Burnumuzdan getirirdi. Zincirlikuyu'da sürünmek, takside kucak kucağa oturmak ve ayaklarım zonklayarak yatağa düşmek hiiiççç dert değildi. Yaşasın U2, yaşasın krallar:))))
Boşver kralım pabuçları, yenisini alırız sana hazinenin kasasından!


not. daha neler var ama yazacak mecalim yok!




5 Eylül 2010 Pazar

SEVGİ...


"... HAYATTA HİÇBİR ŞEYİ BEDAVA ELDE EDEMEZSİN. VE ŞAYET EDERSEN DE İŞE YARAMAZ. ÖDEMELİSİN VE NE KADAR ÇOK ÖDERSEN ONDAN O KADAR ÇOK YARARLANIRSIN. EĞER YAŞAMINI SEVGİ İÇİN RİSKE EDERSEN, ELDE ETTİĞİN ŞEY MUHTEŞEM OLACAKTIR. SEVGİ SENİ KENDİNE DÖNDÜRÜR. SANA BİRAZ MEDİTASYON YANSIMASI VERECEKTİR. İLK MEDİTASYON ANLARI SEVGİDE GERÇEKLEŞİR. VE O ZAMAN BU ENSTANTANELER, SADECE ENSTANTANELER DE DEĞİL, O DENEYİMLERE ULAŞMAK İÇİN İÇİNDE MUHTEŞEM BİR ARZU YÜKSELİR, BÖYLECE O HALLERDE SONSUZA VE SONSUZA DEK YAŞAYABİLİRSİN. SEVGİ SANA MEDİTASYONU TATTIRIR..."


OSHO, OLGUNLUK, SAYFA: 101-102

4 Eylül 2010 Cumartesi

HOLLUM HOLLUM HUUU!!

Bulmak için aramak, belki sonra kaybolmak mı lazımdı hocam? İşte şimdi kayboldum. Kafam, bedenim ve içinde olan her şey özellikle kalbim duman* tarafından sarıldı. Çakalların dans ettiği, geçmişin hayaletlerinin sis olup ormanları kapladığı, sesizliğin topraklarından şimdi geldim. Hollum hollum huuuuu!!!
*Soldoy köyü sise, duman diyor. Duman indiğinde çakallar tavukları kapmasın diye de" burada insan var gelme" demek yerine çakalların anlayacağı dilde bağırıyorlar:" hollum hollum huuuu !"

25 Ağustos 2010 Çarşamba

YAPRAKLAR DÖKÜLMEDEN EVVEL İÇ DÖKÜMÜ :)

Burhan'ı çok özledim... Neredeyse yirmi yıl oldu ve ben hala onun her yıl kazıya gitmesine alışamadım... Onun her gidişi bana şu dünyada ne kadar az dostum olduğunu hatırlatıyor. Şikayetçi değilim, bir tane bile olmayabilirdi. Ama şart mıydı gezegenin dört bir tarafına dağılmaları? Daha yakın olamaz mıydık? Bu kadar çok özlemek kalbimi ağrıtıyor.
( Sensiz U2 neye yarar Jasmin? Gel bari Bodrum'a gidelim :) Biliyor musun aklıma bu sabah motosiklet tepesinde mezarlığa gidişimiz geldi... Kocaman bir yıl geçmiş... hayat seninle o kadar gerçek, o kadar olduğu gibi ki, seni "dost" yapan kesinlikle bu! Allah Prusya Kralı'ndan razı olsun, kedi olalı bir fare tuttu!)
Geçen hafta sadece üç gün evde yalnız kaldım, canım acıdı. Yüzüm düştü! Yalnız yaşamak hiç bana göre değil. Hayatımın hiç bir döneminde sessiz, ıssız bir ev istemedim. Tekbaşına olmak değilse de yalnızlık insanı, hiç kimseyi değilse de beni, delirtebilir. Bunu bana ilk öğreten rahmetli kocam oldu. Onun, "insanı derin bir yalnızlığa itmek" yeteneği vardı. Doğuştan yalnızdı ve yalnız hissettirmenin kitabını yazmıştı! Umarım hayatına benden sonra giren kadınlar daha iyi şeyler bulmuştur onda. Zira benim bulduğumu sandığım şey, kendi yansımamdan başka neydi ki? Vay be, gün gelip bunu da söyledim ya, Himalayalar sıkı dur geliyorum!
C.tesi sabaha karşı Karadeniz'in sisli dağlarına uçuyorum. Anneannemin köyüne gideceğim, annemin geçmişine... Burhan gibi kazıya gidemiyorum belki ama içimde o kadar fazla eşeleniyorum ki, bazen göz gözü görmüyor toz topraktan! Ve artık eşelenmek istemiyorum, bulduklarımı çizmeye başlasam daha hayırlı bir iş olacak.
( eve dön Burhan!!!! )
Dönüşte Burgazada gezimize beklerim; 5 Eylül akşamı Kalamış Marina'dan çıkıyoruz. Geldiniz geldiniz, gelemediniz Eylül 19'da ancak görüşürüz. Zira U2 ile işim biter bitmez köyüme gidiyorum. Bu kadar düşünmek içimi bulandırdı, Aysel'le birlikte teyzemin dizinin dibine saklanmak, dedemle sohbet etmek ve yüzmek istiyorum! Biraz da keçi peyniri:) Ya şu hayat diye burnuma dayatılan şey ne ki zaten!
Yaşasın Buddha-Zorba!
( Özgür, bana bak Kuzey Kutbu için söylediğin fiyat yanlışsa yedim seni, sahi nerede kaldın sen? )
Önemli Not: "Yine mi Çiçek" çalıyor fonda.... Rakısız geçen bir yaza daha hoşçakal derken hepinizi öpüyorum...

22 Ağustos 2010 Pazar

BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTE

Bülbülüm altın kafeste bülbülüm altın kafeste
Öter aheste aheste öter aheste aheste
Ötme bülbül yarim haste ötme bülbül yarim haste
Ah neyleyim şu gönlüme hasret kaldım sevdiğime
Ben sana dayanamam yarim ben sana aldanamam
Ben sana dayanamam yarim ben sana katlanamam
Bülbülleri har ağlatır
Aşıkları yar ağlatır
Ben feleğe neylemişim
Beni her bahar ağlatır
Ben sana dayanamam yarim ben sana aldanamam
Ben sana dayanamam yarim ben sana katlanamam

17 Ağustos 2010 Salı

Niçin nilüfer? Çünkü nilüferin sembolik bir önemi vardır: O, çamurun içinde yetişir. O bir dönüşüm sembolüdür... Çamur pistir, belki kokuyordur; nilüfer hoş kokular yayar ve o kokuşmuş çamurun içinden çıkar. Tam olarak aynı şekilde hayat da kokuşmuş çamurdur ama bir nilüfer olma olasılığı orada gizlidir.*Kendi içindeki bilinmeyeni bilmeden, başka hiç kimseyi tanıyamazsın. O insanın esrarını çözmek için tek yol, kendi esrarını çözmektir. Gizli katların arkasında başka katlar gizlidir, insan sonsuzluktur. Kendi içinde ne kadar derine inersen, bütün bir varoluşta, ayrıca başkalarında da o kadar derine inersin, çünkü öz birdir. Çeperse milyonlarcadır, oysa öz tektir.*Cesaret korkusuzluk demek değildir. Eğer bir insan korkusuzsa, ona cesur diyemezsin. Bir makineye cesur diyemezsin, o korkusuzdur. Cesaret sadece korku okyanusu içinde var olabilir. Korku vardır ama bu korkuya rağmen insan o riski göze alır; işte cesaret budur. İnsan, kendine rağmen adım atar; cesur olmanın anlamı budur.*Yakınlık başka bir boyuttur. Diğerinin senin içine girmesine izin vermektir, seni senin gördüğün gibi görmesine izin vermek, bir insanı varlığının en derin noktasına davet etmektir. Modern dünyada yakınlık giderek kayboluyor. Sevgililer bile yakın değil. Dostluk sadece bir kelime artık, giderek kayboluyor. Neden? Çünkü paylaşacak bir şey yok. İçindeki yoksulluğu kim göstermek ister? İnsanlar rol yapma derdinde... "Ben varlıklıyım, ben oraya ulaştım, ne yaptığımı biliyorum, nereye gittiğimi biliyorum." Eğer sen yakın olmaya hazırsan, karşındakinin yakın olmasına da yol açabilirsin. Senin açıklığın, onun açık olmasını kolaylaştırır. Senin içtenliğin, onun içtenliğine, masumluğuna, güvenine, sevgisine, açıklığına izin verir. Sen olmasan, bu evrenin şiirinde, güzelliğinde bir şeyler eksik kalır. Bir şarkı, bir nota eksik kalır, bir boşluk olur...*Her zaman yaşam nehriyle birlikte git. Asla akıntıya karşı gitmeye, nehirden hızlı akmaya çalışma. Sadece mutlak bir rahatlık içinde, her an kendini yuvada, rahat ve varoluşun içinde huzurlu hissederek git.Unutmaman gereken şey yaşamın kısa değil sonsuz olduğu ve bu yüzden de aceleye hiç gerek olmadığıdır. Acele etmek yalnızca bir şeyleri kaçırmana neden olur. Varoluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç? Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. Tüm varoluş yaşamın sonsuzluğunun farkında gibi görünür.*Varoluşun gizemlerini soruşturmayı bıraktığın anda varoluş kapılarını sana açar, seni buyur eder. Ve varoluşun gizemlerine misafir olarak girmek onurlu bir şeydir.*Kalbin yolu güzeldir ama tehlikelidir. Zihnin yolu sıradandır ama güvenlidir. Erkek en güvenli ve en kestirme yaşam tarzını seçmiştir. Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel ama en sarp, en tehlikeli yolunu seçmiştir.*Coşku manevidir. O, zevkten ya da mutluluktan farklıdır, tamamıyla farklıdır. Onun dışarıyla, diğeriyle hiçbir ilgisi yoktur; o içsel bir olgudur. Coşku çılgındır. Ve sadece çılgın insanlar bu bedeli ödeyebilir. Sıradan akıllı insan çok kurnazdır, çok hesapçıdır, çok hilekardır. O coşkunun bedelini ödeyemez çünkü onu kontrol edemez. Coşku dolu bir insan bir köle yapılamaz. Sadece mutsuz insanlar köle yapılabilirler. Coşku dolu insan özgürdür*Ne olacağın hakkında bir fikrin olmadan dünyada yaşa. Bir kazanan mı yoksa kaybeden mi olmanın hiçbir önemi yok. Ölüm her şeyi senden nasılsa alır.*Ben sana bir ahlak dersi vermiyorum. "Bu doğru, bu yanlış, bu ahlaklı, bu ahlaklı değil" demiyorum. Bunların hepsi çocukçadır. Ben sana çok basit bir kriter veriyorum: "FARKINDALIK"Eğer "farkındalık"la bir şey yaparsan doğru olmak zorundadır çünkü "farkındalık"la hiçbir şeyi yanlış yapamazsın. Ve "farkındalık" olmadan da herkes tarafından takdir edilen kimi şeyleri çok iyi yapabilirsin.Ama ben hala ona yanlış diyorum çünkü farkında değilsin. Ve yanlış sebeplerden dolayı yapmış olmalısın. "Farkındalık" olmadan onların sadece gösteriş, ikiyüzlülük olduğunu biliyorum. Onlar seni yapmacık hale getirir. Seni özgürleştirmezler, seni özgürleştiremezler. Tam tersine seni hapsederler.*Etrafımızda ve kendimizde olup bitenlere kesin bir dikkatsizlik gösterir halde yaşayıp gidiyoruz. Evet, bir şeyleri yapma konusunda oldukça yetkinleştik, yapmakta olduğumuz şeyleri yapmakta o kadar yetkinleştik ki, onu yapmak için hiçbir farkındalığa gerek kalmadı. Mekanik, otomatik hale geldik. Robotlar gibi işliyoruz.*Farkındalık, "an"da olan her şeyin tam bir bilinçlilikle gerçekleşiyor olması anlamına gelir, sen orada mevcutsun, bilincinle oradasın demektir. Örneğin, kızgınlık gerçekleşirken sen "farkındalık"ta olursan, bilincinde olursan, kızgınlık oluşamaz, sen farkındaysan pek çok şey mümkün değildir. Zihin her zaman ya geçmişte ya da gelecektedir. O şimdiki zamanda bulunamaz, zihin için şimdiki zamanda bulunmak kesinlikle imkansızdır. "Farkındalık" şimdiki "an"ın içinde öylesine tam olarak bulunmak demektir ki, ne geçmiş ne de gelecek orada yoktur, sadece şimdi vardır, "an" vardır.*Gerçek hasat yalnızca sen kendini uyandırmak için, farkında olmak için büyük bir gayret sarf ettiğinde gerçekleşir. Öğrenilmesi gereken izleyiciliktir. İzle! Farkındalığın ilk adımı bedeni izlemektir. Yavaş yavaş kişi her harekete, her mimiğe dikkat kesilir. Ve farkında olmadan bir mucize gerçekleşir; eskiden yapmakta olduğu pek çok şey kayboluverir. Bedenin daha gevşek hale gelir, bedenin daha uyumlu hale gelir ve bedenini derin bir huzur kaplar. Sonra düşüncelerinin farkına varmaya başlarsın; aynı şey düşüncelerinle de yapılmak zorundadır. Onlar bedeninden daha zor fark edilir. Seni ele geçiren tüm arzuları izle; yürümeyi, konuşmayı, yemeği, her şeyi izle. Daha çok farkında oldukça, tüm telaşın giderek yavaşlar. Daha zarif hale gelirsin. İzledikçe geveze zihin daha az gevezelik yapar, çünkü gevezelik haline gelen enerjin "farkındalık" haline dönüşür... Düşüncelerinin farkına vardığında içinde olup biten şeylere şaşırıp kalacaksın. Farkında olman, izliyor olman gerçeği, onu değiştirir. Yavaş yavaş düşünceler belli şekiller almaya başlar, artık kaotik değillerdir, huzur yayılır.*Yaşamın içine sürekli farkında olarak katıl. Tekrar ve tekrar unutacaksın, bu doğaldır. Farkındalığı hiç denemedin, bu nedenle sürekli olarak unutman doğaldır, çünkü alışkanlıklar çok zor bırakılır. Ama hatırladığın anda tekrar izle. Birkaç anlığına dahi farkında kalabilirsen şükran duy, bu çok az "an"lar dahi beklenenden daha fazlasıdır. O berraktır. Farkındalıkta yani, "ol"ma halinde, şimdi de düşünceler giderek incelmeye başlar, kilo kaybeder ve yavaş yavaş olur ve düşünceler ölmeye başladıkça berraklık ortaya çıkar, zihin bir ayna halini alır. Kafa karışıklığı sefaletin kökündeki nedendir; mutluluğun temelleri ise berraklıktadır.*Bedenin ve zihnin huzurlu olduğunda, onların birbirleriyle uyum içerisinde olduğunu göreceksin; bir köprü vardır. Artık farklı yönlerde konuşmuyorlar, başka atlara binmiyorlar. İlk kez arada anlaşma vardır. Düşüncelerinin farkına varırsan, bir adım sonrasında duygularının, hislerinin ve ruh hallerinin de farkına varırsın. Bunun için biraz daha yoğun farkındalığa ihtiyaç vardır. Ve bunu da başardığında hepsi bir orkestra haline gelirler ve sonuncu olan nihai farkındalığa ulaşırsın. Onu sen yapmazsın, o kendiliğinden olur, o hepsini yapanlara verilen bir ödül gibidir.*Şimdiki "an"a daha çok duyarlı ve tetikte ol, onun daha ve daha çok farkında ol. Ne zaman an-ı kaçırdığını hissedersen geri gel, hepsi bu.Bu çok uzun, zor bir yolculuk, tek bir an bile farkında olmak zordur çünkü zihin sürekli meşguldur. Ama imkansız değildir, herkes için mümkündür. Yalnızca gayret etmek gerekir, bütün kalple gayret etmek. Kalp gayret etti mi imkansız yoktur. Farkındalık kalbin gayreti ile mümkündür Ve yavaş yavaş farkındalık geliştikçe tüm kişiliğin değişmeye başlar. Bilinçsizlikten farkındalığa geçmek en büyük kuantum sıçramasıdır. O yüzden hatalar, yanlışlar, eksikler konusunda endişe etme.*Aşkın heyecanını ve onun esrimesini (coşarak kendinden geçmek) tanımış bir insan rekabetçi olmayacaktır. Şayet günlük ekmeğini elde edebilirse mutlu olacaktır. İsa'nın duasının anlamı budur: "Bize günlük ekmeğimizi ver." Bu yeter de artar bile. Artık İsa aptalmış gibi gelir. Şöyle istemiş olmalıydı: "Bize bankada daha çok para ver." O sadece günlük ekmek mi istiyor? Keyif dolu bir insan asla bundan fazlasını istemez: Keyif bu denli doyurucudur. Sadece doyuma ulaşmamış varlıklar rekabetçidir; çünkü onlar hayatın burada değil, orada olduğunu zannederler. "Delhi'ye gidip başkan olmalıyım" yahut Beyaz Saray'a ve şu ya da bu olmalıyım. "Oraya gitmeliyim, mutluluk orada." Çünkü onlar mutluluğun burada olmadığını bilirler. Bu yüzden onlar her zaman ilerler, ilerler, ilerlerler. Onlar her zaman ilerler ve asla varamazlar. Ve mutluluğun ne olduğunu bilen insan, buradadır. Niçin Delhi'ye gitsin ki? Ne için? O şimdi burada son derece mutludur. Onun ihtiyaçları çok küçüktür. Onun hiç arzuları yoktur. Onun elbette ihtiyaçları vardır, ama arzuları yoktur. İhtiyaçlar doyurulabilir, arzular ise asla.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

SEZGİ....

"Eğer beynin sol yarısı sana hükmetmeye devam ederse, başarılı bir hayatın olur. O kadar başarılı ki, kırk yaşına geldiğinde ülserin çıkar. Kırk beş yaşında, en az bir ya da iki kalp krizi geçirmiş olursun. Elli yaşına vardığın zaman, neredeyse ölmüş olursun. Ama başarılı bir ölüm. Büyük bir bilm adamı olabilirsin. Ama asla büyük bir varlık olamazsın. Yeterince servet biriktirebilirsin, ancak onun bütün değerini kaybedersin. Büyük İskender gibi dünyayı fethedebilirsin. Ancak kendi iç dünyanı fethedemezsin..."

"Artık mantığın tükendiği bir köşede kapana kısıldığın zaman sakın umudunu yitirme. O anlar hayatının en lütuf duyacağın anları olabilir. Tam o anlarda sol lop, sağ loba yol verir. Eğer onu izlersen karşına birçok kapı açılır. Ancak bunları kaçırma olasılığın var; "bunlar boş şeyler" diyebilirsin."


"Mantığın ötesinde hiçbir şeyi kabul etmeyen insanlar bile aşık olur. Aşık oldukları zaman bir sorun yaşarlar. kendilerini suçlu hissederler. Ama sevgi vardır. Ve kimse akılla tatmin olmamıştır. Ayrıca kalbin de doyurulması gerekiyor. İçindeki iki kutup budur: Kafa ve kalp!"


"Asıl zeka kalbin zekasıdır... Hayat kalptedir. Hayat kalp üzerinden gelişir... Kafada yaşamak aptallıktır. Kapte yaşamak ve gerektiği zaman kafayı kullanmak zekadır. Seçim sana kalmıştır. Unutma kafa köle olarak çok güzel bir köledir. Çok işine yarar. Ama bir sahip olarak tehlikelidir ve bütün hayatını zehirler..."


"Hayatında bir aşk var mı? Eğer yoksa sen ölmüşsün ve çoktan mezara girmişsin. Hemen çık oradan. Hayatın sana bir aşk bir macera vermesini sağla... Sen hayat tapınağına girmeden, etrafında dolaşıp duruyorsun. Kapı ise kalptir. Unutma bu sıçramayı yapmak zorundasın. Düşünceden duyguya geçmelisin..."

11 Ağustos 2010 Çarşamba

SEZGİ...



"TAMAMEN MANTIKLI İNSAN, AKLI HER ZAMAN BAŞINDA OLAN, HAYATINDA HİÇBİR MANTIKSIZLIĞA İZİN VERMEYEN BİR İNSAN, DELİNİN TEKİDİR. AKIL SAĞLIĞININ DELİLİKLE DENGELENMESİ GEREKİR. MANTIĞIN MANTIKSIZLIKLA DENGELENMESİ GEREKİR. KARŞITLAR BULUŞUP DENGE KURAR. SADECE RASYONEL OLAN BİR İNSAN MANTIKSIZDIR. ÇOK ŞEY KAÇIRIR. HATTA BÜTÜN O GÜZELLİKLERİ VE GERÇEK DUYGULARI KAÇIRACAKTIR. LÜZUMSUZ BİLGİLER TOPLAYACAK. HAYATI TEKDÜZE OLACAK. O, BİR DÜNYA İNSANI OLACAK."

SEZGİ....



"BİLGE İNSAN KAFA, KALP VE BEDEN ARASINDA BİR UYUM YARATIR. BU UYUMDA, HAYATIN KAYNAĞI VE ASIL MERKEZİ OLAN RUH DEVREYE GİRER. VE BU, MÜMKÜN OLAN EN BÜYÜK BAŞARIDIR. SADECE İNSANOĞLU İÇİN DEĞİL, BÜTÜN EVREN İÇİN BUNDAN ÖTESİ YOKTUR."
"BİLMEK DEMEK, SESSİZ OLMAK DEMEKTİR. TAMAMEN SESSİZ. BÖYLECE İÇİNDEKİ O KÜÇÜK DİNGİN SESİ DUYARSIN. BİLMEK DEMEK, DÜŞÜNCEYİ BIRAKMAK DEMEKTİR. TAMAMEN HAREKETSİZ KALDIĞIN ZAMAN, HİÇBİR ŞEY SANA ULAŞMADIĞI ZAMAN KAPILAR AÇILIR. SEN BU GİZEMLİ VAROLUŞUN BİR PARÇASISIN. ONUN BİR PARÇASI OLARAK BİLİRSİN. BİR KATILIMCI OLARAK BİLİRSİN. BİLMEK, BUDUR."

10 Ağustos 2010 Salı

METEOR YAĞMURU SEYREDERKEN NE YAPILABİLİR?

GÖKYÜZÜNÜN ALTINA YATSAK, YANIMIZDA HİÇ KİMSE YA DA BÜTÜN İNSANLIK UZANMIŞ... HİÇ HABERİMİZ OLMASA. ÖYLECE BAKSAK KOPUP GELDİĞİMİZ KARANLIĞA. KARANLIK ILIK ILIK SARSA, ISIRMADAN YUTSA BİZİ. YAVAŞ YAVAŞ MİDESİNE İNSEK EVRENİN, USUL USUL ARALANSA KALBİMİZİN KAPILARI. SONRA TEK TEK YILDIZLAR DÜŞSE ÜZERİMİZE, TEK TEK HİSSETSEK HER DOKUNUŞU. İÇİMİZ İYİCE YILDIZ DOLUP, TIKA BASA DOYUNCA IŞIĞA RUHLARIMIZ, GÖZLERİMİZİ, KULAKLARIMIZI VE AĞZIMIZI MÜHÜRLESEK... OLABİLİR Mİ? O ZAMAN ÇEPERDEN MERKEZE GİDEN YOLDA DEV BİR ADIM ATILABİLİR Mİ? O ZAMAN AŞKA AKIL KARIŞTIRMADAN SEVİLEBİLİR Mİ? O ZAMAN İÇİMİZDEKİ VE DIŞIMIZDAKİ KARANLIK ANLAMINI YİTİREBİLİR Mİ?
12 AĞUSTOS GECESİ ŞEHRİN IŞIKLARINDAN KAÇIP GÖKYÜZÜNÜ SEYRETMEK İÇİN FIRSAT YARATIN:)

8 Ağustos 2010 Pazar

EVET BAĞIMLIYIM!

Yarabbim, hayatı boyunca "bağlılık" ve "bağımlılık" arasındaki fark üzerine nutuk çeken ben, sonunda bağımlı oldum! Kan dolaşımım iyice düştü, nabız yaşayacak kadar var şükür ama kaybettiğim su oranı akıllara zarar. Ter, saçlarımın arasından topuklarıma kadar ince ince ve gıdıklayarak iniyor! Bütün İstanbullularla beraber eriyorum! Tenim, kırk gün kırk gece hamamda kalsam bu kadar aklanıp paklanabilirdi. Ördek-kurbağa arası garip bir canlıya dönüşmediysem bunu dibinde yaşadığım klimaya borçluyum.

Herkese bol bol su ve soda içmelerini, az ve sık yiyerek tansiyon-şeker dengesini korumaya çalışmalarını öneriyorum. Tabii hırka giyip klima altında kahve içtiğim için de aynı koşullara sahip olmayanlardan özür diliyorum. Fakat inanın boğaz bile esmiyor! Cuma akşamı Cenk'in veda partisinde sıcak o kadar canımızdan bezdirdi ki, içki içemedik! Gerçi bende son zamanlarda alkole karşı bir soğuma da var ama vallahi de billahi de içecektim; eğer hava azıcık esse idi.


Haftaya bir boğaz, bir de Haliç gezim var inşallah. Hatta meteor yağmuru için adaya gitme ihtimalimiz de var. Dilerim hava azıcık eser de, benim klima bağımlılığım kalıcı bir hasara sebep olmadan biter.


İşin aslı çocukluğumdan beri sıcak sevmem, gerçi yaz ayında doğanlar yazı, kışın doğanlar kışı sever denirse de, benim favorim daima baharlar ve kış olmuştur. Denizden uzak kaldıktan sonra yazın ne kıymeti var? Keşke İstanbul'da da Budapeşte'deki gibi lapa lapa yağan kar altında sıcak su havuzlarında yüzebilseydik... Macarlar Osmanlı'ya onca yenilik getirmiş de bu havuz işi neden olmamış acaba? Muhtemelen haremlik selamlık hikayesi işi bozmuştur.


Elbette rabbisi bilir herşeyi ve onun hikmetinden sual olunmaz fakat bizim şu zavallı bedenlerimiz değişen iklimlere gerçekten uyumlanabilecek mi? Yoksa kalan ömrümün yazlarını klima altında mı geçireceğim? Aranızda bir iklim bilimci var ise beni aydınlatsın lütfen!!!


Bu arada sıcak havada nasıl yoga yaptığımızı soran meraklı arkadaşlara cevap veriyorum: Allah sabrını veriyor kardeşim:) Tıpkı oruç tutana, namaz kılana verdiği gibi!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

METEOR YAĞMURU; 12 AĞUSTOS GECESİ...

Bugün facebook'ta Ardınç'la sohbet ederken 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece meteor yağmuru olacağını öğrendim. Halk arasında bilinen haliyle yüzlerce yıldız kayacak! Bu da şu demektir; yüzlerce dileğin gerçekleşmesi için gökyüzünün kapıları açık olacak.
Ashram ahalisine bir tekne turu ve meditasyon gecesi önerdim. Henüz netleşmedi ama eğer olursa Burgaz'ın arkasına demirlemek ve önce yüzüp, sonra gökyüzünü seyretmek şahane olacak. En kötü ihtimalle Erol Hocam'la yelken yapıyor olurum ki, gece seyrini ne kadar özlediğim düşünülürse kötü ihtimal başımın tacı olabilir:)
Neyse, meteor yağmurunu bir daha ne zaman görürüz, görecek kadar yaşar mıyız bilinmez. Şimdiden herkes not etsin ajandalarına derim.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini... Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. "Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya:"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..." Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş..Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

4 Ağustos 2010 Çarşamba

:) GÜZELİM!

Blogumu takip etme nezaketi gösteren, üstelik kendisi de gayet güzel yazan bir arkadaşım facebook'ta mesaj bırakmış bana ".. senin cümlelerini özledim...". Mutlu olmadım desem yalan olur. Özlenmek kimin hoşuna gitmez ki? Hele ki iyi yazan bir kadın size "özledim" diyorsa.

Aslında yazmaya devam ediyorum. Adada kaldığım beş gün boyunca, zaman zaman Barones'in bana aldığı güzel defterime, zaman zaman hafızama, bazen gözlerimle kumlara yazdım. Yazmak durdurulabilecek bir şey değil benim için. Ama kesinlikle durdurulması gereken bir şey, nefes gibi. Nefesin kıymetini anlamak için kesinlikle önce soluksuz kalmalı...
Şu içinden geçmekte olduğum çemberde, ya da bulunduğumu hissettiğim basamakta yazının beni sadece geri düşürdüğünü hissediyorum. Beni "an" dan, beni içinde bulunduğum duygudan geri düşürüyor. Oysa yıllardır doldur boşalt yaptığım kapların, havuz problemlerinden beter olan uykularımın geri dönmesini istemiyorum.

Yazıyı, şu ana kadar "öfkemi", "yenişemediğim kaybedişlerimi", nadiren de "hayallerimi" anlatmak için kullandım. Yazı üzerinden paylaşmak beni hiç tanımadıklarıma yaklaştırırken, kendimden uzaklaştırdı... Kelimelerin, kelimelerle dans etmenin büyüsüne kapıldım. İçimde dans etmek isteyen biri var mı diye bakmadım bile... Zamanla seyircinin varlığına, tirübünlere yazmaya başladım. Zihnim yazmadan huzur bulamaz hale geldi. Fakat gördüm ki, yazmak zihnimi rahatlatmak yerine daha da gerdi, güçlendirdi; ben içimdeki canavarı besledim kelimelerle! Egom, bu bloga ilham olan ejderhayı neredeyse yok etmek üzereydi...

Şimdi, aklımın değil kalbimin rehberliğinde içimdeki sözlükler yeniden yazılırken, kendimi aynı samimiyetsizliğin ortasında yakalamaktan çekiniyorum. Bu da geçecek biliyorum. Hiç yazamayan bir kadından, yazmadan duramayan bir kadına dönüştüysem, zihniyle yazan, öfkesine yenik bir kadından, sevgiyle, kalbiyle yazabilen gerçek bir kadına da dönüşebilirim, biliyorum.Ama bu dönemde yazarsam, dönüşümü baltalarım diye korkuyorum. Sadece olmakta olanın, geçitlerde hassaslaşanın kırılganlığına göz değmesin diye usul usul paylaşıyorum gönlüme takılan yazıları... Ben hala oradayım, burada; paylaştıklarımın içindeyim:)
Hayatımda olan, hatta bir zamanlar olan ve şimdi olamayan herkese o kadar minnet dolu ki içim... Elbette tamamen geçmedi yaralarım ama epeyce niyet ettiler kabuk bağlamaya:) Gittikleri, kalbimi kırdıkları, aynam oldukları için herkese eyvallahh:)
Öfkem, kırgınlıklarım adım adım geri çekilirken, kocaman bir okyanusun ayak parmaklarımı gıdıkladığını, içimi doldurduğunu hissediyorum. Kokusu geliyor. Hissettiklerim o kadar yeni, o kadar gerçek, o kadar farklı ki sonuç olarak istesem de YAZAMIYORUM! Tek bildiğim hiç olmadığım kadar güzelim ve "MUHTEMELEN" bu daha hiçbir şey!

1 Ağustos 2010 Pazar



Frida'dan Diego'ya...



‎Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını,

kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile

düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını

ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini,

geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek

beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim

ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.

Bencil olduğun için vazgeçtim.

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi,

çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.


Frida Kahlo

29 Temmuz 2010 Perşembe

ESKİLERDEN & ANDAN KARIŞIK:)



Timur'un ziyaretiyle başlayan süreç o kadar güzel bir geçmişe yolculuk oldu ki, ne yazarsam yazayım hissettiğimi ifade edemeyeceğim. Bunu biliyorum çünkü yazmanın gerçek bir paylaşım olduğuna dair derin şüphelerim var artık... (İçime şüphe tohumları eken hocama bu ilk hasat için şükranlarımı sunarım...)

Bazen, son üç yıl içinde blogda yayınlanan yazılarıma baktığımda - oysa ki, yazarken çok samimi olduğumu düşünüyordum- aralarında sadece iki üç tanesinde kendimi yakalayabiliyorum.

Yazı üzerinden anlamaya ve anlatmaya tutunmanın, kuyruğunu yakalamaya çalışan bir yavru kedi davranışından farkı olmadığını- en azından benim için - şimdi şimdi görebiliyorum. Değersiz mi? Asla! Bir peçete üzerine yazılmış telefon numarası da, eski bir müze biletinin arkasına iliştirilmiş notta, blogdaki günlük serzenişler ve hatta artık yaşamayan bir dilin şiirinin kazındığını taş tabletler de çok değerli. Sadece ölüler... Yazarken öldürüyoruz, öldürüyorum onları; anılarımı, anlarımı, duygu ve düşüncelerimi sırf onlardan kurtulmak ya da sırf onları ölümsüzleştirmek için yazıyorum. Oysa yazı ne anı ölümsüz kılacak bir iksir, ne de silebilecek kadar güçlü bir büyü. Yazı sadece "yazı". O kadar. Daha fazla anlam yüklemeye gerek yok.

Çoğu zaman müziğin yazıdan daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Müziğin içinde kaybolmak mümkün, müzikte zihinsiz olmak olası... Oysa yazarken kelimelerin çoğu zihinden. Kalbin aralık kapısından kaçmayı başarmış bir kaç satır dışında hepsi geçmişten ve gelip gelmeyeceği belli olmayan meçhul bir gelecekten.

Tatilde sabah erken saatte kalkıp plaja indiğimde genellikle yaşlılar vardı etrafta. Su tertemiz, rüzgar ılık ve deniz muhteşemdi. İtiraf ediyorum, bir kaç kez elim kaleme kağıda gitti. Ama çok net bir şekilde gördüm ki, ya dalgaların oyununun bir parçası olacaktım ya da oyuna seyirci kalıp yazacaktım. Oynadım; yazmaya, anı öldürmeye, egoma yenilmedim. Nice anın katili olan ben, geçmişte içinde duramadığım binlerce anın telafisinin mümkün olmadığını sükunetle kabullenip, dalgalarla sallandım. Sallandım. Sallandım.

Deniz tutması gibi "an" tuttu beni. Son dönemde Nazlı Hoca ile yaptığımız meditasyonlardan birinde de böyle olmuştu; anın içinde kımıldamaksınız kalmak bana ilk kez, tam ve bütün hissetmemi sağlayacak parçaya hazır olduğumu fısıldamıştı. Hayatıma alamadığım tüm kadın ve erkeklerden bütün samimiyetimle özür dilerim. İçim tıklım tıklımdı, sizi buyur edemezdim. Yer yoktu! Geçmişten taşıdıklarıma "haydi gelenler var, sıkışın" mı diyecektim? O zaman herkese haksızlık olmaz mıydı? Bana haksılık olmaz mıydı?

Nihayet geçmişin hayaletleriyle barıştığım, en azından onları mutfakta görünce çığlık atmadığım bir sürece girdim. Artık gece rüyamda gördüğüm biri, öğleden sonra aradığında sadece sakin sakin gülümsüyor, bu keyifli bağın tadını çıkartıyorum. Anlam yüklemiyor, olmakta olanı şekillendirmeye çalışmıyorum. Geleni durdurmuyorum, frene basmıyorum ama gaza da basmıyorum. Ne gelirse AŞK'tan gelecek, bunu bilmenin tatlı huzurundayım.

Fincanları kapatıyor, telvelerde şekillenen kalbin sahibine gülümsüyorum.
















Bu “ Olma” çabası bir duvar oluşturuyor.
Çünkü sen zaten varlığını içinde taşıyorsun.
Herhangi bir şey olmak zorunda değilsin.
Sadece kim olduğunu anla yeter.
Hepsi bu.
Sadece içindeki gizli kimliğin farkına var.

27 Temmuz 2010 Salı

TIME TO PLAY

ANLATACAK ÇOK ŞEY VAR-MIŞ GİBİ GELİYOR. SONRA YOK-MUŞ GİBİ GİDİYOR. YAZMAKTAN YAŞAMAYA GEÇMEK KOLAY-MIŞ GİBİ GELİYOR AMA DEĞİL.BAZI ŞEYLER GECİKMİŞ GİBİ ALGILANIYOR, OYSA HAYATTA GECİKEN HİÇ-BİR-ŞEY YOK. İNSAN BUNU ZAMANI GELDİĞİNDE ÇOK İYİ ANLIYOR :) BU YAZDIKLARIM DA BİR ŞEY DER GİBİ OLUYOR FAKAT DEMİYORSA, ANLAMANIN ZAMANI GELMEMİŞ:))

MUCİZE NAMELER'DEN ...






26 Temmuz 2010 Pazartesi

Beri gel, daha beri, daha beri;
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle;
Bu hır-gür, bu savaş, nereye dek?
Sen "ben"sin işte, ben "sen"im!..
Ne diye bu direnme böyle, ne diye;
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye;
Topumuz bir tek kâmil insanız; bir tek!
Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?
Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de.
Peki kutlu ne, kutsuz ne?
Topumuz bir tek inciyiz , bir tek!
Başımız da tek, aklımız da tek.
Ne diye iki görür olup kalmışız;
İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?
Sen habire gevele dur bakalım;
Habire usul boylu "birlik çam ağacı" de...
Sonu nereye varır bunun, nereye?
Şu beş duyudan, altı yönden,
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur!
İnsanlığa karıl, insanlara, insanlarla bir ol!
İnsanlarla bir oldun mu, bir madensin, bir ulu deniz;
Kendinde kaldın mı, bir damlasın, bir dane!
Ama sen, canı da bir bil, bedeni de;
Yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine...
Hani, şu bademler var ya, bademler gibi;
Ama hepsindeki yağ bir!
Dünyada nice diller var, nice diller;
Ama hepsinde "anlam" bir;
Sen kapları testileri hele bir kır;
Sular nasıl bir yol tutar gider;
Hele birliğe ulaş, hır - gürü, savaşı bırak;
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir...

18 Temmuz 2010 Pazar

ÜSTADIN ŞAKİRDLE İLİŞKİSİ




Bir şakirdin üstad tarafından kabul edilmesi için zorlu imtihanlardan geçmesi gerekir. Evrensel düzeni garanti eden, şakirdin şakird olması, üstadın da üstad olmasıdır.Üstad, bilgisinden kaynaklanan belirli bir güce sahip olandır. Dhammapada der ki:"Su kemeri inşa edenler suyu diledikleri şekilde yönlendi­riyorlar, ok yapanlar oklara diledikleri şekli veriyorlar, doğra­macılar odunu biçimlendiriyorlar, hakîmlerse kendi kendile­rini denetliyorlar.

"NEYE EHİL OLMAK?


Zorluklara ve sınamalara karşı kendine hakim olmaya mı ehil olmak Geleneksel Hindistan'da, eğitimin tümü bu hakim olma olgusunun üzerine bina edilmiştir. Üstadına göre, her bir şakird gücün belirli bir biçimini geliştirmiş olur.Her tür "Hikmet, sahibine, şu veya bu konuya hakim ol­masının kaçınılmaz sonucu olarak kendine özgü gücünü ver­miştir. Hekim, hastalıkların ve ilaçların üstadıdır; doğramacı, odunun ve diğer malzemelerin üstadıdır; Din adamı, büyü sözlerinden ve ayinlerinden dolayı cinlerin ve Tanrıların üs­tadıdır. Bununla bağlantılı olarak, filozof-yogi kendi ruhu­nun, bedeninin, arzularının, tepkilerinin, tefekkürlerinin üs­tadıdır. Arzuların etkilediği düşüncenin hayallerini aşmış ki­şidir. O kesinlikle kaderin yetişemeyeceği bir yerdedir.Doğu'da, niteliği ne olursa olsun, hikmet titizlikle gizle­nen, nadiren ve sadece onu mükemmelce algılayacak yete­neğe sahip olan kişiye aktarılır. Belirli bir kapasiteyi temsil etmesinden öte, her şakird bununla birlikte nerdeyse sihirli bir güce de sahiptir. Hikmet, onu düzgün bir şekilde üstlen­meye yetenekli bir bireye aktarılır. Ehli olmayan bir ferde ak­tarılmasını hedefleyen bir öğreti felakete duçar olur."Buradan bir kaç sonuç çıkarabiliriz:-Bir yandan, herkes bir tür hikmete veya üstadlığa ulaşa­bilir. Üstelik Bhagavad Gita'nm öğretisi şunu söyler: Şakird hazır olduğunda üstad gelir. Bu da içkin bir adalete kavramı­nı belirtmektedir, herkes ihtiyacı olanı alır.-Öte yandan, taşı işlemek veya duygularını kontrol etmek için hikmet gerçek bir güç vermektedir."Üstada hizmet ederken ve ona sihirbaz, din adamı, mün­zevi, hekim veya çömlekçi işinde yardım ederken, şakird yavaş yavaş sürekli bir uygulamayla teknikleri öğrenir, oysa te­ori, kılavuzların derin araştırmasıyla tamamlanmış şifahî eği­timle öğretilir."Ancak şakird için gereklilikler böyleyse, ÜSTAD için daha hafif değildir:"Guru'nun ahlakına ve tutumuna gelince, öğretileri ve ha­yat biçimi arasında mutlak ve gerçek bir uygunluk bulunma­sı istenir; bu tür benzerliklerin, Batı'da ancak bir rahip veya bir papaz'da bulunması ümid edilir."Böylece ŞAKİRD üç fazileti geliştirir:


YÜREKTEN BAĞLILIK, ARAŞTIRMA, HİZMET


Bunlar şakirdte hareketin üçlü motorunu hızlandırırlar: İçsel bir ahengi tekrar yaratmaya çalışan nefs, ruh ve beden başka bir deyişle kalp, kafa ve eller; çünkü üstad, sahip oldu­ğu bir yeteneğine abartılı bir şekilde hayranlık göstermeden şakirddeki eksikliği tamamlamaya bakar.Eğer üstad-şakird ilişkisini doğal süreçle karşılaştırmak istiyorsak, şunu söyleyebiliriz ki üstad bahçıvandır ve şakird de tohumdur. İlk önce üstad tohumun cinsini, nereye ve ne zaman ekilmesi, nasıl sulanması gerektiğini bilmeli, yani şa­kirdin potansiyel olarak taşıdığı ağacı görmelidir.Tohum bahçıvanın eserine güvenmeli ve verdiği besini kabul etmelidir; bu da bilginin alınması karşılığında gösteri­len yürekten bağlılığı temsil etmektedir; sonra da gelişebil­mek için gerekli olan özü alabilmek için onu sindirmesi gere­kir; bu da ilkeleri sorgulamadan araştırmakdır; süreç tamam­landığında, hizmet, Epiktet'in koyunlarının yününe ve sütü­ne eşdeğer olan tohumun büyümesiyle belirlenir. Ancak özümleme kapasitesinin sınırlı olması sebebiyle, bir bahçıvanın tohumu her gün sulaması gibi bu süreç de her gün de­vam etmelidir.Üstad-şakird ilişkilerini kesen ve onu öğretmen-öğrenci ilişkisiyle değiştiren modern topluluklarda aralarında ilişki bulunmayan ve insanı parçalayan üç kurum meydana gel­mektedir: Kafası, kısır entellektüalizmli üniversiteler tarafın­dan; kalbi, dinî tarikatlar tarafından; elleri, onları robotlaştıran siyasî partiler tarafından alınmıştır. Böylece karşımızda bir varlık değil de sürekli çatışma içinde tükenen eksik üç parça bulunmaktadır

17 Temmuz 2010 Cumartesi


“Öteler,

özündeki boyutların yanında

sonsuzda bir zerre kadar bile mesafe tutmaz,

hem de yormaz.

Asıl sonsuzluk sen kendinsin,

kendindeki sonsuz seyahatlerdir seni yoran”

16 Temmuz 2010 Cuma

KUNG FU PANDA!


Yarabbim sen gözümü açan ustamı başımdan eksik etme. Sonunda Rapunzel değil, Alice değil, Küçük Kırmızı Balık hiç değil; bir panda olduğumu anladım! :)))) Yaw bu kadar şahane bir çizgi filmi ben nasıl kaçırırım? Lütfen bana artık Po der misiniz?

Namaste hocam

BİR ASHRAM GÜNÜNÜN ARDINDAN...

Başkalarını bilen zekidir
Kendini bilen, aydınlanmıştır
Başkalarını alteden cüsselidir
Kendini alt eden güçlüdür
Yok olmadan ölebilen, uzun ömürlü olur…
Bakın şu zengin giysililere
Şu keskin kılıç taşıyanlara
Doyasıya yiyip içenlere
İhtiyaçlarından fazlasına sahip olanlara
Buna hırsızların yolları denir
Bu yol değildir.
Bilen konuşmaz
Konuşan bilmez
Bütün geçitleri yasakla
Bütün açıkları kapa
Bütün keskinlikleri körelt
Bütün düğümleri çöz
Her şeyi birbirine kat
Sır olan niyet, işte buradadır
Sen ona yaklaşamazsın…
Yasaklar ve tabular ne kadar çoğalırsa
Halk da o kadar fakirleşir
Keskin silahların adedi çoğaldıkça
Düzensizlik de o kadar artar
Zeka seviyesi yükseldikçe
Garip şeyler de o kadar çoğalır
Yasalar çoğaldıkça
Hırsızların sayısı da o kadar kabarır…
Bilge kişi, yaralamadan tedavi eder
Kırmadan uyarır
Azarlamadan düzeltir
Kibirlenmeden aydınlatır…

Leo tzu

14 Temmuz 2010 Çarşamba

TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ



Tahir olmak da ayıp değil

Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp
değil,

bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek

meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken

meselâ denerken damarlarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

MEM U ZİN


Cizre Beyi, Mir Zeynuddin'in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı. Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana kahramanı Mem ise Tacdin'in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz) , eğlence ve bayram günlerinde çoluk - çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi. İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn'di) Onları görür görmez ikiside yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzeklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin ve sersem onlduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem'in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem'ın parmağına doğru elini uzatınca Mem de onun parmağında bulunan pana biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkiside Sîti ve Zîn'in ne yapmış olduklarını anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun'a anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin'in yanına varıp, Sitî ve Zîn'inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem 'bununla yaşıyorum' diyerek yüzüğü vermez. Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre'nin önde gelenleri Cizre Bey'inden Sitî'yi Tacdine isterlerler. Bey, Tacdin'e Sitî'yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran'ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey'in kapıcısıdır. Tacdin Beko'yu hiç sevmez. Bey'e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığı söyler fakat bey: 'değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de kapıcıdırlar' der. Beko, Bey'in Zîn'i Mem'e vermemesi için 'Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn'i Mem'e vermiş.' Bunun üzerine kızan Bey, 'and içerim ki; Zîn'i eş olarak Mem'e vermeyeceğim' der. Bey'in ava çıktığı bir günde Mem Zîn'i görmek için bahçeye girer. Mem'i gören Zîn birden yıkılıverir yere. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem'i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem 'Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum'der. Bey'in yanında bulunan Tacdin abanın altında Zîn'in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey'i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak, evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn'in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görünmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko'nun oyunlarıyla beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem'in iyi oynadığını görünce Mem'in yönünü Zîn'e doğru çevirir. Zîn'i görüp hayallere dalan Mem, Bey'e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem'in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn'in hasretine dayanamayıp ölür. Mem'in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko'yu görüp öldürür.zin yapıştığı Mem'in mezar taşında canını verir. Bey, Zîn'i gömmek için Mem'in mezarını açtırarak Zîn'i sarktığı esnada şöyle seslenir: 'Memo! Al sana yar! der.

13 Temmuz 2010 Salı

ZEKA...


"... Zeka tamamen farklı bir boyuttur. Onun kafayla hiçbir ilgisi yoktur. Kalple ilgilidir. Akıl baştadır. Zeka ise kalbin uyanık olma durumudur. Kalbin uyanıkken, kalbin derin bir minnet içinde dans ederken, kalbin varoluşla uyum içindeyken, bu uyumdan yaratıcılık ortaya çıkar..."

12 Temmuz 2010 Pazartesi

GÜLE, GÜLE GÜLE...


YEMİŞİM GERÇEKLERİ!



bir arkadaşımın blogundan çaldım... ihtiyacım olmasa çalmazdım. gerçekten tam da hayal ettiğim gibi. kim kırmızı bir gökyüzünde japon balıklarıyla uçmak istemez ki!

11 Temmuz 2010 Pazar

KÜÇÜK PRENS.....


Küçük prens kendisini komşu asteroitlerin arasında buldu. Bu asteroitlerin numaraları 325, 326, 327, 328, 329, ve 330’du. Kendisine bir meşgale bulabilmek ve bilgisini artırmak için sırayla onları ziyaret ermeye karar verdi. İlk asteroitte bir kral yaşıyordu. Mor kumaştan yapılmış giysisiyle tahtında otururken, oldukça haşmetli görünüyordu. Küçük prensi görünce: “ Ah, işte halkımın bir üyesi “ dedi. “ Beni daha önce hiç görmediği halde kim olduğumu nereden bilebiliyor? “ diye düşündü küçük prens.Kralların dünyayı çok basit bir gözle algıladıklarını bilmiyordu. Krallara göre bütün insanlar, onların emirleri altında bulunan kimselerdi. “ Biraz daha yakına gel de seni iyice göreyim “ dedi kral. Nihayet emir verecek birini bulduğu için, oldukça kibirlenmişti. Küçük prens oturabileceği bir sandalye bulmak için çevresine bakındı, ama kralın kürkü bütün gezegeni kaplamıştı. Bu yüzden ayakta kaldı ve yorgun olduğu için de esnedi.“ Kralın karşısında esmemek görgü kurallarına aykırıdır, esnemeni yasaklıyorum “ dedi kral. “ Ama buna engel olamıyorum “ dedi küçük prens şaşkınlıkla. “ Uzun bir yoldan geldim ve hiç uyumadım.”“ O halde esnemeni emrediyorum “ dedi kral, “ yıllardır esneyen birini görmedim. İnsanların nasıl esnediğini merak ediyorum. Haydi, şimdi yeniden esne. Bu bir emirdir.”Küçük prens kıpkırmızı olmuştu. “ Beni korkutuyorsunuz. Artık esneyebileceğimi sanmıyorum “ dedi.“ Demek öyle. O halde arada bir esnemeni- arada bir de...”Sözünü tamamlayamadı, çünkü kızgınlıktan öksürmeye başladı. Otoritesine çok önem veriyordu anlaşılan. Emirlerine karşı gelinmesine hiç tahammülü yoktu. Ama aslında iyi bir kraldı. Bu yüzden de emir verirken insaflı davranıyordu.“ Bir generale martıya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun değildir. İmkânsız bir şeyi yapmasını istediğim için, suç benimdir.” dedi.Biraz utanarak “ Oturabilir miyim? “ dedi küçük prens. Kürkünün eteklerini haşmetle toparlayan kral: Oturmanı emrediyorum “ diye yanıtladı.Ama gezegen bomboştu. Bu kral kimi yönetiyordu? Küçük prens şaşkındı.“ Efendim, “ dedi, “ lütfen size bir soru sormama izin verin.”“ Sorunu sormanı emrediyorum “ dedi kral çabucak.“ Efendim, burada kimi yönetiyorsunuz acaba? ““ Her şeyi. ““ Her şeyi mi? “Kral eliyle kendi gezegenini, diğer gezegenleri ve yıldızları işaret etti.“ Hepsini mi? “ diye sordu küçük prens. “ Hepsini.”Anlaşılan kendisi evrensel bir kraldı.“ Peki, yıldızlar emirlerinize boyun eğiyor mu? ““ Elbette. Emirlerimi derhal uygularlar. Karşı gelinmesine tahammül edemem. “Bu güç karşısında şaşırmadan edemedi küçük prens. Eğer bu güce kendisi sahip olsaydı, sandalyesin bile kıpırdatmadan aynı gün içinde yetmiş iki, hatta yüz günbatımını birden izlerdi.Terk ettiği küçük gezegenini hatırlayınca, birden kendini mutsuz hissetti küçük prens. Cesaretini toplayarak kraldan bir ricada bulundu.“ Gün batımını izlemek isterdim. Lütfen bana bu iyiliği yapın. Güneşe batmasını emredin. ““ Eğer bir generale kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını, ya da bir trajedi yazmasını veya kendisini bir martıya dönüştürmesini emretseydim ve general emrime uymasaydı, suç kimin olurdu? ““ Sizin.”“ Kesinlikle. Emirler, yerine getirilebilir şeyler olmalıdır. Otoritenin temeli mantıktır. İnsanlara kendilerini denize atmalarını emretmek, bir devrime yol açmak demektir. Ben emirlerime uyulmasını isterim. Buna hakkım var, çünkü mantıklı emirler veririm.”“ Gün batımı ne olacak? “ deye sordu küçük prens. Biliyorsunuz, sorduğu sorunun yanıtını almadıkça sormaktan asla vazgeçmezdi. “ Gün batımını izleyeceksin, bu emri vereceğim. Ama bilimsel yönetmeliklere göre, koşulların uygun olacağı zamanı beklemek zorundayım.”“ Peki, bu ne zaman olacak? ““ Hımm. Yaklaşık sekize yirmi kala civarında. Sen de emirlerime nasıl uyulduğunu görmüş olacaksın. “Esnedi küçük prens. Gün batımını beklemek zorunda kaldığı için biraz canı sıkılmıştı.“ Burada yapacak hiçbir şeyim yok. Bu yüzden yoluma devam edeceğim.”Emredebileceği birini bulmuşken kaçırmak istemeyen kral:“ Gitme, seni bakan yapacağım “ dedi.“ Ne bakanı? ““ A... Adalet bakanı! ““ Ama burada yargılayacak hiç kimse yok ki! ““ Bunu henüz bilmiyoruz. Krallığımı tam olarak gezmiş değilim. Yaşlı olduğum için yürümek beni yoruyor. Arabaya binmek istesem, burada araba için yer yok.”“ Ama ben gezegende hiç kimse olmadığını biliyorum “ dedi küçük prens. Bir yandan da emin olmak için başını eğdi ve gezegenin diğer tarafına göz attı. “ O halde sen de kendini yargılarsın “ diye yanıtladı kral. “ Kendini yargılamak diğer insanları yargılamaktan çok daha zordur. Kendini gerektiği gibi yargılayabilirsen, çok adilsin demektir. ““ Eğer kendimi yargılayacaksam, bunu her yerde yapabilirim “ dedi küçük prens, “ burada kalmama gerek yok. “ “ Hımm, “ dedi kral, “ eğer yanılmıyorsam gezegenin bir yerlerinde yaşlı bir fare olacak. Geceleri tıkırtılarını duyuyorum. Onu yargılarsın. Arada bir onu ölüm cezasına çarptırırsın, böylece hayatı senin ellerinde olur. Ama her seferinde onu affetmelisin. Çünkü yargılayabileceğin tek kişi o. ““ Ben hiç kimseyi ölüm cezasına çarptırmak istemiyorum ve sanırım kendi yoluma devam edeceğim. ““ Olmaz! “ dedi kral.Küçük prens kararını vermişti, ama yaşlı kralı incitmeyi de hiç istemiyordu.“ Sayın kralım, eğer emirlerinize derhal uyulmasını istiyorsanız, o halde uygulanabilir emirler vermelisiniz. Örneğin, bir an önce gitmemi emredebilirsiniz. Bence koşullar buna çok uygun.”Kral hiçbir şey söylemeyince, küçük prens bir an tereddüt etti, sonra oradan ayrıldı.Kral arkasından :” Seni büyükelçi yapacağım! Diye seslendi. Ses tonundaki otorite duyulmaya değerdi doğrusu...Küçük prens : “ Şu büyükler çok tuhaf “ dedi kendi kendine ve yoluna devam etti.
Yukarıdaki bölüm elbette Küçük Prens'den. Okumayan kaldı mı bilmiyorum. Ama okuyup anlayamayanların sayısını ortada... Tanıdığım herkese Küçük Prens'i, Momo'yu ve son iki yıldır yaşadığım, hissettiğim her şeyi küçük bir paket yapıp vermek isterdim. Bir umut, hayatlarında yeni bir başlangıç için yüreklendirmek isterdim... Bunun mümkün olmadığını biliyorum; yani kendileri istemedikçe... Yine de vazgeçmiş değilim.
Zaman, mutluluk, hayat ve ölümle ilgili bugüne kadar öğretilen her ne varsa silerek, yeni öğrendiklerimi satır satır not ederken, kalan ömrümü bir çocuk kadar oyuncu ve hayretler içinde geçirmeyi diliyorum. ARANIZDAN BAZILARI BENİ TERK EDECEK BİLİYORUM... Ve bazıları bana geri dönecek, bunu da biliyorum. Bunlara ne seviniyor, ne de üzülüyorum. Hepimiz için en iyisini diliyorum. HER GECE ETTİĞİM DUAYA -HOCAMIN ETKİSİNDE KALARAK- EKLİYORUM: ALLAHIM HAYRETİMİ ARTTIR!, ALLAHIM KALBİYLE GÖREN KULLARININ ARASINA AL BENİ VE HAYRETİMİ ARTTIR!