26 Aralık 2012 Çarşamba

SENİ SEVDİM AMA...

Seni de kendimce sevdim 2012. Yine Allah biliyor ya,  2008'i sevdiğim kadar değil... O başkaydı... Belki sen daha cömerttin, hatta çok daha fazla hediye vardı elinde kolunda ama AŞK yoktu be sende! Kusura bakma fakat gerisi o kadar ilgimi çekmiyor. İnsanın kalbi tam takır kuru bakırken ne karnı, ne de gözü doymuyor. Aç bıraktın beni 2012:)
Ne diyeyim ki, güle güle git. Allah aratmasın yokluğunu.... Verdiklerin de güzeldi:)

24 Aralık 2012 Pazartesi

NOEL!

Kalbim çok uluslu, çok dinli. Bu sebepledir ki geçen yıl İsa'ya, bu yıl Mevla'ma gittim. Oysa bu görünen tablonun arkasında, zihnimin orta yerinde her Aralık ayında, hepsiyle beraber oturmuş kurabiye geveliyorum. Neden derseniz asıl olan kurabiye!
Ya tabii bu işin Elvan sululuğu bölümü. Aslında gönül her yerde olmak istiyor. Hele ki aileleri, dostları bir araya toparlayan zamanlarda...Fakat noel için aklım Süper Prenses'de kaldı... Geen yıl ilk defa bir noel kutlamasının tam kalbindeydim. Öncelikle Süper Prenses hayattaydı( şükürler olsun ki hala hayatta ve hayatımda:)) ve bu zaten bir kutlamaydı. Sonra Avrupa'daydım ve şehrin noel pazarlarında cirit atmaktaydım ki bu da kendi başına önemli bir kutlamaydı!
Kaldı ki ortaçağ pazarına deli olmuştum. Adeta eve dönmek gibi bişi yaşadım. Söylemenin yeri geldi mi bilmem ama Almanya'ya yolu düşen olursa rica ederim Esslingen Ortaçağ Pazarı'na gitsinler. Şaraplar, yiyecekler, hediyelikler... Amanın hele ki müzik! İnanılmazdı.
Bu yıl Süper Prenses'le orada olmayı kaçırdım diye son derece üzgünüm doğrusu. Kalbimin bir odacığı orada! Geriye kaldı bir odacık, iki karıncık:)
Fotoğrafta o geceden ağacımızın ucunu, ki almaya beraber gitmiştik ve çok güzel bir duyguydu, ve benim çok değerli ejderha tütsülüğümü görüyorsunuz. Kendisini bana Süper Prenses aldı. O kadar hoşuma gitti ki anlatamam! Hala kutsal köşemin en değerli parçası!
 
Tabii unutulmaz noeller listemde canımın içi küçük prenseslerimin olduğu harika noeller de var. Gökyüzünde ejderhalar uçurduğumuz, Zihni Bey kardeşimle beşik başında, Eda Lisa'ya kadeh kaldırarak yeni yıla girdiğimiz noeller... Her biri eşsiz ve paha biçilmez.. Hatta Bodrum Oasis Çarşısı'nda kutladığımız noeller de paha biçilmezdi. Vay be, bahsettiğim onbeş yıl öncesi.... Hayat! Sen nasıl da hızlısın!
Sahip olduğumuz hayatlar ya da bir başka deyişle bize sahip olan hayatlar hızla akıp giderken ve biz bilinçli veya bilinçsiz bu gezegendeki fizik varlığımızın sonuna doğru yol alırken bir noel daha geldi. Başka noelleri anımsatan, gelecekteki noeller için heveslendiren ve bu gece için paketler hazırlatan sihirli zamanlar...
 
Bu gece İsa ile olacağım. Dileklerim iyilikten, güzellikten ve sağlıktan yana olacak. Hepimiz için, bütünün hayrı için olacak. Mutlu noeller!

23 Aralık 2012 Pazar

GURUDWARA'DAN ALINTIDIR....

neden ağladığımı bilmiyorum, diyorsun
çünkü bir şeyler değişiyor içinde
kendini ikna etmiyor düştüğün boşluk
bildiklerin başkalaşıyor gözlerinin önünde
yabancılığı öğreniyorsun
...
gece söndürür hayalet olmaya yetmeyenlerin ışığını
güçlü olmaya benden daha çok ihtiyacın var
çünkü haksız olduğunu
kalbinin bir yerinde biliyorsun
gündüzün kepenklerinde duyduğun güven
çelimsiz gölgelerin fısıldadığı
küçük sırlarla büyüyorsun

zamanın ve
aynanın önüne bırakılmış
kısa bir mektup bu
belki çok sonra anlayacaksın içindekileri

ama şimdi okuyorsun ..

murathan mungan

21 Aralık 2012 Cuma

SON GÜN DEĞİLSE...

Dünya'daki ilk günümü ne yazık ki hatırlamıyorum. Gerçi çok da şahane olmadığı fikrindeyim, zira anlatılanlar hiç hoş değil. Annem epeyce zor bir doğum yaşamış. Daha doğrusu yaşamışız. Yani ilk karşılaşmamız her ikimiz için de bir tramva olmuş!* Hal böyle olunca, son gün konusunda çok da hevesli değildim.
 
En kıymetlisinden bir iki dost çağırıp, en basitinden bir sofrada topladım. Aradaki günlerin hakkını çok mu vermiştik de, son günü partiye çevirecektik! Peh!
 
21 Aralık efsanesinin bu kadar büyümesinin ardında insanların derin bir arzusunun yattığını düşünüyorum; kepenkleri indirme arzusu.
 
Yaşamak, yaşamaya tam tamına hakkını vermek zor iş. kaldı ki bunu, "yapmalısın", "etmelisinlerle" dolu dayatmalar toplumunda başarmak daha da zor. Öyleyse imkansıza kürek çekmek yerine, kendini akıntıya salıvermek en şahanesi! Bu yüzden sarılmadık mı olası son senaryosuna?
 
Bu iş o kadar kolay değil... Bize bir can verilmişse, bizim de o canın hakkını vermemiz şart. Eğer ölmediysek, yaşamak şart!
Aşık olmak, aşkın kendisi olmak şart. Dost meclisinde bulunmak, etrafı görmek, etrafta kendini görmek şart. Komşun açken tok yatmamak, gözünü onun bunun varlığına dikmemek, ağzını hayra açmak, hayır değilse de susmak şart.
 
Yaşamak için "sevmek" şart. Anda kalmak da şart. Eğer bugün son gün değilse, onu ilk gün yapmak bence en büyük şart:)
 
 
* bakınız Otto Rant

20 Aralık 2012 Perşembe

KONYA ARALIK 2012


Döndüm. Evdeyim. Yıkandım. Sabunlarıma, kahve makinama, yatağıma yani benim olduğunu, vazgeçilmezim olduğunu düşündüğüm hayatıma kavuştum. Elbette bu kavuşmada kollarımın kocaman bir hiçliği  kucakladığının farkındayım.

Şükürler olsun ki artık bu kollar kucaklamayı öğrendi.

Oysa az önce geldiğim yerde kollarım dolu doluydu. Etrafımdaki herkesi kocaman bir ışık çemberi içinde hissettim. Sanki sadece ve sadece ben onları tanıyayım diye oradaydılar. Pir çağırmıştı, biz de gitmiştik işte. Aslında hepsi, tamamı bu kadardı olan bitenin. Aradaki tüm sözler, tüm hareketler kocaman boşluklardı. Sonuç olarak bir yılda yaşadığımızdan çok daha fazla “an” ı birkaç günde yaşadık. Yaşadım. Anda olduk, biriktirmedik. Ne mutlu!

Bu yazıyı anda olamayarak, kaydetme isteğiyle yazıyorum. Gerçi kalması gereken tüm bakışlar, tüm kucaklaşmalar ve sözcükler kalacaktır ya, hani detayları unutursam diye bir şehirli kaygısı benimkisiJ

Konya

Pir çağırmadan gidilmez derler. İlk gidişimde ruhum yerlerdeydi. Lime lime olmuş bir kalple, ayaklarım sürüyerek çıkmıştım Pir’in huzuruna. Ne bir dileğim, ne de isteğim kalmamıştı. Son gün niyaz penceresine bakmış ve gönlümden kısacık bir cümle geçirmiştim.  Ve ne oldu biliyor musunuz? O cümle canlandı ve tüm hayatımı kapladı.

Bu defa ne sürünen bir ruhum, ne de hayatı ıskalayan bir halim vardı. Artık kusurlarımın, günahlarımın ve en önemlisi hala vaktim olduğunun farkındaydım. Yine bir cümlem vardı, onu  niyaz penceresine fısıldadım....

Eve gelip bavulumu açtığımda içinden güzel anlar ve insanlar çıktığını gördüm. Kirlilerimi çamaşır sepetine, anıları bilgisayarıma ve bu yeni dostları da kalbimin boş odacıklarına yerleştirdim. Kalbim çok güvendiğim fakat zaman zaman bana bile kapalı bir organım olsa da, onları başka bir yere koymak istemedim.

Bu gezinin bana en büyük hediyesi Selahaddin Çelebi oldu. Onunla selamlaşmak, anlattığı hikayelerden hissemi almak ve bana Elvan Sultan demesinin onuruyla çok büyük bir sevinç duydum. Onu dinlerken kah içim genişledi, kah yüreğim ezildi. Gücüne, o gücün içindeki naifliğe hayran kaldım. Ezmeyen bir güç! Nasıl da etkileyici, nasıl da saygı uyandırıcı.. Sevildiğimi hissettim.

Türbe yerindeydi. Camiiler de öyle. Sokaklar.. İlk gün Şems’e gittiğimde akşam ezanı okunuyordu. Sanırım en çok onu düşündüm bu gezide. Aşk için ölmek ne demek çok düşündüm. Acaba ömrü hayatımda uğruna başımı verebileceğim ne var diye düşündüm…

Başım bende kaldığı için çok üzüldüm..

İçilen kahveler hiç olmadığı kadar lezzetli dostları görmek anlamlıydı. Dedeyi dinlemek, hocamın her zaman paylaştığı birbirinden değerli hikayelere bir kez daha kulak kabartmak paha biçilmezdi. Odamı Begüm Can’la paylaşmak, onun hazırladığı sofraya buyur edilmek en az bin teşekkür değerindeydi. Parmağımdaki vav öyle güzel ki…sağol LajjaJ

Tesbih satın aldığımız dükkan, bileğimden yayılan misk kokusu, burnumun ucunda hissettiğim soğuk ve zikir tesbihinin kenarında salınan ben! Konya için söylenecek çok söz var sandım ama şimdi gördüm ki bu iş kelimelerle olmayacak. Belki daha sonra yazarım, kimbilir..

Orada olan, hayatıma giren herkes ve her şey için mutluyum. Sebep olandan, yolu oraya götürenden Allah razı olsun.

Pir’e selam ve teşekkür olsun!

13 Aralık 2012 Perşembe

KONYA


Yarın bu saatlerde kimbilir hangi dergahta kaşık sallıyor olacağım? Kimbilir hangi eşsiz sohbete tanıklık edecek kulaklarım? Ben geliyorum Konya!

11 Aralık 2012 Salı

ACI VAR MI ACI?

Yok çok değil aslında. Yani biraz acıyor tabii ama daha ziyade sızı gibi. Hani eski bir ameliyatın yeri sızlar ya soğuk havalarda, işte öyle. Çocuksuz kadın olmak böyle birşey; sızılı.
 
Salı günleri benim çocuklu günüm. Gönlümü çocukla doldurduğum çalıntı zaman. Çok mu sevecenim? Yooo. Hatta kızdığım bile oluyor onlara. Fazla disiplinli bile denilebilir benim için. Ama öyle garip saniyeler var ki, eğer bu hissettiğim anne olmanın onda biriyse vay annelerin haline diyorum. Mesela mı?
 
Duruşah ağladı bugün. Herkesin kolaylıkla yaptığı, çünkü o yokken yani geçen yıl öğrendiği bir hareketi yapamadı. Pembe beyaz yanaklarından yaşlar akmaya başlayınca aklım çıktı. Çünkü ben de etten ve kemikten bir insanım ve bu çocukların bazılarını deli gibi seviyorum. Duruşah onlardan biri. Tam bir biblo. Ona sarılırken bile yanı yanacak diye içim titriyor. Her baktığımda anne ve babası ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı diye düşünüyorum.
Açık yeşil gözler, kıpkırmızı kıvır kıvır saçlar ve porselen gibi bir cilt. Duruşah tam hayalimdeki kız çocuğu. Tıpkı Eden gibi. Sanki sadece rengimiz değil, ruhumuz da yakın.
Ona bağlanmamak, özel ilgi göstermemek için çok ama çok dikkat ediyorum. Yine de hey hat, çocuksuz kadın olmanın zaafından mıdır ne, gözyaşlarına dayanamıyorum...
 
Evet, kesinlikle içim sızlıyor. Anneler ne olur çocuklarınızın kıymetini bilin....

KONYA



Konya zamanı yaklaştıkça içim sakinleşiyor...

9 Aralık 2012 Pazar

MAYALAR NE MAYALADI ACABA?

 
Maya'ların bu işlerde bir parmağı var mı bilemem. İşin aslı tanıdığım bir Mayalı olmadığı için soramam da. Bildiğim tek şey, gayet ilginç bir dönemden geçmekte olduğumdur. Zaman zaman kara kutu açılır, içinden ezber bozan olaylar taşar ya, işte tam öyle bir hal. Gelecekte bir gün, kara kutuyu açtığımda bugünlerden dökülenler sadece ve sadece kaos olacak sanki.
Ne istediğimi, ne hissettiğimi hiç bilmiyorum. Herşeye karşı hevesimi kaybettim sanki. Aklımda sadece ve sadece seyahatler var. Yeni ülkeler, yeni insanlar ve hiç tadına bakmadığım, henüz kokusunu bilmediğim coğrafyalar. Aslında bazen içinde bulunduğum hayattan firar edip, müzikle, ya da güçlü bir edebi metinle bunu başarır gibi oluyorum. Yine de fiziksel bir gidiş özlüyor ruhum.
İnsanın heyecanını kaybetmesi çok fena. Eğer bunun adı büyümekse, gerçekten çocuk kalmak lazım.
 
Üretmek için sakin bir ruh gerekli galiba. Fırtınalardan sağ kurtulmuş, üzerini silkeleyip kalkmış bir ruh. O bende var mı bilmiyorum. Fizik bedenim o kadar kalınlaştı ki, ruhumu göremiyorum:))
Yaptığım işlere harcadığım enerji sahip olduğumun o kadar azı ki, bu dünyada kalmak istediğimden bile yüzde yüz emin olamıyorum. Sanki her an ip kopabilir ve savrulabilirim gibi geliyor. İkisi arasında bir fark da göremiyorum. Yüz yıl yaşamakla, kırk yıl yaşamak arasında gerçek anlamda fark yaratmak için çabalamıyorsam, bu kadar enerjisizsem  o fark yok demektir.
 
İşin garibi kiminle konuşsam benzer şeyler söylüyor. Halsizlik, isteksizlik kol geziyor sanki. Elbette umut ve üretim var. Rutine tutunmak da var. Ama ona paralel, onunla at başı giden karamsarlık ve inançsızlığa ne demeli?
 
Neden çocuklarla çalıştığımı soruyorlar. Onlardan başka bir şeye inanmıyorum ki. Ne varsa orada var. İlk anlarda, ilk anılarda. Ben umutsuzca orada olmak, orada kalmak istiyorum. Bir yürüyen merdivende inadına geri yürü gibi.. Umutsuz ve hastalıklı görünse de aslında umut tazeleyen bir seçimim var. İçimdeki çocuğu büyütüyor, seviyor ve ona oyunlar oynatıyorum. Zaman zaman burnumun üzerine çakılıyorum tabii. Ama yaralanmadan büyüyen çocuk var mı?
 
Mayalar demiştim değil mi? Ne mayaladılar sahiden merakla bekliyorum... hayal ettim de şimdi; kocaman bir kepenk inse Dünya'nın üzerine, "kapattık kardeşim" dese uzaylılar. Biz de "oh!" desek artık. Ne hoş olurdu...
 
 
Önemli NOt. Görsel Merih Akman'dan.

5 Aralık 2012 Çarşamba

ÇOCUK YOGASI VE YETİŞKİN YOGASI ARASINDA NE GİBİ FARKLAR VAR ACABA?

Çocuk yogası çalışmalarımızı gerçekten merak eden, pek çok sorusu olan ve tam olarak neler yaptığımızı öğrenmek isteyen anne ve babalar olduğunu biliyorum. Hatta sırf bu sebeple yaklaşık iki yıl kadar Yogatime'da yürüttüğüm "aile yogası" sınıfını J.O Stüdyo'da da açacağım. Çünkü bazı ailelerin birlikte zaman geçirmeye gerçekten ihtiyacı olduğunu da anlayabiliyorum. Ve yoga , hele ki aile yogası bu birlikte olma isteğinin tutkalı olmaya çok uygun!
Konuya adım adım girersek, öncelikle en çok sorulan soruya cevap vereyim; çocuk yogası durağan bir çalışma değildir. Kesinlikle bir akış vardır ancak bu yetişkin yogasındaki gibi asanalar arasında bir akış değildir. Çocuk yogasında asanalar kullanılır ancak ya oyuna, ya hikayeye dahil edilmiş olduklarından Sanskrit dilindeki isimleri söylenmez. Yine de hareketin doğru nefesle yapılması için bir yönlendirme vardır. Fakat özellikle vurgulamak isterim ki nefesi yönlendiririz, asla hareketin mükemmel olması için bir baskı yapılmaz.
Dersin nasıl işleneceği konusunda her zaman bir planla sınıfa girerim. Konu herhangi birşey olabilir. Mesela kediler ve köprüler ya da yağmur ormanları gibi.. Ama o planın uygulanıp uygulanmayacağına çocukların o an ki enerjisi karar verir. Yerinde duramayan bir gruba yer hareketleri ağırlıklı bir oyun ya da hikaye anlatmak onları yogadan ve kendimden uzaklaştırmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır! Bu nedenle oyun kurucu rolümü onlarla paylaşmayı, öğretmen olduğumu hissettirmemeyi uzun zaman önce öğrendim:) Öğrettiler yani!
Gelelim yetişkin sınıflarından bizi ayıran en belirgin bir diğer özelliğimize. Çocuk yogası sınıfımızda biz yoganın sekiz basamağını da konuşur ve paylaşırız. Mesela bir dersimizin yarısını tatlı ve acı sözlere ayırabilir, kalp kırmamak üzerine hikayeler anlatabilir ve sonunda kalp çakramızla ilgili bir nefes çalışması ve olumlama cümlesi söyleyebiliriz. Oysa yaşadığımız yüzyılda pek çok insan yoganın sadece fiziksel basamağıyla ilgilenmektedir. Amma insanı fizik beden, ruh ve zihin diye ayırmak büyük hata olmaz mı? Özellikle de çocukları. Onlara asıl vermemiz gereken şey "bir ve bütün olma" hissidir. Kendilerini ne kadar tam ve çevreleriyle uyumlu hissederlerse, özgüvenleri ve ifade becerileri o kadar artacaktır. Üstelik bunu egolarını beslemeden yapabilmeleri için yoga en ideal çalışmalardan biri olacaktır.
Tabii bu iki temel fark dışında çocuklarla yapılan yoga çalışmasını yetişkin yogasından ayıran pek çok özellik sayılabilir. Örneğin bizim derslerimiz de dinlenmeyle biter. Ancak bu meditasyona götürecek bir dinlenme değildir. Daha çok yönlendirmeli meditasyona benzeyen ve çocuğun dikkatini kendi bedenine, nefesine toplamasına yardım eden "yönlendirmeli bir hikayedir".
Bu evrede müzikten, güzel bir kokudan ( tabii sınıfta koku alerjisi olan yok ise ) ve hatta küçük dokunuşlardan yararlanırız. İnanılması zordur ama çocukların en çok sevdikleri bölümlerden biri kesinlikle budur. Dinlenmek, sakinleşmek emin olun en çok ihtiyaçları olan şey!Hatta beş dakika ile sınırlanan bu bölümü kısa kestiğim için azar işitmişliğim bile vardır!
Çocuk yogası sınıfına misafir anne bbaba tercih etmiyoruz. Çünkü dersi izleyen bir anne, yanında anne veya babası olmayan çocuklar için üzüntü konusu olabiliyor. Yaşları itibariyle zaten dikkatleri çabuk dağılan ve kısa bir süre için bir araya gelen çocuklar bu oyun dışı ziyaretçilerden pek hoşlanmıyorlar. "İlla çocuğumla olmak isterim" diyen ve oyun oynamayı tekrar hatırlamak isteyen anne ve babalr için tam o noktada önerim elbette aile yogası!
Bir de deneme dersi sıkıntımız var. Çocuklar düzen ve tekrarı seviyorlar. Bir misafirin rutinlerini bozması onların çalışma içindeki akışını olumsuz yönde etkiliyor. Ama bir çocuğun dersi seyretmesi ve katılıp katılmayacağına karar vermesi için en harika yol bir tanıtım dersine izleyici veya katılımcı olması. Bu da İyi Cüceler'le mümkün; her ay orada bir "ÇOCUK YOGASI TANITIM DERSİMİZ" var.
Aklıma geldikçe ve tabii örnekler üzerinden sizlerle çocuk ve aile yogası hakkında deneyimlerimi ve zaman zaman da yaptığımız çalışmaları paylaşmaya devam edeceğim:) Mesela bir sonraki yazımızın konusu nefes çalışması olabilir??? Ya da aklınıza gelen bir soruyu bana mail atın, sorunuza cevap vermeye çalışayım.

2 Aralık 2012 Pazar

LONDRA

Londra diye inleyip inleyip, sonra gidip mızıldanıp, dönüşte de hiç bu seyahat hakkında yazmadığımı farkettim. Oysa çok iyi zamanlarım oldu. Güzel mekanlar keşfettim. Kıyafetler, parfümler, müzik dinlemek için keyifli salonlar ve pek çok hoş detay.
Bunlardan en çok ilgimi çeken kesinlikle Gudrun'un dünyası oldu. Burası Covent Garden sınırları içinde harika bir dükkan. İçeri girdiğinizde sizi rengarenk bir dünya karşılıyor. Adeta bir masal dünyası! Bu tanımlama sanırım benim neden o dükkana mest olduğumu açıklamıştır.
Dükkandaki renk cümbüşü nasıl olmuşsa olmuş, tam bir ahenk içinde. Etrafta güleryüzlü çalışanlar ve mis gibi kokan taze çiçekler var. Pamuklu ve ipekli kumaşlar, keçe aksesuarlar... Her detay olabildiğince oyuncu, olabildiğince hayal gücünü destekleyici. Umut ve sevinç dolu! Oysa sadece bir butik nihayetinde.
Bu dükkan unutamadıklarım arasında. Ortaçağ'dan fırlayıp, 2012 yılına düşmüş kıyafetler ve bu sıcak ortam Londra'ya yolu düşenlere ilk tavsiyem olur. Tabii çok şanslısınız, zira oraya kadar yorulmadan da bakabileğiniz bir sayfaları var: www.gudrunsjoden.com
 
Hazır Covent Garden'da gezerken, malumunuz oraya kabem diyorum. Bir kahve için benim için. Ah ya, bu dükkan var ya insanı mest ediyor. Kahve severler için cennetten bir köşe. A bir dakika, aç mısınız? O zaman önce Food For Thought ziyaret edilmeli. Bu nefis yiyeceklerle dolu dükkan bana Victor Ananias'ın hatıralarındandır. İlk yemeğimi onunla yemiştim...
Şimdi, karnınız doyduysa ağzınızdaki muhteşem lezzeti tamamlayacak mekana yani kahve cennetine gidiyoruz... Veee tabii kiii;
Monmouth Coffee!
Yemin ederim ki, daha iyisi yok şu dünyada. Yani varsa da ben daha içmedim! Daracık masalarda oturup, bu çileye değer mi falan demeyin sakın, zira kesinlikle değer. Kahve aşktır yahu!
Kahve faslı bittiyse sizi başka bir cennete götüreyim. Biraz parfüm koklamaya ne dersiniz?
 
Bu dükkanda parfümü uzun uzun anlatırlar size; içinde ne var, hikayesi nedir, kokladığınızda sizi nasıl bir dünyaya götürmek üzere tasarlanmıştır öğrenirsiniz. Ve gerçekten de amaçları sizi mutlu etmektir satıcıların. Bunu hissedersiniz. Gelelim bu büyülü dünyanın ismine:
Miller Harris!
Mutlaka içeri girin ve satışta çalışan kıza ne istediğinizi anlatın. Muhtemelen tam da aradığınız şeyi çıkartıp gösterecek. Biraz pahalı.. Ama değer:) Benim favorim fırtına sonrası beyaz çiçeklerin bıraktığı koku olmuştu... Ama param kalmadığı için alamadım:)))
 
Eh parfüm işini de hallettiğimize göre müzik dinlemeye gidelim mi? Kıyafetiniz için endişelenmeyin, burada herkes istediği gibi giyinebiliyor. Londra özgür bir şehir. İnanın Cuma akşamı donla gezen bile var! Vallahi de doğru söylüyorum. File çorabı ile sallana sallana yürüyen kadınlar var caddelerde. Üstelik ben kot pantalonumla bile o kadar rahat değilim!!! Sanırım bu yüzden seviyorum Londra'yı; gerçekten rahat bir şehir.
Hah müzik demiştik, hiç oyalamadan adresi veriyorum:
Wigmore Hall!
 
Burada müziğin alası sizi bekliyor. Ayrıca güzel bir İngilizce duymak için de şans. Zira yaş ortalaması epeyce yüksek olan bu mekanda bol bol İngiliz var. Üstelik Londralı!
 
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ama Lush'dan sabun kestirmeden ve nehrin kenarından St. Paul seyretmeden dönmek asla olmaz. Katerina'nın limanına da uğramak lazım... Tabii Holborn'daki pubları sakın atlamayın. Birbirinden köhne şarapevleri ve zamanda yolculuk hissi veren mekanlar orada gizli... Yine yazarım tabii, çünkü Londra bitmez....
 

30 Kasım 2012 Cuma

DIGIDIK DIGIDIK YANA DIGIDIK:)))

Dün Eda Lisa'nın yedinci doğumgünüydü. İnanılmaz! Bizim kulede yaşayan prenses kocaman olmuş! Saçları, gözleri, kalbi, elleri... hepsi büyüyor! Tabii onun ardı sıra gelen Leyla Nora da büyüyor. Güzelleşiyorlar. Ve en garibi bana kolumdaki ya da telefonumdaki saatten çok daha farklı bir şekilde zamanın elle tutulamazlığını anlatıyorlar.
Onların hayatımızdaki sevgisi, varlıklarının güzelliği şu ana kadar yaşadığım hayatı anlamlı kılıyor. Eda Lisa ile ilk yelkene çıkışımız, Leyla Nora'nın henüz bir aylıkken kucağımda uyuyan hali... Daha nice anı o kadar kıymetli ki.. Kim sandığını neyle doldurur bilemem ama bu iki küçük kızın bende yeri çok büyük.
Dün birlikte satranç oynadık! Eda Lisa azıcık biliyor zaten. Leyla ise oyunla öğrenmeye başlamış fakat benden fazla bildiği kesin. Herkesin bir hareket izni olan bu oyunda, bakın at nasıl gidiyordu: "dıgıdık dıgıdık, yana dıgıdık!!!"
O kadar hoşuma gitti ki, anlatamam. Onlara anne ve babalarının hediyesi olan Sakar Cadı'nın maceralarını okumak, okuldan eve dönerken yol boyunca "acaba Eda'nın hediyesi nedir?" diye düşünmek...
Uzun zamandır kızlarla zaman geçirmediğimi anladım... İnsan kendinden uzaklaştıkca, sevdiklerinden uzaklaşıyor. Bugünden başlayarak tekrar gücümü toplayıp kendime yaklaşmaya karar verdim. Bu kadar terk-i diyar yeter.

28 Kasım 2012 Çarşamba

MEVSİMLER

 
 
Sonbahar seyretmek istedim bugün. Olmadı.  Bu gidişle ben yarım yamalak işlerimi toparlayıp, güneşin yaprakların üzerinde nasıl parladığını görmeye gidene kadar ağaç diplerinde bir tek yaprak kalmayacak! Hatırlarsanız baharda da erguvanları kaçırmıştım!
Şekilde görüldüğü üzere bazen farkındalık yetmiyor. Hayatı yakalamak için inatçı ve kararlı olmak lazım. Oysa ben ne inatçıyım, ne de kararlı. Daha çok ortaya karışık diyebilirim kendim için.
 
Konuya dönersek sonbahar gitti gider. Korularda dolaşmak, Emirgan'a, Beykoz'a, Büyükada'ya gitmek için sayılı günler kaldı. Sonrası uzun, derin bir karanlık! Güneşsiz, ıslak günler! Hele ki İstanbul'daysanız, nemli ve ısınmayan saatlere hazır olun. Ne paltonuz, ne de kombiniz ısıtmaz sizi. Kahvenin bile çaresiz kaldığı bir nemi var bu şehrin. Ama parmaklarınız üşümesin diye yazabilirsiniz:)
 
Bir kısa gün daha biterken, elimde onlarca iş var! Yarabbim sana inanmayı ve sığınmayı seçiyorum. Amin!

EROL HOCAM...

Dün gece rüyamdaydı. Teknedeydik. Onun artık yaşamadığını biliyordum. Dümen tutacak başka  kimse yoktu... Tekneyi güç bela limandan çıkardım. Sonra da hocamı gördüm. Bir taburede oturmuş gülümsüyordu. Yanına gidip diz çöktüm. Ona "gerçekten mi öldünüz?" diye sordum. Gözümün yaşı ellerine düştü..."Evet, gerçekten öldüm" dedi.
Erol Hocam gerçekten öldü mü? Ben onu düşünmeye devam ederken nasıl ölebilir...Onu çok seviyor ve özlüyorum.

27 Kasım 2012 Salı

DOLUNAY VE ŞÜKÜR

Çok kızgındım ben. Şimdilerde de kızgımım ama az kızgınım. Çünkü kızgınlığımın nedenini biliyorum. Henüz onunla başa çıkabilmiş değilim ya, eskisi kadar kızgın olmamak bile güzel.
Hayatımda olmayan herkes ve her şey için mutluyum. Olsalardı bugün olmakta olduğum ben olmayacaktı. İyi ki her şey tam da bu şekilde gelişmiş... Çok da canım yansa, dikenlerin acısından gül koklayamaz hale de gelsem, varsın olsun. Varsın hayat bazen diken tarlası olsun!Azıcık canım yansın. O da güzel; hala canım yanabiliyor demek ki!!!
Bütün bunlar olmasaydı dolunay çıktığında şükretmezdim. Salonun girişindeki mum çiçeğimi her sabah ve her akşam öpüp, eve ve bana alışmaları için dua etmezdim. O gün geldiğinde sevdiklerim için ne kadar ne yapabilirim diye mırıldanmaz ve kimbilir daha neler neler yapmazdım...
Olmayan her şey için memnun ve olabilecek her şey için kapılarımı açık tutacağım. İlk yanılgıda havlu atmadan şükredecek ve benim olanın bana gelmesi için kollarımı açacağım:)

EŞSİZ HEDİYELERİM

Küçücük ama sıcacık bir hediye aldım bugün. Artık şu dünyada bir dikili ağacım yok diye üzülmeyeceğim çünkü var. Tema'nın İzmir Urla'daki ormanında bir fidan diktirmiş sevgili Rüzgar benim için!  Rüzgar, benim en çok sevdiğim öğrencilerimden.. Yumuşak, yakışıklı, olgun ve sevgi dolu bir çocuk. O kadar geniş bir hayal gücü var ki, bazen ona ulaşmakta zorlanıyorum. Pek çok öğrencim gibi, onun da büyüdüğünde nasıl bir insan olacağını gerçekten merak ediyorum. Küçücük, mini minicik bir katkım olursa geleceğinde ne mutlu...
İşimi çok seviyorum. Özellikle de bana her gün yeni bir şey öğreten öğrencilerimi ve onların her an hayatımı beklenmedik bir süprizle doldurmalarını seviyorum. 70 yaş üzeri ve 9 yaş altı ile aynı dili konuşurken, diğerleriyle neden aramda bu kadar mesefa var hiç anlayamıyorum!
Masamın kenarındaki minicik taşa takıldı da gözüm, hayata bu eşsiz hediyeler için minnettarım!

26 Kasım 2012 Pazartesi

İYİ CÜCELER

İyi Cüceler'le beni Iraz tanıştırdı. İyi ki de tanıştırdı.  Böylece kitap satmayı, daha doğrusu "çocuklara kitap satmayı" ciddiye alan iki kafadarın işlettiği şahane bir panayır alanı bulmuş oldum!
Malumunuz ilk çalışmamızı 25 Kasım'da yaptık  ve o kadar eğlendik ki ikincisi için şimdiden bir tarihimiz oldu: 22 Aralık 2012, saat 11.00. Yazı boyunca paylaştığım fotoğraflar bu ilk çalışmamızdan olup, fotoğrafçımız Biranda idi.

Mekana korka korka gitmiştim. Çünkü daha önce hiç annelerin, özellikle de benim annemin izlediği bir yoga çalışması yapmamıştım! Sadece annem mi? Agi ve kızlar da geldiler!!! Eda ve Leyla beni ilk kez Elvan olmak dışında yoga öğretmeni Elvan olarak gördüler. Onlar ne hissetti bilemem ama orada, yanımda olmaları benim için çok kıymetliydi. Bu yolculuğun ilk tetikleyicisi Eda değil miydi zaten?

Oradaki annelerden bir tanesi anneme "sizin ki hangisi?" diye sormuş! Annem de beni işaret edip, "işte o benimki!" demiş:)) Açıkcası soruyu soran anne için şüphesiz süpriz olmuştur ama annem çok eğlenmiş!Arada bir kahkahalarını duydum. Bir de farklı durumlar karşısında ne yapacağımı merak eden endişeli bakışlarını hissettim... Aslında anneme ayıp oluyor tabii, onun da torunlarını izlemesi gerekirdi ama beceremedik ki!!!
Neyse, hüzün yapmayalım da devam edeyim anlatmaya; bu defa birden fazla ilk yaşadık aslında. Mesela aşırı hareketli bir çocuk sebebiyle ( adı Egemen idi ) kendi ismimi onlara söylemeyi unuttum!  Ve olaya doğruca koşarak başlamak zorunda kaldım. Sonraaaa ilk defa seyircimiz vardı dedim ya, seyirciye pipetle gülme çalışması için pipet dağıttım! Açıkcası eğlendiler sanırım:)
Aralarında annemin, Yaramaz Teyzeler projesindeki ortağımın ve üniversiteden çok tatlı bir arkadaşımın da olması ayrıca zevkliydi. Sahi, kücük çocuğu olmayanlara da mı ders versem acaba??? Kim gelir benimle oynamaya?
Bize katılırsanız kobra olur tıslarız: tııısssss ve uçak olup uçağız: vuuuuvvvv. Benden söylemesi gayet de eğleniriz:)
En kötü ihtimalle beni yerlerde yuvarlanırken izlemiş olursunuz ki, seyirci pek eğlendi:))) Özellikle baygın böcek duruşu epeyce ilgi çekti! E tabii her gün kırk yaşında bir kadını sinek ilacına maruz kalmış, kara sinek misali, yere sırtüstü yatmış ve kolları, bacakları havada debelenirken göremezsiniz:)))
Sonuç olarak ben İyi Cüceler'de yapılan her etkinliğe varım! Mekanı, Biranda'nın çalışmayı sahiplenen tavrını, etrafın rengarenk kitaplarla dolu olmasını çok ama çok sevdim! Çalışmanın sonunda yaktığımız tütsü kokusunu, dinlenme müziğimizi ve nefis Ballı kurabiyeleri*  size buradan tattıramam. Ama inanın çok isterdim...
 
 
*ballı kurabiye tarifi için bakınız ve hatta bakmışken abone olunuz: www.yaramazteyzeler.blogspot.com

25 Kasım 2012 Pazar

SAADET

Saadet bana büyük bir ders vererek gitmişti hayatımdan. Hala özlerim onu. Dostluğunu, sıcaklığını, fedakarlığını..." Hayatta en acı ve en tatlı şey dil" demişti.... Haklıydı. Sivri dilimi, sert cümlelerimi ne kadar törpülediysem de, hala istediğim yumuşaklıkta değilim. Dikenlerim ok gibi! Kabuğum yer yer çatlak ama çelik gibi! Vah bana di mi?
 
Bilerek ve bilmeyerek kalp kırıyoruz ya, aslında hiç farkı yok. Sonuçta kırıyoruz! Oyuna saatler kala aklıma düştün Saadet. Dilerim saadet içindesindir...

KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK:)

Onların, yani çocukların yogaya ne kadar ihtiyacı var bilmiyorum. İşe yarıyor mu derseniz, evet. Hepsi için olmasa da bu zamana kadar çalıştığım pek çok okulda, sayıları yüzleri aşkın çocukta işe yaradı. Suskunlar konuşmaya, dans etmeyenler zıplamaya, kendi başına kalmaya korkanlar ise derin derin dinlenmeye başladı.
Bunu görmek egoma değil, kesinlikle ve kesinlikle kalbime çok iyi geldi. Yorulduğum, kızdığım, hatta enerjimin sonuna geldiğim anlar oldu.
Her zaman mükemmel dersler yapmadım. Yapamadım. Ama öyle dakikalar oldu ki, mükemmellik arayışımın aptallığını gördüm. Elbette mükemmel değildim, neden olmak zorundaydım ki? Bazen sevecen, bazen sinirli, bazen enerji dolu ve bazen de bitkin bir kadındım nihayetinde. En zoru bu oldu; malzemeyi olduğu haliyle kabullenmek...kabullendim mi acaba? Hala şüpheliyim!
Hocam sorun kalp çakranda diyor. Biliyorum. Elbette onda sorun! O kadar kırıldı ve o kadar kırdı ki.. O kadar korkuttu, o kadar koktu ki.. Yıldı. Tükendi. Vazgeçti. Umutlandı. Ve poposunun üzerine oturdu. On kalplik yaralandı!Lime lime oldu, yamalandı. Yerlerde süründü, sonra bulutların üzerinde uçtu. İniş çıkışlardan telef oldu. Sonunda durdu işte!
Bu sebeple çocuk yogası gerekli. Kalbi çalıştırmak için. Ama görüyorum ki tekbaşına değil, onun bile yardıma ihtiyacı var. Eğer bu derslere inanıyorsam, sırf bu sayede yaşadığım içindir. Bana iyi geleni almaya ve vermeye gidiyorum sınıflarıma. Kucaklaşmak, dans etmeyi denemek, bolca eğlence ve huzur için. Diyorum ya, her zaman çok başarılı değilim. Yine de elimdekinin en iyisi için çalışmaktan yılmıyorum.
Bugün İyi Cüceler'de dersim var. Hiç tanımadığım çocuklarla oynamak için orada olacağım. En az onlar kadar, belki onlardan daha çok heyecanlıyım. Her oyunda kalbini masaya koyan ben, bunu yapmazsam oyuna katılmayacaklarını biliyorum... Korka korka oynamaya gidiyorum:)))

20 Kasım 2012 Salı

 
Canım dostum, bu şarkı bana seni hatırlattı. Pek bir naif, senin gibi...Allah seni hayatımdan eksik etmesin. Amin!

19 Kasım 2012 Pazartesi

RAPOR 1



Pek Kıymetli Prenses,
 
Sana mail yazacağıma oldu olacak blogda yazayım olanı biteni, hem diğer dostlar okusun, hem de sen buralarda dönen, döndürdüğüm dolaplardan eksiklenme istedim.
Sondan başa doğru gidersek, bugün Jale'nin Hamileler Kulübü için yani çocuklarla C.tesi derslerimi yapacağım mekan için temizlik günüydü. Işıl ışıl, tertemiz ve aynalarla kaplı, ferah bir salonumuz var artık! Gördüğün zaman bayılacaksın. Ayrıca bu güzel salonun tanıtımı için İyi Cüceler isimli harika bir kitapevinde tanıtım dersim olacak 24 Kasım'da. Bak bu dersi kaçırdığına da üzülebilirsin zira senin Noel kurabiyelerin kadar olmasa da biz yani Agi ve ben, sağlıklı kurabiyeler pişireceğiz; ATEŞTEN UZAK TATLILAR kitabından seçme tarif anlayacağın:)
 
Haftanın olayı ise inan birden fazla. İnanmazsın saçlarımı kestirmeye gideceğim. Ayrıca Kitap Fuarı bu yıl bil bakalım kimi ağırlıyor? Erika Bartos! Yani bizim çevirilerini yaptığımız yazar geliyor. Perşembe günü hayatımda ilk defa bir kitabın üzerinde adım yazılmış olarak kitap fuarına katılacağım!
Bakarsın bir sonraki yıl benim kitabım olur raflarda?? Hayat!
 
GELELİM HAFTA SONUNA...İnanmazsın Bursa'daydık! Muse, Burcu ve ben Bursa'ya gittik..C.tesi bol bol gezip, Hünkar Köşkü, araba müzesi falan iyice yorulduk. Tekerlekler müzeden:)) ÇOCUKLU ARKADAŞLARA BU MÜZEYİ ÖNERİRİM, ÖZELLİKLE ERKEK ÇOCUĞU OLANLARA.
 
Akşamına ArapŞükrü denilen şu bizim Nevizade'mize benzeyen bir yerde bir güzel rakılandık. Baban için de içtim bir tane. İnşallah ruhuna gitmiştir serinliği... Çok güzel bir gece oldu. Önce müzisyenlerin tıngırtısı canımızı sıktıysa da kafalar güzelleşince , ki bak ne haldeyiz...
 
İnanmazsın gecenin en güzel haberi bir aşk hikayesi ihtimali. Şu sağda gördüğün esmer afet bak nasıl gözleri parlayarak bakıyor yağız delikanlıya:)
 
İkisinin baş başa çekilmiş ilk fotoğrafı bu. Tabii arkadaki tuvalet girişine falan takılmamak lazım:) Kaldı ki bu da aralarında bir başka şaka konusu! Nasıl dersen, oğlan ayağa kalkınca kız hüzünlü bakışlarla sordu: "gidiyor musun?" Cevap: "evet, ama tuvalete!"
Kız: "ha, tamam o zaman"
Geceyi okkalı bir kazık yiyerek ve demli çay içerek kapattık ama inan ne çay kötü geldi, ne kazık. uzun zamandır içtiğim en berbat çay olmasına rağmen, düşün ne kadar güzelleşmişim ki, huysuzlanmadım!
Ertesi gün kafamız davul halde kalkıp CumalıKızık köyüne gittik. Orayı ayrıca yazacağım. Bir gün seninle buralara yakın köyleri gezmeliyiz canım. Öyle güzel yerler var ki... Ama Sapanca'dan başladık sayılır değil mi?
Bak bu fotoğraf da Botanik Bahçesi'nin içindeki kebapçıdan Ne kadar güzel bir görüntü değil mi? Bayılıyorum böyle ayrıcalıklı yerlere. Bu ülke herkese ve herşeye rağmen hala o kadar güzel ki..
İşte Süper Prenses, Bursa gezisi kısaca böyle bitti.
 
Biraz daha öncesinde ise yanİ, araba yolculuğumuzda başka gündem maddeleri de vardı tabii mesela;
 
Elvan: "Mustafa, Fransızlar franjit gibi konuşuyorlar değil mi?"
Mustafa cevap verir: "Aman be canım faranjit olsunlar da frijit olmasınlar!"
 
Elvan: "Burcu biliyor musun, karşılaştığım öküzleri toplasam çiftlik kurardım!
Burcu: "Ama öküzden süt alınmaz ki!"
 
Ayrıca 18 Kasım'da Orhangazi'den, yani yolumuza çıkan son öküzün memleketinden geçmek de tuhaf geldi... Hayat ne acayip, bir küçük anı, mekanların anlamıyla nasıl da oynuyor...Üzüldüm biliyor musun? Bu kadar yanılmış olmak üzdü beni; hala inekle, öküzü ayıramıyorum!

Özetle olan biten bu kadar. Birkaç adet kestane şekeri almak dışında kendimi kaybetmeden oralardan dönmeyi başardım.
Yine yazacağım sana. Zira yarın çok önemli bir gün, Zeynep'le dondurmacıya gideceğiz:))) Çok heyecanlıyım. Bana telefonda sıkı sıkı tembih etti: "bak Elvan, bu defa beni okulda unutma!"
 
Öpüyorum seni!
 
 
 
 
 
 

15 Kasım 2012 Perşembe

HAYATIN ANLAMINA DAİR...

 
 
 
"....ANCAK HAYATINI DEĞİŞTİRECEK VE MAHVEDECEK BİRİNE RASTLADIĞINDA HAYATIN BİR ANLAMI OLUR..."
BONSAİ, A. ZAMBRA

12 Kasım 2012 Pazartesi

ADAM KALDI MI ŞEHİRDE?


İstanbul'da yaşamak nedense bugün zorladı beni. HEM GÜLDÜM, HEM DE KIZDIM. Belki de bir türlü gelemeyen kışın huzursuz bekleyişinden oldu bütün bunlar. Ya da belimdeki ağrıdan. Bilemem ama zorlandım. Bağdat Caddesi'nin tıkanıklığı, marketteki insanların kabalığı ve özel alan vermeksizin k..ımın dibine kadar yaklaşmaları, kasadaki çocuğun şapşallığı, sokağın ortasına park edip, sonra utanmadan " ne olacak ki canım, burada daha iki arabanın geçeçeği kadar yer var!" diyen kadının pişkinliği.. Henüz mağazaya girmiş ve daha elimi ancak bir ürüne uzatmışken bedenimi soran ve bana nefes aldırmayan tezgahtarın baskısı... Of yani!
 
Zor bir şehir burası. Hastalıklarla dolu ve "KENDİMDEN BİLİYORUM"; KESİNLİKLE nevrotik bir şehir! Polis, ambulans vesaire gibi şeylere ihtiyacımız olacak diye ödüm patlıyor... Bağdat Caddesi'nin yüzde bilmem ne kadarı yıkılacakmış.. Adalara giden vapurlar daha da azaltılacakmış... Bize ne yapmaya çalışıyorlar? Yakında onların anladığı biçimde müslüman olmayanları gaz odalarına mı tepecekler? Yoksa katli vaciptir diyerek kıtır kıtır doğrayacaklar mı?
 
Ne kadar korkunç yahu! Basbayağı hoyrat davranıyoruz birbirimize. Ne sevgi kaldı, ne saygı... Anneannemle dedemin birbirine nasıl seslendiğini hatırlıyorum da... Niye yalnız olduğumu daha iyi anlıyorum!!
 
Üzüldüm bugün. Neden? Belki de yeterince yoğun değildi kafam, sırf bu yüzden gözüme takıldı herşey... Veya başka bir yönden düşünürsek farkındalığım mı yüksekti? Nereden bakayım ben bu şehre, bilemedim...

10 Kasım 2012 Cumartesi

BİZİM!

Agi ile çevirdiğimiz, daha doğrusu onun çevirip, benim Türkçeleştirdiğim serinin önemli bir parçası olan Mevsimler Kitabı çıktı! Fuarda Erika'da aramızda olacak. Yani onun karakterleriyle tanışmak ve hikayeyi bizzat kendisinden dinlemek isteyenleri fuara bekliyoruz:)
 

8 Kasım 2012 Perşembe

7 Kasım 2012 Çarşamba

KIŞ KIŞ KIŞ

Kışa giriş günüm bugün.  Muhterem'le sabah yürüyüşümüzün yağmurla kesildiği, kalbimin tam takır kuru bakır olduğunu iliklerimde hissettiğim, ( P. Özer'in cümlesiyle üzerine kırk köy kurulacak kadar ıssız!!! ) omuzlarımın serin havadan saklanmak için kulaklarıma yapışmak istediği gün de tam olarak bugün.
Bugün kışın ilk günü ve tabii  az sonra ilk gecesi.
 
Son haftalarda her gece uyanma alışkanlığı edindim. Uyanıp, öylece yatakta duruyorum. Düşünmüyor, uyumuyor ve akıllı bir hareket yapıp kalkmıyorum. Öylece uzanıyorum. En geç altı buçukta "eeeh yeter ama sabah oldu" diyerek kendimi yataktan çıkartıyorum. Sonrası çizimler, çeviriler... Yarım yamalak ertelenen işler, ziyaretler, manikür randevusu, banyo, oda toparlamaca, spor, ders yazmak derken al sana yine gece! Gözlerim gün boyu iyice hassaslaştığından okumakta zorlanıyorum. Televizyonda da hep aynı saçma zımbırtılar... Victor'u özlüyorum... Jasmin yanımda olmadığı için mızıldanıyorum!
 
İçimden kış kış, KIŞ demek geliyor. Onu kovalamak ve bir an evvel erguvanlara kavuşmak istiyorum:) Sonra yumuşacık kazaklarımı, Semra Ablanın ördüğü harika bordo hırkamı, mis gibi noel zamanınını, sıcak şarap ve tarçınlı kurabiyeleri düşünüp gülümsüyorum. Yeter ki sağlıklı ve sevdiklerimizle olalım di mi?
 

6 Kasım 2012 Salı

KALP KRİZİ

 
GEZEGENİN SEVGİ PROBLEMİ ÇIĞ GİBİ BÜYÜYOR....Birbirimizi sevmiyoruz. Sevmek nasıl bir duyguydu unuttuk... Sevmediğimiz işlerde çalışıp, sağlıklı kalmak adına sevmediğimiz yemekleri yiyoruz.. Sonra, hiç tercih etmediğimiz halde zamanımızı spor salonlarında geçirip, yine hiç sevmediğimiz hareketlerle debeleniyoruz! Gazetede sevmediğimiz haberleri okuyor, moda oldu diye ayaklarımızı daracık ayakkabılara tıkıştırıyoruz. Beş para etmeyen içkileri "in" olduğu için içiyor, aslında ucundan geçmeyeceğimiz insanlara "belki birgün işime yarar" diye selam veriyoruz! Sevişmek ömrü uzatıyor diye olmadık kadınlarla/adamlarla sevişip, tatminsizliğimizi üçe katlıyoruz.. Sevmek ihtiyacımızı durmadan dile getiriyor ama se- ve- mi- yo-ruz! Bunlardan en az birkaçını ya da benzerlerini hangimiz yapmıyoruz ki?
 
Korkuyoruz. Kimimiz kaybetmekten, kimimiz kırılmaktan, bazılarımız yalnız kalmaktan it gibi korkuyoruz işte! Bu yüzden az sevdiğimiz adamlara ya da kadınlara "eyvallah" çekip çocuk yapmayı göze alıyoruz! O bile saf sevgiden yapılmaz oldu! Yuh!
 
Oysa her Allahın günü birileri ölüyor. Üstelik genç insanlar. Bazıları ruhen ölürken, bir o kadarı da bedenen ölüyor. Bu sabah Muhterem yirmiyedi yaşında gencecik bir adamın ölümünden bahsetti. varlıklı, iyi eğitimli, aşık bir adam neden ölür yahu?
 
Kalbimiz için meditasyon yapmayı öneriyorum. İyileşsin ve yeniden sevmeyi, sevilmeyi hatırlasın diye...

5 Kasım 2012 Pazartesi

AŞK EŞİTLER ARASINDA OLUR...

Ne zaman bir ayağımı içeride, diğerini dışarıda hissetsem, için için bilirim bana o evde yer yoktur. Odaları bol, yatakları yumuşak, yemeği lezzetli de olsa yoktur işte. Benim için yer yoktur.
Aşk böyle bir şey mi? İnsan neden hep farklı basamaktakini sever? Neden aşağıya bakarken manasızca bir şefkate, yukarıya bakarken abartılı bir hayranlığa kapılır? Neden bir Allahın kulu da gelip, aynı basamakta durmaz?
"Aşk eşitler arasında olur" diye buyurmuş değerli bir büyüğümüz, o zaman bu aşk değildi, üzülmeye de gerek yok. Varsın o kapıdan içeri atılmasın bir adım. Adı aşk değilse zaten, ne manası var ki bu misafirliğin?

KIRIK MI, ÇIKIK MI?

 

4 Kasım 2012 Pazar

ÖMER PAŞA MAHALLESİ


Ömer Paşa'nın kim olduğunu merak ediyorsanız, Hz. Google size yardımcı olacaktır. Ha, Ömer Paşa'da yaşamak nasıl birşey derseniz, yeni bir Ömer Paşa'lı olarak azıcık anlatayım.
Aslında bUralarda yeniyim. Açıkcası ilk taşındığımızda pek de bayılmamıştım. Çok gürültülü gelmişti. Sadece Stella ve Monty'ye yakın olması ve bizim balkona uzanan ağaçlar hoşuma gitmişti. Üstelik eski evimize de uzak sayılmazdı. Tabii bir de denize..
Bana sorsanız ya adalardan birine ya da Beykoz - Kuzguncuk hattına yerleşmek isterdim.. Ama kaderde Ömer Paşa varmış ki, geldik işte!
 
Bizim mahallenin en güzel tarafı hala birbirine selam veren insanlar ve "onu alma abla, tazesi az sonra gelecek" diyen sevimli dükkan sahipleridir. Tabii birbirinden şahane pastanelerimizi, o pastanelerde oturan tiptop sevimli mahalle sakinlerimizi unutmak istemem.
 
Ömer Paşa'da hayat erken başlar. Hele bahar falan ise daha da erken başlar. İnanmazsınız bizim buralarda hala ladino konuşan hanımlar var. Sabahın inanılmaz erken saatlerinde pırıl pırıl kıyafetleri, derli toplu saçlarıyla ya yürüyorlardır, ya da lokal pastanelerden birinde sohbettedirler.
Ladino demişken koşer kasap ve marketimiz, hatta bir sinagog ve camiimiz bile var! Daha da güzeli oyuncak müzesi ve ekmek fırını! İnanabiliyor musunuz, İstanbul'da ekmek fırını olan bir mahallede yaşıyorum!
 
Ah bir de çiçekçilerimiz ve çiçekler var. Bahçelerdeki epeyce yaşlı ağaçlar ve o ağaçlara saklanıp şarkı söyleyen kuşları da unutmayalım. Sadece annemle konuşan bir kargamız bile var!
 
Tren istasyonlarına, Perşembe ve P.tesi pazarına yakın olmaya, canım isterse pazara gidip taze sebze ve meyva alabilmeye,  Bağdat Caddesi'ne ve orada bulabileceğim bir fincan güzel kahveye sadece beş dakika mesafede yaşamaya bayılıyorum. Pilates derslerine yürüyerek gidebilmek de cabası.
 
Elbette Stella ve Monty'nin buradan taşınması ve onlara pijama ile gidip gelememek üzücü... Şimdilik karşı komşumuzun kahve ikramı ve kırk yıllık bir mum çiçeğinin seyriyle mutlu kalmaya çalışıyorum. Tacettin Bey'in denizcilik yıllarına ait maceraları dinliyor ve bir gün, küçük bir parçası  benim olacak mum çiçeğine bakıyorum da Ömer Paşa'ya taşınmak hiç fena olmadı:)

Unutmadan, buranın eski eşimin ailesinin ve Süper Prenses'in de mahallesi olduğunu söylemiş miydim? Hayat nasıl da garip bir çember değil mi? Hala onların sevdikleriyle selamlaşıyor olmak da ayrıca güzel...

Tek fena yanı Titiz ve Ümit pastanelerine bu kadar yakın oturmak! Kendimi uzak tutuyorum tutmasına ya, Tanrı beni neden sınıyor diye düşünmeden de edemiyorum doğrusu:)))

Bu akşam içimden buralardan bahsetmek geldi nedense... Ömer Paşa'dan sevgilerle...

PAZAR GÜNÜ HEDİYESİ...

3 Kasım 2012 Cumartesi

ALICE İÇİN DÜZELTMEDİR..

“Lütfen söyler misin bana, burada ne yana gidebilirim?”
“Bu gitmek istediğin yere bağlı,” dedi Kedi.
“Neresi olursa, önemi yok,” dedi Alice.
“O zaman ne yana gitsen olur,” dedi Kedi.
Alice, sözünü açıklamak amacıyla, “Yeter ki bir yere varayım,” diye ekledi.
“Tabii varırsın,” dedi Kedi, “yürümekten yılmazsan, bir yere varırsın elbet.”
Alice, bu doğruya karşı çıkılamayacağını sezdi, başka bir soru denedi: “Buralarda nasıl insanlar oturuyor?”
Kedi sağ patisiyle bir yuvarlak çizerek, “Şurada,” dedi, “bir Şapkacı oturur, şurada da,” öbür patisini salladı, “bir Mart Tavşanı. Hangisine istersen git; ikisi de delidir.”
“Ben deldiler arasında ne yapayım?” dedi Alice.
“Başka çaren yok ki,” dedi Kedi, “hepimiz deliyiz burada. Ben deliyim. Sen delisin.”
“Benim deli olduğumu nereden çıkarıyorsun?”
“Mutlaka delisindir,” dedi Kedi, “yoksa burada ne işin var?”


*Düzeltiyorum; orjinal metine göre Tavşan değil Sırıtkan Kedi'dir Alice ile konuşan.

NE OLDU?

Her biri için mazeretim vardı; aynı dili konuşmuyorduk... Aynı şeye inanmıyorduk. Taşıdıklarımız, bıraktıklarımız farklıydı. Baktığımız ne olursa olsun, ona dair yorumumuz aynı olmuyordu. Yani benim her defasında kaçmak için "gerçek" ve "en geçerli" sebebim vardı. Ha, hiç mi durmak istemedin derseniz, evet, aslında bir defa durmak istedim. Ve o zaman da verdiğim kararların karması olsa gerek; basbayağı kovalandım!HEP BANA RAHAT BATACAK DEĞİL YA, bu defa da başkasına battı!
 
Çok meraklananlar için anlattım:) Herkese güzel bir C.tesi, Pazar diliyorum. Kucak dolusu sevgiler..

1 Kasım 2012 Perşembe

SİLKELE SİLKELE UMUT GERİ GELSİN:)

Bu sabah yürüyüş yaptık Muhterem'le. İyi geldi, özlemişim kendisini...Şimdi de tavadaki mantarlar kızarana kadar duş sonrası kahvem ve klavyemle kaldım... Yazmak istediğim çok şey var. Söylemek istediklerim.. Aramam gerekenler.. Ama içimden gelmiyor. Sanki ne yapsam, ne söylesem yanlış anlaşılacak. Nereye gitsem eksik, nerede kalsam fazla olacağım.. Buluşmalarımı erteliyor, işlerimi savsaklıyorum. Ezildim sanki. Üzerimdeki ağırlığın bir buluttan bile hafif olduğunu biliyorken, neden onu kocaman bir kaya gibi algılıyorum? İçinde kaybolacağım yeni bir gerçekliğin kapıda belirmesini bekliyorum. Umudum sallandı biraz!
 
Duruyorum. İsteyerek bir durma da değil bu. Kıpırdayamıyorum. Oysa az ısıtan sonbahar güneşini, kızıla çalan yaprakların ışıltısını o kadar çok severim ki.. Bu mevsimde Bursa'da olmaya bayılırım. Hatta Sapanca'da... Sanırım gelecek günlerde bunları yapacağım.. İçi azıcık tozlanan ruhumu silkelemem gerekiyor:)

31 Ekim 2012 Çarşamba

CADILAR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Tanıdığım cadı yok. Kendim de cadı falan değilim de, işin hikaye kısmı çok hoşuma gidiyor. Hani şu "ya şeker, ya hikaye" bölümü. Dün derste çocukları da kışkırttım; "sabah gidip anne ve babanızın kapısına dayanın, onlara ya şeker ya hikaye diyerek güne başlayın!" dedim. Bu tavsiye beni işimden etmiş olabilir. Umurumda mı derseniz, yooo. Zaten son zamanlarda yaptığım işlerin çok azından para kazanıyorum. Bu nedenle ha bir eksik, ha beş eksik! Zaten yüzdük yüzdük sonuna geldik gezegenin!
Bundan sonrası hakikaten tufan:)

29 Ekim 2012 Pazartesi

ŞEN ÇOCUK 35!

Vallahi geldik gidiyoruz da,  geriye bakınca gördüğüm tek şey ailem. Ara sıra gıcıklık yapmadıklarını söyleyemem. İnsan "of ya, kimsesiz mi olaydım?" falan diyor ama Allah korusun yahu! Bak mesela bi kardeşim var benim, çok şirindi eskiden. Hala şirindir de, biraz içmesi lazım! E koca adam oldu tabii, her daim şirin şirin gezse, karizma noolucak di mi ya?
 
Bu fotoğraf kendisinin en şirin göründüğü karelerdenmiş de , elime az evvel geçti. Ortadaki sarışın kız çocuğu an itibariyle anne! FOTOĞRAF ONUN YANİ MAYA'NIN ARŞİVİNDEN GELDİ:) Sağdaki yayılmış veled ise koskoca herif oldu tabii ki, DENİZ. En soldaki kardeşi tanıyamadım ama bizim ki şu şirin şirin gülümseyen; BEYAZ TİŞÖRTLÜ!
 
E tabii bugün otuzbeş yaşını devirirken de gülümsüyor ama şu çocukluk neşesi gibi olmuyor ki.. Güzel olan her halt o günlerdeymiş.. Hayatımız sahiden, o basma minderler gibi rengarenk idi. Bahçemiz, balıklarımız, tavuklar, dut ağacımız.. Yok yoktu anasını satiiimmm.
 
Bir çocuğa o kadar bolluk verirsen, olacağı budur. Yetişkin olunca alanı dar gelir! Şimdilerde pek moda olan Waldorf'un kitabını yazmış annelerle büyüdük biz. Düşünüyorum da, inanılmaz şanslıymışız..
 
Şen çocuklar çok yaşasın! Amin.

24 Ekim 2012 Çarşamba

İDİL'Lİ BAYRAM, SENİ DAHA DA ÇOK SEVİYORUM



Sevgili Bayram,

Öyle güzel geliyorsun ki, seni sevmemek mümkün değil. Özlediklerimizi görmek için bir fırsatsın sen. Kaybettiklerimizi hatırlamak ve elimizdekilere bakmak için iyi bir fırsatsın. Değerliyi, değersizden ayırma çabamızın anlamsızlığını anlamamız için şanssın. "tek" ve "bir" olduğumuz nadir anlardansın.
Bütün bu sebepler ve daha aklıma gelmeyen onlarcası için seni seviyorum. Blog arkadaşlarımın, ailemin, yanımda ve uzaklarda olan dostlarımın ve özellikle de aramıza yeni katılan sevgili İdil'in* bayramını kutluyorum; Çok yaşa İdil, uzun ömürlü ol:) YÜZ YAŞINA GELELİM VE SENİN KURTLARLA KOŞTUĞUNU GÖRELİM İNŞALLAH...
 
*Pelin ve Mehmet'in kır şiiri:)

BİR SES HALA BIKILMADAN DİNLENİR Mİ?

 
 
 
*Ben bu ağacı çok özledim. Noel için sana mı gelsem acaba? :)))

MERAKIMDAN SORUYORUM.

Aynı gün içinde iki gökkuşağı görseydin ne hissederdin? Bunun bir işaret olduğunu düşünür müydün o güne, yani yaşamakta olduğun ana dair? Ya da "doğa işte, neden olmasın" der geçer miydin?
Sahi, bir gün içinde iki gökkuşağı görsen ne hissederdin?
 
Oturmuş sakin sakin yemek yerken, karşındaki insan "sen hiç gelincikten bebek yaptın mı?" diye sorsaydı, sonra da oturup anlatmaya başlasaydı, onun içinden çıkıp, yemeğin ortasına düşen masumiyet karşısında gözlerin dolar mıydı?  Sonra bu duyguyu gizleyemeyeceğinden korkup, kaçıp tuvalete gider ve ardındaki tüm kapıları sıkı sıkı kapatırken, aslında yüreğinin kapısının çoktan aralandığını bilir miydin? Hiç aramadan bulduğun bu durum karşısında sevinmekle, öfkelenmek arasında sıkışır mıydın? Sonra bütün kapıları açar, olmadı pencereleri açar ve hatta yıllardır temizlemediğin bacayı bile temizler ve durabilir miydin? Sadece merak ettim, bütün bunları yapabilir miydin?

http://www.youtube.com/watch?v=qjkHmkCpQJA

21 Ekim 2012 Pazar

ÖZ MASALI BÖLÜM I


Uzak ülkenin birinde saçları kınalı, elleri boyalı ve yüreği yamalı bir kız yaşardı. Bütün istediği yalansız bir hayattı. Ve birgün uyandı. Uzak ülkeyi terk etmeye karar verdi.

 
Başladı dağ tepe demeden yürümeye. Gitti gitti yoruldu. Durdu dinlendi sıkıldı. Acıktı ağladı. Uyudu, rüyalarında  yalvardı. Tüm isteği yalansız bir hayattı.

Birgün yolu sakin bir adaya düştü. Adanın sakin olmayan tek noktasında eski bir yanardağ vardı. Kız dağa yaklaştı, dağ kıza. Aramaktan iyice yorgun düşen kız, dağın eteğinde derin bir uykuya daldı. Dağ gece boyunca kızı ısıttı, sardı sarmaladı. Külleriyle yüzünü okşadı. Kıvılcımlarıyla ona ateş dansları seyrettirdi. Kız günlerce, aylarca, yıllarca bu sakin adanın, sakin olmayan tek noktasında yaşadı. Sırtını dağa yasladı ve gökyüzüne baktı. Dağın içinde kaynayan lavları hiç görmedi.. Görmek istediği tek şey yalansız bir hayattı.

Ve bir gün tam kız dağın eteklerine bir ev inşa etmeye karar vermişti ki, dağ alevler akıtarak hayallerini yok etti. Dağ, kız daima onunla kalsın ama asla bir evi olmasın istiyordu. Ve kız da dağın yamacına bir ev yapıp sonsuza kadar sıcacık bir hayat yaşamak derdindeydi; sıcak ve yalansız.

Fakat dağ öfkesine yenilmişti. Kız da korkusuna.

O gece kız dağı terk etti. Ve yeniden yalansız bir hayat aramak için dere tepe düz yürümeye başladı. O kadar uzun yürüdü ki, neden yola çıktığını unuttu! Ve bir gün büyük bir okyanusu geçip, eski bir nehrin kıyısına ulaştı. Nehir boyunca yürüdü, yürüdü… Nehir onu küçük, yeşil bir tepeye getirince kız ayakkabılarını çıkarttı ve kendini bu minicik tepenin kollarına bıraktı. Tepe ne sıcaktı, ne de yüce. Sadece tepeydi işte.

Kız günlerce uyudu. Yolculuğunun en huzurlu uykularını tepenin çimleri üzerinde uyudu. Ve bir sabah sonsuza kadar o tepede yaşayabileceğini hissetti.. Fakat bu kez bir ev inşa etmek istemedi. Çünkü asıl istediği yalansız bir hayattı. Sırtını tepeye yasladı. Tepe, kızı bahar çiçekleriyle sarmaladı.

Tam o sırada şangır şungur camlar kırıldı. Sabahın ilk saatlerinde tepenin hikayesi bütün havayı doldurdu:
Zamanlardan geçmiş zaman, orman derin bir uykuyla kaplıyken, tepedeki kalenin pencereleri patlamıştı. Fırtına yoktu dışarıda, taş atan da olmamıştı yamaçtan. Kimbilir, belki herşey tam da kalenin ortasındaydı… Kız görmemişti. Duymamıştı. Bütün bunlar tepenin geçmişindeydi...

Olay yerine gelen kartallar suçluyu bulamamış, tepenin kan içinde kalan eteklerini de görmemişlerdi. Ağaç gövdelerine, nehirdeki balıklara, gelinciklerin gözüne saplanan cam kırıkları ve tepenin zirvesindeki çığlık ne görülmüş, ne de duyulmuştu diğerleri tarafından.

Tepe kan kokmuştu günlerce ve kokusunu alan da olmamıştı birkaç tilkiden gayrı. Bu haliyle olmazı olur kılmış ve  sessizce yürümüştü tepe. İmkansızı başararak varmıştı nehrin kıyısına.

Fakat orada da onu fark eden olmamıştı…

Kız uzun zaman sonra gelen ilk misafiriydi. Pek çok ülkenin ve kalenin sürgünü. Kale bendliğinden azat bir köle, fırtınalardan sağ kurtulmuş bir forsaydı. Yaraları görünmezdi, tıpkı tepeninkiler gibi..

Bir aşk hikayesi yaratmak zordu. Tek tek inşa etmek gerekirdi kuleleri. Uzun, zor merdivenleri vardı aşk hikayelerinin. Yorgun aşıkları vardı.

Aşkta kalbini kaybeden, onu bir kez geri alırsa bir daha kimseye veremez derler. Oysa kalbini bir kez verebilenin, tek arzusu vardır; bunu tekrar yapabilmek.

Kalbi elindeydi kızın, tepenin  mutsuzluğuna bakıyordu. Orada kız yoktu. Kız o mutsuzluğun bir parçası değildi. Ama tepenin karanlığıyla başa çıkabileceğinden de emin değildi. Mutsuz kalmaya karar vermiş gibiydi tepe.

Tepe kararlarında inatçıydı, kız mutlu olmakta ve yalansız bir dünya yaratmakta.

Tepeye bir kale inşa edebilirdi kız yada  kalbini alıp, yolculuğunun nihai noktasına doğru yürümeye devam edebilirdi. Yalansız ve huzurlu bir aşk hikayesi yaratabilirdi! Ama mutsuz kalmaya yeminli bir tepeyi mutlu edemezdi.

Önce gitmek için ayağa kalktı. Sonra durup düşündü. Tepenin çimenlerle kaplı yamacına uzandı. Kulağını yumuşacık çimenlere iyice yaklaştırdı. Nemli toprağın kokusu bir nefes uzağındaydı. Kocaman bir nefes aldı ve bütün dikkatini tepeye verdi. Gitmeden, terk etmeden evvel bir ses duymak için…

Mutlu olmaya niyetli bir ses beklemeye başladı…