22 Aralık 2020 Salı

YENİ VE YENİDEN BİR YIL


An itibariyle blog yazarı değilim.  Yanlış görüyorsun, aslında burası da blog sayfası değil. Evinde, odasında kendi defterine karalayan ufacık bir çocuğum yeniden. Masmiyetini kaybetmiş sayfalara geri dönmek niyetiyle buradayım. Ortalık yere bırakılmış, önü ardı üç beş kişinin karıştırabileceği bir deftere bakıyorsun. Sakınımsız, saklamadan, nasıl anlaşılırım kaygısına yenilmeden yazıyorum.

Ah bir bilsen neler neler oldu yıl biterken. Ne kadar zorlandım ve hala zorlanmaktayım bir anlatabilsem... Halil Cibran'ın dediği gibi "anlatamadıklarımı anla lütfen"

İletişimin başladığı yer orası...

Müthiş bir açık kalp ameliyatından çıkmış yorgun bir cerrahın, rutini gerçekleştirmiş olmasının huzuru var yüreğimde. Kaçınılmaz müdahale nihayet yapıldı. Ertelenen gerçekleşti. Önlüğümü giydim, eldivenlerimi taktım, tüm kaypaklar adına derin bir nefes alarak kalbimi masaya yatırdım! Önce bütün kanı boşalttım. Sonra ince ince dilimledim. Damarları, kasları lime lime ettim. Tüm hücrelerimi dikkatle inceledim, dile gelsinler diye kulak kesildim. Aslında kırmızı değilmiş kalp kaslarım, buna pek bi hayret ederek özenle, tek tek diktim kesileri. Sonra yavaşça yuvasına yerleştirdim kıymetlimi. Kanı pompaladım. 

Söylesene, sende bırak bunu gerçekleştirmeyi, böylesine meşakkatli bir eylemin onda birini düşleyecek cesaret var mı? Yok. Sende varlığa sahip çıkmak adına hiçbir veri, uyanma alameti yok. 

Mevcut olmayanı beyhude aramamalı insan.

Neden kötülere "sen kötüsün" demeyiz? Neden yaptıkları hataları, çirkinlikleri, zayıflıkları yüzlerine vurmayız karanlık ruhların? Çünkü değmez. Çünkü anlayacak olan, olanı olduğu gibi görmeye cesareti yeten zaten sezer, kendiliğinden durur düşünür. Uyanışa, o idrak anına ite kaka getiremeyiz insanları. 

Uyanmak, insanın kendi iradesiyle başarabileceği bir eylemdir.

Hepimiz gücümüzün başladığı ve bittiği yeri görecek kadar şanslı olmadık belki şu hayatta. Kabul basamağı zorlayıcıdır. Ama olsun, er ya da geç bu basmakta durup "vay be, nereden nereye geldim" diyebilmek güzel his olmalı di mi?

Dün gece rüya gördüm, hayatta bana en büyük kötülüğü yapmış karanlık bir çift, tuhaf bir kabul töreni gerçekleştiriyorlardı. Kadın avucuma düğüm olmuş bir zincir ve dokuz taş pırlantalı bir kolye bıraktı. Aramızdaki ilişkiyi sembolize ediyormuş dokuz... Sonra dev bir obje verdi kucağıma, bir panda gibi yumuşak, ama daha şekli belirsiz, fonksiyonu  belirsiz tuhaf bir şey.

Bütün bunlar yetmedi, onların karanlık, eski ve zevkten mahrum evinde oturdum, kayalıklarla çevrili bulanık havuzlarında yüzdüm. Ferahlamak bir yana, pis bir yağa bulanmış gibi hissettim kendimi.

Ben bu yıl karanlıktan sıyrıldım. Çünkü ben bu yıl o karanlığın ortasından geçtim, dibine daldım, suyunu lıkır lıkır içtim.

Öyle güzel bir ruh durumuyla giriyorum ki yeni yıla, keyfime diyecek yok. 

Aydınlığın, insanlığın, merhametin annesiyim ben. İyiliğin, şefkatin, şifanın sevgilisi, paylaşmanın, birleşmenin, çoğalmanın çocuğuyum. Her şey ve hiçbir şey olmanın dengesiyim.

Mutlu Noeller şimdiden, nice güzel seneler hepimize...

17 Aralık 2020 Perşembe

THERE IS NO HOPE... ARE YOU SURE?

THERE IS ALWAYS HOPE! 

İşimi çok seviyorum. Arkeoloji yaparken de mutluydum ve elbette bir  parçam hep arkeolog olarak kalacak ama şimdi beni en güzel şekilde biçimlendiren, ruhumu, aklımı, bedenimi ortaya koymama, varlığıma sahip çıkmama destek olan, tam da yapmam gereken işi yapıyorum. Arkeolog olarak devam etseydim, muhtemelen asla tatmin olmayacağım ve kendimi bulmama zerre kadar yaramayacak dış dünya mücadelelerinde kaybolacaktım. Ya alkol ve antidepresanlarla tel tel saçlarımı dökecektim ya da zorla sokuşturdukları kalıplara er geç eyvallah diyecektim... 

Şimdi, tam da şu zeminde tüm bunlardan azadım! Kendimi seçtim ben. Arkeolog olarak tüm becerimi ruhumu ararken kullandım. İnce aletle çalıştım, kova kova toprak kaldırdım geçmişten. Ne ölüler çıkarttım, ne derinlerden, ne kadar çok boş göğüs kafesini ellerimde tuttum bir bilseniz... Yavaş yavaş derinleştim. Oya gibi işleyerek anlam kattım varlığıma, an be an her deneyimle kutladım varoluşu! Bazen zor anladım "neden?" sorusunun cevabını ama sonunda hep şenlik vardı iç sularımda. 

Derin uykudan uyanmış taze filiz gibi hayat dolu hissediyorum. Tabii baharı bekleyeceğim, elbette ha dediğinde çiçeklenmeyeceğim. Fakat ne önemi var? Acele etmeden, hatta bazen tembellikte kaybolarak kendi varlığımda köklenirken keyifli hissediyorum. Ayrık otlarıyla halleşip, topraklanıyorum.

Henüz boynum bükük, başım ağır. Doğru mevsimi, güneşi bekliyorum ben. Her sabah hayatın tüm olasılıklarına günaydın diyerek uyanıyorum. Karanlığı delen ışığa bi öpücük de benden gidiyor ve hala içebiliyorken, keyifle içiyorum kahvemi.

Karşımdaki matta her kim olursa olsun, yüzünü tam yüzümün karşısına, kalbini yanıma alıyorum. İçinden geçtiğimiz bu meşakkatli yolculukta umut istiyor insanlar. Umut veremem, sırf rahat etsinler diye her şey yolunda diyemem. Fakat şunu garanti edebilirim; an be an birlikte yaratıyoruz geleceği. İstediğimiz olasılığı gerçeğimiz kılabiliriz.

Her saniye, her kelimemiz, her bakışımız geleceğe bir mesaj. Bu yüzden, sadece bu nedenle, hayat ne kadar zor olursa olsun, işler ne kadar karışırsa karışsın, değişmek, dönüşmek için her saniye, her bakış, her günaydın fırsattır!

Pollyanna olmayın. Sakın. Hiç istemem. Sarkacın en sevimsiz, en saçma yeridir. Ama umudu avucunuzda bir kelebek tutar gibi tutun, fazla sıkmadan, esir kılmadan. Neşeli şarkılar dinleyin, aşkla sevişin, afiyetle yemek yiyin ve her yudumunda bu bana şifadır diyerek için suyu.

Gerisi bütüne emanet. 

Burası dev bir terminal, er geç gideceğiz başka istasyonlara. Şefkatli kalın. Aceleci, telaşlı,  yorgunluk ve öfkeden şiddet diline düşmüş birileri elbet gelip omuz atacaklar size. Valizleriyle çarpacak, ayağınızın üzerinden geçecekler. Şaşırmayın. Onlara kızmayın, merhamet edin. Kör birine kızılır mı hiç?

Evet son sürat savruluyoruz bu virajda. En sevdikleriniz ve hiç tanımadıklarınızla aynı otobüste olduğunuzu unutmayın. Sakın kasmayın kendinizi, gevşeyin ve rüzgarın tadını çıkartın. 

Her zaman umut var.

Umut hep var.



15 Aralık 2020 Salı

AŞKIN KABESİNE SELAM OLSUN


Aralık, Konya'da olmayı özlediğim ay. Sevdiğim, sevildiğim şehir. Zamanın bildik tüm ezberlerinin dışında bir kuytu.

Sevgiden başka tanrı tanımayan insanların toplaştığı yer... 17 Aralık'ta orada olamayacağım için üzgünüm. Hayattaki en güzel deneyimlerden biri şüphesiz Konya'da sabahlamaktı benim için. Tekkeden tekkeye koştuğumuz, tennurelerin rüzgarından öte alemlerin kokusunu hayal ettiğimiz yıldızlı Konya geceleri, Meram bağları... Hiç tanımadığımız insanlarla içilen çorbalar, Sokaklara taşan aşk, aşktan taşan dans.

Sadece Pir için değil, Selçuklu için de seviyorum Konya'yı. Atalarımla gururlandığım, çinisinden, kümbetine evimde hissettiren Selçuklu... Medreselerine doyamadığım Konya.

Sabah namazına kalkan kıymetlilerime selam olsun. Aşkla dönen tüm ruhlara, ateşe selam olsun.

Yağmur sesinde, çocuk gülüşünde ibadet edenlere selam olsun...


12 Aralık 2020 Cumartesi

ŞİDDET, TACİZ VE DİĞER HASTALIKLAR

Son yıllarda tüm dünyada ve ülkemizde yükselen, ÖZELLİKLE KADINA, ÇOCUĞA VE EŞCİNSELLERE yönelik şiddet eylemleri sanırım nihayet konuşulacak. Çünkü kaçacak yerimiz kalmadı... Eski dünyanın kapıları bir bir kapanmak zorunda.

Ben belki de şanslıyım dayak yemedim ve şiddete maruz kalmışlığım duygusal şiddetle sınırlıdır. Şiddet uyguladığım da olmuştu ve o da duygusal şiddetti.. Bu anlattıklarım beni kesinlikle mağdur yapar, evet ama masum değilim. Karşımızdaki insana  öfkemizi ve kızgınlığımızı kontrol etmemeyi seçerek kelimeleri birer silaha dönüştürmek ve bir canlıya ıstırap vermek kesinlikle şiddettir. Bunu fark etmemi sağlayan son derece sorumsuz ve şahsiyetsiz biri olsa da, "ben şiddete eğilimli miyim?" sorusunun ardını eşelediğimde bambaşka şeylerle karşılaşmama vesile oldu,  kendisine minnettarım.

Neyse ki şiddete eğilimli olmadığımı, derdimin bambaşka bir şey olduğunu öğrendim. Ama o soruyu sorarken ve cevabı ararken gerçekten yoruldum. Yeryüzünden yeraltına indiğimiz anlar takdir edersiniz ki hiç kolay olmuyor. İnsanın karanlık yüzü her zaman sürprizlerle dolu. Ama bu uzun bir konu ve TDY anlatırken bahsetmeyi tercih ederim. Bildiğim şu ki şiddete kesinlikle sıcak bakmıyorum, hiçbir türüne.

Bugün yazmak istediğim şiddet ve tacize maruz kalan insanların ıstırabı.

Dediğim gibi fiziksel şiddet değil ama tacizle her kadın gibi karşılaştım. Açıkçası taciz konusunu kadınların hamilelik dönemindeki aşerme hikayeleri gibi uyduruk ve abartılan bir şey zannediyordum. Biraz da erkeklere kapı aralandığı fikrindeydim. Pek  çok kadın cinselliğini kullanmayı seviyordu. Bunu defalarca görmüştüm. Yüksek not almak sevdasına hocayı baştan çıkartmaya çalışanlar, kariyer planlaması yaparken patronun zaafını keşfedenler ve sanırım en bozulduğum da akademik dünyadaki yataktan kürsüye yolculuklar olmuştu. İçten içe gittikçe kabaran kadın düşmanlığım erkek egemen dünyanın sakatlıklarına gereksiz empati yapmama sebep oluyordu!.

İşin özü şuydu aslında; benim dişimle tırnağımla kazanmaya çalıştığım şeylerin sırtüstü yatarak elde edilmesi sinirime dokunuyordu.

Konunun diğer tarafına geçmem uzun yıllar sonra mümkün oldu. Yüksek lisans yaparken tez danışmanımın beni öğle yemeğine çıkartarak başlattığı süreç, gün ortası otel lobilerinde buluşmaya dönünce bir aydınlanma yaşadım. Kesinlikle ısrar yoktu ama gözüme sokulan bir ima vardı.

İnsan beyni özellikle güvendiği ve zarar göreceğini hiç hesaplamadığı biri tarafından tacize uğradığında kendini kapatan ve bir sebepten "acaba ben mi sebep oldum? " diyerek suçu paylaşmaya meyilli tuhaf bir mekanizmayı devreye sokuyor. Eşşek gibi dayak yedikten sonra kocasını kışkırttığı için bu dayağı hakettiğini söyleyen pek çok iyi eğitimli kadın görmedik mi? Duymadık mı?

Birden fazla karşılaştığım taciz olaylarında hep güvendiğim insanlar tarafından, gardımı almaya fırsat bulamadan hırpalandım ve o kadar kafam karıştı ki bu hikayenin bana ait bir suç bölümü var mı emin olamadım. Oysa yoktu, şimdi gayet açık görüyorum ki yoktu. 

Biliyorsunuz son yaşanan olayda edebiyat dünyası sallandı. Herkesin sevdiği bir kalemden rezil bir özür düştü sosyal medyaya. Şimdi de yepyeni bir soru gündemde, bu rezil varlığı ve işini birbirinden ayırabilir miyiz?

Bence hayır. Üretilen değer ne olursa olsun, aynı zihnin ürünü ve o zihin hasta. Karnınız aç ve en sevdiğiniz yemek sunuluyor diyelim, ama yemek mutfakta değil tuvalette hazırlanmış... Yer misiniz?

Yerseniz de sözüm yok, ama bence bu insanlar dışlanmalı, görmezden gelinmeli ve kendilerini iyileştirmek için bir yol aramak zorunda bırakılmalı. Ne zaman ki daha iyi bir varlığa dönüşmek adına yardım isterler, o vakit de mutlaka el uzatılmalı.

Hata yapmakla ilgili  sorun yok, hatayı görmek ve susmak bence çok daha büyük  sıkıntı. Suçluyu suça teşvik etmekten beter, alenen suça katılmaktır bu tavır!

Sebebi ne olursa olsun bir başka canlıya ıstırap vermek, korku yaşatmak affı olan bir şey değildir. Hatta bir adım daha ileri giderek bu insanların sırf kolay yoldan sempati toplamak adına hayatlarını sonlandırma denemelerini korkunç buluyorum. İntihar ıstırabı arttırmaktan başka nedir yahu!

İntihara teşebbüs eden kişilere zerre kadar saygı duymam, çünkü bu zayıf ruhlar kolay yoldan huzura ulaşmak ve etraflarındakileri de acıya boğmak niyetiyle yola çıkarlar. İstediklerini elde etmek için son kozdur intihara teşebbüs. Her ne adına olursa olsun onarmak, iyileştirmek ve gerekirse kabulde kalmak için mücadele etmek yerine, en basitinden sıvışmak ve diğerlerini ıstırap içinde bırakmak asla kabul edilemez. Bütün semavi dinler ve elbette budizm de bunu kınar.

En önemli yasa "ahimsa" hatırlansın lütfen. Şiddetsizlik yasası. Ne kendimize, ne de bir başka canlıya hiç bir gerekçeyle şiddet uygulayamayız. 

Asıl çabalamamız gereken acıyı, ıstırabı görmek ve kabullenmektir. Hiçbirimizin ne bir hayvanı, ne de bir insanı incitmemizin, acı vermemizin haklı bir sebebi olamaz.

Şiddet eğilimli bir insanın muhatabı olmak asla tercihim değildir. Verdiği hizmet en üst düzeyde bile olsa böyle bir insan ne doktorum olsun isterim, ne öğretmenim, ne de başka bir şeyim.

Gelecek günlerde kadınlar silkinip, kendi taciz hikayelerini paylaşma kararı alırlarsa kesinlikle bu harekete katılıp, kadın, çocuk ve eşcinsellere dair şiddet karşıtı her eylemi tüm kalbimle destekleyeceğimi söylemek isterim.  

Sevginin çoğaldığı bir dünyada yaşamak istiyorum.

11 Aralık 2020 Cuma

ALICE, YİNE ALICE ( bence matta olmak... )

Londra'da en sevdiğim yerlerden biri The British Library. Son gidişimde, son diyorum, zira pound olmuş bilmem kaç para, ben artık Londra'yı rüyamda görürüm, müzenin arka sokaklarındaki antikacılarda o kadar iyi zaman geçirmiştim ki, akşam olduğunu bile anlamadım.
Bunu da şu sebeple anlattım, Alice ile ilk yüz yüze gelişimiz müzenin geçici bir sergisinde masala dair orjinal bir çizimi gördüğüm an olmuştu. Daha önce hikayeyi okumuştum tabii ama o çizimlerde bir şey bana çok iyi geldi. Nedeni niyesi elbette konuşulur fakat duygum şu ki, masal dünyasında kendime en yakın hissettiğim karakter hep Alice olmuştur. Deneysel, meraklı ve rotası tesadüfler silsilesi ile çizilen, soruları bitip tükenmeyen Alice...

Özellikle de kedi ile aralarında geçen diyalog.*

P.'nin sırtını düşünüyorum dünden beri... Yıllar içinde kalker gibi biriken ve sıkışan duyguların, onu yeni bir hayatın huzurunda bile eski bir yük olarak yavaşlatan, belki zaman zaman da içini sızlatan hislerin, bedeninde nasıl yer bulduğunu, gözlerinin değemeyeceği bir noktaya nasıl saklandığını düşünüyorum...

Sonra ufacık bir adımla, tek bir karar ve güvenmeyle nasıl yol aldığımızı, üstelik hiçbir hedef koymaksızın ve çabalamadan nasıl da yol aldığımızı hayretle fark ediyorum. Yarattığımız  mucizeye bakıp bakıp gülüyorum. Daha doğrusu mucizenin önündeki engeli kaldırıp, tıpkı bir çağlayanın barajını yıktığımız gibi ona yol açışımızı kutluyorum! Mucize orada gerçekleşmek için bekliyordu, biz sadece engeli önünden çektik.

Birlikteliklerimiz, karşılaşmalarımız hep derin anlamlar içeriyor. Biz bilsek de, görmezden gelsek de...

P. için çok mutluyum, o görünmez yükü bıraktığı an, bunu dile getirerek kendi kendine yaptığı karanlık bir büyüyü bozdu. Çünkü büyüleri biz yapar, yine biz bozarız. Masallardaki gibi prensler, prensesler gelmez. İçimizdeki eril ve dişil parçaların yardımıyla, tam da güvendiğimiz, teslim olduğumuz ve en önemlisi beklentiyi sıfırlayıp akışta kaldığımızda gerçekleşir mucizeler, ancak o zaman bozulur eski büyüler.

Şimdi ben beklentisiz kalmaya gayret ederek bekliyorum :)) Eski öğrenilmişliklerimle davranmadan, yeniye yakışır seçimlerle yeniden bir güvenli alan yaratmak ve içinde sevgiyle, huzurla durmak için görmeye hazırlıyorum gözlerimi.. Elbette tedirginim, fakat yoganın dönüştüren gücüne tam teslim her gün mattayım.

Hocam "çabasız çaba " derdi. İnsanın kendini eski ezberlerden sıyırması, beklentisiz kalması o kadar zor ki.. Yine de mümkün. P. benim elimi tuttu, bana güvendi. Elbette benim de elini tutacağım birileri var. Tek yapmam gereken sezgilerime kulak kabartmak.. Bedenime kaydettiğim mesajı bulmak...

Kedi nereye gitmek istediğimi sorduğunda ona bir adres vermek yeni yıldan tek dileğim.


*Alice: Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?

Kedi: Bu gitmek istediğin yere bağlı.

Alice: Neresi olursa olsun, önemi yok.

Kedi: O zaman ne yana gitsen olur.

Alice: Yeter ki bir yere varayım.

Kedi: Tabii varırsın. Yürümekten yılmazsan, bir yere varırsın elbet

10 Aralık 2020 Perşembe

( BENCE ) MATTA OLMAK NEDİR? VOL II

 İnci'ye...

Bugün benimle yaşıt, kıymet verdiğim bir dostumla dersteydim. Yaklaşık üç aydır düzenli çalışıyoruz. Sağolsun bizim TDY* projemizin test sürüşüne katılmayı kabul etti. 

(Bu arada parantez açarak not etmek istedim,  hiç seçici davranmadığım halde son yıllarda genellikle sanatçı ağırlıklı bir öğrenci topluluğum olduğunu gördüm. Nedense bir iki mühendis dışında, esnaf, tüccar, doktor yok aralarımızda. Bu da böyle bir gözlem. Belki benimle ilgilidir? Bilemedim. )

Takdir edersiniz ki evim standart bir stüdyo değil. Bu yüzden dostumla daha kapıdan girdiği an gülüşüp konuşmaya başlıyoruz ve hatta kedim Theodora bile onu karşılamaya geliyor. Hadi bana çikolata var çantasında da, Theo'cum, sana ne var?

P. bugün neşe ve hareket arzusuyla doluydu. Mattaki sohbetimizde bile kollarının hep yukarı, daha yukarı uzamaya çalışan halini zevkle izledim. Kulağını bana vermişti ama bedeni çoktaaan hareketin ve matta olmanın zevkine kapılmıştı bile!

Bol bol uzadık ve esnedik bugün.  Zaman zaman birbirini anımsatan ruh hallerimiz ve omurga yaşı olarak benzerliğimiz sebebiyle ona hareket serileri düşünmek bir anlamda kendim için çalışmaya benziyor. 

Özel dersin en güzel tarafı öğrencinin genel durumuna yönelik  hazırlanmak dışında, hoca konumundaki kişiye ders gün öğrencinin ruh halinde bakıp, gerekli düzenlemeleri yapma imkan veriyor olması.

P. den dersin bitimine yakın çocuk pozuna gelmesini istedim ve sırtına küçük dokunuşlarla masaj yaptım. Bu sırt masajı her yoga öğretmeni tarafından sevilen bir şey değil, fakat ben tercih ediyorum çünkü öğrencimle bağımı güçlendiriyor ve onun bedenindeki hisleri okumama yardım ediyor. İnsanın elleri bazen gözlerinden daha güvenilir.

Günün en şahane sürprizi meğer dostumun sırtındaymış desem? 

Derslere başladığımızda inanılmaz bir tümsek vardı, tam kalbinin arkasında. Hatta yıllardır yürüyüşünü yogasını hiç aksatmayan, incecik, fıstık gibi kadında bu ne diye geçiriyordum içimden. Sonra sonra sordum da aslında, çünkü uzun süre aynı pozda kalmakla, yanlış bir duruşla ilgili olabilir diye konuşarak anlamak istedim.  (Bunu başka bir zaman anlatacağım.... )

Altından bambaşka bir hikaye çıktı. Şu kalp var ya kalp.. İnsana neler ediyor neler... Onu affetmeden, onu özgürleştirmeden, ona nefes alma alanı yaratmadan ne bedene, ne ruha, ne de zihne zerre huzur yok. Dünyevi işlerin ötesine, başka alemlere kapıdır kalp... Kalp kapısı açılırsa, gerisi selamet!

Diyeceğim o ki, aramızda üç hafta önce geçen sohbette bedeninde ve işine yansıyan izlerinde gördüğü, adını koyduğu, teşhis ettiği bir his özgürleşince, sırtı ( kalbinin tam arkası ) olması gereken forma geldi!!! Çünkü o kavis bir fiziksel sıkışma değildi, tastamam ruhsal bir kilitti. Açıldı, gitti!

Elbette hayat sürerken o kapılar defalarca açılır kapanır... Ama mattaki pratiğimiz bize şunu gösterir; orada bir şey var! Ona bak, gör.

Bu sebeple matta olmak demek, hayatla bütünüyle kontakta kalmak demektir. Kendi bedeninden, duygularından, acılarından kaçarak yaşanan bir hayatın, uyurgezerlikten hiç bir farkı olamaz...YEDİĞİN YEMEĞİ UYKUDA YERSİN, YÜRÜMEK, KONUŞMAK... TÜM EYLEMLERİN SEN KATILIMCI DEĞİLMİŞSİN DE İZLEYİCİYMİŞSİN GİBİ KENDİNE YABANCILAŞARAK GERÇEKLEŞİR. Acısı ve tatlısıyla, her yaşananın bıraktığı izle güzeldir hayat. Bunları görmek, konuşmak, kelimelerin dokunamadığına gözlerimiz, ellerimizle dokunmak öyle sihirli ki... 

Not et İnci, sırt kavisi yok, üçüncü ay!

namaste


8 Aralık 2020 Salı

YOGA VEYA MATTA OLMAK NEDİR? ( BENCE )

 

Senelerce lezbiyen, en iyi ihtimalle de biseksüel olmakla yaftalandım. Alakası yok. Kadınlarla hiç ilgilenmedim. Yine de illaki bir şey denecekse bana  densin ama kesinlikle homofobik değilim. Aşkın cinsi, cibilliyeti olduğuna da zerre kadar inanmam. Bu beni ne yapar, nasıl tanımlar umursuyor muyum? Hayır. 

Benim inançtaki duruşum da aynen budur. İnancım da sadece beni bağlar. Hangi tanrıya taptığım, nasıl ibadet ettiğim veya etmediğim yalnızca beni ilgilendirir. Yogadan anladığım da cinsellikten, inanmaktan ve ibadetten anladığımla aynı aslında; kuralsızlık içindeki kurala bakarım. 

Kurallar huzur veriyorsa, beni bana, bizi birbirimize, hepimizi bütüne, bire çekiyorsa, sadece bedenimde değil, ruhumda ve zihnimde de karşılık buluyorsa, eyvallah. Yok tirübünlere oynuyorsak, işimiz ego şişirmekse, mersi, kalsın.

Ne sevişirken, ne ibadet ederken, ne de yoga yaparken seyredilmek bence makul değil. Bunlar birlikte yapılabilecek ve bizi birbirimize ciddi ciddi yakınlaştıracak, kaynakla temasımızı arttıracak eylemler. Fakat hiçbiri izleyiciye yapılmaz... Hiçbiri öğrenildiği gibi kalmaz, siz değiştikçe değişirler. Hayat değişir, içindeki ritminiz değişir ve elbette buna bağlı olarak yoganız da değişir. Zamanla hepsi birleşir, zaten yeri gelmişken söyleyeyim tantra da tam olarak budur. 

Birkaç haftadır öğrencim olan genç bir kadın var. Aslında eski bir arkadaşımdır ama birlikte yoga çalışma vaktimiz şimdiymiş. Onunla ders yapmaktan çok hoşlanıyorum. Kural bekliyor benden, sınır, tarz... Komut bekliyor haklı olarak.

Yok, yok ki! Benim yogadan anladığım tek sınır mat!

Hayat gibidir yoganız; birgün sizi göklere çıkartır, ertesi gün zeminle bir olursunuz! Yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayıran, biricik kılan  nefestir. Pozlarda değil, nefeste derinleştikçe ritim duygunuz gelişir. Neden? Çünkü pozlarda derinleşmeniz için kontrol edilebilir bir nefesiniz olmalıdır. Her şey nefesi fark etmekle başlar. Kural mı istiyorsunuz? İşte kural: 

NEFES AL, NEFES VER. TUTMA!

Tıpkı bir dalgıç gibi nefesinizi akışta bırakmalısınız, nefes tutmak demek vurgun yemekle eş anlamlıdır; gereksiz gerginlik ve yorgunluk yaratır. Hem kaslarınızda, hem de zihninizde. DAHA DA FENASI RUHUNUZDA...

Oysa en son arzu edeceğimiz şey kaygılı, kasılmış bir bedendir. Bunu teknik bilgi olarak aktarmıyorum. Hayatının önemli bir bölümünde bedenine araç muamelesi yapmış, senelerce mat üzerinde fiziksel egzersizin ötesine geçememiş, donuk, tutuk vücudunu duvarlara çarpmış ve epeyce hayal kırıklığı yaşamış biri olarak söylüyorum. 

Hayatla akamamış, buz kesip kalmışsanız eskilerde bir yerde, bugün lütfen mata çıkın. İster kursa, ister bire bir çalışan yoga hocasına gidin, hiç önemi yok. Sadece mata çıkın ve kendinize hayatın sizden esirgediği, sizin derin değersizlik duygunuzla kendinize çok gördüğünüz şeyi verin: 

bir metrekare! 

O bir metrakarede ibadet edebilir, sevişebilir, dans edebilir, yoga yapabilirsiniz. Hiçbirine kural yok. İzleyiciniz yok. Sadece nefesiniz var ve bedeninizde çalışan, sizi bire davet eden frekanslar var. Onları keşfedin. Ten uyumu hikayesi gibi, müziğinizi bulun. Kulağınızdan girip, beyninizde yankılanan, sizi kımıldamaya davet eden sesleri bulun!

Müzik listeleriniz olsun mesela. Listeler ruh halinize göre değişsin. Nefeste ve pozlarda derinleştikçe, leş gibi hissettiğiniz günleri, sadece mata çıkarak yaşanabilir, izlenebilir kıldığınızı göreceksin. İçe dönük ve kırılgan olduğunuzda size hangi duruşlar huzur verir, veya dış etkilere ve yaralanmaya açıksanız nasıl pozlarda dengelenmelisiniz algılamaya başlarsınız.

Bize Ortadoğu'da bedenimizi duymak, ona dokunmak yasaktır. Oysa kadim bilgi hücre hafızasını bilir... Bırakın hücreleriniz bu eski, atalardan kalan bilgeliği anımsasın. 

Şunu hep hatırlayın lütfen; mata her çıkışınız müthiş teknik beceri veya gözlere ziyafet estetik içermek zorunda değil! Hani olsa güzel olur tabii ama öncelikli arzumuz keyif almanız. Kolunuzdaki saate bakmadan ( hatta onu çıkartsanıza ) bırakın bakalım bedeniniz napıyor? Belki dans eder? Belki saçma sapan sallanır? Kim bilir?

Son bir şey: Mata çıkınca namaste deriz: "İçimdeki ruhla içindeki ruhu selamlıyorum."  Ya da daha da güzeli "özümle, özün huzurundayım!"

Bir nevi en el hak!

Söylemiştim, buralar zordur diye:) 

Çıkacak mısın mata?





not: nefis bir yoga müziği benden gelsin

Homayoun Shajarian, İntihar

7 Aralık 2020 Pazartesi

YÜZÜK




 

İyi akşamlar, bir an için dolma gibi şişmiş parmaklarım ve on aydır manikür nedir unutan tırnaklarımla ilgilenmeyi bırakıp, şu yüzüğün güzelliğine bakar mısınız? Evet, cildim de kuru, sabun manyağı olduk ya hep birlikte unuttunuz mu? Kantaron yağı falan kullanıyorum aslında ama hangisi daha iğrenç kararsızım; hindistancevizine bulanıp kurabiye gibi kokmak mı, yoksa kantarona düşüp acı acı zeytinyağı kokmak mı?

Neyse, konumuz aşk.

Geçtiğimiz günlerde Sevgi Teyze'ye haftalık ziyaretimi yapmıştım. Kendisi çok sevdiğimiz bir aile dostumuzdur. Yaşını söylemekten hiç hoşlanmaz, fakat tahminime göre sekseni devirdi. Pandemi olayında mümkün olduğunca ziyaret edip, bazı ıvır zıvır alışveriş işlerini yapıyorum kendisinin. Neden mi? Çocuksuz kadın da ondan. Bi de neredeyse tüm arkadaşları ölmüş.

Uzatmayalım, Sevgi Teyze tanıdığım en güzel kadınlardan biridir. Ben onu Ayten Gökçer'e benzetirim. Ayten Gökçer'in Yedi Kocalı Hürmüz'ü oynadığı zamanları hatırlayan var mı? Ah, o zamandan bu yana hayranım kendisine.

Sevgi Teyze de en az o kadar güzel ve yedi tane olmasa da birkaç koca eskitmiş güzeller güzeli bir kadındır. Ama hayat işte, koca da eskiyor mirim; ölüyor, boşamak zorunda kalıyorsun, falan filan. Sonuçta ne diyor Mazhar? Yalnızlık Ömür Boyu.

Sevgi Teyze ve hayatının en büyük aşkı Semih Amca, annemle babamın 1970'li yıllardan arkadaşlarıdır. Benim çocukluğumda Tepecik Camii'nin arkasında nefis bir köy evinde otururlardı. Semih Amca'yı hep kot şortu ve masmavi gözleriyle hatırlıyorum. Neşeli, hareketli bir insandı.

İkisi o dönemde büyük aşk yaşamışlar. Neden ve nasılını buraya yazmayacağım elbette fakat tam evlenecekleri zaman Semih Amca öldü. Ama Sevgi Teyze ailemizin bir üyesi olarak hayatımızda kaldı. Semih Amca'dan sonra çok da tatlı bir insanla evlendi, ancak o da uzun yaşamadı. Boşuna dememişler Allah çirkin talihi versin diye!

Ali ile Nino'nun hikayesini Semih Amca'nın çevirisinden okumuştum büyüdüğümde. Ne yazık ki onun gibi değerli bir insanla sohbet fırsatını hiç yakalayamadım. Benim agucuk mugucuk yıllarım bittiğinde, o artık aramızda değildi.

Geçen hafta Sevgi Teyze'ye uğradığımda çok keyifsizdim.. Kapıdan paketini bırakıp, haftaya çaya uğrama sözü vererek tam çıkacaktım ki koşa koşa içeri gidip bana minicik bir porselen kutuyla döndü. Şaşırdım fakat bu sevimli kutucuk hoşuma da gitti. Teşekkür ettim. "Güle güle kullan" diyene kadar da içinde bir şey olduğu aklıma gelmedi. 

Sevgi teyze, bir çay içeriz ve bana rahat rahat verir hediyemi diye düşünmüş ama her şey kapı ağzında olup bitti. İyi ki de öyle oldu. Çünkü tam kutuyu açarken, "bu bana Semih'den, artık senin" dediğinde dağıldım. Dedim ya keyfim de yoktu zaten, bu beklenmedik hediye de üstüne gelince, ağlamaya başladım.

Onlar benim gördüğüm en aşık, en sevgi dolu çiftti. Çocukluğumdan hatırladığım o basit, huzurlu ev ve ikisinin hafifliği hep sisli bir hatıra gibidir bende. Avlunun serini, Semih Amca'nın çalışma odası ve kule gibi yığılmış kitaplar... Annemin ve babamın onların yanındayken huzuru.. 

Ve şimdi bu yüzük. Zerre kadar takı sevmeyen ben, parmağıma taktığımdan beri çıkartamıyorum. Kendisine mi vuruldum, ifade ettiği aşka mı bilmiyorum. Tek hissettiğim bana çok iyi geldiği. Evet, aşırı eski, evet dökülmüş taşları var ve evet, kesinlikle çok zarif... Tam parmağıma göre olması da harika!

Sanırım uzun zamandır aldığım en güzel hediye oldu. Geçmişin güzelliklerini bir bir hatırladığım, öyle büyülü bir dönem başladı ki, muhtemelen bu yüzükle o dönemin tüm anımsamalarına evet diyorum. Yeniden inanmak, mutlu olmak ve yaratmak adına kendime verdiğim söz sanki yüzüğüm.

Manikür mü? Zaten pandemi gelmese de bırakacaktım. Geçen sene Bayındır'da odun toplarken karar vermiştim. Pandemi de bahanesi oldu:)) 






6 Aralık 2020 Pazar

MEDİTASYON NEDİR? ( BENCE )

 


Günaydın Ahali,

Bu sabah, beş kuruşluk ederi olmayan bir gazetenin köşe yazarı gibi hissediyorum kendimi. Sebebi de Pelin Özer. Bana kuş cıvıltısını andıran sesiyle öyle okkalı ev ödevleri veriyor ki, içimden "vay anasını sayın seyirciler, bu ses tonuyla ne kaleler fethetti Pelin'im kim bilir?" dedirtiyor. Pelin haklı, yıllardır kafayı taktığım bir iki yazar dışında gerçek anlamda edebiyat okuyucusu değilim. Aynı anda iki şeyi yapamıyorum. Annemdeki disleksi bende bu şekilde tezahür etti zahir...

Çocukken epeyce güzel resim yaparmışım. Öyle üfürükten de değil, şu gelecek vaad eden veletlerdenmişim yani. Aslında gayet normal. Kapısından Alantar, bacasından Burhan Uygur giren bir evde ya ne yapacaktım? Okuma yazma gelince boya kalemlerim puf diye gitti, dünyam kitaplar oldu. Resim hakkında bir daha hiç düşünmedim. Ama geçiş dönemi eserlerimi görmelisiniz, araya üç beş harf serpiştirilmiş, soyadımı öğrenmeye çabaladığım post modern işlerim var ki, of! Yaş beş!

Velhasıl uzun lafın kısası, okuma yazma meselesindeki edebiyat aşkımın sonu arkeoloji ile geldi. Bilim adamı olacağım diye makaleden gayrı bişi okumadığım uzun yıllarım oldu. Ardından kafayı inançlara ve yogaya da takınca, o keyfim için okumalar tümden gitti, yerine öğrenme açlığıyla ve anladığını aktarma sorumluluğuyla okuma yazmalar geldi. Eğitim notları, dergilere yazılar, öğrencilere ev ödevleri derken, bana kala kala blog yazarlığı kaldı! Güzel dilimizde buna kendim ettim, kendim buldum diyoruz. Bi de "oh olsun!" denir ama insanın  kendine  oh olsun demeye dili varmıyor.

Neyse, bugün konumuz meditasyon. 

Yıllardır yüzlerce defa anlattım aslında. Meditasyona oturmak huzurlu bişi olmayabilir...  Ki değildir de.. Osho'nun yavaş yavaş haşlanan kurbağaları gibi tatlı tatlı haşlanıp, pardon yaşayıp gitmek varken, rahat mı battı da oturacaksınız meditasyona?!

Geçen yıl yoga derslerimin mottosu Mevlana'dan idi. Adam açık açık söylemiş. Ama bizdeki kafa magazin gazeteciliği bakışıyla bi kısmını anlamış, fakat ne hikmetse asıl cümleyi pas geçmiş. 

Şimdi, "kim olursan ol gel" diyor ya, BU CÜMLEYİ İYİ ANLAMAK LAZIM. ÇÜNKÜ DEVAMINDA GELDİĞİN GİBİ KAL DEMİYOR..."Yola gel" diyor. Daha da ehemmiyetli olan asıl okkalı cümle de ardı sıra eklenen; "Gel, gel ama sıkılırsın..."

Yola girmek, arayıcı olmak merakla başlar.  Zihinsel arayışın, ruhsal arayışa dönüşmesi için yolculuğa akıl fikirle, merakla ve mümkünse aşkla çıkmak iyi olur. Bu yolculuğun hakkıyla gerçekleşmesinde takip edilen ve birbirine paralel iki yol vardır. İçerideki yol ve dışarıdaki yol. Er geç bu ikisi buluşur. 

Dışarıdaki yolculuğun zaman zaman rehberleri olur, gurular, şeyhler, hocalar, okkalı deneyimler, felsefeciler, kitaplar, kuramlar... Bu hocaların elini tutarsanız yol kısalır, zamandan kazanırsınız. Fakat orada da bir sır vardır ki, beni en zorlayanlardan biri olmuştu, o dış yolculuğun rehberi arayarak bulunmaz... Siz hazır olunca, içerideki yol, dışarıdakiyle bir olmaya niyet edince, usta karşınıza çıkar. 

Onu görür görmez tanırsınız, iç sesiniz "bildim seni" der. İşte öz benliğin bu "bildim seni" cümlesini fısıldayabilmesi için yapılan içsel hazırlık serüveni meditasyondur.

Kaynakla bağlantı kurmak için bir budist pratiktir meditasyon. Meditasyona oturmak için budist olmak gerekmez. Eğer müslümansanız ve meditasyon kelimesi sizi inancınıza dair huzursuz ediyorsa adına "tefekkür" dersiniz, olur biter.

Meditasyon bir zihinsizlik hali değildir. Meditasyon, kendimiz sandığımız ve elbette biz olmayan zihnin aralıksız oyunlarını izlemektir. Bedeni durdurduğumuzda, zihnin gün, hatta gece boyunca yedi yirmi dört aralıksız bombardımanına tanıklık halimiz başlar. İşte bu izleme, düşüncelerin geliş gidişlerini görme egzersizine meditasyon diyoruz.

Burada, meditasyona oturduğunuz anda, acı, sevinç, şüphe, kaygı, geçmiş ve gelecek... Ne varsa içinizde hepsi koşa koşa gelecektir. Bütün bunlarla savaşmayın, kovalamaya çalışmayın ve peşlerine takılıp izlemeyin.

Eğitimlerde defalarca anlattığım bir Zen hocasının örneğini tekrar ediyorum; düşüncelerimiz biz değildir. Düşüncelerimiz evimize davetsiz gelen konuklardır. Onları nezaketle kabul edin. Bırakın gelsinler. Ama çay ikram etmeyin!

Aslında bu kadar basittir. En değersiz, en korkutucu duygu ve düşüncelerimiz bile bizim tarafımızdan görülmek, bilinmek ister. Onları görün, onları kabul edin. Karanlığınızı da kabul edin. Bu bedende insan olmayı deneyimliyorsak, insana dair her şey bizde mevcut.  Meditasyona oturarak bunu görür ve her şeye bu kabulle başlarız. Amaç, hedef mutluluk değildir. Huzur ve mutluluk olsa olsa bir sonuç olabilir. Acele etmeyin.

Devam edeceğim...




1 Aralık 2020 Salı

EVVEL ERBAY'IN FASLİ ŞITA*




Geçen sene Ayşe öldü. Ekim'di. Yazmış mıydım? Hiç hatırlamıyorum. Bence yazmamış, kaçmışımdır. Genelde öyle yaparım. Biri ölmüşse, kederden delirmeyeyim diye ya acımı yok sayarım, ya da ardıma bakmadan arazi olurum. 

Ayşe'nin öldüğü gün- üzerine basa basa öldüğü diyeyim de aklıma, fikrime, girsin!- ben kalktım arkadaşımın kızının Luna Park davetini kabul ettim. Ayşe morgda yatıyordu, onun için yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Ama İdil yedi yaşındaydı ve ben doğum gününün tek davetlisiydim. Gitmem gerekiyordu, gitmek istiyordum. 

Gittim.

Floransa'daki atlı kararıncayı anımsadım. Binmemiştim. Annem ve kardeşim gibi ben de neşelenmekte tutuğumdur. Oysa ne vardı binseydim? Avrupa'nın ortasında, kimse beni bilmez, ben kimseyi bilmem. Gerçi beni burada da pek bilen yok ya, neyse. 

O gün idil ile Luna Park'da eğlendik. Mehmet, Pelin ve İdil hala hayattaydı, birlikte gülebilir, konuşabilirdik. Hem bir yıl önce Ayşe'nin de ölebileceğini hiç tahmin etmezdik. Burgazada'da ne unutulmaz bir gün yaşamıştık... Ve şimdi İdil, Pelin ve Mehmet'le olmalıydım. Ya İdil'in başka doğum gününe katılamazsam? Bu riski alamazdım. Almadım.

Ayşe mi? O öldü.

Ayşe dev bir kadındı. Sımsıkı kucaklar, şefkatiyle her yanı turuncuya boyardı. Ayşe bir Bizans kraliçesi, İsis Mabedinden bir rahibe, şaman masallarından bir ritimdi. Ben ona baktığımda sondasını plastik torbada taşıyan hasta bir kadın değil, çölleri aşan bedevileri, Yahya ile güneşi selamlayan kavmi görüyordum.

Öyle beklenmedik yerden yakalandım ki Ayşe'ye, ökseye tutulmuş serçe gibi artık onu bırakamazdım. Hatırlamıştım.

"Hiç babasız büyümüş kız çocuğu gibi değilsin" derdi bana. Nasıl yani diye sorduğumda, "normalsin" derdi. Normal? Ben mi?

Ayşe ölene kadar, benim sesimin neşesiyle mutlu olduğunu söyledi. Ona bıraktığım sesli mesajları çok seviyordu. Hastanede refakat ettiğim gecelerde öyle çok teşekkür etti ki, utandım. "Ah kuzum kim bilir nasıl tetikliyorum senin anılarını..." derdi.. Oysa çok memnundum yanında olduğum için. Gideceğini bile bile eşlik ettim Ayşe'ye.. Her kelimemin son kelimem olma olasını tartarak konuştum. Ama kepenk indirmiştim, acıyı bir kere daha dondurdum. Bilerek yapmıyordum...

Yas tutma özürlüyüm ben. Ayşe'nin ölümüne eşlik ettim, hatta onu yıkadım pakladım ama yine de yas tutamadım. Gördüğümü inkar ediyordum. Ayşe'yi paralel evrende yaşatmaya devam ettim...

Şimdi annesi mesaj yolluyor bana. Mesajlarda sevgi sözcükleri var, mesajlarda Ayşe var. Ayşe'ye "ben normal değilim" diye bağıra ağlaya anlatma arzum var. Ama Ayşe yok.

Öldü.

Ne mi var?
Evvel erbay'ın fasli şıta.

Zero bu sabah bana böyle günaydın demiş. "Ayçiçeğim günaydın, evvel erbay'ın faslı şıta ( kış başlangıcı ) kutlu olsun."

Fırtına takviminden çıkıp mevsim döngüsüne girişim bugün o zaman. Ayşe'ye selamım, teşekkürüm olsun bu zaman. Huu