10 Ekim 2017 Salı

HAYALLER, HAYALLER VE NİHAYET GERÇEK HAYAT

 
 
Tam istediğim anda, istediklerimi bana vermeyen hayata kim derdi ki gün gelip müteşekkir olacağım? Oldum ama, hem de öyle içten, o kadar samimiyim ki, hayat kadar...
 
Bugün günlerden Salı, iç sularda yüzmek için fazla telaşlı bir sabah. Yine de bir zamanlar ortalığı yıkıp geçen duyguları anımsamadan gülümseyemiyor insan. Bir bardak suda kopan fırtınalar, pire için yorgan yakmalar, gücenmeler, küsmeler... Hepsi gençlikten, hepsi çiğlikten.
 
Bugün, hayatın ilkbaharı ve sonbaharı arasında seksek oynarken, dönüp dolaşıp yaladığım yaralarımı tek tek bantlıyorum. Bunu en çok çalışırken ve seyahat ederken başarıyorum. Öğrenmek ve yine yeniden hep, her daim öğrenmek, sanata, bilime, mucizenin özüne sığınmak tek çıkış.
 
O halde başlasın Mevsimler kitabından okumalar. Önümüzdeki sezon boyunca İyicüceler ve HokusPokus'da okuma saatlerimiz olacak. Instagram hesabımdan tarihlerini paylaşacağım.

Beklerim...

4 Ekim 2017 Çarşamba

KURT KUZUYA KARIŞMIŞ.

 
 
Bugün dolmuşta eve dönerken, Şoför türkü dinliyordu.. Kim söylüyordu bilmem, ama "kurda kuzuya karışmış, dost kim düşman kim... " falan diyordu. Mert kim, namert kim bilmiyoruz? Kendi kimliğimden, cinsimden cibilliyetimden bile kuşkularım varken, nasıl bileceğim zaten...
 
Ama o türküyü dinlerken dostum kim, benle gönlünü eyleyen arkadaşım kim anladım. Bir perde kalktı gözümden. Çok şanslıydım.... Özür dilerim kendimden ve dostumdan.

30 Eylül 2017 Cumartesi

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET, ACABA SEN NE SANMIŞTIN Kİ?




 
Olanı olduğu gibi kabul etmek teoride pek sevdiğim, ancak pratikte çuvalladığım bir durum.. Yine de eskiye göre birazcık daha iyiyim sanki. Mesela artık kötü anların içinde çakılıp kalmıyorum.. Eh bu da fena bişi sayılmaz di mi?
 
Jasmin geçen gün telefonda "acaba neden arkeoloji okumayı seçtin sen? " dediğinde hatırladım...
Henüz lise son sınıftayken ve daha üniversite sınav sonuçları açıklanmamışken yapmıştım ilk stajımı. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi! Basbayağı torpille olup bitmişti her şey.. Onların, amphora sergisi için yardıma ihtiyacı vardı, bende babamla müze müdürünün tanışıklığını gündeme getirip, aradıkları insan gücü olarak kapılarına dikildim.
 
Böylece muhatap olduğum ilk buluntular Akdeniz Havzası'nın dört bir yanından gelmiş ticari amphoralar oldu! Yani taşındıkları geminin kargosundan bin bir macerayla ayrılıp, kim bilir kaç yıl yedi denizin bilinmez sularında sürüklenmiş, içi şarap, tahıl ve daha neler neler dolu tombul, insanımsı formlar. Kartaca amphorasını hala unutamam; o ne boy post idi öyle...
 
O yaz zevkten ölmüştüm. Sabahtan akşama amphora temizliyor ve bunun dünyadaki en muhteşem iş olduğunu düşünüyordum. Yemek ve çiş için bile ara vermediğim günler oldu. Hatta su ve mineral kaybından bayılacak kadar ileri gittim. Bütün bunlar yetmez gibi üstüne aşık olmuştum. Hayatımın ilk aşk hikayesi!
 
O yaz ve ardı sıra gelen iki yaz hem aşk, hem de arkeoloji hakkında kendimi o kadar şanslı hissediyordum ki, ayaklarım yerde miydi, yer gök mü olmuştu vallahi ayırdı zordu. Harun vardı, benim derslerim, onun doktorası vardı ve aşk vardı. Kendi gezegenimizde geçirdiğimiz üç yıldan geriye, üç ayakkabı kutusu dolusu mektup ve arkeologların da en az diğer meslek gruplarındaki insanlar kadar çiğ süt emmiş olduklarına dair yüzüme çarpan gerçek kalmıştı!
 
O yıllardan sonra zaman zaman arkeoloji yapmaya devam ettim; araziye çıktım, makaleler yazdım, hatta bir tez bile yazdım fakat o çiğ kokuyu almıştım bir kere.. İdealize ettiğim mesleğim meğer çok sıradan bir şeymiş!
Bu keşfin hazmı kolay olmadı. Her defasında bir umut dedim ancak önüme hep yüksek duvarlar çıktı. Galiba sadece bir kez aşık oldum, fakat asla bilemedim ki; aşkım Harun'a mıydı, yoksa arkeolojiye mi?
 
Sonuç olarak duygum neydi, kendimi nasıl hissedip her ikisinden de vazgeçtim, ki aslında bence onlar benden vazgeçtiler, yıllar sonra anladım. Tıpkı dün gece Sylvia'nın* Sırça Fanus'da söylediği gibi hissetmiştim; "kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan, bir yarış atı gibi hissediyordum." Vaziyet tastamam böyleydi.
 
Fakat bu benim suçum olamazdı di mi? Mesela şöyle olmalıydı; ailem kötü kalpli bir büyücü tarafından lanetlenmişti çünkü annem ve babam, hatta kardeşim de tarihe bayılırlardı ve dördümüz de aşkta fena halde çuvallamıştık sanki!
 
Velhasıl aradan yıllar ve yıllar geçti, aşk ve arkeoloji hala etimolojik olarak içimde arapsaçı misali yuvarlanırken, kendimi yeniden birilerine, yeni öğrencilerime sanki daha dün Uluburun'daki ilk geceme yatmışım veya Aşıklı'nın yıldızlı sabahlarına uyanmış da samanyolunu o an görmüşüm gibi aşkla arkeoloji anlatırken buldum!
 
Evet Jasmin, ben hem kişisel tarihimde, hem de gezegenin tarihinde eşelenmeyi delice seviyorum. Bir şeylerin üstünü örtüp, yoluma devam etmek bana göre değil; etrafa ipler çekip, kazma kürek girişmeyi, toprağın rengi değişince ince aletlerimi ve fırçamı çıkartıp elimi, yüzümü yaralamayı göze alarak, uykularımı bölmek pahasına eşelenip, mevzuyu gün ışığına taşımayı, etrafında döne döne anlayıp, onun hakkında yazmayı, okumayı, farklı açılardan görmeye çalışmayı seviyorum. Fotoğrafını çekerken göz göze gelmenin, kendimi sobelemenin hazını seviyorum. Nihayetinde bir envanter numarası vererek depoya, pek özelse müzeye göndermenin buruk ama tatminkar duygusunu seviyorum. Çünkü bu tam bana göre!
 
Eğer bu hissin adı aşksa, evet aşığım! Üstelik kendimi bir ve bütün hissettiğim tek şeye, arkeolojiye, eskinin bilmine...

25 Eylül 2017 Pazartesi

ÖĞRENMEK&ÖĞRETMEK

 

 
Uzun ve sınavlarla dolu bir yazdan sonra nihayet serin ve huzurlu sonbahar diyeceğim de, dilim varmıyor! Zira sonbahar da kendi dersleriyle, şahsına münhasır özellikleriyle geliyor!
Hoş geliyor o halde, Adnan kardeşimin söylemesiyle seslenirsek; eyvallah.
 
Bu sezon sadece yoga ile haşır neşir olmadığım, hayatta en sevdiğim ve aslında gerçek anlamda bildiğim tek işe bir anlamda geri dönüyorum. Yeniden arkeoloji okumaları ve anlatmaları yapacağım değişik bir deneyimin kapısındayım. Bir ayağımı attım bile eşikten. Yüreğim pır pır, kafamda sorular, içimde şen bir çocuk!
 
Çok düşünmüyorum dersem yalan olur. Ama o öğrenciliğimdeki ve hatta iş yaparken kazı evlerinde ve arazideki ruh durumum sanki dün gitmiş gibi geri geldi. En iyi ama en iyi şekilde elimdeki işi yapabilme isteği. Neyse ki yalnız değilim; Burhan var, Selim Hocam var, Ersen Ağabey var...Ve tabii Theodora var:)
 
Mevsimin güzelliğinden sarhoş, onlarca yerine oturtulmayı bekleyen duygu ve düşünce arasında el yordamıyla yolumu bulmaya çalışırken beni önemseyip bu özel dönemde yanımda duran, güzel sözleriyle destek veren herkese teşekkür ederim. İnanın şu birkaç telefon ve mesaj çok değerli. İnsana etrafında halden anlayanların olduğunu hatırlatıyor. Bin kere şükür:)
 
 
 
 
 

12 Eylül 2017 Salı

ÖRÜMCEĞİN YEMEĞİ

 
 
 
Sonunda özlem biter ve öğretmen okuluna döner...
Evet, yarın benim için özlemin bittiği, sınıfıma kavuştuğum gün olacak inşallah. Fakat dün gece rüyamda yeni bir oyun keşfetmeme ne demeli?
Uzun zamandır ayak parmaklarıyla oynattığım bir oyun vardı. Çocukların kıkır kıkır gülerek ve severek oynadıkları bir oyun. Dün gece, uyur uyanık bir halde, o oyunun el parmaklarıyla nasıl oynanabileceğini keşfettim. Gerçi aslında önce bir kaç çocukla oynuyorduk, sonra parmaklar masanın üzerine çıktı ve "örümceğin yemeği ortada, bakalım kim yiyecek?" dedim! O anda fark ettim ki el parmaklarımızdaki tüm eklemler hareket halinde! Yani ayak parmaklarının tüm eklemleri ve hatta tabanı için pek harika iş gören oyunun al sana ellerle oynanabilecek olanı!
 
Rüyalarımda oyun oynamaya başladıysam eğer gerçekten öğrencilerimi çok çok özledim olmalı bunun anlamı:)

24 Ağustos 2017 Perşembe

 
 
En güzel cümlelerim gece uykuya dalmadan az evvel doluşuyor aklıma. Kazançlarım, kayıplarım her ne varsa birbirinden şık cümlelerle örtünmüş, sanki daha önce hiç karşılaşmamışız gibi salınıyorlar zihnimin caddelerinde. Kalk diyor iç sesim, kalk da yaz. Sonra, ne ya da kim olduğunu bilmediğim boşvermişliğim, o, işte o, beni derin bir vazgeçişe davet ediyor...
 
Sonrası icabet..
 
Daha sonrası pişmanlık.
 
Hayat nasıl güzel kokuyor sabah sabah. En sevdiğim mevsim dönümleridir kıştan ve yazdan çıkışlar.. Renkler daha anlamlı, kokular daha keskindir. Günden güne değişen tablolarıyla doğa, benzersiz bir ahenk içindedir. Omuzlarımı gevşetip, dişlerimi sıkmayı bırakabildiğim anlarda, öyle güzel kavrar ki beni, tüm yılın yılgınlığı bahar yağmurlarıyla yıkanır paklanır.
 
Sonrası derin bir ayılma..
 
Eşsiz bir kendinde olma hali
 
Ah hatırladım, Sağır Bahçe'nin kıyısında otururken hissettiklerim hakkındaydı dün geceki cümlelerim! Onlarca güzel bahçe olsaydı hayatımın dönemleri; nergis tarlaları, japon balıklı havuzlar, kraliçenin uzak bir ada için dünyanın dört bir yanından getirttiği çiçeklerle dolu bahçeleri ve daha neler neler... İşte onları anlamlandırdığım, sıraya dizdiğim ve bendeki izlerini kağıda döktüğüm yer olurdu Sağır Bahçe.
 
Sağır Bahçe... Bana, iç sesime duyarlı, dünyanın geri kalanına sağır köşe...
 
Kendimi duyduğum cennet!

23 Ağustos 2017 Çarşamba

YAPRAKLARIN SESİ

 
Baharların gelişini yaprak sesleri müjdelemez mi? Nasıl ilkbaharı yeşillenen dalların, ılık rüzgarlarda salınarak çıkarttıkları sesle biliyorsak, sonbaharın ilk belirtisi de, bizim mahalle çöpçüsünün sabah kahvem için yaptığı yaprak süpürme müziği!
 
Onu dinlerken, şu saatlerde işte veya yolda olan arkadaşlarıma göre kendimi şanslı hissediyorum. Zira kedim, kahvem, işim evimde. Ve tabii sevdiği insanla karşılıklı kahve içen, Güney Amerika'da  bambaşka bir sabaha uyanmış ya da kızının saçlarını tarayana göre de şanssız sayılırım. Hayat!
 
Kocaman kocaman rüyalar gördüm dün gece. Uykumun arasında beni düşündürdü bilinçaltı çöplüğüm. Tam okuma yazma havası vesselam....

demişim dün sabah.

Oysa bu sabah, dün geceden çok daha karışık rüyalarla, allak bullak uyandım. Üstelik buzdolabındaki yarıya kadar dolu su şişesine elimdeki süt şişesi ile değince,  tuzla buz oldu. Sonuç?

Aklıma takılan bir şeyler var...

 
 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

İŞARET

 
 
Onu seyrederken aklımdan bir şey geçmiyor. Ha tabii atlattığımız badireler hesaba katılırsa hala endişelendiğim ve orasına burasına bakıp, evham ettiğim oluyor tabii. Ama asıl hissettiğim şu ki, her ne yaşanıyorsa tam kalbimin içinden, ortalık yerinden geçiyor.

Ne kadar uzun zaman olmuş bir canlıyı içim titreyerek, kendimi geri çekerek, onu başımın tacı yaparak sevmeyeli. Ne kadar uzun zaman olmuş sevme potansiyelimi görmezden geleli, yok sayalı..
Onun karnı tok, onun neşesi yerinde, o huzurlu uykulardaysa, işte o vakit ben uçsuz bucaksız  denizlerde bir su damlası olmuş keyifle salınıyorum.

Abartıyor muyum? Yooo, bence  eksik kalıyorum, anlatamıyorum.
 
Şimdi yavaş yavaş büyüyor. Hala minicik ama kendi maması ve tuvaleti ondan soruluyor artık. Keskinleşen süt dişleriyle beni zorlasa da ona kızmıyorum aslında, sadece korkuyorum. Hızlı hareket eder de canını yakar mıyım diye.
 
Öğrenmeye hazır öğrencinin öğretmene değil, öğrenme yolunda bir vesileye, işarete ihtiyacı var zannımca.
 
Theodora benim işaretim, unuttuğum kadim dilim, üzerine toprak örttüğüm hayatım!

6 Ağustos 2017 Pazar

 
 
Aldığım her nefesin,  anlamı olan tek şey ve aslında kocaman bir HİÇ olduğunu bilmek ve bu söylediğimi hissetmek arasındaki yol, ne kadar uzunmuş... Ne kadar uzunmuş aklın kalbe mesafesi... Ne kadar uzunmuş saçlarım. Ve ne kadar uzatmışım geçmişin hikayelerini..
 
Yeni masallar yazmak, canlanmak ve doğmak için nasıl da güzel bir sabah! Ne kadar sıradan ve bu haliyle nasıl güzel...

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İPLİKLER - I-

 
 
 
 
Anneme..
 
İplik bobinleri vardı daracık koridorda. Renkleri, kalınlıkları birbirinden farklı onlarca, hatta belki yüzlerce, irili ufaklı bobin. Hiç anlam veremedi genç kadın, muhtemelen bir atölyenin deposuna denk gelmiş olmalıydı.
Biraz daha ilerledi. Az ötede bir kapı görür gibi oldu, aralıktı, ince bir ışık  sızıyordu kenarlarından. Kapıya doğru yürüdü. Yavaşça itti.
 
Yaşları  birbirinden uzak, tam on yedi kadın vardı odada. Kocaman bir çember oluşturmuş, sessizce örüyorlardı. Kimi tığ, kimi şiş kullanıyordu. İpliklerin kalınlıkları, renkleri birbirinden o kadar farklıydı ki, onları seyrederken çok sonra şaşırarak fark etti, bu kocaman çemberin tüm emeği ortada dev bir ağ oluşturuyordu.
O inanılmaz, eşsiz güzellikteki dokumaya ne kadar süre baka kaldığını hiç bir zaman bilemedi.
Belki birkaç dakika, kim bilir belki birkaç saat. Neden sonra yanında beliren kadın, hafifçe omuzuna dokununca, irkildi.
 
"Ne örüyorlar?"
 
"Kendi kaderlerini."
 
"Ama nasıl olur" dedi şaşkınlıkla, "baksanıza herkesin ördüğü ortada bir yerde birleşiyor. Bu ne demek? Hepsinin kaderi aynı mı? Yoksa birbirine mi bağlı?
 
"Hayır" dedi yaşlı kadın, gülümsedi: "hepsinin kaderi birbirini etkileyecek demek"
 
"Anlamadım."
 
"Hangi yoldan yürürlerse yürüsünler, nasıl seçimler yaparlarsa yapsınlar her zaman görünmez ipliklerle bağlanacaklar birbirlerine. Tıpkı sen ve ben gibi"
 

4 Ağustos 2017 Cuma

KOŞULSUZCA BÜTÜNE BAĞLANMAK

 
 
Bu nasıl bir şey biliyor musun? Hani niyet etmek gibi. Yani belki de daha doğrusu niyet bile etmemek, tam kalbinin ortasından, en derinlerden bir yerden, istediğini bile bilmeden istemek gibi. Dileklerden, niyetlerden çok daha anlamlı, çok çok kocaman.
Şarkıda der ya "küçücük bir bakışın çözer beni kolayca..." işte öyle biraz.
 
P.tesi sabahından bu yana çektiğim yürek acısı tarifsiz, çaresizliğimin sınırları uçsuz bucaksızdı..  Nihayet günler ve geceler sonra Theodora ve ben evimizde uyuyacağız bu gece. Ve dilerim sağlıkla yatıp, sağlıkla kalkacağız.
 
Bu yazı sadece benim duygularımla ilgili değil, küçücük bir canı hayatta tutmanın ne kadar zahmetli olabileceğiyle de alakalı. Çünkü Theodora'yı bulduğumda, onu olduğu yerden alıp eve getirdiğimde galiba tam olarak ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece tahmin yürütüyorum ama bence çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde pek çok anne ve baba da tam olarak neye evet dediklerini bilmiyorlar... Çünkü bu bilinebilir, başka seçimlerle karşılaştırılabilir bir şey değil!
 
İnsan ne kadar sevinçle dolacağını ve en ufak aksilikte ne denli şiddetli acı çekeceğini tahmin etse, acaba bunu yapar mı? Kim ısınmak için ateşten bir top kucaklar!?
 
Onca kitabın, onca hocanın emeğini zayi eden ben, hayatın sırrını şu hap kadar canda bulacağımı nasıl bilebilirdim? Kim derdi ki, gün gelecek bir canlıyı canımın içi diye seveceğim?
 
Theodora benimle yaşamaya başlayalı bir ay oldu. Adı gibi bir hediye o hayatımda. Kocaman kocaman boşluklarımın tıpası, yaması değil, aksine, hacminden beklenmedik şekilde kendi yerini açan, hastalandığında beni olası boşluğuyla titreten minicik bir can.
 
Anne sütünden mahrum yavru kedi bakmak ve hayatta tutmak çok zormuş... Onların sokakta nesiller boyu maruz kaldıkları öyle çok illet var ki, insan hepsini bilse bu savaşa girer mi acaba?
 
Theodora'yı  bulduğumda en fazla on günlüktü. Mosita Veteriner Kliniği'nde* Veteriner Altuğ Bey, Bilge Hanım ve Ceyda Hanım ilk haftalarımızın sağlıklı geçmesi için inanılmaz destek verdiler. İyi de gittik. Ama ne olduysa oldu ve bu hafta başında zorlanmaya başladık...
 
Meğer sadece pireler ve kalsiyum eksikliği değil, bir sürü parazit de varmış sınavımızın içinde... Bu parazitlerle savaşmak zorunda kalan küçücük canlar, çoğu kez biz anlamdan ellerimizden kayıp gidiyorlar.
 
P.tesi kontrole gittiğimizde yemek ve kaka normal olduğu için veterinerimiz sakindi. Yine de karnındaki şişlik huzursuz etmişti. Fakat asıl zor günümüz Salı sabahı başladı.
Güne bir krizle girdik. O kadar moral bozucu bir titreme hali ki, seyretmesi çok zor... Theo, o gün, akşama kadar klinikte kaldı. Gün içinde ve akşama doğru güçlenmesi için vitaminleri ve diğer gerekli iğneleri yapıldı. Geceyi yalnız geçirmemesi için eve getirdim. Odaya da bırakmadım. Gözümün önündeydi neyse ki!Fakat iki saat içinde, ki son üçü bir saatte, ard arda dört kriz geçirince, soluğu Cadde Veteriner Kilinik'de ** aldık!
 
Bu krizleri kesinlikle epilepsi kriziyle aynı tanımlayabilirim; kendini sağdan sola atan, kasılan, ağzından saydam bir köpük gelen, titreyen ve nefes alamayan o bildik zor sahne..
 
Konu şu ki iyice şişen karın nefes almayı imkansız kılınca yaşanıyor bütün bunlar.. Bir üşüme ve soğuma, sonra ısınma.. Çiş kaçırma...
 
Neyse ki gittiğimiz klinik yirmi dört saat açıktı ve bizi şu hayatta gördüğüm en sakin, en ne yaptığını bilen veterinerlerden biri karşıladı: Sinem Hanım.
Onun hızlı ve doğru kararları sayesinde evdeyiz bugün! Çünkü bu minik canların şansı yarı yarıya... Hekimler de en az bizim kadar çaresiz.  Özetlersek işin yarısı teknik, diğer yarısı dua!
 
Demek istediğim şu ki, olur da bu minik canlardan birini kurtaracak olursanız, önce üşenmeyin, birkaç saat iyice etrafa bakın; anası orada mı? Zira bebeği ondan iyi kimseler besleyemez.. En ideal yardım anneyi beslemek. Ama anne kedi yoksa, sizinle gelmesi gerekiyor demektir. Yoksa zaten siz, onu bırakıp gittikten kısa bir süre sonra erkek kediler veya kargalara yemek olacaktır. A, burada şahsi kararınıza saygı duyarım, "doğa böyle bir düzen Elvan" diyebilirsiniz. Haklısınız da, bu bir bakış açısı ve tek bir doğru yok.
 
Ancak doğrunuz benimkiyle aynıyla lütfen hemen bir veteriner hekimden yardım alın. Sakın süt vermeyin. Belki azıcık su.. Onlar size mamayı nasıl vereceğinizi, biberonu nasıl tutacağınızı anlatacaklar. Tabii bu minicik canlı annesiz kalmışsa artık onun çişi kakası da sizin sorumluluğunuzda.. Bir buçuk aylık olana dek her gün dikkatle bakın kaka yapacak mı? Kıvamı ne çok katı, ne de ishal gibi olmamalı. Bu iş için videolar var. Hafif nemli bir pamukla annesi yalıyor gibi masaj yapmanız lazım. Kolay değil ama onun yüzündeki rahatlama var ya, insan öyle bir hale geliyor ki sanki hayattaki en önemli şey o iki santimlik kaka! O kaka ki yapılmadan huzur yok! Çünkü zehirlenebilir...
Sonrasında öyle hızlı öğreniyor ki kumunu, mamasını ve hatta su içmeyi... İnsan doğanın bu garip bilgi aktarımına inanmıyor!
 
"İnsan insanın külüne muhtaç" lafını kafamda bir yere oturtamadan geçen onca yıldan sonra, bu defa da her canlının bir diğerine  nasıl da görünmez ipliklerle bağlı olduğuna aymanın haklı sevinci içindeyim. Kaldı ki son bir aydır elimdeki iki kitap*** da çok manidar...
 
Evet Theodora'yı kaybetmekten çok korktum. Bu doğru. Ama şimdi anlıyorum ki, asıl korktuğum hayatla kurduğum bu muhteşem bağı bir kez daha yitirmekti. Kimin ya da neyin ilacımız olacağı belli değil. O yüz kilitli kapılarımızın bir minik patiyle açılmayacağı ne malum?
 
 
* Mosita Veteriner Kliniği: 0216 336 12 30
** Cadde Veteriner Kliniği ( 24 Saat açık ) : 0216 363 06 66
*** Seninle Başlamadı, M.W.
       İçimizdeki Balık, N.S

27 Temmuz 2017 Perşembe

KANATLI BİR BALIĞIN İTİRAFLARI


“Bu dünyada hangi akıllı aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?” –Ursula K. Le Guin

Karanlık dünyalarının ışık sızan bir köşesinde karşılaşmış annemle babam. Biri ömrün kısalığına inanan bahtsız bir kelebek kostümü giymiş o gün, diğeri yedi denizin dibinde mutluluğu arayan balıkmış kendini bildi bileli.
Olur mu olmaz mı derken, başlamışlar birlikte yüzmeye, yürümeye.. Defalarca ıslak kanatlarını taşıyamaz hale gelmiş annem. Sadece babamla yüzmekten değil, kendi gözyaşlarından da ağırlaşıyormuş narin kanatları. Babam yedi denizin dibiyle, gökyüzünün yedinci katı arasında sıçrayarak aradığını bulmaya çalışırken olanlar olmuş. Ben doğmuşum. Yüzebilen bir kelebek!
 
Babam kendi başaramadığı şeyi bana miras bırakarak, göğün yedinci katına bir kez daha sıçramış.
 
Onu bir daha görmedik.
 
Annemin kanatları eskisi kadar ıslak ve ağır değil, fakat  hiç azalmayan bir rutubet kokusu var gözlerinde. Bazen, iyice yaklaştığımda, tam gözbebeklerinde yosun tutmuş bulutlar görüyorum. Bunu ona hiç söylemedim, korksun istemiyorum.
 
Kanatlı bir balık olmak çok zor.

EMAYE SEVİYORUM


 
“Tüm akıl hastalıklarının temelinde, meşru acıları yaşamayı reddetmek yatar.” –Carl Jung
 
Cam ayakkabıların, sihirli elmaların, altın saçlı kızların, beyaz atlı prenslerin ve daha nicelerinin olmadığı bir dünyada masal sevmek ve masal yazmak ne kadar güzelse, o masalların içinde yolunu yitirmek, kadim bilginin sınırlarında kaybolup, asıl mesajdan uzak düşmek de bir o kadar kolay...
 
Gerçek dokuz kat şiltenin altındaki bezelye tanesi  gibidir ya; görmesen de, emin olmasan da içinde bir yerde sezersin... Ne zaman ki hayatın ortasına bomba gibi düşer, işte o zaman "aslında ilk günden biliyordum... " dersin. Demez misin?
 
Yedikçe artan, eksilmeyen sofralara, ölüp ölüp dirilen kahramanlara, beyaz atlı prenslere inanmadığımı söylemiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey, yani kendime açıklamaya çalıştığım şu ki; o paylaştıkça artan sofraları gördüm. Ben de o sofra bezlerini dizlerimin üzerine alıp, karnımı doyurdum. Orada bitmeyen şey sadece yemek değildi, kalpten kalbe kurulan köprüler, ruhu besleyen eşsiz iletişimdi..
 
Ölüp ölüp dirilenleri sonraki yıllarda tanıdım. Akıllı kadınlar ve adamlardı. Ama unutkanlık sorunları vardı; akıllarıyla yola çıkıp, kalplerini evde unuttular. Zaten bu yüzden defalarca öldüler! Sonra mı? Tabii ki eve dönüp eksik parçayı alınca,  yola devam ettiler:)
 
Prensler... Onların yaşadığını biliyorum, çünkü  pek çoğuyla karşılaştık. Ancak her defasında bir  masal kitabından kostüm seçiyorlardı! Yani hiç biri don gömlek karşıma çıkmadı. Eğer buna cesaret edebilen olsaydı, ben buradaydım. Kaçmadım...  Belki azıcık saklanmış olabilirim. Ki kendimden bile saklıyordum..
 
Emaye bir kutuya koy kalbini Salvadore*, benimkini de yanına. Elbet biri bizi görecek. Hadi hadi, toparlan, çıkalım evden:)
 
*W.J., Tutku.

25 Temmuz 2017 Salı

ÇEMBERDE SAKLANMAK

 
 
Hiçbir şey benimle başlamadı ve benimle bitmeyecek. Bu gezegenden geçen milyarlarca canlıdan sadece biriyim. Küçücük, minicik ve başka herhangi bir şeyden daha önemli veya önemsiz değilim.
 
Şimdi ve burada olmak dışında seçeneğim yok. Dünle barışmak, yarınla uyumlanmak devam etmek için tek şansım.. Yediğim tüm kazıkların, uğradığım onlarca hayal kırıklığının üzerine bir bardak su içmek dışında yapabileceğim bir şey yok...
 
Hızla dönen dünyanın, duygu ve düşünceleri akşamdan sabaha değişen insanlarının arasında, hem dışarıda, hem içeride düşmemeye çalışıyorum. Kaç cephede mücadele verdiğimi artık hatırlamıyorum. Neresi zayıflarsa tüm cephanemi oraya yığıyorum.
 
Bazen bedenimdeki ağrıları okuyamıyorum; kaslarımın sızısı mı uykularımı bölen, yoksa nicedir siperde yatmaktan her yanı ağrıyan kalbim mi?
 
Kırgınlıklarımdan kule yaptım dün gece. En büyüğünü en alta koydum. Baktım tavana değdi değecek, hemen yıktım. Bu defa uzun bir yol gibi yan yana dizdim hepsini. Yine korktum, adım atacak yer kalmadı evimde..
 
 
Mutluymuş gibi yapamadığım tüm anlar için özür dilerim. Bu oyunlar bana göre değil... Ve dünya mutlu bir yer değilse bu benim suçum değil...
 
Devekuşu misali anlık mutluluklarımı ne yaptığımı sorsanıza?
 
Onlardan ancak içine sığabileceğim bir çember yapabildim.
 
Dün gece ben, geçmişin ve geleceğin, aldığım ve alacağım tüm kararların, vedaların, merhabaların, bildiğim, bilmediğim, ben sandığım ve henüz tanışmadığım her yanım, herkes ve her şeyden gayrı, o çemberin içinde sabahladım!
 
 

23 Temmuz 2017 Pazar

HEDİYE

 
 

Defalarca ve defalarca hayal kırıklığı yaşıyor olmamızın sebebi, her denemede bir insana, ( sevgili, arkadaş, koca, çocuk, öğretmen.. ) bağlanmaya çalışıyor oluşumuz... Oysa ne tarafından bakarsan bak hayal kırıklığı. Yani sen hayal ettin, aslında öyle biri, öyle bir şey zaten yoktu denilebilir, bu birrr. Ayrıca bağlanmak için neden bir insanı seçtin? Onun da en az  senin ve diğerleri kadar hikayesi olduğunu tahmin etmen gerekirdi. Seçtiğin kişi içinde yüzlerce hikaye barındırır. Bilmeliydin... Doğadan bir şeye bağlanmak, hatta bütüne bağlanmak daha iyi bir fikir değil mi? Bu da ikiiii.
 
Bu yıl Eylül ayında ders yapmamaya, bol bol doğada dolaşmaya karar verdim. Hatta belki Ekim'de de yapmam. Şu an bilemiyorum. Ama bayramdan başlayarak Eylül sonuna adar kepenk indireceğimden eminim.
 
Tek istediğim rüzgarın, ağaçların, denizin ve artık yakmayan, sadece ısıtan güneşin varlığı. Hafif kıyafetlerle, sırtımda bir çanta, tıpkı gençliğimdeki gibi sakin sakin okumak, yazmak ve yılların hızla gelip gidiyor olmasına takılmadan uzun, derin nefesler alıp vermek istiyorum. Telefonsuz, bilgisayarsız, pansiyonlarda kalmalı bir tatil. Gerçek hayat diye burnuma dayatılan her ayrıntıyı ardımda bırakıp, bir duvar çatlağından sızar gibi içimin denizine süzülmek istiyorum. Kendime kırk dört yaş hediyesi diyelim.
 
Gözümü kirleten şeylerden, gördüklerimin içime doğru hızla inen yaban hissinden, olan bitene öylece bakmakla yetinmekten çok yoruldum. Kabuller basamağının sınıf geçemeyen talebesi olarak en çok bütünlemelerle hırpalandım.
On kaplan gücündeki ben, geçmiş zaman gladyatörleri karşısında donmuş gibiyim.
 
Keşke Theo da benimle gelebilseydi ama henüz çok küçük... Belki de bu tatil on beş günü geçmemeli...
 
 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

FARKINDALIK NEDEN ŞEY BENCE...







Neden çocukların büyümesini izlerken zaman durur? İnsanlar belgesel seyretmekten niçin hoşlanır? İçkinin yarattığı o derin gevşeme ve çözülme neden bir bardak kefirle olmaz? TESLİMİYET NEDİR? İnsan neye ve kime teslim olur?
 
Bence hepsinin cevabı tek: Theodora!
 
Onun tırnakları uzadıkça ve dişleri sivrildikçe ( öyle süt dişi denilip geçilmesin, ciddi ciddi deliyor insanın parmağını ) "bir canlıyı sevdiğimizde karşılaşacağımız her an tatlı hatıralarla dolu olmayacaktır!" hatırlatması zihnimin sahilini yalayıp geçiyor.
 
Çiş kokusunun evi sardığı, banyonun lavabosunda şartımın şurtumun kalmadığı doğrudur. Hatta Theodora'nın mama kaplarını da mutfakta yıkıyorum. Yani onu, kendimden biliyorum ve bu durum bana tiksindirici gelmiyor.
 
Dün Theodora için önemliydi.. Onu abi kedilerle tanıştırdım. Ve bir gün için bıraktığım veterinerden aldığımda nasıl olmuşsa, mama yeme hızı ve miktarı değişmişti! Kocaman olmamıştı belki, fakat basbayağı büyümesi hız kazanmıştı. Eve geldiğimizde yeni bir oyun daha ekledik hayatımıza. Pufdan dizime, dizimden tekrar pufa atlamaca!
 
Büyüyoruz. Onun minicik bedeni hayata tutunurken, benim kökten sarsılan güvenlik duygum, kalbimin derinliklerindeki son toprak parçasına cılız kollarıyla ilerliyor.
 
Theodora'nın varlığı ne ki? Önü ardı bir sokak kedisi. Diğer sevdiklerimden daha az veya çok değil. Ben onu sevdiğim için biricik! Onu severken herkesten ve her şeyden uzaklaştığım, yanımda olmadığında sanki yeterince güvende değilmiş de, kimseler ona benim gibi bakamaz ( düne kadar biberonu nasıl tutacağımı bilemiyordum!!!), kollayamazmış gibi kalbim pır pır ettiği için... Theo ile oynarken, onu beslerken, sadece ve sadece orada olduğum ve hayattaki son anım bu olsa da üzülmeyeceğimden paha biçilmez... İşe yaramanın, doğanın ben dışında bir parçasıyla bağ kurmanın hazzı ve büyüsü gerçekleştiği için eşsiz..
 
Kim derdi ki kalbimin kapılarını bir kedicik aralayacak? Onca kitap, yüzlerce meditasyon denemesi fos çıkarken, şu küçücük bedeni izleyerek anda olabileceğim?
 
Hayat mı? Kaçarken yakalandığımız, tuttum dediğimizde elimizden kayıp giden şey değil miydi o?
 
Şimdi ve burada bağlanmak* ne güzel!
 
 
*Yoga kelimesi Sanskritçe; bağlamak, katılmak, bağlanmak, koşumları bağlamak (yoke), kişinin dikkatini ve konsantrasyonunu bir noktaya toplaması anlamına gelen “yuj” kökünden gelir.
“YUJ – YOGA”
  • Birleşmek
  • Birleştirmek
  • Bir olmak
  • Katılmak
  • Bağlamak
  • Kullanmak
  • Uygulamak
  • Birinin dikkatini bir noktaya yönlendirmek
  • Toplamak

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

20 Temmuz 2017 Perşembe

BİLE BİLE HER ŞEYİN BİTTİĞİNİ..




 
Günlerdir bizi düşünüyorum. Seni, beni, ilk gençliğimizi.. Hayatımızın anlam dolup taştığı, hiçbir duygunun kofti olmadığı, sımsıkı sarılmalarla ısındığımız zamanları. Mutfağı, annelerimizi, Kıprıslı Hüseyin'i, çocukları, incir likörünü, vejeteryan kedilerini, bitki çaylarımızı... Henüz kimseler ünlü olmamışken, herkes ünsüzken yaşadığımız neşe dolu saatleri.. Oğlunuzun doğumunu.. Ve sonra senin gidişinle kucağıma bomba gibi düşen boşluğunu..
 
Bu sabah, senin sayende tanıdığım güzel bir insan daha öldü biliyor musun? Biliyorsun tabii... Oysa güne, Ali ve Oya'nın baba toprağına, senin köklerine seyahatlerine gülümseyerek başlamıştım. Ağlamayacaktım bugün. Oğlunun, geçmişin izini sürmesini seyretmenin burukluğu olacaktı muhakkak ama sen yine ölmüşsün, şimdi ölmüşsün gibi olmayacaktı.
 
İnsanın ölümlü olması Tanrının, ya da doğanın en güzel kararı. Yoksa bunca kayıpla, günden güne eksilerek tükenmek dayanılır gibi değil.. Ama biliyor musun, en kutsal hediyemiz, en ağır yükümüz; bir insanı içi, dışı, güzeli, çirkini, geçmişi, gelip gelmeyeceği bilinmez geleceği ve hatta tüm öfkeleri, acılarıyla sevmek... Beni öyle sevdiğin için, seni o halinle sevmeme izin verdiğin, hiç saklanmadığın için bu boşluk..
 
Kıymetli yüküm, çok özlediğim, dostum.. senden, gençliğimizden, bir parça daha sana doğru yola çıktı dün gece. Doğruca sana gelir bence. Sen ona hoş geldin diyeceğin için mi neden, daha kolay hoşça kal dedim...
 
Öperim gözlerinizden.
 
*https://www.youtube.com/watch?v=-5YxeJSOUY0

19 Temmuz 2017 Çarşamba

THEO, DORA YA DA THEODORA

 
 

Theodora geldi geleli hayatımın rutini diye bir durum kalmadı! Galiba bunu söylemiştim:)
Blog yazılarımı takip etme nezaketi gösterenler belki hatırlar, son sevgilimi evdeki varlığına tahammül edemediğim için, gerçekten ama vallahi gerçekten, hiç farkına varmadan tepiklemiş, sonra da oturup "beni terk etti!" diye haftalarca mızıldanmıştım. Demek ki evime, hayatıma birini istediğim konusunda dürüst değilmişim.. Ya da o adam kalbimin kapılarını aralayamamış... Normal aslında, içeriden sürgülü bir kapıyı kim açabilirdi ki?
 
Oysa şimdi, Theodora ile her şey farklı. Sabah kahvemi piç etmesi, üç saatte bir yaygara kopartması, bana iki günde bir çişli bezler yıkatıyor olması ve en önemlisi, hareket kabiliyetimi sınırlayıp, beni eve bağlamış oluşu nedense hiç batmıyor! Hatta onu mutlu etmek için fır dönüp, büyümesini izlerken durmadan kendime soruyorum "bu nasıl, ama nasıl bir sihir?"
 
Geçenlerde öğrendim, anneleri ikiye ayırıyorlarmış; buldozer ve helikopter. Buldozer anneler, çocuğun hayatındaki tüm engelleri, üzüntü ve sıkıntıları ortadan kaldıran, sahte cennetler yaratan annelermiş. Helikopterler ise onu uzaktan ve fakat her daim dikkat ve şefkatle izleyerek, kendi deneyimlerin edinmesine izin verenler.
 
Şu minicik canlıyı büyütürken, insan ister istemez,  hiç deneyimlemediği olası anneliğini düşünmeden edemiyor. Acaba ben nasıl bir anne olurdum?
Açık söyleyeyim, muhtemelen içimde birden fazla buldozer olurdu! Bir yandan çocuğa helikopter olmaya gayret ederken, diğer yandan kendi buldozerlerime hakim olmaya çalışırdım! Zira sevdiklerimi korumak, kollamak bende takıntı!
 
Bodrum'daki soğuk kış gecelerinde annemin beni oyalama taktiklerinden bir, iki yumurta vermesiydi. "Elvan, bu yumurtaların annesi yok, ama sıcak tutarsan civcivler çıkabilir" derdi.
Tam olarak hatırlayamıyorum, kim bilir ne kadar süre o yumurtaları sıcak tutacağım diye olduğum yere mıhlanırdım... Orada kitap okur, resim yapar ve sadece yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için yumurtalarımı bırakırdım...
Sonra bir gün yine yerimden kalktığımda ve geri döndüğümde, annemin oraya bıraktığı yumurta kabukları ve iki civcivle karşılaşırdım.
Hay aksi en önemli sahne ben tuvaletteyken olmuş!

 
 Yine de deli gibi sevinirdim. Ah ya, çocukluğun o, üzerine beton dökülmemiş sevinçleri yok mu, şimdi hatırlarken bile kalbimin buzlarını çözüyor..
 
Ve Theodora! O, benim yıllar önce defalarca büyüttüğüm civcivler gibi; gözlerimin unuttuğu ışığı hatırlatıyor.

18 Temmuz 2017 Salı

HAYATIN SANA SUNDUĞU EKŞİ LİMONLARLA NE YAPIYORSUN?*



Hawking böyle bir soruyla, en gerizekalımızın dahi anlayabileceği bir açılım yaratmış. Sahi ne yapıyoruz ekşi limonlarla?
"Noolsun valla, tuz döktüm yiyorum" ya da "limoncello yaptım, sabah akşam içiyorum!!!"
 
Sizi bilmem ama ben, ekşi sandığım limonların aslında düşündüğüm kadar ekşi olmadıklarına aymanın sihrini yaşıyorum. Kaldı ki, limon yemeyi çok severim:))
 
Bizim çocukluğumuzda sabah kahvaltısına yumurta, buzdolabından çıkmazdı. Kardeşimle birlikte müthiş bir ekip olarak balkonun altındaki boşluğa yerleştirilmiş sepetten alırdık yumurtaları. Birimiz, ki o genellikle büyük olduğum için ben olurdum, demirlere tutunup, kendini aşağıya sallar, aldığı yumurtaları yukarıda bekleyene uzatırdı. Aslında sokak kapısını açıp, birlikte bahçeye çıkıp, sakin sakin yürüyerek gidip alabilirdik yumurtaları ama  o zaman ekip ruhu kalmazdı ve yumurtaları kırmadan mutfağa götürmenin zaferiyle başlayamazdık güne!
Bi de limon meselesi vardı. Salataya limon lazımsa balkona uzanan ağacın en yakın dalından hoop diye kopartılırdı.
 
Galiba hayatta da aynısını yaptım ben, ekşi limonları her daim hoop diye kopartıp aldım. Her zaman bunun kendi seçimim olduğunu sanmıştım. Oysa şimdi şimdi görüyorum ki, insan çok katmanlı bir canlı. Kendi cücüğüne ulaşmak da öyle tek hayatta pek kolay değil... Bakışlarımızda, sözlerimizde, seçimlerimizde hep birileri var. Özellikle de bizi en çok zorlayanlar..
 
Şimdi ben bir kucak dolusu ekşi limonla napiim? Limonata mı yapsam, yoksa limonlu cheesecake mi?


*https://www.e-koc.org/stephen-hawking-den-depresyonda-hissedenler-icin-mesaj-var/

16 Temmuz 2017 Pazar

THEODORA*



Theodora bu yıl, tam doğum günüme günler kala karşıma çıktı. Onu öğle sıcağı altında, insanlar üzerine kül silkerken(!), hastanenin bahçesinde buldum. Bir camii avlusu vakası olup olmadığını anlamak için neredeyse iki saat boyunca o bahçede neler yaşadık anlatmayacağım.. Sadece şunu söylemek isterim ki annesini aramadan, onu alıp eve getirmedim. Önce üç dişi kediden pati yedik, sonra bulduğum yeri uzaktan gözleyerek ve annesinin gelmesini umut ederek  yaklaşık bir saat daha bekledim.
 
Bir karar vermem gerekiyordu  ve ben Theodora'yı almayı seçtim.
İyi de ettim, zira şu son on gündür yaşadıklarım o kadar içime dokundu, o kadar düşündürdü ki, galiba onun minicik varlığında, bir kez daha kendi hayatımın anlamını sorgulayacak kadar ileri gittim!

Düşünmeye, düşüncelerimizin bizi o önüne geçilmez serbest akışla sürüklediği yerlere hazır olduğumuzda, mutlaka önümüze bir bahane çıkıyor. Benim bahanemin adı bu kez Theodora oldu.
Nicedir bildiğim, sezdiğim ama adını koymamak, üzerine gitmemek için ayak dirediğim ne varsa ortalığa saçılmaya başladı. Son on gün, bana "annelik" mucizesini tekrar düşündürdü. Anne olmak, annelik yapmak, anneyle bağ kurmak, anneyi anlamaya başlamak, daha da ileri giderek anne ve anneanne ile hücresel bazda yeniden tanışmak ve dahil olmadığımız geçmiş zamanlara kapılar açmak.. Dahil olmadığımız derken, bilinçli anlamda bir katılımdan bahsediyorum.

Anlatmaya çalıştığım şey tıpkı yogaya başlarken yaptığım gibi son derece manyakça ve dayanaksız bulduğum "aile dizimi" meselesine bodoslama çarptığım gerçeğidir. Gerçek diyorum zira bulguların bilimsel verilerle örtüşmesi benden öte bir şey. Ama konumuz bu değil, Theodora ve onun büyülü gelişimi.

Theodora, adından da anlaşılacağı üzere tıpkı adaşı Bizans imparatoriçesinin hayat hikayesinde olduğu gibi, tarafımdan bir hediye olarak algılandı. Ne zamandır apartmanımızın kedisi Korsan'la serbest ilişki yaşayarak tatmin etmeye çalıştığım ve şiddetle uzak durduğum evcil hayvan isteğimin, hayat tarafından verilen cevabıdır kendisi.

Theodora, onunla karşılaştığımızda veterinerimizin söylediğine göre en fazla iki buçuk haftalıktı. Gözler malumunuz gri-mavi, diş yok ve tek avuca sığacak kadar minicik. En son bu ebatlarda bir kediye baktığımda on dokuz yaşımdaydım!

Theodora'nın üç saatte bir beslenmesi, çiş-kaka yaptırılması ve sıcak su torbasının değişmesi neredeyse tüm rutinimi değiştirdi. Onun mama yerken verdiği büyük mücadele, gözlerindeki telaş ve emmekten bitap düştüğündeki yorgunluk o kadar inanılmaz ki, annelerin neden kendilerini paçavra edercesine bu büyüye kapıldıklarını az buçuk anlayabiliyorum!

İlk günlerde kakasını yaptırmayı başaramadım, sürekli acaba zehirlenir mi korkusuyla uykularım kaçtı. Hatta mamanın çoğunu doğru düzgün yediremediğim için üzerimize döktüm. Bütün bunlara rağmen şükürler olsun ki hayatta kalmayı becerdi!
Bu benim için o kadar önemliydi ki; her ne kadar onu alıp eve gelirken etrafta annesine rastlamamış olsam da içimde, yüreğimin taa derininde bir yerde, o minicik canlının kaderini değiştirmenin ağırlığı, doğru karar mı verdim acaba dedirten endişeli iç sesim vardı.

Theodora muhtemelen beni annesi zannediyor. Tıpkı benim onu çocuğum zannetmem gibi!! Halimiz çok komik; kocaman bir kadın ve hap kadar bir kedicik birbirimizi koklaya koklaya hayatın sürprizli labirentlerinde sekiyoruz! Theodora'nın ilk tortoru, ilk kakası, kendi başına ilk çişi, bir biberon dolusu mamayı lüpletişi derken, en son dün cevizlerle oynadığı sahneyi izledim ve ondan çok kendi halime güldüm. Gittiğim yere sığamayışım ve beslenme saati geldi diye koşar adım eve dönüşlerim, sabah dörtte kalkıp mama hazırlayışlarım ciddi ciddi kaptırdığımı göstermiyor mu?

Eee kaçtığına yakalanırmış insan, buyurun buradan o halde!

Theodora muhtemelen benimle yaşamayacak. Ona güzel bir ev ve aile bulmalıyım. Çünkü evde yoga dersi veriyor olmak ve sık sık ev dışında kalmalarım bu güzel yaratıkla kalıcı bir beraberliğe uygun değil... Yine de bir süre daha birlikte olacağımız için mutluyum.

*Tanrının hediyesi.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

BURADAYIM.

 
 
Doğum günüm yaklaşıyor. Bir yıl daha yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Salgınlara, ölümcül hastalıklara, terör, deprem ve daha pek çok felakete rağmen bir sene daha gezegenin canlısı olmayı başarabildim. Artık buna şans mı dersiniz yoksa başarı mı orasını pek bilemem fakat buradaydım. Tam da ekranın arkasında, telefonun ucunda... Denizin öte yakasında, burada..
 
Varis çoraplarım, dünyanın dört bir yanından gelen kahvelerim, çikolatalarım, yeni besin tozarım ve haplarım, kitaplarım, öğrencilerim, yakın gözlüğüm, havalı havuz bonem ve daha pek çok ayrıntıyla, ki çoğu komikti aynı zamanda, tam buradaydım.
 
Babamdan uzun yaşadım, Victor'dan da... Hayatın yarısında gidenler ve kalanların ortasında hiç olmadığım kadar hassas ve hiç olamadığım kadar esnek hissediyorum kendimi.. Kabullenici. Kendimden beklemediğim kadar sakin ve çözüm odaklı.
Seyrelmiş öfkeler ve onun yerini dolduran halden anlamalarla buradaydım.
 
Hayat kitabının kaşifi olma yolunda bu kez keski ve malalarla giriştiğim toprak değil; geçmişin bu anı etkileyen anlarına, yaşanmışlıklarına iniyorum. Yakın gözlüğü bu yüzden; kendime yaklaştıkça ızdırap dayanılmaz oluyor ve görmekten kaçıyorum! Kaçtıkça yakalanıp, bulduklarımla çözülen düğümlere hayran kalıyorum. Nasıl büyük bir masala yerleştirildiğime aymanın ilginç ruh haliyle salınırken bir buradayım, bir hiç bilmediğim orada.

Yok yok vallahi buradayım, ekranın diğer tarafında:)
 

3 Temmuz 2017 Pazartesi

RAHMETLE ANIYORUZ, YAVAŞ YAVAŞ ANLIYORUZ.

 
 
Rahmetli eski sevgilim T.K. ( pek kıymetli de denilebilirdi ancak o kadar kıymetliyse neden eski derler di mi? ) ile birlikteliğimiz başladığında, özellikle ilk haftalarda, en kıymetli hazinemizin konuşabilmek, konuşarak iletişimde kalabilmek olduğunu sanmıştım. Oysa hayat bana bunun, yani kelimelerin an gelip en kıymetsiz şeylere dönüşebildiğini gösterdi. Hatta öyle güzel gösterdi ki, gözüme soktu adeta!
 
Bu sabah kulağımda müzik, sağ yanımda gri mavi deniz, sol yanımda ahiretliğim ve başımın üzerinde sayısız gri bulutla sabah sporumu yaparken, aniden zihnim mırıldanmaya başladı; nedir sahi iletişim, nedir bizi birbirine yakın ya da uzak kılan?
 
Kapıda bekleyen kırk dört yaşımın sınırlı deneyimiyle cevap veriyorum: Aynı yöne yürürken, kulaklarımızda farklı müzikler, baktığımız ufukta kim bilir belki de bambaşka düşler varken, bu yola birlikte çıktığımızı ve beraber tamamlayacağımızı bilmenin güveni olmasın sakın? Zaman zaman göz göze gelip gülümsemek, aynı anda aynı şeye bakıp, diğerinin aklından geçeni okuyup, kahkahayı basmak olmasın?
 
Kelimeler mi? Boşversene.

Konuşabilen tek hayvan insanken, en mutsuz o!

2 Temmuz 2017 Pazar

GİDERKEN VOL 3

 
Kalbimde biriktirdiğim insanlarım. Her hayatta defalarca görmek istediğim ruhlar...
Nazmi Hocam, Zarife anneannem, Aysel anneannem, Eşref Amca, Victor, babam, Jasmin, kardeşim, annem, Eda Lisa, Leyla Nora, Mübeccel, Ertekin, Süheyla, Suat, Güven Hoca....

GİDERKEN VOL 2

Bazen en anlamlı zamanlarımı düşünüyorum. Anımsamaya çalışıyorum. Öyle az ki.. Belki çocukluğun cennet bahçesi. Tırmandığım dut ağaçları, merakla izlediğim Japon balıkları.. Tadını unutamadığım süt  ve mandalina tadına karışan kokular.
 
Ve bir yetişkin olarak yaratamadığım cennetime serap olan anlar.. En çok da içinde çocuk olanlar. Sevdiğim, benim sandığım, içime sokarcasına sevdiğim çocuklar.. Onlardan gelen şefkatli bakışlar, dokunuşlar.. Aile ile geçirilen birkaç güzel an. Seyahatlerden kalan dünyanın bir parçası olma duygusu. Arkeolog olarak zamanın dehlizlerinde eşelendiğim, keşfe çıktığım, sıcağın altında toza bulanarak hayatta en çok sevdiğim işi yaptığım eşsiz günler... Yüzmek.. Birkaç sohbet, iki üç insan...

GİDERKEN VOL 1

 
 
Yeni bir yaşı beklemek, kırklı yaşlarda bambaşka hislere sürüklüyor insanı. Kazandıklarımız, kaybettiklerimizin yanında bu denli azken ve önümüzde kalan, yaşayacağımıza inandığımız yıllar bir bu kadar daha değilken, tüm anlamları tekrar sorguluyor insan. Hatta bırakıyor artık öfkelerini, kırgınlıklarını..  Bir tanecik güzel an yaratma fırsatı varsa şimdiki zamana dair, onun peşinde olmak istiyor, şuursuz bir çiçek tozu gibi anın içinde uçuşmak..
 
Kırklarımın ortasına, bilinmezliğin tam merkezine doğru zamanın elinden tutmuş şaşkın şaşkın etrafıma bakarken, kendimi bir kez daha tanımaya çalışıyorum ki, nafile.. Ben dahil kimseleri bilemeden gidecek olmanın sığlığında, öylece duruyorum.
Bu halimi en çok uçsuz bucaksız sessiz bir plaja yakıştırıyorum. Kıyıyı yalayıp duran deniz, arkadan dağlardan gelen esinti. Çillerimle dans eden güneş.. Yavaş yavaş ihtişamını yitiren saçlarım.
 
Hayatın ikinci yarısında olmanın manasını arayan ben, bulamayacak olsam bile yoldayım.

28 Haziran 2017 Çarşamba

YUZMEK VOL 1

 
Bir suredir havuza gidiyorum. Yüzdüğüm saatlerde havuzda bir hamile, bir de sutopu takımı oluyor. Ve zaman zaman gelen garip bir çift. Kadın kıçtan takmalı motor gibi dört bir yana su saçarken, eşi yüzme dersleri alıyor. Enerjileri o kadar farklı ki birbirinden, onlara gözüm takılıyor ister istemez..
 
 
 
 
Ayağımda terliklerim, başımda bonemle haftanın dört günü oradayım. Neden? Görünen sebep bel omurlarımdaki hassasiyet ve sol bacağımı çürüten toplar damar kapakçığı bozukluğu. Benim zavallı toplar damarım artık topladığı kirli kanı yukarıya kadar taşıyamadığından, bedenimde gölcükler inşa etmeye başlamış, bir tür baraj gölleri olarak düşünebilirsiniz.
Elbette son  dokuz yıldır bu durumu biliyordum ancak vaziyetin böylesine ciddi olabileceği aklıma gelmemişti. Ha doktora gitmedin mi derse biri işte orada kızarım, zira ilk fark edişimle birlikte gitmiştim. Önemli değil diyerek bir kan sulandırıcı verip eve yollamışlardı. İki yıl önceki gidişimde ise önce acil ameliyat dediler sonra ilaçlarımı bile kesip yine eve postaladılar. Sonuç? An itibariyle dördüncü derece venöz yetmezliğimle baş başayım.
 
Doktorum önce biraz kilo verelim diyerek operasyonu sonbahara erteledi. İşte bu yüzmeler hep ondan. Gerçi ben zaten her durumda su severim ama şimdi en birinci görevim yüzmek. Çünkü sadece yüzdüğüm zaman ağrılarım azalıyor..
 
Dün itibariyle bir mp3 çalarım oldu. Artık havuzda yüzerken müzik dinleyebileceğim. Ve galiba gözlük de almam gerekecek çünkü sutopu oynayan gençlerin coşkusu gözlerimi zorlamaya başladı.
 
Bütün bunların dışında, yani havuzu kullananların bazen beni zorlayan davranışları ve venöz yetmezliğimi kastediyorum, yüzerken suyun içindeki bedenimi ve devamında etraftaki sesleri kaybedip, bana ayrılan kulvarda dış dünyadan koptuğum anlardan bahsetmek istiyorum. Zira suyla olan ilişkimin beni şifalandırdığına dair inancımın böylesi deneyimlerle desteklendiğini görmek hoşuma gidiyor.
 
Yüzmek bence koşmaktan çok daha doğal, insanın doğasına çok daha uygun bir eylem. Elbette koşmakla ilgili sınırlı deneyimimle bu yorumu yapıyorum. Profesyoneller lütfen bunun piknik tipi bir amatörün sözleri olduğunu unutmasınlar olur mu?
Yine de şunu da söylemeden geçemeyeceğim karyopraktist dostum der ki insanın doğasında iki ayağı üzerinde koşmak yok! Bu sadece acil durumlarda tehlikeden kaçmak için yapılabilecek bir şey! Zira her adımda yere güm güm vuran ayak tabanlarından bilekler, dizler, bel ve boyuna kadar yayılan o titreşimi nasıl göz ardı ederiz? Belki genç, hasarsız ve fit bir beden için doğru aktivite olabilir?? Ama benim için değil. Buna eminim! Açıkçası zaman zaman açık havada hafif koşular ve hızlı yürüyüşler belki ama koşmak. Yo yo...
 
Havuza dönersek. Orada  kesinlikle ilginç şeyler oluyor. Ve şu an tam olarak açıklayamasam da yoga ile yüzmek arasında bir bağ olduğunu seziyorum. O garip boşluk, ağırlıksızlık, bir tür bedenden özgürleşme ama aynı anda fiziksel gücün hazzı. Surata yayılan dev gülümseme.. Bunlar iyi bir çalışmanın mat üzerinden verdiği duygularla o kadar yakın ki..
 
Düşüncelerin önce hızla arda arda gelip, sonra yorulup yavaşlayışı. Azıcık daha ileride iyice durgunlaşıp kopmaya başlaması! Zihnin suyun titreşimlerine odaklanıp fayansları izleyen, o kendini bırakma anlarındaki yumuşak yuvarlanmaları. Kolun bacağın zihinden kopuk, eylemini kendince, suya uyumlu gerçekleştirdiği saniyeler.. Dış sesi duyup, duymaz olmak, etrafa bakıp görmemek. Gördüğünü zihine aktarıp yorumlamamak!
 
Uzay boşluğu böyle mi acaba diye düşünerek bacakları karna çekip imkansızı istemek; plasentanın ılık, loş dakikalarını anımsamaya çalışmak!
 
Devam Edecek...

27 Haziran 2017 Salı

UÇURUMLAR VOL I

 
 
 
 
 
Can, Yasmin, Devrim, Pembe, Ayten, Adalet, Zehra ve Egemen'e..
 
Bizim çocukluğumuzda, yani M.S. sene 1970-1980'ler, fakirle zengin, cahille okumuş arasındaki mesafe bu kadar aşılmaz, böylesine upuzuun değildi. Bilmem ki bu mesele kalp kırmadan, egoya yenilmeden nasıl anlatılır...
 
Neyse, bi deneyesim var bu sabah.
 
Bazı kelimeler vardı; edep, had, hürmet, vefa, merhamet... Bu kelimeler şimdiki gibi, t-shirt ve çantalara manası açıklanarak yazılmaz*, bizzat yaşamın içinde akıp giderdi.
 
Bayramlarda, bizim mahallenin bütün çocukları, bir gün evvelden bayramlıklarımızı yatağa yakın bir yere yerleştirir, banyomuzu yapar ve sabahı zor beklerdik. Sanırım bayramlıklarını giyme heyecanıyla uyuyan son kuşak bizler olduk.. Oysa o  canım kırmızı rugan papuçlar keşke hala, her bayramda başucumda olabilseler..
 
Kahvaltıdan sonra Zarife anneannenin dut ağacı altında buluşulur ve mahallenin geri kalanıyla bayramlaşmaya da bizzat onların evinden başlanırdı. Elbette çantalarımız vardı, yoksa şeker ve gıcır paradan oluşacak hazinemizi nereye koyacaktık?
 
Gün boyu sıcak demez, toz toprak demez, tek tek civardaki bütün kapıları çalardık. Sadece tanıdıklarımızın da değil, mahalleye yeni taşınanların da kapılarını çalar, el öperdik. Neyse ki, o yıllarda "yabancılarla konuşma, kimseyi öpme!" diyen hijyen delisi anneler yoktu! Bayram tebriği için açılan hiç bir kapıdan elimiz boş dönmezdik; kimi şeker tutardı bize, kimi limonata verirdi. Ama asıl sevdiğimiz şey o bankadan yeni gelmiş gıcır gıcır beş ve  on liralardı. Aslında babam da mahallenin çocukları için bu paralardan hazırlardı ama nedense o hali hazırdaki paraları istemezdik, illa dolaşılacaktı.
 
Sınıfsız bir bayram gezginleri kumpanyasıydık. Aramızda anası Alman olandan tut, abisi mahallenin delisi, babası çarşının esnası olana kadar ne çeşit ararsan vardı.
 
Bir tek kapı hatırlamam ki, çaldığımızda yüzümüze kapansın, gönlümüzü kırsın. Yoktu. Kimin çocuğu olduğunuz önemsizdi. Tertemiz saçlarımız, azıcık çekingen yüzlerimizle hayatın en tatlı tablolarından biriydik kapıların önünde.
Cesareti daha fazla olanlar grubun önüne geçer, kapıyı onlar çalardı. İyi bayramlar cümlesini ise hep bir ağızdan koro gibi  söylerdik.
 
Bu gezmelerin en güzel tarafı gün sonunda hasılata baktığımız, şeker ve paralarımızı tasnif ettiğimiz anlardı. Of! Nasıl bir mutluluktu bayram harçlığı, bayram mendili...
 
Bayram, fakir zengin ayırmazdı. Cahil, okumuş bilmezdi. Nasıl Ramazan ayı boyunca aynı davulcunun önünde maniler söylemişsek, nasıl oruç tutan ve tutmayan birbirimize yemek, tatlı taşımışsak, aynı sakınımsız halle devam ederdik kutlamalara. Mahallenin İstanbullusu, okumuş yerlisi ve hala harım içinde yaşayıp, hatta süngere gideni, aynı sofra bezini örterdik dizlerimize.
Herkes verebileceğinin en iyisini koyardı ortaya; viskisi olan viskisini, inciri olan incirini... Daha da önemlisi herkes birbirine sevgisini, saygısını koyardı sofra bezinin üzerine...
 
İnsanın insanı küçümseyen bakışlarını yıllar sonra İstanbul'da gördüm ben. Öyle ki, insanın insanı içine sokarcasına şefkatle okşayan bakışlarını, içim acıyarak özler oldum o andan sonra...
 
Sınıfsız, insanları ortak paydada birleştiren, çocukluğumun neşeli, mesafesiz bayramlarının anısına, şimdilerde aralarında uçurumlar oluşan bu garip toplumu selamlarım. Keşke paranızı, diplomanızı, sauna, mücevher veya pahalı arabalarınızı, hatta mümkünse bildiğiniz her şeyi unutup, sadece ve sadece insanlığınızı, insanlığımızı anımsadığımız, gerçekten kucaklaşabildiğimiz bayramlar olsaydı. Olabilseydi.
 
Merhametli, vefalı, affedici, neşeli, bereketli bayramlara özlemle..
 
* Allah Güzel Kelimeler Dükkanı'ndan razı olsun, ki ben razıyım, lafta kalsa da sayelerinde bu güzel kelimelerin bir kısmını anımsıyoruz...

26 Haziran 2017 Pazartesi

İNANCIMI SORGULARKEN..

 
 
 
İnsanın inanmaya ihtiyacı var... Ama neye? Çamurdan yapılmış heykelciklere mi?
 
Zannetmiyorum.
 
İnsanın doğada bir yapraktan, rasgele esen rüzgardan, varlık sebebi nedir acep dedirten tuhaf bir böcekten daha anlamlı olmadığını, onlar kadar önemli ve bütünün parçası, aynı zamanda bir o kadar da ehemmiyetsiz olduğunu derinlerde bir yerlerde, samimiyetle sezmeye ihtiyacı var.
 
Bilinen tarih boyunca, çok tanrılı veya tek tanrılı tüm öğretiler yola bu yalın bilme halini anlatmak niyetiyle çıkmışlar.. Fakat nasıl olduysa istisnasız her toplum liderine sağırlaşmış, yolunu kaybetmiş..
 
Dindar insanlara bakın, onları inançlı olanlardan kolayca ayırabilirsiniz; doğru  kabul ettiklerini konuşmayı dahi küfür sayarlar. Sert ve kalıpları koruma konusunda kararlıdırlar. Yüzleri az güler. Her an tenkit eden bakışlarla süzerler etraflarını. Onların yanında kendiniz olamazsınız, izin vermezler. Farklılıklardan ölesiye korkarlar.
 
İnançlıların şefkati farklıdır. Her durumda yanınızda olduklarını, anlamaya çalıştığınız konularda sizi kendi yolculuğunuza uğurladıklarını görürsünüz. Daha çok gülümserler, anda olmanın değerini bilirler. An biricik hazinedir; kelimelerini, davranışlarını buna göre seçerler.
 
Dindar insanlara kızmayın. Herkes kabı kadar dolar. Sadece anlamaya çalışmayın. Bu zaman kaybıdır. Hayat herkesi ve her şeyi anlamak için emek harcayabileceğimiz kadar uzun değil. Sadece kendi varlıklarımızı anlamlı kılsak, şu koca dünyadaki yerimizi görebilsek bize yeter.
 
Bayramların insanları birleştirdiğine inanırdım. Öfkelerin dindiği, daha şefkatli ve barışçıl davranılan günler olduklarına... Ama değilmiş.. Dindarların kelimeleri teoriyi çok iyi ortaya koyarken, pratikte onları egoları yönetiyor. Nefis terbiyesi için tutulan oruçların bayram şekerlerinin kağıdı kadar kıymeti yok...
 
Yokuş aşağıya yuvarlanan bir top gibisin Dünya; içindekiler farkında değil..
 
Yine de iyi bayramlar tüm inananlara ve dindarlara...