27 Haziran 2017 Salı

UÇURUMLAR VOL I

 
 
 
 
 
Can, Yasmin, Devrim, Pembe, Ayten, Adalet, Zehra ve Egemen'e..
 
Bizim çocukluğumuzda, yani M.S. sene 1970-1980'ler, fakirle zengin, cahille okumuş arasındaki mesafe bu kadar aşılmaz, böylesine upuzuun değildi. Bilmem ki bu mesele kalp kırmadan, egoya yenilmeden nasıl anlatılır...
 
Neyse, bi deneyesim var bu sabah.
 
Bazı kelimeler vardı; edep, had, hürmet, vefa, merhamet... Bu kelimeler şimdiki gibi, t-shirt ve çantalara manası açıklanarak yazılmaz*, bizzat yaşamın içinde akıp giderdi.
 
Bayramlarda, bizim mahallenin bütün çocukları, bir gün evvelden bayramlıklarımızı yatağa yakın bir yere yerleştirir, banyomuzu yapar ve sabahı zor beklerdik. Sanırım bayramlıklarını giyme heyecanıyla uyuyan son kuşak bizler olduk.. Oysa o  canım kırmızı rugan papuçlar keşke hala, her bayramda başucumda olabilseler..
 
Kahvaltıdan sonra Zarife anneannenin dut ağacı altında buluşulur ve mahallenin geri kalanıyla bayramlaşmaya da bizzat onların evinden başlanırdı. Elbette çantalarımız vardı, yoksa şeker ve gıcır paradan oluşacak hazinemizi nereye koyacaktık?
 
Gün boyu sıcak demez, toz toprak demez, tek tek civardaki bütün kapıları çalardık. Sadece tanıdıklarımızın da değil, mahalleye yeni taşınanların da kapılarını çalar, el öperdik. Neyse ki, o yıllarda "yabancılarla konuşma, kimseyi öpme!" diyen hijyen delisi anneler yoktu! Bayram tebriği için açılan hiç bir kapıdan elimiz boş dönmezdik; kimi şeker tutardı bize, kimi limonata verirdi. Ama asıl sevdiğimiz şey o bankadan yeni gelmiş gıcır gıcır beş ve  on liralardı. Aslında babam da mahallenin çocukları için bu paralardan hazırlardı ama nedense o hali hazırdaki paraları istemezdik, illa dolaşılacaktı.
 
Sınıfsız bir bayram gezginleri kumpanyasıydık. Aramızda anası Alman olandan tut, abisi mahallenin delisi, babası çarşının esnası olana kadar ne çeşit ararsan vardı.
 
Bir tek kapı hatırlamam ki, çaldığımızda yüzümüze kapansın, gönlümüzü kırsın. Yoktu. Kimin çocuğu olduğunuz önemsizdi. Tertemiz saçlarımız, azıcık çekingen yüzlerimizle hayatın en tatlı tablolarından biriydik kapıların önünde.
Cesareti daha fazla olanlar grubun önüne geçer, kapıyı onlar çalardı. İyi bayramlar cümlesini ise hep bir ağızdan koro gibi  söylerdik.
 
Bu gezmelerin en güzel tarafı gün sonunda hasılata baktığımız, şeker ve paralarımızı tasnif ettiğimiz anlardı. Of! Nasıl bir mutluluktu bayram harçlığı, bayram mendili...
 
Bayram, fakir zengin ayırmazdı. Cahil, okumuş bilmezdi. Nasıl Ramazan ayı boyunca aynı davulcunun önünde maniler söylemişsek, nasıl oruç tutan ve tutmayan birbirimize yemek, tatlı taşımışsak, aynı sakınımsız halle devam ederdik kutlamalara. Mahallenin İstanbullusu, okumuş yerlisi ve hala harım içinde yaşayıp, hatta süngere gideni, aynı sofra bezini örterdik dizlerimize.
Herkes verebileceğinin en iyisini koyardı ortaya; viskisi olan viskisini, inciri olan incirini... Daha da önemlisi herkes birbirine sevgisini, saygısını koyardı sofra bezinin üzerine...
 
İnsanın insanı küçümseyen bakışlarını yıllar sonra İstanbul'da gördüm ben. Öyle ki, insanın insanı içine sokarcasına şefkatle okşayan bakışlarını, içim acıyarak özler oldum o andan sonra...
 
Sınıfsız, insanları ortak paydada birleştiren, çocukluğumun neşeli, mesafesiz bayramlarının anısına, şimdilerde aralarında uçurumlar oluşan bu garip toplumu selamlarım. Keşke paranızı, diplomanızı, sauna, mücevher veya pahalı arabalarınızı, hatta mümkünse bildiğiniz her şeyi unutup, sadece ve sadece insanlığınızı, insanlığımızı anımsadığımız, gerçekten kucaklaşabildiğimiz bayramlar olsaydı. Olabilseydi.
 
Merhametli, vefalı, affedici, neşeli, bereketli bayramlara özlemle..
 
* Allah Güzel Kelimeler Dükkanı'ndan razı olsun, ki ben razıyım, lafta kalsa da sayelerinde bu güzel kelimelerin bir kısmını anımsıyoruz...

26 Haziran 2017 Pazartesi

İNANCIMI SORGULARKEN..

 
 
 
İnsanın inanmaya ihtiyacı var... Ama neye? Çamurdan yapılmış heykelciklere mi?
 
Zannetmiyorum.
 
İnsanın doğada bir yapraktan, rasgele esen rüzgardan, varlık sebebi nedir acep dedirten tuhaf bir böcekten daha anlamlı olmadığını, onlar kadar önemli ve bütünün parçası, aynı zamanda bir o kadar da ehemmiyetsiz olduğunu derinlerde bir yerlerde, samimiyetle sezmeye ihtiyacı var.
 
Bilinen tarih boyunca, çok tanrılı veya tek tanrılı tüm öğretiler yola bu yalın bilme halini anlatmak niyetiyle çıkmışlar.. Fakat nasıl olduysa istisnasız her toplum liderine sağırlaşmış, yolunu kaybetmiş..
 
Dindar insanlara bakın, onları inançlı olanlardan kolayca ayırabilirsiniz; doğru  kabul ettiklerini konuşmayı dahi küfür sayarlar. Sert ve kalıpları koruma konusunda kararlıdırlar. Yüzleri az güler. Her an tenkit eden bakışlarla süzerler etraflarını. Onların yanında kendiniz olamazsınız, izin vermezler. Farklılıklardan ölesiye korkarlar.
 
İnançlıların şefkati farklıdır. Her durumda yanınızda olduklarını, anlamaya çalıştığınız konularda sizi kendi yolculuğunuza uğurladıklarını görürsünüz. Daha çok gülümserler, anda olmanın değerini bilirler. An biricik hazinedir; kelimelerini, davranışlarını buna göre seçerler.
 
Dindar insanlara kızmayın. Herkes kabı kadar dolar. Sadece anlamaya çalışmayın. Bu zaman kaybıdır. Hayat herkesi ve her şeyi anlamak için emek harcayabileceğimiz kadar uzun değil. Sadece kendi varlıklarımızı anlamlı kılsak, şu koca dünyadaki yerimizi görebilsek bize yeter.
 
Bayramların insanları birleştirdiğine inanırdım. Öfkelerin dindiği, daha şefkatli ve barışçıl davranılan günler olduklarına... Ama değilmiş.. Dindarların kelimeleri teoriyi çok iyi ortaya koyarken, pratikte onları egoları yönetiyor. Nefis terbiyesi için tutulan oruçların bayram şekerlerinin kağıdı kadar kıymeti yok...
 
Yokuş aşağıya yuvarlanan bir top gibisin Dünya; içindekiler farkında değil..
 
Yine de iyi bayramlar tüm inananlara ve dindarlara...
 
 
 
 
 

22 Haziran 2017 Perşembe

OKUMA YAZMA İŞLERİ, DEYZE OLMALAR FALAN FİLAN..

 
Zamanın elle tutulup, tasarrufu yapılabilen bi nane olmadığını çok iyi bilmeme rağmen, nedense hep bir erteleme, geniş vakitler yaratma sevdasındayım.
Yazamama sebebim de tam olarak bu; sokakta aklıma gelen cümleleri oracıkta bir deftere veya telefonuma not etmediğimden, ilham perilerini kaçırıyorum! Ardından da bekle dur ki geri gelsinler! Nerdeeee, giden gidiyor.
 
Ben, bu kendi yarattığım döngüde kuyruğunu oyuncak belleyen yavru kedi gibi sema ederken, o zaman denilen şey nanik yaparak yanı başımdan geçiyor ya, of ki ne of!
 
 
 
Özetlersek arada mezuniyetler, hastalıklar, doktor kontrolleri, uzak ülkelerden sevdiklerimizin yuvaya dönmesi gibi gibi olaylar oldu. Ancak bütün bunların yanında "deyze" oldum ki, işte bu pek şahane, pek yabancı bir hissiyat.
 
Deyze olmak cidden şahane bişi, hani ben zaten örgü örüyordum ya, hah, işte ona geçen ilkbahar numarası artan yakın gözlüğü eklenmişti. Vee şimdi bir de varis çorabım var!
 
Gülük hayatta bu deyze olma halleri nasıldır bi anlatayım; havuza gidiyorum, fıstık gibi çocukların giyinip soyunduğu yerde varis çorabımı çıkartıp mayomu giyiyor ve bonemi takıp deyze deyze havuza iniyorum.
Bir bakışları var bana görmeniz lazım. Hani ölmeden önce oraya uğramışım da, üzmemek, incitmemek lazımmış gibi!
 
İşte son zamanların en bomba eğlencesi bu. Cildimizi koruyacak kremler, gözlükler, varis çorapları, boneler ve eşin dostun hızla büyüyen yavrularına sınıf geçme hediyeleri almalar.
 
 
Allah aşkına deyze diilsem neyim ben?
 
Hayatımı çok seviyorum; içi oyuncak, eğlence dolu. Zaman zaman egomun yükseldiği, nefsime yenildiğim doğrudur. İnkar edemem. Etraftakilere sardığım, yukarıdan yukarıdan laflar ettiğim de doğrudur. Ama öyle azaldı ki bu hallerim, kendimi sevesim, öpesim geliyor bazen. Yumoş yumoş bir deyze oluşumu şefkatle izliyorum.
 
Başaramadığım, hırslı olmayışım yüzünden "yeterince"asılmadığım konularda yanımdan hızla geçip gidenlere bakarken, içimi yalayan kendime yönelik öfkeyi bile yere yatırıp gıdıklayasım var şu son günlerde.
 
Yaz için kitaplar aldım.  Okumaya, yüzmeye, güzel beslenmeye yelken açtım. Kalan ömrümde fıstık gibi bir deyze olmazsam namerdim!
 
Bak bak, kim geliyor? Şu karşıdan gelen var ya benim kırk dört yaşım. Şimdiden onu kutlamaya başladı dostlarım. Şımarıklığı, salına salına yürüyüşü hep bundan:)
 

12 Haziran 2017 Pazartesi



Ölümü aklıma getirdiğimde, ölüm kalbimin ortasına zınk diye düştüğünde, içimdeki tüm kırgınlıklar koca bir kova suyla yıkanıyor. Hücrelerime tutunan o en affedilmez sözler, davranışlar, kim bilir hangi toprağın derinliklerinde aklanıyor adını bilmediğim minerallerce!
Hayat bana her defasında "şimdi ve burada" diye fısıldıyor, haykırıyor. Anlatıyor, gösteriyor...
 
İnsan dostundan, arkadaşından, hatta sevdiğinden ne zaman vazgeçer?
Umudu kalmadığında..
 
Öyleyse vazgeçmelere kaldırıyorum fincanımı bu sabah. Yenilmelere. Tekrar denemelere.
 
***
 
Haziran ayı hezeyan ayı; aydınlanmalar, farkına varmalar, yazın deniz deniz, çiçek çiçek kokusunu içime çekerken bunun sonsuza dek sürmeyeceğini bilmeler..
 
***
 
Boğaz çok güzeldi dün sabah; rengi, kokusu, martıların evcil birer köpek gibi kahvaltıya ortak oluşları.. Sokak aralarındaki yaseminler, sıcak havanın, hafif esintiyle taşıdığı gül kokuları..
 
Birbirinden güzel evlerin arasında adeta gökyüzüne tırmanırmışçasına dizilmiş basamaklarda yapılan sohbet. Gazozlar.
Hayatın gülümsediği, şefkatle yüzüme dokunduğu nadir günlerdendi. Teşekkür etmek istedim.
 
 



2 Haziran 2017 Cuma





I AM TRYING TO REMEMBER YOU

AND

LET YOU GO

AT THE SAME TIME



NAYYIRAH WAHEED


25 Mayıs 2017 Perşembe

RÜYA





Sokaklardayız. Fazla insan yok. Aslında bizden başka birileri  var ama onlar kim gerçekten bilmiyorum. Sanki ailem de civarda ama yüzlerini görmüyorum. Bir his sadece.
Avrupa'dayız. Büyük bir kentte. Ancak bu şuursuz dolaşmada sadece kalabalık caddeler ve gerçek hayatta içinde bulunduğumuz yüz yıl yok... Aksine her şey daha durağan, bir film setinde gibiyiz. Zamansızız. Karanlık sokaklardan geçiyoruz, sonra aniden önümüze eski bir sinema çıkıyor. Tam onun hakkında fikir yürütecekken, kırmızıdan bordoya çalan kesme taşlarıyla bir ilginç yapı daha! "Baksana Akdamar adasındaki kilise gibi " diyorum. Sen konuşmuyorsun. Zaten bana söylediğin bir şey hatırlamıyorum. Sonra bir müzik duyuyorum, dönüp yüzüne bakıyorum, acaba sen de duyuyor musun diye. Kulaklarını işaret ederek gülümsüyorsun.
 
Aslında seni tanımıyorum, ama bu gülüşü öyle iyi hatırlıyorum ki. Onda senin beş yaşın, on beş yaşın, yirmi beş yaşın var. 
 
Uyandığımda bu hayatta kim olduğunun, ne olduğunun, nerede tanıştığımızın ve ne yaşadığımızın bir önemi kalmıyor..
 
 

24 Mayıs 2017 Çarşamba

NEDEN SOL YANIM?

 
 
 
Bugüne kadar yaşadığım önemli önemsiz tüm sağlık sorunlarımı alt alta yazsam şunu görüyorum: neredeyse hepsi bedenimin sol tarafında!
 
Sebebi ne midir? Tesadüf!
 
Yıllardır hatta abartayım çocukluğumdan beri onlarca mantıkla, bilimle açıklanamayan şeye tanıklık eden, bir kısmını bizzat deneyimleyen ben, hala sağ beyin yokmuş, onu işe almamışız gibi inat ediyorum... Sezgilerime güvenmeyi, aklı mantığı bu kadar yüceltmemeyi neden göze alamıyorum? Niçin diğerleri tarafından nasıl algılandığım bu kadar önemli? Bitkilerden şifa ararken, kucaklaşmaların büyüsüne inanırken, neden bütün bunlara uzakmışım gibi küçümseyen, göz ardı eden cümleler kuruyorum.
Neden derse gelen öğrenciye sadece kabukla ilgilendiğimi söylüyorum? Kaçtığım, saklandığım ne ola ki?
 
Nefessiz doğmuşum ben. Ağır bir doğum travmasıyla.. "Simsiyahtın" diyor annem.. "Ve dakikalar sonra sesini duydum.."
 
Buraya gelmek istemedim mi? Ya da neden son anda fikrimi değiştirdim? O nefessiz kaldığım anlar hücrelerime nasıl kaydedildi? Şimdilerde hala yolumu gözleyen endişe ataklarında bunun etkisi nedir?
 
Yoluma çıkan insanlarla yaşayacağım ve yaşayamayacağım şeyleri hissedebildiğimi söylesem? Söylemem, deli derler adama.
Başka hayatlardan tanıştığım insanlarla karşılaştığımda nasıl da onlara doğru çekildiğimi anlatsam? Kendimi ateşe uçan pervane gibi durduramadığımı... Sonra da olmadık engellerle oradan kaçmaya çalıştığımı.. Yanaşma ve kaçınma haliyle kıvrım kıvrım kıvrandığımı...

Sol yanım hasta olsun istemiyorum. Sol yanım da hakkı olan ilgiyi, sevgiyi görmeli. Kırk üç yaş kendime şefkat yaşımdır. Kendime sevecen, içinden geçtiğim tüm hayatlara eyvallah diyerek yaşama yıllarıma adımımdır.

22 Mayıs 2017 Pazartesi

ÇOCUK KİTABI OKURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ŞEY.


 
Çocuk kitapları, insanın kendi çocukluğunun dizi dibinde okunmalı. Bir zamanlar çocuk olduğumuzu hatırlayarak, kahramanların üzerimizdeki etkisini küçük insanın masumiyetiyle hissederek okunmalı ki, mesaj yerine ulaşsın.

Kitabı çocuğa değil, kendi çocukluğuna okumalı...

20 Mayıs 2017 Cumartesi

NAPITDURUN ?

 
Gittiğin zamanı hatırlamak istemiyorum. Bilirsin, senin gibi döngülere teslim olamadım.. Hep bu dünyaya geldiğin günü kutlamak, hep en güzel anlarımızı anımsamak istiyorum.. Başka türlüsü elimden gelmiyor..
 
İçimdeki gözyaşı ırmaklarının ucu bucağı olmadığını öğrenmiştim gittiğinde. Sanma ki artık ağlamıyorum. Deprem gibi çöküyor yokluğun, gerçeğin altında eziliyorum. Dünyanın merhametsizliğine çok zor dayanıyorum. Özlüyorum be dostum; bizi çok özlüyorum... Ciğerimi akbabalar paralıyor sanki. Gözünün içindeki ışıltıyı, gülüşünü, kahkaha krizlerimizi deli gibi özlüyorum... Çıkamadığımız seyahatlerden kart yazıyorum bize, konuşamadığımız konuları not ediyorum sonraki hayatlarımıza..
 
Prusya Kralı'na beni de zeytin ağacının altına, mümkünse onun yanına koyun dedim. O vakte kadar tek tesellim zeytin ağaçları... Ne zaman bir zeytin dalının altında durup gökyüzüne baksam, aynı kubbenin altındayız diye seviniyorum. Kalbimi sıkıştırıyor boynuna sarılamamak.
 
Sen ve ben bu alemde ve öte alemde her zaman tanıdık olacağız ya, buna inanmanın tesellisiyle devam ediyorum.
 
Yarın senin bu gezegene gelişini kutlayacağım. İnsanlarla kahve içip, yaptığım tatlıyı paylaşırken onlar bilmeyecek ama ben, yarın bütün gün senin için, bir zamanlar kol kola olduğumuz ilk gençliğimiz için gülümseyeceğim...
 
İyi ki doğdun. İyi ki bu hayatta da bulduk birbirimizi. Seni çok seviyorum..

https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Köpekte Bulunan 10 Güzel Haslet

 
 
"Ruhu'l-Beyân Tefsiri"nde köpek'de on güzel ahlâk olduğu beyan ediliyor.

1- Sadâkat: Köpek sahibini terk etmez. Kovsa da bırakmaz, küsmez. Hizmet eder.

2- Kanâat: Ne verilirse razı olur. Sofraya sokulmaz, bulduğu ile iktifâ eder. Yerine biri gelse onu oradan kovmaz.

3- Tevâzu: Yattığı ve gezdiği yer, alelâde yerlerdir. Kendi için yüksek yer aramaz. Ne yedirilirse yer.

4- Tevekkül: Yarını düşünmez, yerini yermez, erzak biriktirmez.

5- Teslimiyet: Sahibini bırakmaz. Dövse de, ayağını kırsa da yine çağırınca gelir (kuyruğunu sallayarak) teslimiyyet gösterir. İyilik edeni bilir ve unutmaz.

6- Zühd: Kendisini umûmî zuhûrâta bırakmıştır. Gelecek için bir düşüncesi ve hazırlığı ve esaslı bir bakımı yoktur.

7- Miskinlik: Her yeri dolaşır. Bir şey verilirse alır, vermezlerse bakar geçer. Kendini dokunmazlarsa, bir şey yapmaz; yoluna gider.

8- Uyanıklık: Çok az uyur. Şehirlerin, köylerin sokakların da gece bekçisidir. Hırsızları tanır, haber verir. Evleri, bağları, bahçeleri, sürüleri korur.

9- İstiğnâ: Çekingendir. Başkalarının nasîbine tecavuz etmez. (Kedi gibi sofralara sokulmaz) kabları bulaşdırmaz.

10- Edeb: Köpek, haddini bilir. İnsanlar arasında ve hayvan cinsleri içinde, insanlara en çok hizmet edenlerdendir. Emredilen işi tutar. Terbiyeyi kabul eder, terbiye edildiği zaman, tam bir liyakatla, çok büyük işler görür. Sürü, kızak, ev, harb, bekçilik, keşif ve yitik bulma... işlerinde hizmetleri çoktur.

Bu on güzel ahlâk köpekte bulunmaktadır. Halbuki bunlar, hâlis mü'minlerin ve sâdık mürîdlerin sıfatlarındandır.

Kaynak; Molla Yahya Pakiş
 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

SESSİZ BİR ORMAN...



Yemyeşil bir denizdeyim. Belki bahar yüzünden... Tazecik, incecik yeşil yapraklar ve kalın, koyu yeşil olanlar. Ve tabii onların arasında yüzlerce farklı ton, benim gözümün seçemediği incelikler..
Ağaçlar kocaman. Hani o kitaplarda gördüklerimize benziyorlar. O kadar uzun, o kadar uzunlar ki, istesem de güneşi göremiyorum. Sadece yer yer toprağa  değmeyi başarabilen ışık hüzmeleri var, bana  güneşin orada olduğunu hissettiren.
 
Bastığım yer ne çim ne de toprak; yosunumsu, yumuşacık bir halıya benziyor. Ayak tabanlarımı gıdıklıyor bu garip yumuşaklık. Kara Orman burası. Yıllardır düşlerimde gördüğüm masal ormanı. Bu gece kamp yapıyorum. Ama beni en çok heyecanlandıran şey bir ağaç evde uyuyacak olmak. Neden? Çünkü...
 
Hava kararmaya başladı. Ağaca tırmanıyorum. Buradan gökyüzü öyle berrak görünüyor ki, bir tek bulut yok. Işık yok. Sessizce yıldızları bekliyorum. Ah işte! Tek tek geliyorlar. Neyse ki pusulamı almıştım. Kuzey neresi biliyorum, bu yüzden Küçük Ayı'yı hemen gördüm! Çok mutluyum. Nicedir rüyalarıma giren anı yaşıyorum; yaprakları kımıldatan ılık rüzgar ve uzaktan gelen kurt ulumaları dışında ses yok!
Kendimi, içimi duymak için buna çok ihtiyacım vardı... Rüzgarın saçlarıma dokunuşundaki şefkate  teslim, binlerce kandil gibi parlayan yıldızlara bakarak esniyorum..
 
Ve gerçek hayat! Hayalini kurmadığım, içinde çalkalana, yuvarlana, tutunmak istemeden, çoğu kez hırpalanarak yaşadığım gündelik hayat! İnşaat gürültüsüne karışan kuş sesleri, betona ve sonra yüzüme çarpan ve bu yüzden sevemediğim güneş... Hoyrat şoförler, acımasız politikacılar.. Yarınımı bilmeden yattığım, gecede on kez bölünen uykular.
 
Nasıl olsa bitecek tesellisiyle, yaşamaktan çok hatır için katlandığım eski bir tanıdık gibi hayat. Ve doğadan kopuk, kendime yabancı saatler, günler... Hızla dökülen erguvan çiçeklerini tek tek geri yapıştırmak, mor salkımların ve leylakların kokusunu kavanozlara doldurmak istiyorum.
 
İmkansızı istemekten yorulduğumda, ayarsızlığımla baş başayım...

Ağzını burnunu sevdiğimin şeytanı atla arabaya bas gaza diyor. Aç dört pencereyi, bangır bangır çalsın müzik. Ve yok yetmez, avaz avaz şarkı söyle! Kurt kuş duysun feryadını.

 
 
 
 
 
 
 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

AYAKKABI MESELESİ





Gitmek nasıl başlıyordu? İnsan önce ayakkabılarını mı giyerdi? Yoksa en kıymetli eşyalarını mı toplardı? Yoksa saçlarını mı taradı? Hatırladım... Gitmek karar vermekle başlardı. Ve karar verme süreci hepimiz için aynı şekilde işlemiyor. Kimi insan on dakikada hayatını bir bavula sığdırabilirken, bir ömür boyu o valizi hazırlayamayanlar tanıyorum...
 
Peki ben nasıl biriyim? Nasıl giderim ben? Karar verirken kendimle ve etraftaki insanlarla nasıl bir etkileşim içinde olurum?
 
Kesinlikle hırçınlaşırım. Verdiğim karar üzerine iyi veya kötü, tüm konuşmalardan rahatsız olurum.. Bütün dünya karşı cephedeymiş, hayat beni hiç desteklemiyormuşçasına paniklerim... Ben, bir yerden, birinden öyle usul usul ve çabucak gidemem. Aylarca kafamda evirip çeviririm. Çantaları toplamaya başlamadan evvel sayfalarca yazar çizer, eşyaları dağıtır toplar ve defalarca vazgeçerim. Kalmak için türlü bahane uydururum. Koşullar olgun değildir, aslında bulunduğum yerde her şey daha iyi olabilir... Oysa hepsi, bütün bu mırıldanmalar, bahaneler gidecek gücü toparlayamıyor olmanın cinleridir.
 
Kendimi bu anlamda öyle iyi tanırım ki... Bazen toparlanmak aylarıma mal olsa da, gitme fikri bir kez zihnimin kapılarını araladıysa mutlaka yola çıkarım.
 
Çok yemek yerim korkunca. Acıkmadan, susamadan ve durmadan gevelerim lokmalarımı. Uykularım kaçar. Gündelik hayattaki  akış artık sadece bedenimin katıldığı bir rutindir.
 
Benim önce ruhum gider, sonra zihnim. En son bedenim..
 
Öyleyse ayakkabılarımı giymeye hazırım. Sadece düşünüyorum, çünkü ayakkabı benim için önemli. Acaba şık mı olmalıyım? Yoksa uzun bir yürüyüş için rahat bir model mi seçmeliyim? Şık ve rahat? 
 
Biraz zamana ihtiyacım var. Beden konforu önemli:)
 
 
 
 

29 Nisan 2017 Cumartesi

HAYAT SONA ERMEDEN EVVEL BENİ ÜÇ KEZ İNKAR EDECEKSİN* SEVGİLİM, AMA NAFİLE



Unuttum, yaraysa da tuz bastım diyorsun ya, o iş öyle olmuyor. İnsan insanı ne bir bakışta seviyor, ne de tek sözle silip atabiliyor. Aşkı başlattığın kadar kolay bitiremiyorsun. Bunun şarkısı var, türküsü var, içip içip kadehin dibinde inlemesi, ağlaması var. Her ölümle, her boşanmayla tetiklenişi var.
 
Hani o evrenin görünmez ipleriyle birbirimize bağlı olmaklar var ya, işte bu o; ben sana, sen bana sonsuza dek, hayatlar boyunca bağlıydık, bağlandık ve bağlanacağız. Dönüp dönüp çarpışan otomobiller gibi... Ancak her çarpışmamızda sevinçle kollarımızı havaya kaldırmayacağız. Bazen de küfürler, lanetler okuyacağız birbirimize. Ama kaçamazsın artık, kan damarları boyunca varız birbirimiz için...
 
Seçtiğin yemekteyim, gittiğin konserde, yaz tatilinde uzandığın şezlogda, altını çizdiğin cümlede. Seçimlerinde, reddedişlerinde sen sandığın her şeydeyim. Bugüne kadar elinin, gözünün, nefesinin değdiği herkes ve her şeyle birlikte artık senin bir parçanım.
 
Nefesini tut, istersen gözlerini oy, fotoğrafları yırt.. Ya da kendini uçurumlardan at.  Defalarca inkar et. Ne fayda.. Ben senin bir parçanım; bu hayatta ve gelecek onlarca hayatta birlikteyiz...


*Petrus

24 Nisan 2017 Pazartesi

GİDEBİLECEK MİYİZ BURALARDAN?


 
Sabah kahvesi içilirken, nasıl o kafaya geliniyor gerçekten bilmiyorum. Belki bedenin kimyasıyla ilgili..
 
- İyi ki çocuğumuz yok.
- Ya da keşke olsaydı.
- Şu duruma baksana Allah aşkına, ne çocuğu yahu!
- Ama olsaydı, daha hızlı hareket etmez miydik başka bir seçenek oluşturmak için?
- Haklısın...
 
Anne ve baba olan tanıdıklarımın neredeyse dörtte biri gitti. Çoğu uzak ülkelere, birkaç tanesi de ülkenin güneyindeki kurtarılmış topraklara..
Biz duruyoruz. İçimiz her dakika kalk gidelim derken, basiretsizliğimiz b.. yeme otur diyor... Kalarak kaybedeceklerimi seyretmeye dayanacak mı yüreğim bilmiyorum. Açıkçası sanmıyorum. On gündür yaşam savaşı veren ruhum, bence o kadarını kaldıramaz.. Fakat gideceğim yer gezegenin en güzel noktası da olsa sürgün yerim olmayacak mı? Çünkü gönül rızamla seçerek, isteyerek gitmeyeceğim.. Çaresizlikten, kaçarak, ağlayarak gideceğim.. Yaşadığım basiretsizlik de bu zaten; biliyorum ki gerçek anlamda, tam olarak hiçbir zaman gidemeyeceğim. Osiris gibi parça parça olacağım. Birkaç şehir, onlarca dost arasında lime lime edilecek hayatım..

Birileri başarmış. Evlerini, topraklarını bırakıp karşı kıyıya geçmişler. Kolay olmamış ama başarmışlar. Her zamankinden daha çok ihtiyacım var başarı öyküleri dinlemeye. Keşke dedem hayatta olsaydı ve bana ömrü boyunca kaç kez tökezlediğini ve tekrar ayağa kalktığını anlatsaydı.. Keşke Aysel anneannem yaşasaydı da kandil ışığında yama yapmayı öğretseydi... Düğme bile dikemeyen ben, belki o zaman içimdeki yırtıkları diker, yollara düşecek gücü bulurdum...

19 Nisan 2017 Çarşamba

GÜVEN ARSEBÜK; DÖRT KÖŞE BİR DELİKTE YUVARLAK BİR ÇİVİ.

 
 
Bu yazı benim yaşlandığımın, ilk gençliğim çoktan uzaklarda kaldığının kanıtıdır.. Buluntu saklamayı hiç sevmem, hele beni ele veren, insan olduğumu ispatlayanları asla saklamam.
 
On dokuz yaşımın gücü ve enerjisiyle amfiye girdiğimde geleceğim için önemli bir adım attığıma inanıyordum. Artık İstanbul Üniversitesi'nde okumaya hak kazanmış binlerce öğrenciden biriydim. Hayatta en çok istediğim şeyi okuyacak ve bilime hizmet ederek yaşayacaktım. Hem de öyle bir bilim ki içinde sanat, tarih, estetik, seyahat, okuma, çizme, macera... insan evladı ne isterse var. Yani yok, yok!
 
İlk gün, ilk ders, ilk hoca. P.tesi, 09.00, Profesör Güven Arsebük!
 Kıyafetini, sesini, bakışını, gözlüklerini, pantolon askılarını, bahçeye bıraktığı Volkswagen arabasını ona ait tüm detayları hatırlıyorum. Allahım nasıl da doğru bir yere gelmiştim!
 
Sesi kulaklarımda: "İnsanın insan olma yolculuğunda en büyük keşfi nedir?"
"Homo erectus bir geceden sabaha homo sapiens olmamıştır..."
 
İlk konuşmamızı hatırlıyorum; okey oynamaya giderken yakalandığımızda "Eti" diye seslenişini. Dersten kaytarmış olmamıza rağmen bize anlayışla gülümsemişti ve ben onun tarafından biliniyorum, adımla seslendi diye havalara uçmuştum!

Akademik dünyanın adaletine inancım sarsılmaya başladığında yani ilk duvara tosladığımda görüşme saatinde odasına gitmiştim. Saat 11.00 olup o büyülü kapı aralandığında bana gösterilen sandalyeye oturup, birkaç dakika içinde tüm hayal kırıklıklarımı etrafa saçmıştım.
Uzun uzun dinlemişti sızlanmalarımı. Sonra gözlerimin içine baktı ve  "Eti, hiçbir yemek piştiği kadar sıcak yenmez" diyerek telaşıma acı acı gülümsedi..  Nasıl unuturum?
 
Ya son karşılaşmamızı...
Keşke sarılsaydım kocaman göbeğine, keşke öpseydim yanaklarından. Keşke kitabını imzalatsaydım... Keşkeler listeme altın harflerle yazıldınız hocam... En büyük keşkelerimin yanına koydum sizi.. Çok üzgünüm....
 
 
 

17 Nisan 2017 Pazartesi

UNUTULMAZ BİR SABAH...

 
Bütün dünya acını biliyor gibi oldu değil mi? Sanki bu sabah herkes senden daha üzgün, en az senin kadar üzgün.. Ama değil.. Onlar bambaşka kaygılara uyandılar. Onlar gelip gelmeyeceği belli olmayan zamanların endişesine kapıldılar. Karanlık, ışıksız bir sabah baksana. Bir çocuk için fazla ağır hava, çok  çiçek var ağaçlarda, üstüme dökülüyorlar ve altında eziliyorum sanki.....
 
Belki henüz yatağındasın. Belki de artık kaçamayacağın o en ama en gerçeğe uyanmak istemediğinden sımsıkı kapadın gözlerini.. Öyle iyi anlıyorum ki seni... İnanır mısın bende açmak istemiyorum gözlerimi 17 Nisan'a..
 
Sevdiğinin acısı senindir derler. Keşke olsa... Keşke acını alabilsem kalbinden, hafifletebilsem üzüntünü, kederini..
 
Unutulmaz bir sabah Aras... İnsan babasının gittiği günü unutmaz... Bugünü hep hatırlayacaksın. Benim 16 Mart'ım, senin 17 Nisan'ın oldu... 
 
Seni seviyorum küçük insan.. Çok seviyorum...
 
 
 

12 Nisan 2017 Çarşamba

YANIBAŞIMDAKİ GÜZELLİK YOGANIN ALLAHIDIR:)

Unutulmaz olanı unutmak gayesiyle debelenmenin yorgunluğu aklımı başıma getirince, dün bambaşka bir güne dönüştü. Günlerdir yüreğimi sıkıştıran, ama kendimi dinlemekten alıkoyamadığım şarkının içinde umutlu melodiler duymaya başladım. Sonra tozu dumana katan inşaat kamyonlarına rağmen tüm güzellikleriyle sokağa yayılan çiçekleri fark ettim.
 
Okulun kapısından içeri girdiğimde koşarak bana doğru gelen küçük insana, onu ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun baktım. Baktım.. Çiçeklerin güzelliğine, çocukların neşesi karışmıştı. İçimden ne onları çatı katına çıkartmak geldi, ne de yoga dersi yapmak. Bugün kendi doğalarında, doğamızda kalalım, öylece dans edelim, gülelim istedim. Sokakta erguvanlar açmıştı, ağaçlar kendi yogalarıyla böylesine mutluyken, biz neden coşmayacaktık ki?
 
Ders 09.50 'de başladı. Yani başlamadı:) Matları bile sermedim. Sadece, selamlaşırken dizleri acımasın diye yastıklar koydum yere.
Sınıfa girince bu sıra dışı durumu hemen gördüler. Selam kısmını hızlıca geçip, onlara aklımda ne olduğunu anlattım. Eğer herkesin onayı varsa günü bedenimizi ne yapmak istiyorsa yapsın diye serbest bırakacaktık. Tabii kurallar vardı. Sonuçta açık alanda değildik.. Bu yüzden koşmak, bağırmak uygun olmazdı. Bir de asıl önemli olan birbirimize nazik davranmaktı.
 
Kurallar zaman zaman ihlal edilip koşuldu mu? Evet. Çığlık atıldı mı? Tabii ki! Ya nezaket unutuldu mu? Elbette! Ama hiçbiri küçük insanla dans etmenin büyüsünü bozmadı. Ne zaman bir adım geri düşsek kenara oturup arkadaşlarımızı izledik ve hemen toparlandık.
 
Kolların bacakların, hatta parmakların ve saçların özgürlüğü, bahara ve saçma sapan kurallarla sıkıştırılmış yüreklerimize öyle iyi geldi, öyle yakıştı ki!
 
Çocuklar dönmek istediler. Özellikle de kızlar. Onları tek tek döndürdüm, uçurdum! Yüzlerindeki heyecan ve neşeyle benim de yüreğim havalandı. Tüm umutsuzluğa, kapana kısılmışlığa rağmen tertemiz rüzgarlar esmeye başladı içimde.
 
Saat 12.00 olduğunda kan dolaşımım, ruh halim değişmişti. Artık beynime kan gidiyordu! Belki de bugün son günümdü ve şahane geçirmiştim. Sevdiğim bir arkadaşımla uyanmış, en sevdiğim işi yaparak güne devam etmiştim! Hep hayat bana meydan okuyacak değildi ya, bugün ben ondan mutlu anlar almıştım. Benim olmayanın, uzakta olanın, hızla kaçırdığımın yasını tutmak yerine, yanıbaşımdakiyle havalara uçmuştum. Sevdikçe sevilmiş, coştukça coşmuştum!
 
Yaşasın yanıbaşımdaki güzellikler!
 
Namaste!

10 Nisan 2017 Pazartesi

HOLA Mİ AMİGO


 
 
 
Bumerang gibi hikayeler var; dönüp dönüp gelen, her geldiğinde az evvel yaşanmış gibi insanın ruhunu ezen. Hep gafil avlanılan, her ziyaretinde zamanın boşluklarına düşüren kıymetli, eşsiz ve öldürücü hikayeler..
 
Bazen çok eğlenirken, hiç düşünmezken, kahkahaları boğazda düğümleyen, gözlerin içindeki gülümsemeyi birkaç saniyede gözyaşı seline çevirebilen, seni içinde olduğun andan alıp, çoktan ardında kalmış geçmişe fırlatan veya asla istediğin gibi şekillenmeyecek, belki de hiç gelmeyecek geleceğe iten hikayeler...
 
Barıştım, yasını tuttum dediğinde önüne gelen, asla geçer not alamayacağın zamansız vedalar...
 
Bahardan nefret etmemek için çok direniyorum. Dün bir mor salkımı öperken neden aklıma düştün bilmiyorum. Ya da şu filmi izlerken nasıl savruldum dostluğumuzun uçsuz bucaksız sahillerine? Oraya nasıl gittim?
 
Bu şarkı... Dinlediğim, bildiğim bir melodi gibi.. Kalbime doğru söyleniyordu sanki.. Hiç anlamadığım sözleri senden bir mesaj gibiydi.. Neden böyle algıladım? Bana ne diyorsun dostum?
Çok özlemek ve kavuşamayacak olmanın bilgisi tüm kemiklerimi un ufak etti... Gün boyu etime battı gerçek hayat!
 
Ne çok hayalimiz vardı. Konuşmadan anlaştıklarımız. Aşklarımız, kavgalarımız.. Sözlere gerek kalmadan gülmelerimiz... Senin dilin, senin ülken ve şimdi sensiz bir Güney Amerika! O hiç binmediğimiz gemi... Hiç gitmediğimiz lokanta... Keşke bana geri dönebilsen... Keşke zamandaki boşlukları doldurabilsek..
 
 
 
 
 

7 Nisan 2017 Cuma

BANA PENCERENİN DIŞINDAN BAKIYORSUN YA, O KADAR BOŞ Kİ GÖZLERİN..

 
 
Üzülmüyorum sanma, elbette üzülüyorum. Kim ister bu denli belirsiz ve pamuk ipliğine bağlı bir hayatı?
En çok neye üzülüyorum biliyor musun? Bugün tası tarağı toplayıp gitsem, yani ölsem veya başka bir ülkeye göç etsem kimsenin bi tarafında olmaz! Ha, çok konuşur, bi ton yıldırıcı yorum yaparlar o ayrı. Hasta olsan, sebebini anlamakla ilgileneceklerine facebook semalarından edindikleri sağlıklı yaşam reçeteleriyle nasıl iyileşeceğini anlatır dostların. Göç edeceksen daha fena; vatan millet sakarya şiirleri okurlar ezberden, üstelik rakı sofralarında!
 
Her durumda sürgünüm. Bu ülkede tek başına yaşayan çocuksuz bir kadın olarak hakkım olan saygıyı görüyor muyum sanki? Annem görmüş mü? Ya anneannem? Neden korkacağım? Yunanın beni kesmesinden mi? Birilerinin kapıma dayanıp "sevmiyoruz yaşam şeklinizi Elvan Hanımcım," demesi an meselesiyken varsın bir defada kessin beni Yunan! Her gün öleceğime, her sabah acaba hala iyi kötü bir yaşam hakkım var mı diye endişeyle uyanacağıma, varsın kanımı Yunan akıtsın. Zaten alacaklı değil mi benden komşum?
 
Oysa hiç zarar vermedim ben içinde yaşadığım topluma. Çalmadım, çırpmadım, öldürmedim. Komşumun kocasına göz dikmedim. Vergi kaçırmadım. Ahlak kurallarını, yazısız değerlerini çiğnemedim.. Yine de nasıl ağır bir nefesi var ki, ensemde hissetmekten bıktım! Ezberciliğinden, sorgulamadan kabul edişlerinden, inatla öğrenmeyişlerinden yıldım. Zaten bir yaban ottum, iyice yolundum!
 
Evet dersen, kalamam. Aslında hayır desen de kalmam belki...
 
 
 
 

29 Mart 2017 Çarşamba

DUJ VE 100 DOLAR:)))*

 
 
İlişkinin uzun ömürlü olması bana göre iki önemli beceri gerektirir: "samimiyet" ve "güven"
 
Hangisi önce gereklidir veya ikisi aynı anda mı gelir bilinmez. Hatta bunun akıl yoluyla seçildiğinden bile emin değilim. Sadece geriye dönüp baktığımda devam edebilen ilişkilerimde bu iki konudaki becerimi iyi yönetebildiğimi ve karşımdakinin de benimle paslaştığını görüyorum. Bir tür, yetişkin bedeninde oynanan çocuk oyunu gibi.
 
Güven ve samimiyet dediğimde ilk aklıma gelenler; yumuşak karnını diğerine kolayca göstermek, toplum tarafından alttan alta hoşlanılan ama nedense dile getirilince kınanan veya ayıplanan şeyleri birbirine rahatça söyleyebilmek. Ve bu paylaşımın sonunda yargılanmamak.
Yani neredeyse yalnız kalmak gibi. Ama yalnızlıkta kendi yaptığın bir espriye gülmek zordur. Gülmek için iki kişi gerekir. Ve gülmek ortak dilin en güvenilir göstergesidir. İlişkiyi ayakta tutan da en önemli şeylerden biri bu zamanla gelişen ortak dil değil midir?
 
Kimsenin umursamadığı ayrıntılara takılıp gizli gizli bakışmalar, aynı filmi seyredip ağlamalar, alışveriş yaparken aynı ürünlere uzanmalar, birini veya bir şeyi beğenmeyince bıyık altından gülüp, birbirinden göz kaçırmalar...
Hatta zamanla yaratılan ortak bir sözlük! Sadece diğeriyle paylaşılan olaylardan seçilen kelimelerle*, kocaman kocaman şeyleri anlatabilmenin ve ölesiye gülmenin hazzı. Hani şu lep demeden leblebiyi anlamak hali.
 
Bahsettiğim yakınlığı kelimenin tam anlamıyla yaşadığım insan sayısı az... Çok az... Ama birkaç ihanet hikayesi içerse de hala paha biçilmez!
 
Toplu sekse evet, duş ve yüz dolar, cif gençlik hatalarını  bile siler, Genç Luke.... selamlar, hürmetler:)))
 
 
 
 

28 Mart 2017 Salı

GÖKTEN DÜŞEN ELMALARLA DOYMAK

 
 


 
Bir olay yaşanır. Bin kişi tarafından farklı şekillerde anlatılır. Görünürde hiç  kimse yanlış bir şey söylemediği halde, olay anlatıcıya göre defalarca değişir. Anlatıcının aynı olayı değişik mekanlarda ve zamanlarda tekrarladığı da düşünülürse, ki bu tekrarların her biri diğeriyle farklılık gösterir, bir öykü binlerce öyküye dönüşür. Bu yüzden sözlü gelenek önemlidir. Çünkü hikayenin aslına, mesajına sadık kalmanın özünü iyi bilir. 
 
Akitlerin anlamını yitirdiği bir yüzyılda yeniden öyküler anlatılıyor, masallar yazılıyorsa insanlar neyi özlemiş olabilir?
 
Masal yazmak bireyin kendini sağaltım yöntemiyse eğer, zira anlatmaya çalıştıkları duyulmamıştır ve bir kez daha denemek ister, masal anlatmak kesinlikle grup terapi olmalı. Anlatıcı ve dinleyiciler arasında herkesin kıssadan hisse aldığı paylaşım anları.
Davullar çalar, yağmurlar yağar. Gecenin karanlığında bir ışık sızar kalplere. Ağaç kovuklarında saklanmıştır periler. Yedi denizin dibindedir aradığın... Ama bulursun!
Gökten elmalar düşer.. O elmalar aç ruhlar içindir. Anlatıcı ve dinleyici birlikte yerler. Beraber iyileşirler...
 
                                                                                                                                devam edecek...

27 Mart 2017 Pazartesi

DEV KASABAMIZ İSTANBUL'DA PAZARTESİ SABAHINDAN YA SABIR.

Bu sabah sahilde yürüyorum. Ne koşanların, ne bisikletçilerin yolundayım. Hatta yoğun kullanılan sahil tarafındaki beton yolda bile değilim. Zaten hava yağmurlu  diye ortalıkta in cin top atıyor. Sakin sakin ama belli bir tempoda yürürken sol yanımdan bir ayak sesi yavaş yavaş sokulmaya başladı. Bir süre benimle aynı hatta yürümeye devam etti. Sonra azıcık hızlanarak önüme geçti. Ama geçtikten sonra temposunu arttırmadı. Yani ayaklarına basmamak için ya yavaşlamalı veya durmalıyım yada sol tarafa geçmeliyim. İyi de neden?
Allahım neden bu acayip durumlarla karşılaşıyorum? Benim bildiğim, herkes kendi sağından yürür. Eğer birinin önüne geçmişseniz muhtemelen seçiminiz ondan daha hızlı yürümektir, aceleniz vardır. Yani bir sebepten temponuzu arttırmak istemişsinizdir. Benden daha yavaş yürümeyi tercih eden biri koskoca ve de bomboş sahilde neden önüme geçer?
 
Kıza seslendim: "lütfen hızlanır mısınız, ayağınıza basmak istemem"
Cevap yok...
Omuzuna dokundum. Kulaklık çıktı. "Ayağınıza basmak istemedim, biraz hızlanır mısınız?"
Cevap çok sakin ve uykudan uyandırılmış prenses sesiyle: "Sola geçseydiniz."
Ah canım hem narin, hem zeka küpü!
"Sizin için neden benim tempomu değiştirmem veya sola geçmem gerekiyor?
Cevap: "Kusura bakmayın"
Şükür!
 
Saçmalık her zaman böyle makul sonlanmıyor. İstanbul artık dev bir kasabaya dönüştü. Akın akın göç eden taşra zenginleri, bir zamanların rüya kenti olan İstanbul'un dört yanına dağıldılar Eskiden biraz çekinir, uyum sağlamaya çalışırmış bunların dedeleri nineleri, artık o da kalmadı. Üstelik kendi kurallarıyla yaşamakta ısrarlılar!
 
Bu sabah yaşadığım şeyin farklı varyasyonlarını yıllardır Bağdat Caddesi'nde ve benzeri kalabalık yerlerde yaşıyorum ama bu gerçekten ilginçti. Kendimi huysuz teyze gibi hissettim. Oysa yaptığım tek şey, toplu yaşam kurallarına uygun şekilde bana ayrılan hatta yürümekti.
 
"Ben kendi keyfimde takılayım da sen de idare ediver artık" kafası gerçekten çok canımı sıkıyor. İnsanların önceliklerini belirlerken, birlikte yaşamakla ilgili sözlü ve yazılı kuralları hiçe saymalarını çok sevimsiz buluyorum. Bebek arabası kullanan kadınların kaldırımın tamamını işgal etmeleri en gıcık olduğum şeylerden biri. Ya da marketteki sırada hiç tanımadığım amcanın leş gibi kokan nefesini ensemde hissetmek! Bazen dönüp, "beyefendi, hiç tanımadığı biri sizin karınıza, kızınıza bu mesafede dursa hoşunuza gider mi? " diye sormaya niyetleniyorum. Sonra derin derin nefes alıp, evime dönüyorum.
 
Yıllarca taşra, kır bayır sevdiğimi sanmıştım. Oysa aksine asıl sevdiğim kesinlikle şehir hayatı. Ama gerçekten ŞEHİR HAYATI! Bu kent, artık bir şehir değil... İstedikleri kadar müze, kulüp vs açsınlar, değil... Olamıyor. Bizim şehirde yaşamayı öğrenmemiz için kırk fırın ekmek yememiz lazım. Dolmuş şoförünün yetmiş yaşındaki kadın yolcusuna " a sen burada inecektin, haydi in! " demeye devam ettiği yerde vay halimize.
 
Kimse bana kızmasın ama ben İstanbul'u içindekiler olmaksızın seviyorum. Hayatım boyunca kasaba kafasına uyuz oldum ve şimdi tam ortasında yaşamakla cezalandırılmış gibiyim. İnsanın istemediği ot burnunun ucunda bitermiş di mi?
 
O halde nezaketsiz, elini kolunu nereye koyacağını  kestiremeyenlerin, yolun sağını solunu bilmeyenlerin, şemsiyesini birbirinin gözüne sokup, omuz atarak yürümeyi rutine çevirmişlerin, sandalyesini çekerken arkasına bakmaya tenezzül etmeyenlerin, inatla klozet kapaklarına işeyenlerin ve daha nice nicelerinin kasabasına hoşgeldik!
 
Bir sonraki yazının konusu belli: Medeniyet; alışmamış g..teki don!
 
 

23 Mart 2017 Perşembe

DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK*

 
 
 
Dindarlık değil seçimim, dinsizlik! Herhangi bir kitabın öğretilerine sığınmanın fanatizmi değil mi benim de içinde bulunduğum gezegeni yaşanmaz hale getiren? Neden güzelim şehirlerde akıllara zarar saldırılarla geçiyor hayatlarımız? Kime yetmiyor hava, su, toprak? Ama altın, elmas, petrol, bor var değil mi? Pardon... Ben hep  bu "asıl zenginliği" atlıyorum. Zenginlik denildiğinde aklıma gelen keyifli seyahatler, sağlıklı bir beden, tertemiz sebzeler, meyvalar, eş, dost, aile, içinde olmaktan zevk alınan işler...
 
Kutsal kitapların, mitolojik öykülerin, yerel masalların ve efsanelerin binlerce kez durmadan ve sıkılmadan anlattığı iyi ile kötünün savaşı her dönemde sahnelenen, üstelik her defasında kurban isteyen bir oyun  değilse nedir?
 
Bu oyun açıkça olmasa da, aşağıdan aşağıdan hepimiz tarafından besleniyor... Bilerek ve bilmeyerek yaptığımız onlarca, yüzlerce seçim karanlık tarafı güçlendiriyor.. Dökülen kanın, bizim eteklerimize sıçramadığını düşünerek uyuyorsak,  o uyku gaflet uykusudur.
 
Uyanalım!
 
Çok konuşup, uygulamada çuvallıyoruz. Oysa az konuşup, daha sık deneme zamanıdır. Bizi içine sürükledikleri çılgınlığa tek başına direnemeyeceğini düşünme... Daha az ve daha kaliteli tüketim bile başlı başına bir eylem!  Ve inan gücü var...
 
Okuduğun yazarları seç... Kullandığın kozmetikleri, evine soktuğun yiyecekleri seç. Sohbet konularını seç. Haz değil, şefkat odaklı olmayı dene. Çuvallamayacağız demiyorum, tabii ki eski alışkanlıklar yakamızı hemen bırakmayacak... Olsun, yine dene!
 
Dünyayı güzellik kurtaracak. Bu bir inanç. Benim inancım. Güzellik de ne kitaplarda, ne kutsal mekanlarda... ONLAR SADECE SENDEN ÖNCE İYİLİĞE, GÜZELLİĞE, AYDINLIĞA İNANIP, SONRA YOLUNU KAYBEDENLERİN KONAKLAMA YERLERİ.
 
Asıl güzellik içindeki aydınlık tarafa tutunmakta, nefsinle barışmakta. Kolay bir yol olduğu buraları adımlamış gezginlerin vaadleri arasında değil... Ama ancak ve ancak buradan geçmeye niyet edenlere açılacak güzel bir dünyanın kapısından bahsediliyor...
 
Londra'da terör içimi yaktı bu sabah. Oraların baharı öyle güzeldir ki... Çiçekler, ağaçlar, delirmiş yeşilliğiyle çimenler, parklar... Sadece ve sadece huzur sarar insanı. Olan bitenden anladığım şu ki, kötülüğün vatanı kalmadı... İyiliğin ülkesi ise her zaman belli; içine bak.
 
Benim bu sabah ruhumdaki inançtan gayrı gidecek yerim kalmadı.. Her şey ölecek, güzellik kalacak. Güzellik ölümsüzdür...
 
 
* Z. Livaneli
 
 
 
 
 

19 Mart 2017 Pazar

EĞER YUKARIDA...

 
 
 
"Yukarıda tanışanlar burada anlaşırlar." Kim söylemişti hatırlayamıyorum, belki Mevlana..
 
Seninle durumumuzu uzun uzun düşündüm. Neredeyse on yıldır düşünüyorum. Biz aslında hiç tanışmadık... Neden dersen tesadüfen çarpışan ve aksi yönlerde hız yapan bilardo topları gibiyiz. Sen kendi hayatının bildik dehlizine yuvarlanırken, bana ne olduğunu hiç düşünmedin.. Kimle çarpıştım, kafam, kalbim, ruhum ezildi mi? Dönüp bakmadın bile. Bildik karanlığındasın, ışığa alışık değil gözlerin...
 
Oysa hakikatte yukarıda tanışmış olsaydık, tüm anlaşmazlıklarımız, kavgalarımız bungee jumping gibi olurdu; sen beni iterdin, ben uçurumdan aşağıya düşerdim, tam yere çarpacakken ipi çekerdin, beni yukarı alırdın. Ölür gibi olurdum ama ölmezdim. Kavgamız da sahici olurdu, sevgimizde.
 
Tartışmasız, kavgasız ilişkilere güvenmem ben. Daimi uyum varsa taraflardan en az biri, içinin çekmecelerini ağzına kadar dolduruyor demektir... Kendinle uzlaşmakta çuvalladığın  karman çorman bir iç dünyan varken, nasıl olur da dışarıda tam bir birlik halinde devam edebilirsin?
 
İçin rahat olsun, biz seninle yukarıda tanışmadık. Birbirimizi bildiğimizi sandığımız tek hayat şimdi ve buradaydı, ıskaladık.  Yakın hissettiren şey? Acıydı, ona da katlanamadık.
 
Sabah sabah bunları niye yazdım diye merak ediyorsan, uyandığımı haber vermek istedim. İyileştiğimi bil istedim.
 
Mutlu Pazarlar!

18 Mart 2017 Cumartesi

18 MART..

 
 
 
Yaşadığım topraklarda ve benim kişisel tarihimde istesem de atlayamayacağım anılarla yüklüsün 18 Mart...
 
Boğazı ilk görüşüm, Çanakkale'de ilk yürüyüşümüz... Annemle göz göze gelmemek için çırpınışımız ve gözyaşlarımızın çimenlere yuvarlanışı... Sonra Troyalı Helen küpelerim... Boğazın serinliği.. İlk gece seyrim, yelkenlere dolan soluk kesici rüzgar.. Sonra toprağım... Ve daha sonra geçmişin hayaletleri..
 
18 Mart düşündüğümden çok daha fazla anam yüklü..
 
Vatanperver biri olduğum söylenemez, fakat Çanakkale'de gezerken insanın dökülen kanı hissetmemesi mümkün değil. Toprağın her santimetrekaresi hala kıpkırmızı sanki.. Rüzgarın içine gizlenmiş inlemeler, Allah Allah sesleri muhtemelen zihnin oyunları... Ama o mermiler, mataralar, süngüler... hepsi gerçek. Birileri onlara dokunmuş, kullanmış...
 
Çanakkale hakkında ne kadar az şey biliyoruz. Anlatılanlar öyle klişe ki, insan durmadan tekrarlanan kalıp cümleler yüzünden tepkili davranıyor özel günlere, tarihlere.
 
Artık bireylerin hikayelerini dinleme zamanı gelmedi mi? Orada şehit düşen, yaralanan insanların et ve kandan olduklarıyla yüzleşmenin, bir gelecek uğruna kendilerini feda edişlerine saygı göstermenin vakti şimdi değilse ne zaman?
 
Rüzgarın her an anımsadığını sadece yılda bir kez görsek, farklı olur muydu ülkemin kaderi?

16 Mart 2017 Perşembe

KOY G.. RAHVAN GİTSİN!





Ahlak kurallarına gönülden bağlıysanız ve yoga dersi verdiğim için kusursuz davranmam gerektiğine dair beklentileriniz varsa lütfen bu yazıyı okumayın olur  mu?


Kendimden mevsime ve tarihe uygun romantik, hüzünlü, duyarlı bir yazı beklerdim bu sabah. Ve fakat yazamayacağım, zira hiç içimden gelmiyor. Aksine, sesimin çıkabildiği en yüksek yer neresiyse oraya tırmanıp, "koy g.. rahvan gitsiiiiinnn!" diye avaz avaz bağırmak arzusundayım. Hatta iyice abartıp, bu cümleyi nakarat belleyen bir beste yapıp, Londra Senfoni'yle çalasım var. Bak bak, illa bi havalar, bizim Borusan'la çalsam olmaz mı ki?        I ıh...
 
Baban mı ölmüş? Öldü işte güzelim,  Uyuyan Güzel değil ki bu adam, kalkıp gelmeyecek, bekleme artık. Hadi yürü, yürüüüü, yürüsene, tıkama yolunu! 
 
Hayat senin üzüntülerin için mola vermiyor. İş arkadaşların iki yüzlü mü çıktı? Ne var bunda bozulacak? Para da iki yüzlü değil mi? Onlarla ortak noktanı dostluk mu sanmıştın a gülüm!
 
Yediğin kazıkların hesabını mı soruyorsun? Önce attığını inkar ettiğin kazıkların muhasebesini yap bakalım! Ne o? Bunu da mı sevemedik?
 
Affet tatlım affet, yoksa kanser olursun. Belki öncesinde kalp krizi geçirir , sonra sebebini sezemediğin bir şekilde hayatta kalırsın. Hastane odasında yatağına uzanmış, üzerindeki çaputta mavinin kaç tonu var diye bakarken, ulan ne güzel ölüyorduk mu dersin, yoksa madem buradayız bari yaşayalım mı dersin orasını ben bilemem...
 
Bak söylüyorum, bu işler ufaktan başlar; hayattan zevk almayı bıraktığında, ardında kalan bir kişiye, duruma, hadi abartalım kadere küstüğünde, kalbin ve onun emrinde hizmet veren damarların isyan bayrağını çekerler. Tansiyonun, kan damarların boyunca akamayan haz gibi yavaşlar, hızlanır.... Kanının suretine bürünüp, kabusun olurlar. Ardından oranda buranda kitleler, kakanı yapamamak, yediğini sindirememekler....
 
Ummadığın anlarda,  gardırop kapağında karşına çıkan tam boy aynalar gibidir görmezden geldiğin kusurların. Onlardan güneş gözlüğü takarak kaçamazsın... O halde  buna sebep olan insanları tırmalamalar veya suç mahalinden topuklamalar nasıl? Ya da hep bir aynaya örtü örtmeler..
 
Sen ve ben  gayet masumuz ama dünyada çok kötülük var di mi? Koy şuraya boynunu benimkinin yanına da ilahlar bizi kesinler sayın kurban:))
 
Olmadık anlarda gecenin bir yarısı uyandıran panik atak krizlerin kulağına ne fısıldıyor acaba?  Görmek istemediğin şey burnunun ucuna gelmiş, oradan uzaklaşamamışsan ve edilgen davranmak konforlu geldiyse, gözlerin mi bozulmuş.. İyi ki bozulmuş, yoksa dayanamazsın... Dua et ki makine kendini korumayı biliyor.
 
Sen hangisisin? Ben, adım atmaktan korktuğu için toplar damar kapakçığını bozanlardan, kadınlığıyla ritim tutturamadığından memesinde kistik yapı oluşturanlardanım. Merhaba!
 
Bütün bunlardan yırtamazsın, kaçtım sanma, yakalanırsın. Fakat tüm akışı değiştirebilirsin. Hayatın tam ortasında bırakmalı geride kalanların matematiğini ve koyvermeli gelip gelmeyeceği bilinmez geleceğin iplerini. Uyanmalı, yürümeli, koşmalı, yüzmeli, güzel şeyler yemeli, esnemeli, gülümsemeli, kendini sobelemeli, saçmalamaktan utanmayıp, çuvalladığın yerden devam edecek kadar kusurlarıyla barışmalı insan. Etrafa bir bak; herkes topal, hepsinin hörgücü var. Boşversene!
 
Yoksa, bak vallahi doğru söylüyorum, eğer "koy g.. rahvan gitsin " diyemezsen, diyemezsek, sen ve ben daha zaman var zannederken kıçımıza pamuk tıkayacaklar!
 
Sonrası üç kuluvallah...

15 Mart 2017 Çarşamba

YASSIZ






Tutulacak yasın kalmadığında, acı boşluk gibidir. Artık nerede olduğunu, ne zaman geleceğini bilemezsin...
 
Artık hem senindir, hem de bütün dünyanın....

12 Mart 2017 Pazar

EFSUNLU DÜNYA

 
 
Yeni kuşak kadınları tam olarak anlamasam da, buna kuşaklar arası bişi diyorlardı di mi, tarzlarını beğeniyorum. İki yıl önce Gaye Su Akyol, şimdi de tesadüfen Ceyl'an Ertem dinledim. Bir iki kadın daha var onlar arasında sayabileceğim fakat özellikle ikisi hem şarkıları, hem de fotoğraflardaki, sahnedeki duruşlarıyla ilgimi çekiyorlar. Güçlü, kendinden emin, aynı zamanda kırılgan bir tablonun figürleri gibiler. Bütün olarak baktığımda kırılmakla, incinmekle ilgili masallara meydan okuduklarını seziyorum.  Zira insan incinir, üzülür. Bazen kaybeder. 
 
Duygunun, düşüncenin cinsiyeti mi var?
 
Onlar prenses değiller. Prenslerini beklediklerini sanmam.  Prenses gibi davranmak, içinde yaşadıkları gırtlağına kadar boka batmış toplum tarafından kusursuz, lekesiz ya da asil algılanmak gibi bir dertleri de yok zannımca. Ne görüyorsan o. Kendilerini gerçekleştirmek yolunda yolcular. Ağacın ağaç olmak adına çabalamaması, mevsimlerin kendi ritminde sakince geçip gitmesi gibi, sadece sıradan bir ölümlü olarak akıştalar. Bir farkla, kendilerine sahip çıkarak...
 
Bak bu önemli.
 
Bizim kuşağın "etek giydin doğru düzgün otur!" uyarıları onlarda işlememiş. Duymamışlar! Şükürler olsun ki öyle olmuş. Beyaz gömlek içine renkli sütyen takılmaz, siyah ayakkabıya kahverengi çanta alınmaz. El ve ayak ojelerin aynı olmalı!!! Bütün bu söylemler vız gelip trıs gitmiş!
 
Cesur kadınlar bunlar. Bedenleri dövmeli, kasları güçlü. Kendi istedikleri şarkıları yazıp söyleyen, gönüllerince giyinen. Saçlarını kah kazıtıp, kah seksenler kafasına göre bukle bukle kullanan. Dayatılmış kuralları sırf birileri memnun olsun diye kabullenmeyen, erkek dünyasının huzuru kaçmasın diye "kadınlık" adı altında satılan biçimsiz elbiseyi giymeyen insanlar.
 
 
Her ikisini de şahsen tanımıyorum, şarkılarına, sahnedeki duruşlarına bakıp, bende bıraktıkları duyguyu yazıyorum. Sindirilmiş, ruhen ve bedenen hırpalanmış, zihinleri baskıya direnmekten yaratıcılığını kullanamaz olmuş kadınlarla dolu bir ülkede bize gerçek, içeriden bir dünyanın varlığını hatırlatan ruhlara ihtiyacımız var.
 
Alaturkadan, arabeskten korkmayışlarını seviyorum. Bununla barışmış, kendi tarzlarına yerleştirmiş olmaları, üstelik samimiyeti bozmayışları takdire şayan!
 
Deli deli kıyafetlerinin yanında "ben kadınım" diyen kırmızı ojelerine, rujlarına kocaman bir alkış kopartasım var. Bir de en çok, özellikle Ceyl'an'da, kendilerinden önceki kuşağın "insanlığına, kederine, zevkine, gerekirse ayıbına sahip çıkmış, adam gibi kadınlarını" onurlandıran, saygılı duruşlarını beğeniyorum.
 
 
Hem görüntülerine, hem de ruhlarına kayaları delerek yer açıyorlar bu topraklarda. Yeniden renk geliyor kadim coğrafyaya. Farklılıkları, sırf iş olsun diye değil, hakikaten içinin dışa yansıması olarak ortaya koyanlara bence şimdi, tam şu dakika gerçekten ihtiyacımız var. Kafasında tacı, kolunda dövmeleri, dudağında kırmızı rujuyla "geçmiş ve gelecek vardır ya da yoktur fakat ben şimdi ve buradayım!" diyen haliyle varsın çok uzun yaşasın bu ruhlar!
 
Özetlersek: sıkışmamış, sindirilmemiş, alkış almak için kalıplara kısılmamış, sıkıcı değil, aksine sürprizli, yaratıcı, isyankar ve mümkünse vahşi bir medeniyetin böyle geleceğini hayal ediyorum!