22 Mayıs 2017 Pazartesi

ÇOCUK KİTABI OKURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ŞEY.


 
Çocuk kitapları, insanın kendi çocukluğunun dizi dibinde okunmalı. Bir zamanlar çocuk olduğumuzu hatırlayarak, kahramanların üzerimizdeki etkisini küçük insanın masumiyetiyle hissederek okunmalı ki, mesaj yerine ulaşsın.

Kitabı çocuğa değil, kendi çocukluğuna okumalı...

20 Mayıs 2017 Cumartesi

NAPITDURUN ?

 
Gittiğin zamanı hatırlamak istemiyorum. Bilirsin, senin gibi döngülere teslim olamadım.. Hep bu dünyaya geldiğin günü kutlamak, hep en güzel anlarımızı anımsamak istiyorum.. Başka türlüsü elimden gelmiyor..
 
İçimdeki gözyaşı ırmaklarının ucu bucağı olmadığını öğrenmiştim gittiğinde. Sanma ki artık ağlamıyorum. Deprem gibi çöküyor yokluğun, gerçeğin altında eziliyorum. Dünyanın merhametsizliğine çok zor dayanıyorum. Özlüyorum be dostum; bizi çok özlüyorum... Ciğerimi akbabalar paralıyor sanki. Gözünün içindeki ışıltıyı, gülüşünü, kahkaha krizlerimizi deli gibi özlüyorum... Çıkamadığımız seyahatlerden kart yazıyorum bize, konuşamadığımız konuları not ediyorum sonraki hayatlarımıza..
 
Prusya Kralı'na beni de zeytin ağacının altına, mümkünse onun yanına koyun dedim. O vakte kadar tek tesellim zeytin ağaçları... Ne zaman bir zeytin dalının altında durup gökyüzüne baksam, aynı kubbenin altındayız diye seviniyorum. Kalbimi sıkıştırıyor boynuna sarılamamak.
 
Sen ve ben bu alemde ve öte alemde her zaman tanıdık olacağız ya, buna inanmanın tesellisiyle devam ediyorum.
 
Yarın senin bu gezegene gelişini kutlayacağım. İnsanlarla kahve içip, yaptığım tatlıyı paylaşırken onlar bilmeyecek ama ben, yarın bütün gün senin için, bir zamanlar kol kola olduğumuz ilk gençliğimiz için gülümseyeceğim...
 
İyi ki doğdun. İyi ki bu hayatta da bulduk birbirimizi. Seni çok seviyorum..

https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Köpekte Bulunan 10 Güzel Haslet

 
 
"Ruhu'l-Beyân Tefsiri"nde köpek'de on güzel ahlâk olduğu beyan ediliyor.

1- Sadâkat: Köpek sahibini terk etmez. Kovsa da bırakmaz, küsmez. Hizmet eder.

2- Kanâat: Ne verilirse razı olur. Sofraya sokulmaz, bulduğu ile iktifâ eder. Yerine biri gelse onu oradan kovmaz.

3- Tevâzu: Yattığı ve gezdiği yer, alelâde yerlerdir. Kendi için yüksek yer aramaz. Ne yedirilirse yer.

4- Tevekkül: Yarını düşünmez, yerini yermez, erzak biriktirmez.

5- Teslimiyet: Sahibini bırakmaz. Dövse de, ayağını kırsa da yine çağırınca gelir (kuyruğunu sallayarak) teslimiyyet gösterir. İyilik edeni bilir ve unutmaz.

6- Zühd: Kendisini umûmî zuhûrâta bırakmıştır. Gelecek için bir düşüncesi ve hazırlığı ve esaslı bir bakımı yoktur.

7- Miskinlik: Her yeri dolaşır. Bir şey verilirse alır, vermezlerse bakar geçer. Kendini dokunmazlarsa, bir şey yapmaz; yoluna gider.

8- Uyanıklık: Çok az uyur. Şehirlerin, köylerin sokakların da gece bekçisidir. Hırsızları tanır, haber verir. Evleri, bağları, bahçeleri, sürüleri korur.

9- İstiğnâ: Çekingendir. Başkalarının nasîbine tecavuz etmez. (Kedi gibi sofralara sokulmaz) kabları bulaşdırmaz.

10- Edeb: Köpek, haddini bilir. İnsanlar arasında ve hayvan cinsleri içinde, insanlara en çok hizmet edenlerdendir. Emredilen işi tutar. Terbiyeyi kabul eder, terbiye edildiği zaman, tam bir liyakatla, çok büyük işler görür. Sürü, kızak, ev, harb, bekçilik, keşif ve yitik bulma... işlerinde hizmetleri çoktur.

Bu on güzel ahlâk köpekte bulunmaktadır. Halbuki bunlar, hâlis mü'minlerin ve sâdık mürîdlerin sıfatlarındandır.

Kaynak; Molla Yahya Pakiş
 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

SESSİZ BİR ORMAN...



Yemyeşil bir denizdeyim. Belki bahar yüzünden... Tazecik, incecik yeşil yapraklar ve kalın, koyu yeşil olanlar. Ve tabii onların arasında yüzlerce farklı ton, benim gözümün seçemediği incelikler..
Ağaçlar kocaman. Hani o kitaplarda gördüklerimize benziyorlar. O kadar uzun, o kadar uzunlar ki, istesem de güneşi göremiyorum. Sadece yer yer toprağa  değmeyi başarabilen ışık hüzmeleri var, bana  güneşin orada olduğunu hissettiren.
 
Bastığım yer ne çim ne de toprak; yosunumsu, yumuşacık bir halıya benziyor. Ayak tabanlarımı gıdıklıyor bu garip yumuşaklık. Kara Orman burası. Yıllardır düşlerimde gördüğüm masal ormanı. Bu gece kamp yapıyorum. Ama beni en çok heyecanlandıran şey bir ağaç evde uyuyacak olmak. Neden? Çünkü...
 
Hava kararmaya başladı. Ağaca tırmanıyorum. Buradan gökyüzü öyle berrak görünüyor ki, bir tek bulut yok. Işık yok. Sessizce yıldızları bekliyorum. Ah işte! Tek tek geliyorlar. Neyse ki pusulamı almıştım. Kuzey neresi biliyorum, bu yüzden Küçük Ayı'yı hemen gördüm! Çok mutluyum. Nicedir rüyalarıma giren anı yaşıyorum; yaprakları kımıldatan ılık rüzgar ve uzaktan gelen kurt ulumaları dışında ses yok!
Kendimi, içimi duymak için buna çok ihtiyacım vardı... Rüzgarın saçlarıma dokunuşundaki şefkate  teslim, binlerce kandil gibi parlayan yıldızlara bakarak esniyorum..
 
Ve gerçek hayat! Hayalini kurmadığım, içinde çalkalana, yuvarlana, tutunmak istemeden, çoğu kez hırpalanarak yaşadığım gündelik hayat! İnşaat gürültüsüne karışan kuş sesleri, betona ve sonra yüzüme çarpan ve bu yüzden sevemediğim güneş... Hoyrat şoförler, acımasız politikacılar.. Yarınımı bilmeden yattığım, gecede on kez bölünen uykular.
 
Nasıl olsa bitecek tesellisiyle, yaşamaktan çok hatır için katlandığım eski bir tanıdık gibi hayat. Ve doğadan kopuk, kendime yabancı saatler, günler... Hızla dökülen erguvan çiçeklerini tek tek geri yapıştırmak, mor salkımların ve leylakların kokusunu kavanozlara doldurmak istiyorum.
 
İmkansızı istemekten yorulduğumda, ayarsızlığımla baş başayım...

Ağzını burnunu sevdiğimin şeytanı atla arabaya bas gaza diyor. Aç dört pencereyi, bangır bangır çalsın müzik. Ve yok yetmez, avaz avaz şarkı söyle! Kurt kuş duysun feryadını.

 
 
 
 
 
 
 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

AYAKKABI MESELESİ





Gitmek nasıl başlıyordu? İnsan önce ayakkabılarını mı giyerdi? Yoksa en kıymetli eşyalarını mı toplardı? Yoksa saçlarını mı taradı? Hatırladım... Gitmek karar vermekle başlardı. Ve karar verme süreci hepimiz için aynı şekilde işlemiyor. Kimi insan on dakikada hayatını bir bavula sığdırabilirken, bir ömür boyu o valizi hazırlayamayanlar tanıyorum...
 
Peki ben nasıl biriyim? Nasıl giderim ben? Karar verirken kendimle ve etraftaki insanlarla nasıl bir etkileşim içinde olurum?
 
Kesinlikle hırçınlaşırım. Verdiğim karar üzerine iyi veya kötü, tüm konuşmalardan rahatsız olurum.. Bütün dünya karşı cephedeymiş, hayat beni hiç desteklemiyormuşçasına paniklerim... Ben, bir yerden, birinden öyle usul usul ve çabucak gidemem. Aylarca kafamda evirip çeviririm. Çantaları toplamaya başlamadan evvel sayfalarca yazar çizer, eşyaları dağıtır toplar ve defalarca vazgeçerim. Kalmak için türlü bahane uydururum. Koşullar olgun değildir, aslında bulunduğum yerde her şey daha iyi olabilir... Oysa hepsi, bütün bu mırıldanmalar, bahaneler gidecek gücü toparlayamıyor olmanın cinleridir.
 
Kendimi bu anlamda öyle iyi tanırım ki... Bazen toparlanmak aylarıma mal olsa da, gitme fikri bir kez zihnimin kapılarını araladıysa mutlaka yola çıkarım.
 
Çok yemek yerim korkunca. Acıkmadan, susamadan ve durmadan gevelerim lokmalarımı. Uykularım kaçar. Gündelik hayattaki  akış artık sadece bedenimin katıldığı bir rutindir.
 
Benim önce ruhum gider, sonra zihnim. En son bedenim..
 
Öyleyse ayakkabılarımı giymeye hazırım. Sadece düşünüyorum, çünkü ayakkabı benim için önemli. Acaba şık mı olmalıyım? Yoksa uzun bir yürüyüş için rahat bir model mi seçmeliyim? Şık ve rahat? 
 
Biraz zamana ihtiyacım var. Beden konforu önemli:)
 
 
 
 

29 Nisan 2017 Cumartesi

HAYAT SONA ERMEDEN EVVEL BENİ ÜÇ KEZ İNKAR EDECEKSİN* SEVGİLİM, AMA NAFİLE



Unuttum, yaraysa da tuz bastım diyorsun ya, o iş öyle olmuyor. İnsan insanı ne bir bakışta seviyor, ne de tek sözle silip atabiliyor. Aşkı başlattığın kadar kolay bitiremiyorsun. Bunun şarkısı var, türküsü var, içip içip kadehin dibinde inlemesi, ağlaması var. Her ölümle, her boşanmayla tetiklenişi var.
 
Hani o evrenin görünmez ipleriyle birbirimize bağlı olmaklar var ya, işte bu o; ben sana, sen bana sonsuza dek, hayatlar boyunca bağlıydık, bağlandık ve bağlanacağız. Dönüp dönüp çarpışan otomobiller gibi... Ancak her çarpışmamızda sevinçle kollarımızı havaya kaldırmayacağız. Bazen de küfürler, lanetler okuyacağız birbirimize. Ama kaçamazsın artık, kan damarları boyunca varız birbirimiz için...
 
Seçtiğin yemekteyim, gittiğin konserde, yaz tatilinde uzandığın şezlogda, altını çizdiğin cümlede. Seçimlerinde, reddedişlerinde sen sandığın her şeydeyim. Bugüne kadar elinin, gözünün, nefesinin değdiği herkes ve her şeyle birlikte artık senin bir parçanım.
 
Nefesini tut, istersen gözlerini oy, fotoğrafları yırt.. Ya da kendini uçurumlardan at.  Defalarca inkar et. Ne fayda.. Ben senin bir parçanım; bu hayatta ve gelecek onlarca hayatta birlikteyiz...


*Petrus

24 Nisan 2017 Pazartesi

GİDEBİLECEK MİYİZ BURALARDAN?


 
Sabah kahvesi içilirken, nasıl o kafaya geliniyor gerçekten bilmiyorum. Belki bedenin kimyasıyla ilgili..
 
- İyi ki çocuğumuz yok.
- Ya da keşke olsaydı.
- Şu duruma baksana Allah aşkına, ne çocuğu yahu!
- Ama olsaydı, daha hızlı hareket etmez miydik başka bir seçenek oluşturmak için?
- Haklısın...
 
Anne ve baba olan tanıdıklarımın neredeyse dörtte biri gitti. Çoğu uzak ülkelere, birkaç tanesi de ülkenin güneyindeki kurtarılmış topraklara..
Biz duruyoruz. İçimiz her dakika kalk gidelim derken, basiretsizliğimiz b.. yeme otur diyor... Kalarak kaybedeceklerimi seyretmeye dayanacak mı yüreğim bilmiyorum. Açıkçası sanmıyorum. On gündür yaşam savaşı veren ruhum, bence o kadarını kaldıramaz.. Fakat gideceğim yer gezegenin en güzel noktası da olsa sürgün yerim olmayacak mı? Çünkü gönül rızamla seçerek, isteyerek gitmeyeceğim.. Çaresizlikten, kaçarak, ağlayarak gideceğim.. Yaşadığım basiretsizlik de bu zaten; biliyorum ki gerçek anlamda, tam olarak hiçbir zaman gidemeyeceğim. Osiris gibi parça parça olacağım. Birkaç şehir, onlarca dost arasında lime lime edilecek hayatım..

Birileri başarmış. Evlerini, topraklarını bırakıp karşı kıyıya geçmişler. Kolay olmamış ama başarmışlar. Her zamankinden daha çok ihtiyacım var başarı öyküleri dinlemeye. Keşke dedem hayatta olsaydı ve bana ömrü boyunca kaç kez tökezlediğini ve tekrar ayağa kalktığını anlatsaydı.. Keşke Aysel anneannem yaşasaydı da kandil ışığında yama yapmayı öğretseydi... Düğme bile dikemeyen ben, belki o zaman içimdeki yırtıkları diker, yollara düşecek gücü bulurdum...

19 Nisan 2017 Çarşamba

GÜVEN ARSEBÜK; DÖRT KÖŞE BİR DELİKTE YUVARLAK BİR ÇİVİ.

 
 
Bu yazı benim yaşlandığımın, ilk gençliğim çoktan uzaklarda kaldığının kanıtıdır.. Buluntu saklamayı hiç sevmem, hele beni ele veren, insan olduğumu ispatlayanları asla saklamam.
 
On dokuz yaşımın gücü ve enerjisiyle amfiye girdiğimde geleceğim için önemli bir adım attığıma inanıyordum. Artık İstanbul Üniversitesi'nde okumaya hak kazanmış binlerce öğrenciden biriydim. Hayatta en çok istediğim şeyi okuyacak ve bilime hizmet ederek yaşayacaktım. Hem de öyle bir bilim ki içinde sanat, tarih, estetik, seyahat, okuma, çizme, macera... insan evladı ne isterse var. Yani yok, yok!
 
İlk gün, ilk ders, ilk hoca. P.tesi, 09.00, Profesör Güven Arsebük!
 Kıyafetini, sesini, bakışını, gözlüklerini, pantolon askılarını, bahçeye bıraktığı Volkswagen arabasını ona ait tüm detayları hatırlıyorum. Allahım nasıl da doğru bir yere gelmiştim!
 
Sesi kulaklarımda: "İnsanın insan olma yolculuğunda en büyük keşfi nedir?"
"Homo erectus bir geceden sabaha homo sapiens olmamıştır..."
 
İlk konuşmamızı hatırlıyorum; okey oynamaya giderken yakalandığımızda "Eti" diye seslenişini. Dersten kaytarmış olmamıza rağmen bize anlayışla gülümsemişti ve ben onun tarafından biliniyorum, adımla seslendi diye havalara uçmuştum!

Akademik dünyanın adaletine inancım sarsılmaya başladığında yani ilk duvara tosladığımda görüşme saatinde odasına gitmiştim. Saat 11.00 olup o büyülü kapı aralandığında bana gösterilen sandalyeye oturup, birkaç dakika içinde tüm hayal kırıklıklarımı etrafa saçmıştım.
Uzun uzun dinlemişti sızlanmalarımı. Sonra gözlerimin içine baktı ve  "Eti, hiçbir yemek piştiği kadar sıcak yenmez" diyerek telaşıma acı acı gülümsedi..  Nasıl unuturum?
 
Ya son karşılaşmamızı...
Keşke sarılsaydım kocaman göbeğine, keşke öpseydim yanaklarından. Keşke kitabını imzalatsaydım... Keşkeler listeme altın harflerle yazıldınız hocam... En büyük keşkelerimin yanına koydum sizi.. Çok üzgünüm....
 
 
 

17 Nisan 2017 Pazartesi

UNUTULMAZ BİR SABAH...

 
Bütün dünya acını biliyor gibi oldu değil mi? Sanki bu sabah herkes senden daha üzgün, en az senin kadar üzgün.. Ama değil.. Onlar bambaşka kaygılara uyandılar. Onlar gelip gelmeyeceği belli olmayan zamanların endişesine kapıldılar. Karanlık, ışıksız bir sabah baksana. Bir çocuk için fazla ağır hava, çok  çiçek var ağaçlarda, üstüme dökülüyorlar ve altında eziliyorum sanki.....
 
Belki henüz yatağındasın. Belki de artık kaçamayacağın o en ama en gerçeğe uyanmak istemediğinden sımsıkı kapadın gözlerini.. Öyle iyi anlıyorum ki seni... İnanır mısın bende açmak istemiyorum gözlerimi 17 Nisan'a..
 
Sevdiğinin acısı senindir derler. Keşke olsa... Keşke acını alabilsem kalbinden, hafifletebilsem üzüntünü, kederini..
 
Unutulmaz bir sabah Aras... İnsan babasının gittiği günü unutmaz... Bugünü hep hatırlayacaksın. Benim 16 Mart'ım, senin 17 Nisan'ın oldu... 
 
Seni seviyorum küçük insan.. Çok seviyorum...
 
 
 

12 Nisan 2017 Çarşamba

YANIBAŞIMDAKİ GÜZELLİK YOGANIN ALLAHIDIR:)

Unutulmaz olanı unutmak gayesiyle debelenmenin yorgunluğu aklımı başıma getirince, dün bambaşka bir güne dönüştü. Günlerdir yüreğimi sıkıştıran, ama kendimi dinlemekten alıkoyamadığım şarkının içinde umutlu melodiler duymaya başladım. Sonra tozu dumana katan inşaat kamyonlarına rağmen tüm güzellikleriyle sokağa yayılan çiçekleri fark ettim.
 
Okulun kapısından içeri girdiğimde koşarak bana doğru gelen küçük insana, onu ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun baktım. Baktım.. Çiçeklerin güzelliğine, çocukların neşesi karışmıştı. İçimden ne onları çatı katına çıkartmak geldi, ne de yoga dersi yapmak. Bugün kendi doğalarında, doğamızda kalalım, öylece dans edelim, gülelim istedim. Sokakta erguvanlar açmıştı, ağaçlar kendi yogalarıyla böylesine mutluyken, biz neden coşmayacaktık ki?
 
Ders 09.50 'de başladı. Yani başlamadı:) Matları bile sermedim. Sadece, selamlaşırken dizleri acımasın diye yastıklar koydum yere.
Sınıfa girince bu sıra dışı durumu hemen gördüler. Selam kısmını hızlıca geçip, onlara aklımda ne olduğunu anlattım. Eğer herkesin onayı varsa günü bedenimizi ne yapmak istiyorsa yapsın diye serbest bırakacaktık. Tabii kurallar vardı. Sonuçta açık alanda değildik.. Bu yüzden koşmak, bağırmak uygun olmazdı. Bir de asıl önemli olan birbirimize nazik davranmaktı.
 
Kurallar zaman zaman ihlal edilip koşuldu mu? Evet. Çığlık atıldı mı? Tabii ki! Ya nezaket unutuldu mu? Elbette! Ama hiçbiri küçük insanla dans etmenin büyüsünü bozmadı. Ne zaman bir adım geri düşsek kenara oturup arkadaşlarımızı izledik ve hemen toparlandık.
 
Kolların bacakların, hatta parmakların ve saçların özgürlüğü, bahara ve saçma sapan kurallarla sıkıştırılmış yüreklerimize öyle iyi geldi, öyle yakıştı ki!
 
Çocuklar dönmek istediler. Özellikle de kızlar. Onları tek tek döndürdüm, uçurdum! Yüzlerindeki heyecan ve neşeyle benim de yüreğim havalandı. Tüm umutsuzluğa, kapana kısılmışlığa rağmen tertemiz rüzgarlar esmeye başladı içimde.
 
Saat 12.00 olduğunda kan dolaşımım, ruh halim değişmişti. Artık beynime kan gidiyordu! Belki de bugün son günümdü ve şahane geçirmiştim. Sevdiğim bir arkadaşımla uyanmış, en sevdiğim işi yaparak güne devam etmiştim! Hep hayat bana meydan okuyacak değildi ya, bugün ben ondan mutlu anlar almıştım. Benim olmayanın, uzakta olanın, hızla kaçırdığımın yasını tutmak yerine, yanıbaşımdakiyle havalara uçmuştum. Sevdikçe sevilmiş, coştukça coşmuştum!
 
Yaşasın yanıbaşımdaki güzellikler!
 
Namaste!

10 Nisan 2017 Pazartesi

HOLA Mİ AMİGO


 
 
 
Bumerang gibi hikayeler var; dönüp dönüp gelen, her geldiğinde az evvel yaşanmış gibi insanın ruhunu ezen. Hep gafil avlanılan, her ziyaretinde zamanın boşluklarına düşüren kıymetli, eşsiz ve öldürücü hikayeler..
 
Bazen çok eğlenirken, hiç düşünmezken, kahkahaları boğazda düğümleyen, gözlerin içindeki gülümsemeyi birkaç saniyede gözyaşı seline çevirebilen, seni içinde olduğun andan alıp, çoktan ardında kalmış geçmişe fırlatan veya asla istediğin gibi şekillenmeyecek, belki de hiç gelmeyecek geleceğe iten hikayeler...
 
Barıştım, yasını tuttum dediğinde önüne gelen, asla geçer not alamayacağın zamansız vedalar...
 
Bahardan nefret etmemek için çok direniyorum. Dün bir mor salkımı öperken neden aklıma düştün bilmiyorum. Ya da şu filmi izlerken nasıl savruldum dostluğumuzun uçsuz bucaksız sahillerine? Oraya nasıl gittim?
 
Bu şarkı... Dinlediğim, bildiğim bir melodi gibi.. Kalbime doğru söyleniyordu sanki.. Hiç anlamadığım sözleri senden bir mesaj gibiydi.. Neden böyle algıladım? Bana ne diyorsun dostum?
Çok özlemek ve kavuşamayacak olmanın bilgisi tüm kemiklerimi un ufak etti... Gün boyu etime battı gerçek hayat!
 
Ne çok hayalimiz vardı. Konuşmadan anlaştıklarımız. Aşklarımız, kavgalarımız.. Sözlere gerek kalmadan gülmelerimiz... Senin dilin, senin ülken ve şimdi sensiz bir Güney Amerika! O hiç binmediğimiz gemi... Hiç gitmediğimiz lokanta... Keşke bana geri dönebilsen... Keşke zamandaki boşlukları doldurabilsek..
 
 
 
 
 

7 Nisan 2017 Cuma

BANA PENCERENİN DIŞINDAN BAKIYORSUN YA, O KADAR BOŞ Kİ GÖZLERİN..

 
 
Üzülmüyorum sanma, elbette üzülüyorum. Kim ister bu denli belirsiz ve pamuk ipliğine bağlı bir hayatı?
En çok neye üzülüyorum biliyor musun? Bugün tası tarağı toplayıp gitsem, yani ölsem veya başka bir ülkeye göç etsem kimsenin bi tarafında olmaz! Ha, çok konuşur, bi ton yıldırıcı yorum yaparlar o ayrı. Hasta olsan, sebebini anlamakla ilgileneceklerine facebook semalarından edindikleri sağlıklı yaşam reçeteleriyle nasıl iyileşeceğini anlatır dostların. Göç edeceksen daha fena; vatan millet sakarya şiirleri okurlar ezberden, üstelik rakı sofralarında!
 
Her durumda sürgünüm. Bu ülkede tek başına yaşayan çocuksuz bir kadın olarak hakkım olan saygıyı görüyor muyum sanki? Annem görmüş mü? Ya anneannem? Neden korkacağım? Yunanın beni kesmesinden mi? Birilerinin kapıma dayanıp "sevmiyoruz yaşam şeklinizi Elvan Hanımcım," demesi an meselesiyken varsın bir defada kessin beni Yunan! Her gün öleceğime, her sabah acaba hala iyi kötü bir yaşam hakkım var mı diye endişeyle uyanacağıma, varsın kanımı Yunan akıtsın. Zaten alacaklı değil mi benden komşum?
 
Oysa hiç zarar vermedim ben içinde yaşadığım topluma. Çalmadım, çırpmadım, öldürmedim. Komşumun kocasına göz dikmedim. Vergi kaçırmadım. Ahlak kurallarını, yazısız değerlerini çiğnemedim.. Yine de nasıl ağır bir nefesi var ki, ensemde hissetmekten bıktım! Ezberciliğinden, sorgulamadan kabul edişlerinden, inatla öğrenmeyişlerinden yıldım. Zaten bir yaban ottum, iyice yolundum!
 
Evet dersen, kalamam. Aslında hayır desen de kalmam belki...
 
 
 
 

29 Mart 2017 Çarşamba

DUJ VE 100 DOLAR:)))*

 
 
İlişkinin uzun ömürlü olması bana göre iki önemli beceri gerektirir: "samimiyet" ve "güven"
 
Hangisi önce gereklidir veya ikisi aynı anda mı gelir bilinmez. Hatta bunun akıl yoluyla seçildiğinden bile emin değilim. Sadece geriye dönüp baktığımda devam edebilen ilişkilerimde bu iki konudaki becerimi iyi yönetebildiğimi ve karşımdakinin de benimle paslaştığını görüyorum. Bir tür, yetişkin bedeninde oynanan çocuk oyunu gibi.
 
Güven ve samimiyet dediğimde ilk aklıma gelenler; yumuşak karnını diğerine kolayca göstermek, toplum tarafından alttan alta hoşlanılan ama nedense dile getirilince kınanan veya ayıplanan şeyleri birbirine rahatça söyleyebilmek. Ve bu paylaşımın sonunda yargılanmamak.
Yani neredeyse yalnız kalmak gibi. Ama yalnızlıkta kendi yaptığın bir espriye gülmek zordur. Gülmek için iki kişi gerekir. Ve gülmek ortak dilin en güvenilir göstergesidir. İlişkiyi ayakta tutan da en önemli şeylerden biri bu zamanla gelişen ortak dil değil midir?
 
Kimsenin umursamadığı ayrıntılara takılıp gizli gizli bakışmalar, aynı filmi seyredip ağlamalar, alışveriş yaparken aynı ürünlere uzanmalar, birini veya bir şeyi beğenmeyince bıyık altından gülüp, birbirinden göz kaçırmalar...
Hatta zamanla yaratılan ortak bir sözlük! Sadece diğeriyle paylaşılan olaylardan seçilen kelimelerle*, kocaman kocaman şeyleri anlatabilmenin ve ölesiye gülmenin hazzı. Hani şu lep demeden leblebiyi anlamak hali.
 
Bahsettiğim yakınlığı kelimenin tam anlamıyla yaşadığım insan sayısı az... Çok az... Ama birkaç ihanet hikayesi içerse de hala paha biçilmez!
 
Toplu sekse evet, duş ve yüz dolar, cif gençlik hatalarını  bile siler, Genç Luke.... selamlar, hürmetler:)))
 
 
 
 

28 Mart 2017 Salı

GÖKTEN DÜŞEN ELMALARLA DOYMAK

 
 


 
Bir olay yaşanır. Bin kişi tarafından farklı şekillerde anlatılır. Görünürde hiç  kimse yanlış bir şey söylemediği halde, olay anlatıcıya göre defalarca değişir. Anlatıcının aynı olayı değişik mekanlarda ve zamanlarda tekrarladığı da düşünülürse, ki bu tekrarların her biri diğeriyle farklılık gösterir, bir öykü binlerce öyküye dönüşür. Bu yüzden sözlü gelenek önemlidir. Çünkü hikayenin aslına, mesajına sadık kalmanın özünü iyi bilir. 
 
Akitlerin anlamını yitirdiği bir yüzyılda yeniden öyküler anlatılıyor, masallar yazılıyorsa insanlar neyi özlemiş olabilir?
 
Masal yazmak bireyin kendini sağaltım yöntemiyse eğer, zira anlatmaya çalıştıkları duyulmamıştır ve bir kez daha denemek ister, masal anlatmak kesinlikle grup terapi olmalı. Anlatıcı ve dinleyiciler arasında herkesin kıssadan hisse aldığı paylaşım anları.
Davullar çalar, yağmurlar yağar. Gecenin karanlığında bir ışık sızar kalplere. Ağaç kovuklarında saklanmıştır periler. Yedi denizin dibindedir aradığın... Ama bulursun!
Gökten elmalar düşer.. O elmalar aç ruhlar içindir. Anlatıcı ve dinleyici birlikte yerler. Beraber iyileşirler...
 
                                                                                                                                devam edecek...

27 Mart 2017 Pazartesi

DEV KASABAMIZ İSTANBUL'DA PAZARTESİ SABAHINDAN YA SABIR.

Bu sabah sahilde yürüyorum. Ne koşanların, ne bisikletçilerin yolundayım. Hatta yoğun kullanılan sahil tarafındaki beton yolda bile değilim. Zaten hava yağmurlu  diye ortalıkta in cin top atıyor. Sakin sakin ama belli bir tempoda yürürken sol yanımdan bir ayak sesi yavaş yavaş sokulmaya başladı. Bir süre benimle aynı hatta yürümeye devam etti. Sonra azıcık hızlanarak önüme geçti. Ama geçtikten sonra temposunu arttırmadı. Yani ayaklarına basmamak için ya yavaşlamalı veya durmalıyım yada sol tarafa geçmeliyim. İyi de neden?
Allahım neden bu acayip durumlarla karşılaşıyorum? Benim bildiğim, herkes kendi sağından yürür. Eğer birinin önüne geçmişseniz muhtemelen seçiminiz ondan daha hızlı yürümektir, aceleniz vardır. Yani bir sebepten temponuzu arttırmak istemişsinizdir. Benden daha yavaş yürümeyi tercih eden biri koskoca ve de bomboş sahilde neden önüme geçer?
 
Kıza seslendim: "lütfen hızlanır mısınız, ayağınıza basmak istemem"
Cevap yok...
Omuzuna dokundum. Kulaklık çıktı. "Ayağınıza basmak istemedim, biraz hızlanır mısınız?"
Cevap çok sakin ve uykudan uyandırılmış prenses sesiyle: "Sola geçseydiniz."
Ah canım hem narin, hem zeka küpü!
"Sizin için neden benim tempomu değiştirmem veya sola geçmem gerekiyor?
Cevap: "Kusura bakmayın"
Şükür!
 
Saçmalık her zaman böyle makul sonlanmıyor. İstanbul artık dev bir kasabaya dönüştü. Akın akın göç eden taşra zenginleri, bir zamanların rüya kenti olan İstanbul'un dört yanına dağıldılar Eskiden biraz çekinir, uyum sağlamaya çalışırmış bunların dedeleri nineleri, artık o da kalmadı. Üstelik kendi kurallarıyla yaşamakta ısrarlılar!
 
Bu sabah yaşadığım şeyin farklı varyasyonlarını yıllardır Bağdat Caddesi'nde ve benzeri kalabalık yerlerde yaşıyorum ama bu gerçekten ilginçti. Kendimi huysuz teyze gibi hissettim. Oysa yaptığım tek şey, toplu yaşam kurallarına uygun şekilde bana ayrılan hatta yürümekti.
 
"Ben kendi keyfimde takılayım da sen de idare ediver artık" kafası gerçekten çok canımı sıkıyor. İnsanların önceliklerini belirlerken, birlikte yaşamakla ilgili sözlü ve yazılı kuralları hiçe saymalarını çok sevimsiz buluyorum. Bebek arabası kullanan kadınların kaldırımın tamamını işgal etmeleri en gıcık olduğum şeylerden biri. Ya da marketteki sırada hiç tanımadığım amcanın leş gibi kokan nefesini ensemde hissetmek! Bazen dönüp, "beyefendi, hiç tanımadığı biri sizin karınıza, kızınıza bu mesafede dursa hoşunuza gider mi? " diye sormaya niyetleniyorum. Sonra derin derin nefes alıp, evime dönüyorum.
 
Yıllarca taşra, kır bayır sevdiğimi sanmıştım. Oysa aksine asıl sevdiğim kesinlikle şehir hayatı. Ama gerçekten ŞEHİR HAYATI! Bu kent, artık bir şehir değil... İstedikleri kadar müze, kulüp vs açsınlar, değil... Olamıyor. Bizim şehirde yaşamayı öğrenmemiz için kırk fırın ekmek yememiz lazım. Dolmuş şoförünün yetmiş yaşındaki kadın yolcusuna " a sen burada inecektin, haydi in! " demeye devam ettiği yerde vay halimize.
 
Kimse bana kızmasın ama ben İstanbul'u içindekiler olmaksızın seviyorum. Hayatım boyunca kasaba kafasına uyuz oldum ve şimdi tam ortasında yaşamakla cezalandırılmış gibiyim. İnsanın istemediği ot burnunun ucunda bitermiş di mi?
 
O halde nezaketsiz, elini kolunu nereye koyacağını  kestiremeyenlerin, yolun sağını solunu bilmeyenlerin, şemsiyesini birbirinin gözüne sokup, omuz atarak yürümeyi rutine çevirmişlerin, sandalyesini çekerken arkasına bakmaya tenezzül etmeyenlerin, inatla klozet kapaklarına işeyenlerin ve daha nice nicelerinin kasabasına hoşgeldik!
 
Bir sonraki yazının konusu belli: Medeniyet; alışmamış g..teki don!
 
 

23 Mart 2017 Perşembe

DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK*

 
 
 
Dindarlık değil seçimim, dinsizlik! Herhangi bir kitabın öğretilerine sığınmanın fanatizmi değil mi benim de içinde bulunduğum gezegeni yaşanmaz hale getiren? Neden güzelim şehirlerde akıllara zarar saldırılarla geçiyor hayatlarımız? Kime yetmiyor hava, su, toprak? Ama altın, elmas, petrol, bor var değil mi? Pardon... Ben hep  bu "asıl zenginliği" atlıyorum. Zenginlik denildiğinde aklıma gelen keyifli seyahatler, sağlıklı bir beden, tertemiz sebzeler, meyvalar, eş, dost, aile, içinde olmaktan zevk alınan işler...
 
Kutsal kitapların, mitolojik öykülerin, yerel masalların ve efsanelerin binlerce kez durmadan ve sıkılmadan anlattığı iyi ile kötünün savaşı her dönemde sahnelenen, üstelik her defasında kurban isteyen bir oyun  değilse nedir?
 
Bu oyun açıkça olmasa da, aşağıdan aşağıdan hepimiz tarafından besleniyor... Bilerek ve bilmeyerek yaptığımız onlarca, yüzlerce seçim karanlık tarafı güçlendiriyor.. Dökülen kanın, bizim eteklerimize sıçramadığını düşünerek uyuyorsak,  o uyku gaflet uykusudur.
 
Uyanalım!
 
Çok konuşup, uygulamada çuvallıyoruz. Oysa az konuşup, daha sık deneme zamanıdır. Bizi içine sürükledikleri çılgınlığa tek başına direnemeyeceğini düşünme... Daha az ve daha kaliteli tüketim bile başlı başına bir eylem!  Ve inan gücü var...
 
Okuduğun yazarları seç... Kullandığın kozmetikleri, evine soktuğun yiyecekleri seç. Sohbet konularını seç. Haz değil, şefkat odaklı olmayı dene. Çuvallamayacağız demiyorum, tabii ki eski alışkanlıklar yakamızı hemen bırakmayacak... Olsun, yine dene!
 
Dünyayı güzellik kurtaracak. Bu bir inanç. Benim inancım. Güzellik de ne kitaplarda, ne kutsal mekanlarda... ONLAR SADECE SENDEN ÖNCE İYİLİĞE, GÜZELLİĞE, AYDINLIĞA İNANIP, SONRA YOLUNU KAYBEDENLERİN KONAKLAMA YERLERİ.
 
Asıl güzellik içindeki aydınlık tarafa tutunmakta, nefsinle barışmakta. Kolay bir yol olduğu buraları adımlamış gezginlerin vaadleri arasında değil... Ama ancak ve ancak buradan geçmeye niyet edenlere açılacak güzel bir dünyanın kapısından bahsediliyor...
 
Londra'da terör içimi yaktı bu sabah. Oraların baharı öyle güzeldir ki... Çiçekler, ağaçlar, delirmiş yeşilliğiyle çimenler, parklar... Sadece ve sadece huzur sarar insanı. Olan bitenden anladığım şu ki, kötülüğün vatanı kalmadı... İyiliğin ülkesi ise her zaman belli; içine bak.
 
Benim bu sabah ruhumdaki inançtan gayrı gidecek yerim kalmadı.. Her şey ölecek, güzellik kalacak. Güzellik ölümsüzdür...
 
 
* Z. Livaneli
 
 
 
 
 

19 Mart 2017 Pazar

EĞER YUKARIDA...

 
 
 
"Yukarıda tanışanlar burada anlaşırlar." Kim söylemişti hatırlayamıyorum, belki Mevlana..
 
Seninle durumumuzu uzun uzun düşündüm. Neredeyse on yıldır düşünüyorum. Biz aslında hiç tanışmadık... Neden dersen tesadüfen çarpışan ve aksi yönlerde hız yapan bilardo topları gibiyiz. Sen kendi hayatının bildik dehlizine yuvarlanırken, bana ne olduğunu hiç düşünmedin.. Kimle çarpıştım, kafam, kalbim, ruhum ezildi mi? Dönüp bakmadın bile. Bildik karanlığındasın, ışığa alışık değil gözlerin...
 
Oysa hakikatte yukarıda tanışmış olsaydık, tüm anlaşmazlıklarımız, kavgalarımız bungee jumping gibi olurdu; sen beni iterdin, ben uçurumdan aşağıya düşerdim, tam yere çarpacakken ipi çekerdin, beni yukarı alırdın. Ölür gibi olurdum ama ölmezdim. Kavgamız da sahici olurdu, sevgimizde.
 
Tartışmasız, kavgasız ilişkilere güvenmem ben. Daimi uyum varsa taraflardan en az biri, içinin çekmecelerini ağzına kadar dolduruyor demektir... Kendinle uzlaşmakta çuvalladığın  karman çorman bir iç dünyan varken, nasıl olur da dışarıda tam bir birlik halinde devam edebilirsin?
 
İçin rahat olsun, biz seninle yukarıda tanışmadık. Birbirimizi bildiğimizi sandığımız tek hayat şimdi ve buradaydı, ıskaladık.  Yakın hissettiren şey? Acıydı, ona da katlanamadık.
 
Sabah sabah bunları niye yazdım diye merak ediyorsan, uyandığımı haber vermek istedim. İyileştiğimi bil istedim.
 
Mutlu Pazarlar!

18 Mart 2017 Cumartesi

18 MART..

 
 
 
Yaşadığım topraklarda ve benim kişisel tarihimde istesem de atlayamayacağım anılarla yüklüsün 18 Mart...
 
Boğazı ilk görüşüm, Çanakkale'de ilk yürüyüşümüz... Annemle göz göze gelmemek için çırpınışımız ve gözyaşlarımızın çimenlere yuvarlanışı... Sonra Troyalı Helen küpelerim... Boğazın serinliği.. İlk gece seyrim, yelkenlere dolan soluk kesici rüzgar.. Sonra toprağım... Ve daha sonra geçmişin hayaletleri..
 
18 Mart düşündüğümden çok daha fazla anam yüklü..
 
Vatanperver biri olduğum söylenemez, fakat Çanakkale'de gezerken insanın dökülen kanı hissetmemesi mümkün değil. Toprağın her santimetrekaresi hala kıpkırmızı sanki.. Rüzgarın içine gizlenmiş inlemeler, Allah Allah sesleri muhtemelen zihnin oyunları... Ama o mermiler, mataralar, süngüler... hepsi gerçek. Birileri onlara dokunmuş, kullanmış...
 
Çanakkale hakkında ne kadar az şey biliyoruz. Anlatılanlar öyle klişe ki, insan durmadan tekrarlanan kalıp cümleler yüzünden tepkili davranıyor özel günlere, tarihlere.
 
Artık bireylerin hikayelerini dinleme zamanı gelmedi mi? Orada şehit düşen, yaralanan insanların et ve kandan olduklarıyla yüzleşmenin, bir gelecek uğruna kendilerini feda edişlerine saygı göstermenin vakti şimdi değilse ne zaman?
 
Rüzgarın her an anımsadığını sadece yılda bir kez görsek, farklı olur muydu ülkemin kaderi?

16 Mart 2017 Perşembe

KOY G.. RAHVAN GİTSİN!





Ahlak kurallarına gönülden bağlıysanız ve yoga dersi verdiğim için kusursuz davranmam gerektiğine dair beklentileriniz varsa lütfen bu yazıyı okumayın olur  mu?


Kendimden mevsime ve tarihe uygun romantik, hüzünlü, duyarlı bir yazı beklerdim bu sabah. Ve fakat yazamayacağım, zira hiç içimden gelmiyor. Aksine, sesimin çıkabildiği en yüksek yer neresiyse oraya tırmanıp, "koy g.. rahvan gitsiiiiinnn!" diye avaz avaz bağırmak arzusundayım. Hatta iyice abartıp, bu cümleyi nakarat belleyen bir beste yapıp, Londra Senfoni'yle çalasım var. Bak bak, illa bi havalar, bizim Borusan'la çalsam olmaz mı ki?        I ıh...
 
Baban mı ölmüş? Öldü işte güzelim,  Uyuyan Güzel değil ki bu adam, kalkıp gelmeyecek, bekleme artık. Hadi yürü, yürüüüü, yürüsene, tıkama yolunu! 
 
Hayat senin üzüntülerin için mola vermiyor. İş arkadaşların iki yüzlü mü çıktı? Ne var bunda bozulacak? Para da iki yüzlü değil mi? Onlarla ortak noktanı dostluk mu sanmıştın a gülüm!
 
Yediğin kazıkların hesabını mı soruyorsun? Önce attığını inkar ettiğin kazıkların muhasebesini yap bakalım! Ne o? Bunu da mı sevemedik?
 
Affet tatlım affet, yoksa kanser olursun. Belki öncesinde kalp krizi geçirir , sonra sebebini sezemediğin bir şekilde hayatta kalırsın. Hastane odasında yatağına uzanmış, üzerindeki çaputta mavinin kaç tonu var diye bakarken, ulan ne güzel ölüyorduk mu dersin, yoksa madem buradayız bari yaşayalım mı dersin orasını ben bilemem...
 
Bak söylüyorum, bu işler ufaktan başlar; hayattan zevk almayı bıraktığında, ardında kalan bir kişiye, duruma, hadi abartalım kadere küstüğünde, kalbin ve onun emrinde hizmet veren damarların isyan bayrağını çekerler. Tansiyonun, kan damarların boyunca akamayan haz gibi yavaşlar, hızlanır.... Kanının suretine bürünüp, kabusun olurlar. Ardından oranda buranda kitleler, kakanı yapamamak, yediğini sindirememekler....
 
Ummadığın anlarda,  gardırop kapağında karşına çıkan tam boy aynalar gibidir görmezden geldiğin kusurların. Onlardan güneş gözlüğü takarak kaçamazsın... O halde  buna sebep olan insanları tırmalamalar veya suç mahalinden topuklamalar nasıl? Ya da hep bir aynaya örtü örtmeler..
 
Sen ve ben  gayet masumuz ama dünyada çok kötülük var di mi? Koy şuraya boynunu benimkinin yanına da ilahlar bizi kesinler sayın kurban:))
 
Olmadık anlarda gecenin bir yarısı uyandıran panik atak krizlerin kulağına ne fısıldıyor acaba?  Görmek istemediğin şey burnunun ucuna gelmiş, oradan uzaklaşamamışsan ve edilgen davranmak konforlu geldiyse, gözlerin mi bozulmuş.. İyi ki bozulmuş, yoksa dayanamazsın... Dua et ki makine kendini korumayı biliyor.
 
Sen hangisisin? Ben, adım atmaktan korktuğu için toplar damar kapakçığını bozanlardan, kadınlığıyla ritim tutturamadığından memesinde kistik yapı oluşturanlardanım. Merhaba!
 
Bütün bunlardan yırtamazsın, kaçtım sanma, yakalanırsın. Fakat tüm akışı değiştirebilirsin. Hayatın tam ortasında bırakmalı geride kalanların matematiğini ve koyvermeli gelip gelmeyeceği bilinmez geleceğin iplerini. Uyanmalı, yürümeli, koşmalı, yüzmeli, güzel şeyler yemeli, esnemeli, gülümsemeli, kendini sobelemeli, saçmalamaktan utanmayıp, çuvalladığın yerden devam edecek kadar kusurlarıyla barışmalı insan. Etrafa bir bak; herkes topal, hepsinin hörgücü var. Boşversene!
 
Yoksa, bak vallahi doğru söylüyorum, eğer "koy g.. rahvan gitsin " diyemezsen, diyemezsek, sen ve ben daha zaman var zannederken kıçımıza pamuk tıkayacaklar!
 
Sonrası üç kuluvallah...

15 Mart 2017 Çarşamba

YASSIZ






Tutulacak yasın kalmadığında, acı boşluk gibidir. Artık nerede olduğunu, ne zaman geleceğini bilemezsin...
 
Artık hem senindir, hem de bütün dünyanın....

12 Mart 2017 Pazar

EFSUNLU DÜNYA

 
 
Yeni kuşak kadınları tam olarak anlamasam da, buna kuşaklar arası bişi diyorlardı di mi, tarzlarını beğeniyorum. İki yıl önce Gaye Su Akyol, şimdi de tesadüfen Ceyl'an Ertem dinledim. Bir iki kadın daha var onlar arasında sayabileceğim fakat özellikle ikisi hem şarkıları, hem de fotoğraflardaki, sahnedeki duruşlarıyla ilgimi çekiyorlar. Güçlü, kendinden emin, aynı zamanda kırılgan bir tablonun figürleri gibiler. Bütün olarak baktığımda kırılmakla, incinmekle ilgili masallara meydan okuduklarını seziyorum.  Zira insan incinir, üzülür. Bazen kaybeder. 
 
Duygunun, düşüncenin cinsiyeti mi var?
 
Onlar prenses değiller. Prenslerini beklediklerini sanmam.  Prenses gibi davranmak, içinde yaşadıkları gırtlağına kadar boka batmış toplum tarafından kusursuz, lekesiz ya da asil algılanmak gibi bir dertleri de yok zannımca. Ne görüyorsan o. Kendilerini gerçekleştirmek yolunda yolcular. Ağacın ağaç olmak adına çabalamaması, mevsimlerin kendi ritminde sakince geçip gitmesi gibi, sadece sıradan bir ölümlü olarak akıştalar. Bir farkla, kendilerine sahip çıkarak...
 
Bak bu önemli.
 
Bizim kuşağın "etek giydin doğru düzgün otur!" uyarıları onlarda işlememiş. Duymamışlar! Şükürler olsun ki öyle olmuş. Beyaz gömlek içine renkli sütyen takılmaz, siyah ayakkabıya kahverengi çanta alınmaz. El ve ayak ojelerin aynı olmalı!!! Bütün bu söylemler vız gelip trıs gitmiş!
 
Cesur kadınlar bunlar. Bedenleri dövmeli, kasları güçlü. Kendi istedikleri şarkıları yazıp söyleyen, gönüllerince giyinen. Saçlarını kah kazıtıp, kah seksenler kafasına göre bukle bukle kullanan. Dayatılmış kuralları sırf birileri memnun olsun diye kabullenmeyen, erkek dünyasının huzuru kaçmasın diye "kadınlık" adı altında satılan biçimsiz elbiseyi giymeyen insanlar.
 
 
Her ikisini de şahsen tanımıyorum, şarkılarına, sahnedeki duruşlarına bakıp, bende bıraktıkları duyguyu yazıyorum. Sindirilmiş, ruhen ve bedenen hırpalanmış, zihinleri baskıya direnmekten yaratıcılığını kullanamaz olmuş kadınlarla dolu bir ülkede bize gerçek, içeriden bir dünyanın varlığını hatırlatan ruhlara ihtiyacımız var.
 
Alaturkadan, arabeskten korkmayışlarını seviyorum. Bununla barışmış, kendi tarzlarına yerleştirmiş olmaları, üstelik samimiyeti bozmayışları takdire şayan!
 
Deli deli kıyafetlerinin yanında "ben kadınım" diyen kırmızı ojelerine, rujlarına kocaman bir alkış kopartasım var. Bir de en çok, özellikle Ceyl'an'da, kendilerinden önceki kuşağın "insanlığına, kederine, zevkine, gerekirse ayıbına sahip çıkmış, adam gibi kadınlarını" onurlandıran, saygılı duruşlarını beğeniyorum.
 
 
Hem görüntülerine, hem de ruhlarına kayaları delerek yer açıyorlar bu topraklarda. Yeniden renk geliyor kadim coğrafyaya. Farklılıkları, sırf iş olsun diye değil, hakikaten içinin dışa yansıması olarak ortaya koyanlara bence şimdi, tam şu dakika gerçekten ihtiyacımız var. Kafasında tacı, kolunda dövmeleri, dudağında kırmızı rujuyla "geçmiş ve gelecek vardır ya da yoktur fakat ben şimdi ve buradayım!" diyen haliyle varsın çok uzun yaşasın bu ruhlar!
 
Özetlersek: sıkışmamış, sindirilmemiş, alkış almak için kalıplara kısılmamış, sıkıcı değil, aksine sürprizli, yaratıcı, isyankar ve mümkünse vahşi bir medeniyetin böyle geleceğini hayal ediyorum!

11 Mart 2017 Cumartesi

MART

 
 
 
Durup durup geri gelen soğuk, rüyalarla konuşan geçmiş, sepetteki ütüler, belki de asla gitmeyeceğim bir ülkenin kelimeleri, geç kalmışlık hissi, birkaç beyaz saç teli, okunacak kitaplar, düzeltilecek masallar...
 
Düzeltilecek masallar....
 
Uzun süren gri dönemin iç kemiren, endişelendiren varlığı.. "Acımadı ki!" diyenler, parmağındaki sıyrık yüzünden serum bağlanmasını bekleyenler..
Yersizler, yurtsuzlar, evsizler...
 
Yüreğe yük olanın, bele ağrı veren görünmez ipleri. İncecik bir makarayla etrafında dans ederek dönen; tüm eylemlerini imkansız kılan, bilip de bilmemeler...
 
Hepsi benim evin balkonunda. Kapıyı açsam sabahın alacasında içeri doluşacaklar. Teklifsizce kahvemi içip, ahbapmışızcasına omzuma uzatacaklar ellerini.
 
Zorsun Mart, ama geçen yıldan beri daha dostsun. Vedaların en güzelini, en ertelenmişini yaşadığım an, özgürleştim ben.
 
hoşçakal DİYEBİLİYORUM ARTIK...
 
 

9 Mart 2017 Perşembe

MUTLU KUZEY

 
 
Bodrum'da sevdiklerimle sağdan sola koşuşturup, zamana meydan okumaya çalışırken ve elbette başaramayıp ha bire tökezlerken, kendime çok gördüğüm durma eylemine saklanmak istedim. İçimden kitap okumak geldi. Sadece ve sadece zevk için, bir şey öğrenme veya anlama kaygısı taşımadan öylesine, hatta mümkünse bomboş bir kafayla kahve kitap keyfi yapmak!
İki kitap seçtim. Biri aşka dair felsefi bir zımbırtıydı, dolayısıyla çabuk sıkıldım. Zira adına aldanmış, baharda aşk hakkında okumak güzel olur sanmıştım... İkincisi daha önce duymadığım bir Macar yazara aitti; Arpad Kun. Kitabın adı Mutlu Kuzey. Kuzey dedi ya, beni çekti zaten.
 
Ertesi sabah kitabımı alıp, Bodrum'un en güzel manzarasına karşı kuruldum. Güneş, kahve, kitap ve bir de komik, yılışık sokak kedisi! İşte tatil, işte insanın bomboş hissetmesi için idealleştirilmiş bir an!
Başkalarının gevşemekten anladığı nedir bilmem ama hayatında ot içmemiş bendeniz için, ot kafası budur:)
 
Kitap gerçekten hoşuma gitti. Hala bitmediği için nihai fikrimi paylaşamamakla birlikte ortalarına yaklaştığım için güzel olduğunu söyleyebiliyorum. Kuzey'in mutlu insanları arasına karışan ömrünün önemli bir kısmını Afrika'da geçiren melez bir adamın hikayesi... İçinde modern dünya ve hiç bilmediğimiz tılsımlı dünya birbirine paralel anlatılmış.
 
Ayı hafta içinde İasos kentini gezmek, Ferzan izlemek ve üstüne bu kitap öyle iyi geldi ki, güneş her bir saç telimden kafama sızıp, kalbime hayat ışığı olarak süzüldü sanki...
Omuzlarım gevşedi, dişlerimi sıkmayı bıraktım. Kaygılarımı palmiye ağacının gövdesine doladım. Belirsizlikler mi? Onları biri aldı galiba, göremedim ki!
 
Sanat ve doğa hasta ruhumuzun tek ilacı...
 
 
 
 

8 Mart 2017 Çarşamba

8 MART KUTLANMALI.

 
En az diğer tarihler kadar hatta yaşadığımız toprakların şiddete eğilimi düşünülürse daha da önemli bir gün!
 
Kadınlar Günü!
 
Her an, her saniye şiddetin bin bir türlüsüne maruz kalan kadınların, susan ve susmayı seçenlerin, susturulanların... hepsinin günü kutlu olsun.



https://www.youtube.com/watch?v=dHDGC7SZEYM

7 Mart 2017 Salı

ŞAPŞAL BİR DEVEDİR ZATIM.


Yükünü indirmek istemeyen çöl devesi gibiyim  nicedir. Yürüyor, varamıyorum.
Anlamaya ihtiyacım var. Ve anlatmaya. Koşmadan, bir sonraki randevunun telaşına düşmeden, sakin sakin konuşmaya. Dün havalimanından eve dönerken T. E. aradı. Değerli dostum. Onunla aramızda geçen beş dakikalık telefon konuşması iki gündür içimi kemiren rahatsızlığın özeti gibiydi. Yine bir şey olmuştu ve tıka basa dolmuştum. Hikayeler, yaşananlar içimden taşmıştı. Kenara çekilip onları düzgünce katlamaya ve içimin çekmecelerine yerleştirmeye, uzun uzun düşünüp sindirmeye ihtiyacım vardı.
 
S.Y. nin söyledikleri ağır geldi... Kelimeler, onun kalbinden benim kalbime hızlıca boşaltılan hakikatler olmasaydı, bu denli ezilmezdim... İsteklerim ve sorumluluklarım arasındaki denge arayışında ritimsiz rüzgarlar gibi salınırken, sanki bir suçlu aradım ve hızla geçen zamana gücendim. Sonra o en sevdiğim çiçeklerin bile uzun süre toprağa tutunmadığını, birgün tıpkı onlar gibi, geldiğim yere döneceğim gerçeğiyle kim bilir kaçıncı kez silkelendim.
 
Hiç bir sarsıntının beni uyandırmamasına gücendim...
 

28 Şubat 2017 Salı

YOLA ÇIKMAK

 
 
Eskisi kadar sevdiğim bir eylem olduğundan emin değilim. Yormaya, hırpalamaya başladı. Tıpkı geç yenen akşam yemeğine benziyor; uykusuz bırakıyor, rüyalarımı kemiriyor. Heyecanım azaldı, kendimi gaz getirmelerim, günler önceden çanta hazırlamalarım bitti. Bavullar küçüldü fakat ağırlaştı... Gitmek, kalmak hepsi manasız gibi. Uçak kaçırmak istiyorum ya da hoooop diye uçuvermek, hiç beklememek...
 
Yola çıkmak fikri yolun kendisinden fazla yorar oldu. Ardımda kalanların beklentileri, gidiyorum diye gönül koymaları... Gittiğim yerdeki insanların beklentileri... Belki de sadece ve sadece kendim için yola çıkmayı başaramıyorum... Kırmaktan korkarken, en çok kendimi yıpratıp, derin öfkeme hapsoluyorum... Kimsenin hayal kırıklığı olmamak uğruna nefes alamıyorum
 
Hangi yolculuktur ki insan yalnızca kendini alır yanına, geri kalan herkes ve her şey ne ardındadır, ne önünde. O zaman mı anlamlı olur yol? Ya da bizim için anlamlı olan yolculukları fark ettiğimiz gelecekte bir an mıdır asıl kederleneceğimiz yer?
 
İmdat diye bağırasım var günlerdir, ellerimi ağzımdan çekmeye cesaretim yok!
 

26 Şubat 2017 Pazar

FARE

 
Dokuz aydır bir bahçe katında oturuyorum. Geldiğim hafta ilaçlattığım için börtü böcek sıkıntım hiç olmadı. Gerçi kapı ve pencerelerdeki tel konusunda da hep dikkatliydim ama yine de nasıl olduysa oldu evime iki kez fare girdi.
 
Birincisinde gözlerime inanamamıştım. Çünkü hazırlıksız yakalanmıştım. İkincisinde biraz daha makul bir tutum içindeyim çünkü artık süreci biliyorum...
 
Sadece şunu ilginç buluyorum, bu fareler her iki zaman diliminde de, evime gelmesiyle ilgili içimin yüzde yüz huzurlu olmadığı insanlar söz konusu olduğunda ortaya çıktılar.
 
Bu zamanlamadan adım kadar emin olduğum için, hocamın nasihatını hatırladım ve bu hayvan evime gelerek bana ne anlatıyor diye düşündüm... Galiba bir kez daha sezgilerimi göz ardı etmememi söylüyordu. Bir şey veya bir durum içime sinmiyorsa henüz ilk adım atılmadan dur demeliydim. Gerçeği olduğu gibi görmeli ve farklı bir gelişme ihtimali varmış gibi yanılsamalı bir kapı aralamamalıydım.
 
Şu anda evimde kendini beğenmiş, burnu Kaf dağında, egosu ondan da aşkın bir fare dolaşıyor.. Alabildiğine cahil, bu yüzden beş kaplan gücünde ve çok cesur... Her şeyi o biliyor. Uyarıları tehdit olarak algılayacak ve fakat sallamayacak kadar kendinden emin. İşin kötüsü kalbi oldukça bulanık...
 
Neyse ne, herkesin sınavı kendine. Dilerim üçüncü deneyim gelmeden ben dersi iyice idrak etmişimdir...

25 Şubat 2017 Cumartesi

BAHAR VE YİĞİT OKUR

 
 
Geldi geldi. Kesin bilgi, zira cemre düştü, mine çiçekleri açtı. Şu an itibariyle önümüzdeki üç ayı mevsime methiyeler düzerek geçireceğiz. Ha, aranızda daha iyi işi olanlar varsa onu bilemem. Kendi adıma,  her bulduğum fırsatta kıra bayıra çıkacağım. Bol bol okuyacağım. Elimdeki işleri bitireceğim ve yüzme sezonunu gün sayacağım.
 
Elbette o arada ülkede yer yerinden oynayacak. Güneş tutulacak, akıllar tutulacak, ardından kim bilir nasıl bir macera selinde hangimiz nereye savrulacağız? Bilmiyorum. Hiçbir şeyi önceden bilmek, henüz gelmemiş bir an için endişelenmek istemiyorum... Doğmamış çocuğuna okul arayan annelere benzemek istemiyorum. Bi doğsun, biraz oynasın, büyüsün, okul buluruz. Olmadı gitsin mahalle mektebine!
 
Dün arkadaş tavsiyesiyle ilk Yiğit Okur romanımı bitirdim; Hulki Bey ve Arkadaşları. Gerçekten beğendim. Yazarın bağıra bağıra veya sessizce kendini ortaya koyduğu, satırları bazen mürekkeple, çoğu zaman da okkasını anılara daldırıp, bizzat  et ve kanla yazmasını seviyorum. İşte o zaman yazar ve okur arasında bir tür kan kardeşliği, adını bulamadığım bir akit imzalanıyor.
Hiç yüz yüze gelmediğiniz biriyle bağ kurmak sanırım böyle bir şey.. Hele ki anlattıkları mekan, zaman ve konu olarak sizi yakalamışsa, işte orası sözün bittiği yer oluyor.
 
6-7 Eylül farklı kişilerden dinleme ayrıcalığına eriştiğim bir tarihtir... Duyduklarım karşısında hissettiğim mahcubiyeti belki başka bir zaman anlatırım... Birilerinin sebepsiz yere ölmesinin ardında yine başkalarının politik ve ekonomik çıkarlarının olması ne kadar tanıdık değil mi? Vah bizi "insan sosyal canlıdır" diye tanımlayan antropologlara!
 
Sanırım Yiğit Okur'un başka romanlarını da okuyacağım. Geçen yıl vefat etmiş olmasına üzüldüm... Bana üç biraya patlamasıysa ayrı bir güzellik! Söz sözdür Ege, biralarını alacağız :)
 
 

24 Şubat 2017 Cuma

IT IS TIME

 

 İngilizce öğrenmekte ne kadar zorlandığımı anımsıyorum. Hatta hala kendimi pek öğrenmiş saymıyorum ya, yine de belli bir seviyede hayatı çevirecek kadar konuşup yazabilmemi sanırım bana bu dili sevdiren yazarlara, şairlere ve onların unutulmaz cümlelerine borçluyum. Elbette kamu için düşünülen uyarı cümlelerinin derinliğine olan hayranlığım* başka bir konu:)
 
 
Londra'ya dönmek hayal oldu. Pound aldı başını yürüdü. Neyse ki kahvemizi ve kitabımızı getiren Mehmetus gibi değerli dostlarımız var, yoksa ruhumun sahibi bir şehirden uzak yaşamak çok acı...
 
Konumuz Londra değil, konu "it is time!"
 
Gerçekten öyle, dün ışıl ışıl denize, kaldırımın kenarında başını kaldırıp gelene geçene gülümseyen mine çiçeğine baktım da "evet ya, zaman  geldi" dedim içimden. Uzun, soğuk ve kımıltısız bir kışın ardından cemreler düşmeye başladıysa, kırları bembeyaz papatyalar örtmüş, badem çiçekleri coşmuş ve köyümün sulak topraklarında nergisler çıldırmışsa yeniden yaşamaya başlamayı kim engelleyebilir?
 
İstar'ın kanı kaynıyordur yavaş yavaş değil mi? Hem Türklerin yeni yılına da az kaldı.. O halde ha gayret diyerek uyanmanın, elde cepte olan ne varsa masaya yatırıp, işe koyulmanın vaktidir.
 
İçimden kırda bayırda Winterson okumak, öyle mal gibi durup deniz seyretmek ve badem ağaçları altına yatıp gökyüzüne bakmak geliyor. Hepsini yapacağım! Az kaldı.
 
It is time... Yaşamak, yaşatmak, üretmek ve silkinmek için... Hadi hadi içelim şu sabah kahvesini de duşumuzu alıp işe koyulalım di mi ya?!
 
*Mind the gap please...
 

21 Şubat 2017 Salı

EVSİZLER





İstanbul'un sokaklarında eski neşe nicedir yok. Daha çok açlık, hoyratlık, bencillik var. Benim çocukluğumda dilencileri sadece Sultanahmet'de görürdük. Ya da Eyüp'e gidince. Cuma günlerine özel bir dilenme ekibi falan da olmazdı. Hele hele bizim mahallelerde hiç olmazdı. Fazla yemeğimizi, artık kullanmak istemediğimiz ev eşyalarını ve kıyafetleri apartman görevlisine verirdik. O, içinden işine yarayanları alır, kalanları da yazın giderken köyüne götürürdü.
 
Evsizlik, açlık gibi kelimeler Afrika'yı çağrıştırırdı. Savaş yıllarında karne ile yapılan alışverişi dinlerken sanki o günleri yaşayan babaannem değilmiş de onun büyükannesiymiş gibi gelirdi.
 
Günler geçti, zaman aktı ve bugün bakıyorum da belki de ömrüm boyunca yaşamadığım bir yoksulluğun, yoksunluğun tam ortasındayız.
 
Bir yanda türlü sebeple İstanbul'a sığınmak durumunda kalmış mülteciler ve doğudan kaçıp gelmiş vatandaşlarımız, diğer tarafta hayatın süprizli yollarında yürürken evine, ocağına yabancılaşan eşimiz dostumuz, özellikle bacılarımız.
 
Birinci grubun acısını, çaresizliğini şu an için üzüntüyle izlemek dışında bir şey yapamıyorum... Beni aşan, devası bende olmayan kocaman bir sorun gözlerimizin önündeki. Kimbilir nasıl bir servet ödediği ayakkabılarıyla caddenin kaldırımlarını ezen pek çok hanımın hiç mi yüreği burkulmuyor diye bazen merak ediyorum. Nasıl anne bunlar? Nasıl insan? Neyse ne aslında, kimsenin insanlığını sorgulamak benim vazifem değil. Ben, benim insanlığımdan sorumluyum...
 
İkinci grubu yakından tanıyorum. Buradaki kadınlar ve erkekler kendi hayatlarına yabancılaşmış insanlar. Her biri farklı bir şehrin, değişik bir işin veya yeni bir ilişkinin hayatlarını güzelleştireceğine inanıyor. Koşanlar mı ararsın, estetik ameliyatlardan yardım bekleyenler mi?

Sıkılıp sıkılıp saç rengi değiştirenler, sinemadan çıkmayanlar, kurstan kursa savrulanlar... Sabah körü mesaj yazanlar ve şimdi aklıma gelmeyen daha neler neler....

Ben ikinci evsizler grubunu biliyorum. İnsanın yuvasını aramasının ne kadar büyük bir kalp yorgunluğu olduğunu da anlıyorum. Keşke elimden bir şey gelse.. Keşke yuvaya dönmek o kadar kolay olsa..