Bizim çocukluğumuzda yani 80'li yıllarda çizgi film kuşağı olurdu televizyonda. Ve bu çizgi filmler genellikle fiziksel şiddet içermezdi. O çizgi filmlerin yaratıcıları duygusal şiddet taraftarıydı muhtemelen! Nasıl derseniz, ben de derim ki bakınız Şeker Kız Candy. Bir kuşağın kadınlarını bitirmiştir bu sevimli karakter.20 Ağustos 2008 Çarşamba
Şeker Kız Candy Ve Karamelize Kızlar!
Bizim çocukluğumuzda yani 80'li yıllarda çizgi film kuşağı olurdu televizyonda. Ve bu çizgi filmler genellikle fiziksel şiddet içermezdi. O çizgi filmlerin yaratıcıları duygusal şiddet taraftarıydı muhtemelen! Nasıl derseniz, ben de derim ki bakınız Şeker Kız Candy. Bir kuşağın kadınlarını bitirmiştir bu sevimli karakter.19 Ağustos 2008 Salı
İstanbul'dan Ayrılmadan Evvel Mutlaka...
Kuzguncuk'da kahvaltı.
Refik'de aile ve dostlarla rakı içmek.
Topkapı Sarayı'nda bir gün geçirmek.
Kapalıçarşı ve civarında dolaşmak.
Rumeli Hisarı Kale Cafe'de Kahvaltı yapmak.
Anadolu Hisarı'na vapurla gidip, Ceneviz Kalesi'ne çıkmak.
Üsküdar'da Mihrimah Sultan Camii avlusundan şehri seyretmek.
Pandelli'de öğle yemeği yemek.
Four Seasons'da Türk Kahvesi içmek.
Galata'da dolaşmak.
Mısır Çarşısı'nda Cankurtaran'a gidip kahvaltılık almak.
Beylerbeyi'nde midye tava yemek.
Bunlar ilk aklıma gelenler. Kimbilir neleri atladım:)))
16 Ağustos 2008 Cumartesi
KANATLI SÖZCÜKLER.

15 Ağustos 2008 Cuma
Ay, Saray, Sabun ve İyi Hissettiren Kokular...
Ne olduysa oldu, biz birkaç kadın - bazılarının tanımıyla cadılar ya da prensesler de diyebilirsiniz :)) - geçtiğimiz haftalarda şehrin açık kalan logar kapaklarından yuvarlandık ve karanlık tünellerde buluştuk. Hayatlarımızı ertelememek ve ipleri elimize almak konusunda gizli toplantılar yaptık. İkili ve üçlü görüşmelerle, saray önlerinde içerek, msn de hayat kurtararak, yelken gezilerinde iki tramola arası, yanımızda olmayana verip veriştirerek belli bir noktaya geldik... Yani dönüşü olmayan bir yerdeyiz... Benim Ay'la hikayem çok eskilere dayanır. Sarayla olan da öyle. En yeni bağımlılığım sabundur ki, onunla da sekiz yılı devirdik! Lush'dan "deniz sebzeli" sabun. Bana inanılmaz iyi geliyor. Kısaca şöyle anlatayım; uzaklardaki bir cadıyla sohbet etmek, ayakkabı almak, kahve ve nane likörü içmek gibi ve hatta Gümüşlük'de yüzmek gibi... Daha nasıl anlatılır bilemedim:))) iyi geliyor işte.
Bu sabunda ne sebze var, ne de deniz ama ev gibi kokuyor. Ne zaman banyoda gözlerimi kapatsam kendimi Londra'da huzur içinde yıkandığım sabahlara ışınlanmış gibi hissediyorum. Suya karışan sebzeli sabun kokusu ve duş perdesinin ardından burnuma gelen mis gibi kahve kokusu... Kendime ait bir eve hazır olduğuma dair tehlikeli sinyaller!
Dün Mehmetus'la Bambi'de goralılarımızı yedikten ve Londra günleriyle ilgili bol bol heveslendikten sonra şair dostum Hakan'la buluştum. Ne zamandır ağız tadıyla dedikodu yapamamıştık. Hayatıma çifter çifter gelenleri mehter marşıyla yolladığımı söyleyince, Starbucks semalarında kahkahalar patlatacaktık ya, sıcaktan olsa gerek sadece gülümseyebildik! Oysa biz bir araya gelince acayip eğleniyoruz. Seri saçmalamada, Hakan'ın reklamcı kimliğinden ve deneyiminden yola çıkarak elbette benden çok iyi ama hani ben de epeyce ilerledim.
Baktık sıcak enerjimizi iyice almış, Meltem'in de aramızda olacağı ve onun mezuniyetini kutlayacağımız bir zamana erteledik kahkahalarımızı. kalan zamanda iş konuştuk. Konuşmanın sonunda en az iki ay daha buralarda kalmaya karar verdim. Sebzeli sabunuma kavuşmak için iki ay nedir ki?
Eh, eğer buradaysak ve ayın ondördü olmuş ise eş dost ile koşarak köprüye gidilip içilmeliydi. Öyle yaptık. Ben erkenciydim. Yarım saatten fazla gün batımında yavaş yavaş belirginleşen ayı ve sarayın geceyle örtülen silüetini seyrettim. Gerçekten hayatta daha güzel bir manzara var mı bilemiyorum. Ama bu görüntüde de ev gibi birşey var. Ay, sebzeli sabun ve saray kesinlikle ev duygusu veriyorlar bana. Kulağa pek sağlıklı gelmediğinin farkındayım ama zaten ben de pek sağlıklı sayılmam!!
Geçmiş zamanlarda bir sevgilim vardı, rutubet kokardı. Ayrıldık, yıllar geçti üzerinden ve hala ne zaman rutubet kokusu alsam aklıma gelir. Kokuların böyle manyakça bir gücü var işte. Tıpkı renkler gibi. Kimbilir bu durumda benim sebzeli sabun sevdamın ardındaki çağrışım ne? Ben bunu Londra'daki sonsuz huzurumla ilintilendiriyorum. Çünkü insanın yalnızca kendisi için nefes aldığı zamanlar öyle az ki hayatta. Hani kendin için uyanmak, kendin için çalışmak, kendin için gezmek, istediğin zaman temizlik yapmak ve hatta yapmamak, istediğin gibi giyinmek vs vs vs...
Her gün farkına varmadan bir bedel ödüyoruz sahip olduklarımız için. Oysa gerçek özgürlükte bedel ödemek yok. Belki derin duygular da yok ama en azından basınç altında değilsiniz. Buradaki tek tehlike, tekrar kafese dönünce hissedilen çaresizlik duygusu. Kimi kafasını kafese çarpa çarpa ölüyor. Yani mecazi anlamda. Kimi önüne getirilenle teselli bulup, parmaklıkların ardından seyrediyor yitirdiklerini. Kimisi de benim gibi kapının açık unutulacağı anı kollayıp, hayal kuruyor! Nasıl olsa açık unutacaklar....
Zor zamanlar ve kararlar bunlar. Yine de iyi günlerdeyiz ve daha iyilerine az kaldı. Nereden mi biliyorum? Kokusunu alıyorum. Hayatlarımıza isim vermekten daha fazla kaçamayız... Bunu anladık. Erteleyerek varılacak bir yer de yok. Kararsızlık ve anlamaya çalışmak zaten faydasız. Olanı tam da olduğu gibi kabullenmek tek çare. Geride bırakılanları didiklemenin ve "acaba" larla hırpalanmanın hiç manası yok.
Cevap vermeyi düşünmediğiniz mektupları açmayın. İçinde sizi havalara uçuracak cümleler bile olsa cevap vermeme kararı aldığınızı anımsayın... Bırakın geçmiş çekilsin önünüzden, sarayı seyredin siz. İçinizdeki sarayları onarın, her an konuk ağırlayacakmışcasına şen kalın. Karnınız için ve ruhunuz için güzel yiyecekler pişirin. Dostları kocaman sofralara davet edin. Güzel kokular sarsın etrafınızı. Benim sabunu mutlaka deneyin. Ah, bir de eğer benim gibi işsiz değilseniz mutlaka Camper'daki ucuzluğa bakın. Ayakkabılar beni bitirdi:)))
14 Ağustos 2008 Perşembe
Geçmiş Zamanı Ve Suat'ı Özlemek...

Ortak tutkularımızdan konuşarak başladık sohbete; müzik, ortaçağ, şövalyeler, kaleler, kargalar, efsaneler... Tam karşımda asılı resme baktım; kocaman bir kedi! Siyah, maskeli. Gözleri pırıl pırıl ve bakışları soylu. O gün isim verdim tabloya; Şövalye Kedi. İçimden ona da isim verdim ama hiç söylemedim.
Sadece yanında sessizce durabildim. Yaralarına dokundurmayacak kadar vahşiydi ama beni itemeyecek kadar yalnızdı... Bir kafeste gibiydik; o aç bir leopar ve ben, konuşabildiği tek dostu besili bir tavşan! O zamanlar bile bilgeliği ve donanımıyla büyülerdi beni, hatta düşünüyorum da depresyonu bile görkemliydi. Ruhunun her giysisi yakışıyordu ona.
Ama sevmiş olmalısın. Gerçek aşk budur değil mi? İmkansız, yıkıcı ve öldürücü! Ve hatta bizi kendimize yabancılaştıran... Böyle midir?
13 Ağustos 2008 Çarşamba
Kalbimize Küpe Olsun!
Reha Muhtar'dan...
''Karımla aramız çok kötü'' diyen erkekler doğru söylemezler!..
Son günlerde meydana gelen birkaç olay, “karımla aramız çok kötü” diyen erkekler üzerine yazı yazmayı farz kıldı bana...Çünkü farkettim ki kadınlar, “karımla aramız çok kötü” lafına fena halde kanmaktalar...Artık kalpleri öyle istediğinden midir, içlerinden öyle geçtiği için midir, hangi kadını görsem, “karısıyla arası kötü olan erkek masalına” fena halde kanmakta...Onlara erkeklerle ilgili bazı sırlar vermeliyim...
1) Bir erkeğin “karımla aram çok kötü... Ayrılacağız herhalde” sözüne hiç inanmayın...Bu sözü söyleyen yüzde 90 kısa süre içerisinde ayrılmayacaktır...Aslında çoğu size tam olarak yalan da söylemiyordur...O anda sizin karşınızda yelkenleri suya indirdiğinden, havası ve duygusunu öyle gerektirdiğinden bir miktar öyle hissediyordur...
2) Bu hissi tamamen yanıltıcıdır...Bir süre sonra eve gittiğinde hanımefendi ona tam tersini hissetirecektir, kuşkunuz olmasın...
3) Bir erkeğin “Karıma aşık değilim... Onu sevmiyorum...” lafına da inanmayınız...Bir erkeğin karısına aşık olmadığı bir miktar doğru olabilir, ancak onu sevmediği kesinlikle yalandır...
Sevmiyorsa karısıyla zaten kalmazdı...Erkek organizması farklı çalışır...Karısını, ailesi, çocuklarının annesi falan filan diye önemser ve alttan alta annesiyle özdeşleştirerek sever...Bu aşk değildir, bir nevi bilinçaltında anne kaynaklı psikopatik bir bağlanmadır ve o kadın çoğunlukla vazgeçilmezdir...
4) Bir erkek karısını sevmiyorsa ondan zaten hemen ayrılır... Erkek evli kalıyorsa “Karısı mutlaka kendisi için bir şey ifade ediyordur... Ve bu ifade ettiği şeyi öteki kadında bulamayacağını düşünüyordur...”
5) Evli ve karısını seven bir erkek, başka bir kadına sadece cinsel değil, duygusal olarak da ilgi duyar...Sever sevilir...Ancak, “Çocuklar için devam ediyoruz... Aslında evliyiz ama evli gibi değiliz...” lafları tamamen maval okumadır...Erkek aslında çocukların annesi olan kadını “mazbut bulup, kader arkadaşı görüp” tutmak istemektedir...Yoksa hiçbir erkek sadece çocuk için evliliğini sürdürmez...Evlilik olmadan da çocuğun babası olacağını bilecek kadar akıllıdır...
6) Çocuğun büyümesini ve sonra boşanmayı düşünen genelde kadındır...Kadınlar kendileri böyle düşündüğü için erkeğin de böyle düşenebileceğini zannederler...Oysa erkek için çocuk evliliği bağlayıcı bir faktör değildir ve olamaz... Sadece kendisini ve çevresindekileri aldatmak için bu tezi işler...
7) Erkeğin ayrılmadığı karısı, sanıldığı gibi bitmiş bir ilişkinin figüranı değil, esas kadındır ama bu öteki kadınla duygusal bir ilişki yaşamasının önünde engel değildir...
8) Şimdi kadınlar için önemli ipucu:Erkek öteki kadına gerçekten çok aşıksa, ne yapar eder peşinden gider...Çünkü hiçbir erkek fena halde aşık olduğu kadını çok fazla uzağında tutamaz...Yalnız bırakırsa, kaçacağından korkacak, bunu göze alamayacaktır...
12 Ağustos 2008 Salı
Huzur Doğuda...

* Sakın aşka inanmadığım düşünülmesin, mesela Aylin ve benim Küçük Cadı feci şekilde aşıklar son zamanlarda:))) Sahtekar aşıklar var diye, gerçek prenslere haksızlık etmemek lazım.
11 Ağustos 2008 Pazartesi
İyi Bir Gün Yaşamaya Karar Verdim.
İçimden inanmak geldi Burhan'ın Kuantum Fiziği ile ilgili söylediklerine. Dilerim doğrudur, nasıl olsa deneyerek kaybedilecek birşeyimiz de yok. Ne olur ki sabahları "iyi bir gün yaşamaya karar verdim" diyerek kalksam yataktan? Aklıma gelen öfkeleri, soruları kovalasam? Yapabilir miyim? Tabii. Özellikle güne Pilatescadısı ile başlıyorsam - ki kendisi bende fena halde alışkanlık haline geldi - bundan kolay ne var?
Aslında ben bilmeden epeyce yaklaşmışım Burhan'ın anlattıklarına. Yani yoga yaparken farkına varmıştım olumlu düşünmenin iyileştirici gücünün. Buna su ve bitkiler üzerinde yapılan deneyler ve bir kaç olay daha eklenince iyice emin oldum. Yani gerçekten istediğim her şeyin er ya da geç olduğunu anladım. Olmayanlar ya da olamayanlar ise benim kararsızlığımdan, yeterince istemeyişimden olmadı. Elbette aynı fikirde olmayıp, bütün bunlara züğürt tesellisi diyenler vardır bir yerlerde. Onlar da haklıdır, baktıkları yerden görülen tam olarak bu olsa gerek!
C.tesi günü yeni bir dostumun annesi vefat etti, gazetelerde ise çarşaf çarşaf savaş fotoğrafları vardı... Karnıma yumruk yemiş gibi hissettim. Oysa kısa bir süre önce Pekin Olimpiyatları'nın açılışı ile büyülenmiştim. Ve ne güzel bir gezegen burası diyordum... Bu karman çorman duyguların üzerine maneviyatı hiç gelişmemiş bir "adı lazım değil" ile kahve içme hatasına düştüm. Yalnızdı, hastaydı, üzülüyordum haline. Aslında değer veriyordum içindeki iyi tarafa. Fakat beni daraltan, acıtan ve çözümsüz kaldığım şeylere bu insan da eklenince iyice ikna oldum Burhan'ın anlattıklarına.
Tabii ki hayat toz pembe değil, tabii ki gücümüzün yetmediği şeyler oluyor ama şu bir gerçek ki olumsuz düşünce üreten ve her konuda kötümser cümleler savuran insanlardan kaçmalı. Hatta mümkünse telefon numaralarını unutmalı. Onlar sadece zaten zor olan hayatı daha da güçleştiriyorlar. Çözüm üretiyorlar mı ? Hayır. Bir sonraki buluşmada bir arpa boyu yol gitmişler mi? Hayır. Eeee? Ben hiç olmazsa etrafımdaki iyiliklerden mutlu olmaya gayret ediyorum; annemin artık iyice sapıtmış ve evin içine kadar giren kuşları, Külkedisi'nin yeni işi, Mehmetus'un Londra macerası, yazmakta olduğum masal ve hikayeler, Aylin'in yeni aşkı, Ali'nin yelken serüveni, Mehmet ve Semra'nın yeni evi... Bütün bunlar bana umut veriyor.
Sahip olmadıklarım ve olamayacaklarım üzerine düşünmemeye çalışıyorum. Kalp kaslarımı güçlü tutmaya ve akıl sağlığımı korumaya gayret ediyorum. Daha zor ve daha üzücü günleri görmekten kurtulamayacağımızı biliyorum. Ama onları zamansız davet etmiyorum hayatıma. Geldiklerinde düşüneceğim ne yapmam gerektiğini, şimdi değil. Yaptığım kaçmak değil, kabullenmek değil, uyuşmak ve ertelemek hiç değil. Sakin olmak sadece, olabildiğince...
Bu sabahla başlayarak kendimi günün hakkını vermeye ikna ettim. Yoga yaparken elde ettiğim enerjiyi anımsadım. Ayrıca son bir haftadır rüyalarımda güzel mekanlar görmeye başladım. Uyandığımda hatırladıklarımı aklımdan geçirip bir kez daha gözümde canlandırıyorum. Ve böylece beni mutlu edecek uzaklara hazırlanıyorum. Neyse ki internet her yerde ve benden kurtulamayacaksınız:)))
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Bozcaada ve Venedik.

Az kaldı, yaz istese de istemese de gidecek ve şehrime misss gibi yağmurlu sabahlar gelecek. En fazla Eylül ortasına kadar canımı sıkabilir bu manasız sıcaklar ki, bence o da imkansız çünkü Burhan'la Bozcaada'ya gideceğiz. Bu durumda ben zaten tam istediğim gibi bir Eylül yaşıyor olacağım. Unutma Burhan, kazıya gidiyorum falan anlamam.
Bozcaada bende tıpkı Venedik gibi bir saplantı oldu. Ama nedense oraya her fırsatta gitmek istiyorum. Oysa konu Venedik olunca ayağıma kadar gelen fırsatları hep teptim. Neden? Bilmiyorum. Sanki zamanı değildi. Son haftalarda dergilerde ve kitaplarda bol bol karşıma çıkar oldu Venedik ve Bozcaada. Aradığım her şey oralarda sanki. Kostümler, daracık kendine özgü sokaklar ve o sokaklarda yaşayanlar, kahve, şarap, su (deniz ve kanallar), tarihi doku ve hala akan bir hayat...
Galiba 2009 bana kaçınılmaz seyahatler getirecek. Belki saplantılarımdan kurtulup karnavalda Venedik'de olacağım? Tam hayal etmediğim gibi tek başıma:)))
Bozcaada'nın tamamını göremedim, yine de gördüğüm kadarı bana yetti. Ne yazık ki oradaki tek arkadaşım geçen yıl öldü; Yakar Kaptan. Oysa bana ısmarladığı kahvenin ve limana karşı yaptığımız sohbetin devamına ne kadar hevesliydim... Zaman işte; hain oyun arkadaşım.
7 Ağustos 2008 Perşembe
Aylin.

5 Ağustos 2008 Salı
Rapunzel & Külkedisi: Mevsimlerden Yaz.

I.
Artık kraliçelerin yaşamadığı ama onlardan kalan tüm kıyafetlerin ikinci el mağazalarında evden eve dolaştığı bir zamandaymış Rapunzel. Daha doğrusu aniden böyle bir sabaha uyanmış. Kendini, uzun zamandır içinde yaşadığı ormanın değil, hiç bilmediği bir caddenin kenarında bulunca uzun uzun düşünmeye başlamış; neden burada olduğunu ya da neden artık ormanda olamadığını?Öylece yürümüş, tanıdık tanımadık ruhların arasında günlerce dolaşmış. Acıkmamış, susamamış, uyuyamamış, sevinememiş ve hatta üzülememiş.
Bir sabah kalan bütün hislerini, çiçeklerini pek beğendiği bir kiraz ağacının dalına asmış. Sakin sakin dolanmaya devam etmiş sokaklarda. Dükkanlara girmiş, evlerin pencerelerinden içeri bakmış, çocukları izlemiş. Ne oyunlar eski oyunlarmış ne de çocuklar eski çocuklar.İlk şaşkınlığını aynalarla dekore edilmiş bir kitapçı vitrini önünden geçerken yaşamış; saçları kısaymış! O yerlere kadar uzanan, masallara ilham veren saçları en fazla omuzlarına değiyormuş! Ödü patlamış birden, nasıl misafir kabul edecekmiş kuleye? Nasıl? Zaten kule neredeymiş? Nereden başlayacağını bilememiş üzülmeye. O da ertelemiş üzülmeyi; usulca katlamış endişelerini ve elbisesinin delik cebine koymuş.
Derin bir nefes aldıktan sonra kitapçının kapısından içeri süzülmüş, raflardaki ciltlere bakarken ona ait günlüklerinden derlenen bir hikaye kitabı bulmuş. Fakat kitabın kapağındaki kadın kendisi değilmiş, hatta benzemiyormuş bile! Rapunzel, kitabı alarak çıkmış dükkandan. Satıcı avaz avaz bağırdıysa da ardından durmamış, çünkü duymamış. Soylu kulakları için çok akortsuzmuş adamın sesi.Kulesini ve prensini -tabii varsa - nerede, nasıl kaybettiğini bilemediği bir zamanda, aklında onlarca soruyla deniz kıyısına kadar yürümüş. Bulduğu ilk banka oturmuş.Yağmur yağmış, güneş açmış, yapraklar bir yeşil olmuş bir turuncu. Ardından bembeyaz kaplanmış tüm sokaklar. Tam üç yıl seyretmiş Rapunzel hayatın akışını oturduğu banktan. Ama üç yıl onun iç zamanıyla olsa olsa üç saat sürmüşmüş...Tekrar kitapçı dükkanına gitmiş, ne tesadüf ki vitrinde yine aynalar varmış o yıl ve Rapunzel bu kez sadece kısa değil aynı zamanda beyazlamış olduğunu görmüş saçlarının!
İşte o dakika anlamış; zaman biz onda iz bırakmasak bile bizde mutlaka iz bırakan hoyrat bir güçmüş. Silkmiş omuzlarını, kızmamış zamana.
II.
Kaybettiği yıllara aynanın içinden geçerek geri dönebilmek ümidiyle bir hamle yapar umutsuz prenses ama buz gibidir ayna, almaz onu içine. Kaçmak ister, sadece kaçmak. Bulunduğu zamandan, gezegenden ve hatta bedeninden kaçmak. Başka bir canlı olarak ve hatta başka bir alemde yeniden doğmak ister. Çözemez aynaların dilini, kaldırımlardaki zamansızlığı, elbiselerinin masal kitaplarında kalışını.Kendi varlığına sahip çıkamayışına üzülür Rapunzel. Herşeyi silemeyeceği için yeryüzünden silinmiş olmayı diler tüm kalbiyle. Nasıl olsa kuleyi kaybetmiştir. Bütün ağaçlar da kesildiğine göre - çünkü caddede tek bir ağaç yoktur -gidecek bir orman yoktur anlaşılan. Arada kalmıştır işte; masal da değildir, gerçekte.
Masal olamayacak kadar gerçek ve gerçek olamayacak kadar masaldır kayıp prenses!
III.
Rapunzel için yaşam, kışın göz kırpan güneş kadar umut vaad eder; yani neredeyse hiç. Hala kayıptır! Sanki tüm anıları kar tanelerine binmiş ve uzak ülkeler gitmiştir.. Renkleri kaybetmiş bir kör gibiydir kalbi, duygularını kaybettiğini anlar... Üzülür ama ağlamaz.
Her kar tanesini avucunda saklamak ister. Artık anıların gün ışığında bile içini ısıtmadığını düşünür. Korkar. Kalbini kaplayan buz hiç çatlamayacak ve asla masalına dönemeyecek olma ihtimalinden korkar. Ağlar, ağladıkça yaşlar avucundaki karları daha da hızlı eritir!
Limana iner Rapunzel ve mermer aslanının üzerinde, şövalyelerle savaştığı zamanları anımsar. Limanın daha doldurulmadığı, saçlarının upuzun olduğu zamanları düşünür. O yıllarda nedir onu elinde tahta kılıcı ile güçlü kılan? Sakın kalbini sevgiyle dolduran hayatı olmasın? Verilen hediyelerin geri alınabilmesini, hayatı boyunca hiç anlayamaz. Uzun uzun kolundaki bileziğe bakar, sadece o kalmıştır!
Tekneleri seyreder. Balığa çıkanların boş kalan yerlerini, mavi yolculuğa çıkanların rıhtımda bıraktıkları halatlarını ve mor yolculuktan dönmeyenlerin limanda unuttukları ayakkabılarını. Aralarından biri özel yapımdır. Eline aldığı ayakkabının içindeki ayağı anımsar Rapunzel; beyaz, bembeyaz..
IV.
Nasıl olduğunu anlamadan saat 12.00 yi vurur ama Rapunzel, Külkedisi olmadığı için bunun önemi yoktur. Zaten zaman hangi zamandır ve on iki bu yüzyılda ne demektir acaba diye düşünür. Külkedisi’ni düşünür, koşarken kaybettiği ayakkabının ona dönüşünü... Gözleri dolar, ağlamaz. Ağlayamaz.
Tam karşı kaldırıma geçecekken biri çarpar Rapunzel'e. Eski bir dosttur ama anımsayamaz onu hangi masaldan tanıdığını. Aslında bir önemi de yoktur çünkü saat neredeyse 12.00 olmak üzeredir. Kurşun Asker’i (daha sonra kesinlikle anımsar) elinden tuttuğu gibi koşar adımlarla ilk gördüğü kulenin merdivenlerinden tırmanmaya başlar. Nefes nefese altıncı kata ulaşırlar. Oraya kadar yeter solukları. Kapıyı çalar Rapunzel, güzel bir kadın çıkar karşısına ve onları içeri davet eder.
Böylece haftalar sonra ev sıcaklığında kalbi ılınan Rapunzel ve tabii ona eşlik eden Kurşun Asker neşe içinde sofraya otururlar. Her şey ışıl ışıldır. Kocaman bir saat vardır evde ve yemek bittikten az sonra vurmaya başlar; tam on iki kez..
Ev sahipleri ve davetsiz misafirler, uyumakta olan minik bir bebeğin odasına gider ve ona kadeh kaldırırlar. Ona ve temsil ettiği tüm güzelliklere; umuda, aşka ve sağlığa.
Kurşun Asker balerini özler ve üzülür ama Rapunzel'in özleyecek kimsesi yoktur. Hala anımsayamamaktadır hangi prensi hangi masalda kaybettiğini. Ya da aslında aralarından birini gerçekten kazanmış olup olmadığını!
Önemsemez Rapunzel, bıkkınca omuz silker anılara. Yeni bir yıl başlamıştır ve gerisinin önemi olmamalıdır diye düşünür, hiç olmazsa bir gece daha erteler üzüntüyü.
Avucuna dökülen yaşlarını olanca gücüyle pencereden savurur.
V.
Yeni Yılın Sabahında...Ormanını kaybeden Rapunzel, çıkılacak başka bir kule olmadığını anlayınca, koşarak gördüğü ilk kuyuya atar kendini. Dibine kadar gün ışığı alan kuyu inanılmaz derindir. Rapunzel korkar, ama kulede korktuğu kadar değil. Bu korku, tekbaşına verilecek bir savaş için gereken gücü bulamazsam endişesidir sadece. Yani onu yaralamaz ve kanatmaz. Eteğini kemiren fareleri kovalar, sonra gülmeye başlar. O kadar çok güler ki kuyunun yanından geçenler kahkahalarını duyup anlamlandırmaya çalışırlar; bu kuyunun cadısı mı vardır? Ya da ruhlar mı saklanmıştır derinliklerinde? Kim nereden bilsin ki dünyanın en önemli masallarından birinin prensesi saklanmakta kuyuda! Hani sizin aklınıza gelir mi sanki?
Fareler devam eder eteğini kemirmeye fakat kalbindeki ağrı git gide azalmıştır prensesin. Kim olduğunu, hangi kuleden kaçıp, hangi zindana kapatıldığını umursamaz artık. İçindeki yeni bir hayata uyanma arzusuyla uykuya dalar.Ve tam uyku gözlerine çöktüğünde, kocaman bir torba atılıverir kuyuya! İçi tıka basa eşya doludur.
Torbayı atan Külkedisi'dir! Bir önceki gece kocasını, elinde cam ayakkabı ile Karaköy’deki yokuştan inerken gören Külkedisi yıkılmıştır. Fakat o kendini kuyuya atmak yerine, kocasının en güzel ve en pahalı giysilerini atmayı tercih eder. Üzerine yağan kıyafetlerle uyanan Rapunzel hemen torbayı açar ve aceleyle üzerine birşeyler giyer. Malum fareler lime lime etmiştir elbisesini. Tırmanmaya başlar yukarıya doğru. Aaa demek kuyu dipsiz değilmiş diye düşünür. Hayret!
Tam elini kuyunu kenarına attığı anda Külkedisi ile göz göze gelirler. Kolunu kuyuya dayamış, hüngür hüngür ağlayan Külkedisi öylece bakar Rapunzel'e. Nerede tanışmış olduklarını anımsamaya çalışır. Kafası darmadağınıktır. Birbirlerine gülümser ve şöyle derler: Seni hangi masaldan tanıyorum?
Çok sürmez yakındaki çay bahcesine oturmaları. Külkedisi bir tost söyler bir de çay, Rapunzel ise kahve. Külkedisi formuna dikkat eden zarif bir kadındır. Kumral saçlarının teniyle uyumu ve tam da yaşadığı yüzyıla yakışan kıyafetleriyle göz kamaştırıcıdır. Rapunzel içten içe sevinir, Allahtan Külkedisi onun elbisesini görmemiştir! Ayrıca epey zevkli kadın diye düşünmeye devam eder; baksana kocasının elbiseleri bile harika! Tuhaf olan Rapunzel'e tam gelmesidir kıyafetlerin, demek ki zindanda çok kilo aldım diye düşünür. Zindan? Ruhu erirken bedeni semirmiştir belli ki!
Uzun bir sessizlikten sonra dost olurlar. Zaten ne kalacak yeri ne de arkadaşı yoktur Rapunzel'in bu yüzyılda ve Külkedisi'nin teklifini kabul ederek onunla sarayına doğru yürümeye başlar.
Külkedisi'nin sarayı inanılmaz güzeldir, elbiselerindeki sadelik yaşadığı sarayın her noktasında aynı incelikle devam eder. Onun başına gelenleri anlamakta güçlük çeker Rapunzel, neden bir tek ayakkabı bu denli değerlidir ki Külkedisi için? İstese onlarca cam ayakkabı alamaz mı sanki??
Harika bir odaya yerleşir. Tüm pencerelerin denize baktıgı muhteşem bir noktadadır odası, kendini evinde hissetsin diye burayı seçmiştir Külkedisi. Oysa Rapunzel'in en son ihtiyacı olan şey evini anımsamaktır! İkisi de yorgundur ve öylece uyuyakalırlar tüm pencereleri denize bakan odada.
VI.
Ertesi sabah herşeyle ve herkesle dalga geçen martıların çığlıklarıyla yankılanır odanın duvarlarında. İnadına berrak, inadına güzeldir gün. İki kadın birbirlerine bakar ve gülümserler. Bir gün önce bambaşka yerlerde – kuyularda!! - uyanmış iki yabancıyken bugün kader birliği yapmışlardır. Hayat adı verilen masalda birlikte yazacak sayfamız olmalı diye düşünür Rapunzel, Külkedisi ise çok acıktığını. Farklı ve bir o kadar alışılagelmiş olan hikayeleri için ilk adımı atarlar ve mutfağa inerler.
Her şey karmakarışıktır raflarda, bütün odaları, üstü başı pırıl pırıl olan Külkedisi'nin mutfaktaki dağınıklığına anlam veremez Rapunzel. Birşeyler yemek için buzdolabını açtığında ise dehşet içinde kalır: bomboştur! Tezgahta iki paket tost ekmeği ve bir kalıp peynir vardır sadece.
Her öğün tost yemektedir Külkedisi, bu sebeple sinirleri bozulmuştur. Zamanla prensin evlendiği sağlıklı ve mutlu prensesin yerine ağzının tadı kalmamış bir kadın gelivermiştir. Hem ruhu hem de bedeni zayıflayan Külkedisi çözemediği öfkesine yenilip prensden de olmuştur. Onun bu haline inanılmaz üzülen prens, elindeki ayakkabıyla yeni bir prenses değil, karısının ayağına uygun yeni bir ayakkabı arayışındadır aslında. Amacı Külkedisi’ni yeniden gülerken görebilmektir. Fakat ne tuhaftır ki onu elinde ayakkabı ile gören Külkedisi bambaşka yorumlamıştır olup biteni.. Masalları zamansız bitmiştir; sadece konuşamadıkları için... Başka bir masala geçmelidir Külkedisi.
Rapunzel'in durumuna gelince...
Hayatının önemli bir kısmını kulede geçiren Rapunzel aslında bir kulede değil deniz fenerinde yaşadığını yıllar sonra anlar, tıpkı prens sandığı kocasının kötü talihli bir balıkçı oldugunu anladığı gibi. Hayatı yanlışlıklar komedisine dönen prenses, en sonunda iğrenç kokan balık halinin ana kapısını açık bulur ve kaçar. Kızgınlığı ne deniz fenerine, ne de talihsiz balıkçıyadır artık. Bu kaçış sırasında başını kayalara çarptığı için üç koca yılı kim olduğunu anımsayamayarak geçirmiştir. Ama kuyudan çıkacak gücü bulduğu an, bir kule olmadan yaşayabileceğini anlar.
Hafızasını kazanan Rapunzel ve aylar sonra ilk kez karnı acıkan Külkedisi birlikte markete gitmeye karar verirler. Aylardan Ağustos, mevsimlerden yazdır. Rapunzel bir şapka rica eder güneşten korunmak için, Külkedisi ise bronzlaştırıcı kremini sürer aynanın karşısında. Göz göze gelir gülümserler.
4 Ağustos 2008 Pazartesi
Bitkiler, Empati, Kelimeler Vesaire Vesaire...
Hatta bir bitkiyi yalan makinasına bağlayıp gerçekten bir enerji dalgası yaratıp yaratmadığına bile bakmışlar. Ve karşısındaki adam yaprağını yakacağım diye düşündüğünde, bitkinin bağlı olduğu aletteki dalgalar allak bullak olmuş!
Bir diğer çalışmada ise adam yıllarca kaktüsü dikenlerine ihtiyacı olmadığına ikna etmeye çalışmış. Ona, kendini güvende hissetmesi için telkinde bulunmuş. Durmadan "senin dikenlere ihtiyacın yok, ben korurum seni" demiş!! Ve başarmış, kaktüs dikenlerini bırakmış!! Bu beni çok umutlandırdı:))
Peki bunu anladık da, acaba soluyor ya da ölüyor olmaları sadece fizik koşullarla değil ruh halleriyle de mi ilgili? Yani eveleyip gevelemezsek acaba bitkiler depresyona da mı giriyorlar? Mesela ben bir bitkinin karşısına geçip şöyle desem: "hey dostum eğer çabucak çiçek açmazsan seni balkondan aşağı atacağım!" Sizce korkup çiçek açar mı? Yoksa "hadi len" diyerek küser mi bana? Bilemedim...
Neyse, dün akşam televizyonda bir belgesel seyrederken, reklam arasında o kanaldan diğerine geziniyordum ki, "Ölü Ozanlar Derneği" başladı! Aldım elime örgümü* geçtim filmin karşısına. Aylardan Eylül, akşamlardan Pazar diye niyetlenip oturdum. Unutmuşum ben bu filmi ne kadar beğendiğimi. Hikayenin etkileyici erkeği iflah olmaz romantik Robin Williams kocaman kocaman laflar edip duruyor "şiirin beşyüz yılı" adlı kitaptan! Bakınız seçmeler:
* Hayat olmayan şeyleri iteceğim ve öldüğüm zaman yaşamamış olduğumu görmeyeceğim.
* Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.
* İnsanlar sadece hayallerinde özgür olur.
* Çoğu kişi sessiz bir çaresizlikle yaşar. Buna teslim olmayın, kalıplarınızı kırın.
* Ormanda yok ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılanı seçtim.....
* Ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu öğrenmek istemiyorum.
Takdir edersiniz ki son sahnede ağladım. Tüm yaşamadan ölenler için üzüldüm, sessiz çaresiz öylece kala kalanlara... Her yazı bir yere mi bağlanmalı? Üzüldüm işte!
Filmin üzerine bu sabah bitkilerle ilgili mail de gelince, kelimelerin gücüne iyice ikna oldum. Ki zaten inanırım. Yani diyorum ki gerçekten dikkat etmeli bir şey isterken ve istemezken. Bize gündelik gelen bir kelimenin manasızca tekrarı olmadık sonuçlar yaratabiliyor.
Geçenlerde de bir arkadaşım hastalık sahibi insanlarla empati kurma demişti. Ondaki hikayede karısını çok seven bir adam onun ölümünden sonra yaşamak istemediği için durmadan endişeleniyor. Ve sonunda aynı hastalığa yakalanıyor. Üstelik karısından çok daha hızlı bir şekilde ilerliyor hastalığı ve muhtemelen ondan evvel ölecek.
Hani sevgilisi öldü, ardından uzun yaşayamadı denir ya, bal gibi oluyor işte! Ayrıca bana ders oldu, artık kimseye odun da demeyeceğim, baksanıza bitkilerde bile his var.
Dünya çok karışık bir yer oldu. Ne diyeceğimi bilemedim...
*Muse'a atkı örüyorum, kısmetse bu sonbahara yetişecek!
3 Ağustos 2008 Pazar
Sünger Memet*
C.tesi tüm gün, bana aşktan fazlası vardı. Külkedisi'nin söylediği gibi: "doğa boşlukları sevmez". Ben hiç sevmem. Onun bu lafı bana Londra metrolarında yapılan anonsları anımsattı: "mind the gaps please!" Ben de öyle yaptım, nefessiz yaşıyorum günlerimi ama gayet dikkatliyim. Deliler gibi okuyorum, yazıyorum, spor yapıyorum ve dostlarımla, ailemle neşeli sofralar paylaşıyorum. Oh be!
Neyse, C.tesi sabahı annemle harika bir kahvaltı yaparak başladım güne, ardından Pilatescadısı geldi; ışıklı fikirleri ve elmalı kurabiyeleriyle içimi şenlendirdi. O gidince Orhan ağabey ve Erol Hocamla tersaneden yeni gelen kızımızın hızına bakmaya çıktık. Ama görmeliydiniz, bizim kız sadece 9 metre boyunda ama 8 knot yaptı dün! Marmara'da uçurdu bizi. Üstüm başım su içinde kaldı ve çürüklerimden delice zevk aldım. Yelkenlimizin tek eksiği iyi bir müzik sistemi. Fonda Muse'dan "Bliss" olsaydı ya bangır bangır!!
Bu hız denemesinden sonra koşarak eve geldim ve Külkedisi'nin sürpriz partisi için mutfağa girdim. Arada Muse ( Nam-ı diğer Şıkır Şıkır Koko Musti ) aradı, "atla gel kardeşim" dedim. Tam makarnanın sosuna bir paket daha mı krema koymalı derken de, M. Ersan aradı, ona da "haydi dostum buyur" dedik. Kapı çaldı: Mehmetus da gelmiş! Tekilası, hediyeler, çiçekler... Ohoooo daha gece şimdiden bu kadar güzelse dedim ama biraz erken demişim!
İnsanlar geldikçe eve neşe doldu. Doğa boşlukları sevmez... Bizim ev hiç sevmez! Tek endişem benimle baş başa kalmayı daha fazla tercih eden Külkedisi'nin bu curcunaya tepkisiydi.
Yemek yapmak çok büyük zevk, eğer her pişirdiğinize razı olacak kadar sizi seven insanlar yiyecekse. Ben bir şekilde yemek işini hallettim ve hep beraber sofraya geçtik. Tabii ki gecenin sürprizi havalı şalvarı ve seksi pabuçlarıyla Maviay ve değerli eşi Evli Şişko idi. Külkedisi onları kapıda görünce epeyce şaşırdı. Fakat ne yazık ki bu tatlı çift Mehmetus'la tanışamadı çünkü onun böbrek sancısı tuttuğu için sofraya oturamadan hastaneye gitti:(
Aklımız onda kaldıysa da, neşe içinde bir yemek oldu. Fakat ardından M. Ersan da apar topar gidince bu ne hareket ya dedik tabii. Kalan sağlarla sohbete ve yemeğe bir süre devam ettik ama Mehmetus taş düşürürken evde keyifle kalmak olamadı... Atladık arabaya ve onun yanına gittik. Fakat işin harika tarafı, meğer aynı saatlerde aynı hastanede Maviay'ın bir arkadaşı doğum yapmış! Yehu, bir bebeğin heyecanıyla yeniden keyiflendik.
Acile mi gittik yoksa gece kulübüne mi inanın emin değilim. En son ne zaman bu kadar güldüğümü de anımsamıyorum. Mehmetus'un kolunda serum, böbreğinde 5 mm. taş ve elinde su sanırım saat 1.00' e kadar oradaydık. Üstelik bir tek dakikasında bile sıkılmadan. Bir tek dakikasında bile burada ne yapıyoruz demeden. Muse, Maviay, Evli Şişko, Külkedisi, ben ve elbette Mehmetus acilin altını üstüne getirdik! O damacanalar dolusu suyu, ufacık tefecik Mehmetus neresine içti ve de o mesane ne ebattaydı da dolamadı gerçekten şaştık kaldık.
Mehmetus oldu Sünger Memet, Maviay'ın dal gibi kocasına da Evli Şişko adını verdik. Bir söyleyip on güldük. Aslında fazla içmemiştik ve hatta evde hala durmakta olan bir şişe tekilamız var idi ama demek artık hazırmışız gülmeye. Külkedisi ile şöyle bir bakıştık da, oldu bu iş galiba; neşe geri geldi Ağustos ayında. Son altı ayı hatta geçen bir yılı acilde bıraktık dün gece. Nasıl olsa bizim acil ihtiyaçlarımız giderilmişti ya, varsın ihtiyacı olanlara kalsın eteğimizden düşenler dedik.
Hiç bir şey göründüğü gibi değil hayatta; neşe kimde, huzur kimde, para kimde asla bilemezsiniz... Mükemmelliyetçi insanların çektiği ızdırabı ve baskıyı bilemezsiniz. Kalbini kiralayan ve kiracısı tarafından korkunç zararlara uğratılan kadınların ve erkeklerin acılarını bilemezsiniz... Yanlış ata oynayan kumarbazın öfkesini anlayamazsınız... Ölüm geldiğinde aslında yaşamadığını öğrenen adamın dramını da bilemezsiniz... Herşeyin satılık olduğunu sanan züppenin kendine 100 gr. mutluluk alamayışının ağırlığını hissedemezsiniz...
Kişisel tarihimden ve etrafımdaki hayatlardan yüzlerce örnek verebilirim herşeyin göründüğü gibi olmadığına dair. Ama bu değil ki demek istediğim. Demek istediğim şu: Hiç bir şey göründüğü kadar umutsuz ve kötü de değil. O an için herşey tepe taklak olmuş gibi gelse de, aslında tam altında ya da yamacında iyi bir şey saklanıyor olabilir. Yeter ki elinizi uzatın ve onu çekip alın. Tıpkı bizim yaşadığımız gibi. Yani, güzel bir C.tesi gecesi tam hastalıklar ve acil servislerle allak bullak oldu derken, altı kişi olmadık eğlencenin içinde bulduk kendimizi. Bize sunulanı aldık çünkü; birlikte olmanın güzelliği. Unutulmaz bir gece yaşattı bize Külkedisi'nin sürpriz partisi ve Süger Memet'in 5 mm. lik böbrek taşı.
Mehmetus o gece böbrek taşını düşüremedi ama ben kalbimi tıkayan kırgınlık balonunu patlattım. Çünkü anımsadım: "doğa boşlukları sevmez" ve anladım: "mind the gaps please".
Sen de anımsadın değil mi Külkedisi? :))
*Neden Sünger Memet, çünkü litrelerce su içti ama saatlerce dolduramadı mesaneyi!!!
1 Ağustos 2008 Cuma
Affettim ve Dilek Diledim Bu Gece.
Neyse, karma temziliğinde Külkedisi başı çekmekte bu yaz. Ben de kendisine yetişeceğim diye telef olmaktayım:))) Ama iyi gidiyoruz. Yıllarca birlikte antreman yapmış yüzücüler gibi her turu beraber dönüyoruz ne hikmetse. Kimi zaman ben onu bekliyorum, bazen o beni. Bu gidişle 2009 kaçınılmaz olarak bize çalışan bir yıl olacak.
Güneş tutulması bana zaman takıntımla ilgili bir dur sinyaliydi sanki. Gerçi ben endişemin kaynağından kurtulunca zaten sakinleşmiştim ama böylece yukarıdan da onaylandığımı hissettim. Kitap tanımaz olduğumu itiraf ediyorum fakat, bu tavrım evrendeki uyumu ve enerjileri görmezden geldiğim manasını taşımaz. Mesela ne çağırsam geliyor!! Bu nedenle sakinleşmeye ve ağzımı hayra açmaya karar verdim. Yaşadıklarımın sorumluluğunu üstleniyorum, ben çağırdım onlar geldi. Öğreteceklerini öğrettiler. Anladım mı? Eh! Biraz zaman lazım:)) Malum az çiğnediğimiz yiyecekleri sindirmek nasıl zorsa, hızlı yaşanmışlıklar da aynı şekilde hazım sorunu yapıyor bünyeye:))
Bu akşam uzun zaman ara verdikten sonra Külkedisi * ile yoga yaptık. Bana hep sorulan ve anlayamadığım garip bir sorudur: "yoga gerçekten iyi geliyor mu?" Vallahi yogayı bilmem ama Nazmi Hoca ile kadim sözleri tekrarlamak epeyce rahatlatıyor. Neyse, bu akşam Nazmi Hocam kadim sözleri tekrarlamadı ama ona yakın şeyler söyledi yine. Aslında sözler çok basit, akşam yatağa yatınca kendi kendinize söylerseniz inanın hiç kabus görmezsiniz. Şifreyi veriyorum:
nefreti at ( nefes ver ), sevgiyi al ( nefes al ) , korkuyu at ( nefes ver ), güveni al ( nefes al ), öfkeyi at ( nefes ver ), sevinci al ( nefes al )....
İşe yarıyor mu derseniz, evet yarıyor. Söylediğiniz söz sizin oluyor çünkü. Tıpkı bir elbise giyer gibi sözcükleri giyiyor ruhunuz. Ve size yakışanı giydiğinizde güzelleştiğinizi hissediyorsunuz.
Hani annemin habitatından bahsetmiştim ya size, işte iyi sözün iyilik, iyi düşüncenin de iyilik getirdiğine habitat içinden bir örnekle son vermek isterim. Benim annem, kuruyan çiçekleri bile atmaz; boş ve manasız saksılar bazen aylarca öylece durur balkonlarda. Ama nasıl ve nedendir bilinmez, bir süre sonra o saksılarda bir şekilde yeni bir hayat başlar. Mesela en son "atalım şu begonvili sinir oldum" demiştim. Ama annem "ona biraz zaman tanıyalım" demişti ve dün sabah baktım yeni yeni çiçekler açmaya başlamış güzel begonvil. Oysa dökülmüştü tüm çiçeklerini ve hızla ölüyor gibiydi. Annem ondan vazgeçmedi. Sabır ne büyük erdem değil mi? Sabır ve iyi kalpli olmak ise büyük bir büyü:)))
Ah bir de affetmek var. Bunu da söylemeden gitmeyeyim. O kadar yoga yapmışım ve zihnim, kalbim silkelenmişken anımsadıklarımı paylaşmadan yatmayayım.
Affetmek gerçekten önemli, yaşadığımız her ne ise kendimizi ve karşımızdakini affetmeden devam etmek imkansız. Affetmedikçe ilerideki iyi gelemeyecek çünkü...
Külkedisi affetti, artık yolu açık. Ben de uzun zaman önce affetmiştim, hatta yaşadıklarıma ne kadar da değer verdiğimi anımsadım geçenlerde. Şimdi yine affedeceğim ve üzerime düşeni yapacağım: devam edeceğim.
Hadi hadi çıkın dışarı ve dilek tutun, bu defa olacak, söz veriyorum:)))
*Külkedisi ben yokken yogada acayip ilerleme kaydetmiş. Aldığımız duyuma göre asanaları öğrendiği sihirli bir kitap varmış!!:))
31 Temmuz 2008 Perşembe
Zamanla Barıştım, Şimdi Mutfaktayım:))
Elbette bazen seviyeyi düşürüp Yasemin'in Penceresi tadında yazacağım. Yoksa ben nasıl rahatlayacağım? Öyle yılda bir kere tekila içerek ya da Köprüaltında iki birayla olmuyor bu işler Mehmetus. Bir sonraki seyahatten Sakız Likörü değil, bir şişe Metaxa alayım ben:))) Malum sonbahara az kaldı, Egemen Whisky sorunumuzu kökten ve fazlasıyla çözdü de - çözdün di mi canım kardeşim?:))) -, Metaxa olmadan Ekim geçmez. İş yok güç yok, içer içer yazarım artık:)))
Yaz boyunca hatta vakitsiz gelen bahardan beri içimde zamanla ilgili garip duygular vardı. Adını koyamadığım, içimi ürperten. Hatta kaynağı belirsiz bir ses, zor kararların kapımda pusuya yattığını fısıldıyordu. Ben de etrafımdakilere bu korkumu anlatıp duruyordum. Tam düşündüğüm gibi oldu. Herkes kendi hikayesini yazdı ve ben karar verme mercii olmaktan kurtuldum. Böylece zaman benden azadlı artık ve tabii ben de ondan. Sanırım yazılarıma fazlasıyla yansıyan, bu geçici erkek düşmanlığının altında yatan da tam olarak buydu. Keşke yanılmış olsaydım, keşke...
Bazen sezgilerimize güvenmez, gözümüzün önündekileri göremez ve "amman deli saçmalarıyla şişiriyorum kendimi" der ve mantığın gölgesinde serinleriz ya, işte öyle yaptım ben. Sezgilerimi korkularım zannederek burnumun ucundaki gerçeği öteledim. Taa ki biri kalemi gözüme, diğeri de kalbime sokana kadar!
Eh müsadenizle bu noktadan sonra verdim veriştirdim tabii. Şimdi daha sakinim, muhtemelen Ağustos itibariyle "Uyuyamayan Prenses", "Rapunzel ve Külkedisi" gibi sürüklenen masalları bitirmiş olurum.Eylül'de ise orama burama kalem sokanlara daha fantastik bişiler yazmalı.
Amma velakin sorun şudur ki Eda Liza'nın üçüncü yaş günü olacak Kasım sonu. Benim o zamana kadar mutlaka özel bir masal bulmam lazım. ilk iki yıl şanslıydım çünkü masallar bana geldi. Eğer bu yıl da aynısı olmaz ise naneyi yedim. Çünkü onaltı yıl için bir anlaşma yaptık annesiyle. Eda için yazmam gereken ondört masal daha var.
Bana masallar esinleyen herkese rakı sofrası* vaad etsem acep ne olur? Motive olur musunuz arkadaşlar?
*Önemli Not. Son iki haftadır mutfak sanatlarında inanılmaz aşama kaydettim, daha önce zehirlenenler lütfen geçmişi referans almasınlar :))
30 Temmuz 2008 Çarşamba
Annemin Habitatı.
Onu seyrediyorum. Sakin kalmak için verdiği mücadeleyi. Bizi anlamasa bile yanımızda duran, anlamak için didinen halini. Kendine küçük mutluluklar yaratmaktaki çırpınışını, çabasını izliyorum. Çiçekleri var onun, kuşları var. Parkta onu bekleyen kedileri bile var. Biz varız. Koskocaman bir habitatı var. Üstelik içini acıtan, gözyaşı dökmesine sebep olanlara bile bahçe kapısı hala aralık bu habitatın. Delirmemek imkansız. Nereden geliyor ki bu kendini hiçe sayan affedicilik? Nereden geliyor bu direnç? Bu mudur doğru olan? Bilmiyorum. Hayatta en sevdiğine bile tutunamayan ben, onun pençelerine hayranlıkla bakıyorum. Bu bana uzak bir duygu, anne olma sorumluluğu olsa gerek.
Bildiğim şu ki; onu seven ve tanıyan kumrular var. Güvercinler ve kargalar ve hatta martılar bile var. Annemle konuşuyorlar, annem onlara evcil olmayı, onlar anneme doğadaki dengeyi öğretiyor. Çok başarılılar. Her gün daha yakın, her gün daha tanışıklar. Kaçmıyorlar annemden, annem de onları korkutmuyor. Güveniyorlar birbirlerine. Kuşlara güven ortamı sağlayan bir büyücü benim annem. Bizi hala şu koskoca dünyadan koruyan bir büyücü!
Eve hayvan istemezdi eskiden. Ama ben ne bulduysam getirdim; kedi, kuş, balık, kurbağa, kaplumbağa, köpek... Hatta son yıllarda büyükbaş hayvan bile getirdim! İnanın annem onlara bile yemek verdi ve sevdi! Hatta benim artık sevmediğim zamanlarda bile annem onları sevmeye devam etti. Empati kurmanın suyunu çıkarttı canım annem. Ama ben, şimdi hayran hayran izliyorum her sabah kuşlarla arasında geçen sohbetleri. Onlar, benim kendi cinsimden insanlarla yakalayamadığım derinliklerde kayboluyorlar. Susup uzun uzun seyrediyorlar ağaçları. Rüzgarın sesini dinliyorlar. Evde biten bulgurun özürünü diliyor annem onlardan... Benim kafam basmadığı için onlara anlatıyor Ergenekon masalını.
Annemin habitatında korunduğum için çok mutluyum. Kendimi sonsuza kadar onun kanatları altında saklayabilsem keşke...
28 Temmuz 2008 Pazartesi
Temmuz Ayı Biterken...

Bugün çok güzeldi İstanbul. Son yılların en ıslak sabahını yaşadık Sevgi Hanım'la ama acayip eğlendik. Bol kahveli, bebekli, yelkenli ve huzurluydum. Payı olan herkese teşekkürü borç bilirim. Ve:
"Kaybettiğini sandığın şey ne kaybedilebilir, ne de bulunabilir. Onu bırakma." *
Başka sözüm yok bu ayı kapatırken. Sözüm de Külkedisi'nin blogundan çalıntı olup, anlayacağını bildiğim muhtereme aleni bir göndermedir:)))
*Any Rand
27 Temmuz 2008 Pazar
Her Derde Deva Mıdır Kupka?
Müzik ruhun gıdasıdır, ama Kupka sadece müzik demek değil benim için. Kupka dostumun davul çaldığı bir topluluk demek. Kupka dostum davul çalarken karısının onu her konserde aynı sevgiyle fotoğrafladığı anlarla, aşka yakın durmak demek. Kupka yorgun bir anne ve babanın her derdini evde bırakarak oğula alkış tutmasının hazzı demek. Kupka yaşamak ve hayatta kalmak için müzik yapmakta direnen bir avuç genç ve yaratıcı insan demek.
Her şarkıları için masallar/öyküler yazmak hayalindeyim. Haydi Cenk ver bana bir kayıtta hazır işsizken Kupka için masallar yazayım. Sen ki bana iyi geldin bu gece, sen ve dostların ki boğazımdan söküp aldınız elmayı, ben de size masallar yazacağım en güzelinden.
Teşekkür ederim Kupka:)) Bir sonraki konserde görüşürüz.
En Sadık Hayranınız Rapunzel
Üç Ayaklı Tören Kabına Hakarettir Talebin.
Dostluk pek çok şey üzerine kurulabilir ama onu üç ayaklı bir tören kabına benzetirsek, içinde her ne kaynarsa kaynasın, öncelikle sağlam üç ayağı olmalıdır diye düşünüyorum. Benim kitabımda bu ayaklardan biri güven, diğeri koşulsuz sevgi ve sonuncusu ruh tanışıklığıdır. Bunların sağlam olmadığını gördüğümüzde ise o, dünyanın en görkemli kazanında ne kaynatırsak kaynatalım, içerken sorular takılacaktır boğazımıza. Kalbimiz asla huzur bulmayacaktır dostumuzun gözlerinde.
Dostum ol demek, sevgilim ol demekten daha zor olmalıdır. Ancak bir densiz güvenini kazanamadığı sevgilisinin dostluğuna talip olur. Ancak bir densiz kaybettiği oyunda kırdığı oyuncakların parçaları arasında kazanç kırıntıları arayarak teselli bulmaya çalışır. Ve ancak bir densiz ayrılığa değil, kendi tutunamayışına içerler. Ve son olarak ancak bir densiz ayrılık* mektubuna dostluk gibi kutsal kelimeleri yama yapar.
Kendi çamurunu yoğuramamış insanlardan uzak bir hayat diliyorum tüm dostlarıma. Ve "Geçmiş olsun bana!"
*Birlikte olanlar ayrılır, hiç birlikte olmamışların ayrılık mektubu yazması da ayrıca ilginçtir ve bi tabii komiktir:))
26 Temmuz 2008 Cumartesi
Hayat Sofrasından Tok Bir Adam Portresi.
"... If tomorrow's sun doesn't shine.
At least I'll have my Clementine..." *
Sabah Fahri Bey'de idim. Kendisi bizim mahallenin kırk yıllık kuaförüdür. Konu şaçlarım olunca, huysuzluğum dillere destandır ya, onun koltuğuna oturmuşsam gık demem ben. Çünkü bilirim ki beni, benden fazla kollayacaktır. Fakat bu değerli adamın tek meziyeti saç kesmek değil. Onun hayat hikayesi bir roman olabilecek kadar özel.
1940'lı yıllarda İstanbul'da yaşamanın kitabını yazmış bir muhteremdir kendisi. Şişli, Nişantaşı, Tarabya, Bebek, Kalmış, Fenerbahçe ondan dinlenmeli. Onu dinlerken insanlar, elbiseler, müzik, renkler içimde dolaşmaya başlıyor ve insanların gerçekten insan gibi yaşadığı yıllara dahil oluyorum sanki. Her hafta Fahri Bey'i görmeye giderken biliyorum ki beni yeni bir öykü bekliyor. Açlık, iş sıkıntıları, dans partileri, kadınlar, tefeciler, mutfak sanatları... Ne istersiniz? Hepsi var. Gelip giden müşterilerin hikayeleri de bonusumuz.
Bugün bana sakızlı vişne reçeli tattırdı. Bu reçeli hayatım boyunca hiç unutmayacağım bir kaç lezzet arasına şimdiden yazdım gitti. Anlattığı yemek tarifleri aramızda sonsuza kadar sır:)) Gerçi bakarsınız iyi tarafıma gelir bir kaçını yazarım blogda. Hatta aranızdan birilerine pişirsem mi acaba?
Bütün bunlar değil elbette anlatmak istediğim. Oraya gitmeyi seviyor olmamın altında yatan bu adamın hali, tavrı, nezaketi, görgüsü, tevazusu da değil ; beni delice kıskandıran ve kamçılayan yaşamışlığı. Evet yaşamış, yalnızca nefes almamış, yaşar gibi yapmamış. Hayatın ona sunduğu ve hatta vermekte cimrilik ettiği her şeyi söke söke almış. Tırnaklarında kan var, gözlerinde ışık. Ben otuzbeş yaşımdayım ama o benden daha fazla bağlı hayata. Ben bugün ölsem bir kaç dostum bilir belki düşlerimi ama onun düşleri gerçek olmuş; hepimiz biliyoruz! Düşleri anılarında, evinde, bakışlarında.
Fahri Bey annesinin yirmiüçüncü çocuğu olarak doğmuş. Ailesi Rumeli göçmeni. Beş yaşında başlamış çalışmaya. Babası bir kuaförün yanına koymuş onu. Üvey annesinin saygı ve sevgisini kazanmak için çok çalışmış. Ne yapmış etmiş sevdiği kadınla evlenmiş. Hayatta en büyük tutkusu işi ve dans olmuş. O yıllarda nerede dans edilirmiş, kılık kıyafet nasıl olmalıymış ondan öğrenebilirsiniz. Dönemin bütün oyuncularına saç ve makyaj yapmış. Hatta ona borçlananlar bile var ama asla isimlerini söylemiyor. Çok para kazanmış ama asla haksız kazanç götürmemiş evine. Bu yaşında bile yılda sadece onbeş gün tatil yapıyor.
Dans kulüpleri kapandığından bu yana mutfağa vermiş kendini. Pişirdiği her şeyi dakika dakika anlatabilecek kadar dikkatli. Eğer bugün yanımda olup verdiği yemek tarifini duysaydınız ne demek istediğimi çok daha iyi anlardınız.
Ona baktığımda sofrasındaki acıyı ve tatlıyı son lokmasına kadar hakkını vererek yemiş, ruhu ve bedeni tok bir adam görüyorum. Hala bir kaşık vişne reçeli ile gülümseyebilen, Bodrum'da yapacağı tatil için çocuklar gibi sevinen önemli bir şahsiyet. Onun yanında kendinizi güzel hissediyorsunuz, hala önünüzde bir zaman olduğunun ayrımına varıyorsunuz. Onurlu yaşamak ve bunu yaparken hayatı yakalamak mümkünmüş diyerek seviniyorsunuz. Fahri Bey hakkında lafım bitmez benim. Bu sadece kısaca bahsetmekti, emin olun o anlattıkça ben de devam edeceğim yazmaya.
Şimdi gitmem lazım, ocakta yemek var. Muse da birazdan gelir. Klasik cadde turumuzu atmadan uyumak yok bu gece:)) Tutunacağız ya hayata!!!
*Pink Martini.
25 Temmuz 2008 Cuma
Doğru Zamanlama Yanılgısıyla Yanlış Adama Toslayan Prensesler Ne yapar?

Giderken bedenini de alan prensesler yok mudur? Vardır elbette. Birini çok iyi tanıyorum, artık ruhuyla seyahet etmeyecek kadar akıllandı...
Gerçeğe doğru yürümekte ısralı, kararlı ve korkusuzdur kaçak prensesler. Ayaklarında paramparça pabuçlar, ellerinde kalpleri, gözlerinde cesaret öylece otururlar kulenin dibinde.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
Never Stop Falling In Love
Her ne kadar konserlerine gidememiş olsam da, Pink Martini pek bir sevdiğim ve bence son dönemin en şenlikli topluluklarından biridir. Neden durduk yere onlar hakkında yazdığımı merak edenlere hemen söyleyebilirim. Yakında deprem olacakmış ve hepimiz ölecekmişiz. Biliyorum, çünkü mail geldi!! Hani itirafta bulunayım bari dedim ve.... Ben hep bir müzikal yıldızı olmak isterdim ama Allah kocaman bir popo ve berbat bir ses verdi. Öncelikle huzurlarınızda kendisine teessüf ederim. Gerçi Pilatescadısı popomu küçültmek için uğraşmakta amma ses olayını çözmemiz epeyce zor. Neyse ki haddimi biliyorum da olur olmaz yerlerde şarkı söylemiyorum!
Neyse, Cuma akşamı Nevizade işi haftaya kalınca, Külkedisi ile kulemde bir şarap partisi mi versek dedim kendi kendime. Hani biraz gülsek, ruhevi temizliği yapan ve birbirinin halinden anlayan kadın sohbetleri yapsak. Uyar mı Külkedisi? Ardından ben sana iki tane hikaye anlatsam. Ama şarkılarla anlatsam ve dans etmesem:)))
Story One/Unreal Relationship
Chapter I
Never Stop Falling in love, Pink Martini
Chapter II
Frozen, Madonna
Chapter III
You'll See, Madonna
Story Two/Endless Love
Chapter I
Mazi Kalbimde bir yaradır, Sema
Chapter II
Amado Mio, Pink Martini
Chapter III
Ömrümün İsteği, Mustafa Gülbetekin
22 Temmuz 2008 Salı
Masal Kahramanları Depresyona Girmez, Endişeye Gerek Yok:))
Çünkü bizi bu karmaşadan ancak masallar kurtarabilir diyordu alt metinde. Öyle değil mi Külkedisi?Gelelim şu bezelye kadar kalbi olan adamlara ve bunu daha ilk dakika anlayıp ama ne hikmetse sonuna kadar direnen Rapunzel'e. Etrafımızda ve aynalarda maalesef bunlardan çok var; yani göz göre göre direnen kadınlardan. Ama dur dur aslında Maviay'ı düşünürsek, o hiç böyle değil. Onun sezgileri bizden çok daha güçlü. O bizim bilicimiz mi olsun acaba bundan sonra? Ne dersin?
Peki söylesene, Rapunzel ve Külkedisi neden bu kadar kafa yoruyorlar? Kulede ve ocak başında çok mu bol zamanları var? Hayatın hızla akıp biteceğini anlamıyorlar mı? Üstelik bu ve benzeri konularda yazmaya başlayınca neden insanlar bunalımda zannediyor öykücüleri? Sanırım birinci tekil şahış kullanarak yazmanın bedeli bu:))
Oysa ben hiç bir masal kitabında depresyona girmiş kuş, ejderha, sarmaşık, kraliçe ya da hizmetli görmedim! Olmaz. Mümkün değil. Fakat üzerindeki sihir kalkıp, elbiseleri paçavraya dönüşünce hayal kırıklığı yaratan kahramanlar olabilir.... Ve bazen bu umulmadık sürpriz "geçici bir keder" yaratabilir...
Rapunzel'in durumu da böyle oldu. Hatırla; kemancıyı maskesinden ötürü beklenen konuk zannetmişlerdi! Onun içindeki iyiyi görmekte nasıl da inat etmişti Külkedisi. Ve tabii bezelye kadar kalbi olan adamı da anlamlı inceliklerinden dolayı aslan yürekli oduncu sandılar! Değilmiş, sadece odunmuş!!
Külkedisi'nin dediği gibi burada sevinmek lazım. Çünkü Rapunzel bunu ilk günden sezdi. Ama hatası içindeki huzursuzluğu susturmak için direnişindeydi. İşin güzel tarafı şimdi onu seveni biliyor ve gerisi umurumda değil. Hiç olmazsa kocaman kalbi olan, güvenilir, ona hiç yalan söylememiş, onu hem bu hayatta hem de sonraki hayatlarda koşulsuz sevecek bir adamı seviyor.
Teşekkür ederim Külkedisi, Rapunzel'i masalına yolladın. Artık kulede huzur içinde yazmaya devam edecek. Sana minnettar:)))
20 Temmuz 2008 Pazar
Beş Dakkada Değişir Bütün İşler.

Hayat bu kadar basit aslında, onu evirip çevirip arapsaçına çeviren bizleriz. Kendi adıma bu konuda bir numara olduğumu söyleyebilirim. Mesela aslında sevgili olmadığım bir adamı terketmeye karar verince aniden çok seviyormuşum gibi kendi canımı yakmaya ve mızmızlanmaya bayılırım. Üstelik adam çoktan başka alemlere geçmiş iken. Ya da işten ayrılmak için, gizli gizli heves eder, adamlar artık çalışmasak mı dediğinde aniden üzülürüm. Anladınız mı? E normal anlayamamanız, çünkü ben de anlayamıyorum kendimi:)))
Fakat şunu gördüm, acayip güçlü kaslarım var benim. Gülmeyin ya, elbette kol ve bacak kaslarımı kasdetmiyorum, burada konu olan kalp kaslarım:))) Depresyon benim mayamda yok, ıkındım sıkındım en fazla üç gün moralsiz kalabildim. Etrafımdaki kadınlar, adamlar ve bebekler izin vermediler depresyona girmeme. E bende kırmadım tabii, bu durumda yaşamaya devam.
Şair kadın bana kocaman moraller verip, sevgilisiyle yeni bir aşka yelken açtı. Külkedisi zaten tatilde; yaralarına tuzlu su tedavisi uyguluyor güney sahillerinde. Mehmetus kardeşim rakı ısmarlayacak Nevizade'de. Haftaya Cuma idi değil mi Mehmetus??? Muse.... O rakipsiz zaten, bana aldığı portakallı parlatıcıyla uzun süre bekar kalmam imkansız!!
Pilatescadısı ise bana en iyi gelen iki şeyi sundu dün: çikolatalı pasta ve bebekler. Şu an elimde yok ama Mehmet bebeğin fotoğrafını görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hani oyuncakçılarda satılan zenci bebekler vardır ya, Mehmet onlardan sadece bir ton açık. Gerçek bir bambam. İş makineleri reklamı yapacak olsam bu veledi kesin kullanırdım. İleride epeyce can yakacağı şimdiden garanti. Zaten giderek azalan adam nüfusuna bakarsak yirmi yıl sonra Mehmet için cinayet bile işlenebilir!!! Neyse, ben bol bol öptüm kokladım kendisini, kızlar kusura bakmasın:))
Temmuz'da iki, Ağustos ayında bir adet tatil planım bulunmakta. Eylül için Allah Kerim. Şimdi caddeye çıkıyorum. Muse gelip beni alacak ve Pilatescadısı ile kahve içeceğiz muhtemelen. Bakalım dönüşte neler anlatacağım? Çünküüüü "beş dakkada değişir bütün işler!"
19 Temmuz 2008 Cumartesi
Ruhunda Bataklık Olan Adamlar.
İçimdeki güçlü bir öfke olmadığına göre, kusmaya da gerek yok ama yazmam lazım, yazmalıyım ki nasıl hisetmişim anımsayabileyim.Yazmalıyım ki biri beni aşkının objesi yapma terbiyesizliği etmişse ben de onu yazımın objesi yaparak nezaketine küçücük bir cevap vereyim:)
Peki, şiddetli bir his beslemiyorsam bu gürültü niye? Elbette dilimin ucuna gelen şeyler var söylemesem de; "ruhunun karman çorman olmuş çekmecelerini gördüm, yatağının altında sakladığın sana susan kadınların çığlıklarını duydum, oyunlarla görmezden geldiğin hastalıklarını biliyorum, içini acıtan okunamamış masal kitaplarını okudum, zayıflamış kalp kaslarını hissettim, yalnızlıktan çırpınan ve bedensel hazlardan medet uman pislenmiş ruhunun umutsuzluğunu da gördüm desem ne olacak? O zaten bunları bilmiyor mu? Biliyor. Gerçeği gözüne soktuğum için rotasızlığında bocalıyor ve sahte molalarda nefesleniyor. Ama ben burada çekiliyorum.
Birlikte bir yol çizmeye davet edildiğimde eyvallah demiştim, hatta onun çizeceği bir rotada gidilebilir mi diye düşünmüştüm. Taaa ki içindeki karmaşayı, belirsizliği görene kadar. Ne acı değil mi, en son ben gördüm! Keşke hiç açmasaydım sır dolu kutuları dedim ama geciktim. Herşeyde vardır bir hayır diyorum şimdi. "Ruh Pisletici" projeme ikinci bölüm yaparım belki bu şahsiyeti. Ama bundan bile emin olamadım. Çünkü bu defa kendimi pislenmiş değil, daha ziyade ucuz kurtulmuş hissediyorum hastalıklı bir hayattan.
Aklıma Londra'dayken kitapçıdan aldığım kart geldi geçen gün. Güzel bir İtalyan mahallesinde iki bina arasına bir ip gerilmiş ve ipin üzerinde birbirine doğru yürüyen bir kadın ve bir erkek vardı. Adam takım elbise giymişti, kadında gelinlik. Yüzlerinde özel bir ifade yoktu. Fotoğraf siyah beyazdı. Yalnızca öylece dengede duruyorlardı. İşte benim bütün anlatmak istediğim buydu. Otuzu devirince beklenti bu olmalı hayatta diye düşünüyorum; O benim dengemi bozmasın ben de onun. Beni koruması gerekmiyor ama düşmeme neden olacak salınımlara da sebep olmasın. Çok şey değil ki bu. Gerçekten istense (-seydi-) başarılırdı (-başarılabilirdi).Tabii karşınızdakinde denge varsa. Yoksa ne mi oluyor? Sizin de ayarınız bozuluyor. Çılgınlar gibi sallanmaya başlıyorsunuz ipte. Öfkeleniyorsunuz titreyen bacaklarınıza ve işler çığrından çıkıyor. Manasızlaşıyor hal ve tavırlarınız. Soğuk savaş içinizdeki ateşi küllendiriyor. Sonra atlayıveriyorsunuz ipten. "Ne halt ederse etsin bana ne ya noktasına" geliyorsunuz. İki aydır hayatınızda olan bir insana karşı bu derin sorumluluk neden diye soruyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz gerçeği; aslında ipte durmayı özlemişsiniz siz... Dengeyi, huzuru... Bunu ipten inince daha iyi anlıyorsunuz. Ne karşınızdakinin, ne de davranışlarının kıymeti yok aslında. O sizin hayal gücünüzün eseri. Çünkü ruhunuzu fethetmemiş biri! İçinizde bir ateş yakamamış. Kendi ısınızla yanılgıya düşmüşsünüz. Ah, zavallı ruhunuz hayal görmüş gün ışığında!
Ve... Oh be dediğiniz ana sıçrıyorsunuz böylece; Uyanış!İçinizdeki kuşkucu cüceye teşekkür ediyorsunuz. Yanılsamalar labirentinden bir adımda çıkıyorsunuz ve "merhaba dünya" diyorsunuz. "Merhaba, geri döndüm:))"
Ben dün gece böyle yaptım. Beni aldatan, hayatına puzzle gibi yerleştiren ve hiç acımadan -bana ve kendine- binlerce yalan söyleyen "bezelye kadar kalbi olan adamı" ipte bıraktım. Ona kötü bir söz söyleyecek miyim ? Asla. Çünkü kıramam ki ben onu, düşünmeye sevk edemem ki bilmiş bilmiş cümlelerimle... Bana öfke beslese ne olur, hayran kalsa ne olur. Beni sevmeyen bir adamda bir duygu uyandırmış olmanın ne kıymeti var? Hiç.
O kaybetmiş bir kere içindeki iyiyi, güzeli. Üzerine giydiği hassasiyet ve nezaket gömleği, gören gözler için lime lime olmuş aslında. Kırılmaz böyle adamların kalbi, ne acıdır ki öyle bir organın şuurunda değildirler. Kötü sözlere toktur kulakları, çünkü en kötü sözleri zaten dört duvar arasında kalınca kendilerine söylerler. Yalnız bırakılmalarıdır tek iyilik onlara.
Yetersizliklerini, eksik yanlarını örtmeye çalışarak, zamanı çarçur etmekle lanetlemişlerdir kendilerini. Gecelik yalancı hazlarla sınırlıdır sevgiden anladıkları. Emek harcamak dedikleri şey ise koca bir kandırmacadır küçücük dünyalarında. "Kaçma savaşalım" diye diz çöktüklerinde bile gözleri başka meydanlardadır; acaba oralarda dişlerine göre daha kolay evirip çevirecekleri bir savaşçı var mıdır?
Arayışları hiç bitmez. Çünkü bilmezler ne aradıklarını. Hayvan sevgileri , sanat sevgileri, çiçek sevgileri, jestleri, hoop diye hayatlarına davet eden misafirperverlikleri koskocaman bir yalandır. Ne sevmeyi, ne dokunmayı, ne de paylaşmayı bilmezler.. Herkes kendi içinde bir bütün, ya da yanındakiyle bir bütün ve hayatlarında tatmin olmuş yaşarken, onlar içlerindeki hastalıklı boşlukla devam etmeye mahkumdurlar. Kendilerini sevmezler -ama beğenirler!-. Beğenirler beğenmesine de yine de bizim onlara bakınca göremediğimiz, sadece sezdiğimiz ama onların bal gibi bildiği tiksinti uyandırıcı bataklıklar vardır ruhlarında. Kurutulması mümkün olmayan, akıllı kadınları, sevmeyi bilen kadınları kokusuyla yıllarca, kilometrelerce uzağa ve suskunluğa iten bataklıklar.... Böyledir işte bezelye kadar kalbi olan erkekler!
18 Temmuz 2008 Cuma
Mum Çiçeklerini Özledim...

- Elmalar tekneye hediye geldi. Onları beraberce tüketebileceğim kimsem yok, üstelik teknede bir dolap da yok, saklayamam. Yiyerek bitiremeyeceğim için zamana karşı yarışıyorum. Hepsini sadece bir kez ısırıyorum ve balıklara atıyorum. Böylece vicdanım rahatlıyor. Hem elmaları getirene karşı görevim bu benim.
İçimden düşündüm, acaba neden kimseye vermeyi denememiş diye. O da sanki düşüncemi okumuş gibi:
- Kimseyle paylaşamam, çünkü buna değip değmeyeceklerini bilemem.
Vay be dedim, kadın iki tane elma vermiyor elaleme biz hayatımızı maskara ettik. Daha fazla kalamadım orada, cevap tokat gibi gelmişti. Kendi tekneme gittim. Kapısını açtım ve uzandım sakince. Lumbozdan ay girdi içeri, ışıl ışıldı etraf ve hiç olmadığı kadar sessizdi marina. Uyuyakalmışım muhtemelen. Uyandığımda geceyarısını geçmişti. Yanımda bir nefes hissettim, eski bir hayaletti; en acizi, en korkağı, en fazla hakaret etmek istediğim. Ama yapmadım. Bir hayalete hakaret etmenin ne faydası olabilirdi ki, kendimi hırpalamaktan başka?
Tekrar kapattım gözlerimi ve derin bir uykuya daldım. Rüyamda bir kızım olmuştu. İlk kez bir bebek sahibi olduğumu gördüm. Bana ait küçücük bir kız. Onu kollarıma aldım, adı Ayşe'ymiş. İçimden hiçte sevmem bu ismi Allah Allah dedim. Ama ne önemi vardı ki, rüya bile olsa bana ait minicik bir kızı kollarıma almıştım sonunda. Sonra ayakkabılarımı suya attım. Hayalet dalıp çıkarttı onları. Ama küçülmüşlerdi, ayağıma olmadılar. Önemi yok diye düşündüm, Ayşe vardı ya, varsın ayakkabım olmasındı.
Sabaha karşı saat 3.00, uyandım. Hayalet gitmişti, Ayşe de yoktu. Teknenin kapısını kilitledim ve ayışığında evime doğru yürüdüm. Su üzerinde yürüyen kadını düşündüm. Onun kaderine benzeyen kaderime güldüm. Hiç üzülmedim, korkmadım. Suda yürümedim elbette ama tertemiz bir sayfaya sıçradım. Onuncu gecenin tuzağından kurtuldum. Şimdi senin de buraya gelmeni bekliyorum, gel ve Pelin'in dediği gibi ruhumu fethet! Lütfen yeniden ve yeni mum çiçeklerine bakalım beraberce.