21 Temmuz 2026 Salı

ÖLÜMSÜZ KIRGINLIĞIM



Siz ölülerinizi duayla anarsınız değil mi? Ne güzel! Ben küfürle anıyorum. Dinmeyen öfkemden, bitmeyen gözyaşlarımdan geriye kalan tek şey küfür!
Beni şu hiç tanımadığım gezegende bir başıma bırakıp, yersiz yurtsuz, yönsüz koyanlara bir de dua mı edecektim? Nerede benim altında yaşlanacağım zeytin ağacı? Onu hala dikememiş olabilir miyim? Ve nerede yüzerken içinde uyuyakalacağım deniz...

Bazen günlerce haritalara bakıyorum, bütün içine yerleşememiş insanlar gibi. Öylece uzun uzun, boş boş bilmediğim coğrafyalara gönderiyorum bakışlarımı. Umutsuzca aşinalık, ufacık bir not belki aradığım. Bilmiyorum. Anlam arayışımı hala ıskaladıklarıma yüklemekten acilen vazgeçmem gerekiyor. Akmakta olan nehrin çoktan denize dökülmüş sularına hasretim ve bunu bırakmak zorundayım. Gelecek günlere inanmak tek çare, gelmeyecek olsalar bile.

Uçamayan kuşlar niçin kanatlarım var diye düşünür mü acaba? Ben bazen niçin bacaklarım var diye düşünüyorum. Eğer beni bana, beni eve, beni ana yurduma götürmeye güçleri yoksa neden var iki bacağım? 

Dedim ya, beni bunca sorunun içinde bir başıma bırakıp giden ölülerime ölümsüzdür kırgınlığım... Muhtemelen kırgın ölürüm bu kafayla... Oysa denize sıfır bir köy evim olsaydı Akdeniz'in değdiği yerlerde belki daha az öfkeli olurdum? belki dalgalar alırdı içimdeki ateşi. Kimbilir kırgınlığımı ufacık ufacık parçalara bölüp balıklara verirdim? Belki o zaman serin olurdu ölüm.


19 Temmuz 2026 Pazar

İyi Pazarlar,

Temmuz doğduğum ay, normal koşullarda sevmemem için neden yok derdim ama zaten koşullar makulken de pek içim almazdı kendisini zira sıcak, fazla sıcak. Neyse ki bir Ağustos değil! 

Bu sabah rüzgar doğudan esiyor, serinlik tatlı, ikinci kahveye izin veren saatlerdeyiz. 

Günlerdir okuyamıyorum. Her gece kendime söz versem, sabah güne okuyarak başlayacağım desem de olmadı, olmuyor. İçimden gelmiyor. Yazamıyorum da. Sanki söyleyecek söz azalmış, kalanla da cümle kurulmazmış gibi, anlamlandıramadığım bir havada asılı kalmışlık hali var. Sadece bende de değil, annem, birkaç arkadaşım da aynı durumdalar. Birşey bekliyor gibiyiz. Zaten ülkede bayram öncesi ve bayramlarda herşey durur malum, yaz desen çok iş çıkan mevsim değildir. Belki biraz bu öğrenilmişlikler, biraz da ruh halimiz? Bilemiyorum. 

Sokak sakin. Elbette Pazar olması etkilidir ama fazla sakin. Hoşuma gitmedi de değil, bu sayede rüzgarı ve martıları dinleyebiliyorum. Sabahın serini beni öğleden sonra basacak havaya hazırlıyor zannımca:))

Bedenimdeki gerginlik var bi de, malum yaşım gereği biyolojik çeşitlilik içindeyim ve adet düzenimde aksamalar yaşıyorum. Bazen regl olacakmış gibi sinyaller alıp, sadece şişip oturuyorum. Hoş olmuyor tabii. Zira aşırı acıkma, şişme, gerginlik ne istersen geliyor ve o beklenen hadise ise ortada yok! Neyse, baktık gelen giden yok, Pazartesi yine yüzmeye giderim. En azından kımıldamış oluyorum.

Şimdi eldeki güzel sabah bir çırpıda uçmadan kahvemden son yudumlarımı alıp bakayım azıcık Jung okuması yapabilir miyim?

Herkese iyi Pazarlar!

14 Temmuz 2026 Salı

BEBEK KEDİ

 

Bu sabah küçük bir kedi gömüldü mahallede. Kimse fark etmedi. Zaten yaşarken de öyle göze batacak cinsten değildi. Cılız, siyah beyaz, hani şu maskelilerden. Onu hiç görmemiştim etrafta, belki de alt sokakların birinden geldi. Kimbilir belki ilk ve son keşif gezisiydi apartmanımızın önü.

Komşu bulmuş akşamüzeri, ölü gibi serilmiş yatıyordu dedi. Dükkancılar da öylece seyrediyormuş. Dilerim kendi geleceklerine bakıyorlardır. Alıp evine getirmiş kız, patilerini temizlemiş, azıcık mama yemiş. Sonra yavaş yavaş yavaşlamış. Beni aradığında patileri soğumuştu. Dudakları beyazlamış, bakışları da donuklaşmıştı. Elbette veterinere gittik. Ve elbette yardım alabileceği bir durum yoktu. Öylece usul usul ayrıldı aramızdan. Birkaç küçük, cılız inlemeyle boynunu bırakıverdi. Yaşanmamış kocaman bir hayat gibi açıldı gözbebekleri, azıcık ıslandı ve dondu.

Yaşam önü ardı tam olarak bu kadar kırılgan bişi, gerisi bizim ilüzyonumuz. Buzdolabına magnet yapıştırır gibi kendimizce anlam yüklesek de içten içe gayet iyi biliyoruz ki asıl olan, en sade hali nefes alıp verebilmek. Nefes yoksa nabız yok, nabız yoksa da yaşam yok.

Kedicik öteye geçti.

Bu sabah uyandığımda hala toktum. Onun yutamadığı mama kalmıştı ruhumun kursağında. Kusamadım, sindiremedim. Ben yaşamı da ölümü de sindiremedim.

Küçük bir kedicik geçti kedi cennetine. Melekler bir kap su verecektir di mi?


5 Temmuz 2026 Pazar

NEŞEM, BANA DÖNER MİSİN LÜTFEN?


                                                                                                                                       Başak ve Şirin'e

 

Affetmeye inanmam. İnsan ne diğerini, ne de kendini affedemez. Olsa olsa anlar ve halden anlayan da kızgın, kırgın olmayı sürdüremez. Ha, o makam herkese açık mıdır dersen, zannetmiyorum. Affetmek yemeğe tuz atmak gibi bişi değil, affetmek sahiden diğer taraftaki kötülüğün de her ne, her kim olursa olsun kendi ruhunun parçası olduğuna aymak! İnsan kolunu affedebilir mi? Ya da ona kızabilir mi?Yani kısmetinde, kabının çapında yok ise hiç kasma, affedemezsin ne kendini, ne de öteki parça pinçiğini... Geçmiş ola!

Neşemi çaldıklarında dokuz yaşındaydım. Ara sıra bahçeye çıkan, Bardakçı'ya giden, bazen de limanda gazoz kapağı toplayan gülüşüm  birgün yüzümde dondu ve neşem gittiği yerden dönmedi. Uzun yıllar bekledim, dönmedi. Sonra sonra anladım, babamla gitmişti; neşem yanlışlıkla babamın kefenine sıkışmıştı! Bu yüzden uzun yıllar boyunca  geri dönemedi... Babamı gömen ekip belki yanlışlıkla, kimbilir belki bile isteye neşemi de gömmüştü. Deli deli resimlerim, danslarım, mandalinadan parlak ışığım yedi kat toprağın altındaydı artık. Ben mi? Ben ya da benden kalanlar yeryüzündeydik. Hissetmiyor değildim, yediğim içtiğim de doğruydu ama neşem yoktu, tatsızdım. Yabancıydım buralarda. Dışarlıklı! Ve bütün bunları anlamlandıramayacak kadar küçük...

Hayat kalın, ağır bir yas perdesi bırakmıştı; sorumluluklarım boyumdan, kilomdan hatta çillerimden bile fazlaydı. Eğer taşımayı reddedersem diğerleri de gider, yalnız kalırım diye korktum. İşe yarar olmalıydım. Çözüm üreten, neşe saçan, ışıklı, istenen! Oldum da.

Hem de ne olmak! Arkeolog bile oldum yahu! Hani belki neşem kazarak bulunur bişidir diye eşelemediğim coğrafya kalmadı! Önce toprağı, sonra eşimi, dostumu, sevdiğim adamları, en çok da kendi ciğerimi didikledim durdum. İçeride huzursuz, kısmen kayıp dışarıda kudretli, yıkılmaz bişi oldum çıktım! Ve nihayetinde oldurduğum şeyden pişman, epeyce de şişman yaşlara kadar geldim. Son üç yılı kendimi affetmeye, anlamaya ve iyileştirmeye çalışarak geçirdim. Kısmen başardım da. Fakat anladım ki bu başarı öyle alıp kenara konulacak bir kupa gibi değil, çünkü neşe hırsızları her yerde! Tetikte ve dikkatli olmalıyım. Gerekiyorsa her gece ölmeli, her sabah doğmalıyım. Güneş gibi yaşamalıyım; keder geldiğinde kaçmamalı, sabah olduğunda tekrar neşeyi kucaklamalıyım! Ne olmayana dövünmeli, ne de bulduğumla rehavete düşmemeliyim.

Velhasıl kelam, neşem bana dönsün, yine benim olsun istiyorum. Beni gezegene bırakıp yuvasına giden babamın  kefeninden nihayet kurtulan neşem; bunları sana diyorum, hadi gel, buradayım! İkimiz de ışığı hakettik! Aslında hepimiz ışığı haketmedik mi? 

Öyleyse niyetimi buraya bırakıyorum: mutlu kertenkeleler gibi kalbimizi ve göbeğimizi güneşe açtığımız nefis bir yaz olsun! 

Oleyy!





3 Temmuz 2026 Cuma

YAŞAMIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

İnsanlar değil, tek biri var yollarımı kesen, pusuda bekleyen; ben! Kendi hayatımın önündeki bariyer benden başkası değil ve bana rağmen akan hayatın an be an cılızlaşan suyu karşısında ne acıdır ki paniklemiyorum bile.... Oysa korkmalıyım belki apansız gitmekten. Fakat ölümün anlık acı, birkaç günlük şoke edicilik olduğuna dair yavan deneyimler var zihnimin kuytularına. Öyle tanımsız bir kavşak ve öyle eli ayağı durmayan bir yavşak ki hayatın ortası, ahanda burası, bitirsen yazık, devam etsen muhtemelen sorular daha da kazık!

Nasıl ama kafiye? Güzel di mi? Vaziyette tam bu zaten; trajik ve zorla komik!

Teyzem acilde dünden beri. O acilde ben vicdanımla akan zaman arasında arafta. Tam yaşayacağım, bir durdurulma, bir engelleme geliyor sanki! Son üç yıldır hiç olmadığım kadar farkında ve bir o kadar da karışığım. Barajlar kurmuşum hayatla arama sırf korunayım diye ama öyle abartmışım ki yaşayamıyorum. Yaşarsam hele de fazla neşelenirsem sanki bir parçam utanıyor. Bana ne oluyor hiç bilmiyorum. Eğer deliriyorsam da deliriyorum ne yapayım!

Otomatik pilottaki uçak gibi bedenim. Hava korsanının da kendim olduğunu anladım, hala kımıldayamıyorum... Nasıl bir bariyer kurmuşum yaşamla arama? Tövbe tövbe!


1 Temmuz 2026 Çarşamba

KAZKAFALILIK DEĞİŞEBİLİR BİŞİ Mİ ACEBA?

 

İnşallah değişebilir çünkü yoruldum! Ben, kendimi yordum. Yazacaklar mezar taşıma: "Kazkafalı oluşu, yok oluşunun müsebbibidir!" Ya ne olacaktı? İnsan dokuz yaşında otuz, otuz yaşında elli hissederse, elli olunca da bi yetmişlik haller gelir tabii. Eee beden de taş değil, ona da vuracaktı elbet kazkafalılığımın faturası.

Aşırı yorgun, aşırı bıkkın ve çokça yenilmiş hissediyorum. Eldeki ruh haliyle de yeni yaşıma girmek hiç işime gelmiyor. İyileşmek, iyi olmak istiyorum. İyileşemeyecek olandan da vazgeçecek kadar sağduyu reca ediyorum! Bu ben olsam bile... O kadar yıldım yani.

Benim dertleri çuval çuval bir annem var. Kendimi bildim bileli derdi vardır annemin ama kalıcı çözümü yoktur. Kaygılı hallerim, sürekli sorun çözme itkim kendisinden bana kalan, daha doğrusu ruhuma çöken yığıntıdır. Uzun ama upuzun yıllar boyunca, annemin eksiğini tamamlamak üzere bedenlenmiş, sanki başına gelenler benim suçummuş gibi yaşadım. Sonunda sıkıldım! Başarısız hissetmekten, asla ilri adım atmayışından, iyi olmaya meyletmeyişinden bunaldım. İnsan belli bir yaştan sonra ancak kendini ayakta tutabiliyormuş ve ben sanırım o belli yaşlara ha vardım ha varacağım!

Benim annemin çocukluk kayıpları ve kronik depresyonu var. Asla da tedavi olmadı, olmuyor ve olmayacak. Zira bunun kader olduğunu düşünüyor. Oysa değil, aslında hep onun hem de bizim çok daha tatminkar hayatlarımız olabilirdi. İzin vermedi. Herkesi ve herşeyi yönetme ve iktidar sevdası maalesef aşırı yıkıcı oldu. İncecik, minicik narsizm de olabilir zatına. Zira bence fazla emin cümleler var bazen.

Fakat konum bu değil. Konu benim buralarda çektiğim patinaj. Konu onu iyi kılmaya inat eden öğrenilmiş kalıplarım. Yenilgiyi, bu savaşta zafer olmadığını kabul etmek istemeyen, illa onun da kahkahası olsun şu hayatta ve buralardan gitmeden güzel günler biriktirsin diyen parçam. Çünkü çocuklar mutlu ebeveyn ister. Nokta.

Ancak besbelli ben hatalıyım. Olmayacak olanı oldurmaktaki ısrarım sadece zaman ve enerji kaybı. Kader yazıcı değilim ben, kimseyi iyi kılmak vazifem de değil.... Anlamak ve kabullenmek zorundayım. Dilerim anlarım... Dilerim yeni yaşıma girerken annemin şu hayattan ancak bu kadarını alabileceğini idrak etmiş, vicdanımı temiz tutmayı başarmış olarak uyanırım elli üçüme!

Kimse annesinin annesi değil, olmamalı Elvan diyorum üç kez.