30 Aralık 2016 Cuma

SEYYAN HANIM

 
 
 
 

 
 
 
Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden

Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihayet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu

Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır

Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu..
 

29 Aralık 2016 Perşembe

PEKİ 2017 OYLE DİYORSAN OYLE OLSUN..


 
 
 



 
Bu kadın fazla seyahat ediyor diye yarı şaka yarı ciddi hem ardımdan, hem de yüzüme konuşan dostlar, ben sizin evinizi, arabanızı, kocasını, mücevherlerinizi ve çocuklarınızı ya da pahalı tatillerinizi konuşuyor muyum? Yooo , her defasında " a ne güzel, benim için de gezin" diyorum di mi?
 
Hadi gözünüz aydın, bu sene finans dünyasından gelen haberlere göre pek para kazanamayacağımızdan sanırım seyahat etmek epeyce zorlaşacak. Gerçi ben biriktirdiği bozuk paralarla Kuzey Işıklarını seyretmeye gitmiş insanım, bakarsınız bir gelişme olur ve bu sene de Kuba'ya giderim???
 
İşin ilginç tarafı aşk yokmuş yengeçlere. Oysa ciddi ciddi bir dilekte bulunmuş idim. Fakat Susan Miller ablamız,  mantığın ağır basacağı bir yıl demiş. Zaten hatun kendini işe ver diyorsa hiç bir şekilde direnmenin anlamı yok. Çalışalım gitsin! Hem zaten açıkça söylemek gerekirse koca senede bir adam beğendim, onun da haftalar boyunca evli mi, bekar mı olduğunu bile öğrenemedim. Ben kim flört etmek kim?
 
Peki 2017, bu durumda olanı olduğu gibi kabul etmeye devam...

27 Aralık 2016 Salı

SON YİRMİDÖRT SAATİN İÇİNDE SADECE YUNUS GİBİ OLMAK İSTEDİM!

 
Kelimenin tam anlamıyla zor bir yolculuktu.. Eğer son yirmi dört saati toparlamış, yüreğimizi, aklımızı aynı kapta, gaia kuyusundan hallice kadehlerimizde, eritememiş olsaydık asla dayanamazdım... Uçağın gecikmesi, beklerken tanık olmak zorunda kaldığım sahneler, indiğimde karşılaştığım kırık bavul ve devamındaki buz gibi gece ve taksisiz hayat!
 
 
Bütün bu karmaşadan o ya da bu şekilde kurtulup evime ulaştığımda ışıkların yanıyor ve içeride bir hayat akıyor olması bezginliğimi azalttı elbette ama ne yaptıysam uyuyamadım... Yatağıma, evime bu kadar kısa sürede yabancılaşmış olmam çok ilginçti. Yani üstad, diyeceğim o ki, ilk gece uyuyamadım diye dert ettin ya, bak kendi yatağımda da uyuyamadım. Çok yorulduğumda uykuya geçemiyorum galiba. Çiviler üzerinde hissediyorum kendimi. Bırak uyumayı, kımıldayamıyorum.
 
Böyle bir gecenin sabahında Feneryolu'ndan yukarı yürürken yüzüme çarpan soğuk sanırım son enerjimi aldı! Parktan geçip, caddeye ulaşıp, kendimi minibüse nasıl attım bilmiyorum. Okula geldiğimde donmuştum!
O kısacık bir saatte trafikten, kamyonlardan, durmadan fren yapan araçlardan, asla azalmayacakmış gibi kulaklarımda çınlayan gürültüden delice rahatsız oldum. Allahım bana uygun bulduğun hayata mızıklamamaya çalışıyorum ama bu kadar zor olmalı mı? Daha basit seçimler yapmam için bana akıl fikir ver. Şu şehri ardımda bırakacak güç ver bana ne olur....
 
Ders inanılmazdı. Çocuklar beni özlemiş, ben de onları. Tatile gittiğim için biraz kızgın olanlar, durup durup sarılanlar. Sınıfın kapısından girip, doğruca boynuma atlayanlar.. Aynı anda biri bacağıma, diğeri koluma yapışıp, yere düşürmeye çalışanlar:))  ( Sarışın sen sevişirken, ben oynarken sakatlanacağım bu gidişle, hadi hayırlısı:))
Velhasıl, bol bol sarılıp, kucaklaştık... Masallar, danslar ve sanırım tüm bunlardan sonra biraz gevşedim. Tekrar olanı olduğu gibi kabul noktasına yanaştım. Benim evim buradaydı, işimi seviyordum ve şu an için yapabildiğim buydu!
 
Ha bir de kargo şirketinde beni bekleyen bir paketim vardı. Saat beş olmadan yetişmeliydim. Sonra eve dönüp yıkanmalıydım, yok yok önce uyuyacaktım. Ay bi dakika yiyecek bir şeyler almazsam akşama açım!
 
 
 

Şu yukarıda gördüğünüz kart var ya, işte o kart Yunus'dan. Kargodan. Yunus benim öğrencimdi. Şimdi  çocukluğumun geçtiği köyde ailesi ile birlikte yaşıyor. Benim mandalinalarımın arasında, aynı denizi koklayarak büyüyor. Ve biz birbirimize mektuplar, paketler gönderiyoruz. Bu da Yunus'un noel ve yeni yıl hediyesi! Ben şanslı değilim de kim şanslı arkadaş? Düşünsenize bu adam dokuz yaşında ve kendisini tanıdığımda üç yaşındaydı! Daha şimdiden para kazanıyor! Öyle tatlı bir ablası var ki, ikisine baktıkça kardeşimi ve bizim çocukluğumuzu, plajdan topladığımız taşları boyamalarımızı, çizdiğimiz resimleri ve boncuklarımızı anımsayıp, gülümsüyorum...
 
 
İkimizin, yani Yunus'un büyümesini ve benim yaşlanmamı gösteren fotoğraflara baktıkça, yılların boşuna geçmediğini anlıyorum. Hayat beni çok özel deneyimlerle ödüllendirdi. Olgun ruhlarla tanıştırdı. Ve aynı olgunluğu göstermem  gerekecek dersler sundu. Kimini görebildim, kimini hala tekrar edip duruyorum!!! Şimdi şimdi tüm bunların toplamına yaşanmışlık denildiğini öyle iyi anlıyorum ki... Saçımda hızla artan beyaz tellere baktıkça annesi en sevdiği keki pişirmiş çocuklar gibi burnuma hayatın doygunluk veren kokuları geliyor.
 
 
Yunus'un büyümesini seyretmek, annesinden haberlerini almak, fotoğraflarına bakmak ve yarın sabah onun yaptığı kolyeyi takarak güne başlamak gerçekten iyi hissettiriyor. Çocukların bana verdiğini bir yetişkinden elbette beklemiyorum ama keşke birbirimize bu kadar sıcak, açık, içten olabilsek.  Bazı günler "seninle oynamak istemiyorum" diyebilsek, çok özlediğimizde kelimeleri s.. tir edip, sımsıkı sarılsak, zamanın ve yaşımızın tüm gerekliliklerini sallamadan yesek, içsek, gülsek ve hatta ağlasak... Canımız yandığında saçmalamasak da doğrudan söyleyebilsek...
Keşke bir gün için Yunus olsak! Olabilsek...
 
 
Yorgunum. Ama mutluyum... İyi geceler Yunus, iyi geceler Yunus olmak isteyen herkes... İyi geceler Üstad... İyi geceler bu hayatta beni ıskalamaması için umut beslediğim ruh...

25 Aralık 2016 Pazar

DENENMEMIS YOLLAR


Bu konuda dürüst degilim. En azindan su ana kadar olamadim. Deniyorum derken bile güm güm atiyor kalbim. Denediklerim veya denedigimi düsünerek yaptigim hamleler icinde, kendime yabancilasmak ve tekrar bilmedigim bir parcamla tanismak sanirim cok zorluyor. Kac farkli insan tasiyorum bu bedende diyerek panikliyorum...

Kendini tekrarlayan hatalardan ve bir ileri iki geri gidilen yollardan yoruldum. Galiba denenmemisi denemek artik kacinilmaz oldu. 
Her defasinda derin bir nefes alip kafayi suya sokmak gibi bilinmeyenin ardina düsmek.


23 Aralık 2016 Cuma

BIRAZ DAHA AYRINTI?


Sabah whatsapp mesajiyla actim gözlerimi. Pir'in sehrinden kiymetli bir dost dilegini paylasmis:)) Kadin dayanismasi diye ben buna derim. Mesaj, güne gülümseyerek baslamama neden oldu. Gercekten de benzer seyler istemisiz. Mutlaka olmali mi dersen, yooo her istedigime sahip olamayacagimi bilecek kadar büyüdüm. Sadece daha azina hii dedigimde yasadiklarimi tekrarlamak istemiyorum. E bu kadar da hakkim olmali artik!

Zaman hizla geciyor. Bazen okudugum kitaptan basimi kaldirdigimda ve kendi kendime o son okudugum cümleyi aklimda evirip cevirirken biriyle göz göze gelip "baksana sunun güzelligine" demek istiyorum.
Buna benzer birkac sey iste. Yoksa elbette hayati sürdürmenin onlarca, yüzlerce güzel yolu var. Cocuklar, doga, es dost, hobilerimiz, hayallerimiz, yardimlasmalar...

Eksiklik hissi degil anlatmak istedigim. Aksine eksik hissetmiyorum. Sadece bazen, ördek yavrulari arasina karismis bir kugu vardi ya, iste onun gibi hissediyorum. Azicik daha aidiyet hissi istiyorum.

Almanya maceramin son ceyreginde ask, dostluk, hayaller ve daha pek cok sey üzerine uzun uzun konusmus olmanin yorgunlugu ve ayni zamanda doygunluguyla, yeni yilda beni bekleyen islere hazirliyorum kendimi.
Aslinda galiba evimde oturup okuyup yazmayi, örgü örmeyi, kendi yogamla yuvarlanmayi özledim. Battaniye, sicak icecek ve bazen de apartmanimizin güzel kedisi Korsan'la isinmayi. Mis gibi tütsülerim. Hatta zaman zaman arkadaslarimin cocuklarini ve hayvanlarini odunc almak... Fazla sessiz ev beni sese karsi oldugumdan daha da hassaslastirip dis dunyadaki iliskilerimi zorluyor. Bu yuzden ses lazim. 

Velhasil bir yili daha dilekler ve olasiliklarla noktalarken, gectigimiz senenin ne kadar yipratici ve ne kadar ögretici oldugunu, bazi insanlarin hayatima neden dahil olup, neden ciktiklarini anlayabiliyorum. Her kabullenis icimdeki bir dalganin alcalip, sahilde soluklanmasina yardim ediyor. Elbette kumdan kalelerim yikiliyor ama elde ettigim icsel bilgiye deger. O kuleleri ben yapmistim, yine yaparim.

Ah ya, kum dedim, kale dedim, deniz geldi aklima. Bak simdi nasil da yüzmek istedi canim...

 

BU SENE YAPABILIRSIN





Bak simdi, lütfen sakin yanlis anlamayalim birbirimizi, kesinlikle gecmisin hesabini sormuyorum. Verdin vermedin derdinde de degilim. Hepimiz hata yapariz. Hem ben nihayetinde bi kulum, en fazla niye vermedin diye sizlanirim. Ama vallahi yapabilirsin, sende onlardan cok var. Biliyorum. Sadece nereye sakladigini bilmiyorum.

Ne olur birini versen? Hi??

Simdi biraz ayrintiya girelim, detaylari konusalim.  Önce milliyeti belirleyelim. Türk olmasin, bugüne kadar Türk erkeklerinin bir hayrini gormedim. Mumkunse ilk tercihim Iskoc ama dersen ki elimde yok, Fransiz da olur. Tabii bi dil sorunu var ve öyle bi durumda mecburen Ispanyolcaya yol verecegiz. Olur olur sikinti degil. Pek ilerleyemedim zaten.

Fransizda anlastiysak, ki ikinci tercihimin bu yönde olma sebebi cok acik, adini veremeyecegim bir dostum "budur!" dedi. E paylasimda bulunan kiz dünkü bebe diil, tamam diyorsa tamamdir.
Iskoca gelince, eläimde degil, renk cekiyor. Kizil seviyorum. En kötü ihtimal kumral lütfen. Koyu tonlara gecmeyelim. Icim kararmasin bu saatten sonra.

Tekrar Fransiza dönersek,  güzel yemek yaparsa hos olur. Dans etmeyi, uzun yürüyüsleri ve denizi sevsin lütfen. Yasi önemli degil. Yine de ölmeden evvel bana gelmis olmasin. Ve mümkünse ben büyütmeyeyim.

Cilli olabilir. Fakat al yanakli olmasin. Eli ayagi güzel olsun. Yanyana durdugumuzda ona topuklu ayakkabilarimi vermek zorunda kalmayayim. Ya da fotograf cektirirken takoz aramayalim!

Gerisi hep bildigin seyler... Karanliktan korkmasin, neseli olsun. Gözyasi bezleri kurumus, kalbi nasirlasmis olmasin. Ailesini sevsin, merhametli olsun. Kedi, köpekten ve cocuktan vebaymis gibi kacmasin. Raki sevsin, kahve sevsin. Paylasmayi bilsin. Caliskan olsun. Hayalleri olsun. Okumayi sevsin. Azicik merakli, ögrenmeye hevesli olsun. Fakat bilgic bilgic icimi baymasin! Sacmalama ve geyik potansiyeli benden yüksek olursa harika olur. 

Bu yil yap bir güzellik Tanrim. Inan gecmisin hesabini sormayacagim. Bak bak, unuttum bile!









22 Aralık 2016 Perşembe

SACMA!


Gözünde büyütmek, icinde büyütmek, anlam karmasi yaratmak... Bir kelimeden yan yola sapip, patikayi kaybetmek.. Anlamadiginda susup, soru sormaktan korkmak.. Üsümek, sokulmak, acimak, geri cekilmek..

Cok düs kurmak, düs gercege döndügünde, kalan bosluktan tedirgin olmak. Hayatlar boyunca istemek, kavusunca kavusmanin gözlerine bakamamak... Anlayamamak, anlatamamak... Istedigim bu degilmis diyememek..


Ne istedigini bilememek...


https://www.youtube.com/watch?v=OFLW-D-teR8

21 Aralık 2016 Çarşamba

STUTTGART ANTIKA & ESKI PAZARI


Dün günümüzü alis verise ayirdik. Alis veris derken daha dogrusu benim Stuttgart'da sevdigim ve özledigim yerlere gittik diyelim. Elbette noel pazarini gündüz gözüyle tavaf etmeyi atlamadik. Bes gün önce bavuluma kirmizi oje ve ruj koyan ben, üstad ile at kestanesinden yapilmis varis kremi alirken cok güldüm. Demek geldik o yaslara ha? Yakinda "benim gözüm görmüyor be canim, su igneyi iplige gecir de senin gömlegin kenarini dikelim" diyebiliriz birbirimize!!!

Pazar, sakin ve güzeldi. Elbette Esslingen ile karsilastiracak degilim. Esslingen'de olan biten her sey dogruca kalbime gidiyor! Yedigim yemek, ictigim sarap oldugunun on kati anlamlaniyor. Ve tabii kelimeler...  Hepsinden önemlisi deger verdigin birinin kisisel tarihine yolculuk cok anlamli..

Stuttgart'da kitapci gezmeye bayiliyorum. Kitapci derken kocaman bir bina ve icinde ne ararsan var demek istiyorum! Cogu Almanca tabii. Olsun, atmosferini seviyorum. Öpüp oksamasi, anlamasan bile bakmasi güzel! Sevdigim galeriyi gezmeyi, kahve&pasta keyfiyle tamamlamak üzere Persembe'ye biraktik. Bunca zaman sonra nihayet kara Orman Pastasi deneyecegim!

Burada ve Istanbul'da henuz yapmadigimiz ne cok sey var....

Gun ortasinda, benim cok sevdigim eski pazarina baktik. Orada her sey var. Ve eger alece etmez ve dikkatli bakarsaniz gercekten koleksiyon degeri olan parcalara rastlamak olasi. Bu defa esi Türk olan cok sevimli bir saticidan kursun kalemler aldim. 
II. Dünya Savasi sirasinda Girit'e gönderilmek üzere üretilmis ama Almanya'nin savastaki kaderi degisince yillarca depolarda kalan bu kalemler, sonunda tekrar gün isigina cikmis. Özellikleri önemli konulari, kontratlari vs yazarken kullanilmasi. Cünkü silinmiyor! 

Ustad'la bir birimize bakip gülümsedik; silinmesini istemedigimiz, yazmaktan, yazdigimizi yasamaktan korkmayacagimiz seyler icin aldik kalemlerden!

Sonra üstad bir Japon magazasina götürdü, hic aklimda olmayan seyler aldirdi bana. Sarisin yeni paltoma bayilacaksin:))  Ardindan organik ürünler satan dükkanlari ve Stuttgart'daki en güzel Beyrut Lokantasi'ni ziyaret ettik. Eve döndügümüzde tükenmistik!

Aldiklarimizi güc bela yerlestirip, aksam rituelimize gectik. Muzik ve likor! Gelecekte doktor likor yasak derse, biz yine de Noel'i bu yasaktan ayri tutacagiz. Cünkü likor bizim kalplerimizin kapisini araliyor. Suc ortakligimizi sembolize ediyor. Ama bir karar verdik, O Istanbul'a geldiginde, ki dilerim cabucak olur, raki icecegiz. Cünkü bazi sarkilar ve siirler raki istiyor... Ince L Lalena...

Acilan genclik anilari.. Bir kismini bildigim incelikler ve bana kapali mahrem hayat... Yine de guzel. Sen defterine bakip, artik ikimizin de icinde olmadigi bir gecmise belki azicik da icin burkularak baktiginda, ben senin yüzünü seyredip, o yillarda tanidigim insani görüyorum. Birlikte yas alirken acilan defterler, keskinlesen köselerimiz ve vazgecmeyisimiz icimi isitiyor.. 
Tahir ve Zühre, Mem ü Zin ve daha niceleri icin icelim bu gece likorlerimizi.

"Bana masal anlat" dedin ya bu gece, iste tam o dakikada baska bir boyuta gectik sanki. Benden ilk kez masal anlatmami istedin:) Sonra "yok yok gercek bir hikaye anlat!" dedin. Aklimdayken söylemek isterim ki tarihimize not düsülsün, sen dinlemeyi sevdin ya, ben de anlatmayi cok sevdim. Derin bir iliskinin tüm yaralanmalarina katlanma sebebimiz sadece budur; birlikte olmadigimiz zamanlara sicramak icin tek yapmamiz gereken ele ele tutusup atlamak! Bir sicramada bes, digerinde on bes ve bir sonrakinde gelip gelmeyecegini umursamadigimiz altmis olmak!
Bizim mucizemiz:)

Sen ki bana hayatimin en buyuk suprizini hazirladin, artik agzimdan cikan degil, kalbimden gecen tüm kelimelere dikkat edecegim. 

O halde hadi uyan da trenimize binip Hierapolis'e gidelim!

 

20 Aralık 2016 Salı

PAN!



Esslingen.. Almanya'da gördügüm en sevimli yerlerden biri. Eger siradan bir turist olarak gelseydim ayni seyi hisseder miydim bilinmez. Fakat sokaklarda gezerken gösterilen köprüler, Üstad'in ilk okudugu kelime olan ve tavuk patates satan dükkanin tabelasi önünde gülümsemek, bindokuz yüz seksenlerden kalan sekerleme dükkanlarinin vitrine bakip Baylan, Markiz, Lebon animsamak.. Geleneksel yemekler..

Bütün bunlari gec bir kalemde, asil olan Ortacag Pazari! Fakat ne yazarsam yazayim, hangi fotografi koyarsam koyayim hissettigim seyi ifade edemeyecegim...

Denedigim etegin icindeki keyfimi, toprak kaplarda icilen sarabin lezzetini,  bir kez daha ayni gökyüzünün altinda olmanin mucizesini tekrar tekrar anlatmaya calismak nafile... Zaten yazmak degil yasamak istedigim gunler bunlar.

Sadece Pan. Onun müzisyenleri ve tarifsiz büyüsü... Eger bir tek tanri secmem gerekseydi öte alemlere gitmek icin, onu secer, onun hikayesinde kaybolmak isterdim. Müzigin ruhu ele gecirisi, aklin avuclardan kayip gidisi, vahsi dogadaki gizem... Ne dersen de. Hepsi, hicbiri ve daha fazlasi Pan!

Mystical figures and bandsman

Ölümsüz maceranin ve en eski oyunun cazibesi! Asktan, hayattan ve ölümden daha fazlasi....


 https://www.youtube.com/watch?v=KOkiGeIIQ5k

 https://www.youtube.com/watch?v=vkEVIGkwJ78

17 Aralık 2016 Cumartesi

EMPATI OLMADAN SEMPATI OLAMIYOR...



Almanya ya her gelisimde sadece sevdigim insani gormuyorum, ondan dinledigim hikayelerle birlikte hem bu topraklarin insanini hem de onu, kiymetlimi cok daha yakindan tanima firsati buluyorum. Cunku bireyi ana vatanindan ayri degerlendirmek, ona onlarca yuzlerce yil boyunca aktarilmis acilari, sevincleri gozardi etmek tam bir tanisiklik olusturmuyor...

Eger simdiyi yaratan bizzat biz, kendimizsek o halde o yaratim anlarini biraz olsun anlamak simdide her dakikayi cok daha doyum icinde yasamayi, paylasmayi getirecektir. Sevgililikte veya yakin dostluklarda yalnizca fizik bedenlerimiz degil ruhlarimiz da doymak, anlamak istiyor. Bana sorarsaniz bu cabucak sikilmalar, corap degistirir gibi sevgili degistirmeler ve yasadigin topraktan tatmin olamamalar hep eksik bilgi, duyarsizlik ve anlamanin gucunu hafife almak yuzunden.


Dun gece bizim kavusmamiz, her vakit oldugu gibi cok anlamliydi. Omrumuzun onemli bir kismini hava limani kucaklasmalariyla gecirsek de, bir kez daha ayni sofrayi paylastik ya, sukur!

Bizim bize soyleyecegimiz, birbirimize anlatacagimiz bugune kadar hic bitmedi. Kisisel tarihimizi konusmaktan sikilirsak ulkelerimizi konustuk. Babalarimizin, annelerimizin izini surduk.
Visne likoru mabetlerimizin anahtari oldu. Iceri, daha iceri gitmek istedigimizde iki bardak ve bir sise likorden baska tek ihtiyacimiz kalplerimizi masaya koymakti. Sanmayin ki bu cok kolay bir sey. Ikimiz de defalarca en sevdikleri tarafindan hunharca incitilmis insanlar olarak aradan onca yil, onca sinanmislik gecmis olmasina ragmen hala bunu usul usul ve dikkatlice yapiyoruz.


Burasi Almanya. Turklerin Osmanli'nin cokus doneminden beri hem sevdigi, hem sucladigi topraklar. Alman halki bir yaniyla takdir ettigimiz, ote taraftan hic anlamadigimiz, uzak ve mesafeli kaldigimiz insanlar.. Insan tanimadigi sadece ortak caresizliklerle baslamis bir iliski icinde can cana konusamadigi bir milleti nasil taniyabilir ki?

Acikcasi her gelisimde Alman milleti hakkinda ogrendiklerim bana bu insanlari anlamak, gundelik hayatta sokakta tek basima dolanirken kulturel farkliligimiz sebebiyle duvara toslamis hissettigim anlardan hizlica cikmak icin yardimci oluyor.

Ilk ziyaretimde tum dikkatim sevdigimde, noelde ve birlikte ayni gokyuzunun altinda olmaktaydi. Yalnizca bizim apartman, yillarca kullandigim Alman Arkeoloji Enstitusu nun kutuphanesi gibi, sanki ana kapidan girer girmez ic mekan basliyor dedigimde, bana biraz mimari olarak sehrin nasil kuruldugunu anlatmisti ustad. 
Kadinlar insa etmis bu sehri. Savas sonrasi erkeksiz, evsiz yikintilar icinde, ellerinde eteklerinde cocuklariyla, guruldayan mideleri, acidan donmus kalpleriyle kala kalan kadinlar (Trümmerfrauen).... Belki bu yuzden tavanlari yuksek, pencereleri kocaman ve olabildigince yalin evler bunlar. Olmasi gerekenden bir parca fazlasi yok. Ama daralmis yureklerin ferahlik arayisi cok acik....


Sonraki gelislerimde ve baska topraklardaki bulusmalarimizda konustugmuz "var olan annelerin yoklugu" meselesi.... ve bunda ulkenin rolu... 
Yasadigimiz topraklarin da tipki bizler gibi bir karmasi var. Buraya, tam da su an dogmus olmamizin matematigi kisisel siirimiz... Dongümüz.

Burada biraz susuyorum ve onu soluk almadan dinliyorum... Ingrid'i anlatiyor. Gercek bir Avrupa sifacisi. Ay takvimine gore yasayan ve muhtemelen baska hayatlarda da sevdigim guzel kadin. Onun alnindaki iz... 

Ingrid, bir savas cocugu. II. Dünya Savasi. Babasi yasadiklari bolgedeki tum genc adamlar gibi savasa gittiginden hayatinin ilk yillarinda hic erkek gormeden buyuyor. Aradan gecen bes uzun yilin ardindan babasi eve geldiginde, bu dunyalar guzeli kizi, kizini kucaklamak istiyor. Ama Ingrid korkuyor ve paniklemis bir halde kosmaya basliyor. Baba da ardindan! Ve Ingrid dusuyor. Alni yariliyor. Kusursuz guzelligin icindeki yara, disarida da bir yer buluyor kendine... Baba kiz hayatlari boyunca bu yarayi tasiyorlar. Ingrid alninda, baba yureginde... Savasin ve hayatin caldigi yillarin yarasini...


Bir evde yedi cocuk dogurmus bir kadinin, ustadin annesinin babaannesinin sadece uc evladi hayatta kaliyor. En kucuk ogul Willi II. Dunya Savasi'na giderken isteksiz. Evinde atlariyla, sevdikleriyle kalmak istiyor ama izin yok. Neyse ki saglikla donuyor evine. Herkes cok mutlu. Ama ne oluyorsa oluyor ve bir kez daha gitmesi gerekiyor. Iste o zaman zor geliyor ayrilmak. Belki yürekler agirlasiyor... Kelimeler sus pus. Yine de umut veriyorlar birbirlerine, nasil olsa bir kez dondü ve yine donecek. Ama Willi amca, babaannenin en kiymetli kücük oglu bu defa donmüyor... Bir abla düsünün, üstadin buyuk halasi... Altmis yil yüreginde tasisin kardesini, altmis yil kalbinin odaciklarindan birinde tas gibi kalsin birlikte yasayamadiklari hayat!

Sonra Berlin var. Duvarlar var...1961.... Bir anda evleri ikiye bölen duvarlar. Anneyi mutfakta, bebegini odada birakan acimasiz duvarlar! Bir sehir efsanesi degil, güclünün caresize zulmü! Ayni tanrinin onünde diz cokenlerin isi her sey... 

Bunu takip eden  Hayalet Istasyonlar; dogu ve bati'nin birbirine acilmayan kapilari... Tränenpalast (Gozyasi Sarayi). Orada aglayan, tren penceresi onünde gozyasi doken askerler, anneler, sevgililer.. Bir kez daha gorusup gorusemeyeceklerini bilmeden son kez opüsen ciftler... 

Üstad Stasi Dosyalari'yla hayati tuzla buz olanlari anlatiyor. DDR icin ajanlik yapanlar, ihbarcilar... Kim bunlar? Annen! Sevgilin! Cocugun! En yakin arkadasin! Seni satmis.... Hadi simdi bag kur, hadi icten ol, hadi guven hayata! Nasil??? 

Alman olmak kolay degil. Dünya'nin gozünde tamamen Yahudi Lobisine yaranabilmek adina anlatilan onlarca hikayenin Almanya yüzü nerede? Soguk ve mesafeli Almanlarin kalbi, sevdikleri, derin acilari, büyük korkulari nerede? Neden güclü olmak zorunda kaldilar bu insanlar? Nerede basladi oyun? tarihi yanalarin bunca tarafliligi nasil temize cekilecek? Kimler katildi zulme ya da kimler su an bizim yaptigimiz gibi caresizlik icinde seyretti ülkesinde olan biteni?

1990. Cok eski bir yil degil. Bizimle ayni yaslarda ve belki birkac yil daha büyük insanlarin tarihi bu anlattiklarim. Artik sadece güzel pastalar, iyi müzik ve yüksek teknoloji degil Almanya benim icin. Ayni zamanda kederin, acidan tas kesmenin ülkesi. Iyilesmek icin üretmenin, ayakta kalmak icin yüreklenmenin sembolu.

Artik hasat senligini, ustadin anlattigi evin mutfagini, ahirini, istasyonlari, duvarlar ardinda inleyen insanlari hissedebiliyorum. Her gelisimde Almanya'ya sempatim artiyor. Ustadla aramizdaki yara bere meselesinin ülkelerimiz genelinde de ne garip izleri oldugunu yakaliyoruz...

16 Aralık 2016 Cuma

16 ARALIK...







".. DURMAKSIZIN DAHA DERİN VE BERRAK BİR ANLAYIŞ İÇİN DUA ET, OLANA ŞÜKRET VE DEVAMLI İLERİYE VE YUKARIYA DOĞRU İLERLEMEYE DEVAM ET. TÜM BUNLARIN DA ÖTESİNDE, HAYATINI YAŞA VE YAŞAMINI DÖNÜŞTÜRMEK İÇİN OLMASI GEREKENLERE İZİN VER."

İÇİMİZDEKİ KAPILARI AÇMAK, E.C.
 
 
 

15 Aralık 2016 Perşembe

BAVUL TOPLAMAK




 
 
Atlar Ülkesi'nde güzel bir öğleden sonraydı, On iki Hayvanlı Türk Takvimi'nin ilk ayındaydık. Avludaki kapının önüne oturmuş, vadiye bakıyordum. Derin derin nefes alsam da, içimdeki ateş serinlemiyordu. Celalettin Dede ile ilk sohbetimizdi. Sigarasından  bir nefes çekti ve "gezmediğim, görmediğim yer kaldı mı acaba, ama aradığım şey gittiğim yerlerde değildi" dedi. Ardından da en sevdiğim cümlelerden biri gelmişti, ".... ama bulanlar arayanlardır.*
 
Çok yorgunum. Aramaktan da, saklanmaktan da yoruldum... Her yaklaştığımda uzaklaşandan bezdim...  Maddede aza razı geldim ama sevgide, yoldaşlıkta azı kabul edemedim. Her yanılgımda, içimdeki aceleci, telaşlı parçamı sobeledim... Galiba sonunda eyvallah dedim..
 
Bir yılı daha onlarca ders, sınav ve yaşanmışlıkla kapatırken, hala gökyüzünün altındaysam bunun bir anlamı olmalı...
 
İnanmadığım hiç bir şey koymadım bavuluma. Yatağın üzerindeki parlak elbise, kırmızı ruj ve oje benim. Onlar hayata bağlı tarafım. Yün kazak ve hiç tanımadığım bir kadının ördüğü çoraplar ise hayata inanmak isteyen parçam... Kitaplar, defterler ve her ne ise hepsinin anlamı var.
Bavuluma istediklerini koydum. Dilerim unuttuğum olmamıştır. Yarın akşam ikimizde hayattayken bir kez daha baş başa olacağız ya, inan bu yıl daha anlamlı bitemezdi.. Ömrü hayatımızda ilk defa Şeb-i Aruz kutlayacağız birlikte! Dilerim ki birgün bunu Konya'da da yapabiliriz. Adnan'la tanış, bakkalda Niğde gazozu içelim, konakta sohbete katılalım, Hakkı Baba'nın aşını yiyelim. Kendimize ve bizden gayrı sandığımız herkese ve her şeye yakiin olalım istiyorum.
 
Seni Şems'in kuyusuna götürmek istiyorum. Alaaddin tepesindeki sandukaları göstermek ve bildiğim tüm hikayeleri anlatmak. Birlikte yeni hikayeler öğrenmek istiyorum.
 
Şems ve Mevlana kadar aşık olmadan ölmeyelim ama ölmeden evvel ölelim istiyorum...
 
 
 
*Aramakla bulunmaz; lakin bulanlar arayanlardır.
   Beyazıd-ı Bestâmi
.
 
 

SEVGİSİZ...








 
Gözlerine uzun uzun bakamadım hiç. Annem senin için  "aramızda en çok onun canı yandı" derdi. Belki bu yüzden bakamadım sana doya doya...
Şimdi bir vedadan daha kaçıyorum. Ben senin evine doğru uçarken, sen buraya geliyorsun.. Ne çok isterdim, "dayıcım yeni yılda Sultanahmet'de buluşalım" demeyi.. Hadi yine Alman Çeşmesi'nin önüne gel...
 
Bir kez olsun bana kederini anlatmadım... Ama en neşeli anlarımızda bile senin, sana saklı sesini duydum... Yaramız beremiz aynı yerdeydi dayıcım. Gözlerinin içindeki kara delik öyle tanıdıktı ki..
Ne olacak şimdi senin güzel gözlerine? Huzurla kapandılar mı? Öyle olmasını diliyorum... Necati Dayıma selam söyle olur mu? Bak, bu şeb-i aruz'da kavuştunuz.. Ne garip değil mi? Yine bir şeb-i aruz... Bizim düğünümüz bu mu dayıcım?
 
Bir sonraki yaşamda daha çok sevilmeni, sarıp sarmalanmanı isterim. Yine yakınlarımda ol isterim. O hayatta da beni tanı isterim. Bu defa birbirimizi acımızdan değil, sevincimizden anımsayalım olur mu?
 
 
 
 
 
 
 


14 Aralık 2016 Çarşamba

DAILY WARS

 
Bu akşam ölüm hakkında yazmayacağım... ONUN YERİNE DOLUNAYIN BANA GETİRDİĞİ GÜNÜN, TADINI ÇIKARTMAYA DEVAM EDECEĞİM. KAYIPLARIMI DEĞİL KAZANCIMI, ÜZÜNTÜMÜ DEĞİL SEVİNCİMİ YAZACAĞIM. Yaşamdan, günlük salınımlardan bahsedeceğim.
 
Sabah sabah pasaportumu bulamayarak panikledim. Bir önceki seyahatimde giydiğim ceketin cebinde kalmış olduğunu hatırlamam on dakikamı aldı! Ardından kargo şirketinin serzenişimi "geri bildirim!!!" olarak algılayıp teşekkür etmesine şoke olup, kendi kendime uzun etme Elvan, hadi diyerek Sarışın'a doğru yola çıktım. Bugünümü ona adamıştım. Ona ve Darth Vader'a!
 
( Star Wars benim için çok önemlidir. İlk izlediğimde dokuz yaşındaydım. Sonrasında, aradan neredeyse 15 yıl geçti ve Van'da kazıdayken, Star Wars için ölüp biten değerli hocam Selim Pullu ile az eğlenmedik Uratu kaplarının arasında! Birimiz evli, diğeri nişanlı iki kazık kadar insan gündüz eşşek gibi çalışıp, akşamları yüzümüzü alüminyum folyo ile kaplayıp, elimize de lazer kalemlerimizi alıp, Genç Luke ve Yoga oluyorduk. Ankesörlü telefondan arayan sevgililerimize nefes nefese yetişince, durumu açıklamak pek kolay olmuyordu! Bir düşün, sevgilini kazıya yollamışsın ve O, mesai arkadaşıyla akşamın köründe bahçede oyun oynamakta!! Telefonun diğer ucundaki insana manasız gelebilir ancak yorgunluktan ve gerginlikten delirmiş bir bedeni alıp yatağa koysan da uyutamazsın. Gevşemeden girilen yatak adeta çivili gibidir.  Açıkçası  kazıevi kafası, dışarıdan birine kolay kolay anlatılmaz... Hey gidi Selim Hoca'm, güzel insan, andım sizi akşam akşam, ne eğlenmiştik! )
 
Neyse, Sarışın ve ben şahane mesaimize güzel bir kahve eşliğinde evcil hayvanlardan, erkeklerden, ülkenin halinden bahsederek başladık! Kış güneşinin güzelliğini, Sarışın'ın yeni ve inanılmaz seksi sabahlığını konuştuk.
Sonrası havuç rendelemek; ki ben hunu bir tür meditasyona dönüştürdüğümden beri acayip zevk almaya başladım, üstelik artık tam bir farkındalıkla yaptığım için elimi kolumu rendelemiyorum!
 
Badem unudur, fındık unudur derken, Star Wars kurabiyeleri için kalıplar çıkmaz mı?
 
 
 
Tanrım Yoda'ya bakın! Nasıl da tatlı! Onları fırına yollayıp, kendimize harika bir yemek hazırladık. Ancak fazla yemiş olmaktan mıdır nedir, birkaç dakika sonra kımıldayamaz hale geldim! Türk Kahvesi sakinleştirir dedik ancak o arada bir hata yapıp iki dakika uzandım. Ve elbette bu pozisyon Püskül'ün nicedir beklediği an olduğundan, aşağıdaki sahneden kaçamadım. Gerçi tamam, bende ona karşı boş değilim ama tüyleri fena halde gıdıklıyor ve kaşındırıyor. Yine de tıka basa dolu karnımın üzerinde oturmasına, hatta kalbime yaptığı baskıya dayanacak kadar seviyorum kendisini. Şuursuz kedi!
 
 
 
 
Doğrulmayı başardığımda kahveleri yaptım. Son birkaç haftadır Sarışın'la içilen her kahveyle bir sigara sarmak fena bir alışkanlığa döndü ancak ne yalan söyleyeyim yılda on, on beş adet sigaranın vereceği zarara razıyım. Zira sigara ile gelen muhabbet başka oluyor:) Sarışın'ın gençlik maceralarını ve elbette güncel maceralarını dinlemeyi seviyorum!
 
 
 
İşte Yıldız Savaşları'nın tepsideki son hali. Az sonra boyanmış ve hazırlanmış olacaklar ama ben göremeyeceğim. Acil bir telefonla apar topar çıkıyorum... Anneme gitmeliyim. Yine de merak edenler için son durumun fotoğrafını yolluyorum. Bu acayip serinin tadını merak edenler yarın no:7 Coffee House'da olsunlar. Sanırım hızlıca tükenecektir.
 
 
 
 
Nihayetinde günü özetlersek: Dustin Hoffman'la Venedik'de evlenip, nikah şekeri yerine Yoda kurabiyesi dağıtmak, gelin buketi yerine Püskül'ü taşımak ve ışın kılıcımla San Marco Meydanı'nda Star Warsçuluk oynamak istiyorum!

DOLUNAY VE LALE SOĞANIM

 
 
 
Lale dikmek için güzel birgün. Serin, temiz.. Ve en önemlisi dolunay var. Yani tohum atmak için umut verici bir zaman...
Evet huzursuzum, durum durup Faure ve Chopin dinliyorum, onların umutsuzluk ve keder içindeyken bile, umudu esinleyen notalarıyla sakinleşmeye çalışıyorum.
 
Şeb-i Aruz'a saatler sayarken üç gün sonra nerede olacağımı düşünüp gülümsüyorum... Anılarımız, likörler, mutfaktaki pencere, noel kurabiyeleri.. Beş yıldır hayattayım, beş yıldır hayattasın. Bunu kutlamaya geliyorum. Geri kalan her şey o kadar anlamsız ki..
Ama bir lale soğanım var ve artık ondan sorumluyum. Bugün anneni, seni, beni ve Ay seven herkesi düşünerek lalemi dikeceğim. Dün taze toprak aldım. Bu sabah kokladım da, toprağa bırakılmak o kadar da kötü değil... Baksana bir çiçek olacak!
 
Denemek istiyorum... Cesaret etmek, göze almak istiyorum..
 
Çok şey söylemek istediğim, inadına sessiz bir sabah... O halde bakalım kitap ne diyor:
 
Her şeyde bir hayır olduğunun bilincinde ol ve bil ki her deneyim büyümene ve olgunlaşmana yardımcı olması için verilmiştir. Sen deneyimlerini ilk elden bizzat yaşamasan, insanları anlayamaz, onlara kalbini açamazdın. Tam tersine mesafeli durur, onları yargılar ve kınardın. ne kadar zor ya da garip olsalar da deneyimler, sana belli bir amaçla verilmiştir; bu yüzden o amacı bulmak için kendine zaman tanı. Her şeyin içinde benim dokunuşumu görmeye gayret et. Hiçbir şeyin rastlantı sonucu olmadığını ve şans ya da talih diye bir şeyin bulunmadığını anlamaya çalış. kendine en iyiyi ya da en kötüyü çekebileceğinin farkında ol. Kendine çektiğin barış, sükûnet ve huzur ya da  kargaşa ve karışıklık olabilir. Bu senin içinden, senin bilinç seviyenden gelir. Bu yüzden etrafındakileri suçlamamalısın. Bir salyangoz her şeyini beraberinde taşır, evini bile. Sen de her şeyini taşıyorsun ve dışarıya yansıyan budur.
 
14 Aralık, İçimizdeki Kapıları Açmak, Eileen Caddy
 
 
 

13 Aralık 2016 Salı

MAT, KAÇIR BENİ BURALARDAN

 




 
 
"... Bu nedenle yaşamında gerçekleşen her şey için şükretmeyi ihmal etme. Yüreğinin kapılarını açık tut ve zihninde de olumsuz düşüncelerin kargaşa oluşturmasına izin verme. Çünkü, yeninin oluşumunu engelleyecek eski düşünce kalıplarını temizlemek için kaybedecek zamanın yok. Daima şunu hatırla: Sadelik benim işaretim ve damgamdır. O yüzden yaşam senin için çok karmaşık hale geldiğinde bil ki, sen yanlış yöne doğru gidiyorsun ve bir an evvel doğru yöne dönmen gerekiyor. Küçük bir çocuk gibi ol: basit ve yalın. Ve hayatı dolu dolu yaşa."
İçimizdeki Kapıları Açmak, Eileen Caddy


 
"İyileşme bazen kabukta başlar, tıpkı çürümenin zihinde veya ruhta başlaması gibi..." demişti ustam.
 
Yoga da bazen matta başlarmış. Bunu yazıyor olduğuma çok şaşırıyorum, ama insan kabuller ve inkarlar arasında gidip gelen bir yarım akıllı değil mi? Ancak idrak ettim diyelim. Bu sebeple olsa gerek mat üzerinde güçlenmenin garip büyüsüne tekrar teslim oldum. Asana içinde  rahatça oturur veya uzanır gibi kalabildiğinde başlayan ve her gün biraz daha içeriye doğru sızan tanımsız bir hazdan bahsediyorum. Daha çok saadet sanki.
 
Tarifi zor, deneyimlediğim başka bir şeye benzemiyor. Belki tam anlamıyla baştan sona anda katıldığınız bir sevişme, deli gibi tepine tepine dans etmek, fırtına ortasında şarkı söyleyerek dalgalara gülümsemek, öleceksek böyle ölelim demek gibi. Yine de emin değilim. Daha başka, daha fazla sanki. Bence bu yüzden insanlar hocalarına tapıyorlar, kendi içlerindeki eğlencenin, bedendeki lunaparkın tadına varmayı öğreten birine ilgisiz kalamazsın.. Hayat bol ekşili, pul biberin ölümüne basıldığı bir çorbayken, ağzında elma şekeri varmışçasına coşmayı öğreten, her iki duygunun da tam içeriden geldiğin ayrımına ışık tutan bir hoca yoksa yoga yolculuğunda adımlar yavaşlar.
 
Yıllar önce Külkedisi ile otururken haftada üç akşam ashramda yoga yapar, sonra eve dönüp bir kase pekmezli yoğurt yerdik. Basit hayatlarımızda kısacık da olsa huzur bulduğumuz aylardı. İşe git, eve dön, alışveriş, yemek, oku, yaz, yoga, banyo, temizlik, sohbet, ütü...
 
Bugün Muse'la konuşunca aklıma geldi. O karanlık, saklanmalı ama bir o kadar da huzurlu günlerde beni bir gece müzik dinlemeye davet etmişti. Yoga dersinden çıkıp koşa koşa Caddebostan'a gitmiştim. Muse yüzüme bakıp, "sana ne oldu?" demişti. Yanaklarımdaki renk, gözlerimdeki gülümseme, omuzlarımdaki gevşemişlikle sanki yere basmıyor, uçuyordum. Hadi gel Taksim'e koşalım deseler, koşabilecek kadar artmış bir enerji! Hocam sanki bizi büyülüyordu. Bazı dersler diğerlerinden daha da fazla etkiliyordu enerjimi. Ben ne kadar dersteysem, ders o kadar bendeydi.

Biz birlikte değildik, tektik!
 
Hep aynı şey oldu, ben kendimi yogaya verdiğimde, yoğunlaştığımda hayatım çiçek açtı. Öfkeme, ileriye yada geriye takıldığımda içime sonbahar geldi. Anahtar her daim elimde olmasına rağmen bazen kapıyı açmak yerinde, önünde ağlayıp inlemeyi seçtim. Neden? Gerçekten bilmiyorum...

Hep söylüyorum ya bize bizden gayrı düşman yok...
 
Sanırım tüm sihir ritim tutturmakta. Bir de düşüp düşüp ayağa kalkabilmekte, yani geçen gün veledin dediği gibi "cesur olmakta!"
Yoga içerisi ve dışarısı ayrımını ortadan kaldırıp, sen ve beni siliyor. Öteki diye bir şey olmadığını, kendinin de en az öteki sandığın kişiler kadar kötü, zor, iyi.. her şey olduğumu anlıyorsun. Bu anlarda bakışlarının yumuşadığını, olan bitene yaklaşımının epeyce "eyvallah" kıvamına geldiğini görüyorsun. Orada sürekli kalmak kolay mıdır dersen? Zor dostum... Hep bir çalışmak, hep bir özen istiyor...
 
Hani evini temizler ve bir daha kirlenmemesini beklersin ya, tam öyle işte. Nasıl bir evi belli aralıklarla temizlemek gerekiyorsa, insanın kendine de aynı şekilde çeki düzen vermesi gerekiyor. Birazcık askıya alsan, iyilik hali hoop diye kayıp gidiyor avuçlarından... Emek ve pratik istiyor iç huzur. Üç ay yoga yapma bağlar, kaslar bambaşka bir yere kaçıyorlar... İçine sıkıntı doluyor. Savaşacak, halden anlayacak, kendine ve çevrene şefkat gösterecek  mecalin kalmıyor...
 
Bu zor günlerden bir elin parmağı kadar dost ve yogaya tutunarak geçiyorum. Başka yol bilmiyorum... Diyeceğim odur ki, matım benim  uçan halımdır ve hayatın sarkacına tutunmama yardım eder.
 
 
 
 
 
 

11 Aralık 2016 Pazar

 
 
İki gün küçücük dünyamda gülümsedim, tebessümüm yüzümde dondu... Çok üzgünüm.  Ölü ve yaralı listesi bekleyerek güne başladığım bir hayatta sözcükler anlamsız..

10 Aralık 2016 Cumartesi


 
 
 
 
 

DÜN

 
9 ARALIK 2016, BAŞTAN SONA GÜZEL BİRGÜN OLDUN, TEŞEKKÜR EDERİM...
 
Öyle her gün ağzı kulaklarında gezemiyor insan malum, hatta çoğu zaman zihnin içinde dönüp duran hesap kitap, değil memnun olmayı, huzurlu kalmayı dahi engelliyor. Ama dün, hayatımda bu döngünün kırıldığı, başka bir aleme izin verilen ender günlerdendi.
Çok bir şey de olmadı aslında, ard arda gelen güzellikler zinciri diyelim. Sanki gökyüzünün kapıları açıktı ve Elvan neden memnun olur sorusuna cevaplar yağıyordu.
 
Sabah erken kalktım, şu garip e-posta meselesinden iyi bir hikaye çıkar kafasıyla oturup aklıma gelenleri yazdım, birazı da bloğa kaldı. Sonra yıldızları selamladım, zira henüz güneş çıkmamıştı. Ardından Zişan'ın efsane kahvaltısı ve evden çıkış.
 
Tabii ki vapur. Beni şu hayatta en sevdiğim yerlere hep bir deniz taşıtının götürüyor olması ne güzel! Mesela asla dağları bu kadar sevemem gibi geliyor. Belki de severim? Hiç dağ deneyimim yok ki. Ve tabii deniz yolculuğunun hediyesi, ömrüm boyunca sevmekten bıkmadığım saray... Kişisel tarihimin en kıymetli parçalarından biri. Topkapı Sarayı.
 
Sahi sen hala seyrediyor musun?
 
O sırada gelen bir telefon mesajı. Beklenmedik bir hamle. İlginç. Ve derin nefes, bir adım geri. Yok yok çok değil, küçük bir adım. Sonra koyver gitsin yılı değil miydi bu hatırlaması. ne mi yaptım? Tam da o anda karşımda duran manzarayı yolladım mesajın sahibine. Yazamadım. Diyecek sözüm yoktu. İçim sus pus oldu, bende sustum. Ama öyle mızıldanmalı bir sus pus değil, daha çok memnun, gülümsemeli bir sessizlik. Zaten o gülümseme gün boyu yüzümde durdu. Arada bir mesaja bakıp, tekrar tekrar gülümsedim.
 
Nihayet meydan. Ne zamandır almak istediğim lale soğanları. İstanbul laleleri sözde.  Keşe hakiki bir İstanbul Lalesi görebilmek mümkün olsaydı...
 
Ve renklerle kokuların dünyasına hoş geldiniz! Burası Tahtakale-Eminönü. İstanbul'un neşeli, canlı, insanın içini kıpır kıpır eden parçası. Yüz lira ile cenneti satın alıp, evinize getirebileceğiniz nadir adreslerden biri.
Ne ararsan var burada. Hem de hayallerinin ötesinde... Tarih, hikayeler, güzel bir kahve, yarı değerli taşlar, kuruyemişler, kırtasiye, oyuncak, sohbet, güler yüz, renk cümbüşü, yaşanmışlık, Pandelli, Koşer Restoran, ara sokaklardaki efsane lezzetler...
 
Lale soğanlarıyla başladım ya ardından en sevdiğim ritüellerle devam ettim; peçeteler ve Türk Kahvesi. Sonra yolumu bekleyene en sevdiği ne varsa aldım. Dünyadaki en güzel işlerden biri sevdiklerine alış veriş yapmak olmalı. Kendime bir şey alırken bu kadar memnun hissetmiyorum sanki.
 
Yolumun üzerinde ilk sevgiliye mektuplar postalanan Büyük Postane. Şu aşınmış merdivenlerin dili olsa da konuşsa.. Sahi hala saklanır o mektuplar, insan garip canlı..
 
Yavaş yavaş  Cağaloğlu tırmanışı başlayabilir. Ama bir dakika, şu dükkan nasıl da güzel yahu? Tam Sirkeci'den yukarı yürürken sağda bir baharat, turistik eşya, krem vs satan bir dükkan açılmış. İçeride muhteşem el yapımı sabunları var. Hele bir amberli sabun var ki, tövbe Lush'dan almam bir şey artık. Hadi Mehmetus, iyisin, sana sabun taşıtmayacağım :)
 
Tırmanışa devam, mübarek yol değil, benim Everestim!
 
Kapalıçarşı'ya gitmek güzeldir, ama girişi Nur-u Osmaniye'den yapmak eşsizdir. Sanki daha bir görkemlidir. İçeride göreceklerine hazırlar insanı, her şey on kat büyüleyici olur. Elbette Divan Yolu'ndan yürümenin de tadı ayrıdır fakat benim tercihim her daim Nur-u Osmaniye olmuştur.
Bu caddede yürürken kendimi çok huzurlu hissediyorum. O kadar tanıdık ki.. Ailemin bu yolları aşındıran uzun geçmişi beni buraya bağlıyor. Dedelerimden birini pamuk taşırken, diğerini bastonu ve şapkasıyla homurdanırken yanı başımda hissediyorum. İkisini de öpmek, kucaklamak, ne şahane adamlarsınız demek istiyorum...
 
Kapıdan giriş ve sonrasında dayım var. Dünyanın en tatlı dayısı benim! O kadar güzel hikayeler anlattı ki bu defa, yüz kez teşekkür etsem yetmez.... O minicik dükkana nasıl da yakışıyor dayım. Abartmıyorum, nefis adamdır. Yakışıklı, sempatik, akıllıdır dayım. İşini çok iyi bilir, bir çok dil konuşur ve hikaye anlatmayı çok sever. Ben de dinlemeyi. Sanırım bu durum bizim ilişkimizi önemli ve farklı bir yere koyuyor aile içinde. Çünkü o anlatmayı seviyor, ben dinlemeyi..
 
 
Oysa dayım konuşmaya başlayınca herkes ağız burun büküp, hızlı anlatmasını ister. Ne saçma, hayatta hikayelerimizden daha paylaşılası ne var? Birbirimizi, birbirimizin hikayesi içinde kendimizi öğrenmenin değeri paha biçilmez. Başka kalplerin notlarını dinlemenin ötesinde nasıl bir beklenti olabilir sohbetten? Anlamak imkansız.
 
 
Dayım dün  coştu.. Onun askerliği, ailemizin değerli bir askerinin ölümü, dedemin yorgancı dükkanı, gençlikte yaşanan güzel günler... Bu ayrı bir yazı konusu, elbette unutmadan hepsini yazdım bile... Fakat annemin amcaoğlu Yalçın Ağabeyini neden bu kadar içi yanarak andığını çok daha iyi anladım... Meğer nasıl da özel bir insanmış.. Merhamet ve güç, nadiren aynı insanda oluyor.
 
 
Dayımla içilen kahve, yenilen yemek ve çay çok lezzetliydi. Ama gerçek anlamda emin olmak zor. gerçekten yemek ve içecekler miydi haz veren? Yoksa ağzımın tadı yerindeydi ve ondan mı her yediğim içtiğim hoşuma gitmişti? Bilemedim.
 
Doktora gidip peştamal bakmam gerekiyordu. Bu yüzden istemeye istemeye dayımla vedalaştım. Dönüş yoluna geçtiğimde anladım çantamın ne kadar ağırlaştığını.  Yine de bu gavur ölüsüne dönmüş çanta, kitap almak için durmamı engellemedi. Ne zamandır okumak istediğim kitabın peşinde eski bir hana girdim. Bir zamanlar büyük dayımın buna benzer bir handa bürosu vardı. Yerdeki parkeler, o az temizlenen mekkanlara sinen çayhane ve havasızlık kokusu... Hoşuma gitti desem?
 
Kitaplarımı da yüklendikten sonra beni karşı kıyıya götürecek olan vapura atladım. Fakat güzel gün bitti sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Devam ediyoruz. karşımda beş yaşında bir kız çocuğu ve anneannesi. Birlikte alış veriş yapılmış ve eve dönülüyor. Çocuğun dudaklarında kabuk bağlamış yaralar var. İyileşmek için çırpınan uçuklara benziyor.
 
Konuşmaya başlıyoruz.
"Geçmiş olsun," diyorum, "bazen benim de oluyor. Özellikle rüyamda korkunca ya da üşüdüğümde. Senin neden oldu? Rüya mı gördün?"
"Bazen rüya görmüyorum, bazen de dümdüz rüya görüyorum."
"Korkulacak bir rüya görmedin yani?"
"Yok, bazen görmüyorum."
Burada anneanne anlatıyor bir şeyler. Torununu nasıl sevdiği belli. Bana yaptıkları alış verişi gösteriyorlar. Sepetler, arabalar, bisikletler...
İkisi birlikte, neden bunları aldıklarını anlatmaya başlıyorlar. Sonra konu kuşlara, evde besledikleri kedilere geliyor. Yirmi dakika boyunca birbirimize, daha çok onlar bana anlatıyor. Yanımda oturan genç bir kadın, bu manasız sohbeti sürdürme sebebimi anlamaz bir bakış fırlatıyor. Görmezden geliyorum. Çünkü ona göre manasız, oysa benim için fazlasıyla hoş bir tesadüf.
 
 
Son olarak bisikletleri sevdiğini söylüyor küçük kız. ve bir kez daha torbadan çıkartıp tek tek araba ve bisikletlerini gösterip, anneannesi ile onların içine nasıl yataklar yapacaklarını anlatıyor. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. Muhtemelen dudakları çok acıyor. Bana bisiklete binmeyi sevip sevmediğimi soruyor. Eyvah diyorum içimden işte bu soru pek hoş! Dürüst bir cevap veriyorum:
 
"Seviyorum ama korkuyorum"
"Korkma, cesur ol."
"Öyle mi? Ama düştüm bir kere."
"Olsun, cesur ol! Ben cesur oldum ve yaptım."
"Tamam baharda deneyeceğim, sahilde Caddebostan'da"
"A bizde oraya gidiyoruz"
"Belki karşılaşırız? Sana nasıl sesleneceğim? Adın ne?
"Zeynep"
"Memnun oldum Zeynep, bende Elvan"
Ve vedalaşmalar.
 
Bu sohbetten ne öğrendik? Cesur ol! beş yaşındaki çocuk bana cesur ol dedi. Çocuklar koku alıyor ve sezgileri çok güçlü dediğimde masal anlatıyorum zannediliyor ya, hiç değil. Onların sezgileri bambaşka bir kanaldan mesajlar alıyor sanki...
 
Bir işim daha var dolmuşa binmeden evvel, rıhtımdaki çiçekçiye uğrayıp bir demet nergis almak. Bu gece odam nergis koksun istiyorum.
Şükür iyileşmiş, ayağı ağrıyordu, bir şey kalmamış. "Abla bir demet mi sadece?" diyor."İnan hiç param kalmadı, on lira sana, yirmi bana" diyorum. Gülüşüyoruz.
Kışlık bot ve kaban soruyor, bakarız diyorum. Benden bir şey olmaz ona, ayakkabı numaralarımız da uymuyor. Yeni yıla girmeden hallederiz diyorum, sorarız eşe dosta.
 
Tam mahalleye geldim, eve gireceğim fikrimi değiştirip Fahri Bey'e gidiyorum. Ne zamandır kestiremediğim saçımı da kestireyim de iyi işler yapılan bir gün daha da güzel sonlansın. Bu arada güneş nasıl güzel nasıl güzel..... Of yani.
Fahri Bey, ah Fahri Bey.. Bir blog yazısı olmaktan çok fazlasını hak eden müthiş insan. Emekli olduğunda onun anılarını yazacağız:) Kendisi her hikayesiyle beni büyüler. Saç kestirmek işin bahanesi, asıl önemli olan onun anlattıkları... Dönemin İzmir'i, İstanbul'u... gazinolar, kadınlar, saçlar, davranışlar, aşklar... Galata'da balık tutup, şehre meydan okumalar...
 
"Emekli de olsanız ben saçımı sizden başkasına kestirmem" diyorum. Gülüyor.. Çok yaşlandı artık, bu eski püskü dükkanı devredip kurtulmak istiyor.. Haklı da, artık kimse saçları bigudilerle sarılsın ve o uzay mekiği gibi aracın içinde iki saat oturulsun istemiyor. Ama ben istiyorum!  Lütfen o eski alet edevat olsun.  Lütfen kulaklarıma o garip, istiridye şeklindeki plastiklerden takalım! Sonra siz anlatmaya başlayın ve otuz yıl, hatta kırk yıl  öncesine gidelim.
 
Eve geldim. Ama aklım güneşte! Elimdekileri antreye attığım gibi üzerimi değiştirip sahile çıktım. Yorulmamıştım. Zihnimdeki hafiflik sayesinde olsa gerek bedenim üç tur daha koşacak enerjideydi. Koşmadım ama uzun bir sahil yürüyüşü yaptım.
Akşam Piri Altuğ Reis ile yemeğimizi yerken bütün olan biteni anlattım. Tabii özet geçerek! Sonra da yoga konuştuk biraz. Herkes yoga yapabilir mi? Neden olmalı? ne kadar sıklıkla olmalı?
 
Günü Şamanların Erk Hayvanları isimli kitabı okuyarak bitirdim. Ne zamandır peşindeydim, nihayet kavuştum. Fena görünmüyor. henüz okumaya başladım. Bitince onu da yazarım.
 
Şimdi günlerden C.tesi, sabah saat 07.20. Kahveler içildi, yazılar yazıldı. Yoga ve kahvaltı zamanı:) Herkese en az benim Cuma günüm kadar güzel bir hafta sonu dilerim.
 
 
 

9 Aralık 2016 Cuma

E- POSTA

Her şey birkaç hafta önce başladı. Yataktan kalktım, bir haber bekliyordum ve telefonumundan e-postalarımı kontrol etmek istedim.
Önce pek anlayamadım, uyku sersemiyim diye düşündüm. Yoksa nasıl açıklanabilirdi gelen mesajın tarihinin 2007 olması? Geçmişten e-posta mı alıyordum yani? İyi de kimden? Mesajların göndereni belli değil, hatta yok! Ve içeriğe ulaşamıyorum... Muhtemelen iyice ayarı bozulmuştu telefonumun! Geçen gün de kendi kendine seni aramıştı ya.
İki gün önce bir e-posta daha geldi. Bu kez 2001 yılından. Tarih 01.01.2001. O gün nerede ve kimlerle olduğumu anımsamaya çalıştım. Belki bu mesajların mistik bir anlamı vardı? Gerçi çok takılmam böyle şeylere ama benim yok sayıyor olmam yok olmalarını sağlamıyor...
Masajları, gönderim tarihlerine göre alt alta yazdım. Sonra annemin evindeki kütüphanede duran ajandalarımı ve günlükleri önüme açtım. Ve geçmişime doğru bir yolculuğa çıktım. Buna hazır mıydım bilmiyorum. Sadece mecburdum sanki. Artık bana söylediklerini duymam için e-posta atmaya başladıysa durum ciddi olmalıydı... Kahvemi aldım. Yoksa viski mi almalıydım? Yok yok ayık olmalıydı kafam, kaçacak yer değildi burası.
Bulduklarım mı? İnanılmaz... İnsan neleri yazıyor etine.. canına... Nasıl sızlıyor anımsadıkça.. Saç diplerim acıdı okudukça. Kahkaha atarken ağlanır mıymış yahu? Evet... Alice gibi küçüldüm küçüldüm...
Yalıkavak'daki eve gidiş anımızla başladı her şey.
Koyu lacivet denizin ortasından kıçtan takmalı motorla geçerken, dalgaların dansının bende yarattığı heyecan ve korku o kadar gerçekti ki, parmaklarıma baktım, yoksa altı yaşında mıydım? Bedenim değilse de algım tam o yaştaydı. Amiral Artemisia görev başındaydı. Donanmam ve ben! Elimdeki karpuz diliminin suları üzerime düşemeden rüzgar onları kapıyordu, dudaklarımda karpuzun şekerli suyuna karışan deniz tadı!
Kuzeye açıktı deniz, öğrenmeye aralıktı zihnim...
Dalgaların rengi,  beyaz köpükler ve rıhtıma zar zor bağlanan tekne. Sonra o ev. Rüya evim... İçi renklerle dolu. Bizim evde olmayan bir şey  var orada; aşk. Burası, bu ev, hayatım boyunca bütün beğenilerime zemin oluşturacak mabet.. Nasıl geldim? Sene kaç?
Bunlar olurken, e-postaların dikkatimi çekmeye çalıştığı tarihleri anlama gayretinden olsa gerek, bir rüya gördüm. Rüyamdaki adam kimdi  hatırlamıyorum. Belki de henüz tanışmadığım biri...
- Saatin çok güzel.
- Tesekkür ederim.
- Bakabilir miyim?
- Elbette.
- Galiba durmuş
- Yok. Bozuk.
- Bozuk mu? Tamir ettirsene.
- Zamanı bilmek istediğimi kim söyledi?
- Anlamadım.
- İstesem de şimdiki zamanda kalamıyorum.
- Anladım...
- Sahi mi?
* Fotoğraf Sir, 2008 Şehir Surları'ndan ölüme tebessüm.

8 Aralık 2016 Perşembe

GEZEGENLERİN SESİ İLE SAKİNLEŞMEK OM MANİ PADME HUM GİBİ!!

 
 
Mutlu uyandım bu sabah. Güneş güzeldi, en sevdiğimden; yakmayan, ısıtan. Evden erken çıktım, sabah serininde biraz yürüdüm. Sonra dönüp çalıştım ve okula gitmek için tekrar çıktım.
Tam öğle güneşi vaktiydi. Güzel, uzun bir sahil yürüyüşü yaparak, sıkıcı otobüs yolculuğunu yarı yarıya kısalttım. Çok iyi geldi. Ne zamandır amaçsız yürümemiştim. Yapraklara baktım, salkım söğütlerin altından geçtim. Denizi seyrettim. Gerçi okula gidiyordum ama, yine de bu sakinlik, telaşsızlık iyi geldi.
 
Çocuklar da efsaneydi bugün. G. yoktu. Oysa geçen hafta onu anlayamadığım için nasıl yükselmiştim... Niyetim telafi etmekti. Üzüldüm. Okulun psikoloğu daha iyiye gittiğini söyledi...
Güzel haber.

Diğerleri tam kadroydu. Harika bir el ayak koordinasyon çalışması yaptık. Çok eğlendiler. Bir ara K. ile konuşurken bana "gezegenlerin sesini dinliyorum bazen, çok hoşuma gidiyor" dedi! Önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra sordum "nasıl hissettiriyor sana bu ses?" Cevap: "metal gibi, demir gibi inceden kalına. Om mani padme hum gibi."
Neee???
Tanrım kimlerle ders yapıyorum ben?? Öğrencim 7,5 yaşında ve mantralarla coşup, gezegenlerin dönerken çıkardıkları sesleri dinliyor!!!
 
K.'den bana söylediğini bir kez daha tekrar ederse kaydedip, yaşı ondan küçük sınıflara dinletmek istediğimi söyledim. Kabul etti. Şu anda elimde efsane bir kayıt var. Ne güzel aileler var, nasıl çocuk yetiştiriyorlar... İnanılmaz....
 
Bitmedi, bu dünya güzeli sınıf güzel güzel oynarken, azıttı da azıttı. Ses yükseldi, yükseldi.... E bana bi bastı! Sonra aklıma harika bir fikir geldi ve telefondan om mani padme hum dinletmeye karar verdim. Üstelik hoparlöre de bağladım. Sağ olsun İlkay Hoca techizatı gösterdi.
 
Ne mi oldu? Bir şoke eden sahne daha. O bağıra çağıra oynayan çocuklar anında gitti. Aynı oyun, om mani padme hum mırıldanarak devam etti!!! İnanılır gibi değil! Daha önce om dışında hiç mantra öğretmedim. Aslında bunu da ben öğrettim sayılmaz, K. öğretti. Bütün bu sahnenin içinde K.'in elleri mudra desem?
 
Işığı kapattım, oyun loş bir ortamda devam etti. Ağlayacaktım sevinçten!! Ben mi yarattım bu tabloyu, şahaneyim yahu. Yok tamam, elbette ben yaratmadım, vesile oldum.
 
Dinlenmek için uzandıklarında onlara On iki Çellist'den Pavane dinlettim. Saçlarını okşadım. Hatta dayanamadım L.'ya bir öpücük kondurdum. Neyse ki çocukları öpmemiz yasak değil!
 
Ah ya, çok güzeldi... Başka bir aleme gittik kırk dakika boyunca. İşimi seviyorum. Yok yok işime, bizi dönüştüren büyüsüne tapıyorum!