hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2016 Cuma

YENİ BİR OKULA DAİR İLK GÜN GÖZLEMLERİM

 
 
 
 
Dün benim için ilginç bir öğleden sonra oldu. Geçtiğimiz Aralık ayından beri kurucusu ve ortaklarıyla zaman zaman görüştüğüm ve haberleştiğim yeni bir okulda nihayet ilk dersimi yaptım. Daha doğrusu nihayet öğrencilerime kavuştum.
 
Bu okulu çok istedim. İstememin iki ana sebebi vardı.
Birincisi yıllardır ders verdiğim Küçük Kara Balık'daki çocuklarımızın önemli bir kısmı bu okula devam edecekti. Eğer bu yeni okulun öğretmeni olursam, bizimkilerin sadece anaokul değil, ilkokul hayatlarına da eşlik edebilecektim. Üstelik konu sadece yoga değildi ki benim için, varsın başka atölyeler seçsinler, yeter  ki bahçede elma armut yerken karşılaşalım:)
 
İkinci sebep ise kurucu eğitimcinin bir konuşmasını dinlemiş ve aynı dili konuşmanın heyecanına kapılmıştım. Adam basbayağı bizim çocukluğumuzdaki okul gibi okullardan bahsediyordu. Hani biri bana Markiz Pastanesini yeniden açacağız ve o senin çocukluğunun pastaları satılacak dese ancak bu kadar mutlu olurdum!
 
O gün Bomonti'de dinlediğim konuşma çok değerliydi. Bana içinde bulunduğumuz sisteme sayıp sövmek yerine, alternatif işler için çalışmanın önemini bir kez daha hatırlattı. O gün, Bomonti sonrası buluştuğum kız arkadaşım bile heyecanımı fark etmişti. Gerçekten de istiyordum bu ekibin bir parçası olmayı. İyi işler yapan, samimi insanlara yakın durmak istiyordum.
 
Bu istek öyle uzun uzun askıda bekledi ki, bazı günler neden farklı seçeneklere bakmadım diye kendime kızdığım bile oldu. Ama içimden gelmedi... Hatta Eylül ayı yaklaşıp da görüşmelerimizin sayısı arttıkça zaman zaman iyi bir seçim yapıp yapmadığımı sorgulamaya başladım. Zira karşımda bana sesli mesaj bırakan bir yönetici vardı! Orada neler olmaktaydı??
 
Evet, tamam, okulun bildik deneyimlerimden farklı bir sunumu olmasını beklemiyor değildim, sadece bu biraz şaşırtmıştı beni. Oysa Küçük Kara Balık kurulurken de bazı zorluklar yaşamıştık.. Hafıza işte, insan güzele kolay alışıyor:)
 
Neyse, okula ulaştığımda yavaş yavaş bizimkiler göründü! Sağdan soldan kapıların arkasından koşa zıplaya gelen bu çekirgeleri tanıyordum! Öpüşmeyi seveni, sevmeyeni, duygularını belli edeni etmeyeni.. Hepsi bizim çocuklardı işte! Kucaklaştık, sarıldık, sevdik birbirimizi. İstediğim olmuştu; yeni bir okulun bahçesinde ve bizim Küçük Kara Balıklarımızla birlikteydim!
Gerisi ayrıntıydı artık, matmış, sınıfmış... gerçekten o an bir önemi kalmadı.
 
Amaaa işte asıl mucize bundan sonra gerçekleşti. Atölyeleri düzenleyen öğretmen arkadaşım beni nöbetçi öğretmene teslim etti. Ben de onun adımlarını izleyerek öğretmen odasına doğru merdivenleri tırmanmaya başladım.
Bu merdivenler turuncu! Üstelik öğretmen odası gayet ferah. Üstelik içinde hem çay, hem de filtre kahve olan bir cennet. Az mobilya, neşeli renkler. Biraz Japon, azıcık Kuzeyli bir dekorasyon!
 
Öğretmen arkadaşım bana kısaca kendi eğitim macerasını, bu ülkede anneliğe nasıl müdahale edildiğini ve o dakika içinde olduğumuz okula hangi rüzgara tutunarak geldiğini anlattı. Keyifle dinledim. Zira bu sohbetin içinde aylardır aklıma takılan bazı soruların cevapları öyle içten, öyle samimi, bir şekilde verilmişti ki, kendimi gereksiz yere yorduğumu gördüm.
 
Ona sordum "üzerinizde binlerce göz var, herkes burada neler olacağını merakla bekliyor. Bu bazen tedirgin etmiyor mu?"
Cevap "ediyor tabii, ama bütün gücümüzle çalışıyoruz.  Ve o kadar huzurluyuz ki bu yorgunluk kötü hissettirmiyor!"
 
Başka söze gerek var mı bilmiyorum. Eğer bir insan işine huzurla gidiyor ve iş yerinde sadece işiyle sınanıyorsa, bu konuda bir ekibe dahil hissediyor ve huzur duyuyorsa varsın ufak tefek aksilikler, doğum sancıları olsun! Hiç önemli değil!
 
Bu güzel sohbeti, bahçede armut yeme partisi izledi. Ardından da çocuklarla buluşup, bizim için temizlenen ve havalandırılan sınıfımıza çıktık. Yepyeni matlarımız ve eski-yeni öğrencilerimle başbaşa kalmıştım nihayet!
 
Bu, tanışma ve kuralları hatırlama-öğrenme dersi çabucak geçip gitti.
 
İlk günden bana kalan samimiyet ve huzur vaadi oldu. Şimdi beni yepyeni bir okulun heyecanı sardı. Bu yıl bol bol her iki okulum hakkında da yazacağım. Artık yeni öğretmenlere fikir vermesi için derslerden örnekler de yazacağım.
 
Herkese keyifli, neşeli bir hafta sonu dilerim:)
 
Namaste
 
 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

MASAL MASAL MATİTAS GERÇEKLERİN G.. TAS!




Benim çocukluğumda gerçekleri kucağında sallayan, hayatın akışını kolaylaştıran, iyileştirici masallar vardı. Öyle kitapçı vitrinlerinde satılan kitaplardan bahsetmiyorum, akşam misafirliklerinde anlatılanlar vardı. Büyükler bir araya gelince televizyona veya cep telefonlarına gömülmezlerdi. Çocuklar oyalanması gereken baş belaları değildi o yıllarda..
Hatırladığım bir kaç masal var ki, içimi sakinleştiriyor. Mesela yağmurlu gecelerde gök gürültüsünden zıpladığımızda anlatılan Göktepe'deki dedenin masalı, kardeşimle anlaşamadığımızda Yusufçuk kuşunun gözyaşları içinde kardeşini aradığı masal...
 
Ben uçsuz bucaksız bir mandalina bahçesinde yaşarken, hayatın devamlılığını sağlamak adına bir iksir, içinden çıkılamayan olayların anahtarıydı masallar. Gökten elmalar bu yüzden düşerdi. Çocuk, büyük herkes yesin, yesin de içi serinlesin diye.
 
Şimdi beni bir korku aldı; bu sonbaharda okullar açıldığında, içinden geçmekte olduğumuz endişe ve belirsizlik dolu günlerin bulutlarını dağıtmak için nasıl masallar anlatmalıyım?
Nasıl oyunlar bulmalıyım? Belki de bol bol sevgi yogası yapmalıyız. Çocukları hiç öpmediğimiz kadar öpmeli, kucaklamalı ve inançlı kalmalıyız..
 
Şimdilerde, en çok umut veren masallar hangileriyse onları okuyorum. Aklıma hep Küçük Prenses geliyor. Mutlu Prens'i ise sık sık zihnimden kovalıyorum...
Daha neler neler..
 
Yeni masallar yazmalıyız. Hep birlikte, çocuklar için, kendi içimizdeki çocukları sakinleştirmek, inancı ve umudu sağlam tutmak için..
 
 
Bugünün tavsiyesi kitaplar:
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

28 Mart 2016 Pazartesi

DUA ETMEK VE LANET OKUMAK ARASI İKİ SANİYEDE BİR GİDİP GELEN AKIL, AKIL MIDIR?




Hayat nalları dikti. Sadece benim için değil, ülkem için, hatta tüm gezegen için... Üçüncü Dünya Savaşı bu değilse nedir gerçekten bilemiyorum.. İlk ikisini yüzlerine gözlerine bulaştıran tarihçiler, bunu nasıl anlatacaklar acaba?
Herkesin şuurunu kaybettiği, birbirinin gözünü oymaya çalıştığı, her türlü açlığın, tatminsizliğin, çirkinliğin tavan yaptığı yıllardan geçiyoruz. Arada bir okula gidip bizim çocukları görmesem, üç beş arkadaşla abuk subuk konuşup şakalaşmasak vay arkadaş, koskocaman bir gemide bildiğin su alıyoruz!
 
 
Bence iş duaya kaldı. Ağzını yaya yaya rakı masalarında ülke kurtaran "sözde aydınlık" insanlarımızla geldiğimiz yer aha burası; nowhere miydi İngilizcesi?
Göbek büyüten pis zenginlerin, yıllardır çıkarları doğrultusunda göt yalamalarını saymıyorum bile. Vergiden yırttınız da sizin çocuklarınız bu gemide değil mi? Alooo!!!
Aralarında vaktiyle adam sandıklarımın olması ne kadar da acı..
 
 
Eğitim desen, çoktan satıldı. Okullara ortak oluyor parası bol aileler. Olmadı okul aile birliğinde cirit atarak paşaları için ayrıcalıklar yaratmaya çalışıyorlar. Sonuç, empati nedir bilmeyen, merhametsiz, kolunda birkaç bin dolarlık saatle gezen edepsiz bücürler! Onlara çocuk diyemezsiniz, zira ana ve babalarına ne kadar insan denebileceği belirsiz...
Utanıyorum gerçekten şu yazdıklarımdan...
 
 
Gerçekten dua etmek lazım. İnananlar da bol bol namaz kılsın zannımca. Tesbih çeksinler. Benim durmadan "sabır ya Allah sabır" diyesim var!!! Hatta bağırasım var pek çok!
Buradan çıkışımızın hayal edebileceğimizden daha kanlı, acılı olacağı ne zamandır ufuktaydı da, biz münasip tarafımızı dönmüştük di mi? Ben bile gördüm arkadaş, düşünün artık!
 
 
İnsan suretindeki onun bunun çocuklarına dikkat edin diyeceğim fakat ona da dilim varmıyor. Suçun, dolandırıcılığın, hilekarlığın koynumuza girdiği şu şehirde kimi, neyi, kimden kollayacağız?? Yar kim, kaypak kim? it oğlu it kim?
Bir bilsem!
 
Dua şart. Vallahi tek kurtuluş. Yapacak bir şey kalmadığına göre, git elini yüzünü yıka, hatta çıkart, kalbini de bi çitileyiver lavaboda. Belki azıcık arınırız.. Gerçi kesin üşenir bulaşık makinasına atarsın!
 
 
Birkaç ay evvel düşündüklerim ve hissettiklerimle şu an arasında miller var. Ama uçuş mili diiil. Meğer benim aklım uçmuş da, o sebeple geçici iyimserliğe tutulmuşum. Ne zaman yere kondum, pardon çakıldım, işte o an itibariyle kanatlarım kurşun gibi ağır... Gagamda pis bir zift tadı. Bir kendi salaklığıma küfür ediyorum, bir olan biten pisliklere! Şimdilerde devekuşu olup kafamı kuma gömesim var, ancak biliyorum boşuna, yapamam ki.. Sevdiklerim kentin dört bir yanında dolaşırken, hiç olmadığım kadar tetikte ve hiç hissetmediğim kadar gerginim. 
Başımı yastıkta huzurlu tutamıyorum.
 
Anneler hala nasıl uyuyor merak ediyorum... Uyuyor musunuz hanımlar? Ülkede heriflerin bu denli sapık olmasının nedeni haftanın yedi günü başı ağrıyan sizler misiniz yoksa?? Bu yüzden mi hala sokağa dökülmedi  hemcinlerim?
Feminizm falan diyorlar ya, ülkede önce kadınları hırpalayasım var, onların yetiştirdiği herifler değil mi bu ortalıkta salınanlar??? Bencil, konformist, egoist, megaloman, yetersiz, hadsiz ve de sapık!
 
Son olarak, Pakistan'daki lunaparkı uçuran ibnenin evladı cennete gittiyse şayet hiç oralara gidesim kalmadı. Ajandamdan çıkarttım. Yaysın kıçını otursun tek başına pis yaratık. Hatta eline de karanfil değil, gül alsın!!!
 
 
Lanet olsun merhametsizlere!
Lanet olsun kendi sefil hayatını kurtarmak veya konforunu korumak için insanların kalbine ateş düşürenlere! Onların hasta zihinlerine lanet olsun!
Yazdım, yazdım ve fakat rahatlayamadım!!!

11 Mart 2016 Cuma

BAHAR...

 

- Biliyor musun, ona her baktığımda "bana benziyor sanki" diyorum içimden.
- Sahi mi?
- Evet, şu haline baksana; aslında ödü patlıyor yüksekten ama her defasında merakına yeniliyor:) Yüzünde endişe ve merak var. Heyecanlandığında bile sakin görünmeye gayret ediyor.
- Sadece bu mu?
- Yoo, geçenlerde "gazete çıkartacağım" dedi. Aklıma ilkokul gazetesine yazdığım     öyküler  geldi birden. O da yazacak, bak görürsün.
- Başka?
- Spor sevmeyecek mesela, bari dans etse.
- Yüzmeye gidiyor.
- Oh, işte buna sevindim. Yogaya da benim için geliyor, yoksa hareket etmeyi  pek tercih  etmiyor hissediyorum:)
 
Bu konuşmanın üzerinden sadece bir bahar geçti. Ve şu an içinde olduğumuz mevsim muhtemelen senin bizlerle birlikte aynı gökyüzünün altında son ilkbaharın öyle mi?  
 Ah ya, Bahar bana benzemeseydi, ben Bahar'ı kendime benzetmeseydim keşke...
 
Onu büyürken izleyemeyeceksin, biliyorsun değil mi? Okuldaki zor günlerinde,  canı sıkıldığında, mesleğini seçmeye çalışırken ve daha pek çok sıkıntılı gününde sana sorular soramayacak. Annesiyle tartıştığında koşup babasına şikayet edemeyecek... Etrafta olmadığın için kendini asla yeterince güzel ve akıllı hissetmeyecek. Çünkü hiç kimsenin iltifatlarını inandırıcı bulmayacak. Hiç bir iltifat "benim akıllı kızım, dünyalar güzeli kızım" demek yerine geçemeyecek. Evin her köşesinde senden bir iz, bir koku arayıp duracak. Bulamadıkça öfkesi, yalnızlığı çığ gibi artacak. Rüyalarından sıçrayarak uyanacak yıllarca... Senin elin saçlarındayken daldığı uykulara sonu gelmez kabuslar sızacak.
 
Ama öyle ya da böyle, büyüyecek. Okur bu kız bak görürsün. Kardeşlerini de derler topalar, anasına da destek olur. Güçlüdür, akıllıdır. Biliyorum. Biliyorsun işte kızını.
 
Ona mektup yaz olur mu? Hatta bir defter dolusu yaz. Çok sevdiğini söyle, onu ilk gördüğünde hissettiklerini anlat. İlk seyahatini, ilk iş gününü anlat ona. Annesini sevişini, başka başka türlü hikayeni anlat ne olur. Kitaplardan, ülkelerden bahset. Tavsiye bırak mesela, beğendiğin bir yemeği en iyi pişiren lokantanın adını yaz deftere. Çok isteyip, güç bela elde ettiklerini anlat. Dostluklarını, pişmanlıklarını yaz.
Ona, seni tanıma şansı veremezsin biliyorum, sadece izler, ipuçları bırak.. Lütfen komik gelmesin sana, inan işe yarayacak. Yönünü, yurdunu yitirdiğinde çok faydalı olacak senden notlar. Bir de mektuplar yazsana özel zamanlarına.. Mezuniyetlerine, ilk iş gününe, ilk seyahatine, evliliğine..
 
Her an için olmaz biliyorum ama yaz lütfen. Ne kadar güçlü olursa olsun, hep eksik olacak sensiz. Diğer bütün kızları babaları korurken, onun terk edilmişlik hissi çok derin kalacak. Çünkü canını yakan adamı sana şikayet edemeyecek. Sen de " eşek sudan gelene dek döveyim mi kızım?" diyemeyeceksin. Buna gülüp, birbirinize sarılıp rakı içmeye gidemeyeceksiniz. Ama isterdin di mi? Ona bunu yaz.. İnan çok ihtiyacı olacak...
 
İsteyerek gitmediğini de mutlaka ekle notlarına. Bu zamansız ayrılığın seni de yarım bıraktığını bilsin.. Yaz ona ne olur...Yaz.
 
 
 
 

8 Mart 2016 Salı

KADIN

 
 
Keşke bu sabah sokaklarda işim olmasaydı da, uzun uzun bir zamanlar bu topraklarda - zira diğer toprakların tarihi hakkında pek bir fikrim yok - kadın olmak ne anlama geliyormuş bildiğim kadarını yazabilseydim...
 
Bugün, "ne tuhaf bir heykel" diye baktığımız Kybele'nin o bir sürü memeyle ne anlatmak istediğini, Çatalhöyük' deki koca popolu tanrıçanın gizemini, Anadolu'nun kuzey kıyılarındaki Amazonları, Orta Anadolu'nun bacılarını, dergahlarda kadın olmanın incelikli halini, başka bir inanışın tekelindeymiş gibi sözü edilmeyen, şehrimin koruyucusu Meryem Ana'yı uzun uzun konuşmak gerektiğini yazabilseydim.
 
Erkeklerin Lilith'den nasıl ve neden korktuklarını söyleseydim de gülseydik:) Mezopotamya'nın biricik kraliçesi İstar'dan hikayeler anlatıp, baharın gelişini kutlasaydık. Mısır'ın İsis tapınakları ile Yunanistan ve Anadolu topraklarındaki Hera tapınakları arasındaki bağlantıyı inceleyip, ocak ve ev kavramlarını hatırlasaydık. 
Sonra benim sevdiklerime dönüp mitolojideki kadınlara göz gezdirip, Hera ve Metis arasındaki farklılıkları, erkeklerin bu açmazdaki kaypaklıklarını konuşsaydık.
 
Böylece, sanki bir lütufmuşcasına bize sunulan "Kadınlar Gününü" gizli -yoksa bastırılmış mı demeliydim?- gücümüzü hissederek yaşasaydık. Aslında bu belirli tarihe sıkıştırılan, samimiyeti tartışmaya açık, onlarca cümleye hiç ihtiyacımız olmadığına, ardımızda ve elbette içimizde dağ gibi bir birikim olduğuna aysaydık!
 
Keşke..
 
ÖNEMLİ NOT. Unuttuğum pek çok değerli kadın var tabii, sabah telaşına kurban giden... Affetsinler.
 
Heykel grubu, Camille Claudel 19.yy. Paris

3 Mart 2016 Perşembe

VITITO

 
 
 
 
Yükün Atlas'ın yükünden fazlaydı.
Artık taşımadığını bilmek beni sakinleştiriyor.
Sensiz devam ediyor olmak canımı yakıyor.
Er ya da geç buluşacağımızı anladığımdan beri,
sevinçten katıla katıla ağlıyorum.
 
Çok özlüyorum seni.
Sevgisiz, tembel, amaçsız ve hoyrat adamlarla tanıştıkça
güzel ruhunu, içinde şimşekler çakan gözlerini,
tutunmayı bilen ellerini,
dostluğunu daha da özlüyorum...
 
 

29 Şubat 2016 Pazartesi

29 ŞUBAT : BİR KASA MUTLULUK VAR EVİMDE!

 
Bugün mutlu olmayı beklemiyordum. Oysa mutluluk, tıpkı üzüntü gibi gafil avlıyor insanı:) Pazar sabahı evden çıkarken telaşlıydım. Aslında içimden balkona bakmak gelmişti ama nasıl olsa Tatlım Zişan'a* su verdim, laleler, sümbüller ve de nergisler henüz uykudalar diye düşündüm. Yanılmışım!!
 
Nergislerim açmış. Üstelik sümbülümde de bir kıpırtı başlamış. Tatlım Zişan mı? Oh, o kim bilir bu yeni arkadaşlarıyla nasıl mutlu!!
 
Baksanıza kızlarımın keyfine:
 
 

Sol üsttekiler lale soğanlarım. Onun hemen yanındaki ve altındaki iki küçük yuvarlak kapta sümbüller var. Sol ortadaki elbette nergislerim ve sağ alttaki de tatlım Zişan:)
 
Kendime bitki konusunda hiç güvenmiyordum. Bir canlıyı hakkıyla bakabileceğime dair kuşkularım vardı. Bu eve taşındığımda içeriye benden başka bakıma muhtaç veya ilgi bekleyen canlı almayacağım diye söz vermiştim. Neden yaptım bunu gerçekten bilmiyorum. Sanırım bambaşka bir haksızlığın faturasını yine kendime kesmiştim. Zira insanlar o kadar akıllı ki, giderken arkalarında nasıl bir duygu kaldığıyla pek ilgilenmiyorlar. Herkeste bir can telaşı... O canı nereye taşıyorsa artık... Ne diyelim, ayaklarına bir taş takılmasa bari..
 
Neyse, bugün konumuz güzellikler, hediyeler.
Masmavi köyümün gidip öpemediğim nergislerine, teyzemin mandalina bahçesini mis gibi kokutan sümbüllere benzemeseler de, küçücük bir kasada dünya güzeli bitkilerim var. Hele Zişan... Onun bana ifade ettiği şey öyle büyük ki...
 
Ölümsüzlük ağacı tatlım Zişan:)

Kendisi Thassos' dan buraya gelmiş dünyalar güzeli bir zeytinciktir.

27 Şubat 2016 Cumartesi

BADEM ÇİÇEKLERİ...


En az erguvanlar, nergisler ve anemonlar kadar severim badem çiçeklerini. Şimdilerde kır bayır badem çiçeği olmuş.. İnsanın nasıl da gidip göresi geliyor.. Zeytinlerin arasında kimbilir ne kadar güzel parlıyorlar..
 
Belki Nisan'da...
 
 

18 Şubat 2016 Perşembe

NASIL BİR SABAHTIR ANKARA İÇİN....

 
 
Asıl değişmesi gereken KİŞİLER/DURUMLAR hala ve huzurla oturdukları yerde yayılırken, nasıl oluyor da insan/biz tüm kötülükler ardımızda kalmış gibi devam edebiliyoruz?
Gözlerimizi, bizzat kendi ellerimizle kapatıyoruz sanki!
 
Dün, şehrin dört bir yanında "aman hava ne güzel, hayat ne güzel!" diye dolaşırken, asla bilemezdim başka yaşamların son saatleri olduğunu. Eminönü'nde Nüans' ın kasasında duran neşeli ve hoşsohbet adamla ayaküstü konuşurken,  işlerin nasıl düştüğünden ve bunda Sultanahmet patlamasının ciddi bir rolü olduğundan bahsettik. Yine de ben, o güne ölümü hiç yakıştıramadım.. Aklımdan geçirmedim...
 
Her gün, her dakika yüzlerce insan ayrılıyor dünyadan, biliyorum. Ancak böyle değil, gidiş şekli önemli... Üç beş adamın ergenlikte kalmış ruh halleriyle, adeta amiral battı oynar gibi yönetiliyor gezegen. Ve biz piyonlar, sıra bize gelmediği için sevinemez haldeyiz artık...
Geleceğe dair ne umut kaldı, ne neşe. Bitse de gitsek diye yaşatıyorlar hayatı... Tutunamayan, tutunmaya inanmayan, manasızlıkta boğulan garip bir nesil olarak anımsanacağız.
 
Henüz ciğerimiz yanmadı. Çünkü henüz sevdiğimiz biri orada değildi.. İyi de bu korkuyla yaşamak nereye kadar? Hem bizim sevdiğimize bir şey olmadı da,  bu Sultanahmet'de ve Ankara'da ve daha nice yerlerde ölenleri kimsesiz yapmaz ki.. Anaları, babaları, eşleri, çocukları ve dostları vardı..
 
Nasıl bir sabahtır Ankara için? Nasıl bir sabahtır insan olmak için?
 
 
 

16 Şubat 2016 Salı

PARLAMAK KALPTEN GELİR:)

 
 
Akşam derslerime iki yıldır devam eden dünya tatlısı bir öğrencim var. Kendiyle uğraşmayı seven, her daim arayan, bulduğunda da kıymet bilen bir kadın. Genç bir kadın. Geçtiğimiz sonbahardan beri sevgilisiyle geliyor derslere. Öyle tatlılar ki, onları seyrederek yoga yapmak, sevginin olduğu yerde "bir ve bütün" olmaktan bahsetmek inanılmaz bir deneyim.
 
C.tesi nişanlanıyorlar. Temmuz ortası evlenecekler. Bu yolculuğu izlemek, bir anlamda parçası olmak bana büyük bir hediyesi hayatın. 
 
Bu akşam kapıdan çıkarken "nasıl da parlıyorsun bugün, ne oldu sana bu kadar yükseldi enerjin? " diye sordu.
Çok sevindim. Hem bir aydır ağır aksak giden süreci sorgulamadığı için minnettarlığımı hissettim gönlümde, hem de farkına vardığı enerji yükselmesinin keyfini iliklerimde duyumsadım.
 
Evet, defter kalem kalmayınca ortada, insana bir güzellik, parlaklık geliyor. Kalbin buğusu silinince, kalp gözü açılıp, etrafa ışıltı saçılıyor.
Hayatın tüm geri bildirimleri çok anlamlı. Bütün ilişkiler birbiriyle bağlantılı..  
 
Öyleyse kaldığımız yerden devam ediyoruz; yaşasın parlaklı hayatlarımız!

ÇOK SEVİYORUM DEMENİN BİN HALİ!






Ben:
- Mezuniyete hazır mısın?
Ayda*:
- Hayır, mezun olmayacağız. Sen ve ben bin yaşına kadar burada kalacağız! Birlikte!


* Üç yıldır öğrencim. Bu konuşma yapılırken bahçenin kenarında oturuyoruz. Ayda kucağımda. Kafası ağzımın içinde, ayakları ve çamurlu çizmeleri her yanımda!



5 Şubat 2016 Cuma

RENKLER, YÜZLER, KAHKAHALAR



Kardeşimle:

-Ablam, senin bi sabahlığın vardı, hani ayı postu diyordun ya, yuva yıkan. Onu mu giydin yoksa:)?
-Yok, onu diil, bu defa timsahlı pijamamı giydim:))

- Eee konuşmak istiyorum diyordun, Allah önüne çıkartmış niye sustun:)?
- Biraz acelem vardı. Hem şaşırdım. Bir sonrakine cebimde kağıtla gezicem:))

Başka bir genç kadınla:

- ...... dedim.
- Basbayağı ağır konuşmuşsun. Hani hakaret etmeyecektin?
- Ama küfür etmedim. Sesim de öfkeli değildi ki! Zaten öfkeli değildim.
- İyi de, biri bunları bana söylese, bulduğum ilk yerden atlar, ardımda da sorumlusu " ..... diye" not bırakırdım!
- Hımm demek öyle.
- Öyle. Ama bak şimdi, sen anlatınca ben niye bunun gibi bişi demedim .... diye pek eksiklendim:))
( karşılıklı kahkaha atılır )


- Şiddet hakkında ne düşünüyorsun?
- Ben mi? Sıcak bakıyorum.
( ... gülmekten dağılır )
- Senden hiç beklemezdim.
- Vallahi bayağı sıcak bakıyorum. Uygulamışlığın var mı dersen bana göre yok. Ama .... sorsan ağır şiddete maruz kaldı zavallım. İncindi:))
 ( kahkaha )

Arkadaşım, ne eğlenceli, bereketli, sevgi dolu geçti bugün. Ayrılığı, ölümü, halleşmesi, dertleşmesiyle, yepisyeni iş teklifleri alan dostların coşkusu, hatta duble doğum günleriyle pek şahaneydi. Yatak yorgan, çay kahve, yoga, kuzen derken fırtına takvimini unuttum. Açıkçası aklıma bile gelmedi. Ne zaman yatağa yattım, ancak o an duydum dışarıda uğuldayan rüzgarın sesini.
 
Canım Çanakkale'de daha doğrusu Tavşantepe' de olmak istedi.. Bizim oradaki çam ağaçlarına sıkı sıkı sarılmak geldi içimden. Öyle güzel bir ses çıkartıyorlar ki rüzgarda, insan iyice kulak kabartıp konuştukları dili anlamak istiyor.
 
Hayatın hediyeleri paket paket. Sesler, kokular, renkler...
 
Günün bir başka güzelliği apartmanımdaki başsağlığı ziyareti oldu. Ev sahibimin annesi vefat etti geçtiğimiz günlerde. Ben köye giderken hastalanmıştı. Dönüşüme iyi olur diye umutluydum ancak olaylar öyle gelişmemiş.
 
Uzun uzun anlattılar geçen hafta olan biteni. Bugün de onlara uğradım. Giden dünya tatlısı insan hakkında konuştuk, sabır diledik sevenlerine. Her defasında beni kahveye davet eden, evde pişenden veren halinden bahsettik. Gülen yüzünden, inançlı ancak yargılamayan yapısından.. Sevecenliğinden.
 
Sonra çaylar bitti. Tam kalkmaya yakın, komşu teyzelerden biri şekerliğe baktı. Kamile Hanım, "Elvan o" dedi. Elvan?
"Annem o kasede Elvan acı sos getirdi diye adını Elvan koydu, sonra da şeker gibi kız Elvan, buna şeker dolduralım dedi" demez mi! Ve başladı anlatmaya, "ardındaki çiçeğin adı Osman, içerideki gül fidesi Figen..."
Meğer kim ne verirse, o eşyayı veya bitkiyi veren kişinin adıyla kullanırmış evde... İlginç bir kadındı Hanım. Son altı ayın karmaşasından pek çok kez kahve teklifini geri çevirdim. Altı ayda iki kahve sadece... Oysa tanımaya değerdi. Şansımı kaçırdım. Oysa her P.tesi sütümü alırken ne tatlı halimi hatırımı sorardı... Güzel bir renk idi günümün içinde... Umarım gittiği yerde huzur bulur.


05.02.2016



AYILAR


 
 
Uzun süredir ilham perileri böylesine etrafımı sarmamış, böylesine parlak sohbetler içine yuvarlanmamıştım. Sis dağılıp, güneş yeniden göründüğünde, aslında bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu fark ettim. Çok güldüm. Gözlüğümün camı tavuk suyu çorbasının buharıyla buğulanmış! Aslında Güneş her daim orada!
 
İnsan aşık olmak istiyor. İnanmak ve güvenmek istiyor. Bunun için atmayacağımız takla yok. Sevilmek, kollanmak, hayallerimiz için desteklenmek istiyoruz. Öpücüklerle uyanıp, tatlı sohbetlerle başlasın günler diye dualar ediyoruz.
 
Sonra bir gün dualar gerçekleşir gibi oluyor. Beklemekten vazgeçtiğimizde, öylesine yaptığımız bir hamle tüm dualara karşılıkmışçasına güzelleştiriyor hayatı. Kısa bir an için bile olsa, umut kımıldanmaya başlıyor kutunun içinde. Kumsallar açılıyor önümüzde... Hayatın herkes için kolay ve zor günleri var ya, "işte şimdi benim kolay günlerim, zira artık iki kişiyiz!" diye seviniyor insan.
 
Sonra, kendi güzelleşen hayatıyla yetinmeyip, yanındakine de sarmaya başlıyor insan evladı... Zaten iyi dönemin son günü, o sarma anıyla geliyor...
 
Suat "Sana ne kızım yanındaki ayıdan. Bak balıklar geçiyor önünden, avlan sen. Doyur karnını, ruhunu. İstersen, içinden gelirse ver ona da. Ama bırak, ister avlanır, ister avlanmaz. Sen ona balık tutmayı öğretemezsin, tutamıyor diye hırpalayamazsın. Buna hakkın yok...." dedi.
 
Haklıydı. Hakkım yok. Kimim ki ben ve neyim ki birinin hayatını güzelleştireceğim. Elim kolum yetse yetse kendi bahçeme uzanır.. Ah ego, ah içimizdeki anneyle birlikte dolaplar çeviren sen!
 
Yine de umut ettiğim bu değildi.. Şimdilerde için için gülüp komik bir hayal kuruyorum:
 
Kiruna' dayım. Ormanda bir iglo var. İçinde bir insan var. Beni bekliyor. "Geldim" diyorum.
Kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor. "Nihayet!" diyor.
Gülümsüyorum: "nihayet!"
 
 
 
 
 
 

2 Şubat 2016 Salı

yengeç

Sabah bir video izledim. Kısacık. Evde olmakla ilgili; kendine kabuk arayan yengeç, denizin dibinde bir o yana, bir bu yana koşuşturuyor..
Sanırım her ne kadar sosyalleşmiş olursak olalım, hayatta insanları birbirinden ayıran en temek farklardan biri de bu; ev anlayışımız.
Bazılarımız için ev bir barınak, olsa da olur olmasa da... Kapısı, bacası kafi. Oysa kimi insanlar için güvenli alan, gereklilik, huzur arayışı... ve daha neler neler ifade ediyor...
 
Sabah mızıldanması..
 
 
 
 
Hocam, "evin mutluluğu mutfaktan belli olur" derdi. Birlikte bir şey pişirip, sofra hazırlamayı seven insanlar, birbirlerini de severler.. Sanırım ayrılık çanları çalmaya başlayınca ilk terk edilen yer de mutfak oluyor. Zira yemeklerin tadı kaçıyor... Sonra kokular gidiyor.
 
Belki yengecin doğasını anlamak lazım. Aynı kabuğu paylaşan yengeçler yok. Her yengece bir kabuk, bir ev...
 
 
 

14 Ocak 2016 Perşembe

YAZIK OLDU


 

 
İstikrarsızlığımın aynası blog nasıl doğmuştu anımsayalım..

Eda Liza için yazdığım masalla... İyi bir duygu olsun istedim, o iyi duygu kişisel tarihimde kayıtlara geçsin, unutulmasın, ayrıntıları taze kalsın istedim.. Külkedisi sayesinde gerçekleşti; O teşvik ettiği, yüreklendirdiği için masalları herkes okuyabildi..

Sonra kırık dökük gündelik hikayeler, Süper Prenses'e moral günlükleri yazmış, gezip görmeyi sevenlere de sağı solu anlatmaya devam etmiştim. Arada hayal kırıklıklarımdan, yenişemediğim öfkemden de bahsettim. Hatta konuştuk. Buraya bırakılan yorumlar bana güzel insanlarla tanışma fırsatı getirdi;  Eczacı, Guguk Kuşu, ...
Sonra birgün, yazdıklarım üzerinde gezinen gözlerin varlığı içimi sıktı, yazmadım. Yazmamak, kendimi cezalandırmaktı..
 
Bu sabah çok ama gerçekten çok kötü hissediyorum. Bütün gece gök gürültüsü ve yağmur sesi dinlemekten yorgun düştüm. Kafamın içinde koşuşturan, birbirinin zıttı düşünceleri sakinleştirebilmek için boşuna uğraştım. Sonunda gün doğdu ve yataktan kalktım.

İnanır mısınız, ayağa kalkamadığım günleri düşününce, şu an kahvemi alıp klavye başında oturmuş oluşuma çok şaşkınım. Kalkamam zannettim. Eyvah dedim içimden, şimdi Külkedisi de yok. Kaçacak, saklanacak, kanadına sığınacak bir Külkedisi yok... Eyvah..
Süper Prenses çok uzakta, gelecek düşleri kurduran canım Victor bir zeytin ağacının altında... Eyvah ki ne eyvah..

Bütün varlığım anlamını bir gecede kaybetti sanki. Neyi neyin üzerine inşa etmiştim unuttum. Karnım acıkmıyor. Gözyaşı bezlerim başına buyruk. Hayal kırıklığı kocaman bir top olmuş midemde, kusamıyorum.. Sindiremiyorum..

Elbette geçecek, ama geçmesi gereken bu muydu? Buraya gelmeden evvel yapılacak bir şey yok muydu sahiden? Eğer bu denli kıymetliyse niçin oldurmadım? Olduramadık?
Biliyoruz, bu sorular da bitecek... Yerine yepisyeni, gündelik akışın önümüze sundukları gelecek.. Her başarısızlık, her kaybediş, kolay vazgeçiş gibi kendimizi haklı çıkartacağımız veya "bu kadarım ben işte!" diyerek sıyrılacağımız cümleler fısıldayacak zihnimiz..
Ya iç sesimiz?
O daima gerçeği bilecek...

Çok yorgunum. Benden vazgeçilmesine dair derin kırgınlığım su yüzüne çıktı. Depreşti.  Kendimi kandırılmış hissediyorum. İnancıyla, tutunma isteğiyle alay edilmiş, kolu bacağı kesilip, otobana fırlatılmış gibiyim. Yaşa bakalım diyor birileri..
Ve en fenası, kabuğum çatladı; hayata, içtenliğe güvenim sarsıldı. İçeriye sızan soğuk can acıtıcı.

Elbette hepsi bu değil, seziyorum. Başka korkular, yetersizlik duyguları, mücadeleden vazgeçme halleri var. Hepimiz iyi ve güzelin kucağımıza düştüğü haliyle, hiç emek harcamaksızın sonsuza dek bizimle kalacağına dair uçsuz bucaksız bir yanılsama içindeyiz.. Oysa öyle değil, duyguların, düşüncelerin soğuk mevsimlerinden geçerken iyi ve güzeli sarıp sarmalamak lazım, lazımdı.. Hissedilene tutunmak lazımdı. Halden anlamalıydık.
Yazık oldu.

Yazık ettik.

Birkaç zaman içime sindirmekte zorlandığım kaybım hakkında yazar dururum muhtemelen. Okuma istersen, boşver.










 

5 Ekim 2012 Cuma

BİZİM KIZLAR!

Bu kızlar büyük kızlar yani Lady Agi ve Barones değiller. Gerçi onlarla içmeyi ve gezip tozmayı da az buz özlemedim. Yeri gelmişken, "Hanımlar kış geldi, Salo da açıldı, gidip şaraplansak mı acaba???" diye sormadan geçemeyeceğim.
Neyse konumuz küçük kızlar. Bu hanımlar hayatıma kazı sezonunun başında girip, önce odama, sonra kalbime sızdılar. Nicedir az gülen, bol somurtan ben onlarla birlikte yeniden yüzümün gülmeye yarayan kaslarını keşfettim. Gerçi son zamanlarda pek çok kasımı yeniden keşfettim ya, konuyu dağıtmayacağım:)))
 
Bu çocukları kızkardeş özler gibi özlüyorum ben. Aylarca aynı odada yatmak, aynı şeylere sıkılmak, aynı yemekleri yemek midir bizi yakınlaştıran? Sanmam. Öyle olsaydı bu iki hatunla beraber hayatıma bir düzine insanın daha girmesi gerekmez miydi?
Bu beklenmedik hediye dolaylı da olsa Burhan Bey'den geldi. İyi ki yıllar sonra araziye çıkmama ve bu ufaklıklarla tanışmama vesile olmuş. Onlardan aşk, restorasyon ve şuursuz eğlenmek hakkında çok şey öğrendim ve hala da öğreniyorum:))
Mesela bakınız bu hareketin adı "uçan nah!" Ne kadar yaratıcı değil mi? Bu yaratıcı zeka sadece 12-25 yaş arası atağa geçip, otuza doğru iyice azalır ve sonunda hiç olmamışcasına gider uzaklara ve insana sıkıcı, bunaltıcı, sevimsiz bir gerçek bir hayat kalır! Bu sebeple gençlerle takıldığım, Elvan Dalton'u öğrendiğim, uçan nah yapabildiğim ve hatta La Senza ve de İntimissimi ile tanıştığım için çoook memnunum!
Hayat uçan ve koşan nah'la daha hafif!
Şu sağımda gördüğünüz esmer güzelinden cilve dersleri almak lazım. Kendisi gerçek bir yaşam koçu olup, özellikle moda alanında eşsizdir. İpek bluzları ve gözleri ömre bedeldir! Diğer yanımdaki 21'lik taze ise ( doğursam bu kadar kızım olurdu ya, ah keşke olsaydı!) babanneler kadar bilir herşeyi. Yağ sökücüyü, çamaşır makinasının arızasını ve hatta maaşınızla ne yapmanız gerektiğini bu nefis yaratığa sorabilirsiniz. Çalışkanlığı da cabası! Ama her ikisi de masaj konusunda on numara. Bacaklarım ve ellerim bu güzel dakikaların anısını sonsuza dek saklayacaklar:))
 
Bu arada Şanslı ile ilk fotoğrafımızı da paylaşıyorum. Şanslı, nam-ı diğer Körik, bizim kızlara bayılıyor! eee ne de olsa teyzesi sayılırlar. Sonuç olarak;
Elvan Dalton'u, böğürtleni, eriği, Dora'sı, şarabı, sazı ile geldik sezonun sonuna... Pokemon'u, Viran Cafe'yi, Ambarlı Dolum Tesislerini ve özellikle Hediye hanımın çikolatalı kekini acayip özleyeceğim. İznik Gölü'nde tusunami yaratana kadar ayrı düşeceğiz ama sonrası tufan hanımlar!