12 Kasım 2009 Perşembe

SENDEKİ CESARET


Uzun zamandır saldırı ve savunma nedir, ne değildir diye düşünmemiştim. Ama dün gece ince, sinirli ve zekasını fazla açık edemeyen* bir sarışın bana bu kelimeleri ve anlamlarını düşündürdü.


2006 Yılının Kasım ayında üniversitemizin Eskiçağ Tarihi bölüm başkanı pek değerli M. Hamdi Sayar tarafından doktora yapmam yokuşa sürüldüğünde, yaşamak için fazla sebebim kalmamıştı. Gerçekten üzülmüştüm. Adam yok, iş yok, para yok, çoluk çocuk da yok. E ben öleyim artık noktasındaydım neredeyse. Doktoraya kabul edilmeyişimin - sözlü - nedeni şu/şunlardı: Yunancam çok zayıftı - ki tezimi yazarken kendi kendime öğrenmiştim, üstelik Vedat Çelgin bana derslerine katılmamı öneriyordu -, Latincem hiç yoktu. İtalyanca, Almanca ve Fransızca çapraz okuma yapamıyordum!


Bu durumda bölümümü nasıl bir ortalama ile bitirdiğimin, yedi ayda yazdığım tezin içeriğinin, nümizmatik kökenli biri olmamama rağmen gayet tatmin edici oluşunun ve kısacık zamanda öğrenmeye gayret ettiğim onca şeyin hiç kıymeti yoktu. Kazı deneyimlerim, okuduğum onlarca kitap, analiz yeteneğim, pratik zekam beş para etmiyordu. İngilizce mi? Aman ne önemi vardı ki canım, herkes konuşuyordu bir şekilde.


Akademik camia ile böylece vedalaştım. Zaman zaman Burhan ve Dinçer yüzünden coştuysam da içim çok kırıldı... Zamanla unuttuğum, hiç aklıma gelmediği günler bile oldu...


Ama dün çıldırdım. Osmanlı Bankası'nın düzenlediği konferanslardan birindeydim. Konuşmacı adının yarısı Türkçe, kalan yarısı gavurca olan bir hatun kişiydi. Salonda epeyce sevimsiz ve fazlaca British bir teyzeyle - ki eşşek kadar aytaşlarından yapılmış kolyesi ve tepsi gibi dümdüz kalçasıyla göz zevkimi bozuyordu - gayet güzel bir aksanla sohbet ediyordu. Çok heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Ellerini koyacak yer bulamıyor, salonda sağdan sola yürüyüp duruyordu. Hatta bir ara ona yaklaşan bir adamla konuşmasına tanık oldum da kulağıma şöyle bir cümle takıldı: "akademik kariyer yapan herkes Fransızca bilmeli..." Yok ya? Kim ulan bu Fransızlar? Her akademik kariyer yapan Fransız Türkçe ya da Osmanlıca biliyor mu ha?


Neyse, konu ilginç olduğu için bu keyif kaçırıcı sohbeti duymazdan geldim. Ama sevimsizlik daha yeni başlıyordu... Hatun kişi kürsüye çıktı ve elindeki bir tomar kağıdı göstererek: "kusura bakmayın bu benim Türkçe'de ilk sunumum, okuyacağım " dedi. Bari okuyabilseydi! Konu Selçuklu- Bizans ilişkileriyle başladı. Aslında öyle de devam etmeliydi ama ben salonu terkettiğimde nedense Karamanoğulları'ndan bahsediliyordu!


Salonu terk ettim. Çünkü kürsüdeki hatun kişinin Selçuklular hakkında bir kez daha "hilebaz, iki yüzlü, güvenilmez, barbar, inançsız" demesine dayanamayacak kadar çıldırdım. Üstelik sayın akademik kimlik bu bilgiyi sadece bir tek Bizans tarihçisinin, - o da tartışmalı olan - metinlerinden aktarıyor! İşin ilginç tarafı Selçuklular ve Danişmentliler karşısında durmadan iki yüzlü bir politika izleyen ve taraflardan biri güçlenip Bizans için tehdit oluşturduğunda hemen diğerine destek olan, zerre kadar sevmediği II. Kılıç Arslan'ı, Konstantinopolis'de şölenlerle ağırlayıp oğlum derken, ardı sıra kuyusunu kazan I Manuel'e bir kez bile hilekar ya da benzeri kelime kullanmadı! Varsa yoksa rezil Selçuklular!

Dili gittikçe uzayan sarışın, işi Osmanlı padişahlarına kadar taşırken artık sinirden titremeye başlamıştım. Dediğim gibi Karamanoğulları'nda koptum zaten.


Bu ne saygısızlık yahu, sen elindeki kağıtları neden zahmet edip bir kere okumadın ki acaba? Hem bu kadar zorsa Türkçe bildiri sunmak ne sebeple bir tercüman istemiyorsun? Ayrıca ne cüretle bir tek saray tarihçisinin hala tartışmalı olan metnine dayanarak koskoca Selçuklu'yu asıp kesersin? Tarihçi nasıl bu kadar kör göze parmağım taraflı olabilir?


Arkadaşlar kimlere kaldı meydan görüyor musunuz? Her şey fazla ucuzladı. Sadece bir yere odaklanıyoruz ama kürsülerin kimlerin eline geçtiğinin, içten içe hepimizi saran çürük kokularının farkında mıyız?


Bugün Bilgi Üniversitesi dekanına, rektörüne, tarih bölümü başkanına ve Osmanlı Bankası'na mail attım. Korkarım benden başka da atan olmamıştır. Zira konuşmanın sonunda konuyu iyice arap saçına çevirip, notları karıştırmasına rağmen, Sir ve Burhan da dahil olmak üzere bütün salon oturup dinledi sarışın hatunu. Benden sonra çıkan bir tek kişi oldu. Eğer o da çıkmasaydı ve iki dakika sohbet etmeseydik aklımdan zorum olduğunu düşünecektim.


Bir salon dolusu insandan sadece iki kişi miydik rahatsız olan?


Ülke elden gidiyor. Tarihimiz yerin dibine sokuluyor ve biz uyuyoruz. Bu insanlar çocuklarımızı okutuyorlar, bu insanlar Avrupa'da bizi barbar olarak tanıtıyorlar. Oysa her ulus kadar barbarız, ne daha eksik ne daha fazla. Kesip biçtiğimiz adamlar sütten çıkmış ak kaşık değillerdi. Ayrıca Selçuklu kadar yaratıcı, zeki, adil bir devlet az bulunur. Şaman köklerine sadık kalmayı başarmış, Anadolu'da harikalar yaratmış bir devletten bahsediyoruz. Neden mi dayanamıyorlar Selçuklu'ya, çünkü Haçlıların canına okuduk! Daha söylenecek çok şey var ama eksik bilgiyle fazla kafa ütülemeyeyim ben.


Rica ederim bu gibi durumlarda tepki verin. Bizim ülkemizde yabancılara fazla nazik davranılıyor. Nihayetinde onların da etten kemikten olduğunu unutmayalım. Ayrıca azıcık tarih okumak kimseyi öldürmez, hiç mi merak etmiyorsunuz neler oluyor bu topraklarda?


Benim dün akşamdan çıkarımım şudur; ortalık iyice cadı kazanı olmuş. Hemen okula dönüp savaşa devam etmeli yoksa kendimi şu aşağıdaki hikayede anlatılan farecik gibi hissedeceğim:


Korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki,"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardim edemem..."


Not. Bu hatun kişiyi olur ya bir yerde yakalarsam ona uygulamalı olarak barbar Selçuklu'yu göstereceğim. Görsün ki bilgileri pekişsin!


*Aslında başka bir şey denir ya, neyse...

11 Kasım 2009 Çarşamba

SOYLULAR


İnsanların artık peri masallarına inanmadıkları ama ne hikmetse kocalarını ellerinde tutmak için hacıya hocaya servet yağdırdıkları saçma sapan bir yüzyıldayım. Siz de buradasınız. Eğer bugün ( 11 Kasım 2009 Çarşamba ) bu yazıyı okuyabiliyorsanız, bu anlattıklarımdan kaçamazsınız! Ya birileri zorla elinde tutuyordur sizi, ya da siz birilerini esaret altına alıyorsunuzdur türlü hileyle... Bu şehir hala binlerce cin ve periyle dolu... Siz inkar etseniz bile...


Herkesin aklı karışık, kalbi karışık... Zaman bizi beklemeyecek ve bu karışıklıktan arınmamız için mola vermeyecek... Bunu çok iyi biliyoruz. Ama yine de izlerini cildinize kazıya kazıya ilerleyen zamanla, manasızca savaşıyoruz.


Bazılarımız çok şanslı, çünkü şanslı doğduklarının farkındalar. Ama bazılarımız bir soylu olduğunun farkında bile değil. Oysa ben, etrafıma bakıyorum da İstanbul'un göbeğinde ve tam da olmam gereken yerdeyim. Güzel bir kulede iki prensesle yaşıyorum.


Külkedisi ile yaşadığımız malikaneden ayrıldığımdan beri zaman zaman bağıra çağıra ağlamak geliyor içimden... Ama yapmıyorum; "her şerde bir hayır, her hayırda bir şer" diyenlere hak verecek kadar büyüdüm. Kalbim hayırdan da şerden de bol bol nasiplendi. Şer de benim, hayır da!


Geçenlerde Sir Mardin'e gitti. Üç gün gezdi kutsal topraklarda; manastırlarda dua etti, Artuklu sultanlarının ruhlarıyla tanıştı ve kaderin onun için hazırladığı hediyeleri heybesine doldurup geri döndü. Yolculuk değiştirir insanı. İster geçmişe yapılsın, ister bir başka şehre... Her yolculukta bir değişim hikayesi vardır... O da değişti! Sadece bazen değişimi görmemiz zaman alır, kabullenmek kolay değildir... İnkar ederiz değişimi ve hatta bu değişime neden olanı inkar ederiz. Ama değişiriz. Değişim tam oradadır, sadece saklanır... Dün sahip olamadığımız için ağladığımız şeylerin, bugün bizden uzak oluşuna seviniriz. Çünkü yaşanmakta olanın, her şeyin ve herkesin tam da yerinde olduğunu biliriz...


Yoldan dönen Sir bana bir sürme ve küçücük bir parça sabun getirmiş... Sabun ayrılık der büyükler. Bence de öyle, ama kendimizden, kendimiz zannettiğimiz yalancı suretlerimizden ayrılık olsa gerek... Yalancı parçamı, bir yılanın derisinden sıyrıldığı gibi ardımda bırakırken, bu zorlu yolculukta olsa olsa arındırın beni bir parça sabun.


Hayatım boyunca, el ele gönül gönüle yürüyecek "gerçek" bir adam bulamadım. Kimbilir belki de yeterince aramadım. Ama hep soylu kalplerle dostluk kurdum. Bunu seçebilmeyi, seçilmiş olanı görebilmeyi bana esinleyen her ne ise önünde saygıyla eğiliyorum.


Bütün bunları neden yazdığımı da bilmiyorum aslında. Yağmur beni biraz dağıtıyor. Ayrıca bu akşamki konferansın heyecanı da basmış olabilir. Belki yarın size Bizanslılar ve Selçuklular hakkında güzel bir yazı yazar ve kendimi affettiririm.


Son bir rica, hepinizin binlerce işi var biliyorum... Para kazanmalısınız, mallar yetişmeli bir yerlere, alışverişler yapılmalı, görevler görevler.... Ama şehir en güzel elbisesini giymiş salınıyor etrafımızda. Küçücük bir iltifatı çok görmeyin ona. Lütfen bulunduğunuz yerden yarım saatliğine bile olsa çıkın, çıkın ve bir fincan kahveyi, mümkünse sizden çok daha uzun yaşamış bir çınar ağacına yaslanarak, onu dinleyerek, hiç olmazsa onun kızıla dönen yapraklarını hayal ederek için...


Bugün tam Nuruosmaniye günü... Bugün tam Zeyrek günü... Bugün tam Üsküdar günü... Bugün tam yaşamak günü!

9 Kasım 2009 Pazartesi

TEŞEKKÜRLER KERUBİM*



Sevgili Kerubim'e,


8 Kasım 2009 Pazar günü için bana uzak ve soğuk ülkelerden mesaj yollayan Pamuk Prenses'e, günün önemini unutmayıp arayan Barones'e, Leydi Agi'nin onca işinin arasında yardım etmek için çırpınmasına... Dualarıyla beni kollayan Nazmi hocama... Hepinize teşekkürler. Ama özellikle de Sir'e. O olmasaydı bu plan gerçekleşemezdi.. Onun nezaketi, sabrı ve desteği paha biçilmez..


Kerubim'e, yaptığı tasarımlarla nefes üfleyen Dora'ya da teşekkürler. Henüz kullanmasak da, o tasarımın varlığı bize güç veriyor.


Kısacası enfes bir Pazar günüydü. Gerçi sesim kısılmış ama olacak o kadar, sahne kolay iş değil:)) Cumalıkızık ve Edirne maceralarında da yanımda olmanız dileğiyle...


Sonsuz sevgiler...


e.



*ŞİFRELİ MESAJDIR, ANLAYAMADIĞINIZ İÇİN ÜZÜLMEYİN:))

5 Kasım 2009 Perşembe

CINDERALLA MAN


Bugün çok sevdiğim ama nedense az gördüğüm hoş bir kadını ziyaret ettim. En son yaz başında görüştüğümüz için önce hızlıca son ayların özetini geçtik birbirimize. Sonra ortak tanıdıklarımızın hayatlarıyla ilgili fikirlerimizi paylaştık. Sadece bir saat onbeş dakika görüştük ama bu arada çay içip, benim İtalya'dan aldığım telkif üzerine geyik bile yaptık! Teklif nedir diye sormayın, ama şu kadarını bilin; yeşil sahalardan değil. Ayağa gelen topa bile vuramadığım iyice anlaşıldı!

Neyse, arkadaşımın işyerinde sakin sakin laflarken gözüm ayakkabıların yanında duran terliğe takıldı. Bayıldım! Ne rahat, ne sade ve ne şık görünüyordu. ( Tabii etiketine bakınca gördüğüm üzere ne kadar da pahalıydı:))

Sonra, bok gibi param olsa bile bu terliği giymek isteyecek bir erkek tanımadığımı fark ettim. Çok mu önemliydi, elbette hayır. Fakat bu terliğe benim kadar ilgi gösterecek bir adamla tanışmayı isterdim*. Hatta ayağına terlikleri giydirdikten sonra da onu kuş kadar beynimle sınava tutmak isterdim. Yani yine sezgilerimi çöpe atar ve zihnime yenilirdim...

Acaba kahvenin yanında konyak mı sever, yoksa nane likörü mü? Çiçekli kokular mı, baharatlılar mı? Kırmızı et mi, balık mı? Elma mı, çilek mi? Kar tatili mi, deniz tatili mi? Elif Şafak mı, Peride Celal mi? Gucci mi, Kenzo mu? Yeşil mi, mor mu? Chivas Regal ya da Jack Daniels? Kayak mı, yelken mi? Kuzey mi, güney mi? Volvo ya da BMW? Bach, Mozart?

Bütün sorulara istediğim gibi cevap vermişse ve terlik de ayağına olmuşsa Allah derdim. Şimdi ben terliği alıp kapı kapı dolaşsam mı acaba? Acep şansım ne olur?
* Cahil Periler'de Nazım Hikmet şiirleri yüzünden sevgili olan iki adamı hatırlayan var mı?

4 Kasım 2009 Çarşamba

ÜSKÜDAR, ÇİÇEKÇİ & ÖZBEKLER TEKKESİ


Sir ve ben İstanbul'un en eski bölgelerinden birindeyiz, Üsküdar'dayız. Hava ha yağdı ha yağacak; dolu dolu, gri ve soğuk. Ama kararlıyız sokaklara dökülmeye. Her zaman ki gibi iki elmamız ve bir termos dolusu güzel kahvemiz var.

Önce Çiçekçi'deyiz. Sanırım ben bu mahalleyi çok seviyorum, hatta Kuzguncuk kadar seviyorum diyebiliriz. Oysa öyle geç keşfettim ki... Bazen rüyalarıma giriyor, koskocaman pencereleri olan bir evden Topkapı Sarayı'nı seyrediyorum...

Sir'ün çok beğendiği, huzurlu bulduğunu söylediği camiinin önündeyiz, III. Selim'in yaptırdığı Selimiye Camii. Burası gerçekten inanılmaz güzel. Avlunun ortasında durup başımı kaldırınca yarısı dökülmüş, kalan yarısı can çekişen çınar ağacı yapraklarına hayran hayran bakıyorum. Şimdi daha iyi hissedebiliyorum, Sir'ün burayı niçin huzurlu bulduğunu. Camiinin etrafında turlamaya başlıyoruz. O kadar zarif ve o kadar ince ki, o an esmekte olan rüzgar yüzünden minarelerden biri başıma yıkılacakmış gibi geliyor. Özellikle camiinin arka avlusunda musalla taşlarının olduğu yerdeki kuş evlerine bayılıyorum! Bu denli incelikli bir eserin III. Selim gibi hassas ruhlu bir adama çok yakıştığını düşünüyorum.

Denizin kokusu her yerde. Sarıp sarmalıyor insanı. Çok üşüyoruz ama merak daha ağır basıyor. Biraz sonra aralık bir kapı buluyoruz. Tam kafamı uzatıp "bu kütüphaneyi herkes kullanabiliyor mu acaba? " dememle beraber, bembeyaz saçları ve güleç yüzüyle kütüphanenin araştırma görevlisi karşılıyor bizi. Uzun ve çok keyifli bir sohbetin ortasına düşüyoruz. Ne şans ama! Hem ikram edilen çaylarla ısınıyoruz, hem de camiilerden tekkelere uzanan bilgi denizinde rasgele kulaç atıyoruz.

Masada bir hat var: HU...

Tekkeler ve camiiler hakkında sohbet etme fırsatı yakaladığımız bu muhterem zat, bize birbirinden değerli hikayeler anlattığı gibi Özbekler Tekkesi'nin yerini de tarif ediyor. Kendisiyle tanışmak ne kadar memnun olduğumuzu söyledikten sonra tekrar görüşünceye dek vedalaşıyoruz. Belli ki bugün şans bizden yana, bütün kapılar açık...

Tekkeyi aramaya başlamadan evvel Üsküdar'a gidip arabayı otoparka bırakmamız lazım. Ayrıca acilen kahvaltı etmeliyiz, çünkü aç karnına içtiğim çay yüzünden alt üst olmuş durumdayım.

Neyse ki yakında bir otopark ve Mado var! Aldığımız kahvaltılıklarla termosumuzu yüklenip, Mimar Sinan'ın en çok ama en çok sevdiğim eserinin - ki bu onun erken dönem eserlerindendir - yanındaki merdivenlerden tırmanıp, yol kenarında bir banka oturuyoruz. Solumda bütün zerafetiyle Mihrimah Sultan Camii, sağımda Sir ve elimde miiiissss gibi kahve var. Uzun uzun boğazı seyrederken şehrin bize sunduğu en hazin aşk hikayelerinden birini garip bir hüzünle anımsıyorum. Bu şehirde ne kadar çok kavuşamayan aşık olduğunu düşünüyorum. Mutlu aşkların şehri değil sanki İstanbul....

Havanın gri rengi içimize kurşun gibi çökmeden ve ben hüngür hüngür ağlamaya başlayıp sevgili arkadaşımı korkutmadan kalkıyoruz oradan. Hiç unutamayacağım sabahlardan biri olarak yazıyorum bir kenara Mihrimah Sultan, Mimar Sinan ve Sir'le yaptığım kahvaltıyı.

Sultantepe'ye doğru yürümeye başlıyoruz. Zorlu bir yokuştayız. Sigara içmiyor olmama rağmen nefes nefeseyim. Evet, gerçekten kilo vermem lazım!
Tam umudumu kaybetmek üzereyken, bordo boyanmış güzel bir konağın önüne ulaşıyoruz. Burası Özbekler Tekkesi. Defalarca çok yakınındaki Bülbülderesi Mezarlığı'na gelmeme rağmen bir kez bile merak edip görmediğim tekkenin kapısı önündeyim. Demek ki zamanı şimdi diye geçiriyorum içimden. Görüldüğü üzere zamana ve olmuş olanın en iyisi olduğuna çoktan teslimim...

Tekkenin mezarlığında uyuyan köpekleri rahatsız etmeden uzul usul etrafı seyrediyoruz. Aradan A. E.'ün mezarını görüyorum. Çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım bu adamın mezarını ziyaret ediyor olmak çok garip geliyor bana. Sir fotoğraf çekiyor bir kaç kare. Ama ne gelen var ne de giden. Koskoca konakta hayat yok sanki. Yoldan geçen bir kadına soruyorum, "acaba burada yaşayan var mı?" diye. "evet" diyor, "içeride bir aile var."

Artık kapıyı çalmadan durmam imkansız! Sir çok çekingen ama ben kapısına kadar geldiğim bu tekkeden kabul görmeden dönmemeye kararlıyım. Ve zile bastım bile!

Derin, uzun bir taşlıktan içeri giriyoruz. Soldaki binanın merdivenlerinde bir kapı açılıyor. Yaşlı bir kadın ve kucağında torunuyla Özbekistan'dan gelen ve bu tekkeyi bekleyen ailenin son kuşak gelini duruyor karşımızda. Önce kimiz, neyiz ve ne arıyoruz diye ardı sıra onlarca soru soruluyor. Sonra "sevdim sizi" diyerek içeri buyur ediyor bizi Nezahat Hanım. Çok şanslıyız demiştim değil mi?

Bu evdeki sohbet bizim mahremimiz.... Ama gördüğümüz ebrular, dinlediğimiz ney istesem de anlatamayacağım kadar özeldi.

Özbekler Tekkesi'ne yakında herkes girebilecek çünkü neredeyse 300 yıldır bir geleneğin ev sahipliğini yapan bu tekke müze olacak. Dilerim ki içinde bol sohbet, ney ve rebab da olsun... Dilerim bize anlatıldığı gibi meşk geceleri yapılsın yeniden...

Nezahat Hanım'dan bayramda Özbek Pilavı yemek üzere davet adıktan sonra tekkeden çıkıyoruz. Sir de, ben de adeta yere basmıyor gibiyiz. "Neydi bu?" diye aramızda konuşamayacak kadar şaşkınız. Ne yüzümüzü acıtan serpinti ne de ciğerimize işleyen soğuk neşemizi kaçıramıyor. Tepeden inmiyoruz, uçuyoruz!

Açlık son haddinde. Nereye mi gidiyoruz? Elbette Kanaat Lokantası'na! Aranızda diyet yapanlar vardır diye anlatmayacağım ama Kanaat Lokantası'ndaki her şey çok çekici. Özbek Pilavı, Hünkar Beğendi, Fırın Köfte.... Özellikle tatlılar. Mevsimi geçmeden Ayva Tatlısı yemenizi öneririm. Gerçekten akıllara zarar!!

Şimdi Türk kahvesi içmek için Kuzguncuk'a gidiyoruz, gelen var mı?

3 Kasım 2009 Salı

FEARLESS MAN


Londra'daki erkekler için...


Pek çok insanın karanlık bulduğu, yemeklerinden, kadınlarından, erkeklerinden ve hatta hepsini toplarsak kasvetinden yakındığı Londra, kısacık maceramda benim cennetim olmuştu. Sadece benim.


Akşamın gelmek üzere olduğu şu saatlerde, aylar sonra Özgür'ün sesini duymaktan mı, yoksa Mehmetus'un getirdiği kahvenin kokusundan mı bilmem deli gibi gitmek istedim yine. Oysa uçaktan inip, mahalleme gittiğimde çok canım yanacak biliyorum. Hiçbir şey bıraktığım gibi beni bekliyor olmayacak... Olamaz. Ama insanım işte ve kaçmak istiyorum!


İstanbul'da gezerken mutlak bir yalnızlık hissetmiyorum. Yaşanmışlıklarla bezeli bütün caddeler. Belki akşam eve dönecek olmaktan, belki de Sir'ün gerçekten muhteşem bir yol arkadaşı olmasından. Ama asla yalnız değilim sokaklarda. Bunu biliyorum. Oysa orada dibine kadar yalnızdım. O kadar yalnızdım ki, nihayet etimin içinde saklanan beni görebilmiştim. Sonra döndüm ve yine ete kemiğe büründüm... Saklandım.


İstanbul sokaklarında orada bulduğum şeyi yeniden bulmayı umuyorum. Aramıyor gibi yaparak, aslında hep onun peşindeyim. Şiir olsun diye değil, trajedi için hiç değil ama bu gürültüde, bunca gündelik kaygı arasında Elvan'ın sesini hiç duyamıyorum. Olduğum kadınla, olmak istediğim kadın arasında yersiz yurtsuz, sürgünüm.


Hiç ummadığım bir kapının açılması, gencecik bir adamın "sevap olsun" diye ney üflemesi ve hatta prenseslerin cıvıltısı bile sadece perde gönlüme.


Sol tarafım sakatlandı. Kalbim artık sağlıklı değil. Toplar damarlarım darmadağın ettiğim, inkar ettiğim duygularımı toplamayı reddediyor. Yorgun. Sol bacağımda bir düğüm var, gitmek istediğim yere göndermiyor... Yorgun...


Ama inancım Ayasofya'nın kubbesinden nanik yapıyor sol tarafıma. Rüyalarımda hala sağlıklı kalbim. Oysa bunca metafordan sonra ne mümkün!


Londra'ya mutlaka döneceğim.

2 Kasım 2009 Pazartesi

KÜÇÜK AYASOFYA, NURUOSMANİYE VE MAHMUTPAŞA.


29 Ekim sabahı alışılmışın dışında bir kadroyla yollara döküldük; annem, Eda Liza, Leydi Agi ve ben! Aslında doğumgünü olması sebebiyle, gezip tozması gereken Prusya Kralı'ydı ya, o kendini BİENAL'e adamıştı!!! Zavallı ve pek değerli kardeşim, sanat sepet insanlarıyla engin sohbetlere dalmışken, biz çoktan Sultanahmet yollarına döküldük.

Annem çok uzun zamandır doğduğu mahalleyi ve sattıkları evin akibetini merak ediyordu. Anne ve babasının çok çalışarak aldıkları ve içinde yeteri kadar uzun yaşayamadıkları bu evde kalmıştı aklı... Ben de ona durmadan "gideriz gideriz" diyerek geçiştiriyordum. Sonra bir gün bu geçiştirmelerden ve ertelemelerden sıkıldığım bir zamanda "hadi bu hafta gidelim" dedim. Neden derseniz, durmadan itiştiğim ve sözlerine çok gücendiğim bu kadının ölümlü olduğunu farkettim. Daha fenası ben de ölümlüydüm!

Neyse, Sultanahmet'den başlayarak Pierre Loti'ye doğru yürümeye başladık. Ve işte meşhur Köprülü Kütüphanesi. Hemen yanında eski konservatuar binası ve Kuduz Hastanesi! Küçükken bu karanlık binadan çok korkardım. Bu yüzden de önünden geçerken aklım çıkardı yerinden. Ama bu defa hiç korkmadım. Büyümüş müyüm ne?

Annemin dayısının eski evinin önünden geçtik. Çok tatlı adamdır annemin dayısı. Ne yazık ki çok yaşlandı. Karadeniz'den gelmiş pek çok aile gibi o da yorgancılıkla geçinirdi eskiden. Onun dükkanına uğrayıp yorganların arasında yuvarlanmaya bayılırdım! Koskocaman cumbalı mumbalı bir evi vardı. Yıllar önce etraf işyerleriyle dolmaya başladı diye, evini ve dükkanını satıp Kuzguncuk'da yine çok güzel üç katlı bir ev aldı adamcağız. Çocukluğumun çok değerli hatıraları vardır o evde... Ne yazık ki cumbayı yıkmışlar...

Sonunda Pertev Paşa Yokuşu'na geldik. Sağdaki apartmanda anneannem ve dedem otururlardı; Huzur Apartmanı. Neredeyse her hafta Pazar günü gelirdik onları ziyarete. Bu evde en çok ilgimi çeken şeyler arasında soba etrafı sohbetleri, pencereden sarkıtılan sepet ve kömürlük ilk aklıma gelenler. Tabii anneannemin ekşili köftesinin tadı ve kurnalı bir banyoda yıkanmanın keyfi de hala çok tazedir hafızamda.

Anneannemlerdeyken bakkala gönderilmeye bayılırdım. Onların apartman görevlisi yoktu ve evde daima bir şey eksik olurdu. Ben büyüyene kadar kadar bu görev en küçük teyzemindi ama sonra nihayet sıra bana da geldi. Bakkala gitmek demek yokuştan aşağıya limana doğru denize bakarak yürümek ve mükafat olarak da hemen soldaki kuruyemişçiden kuş lokumu almak demekti! Tanrım hep oburdum ben!

İşin güzel tarafı manav, fırın ve kuruyemişçi hala oradalar! Hatta Kadırga Hamamı bile yerli yerinde! Sadece bakkalımız Necati amcanın yerinde bir tekel bayii var.

Kuş lokumlarını görünce gözlerime inanamadım. Ne güzel, hala tam da hatırladığım gibi minicik poşetlerde satılıyorlar! Bir tane Eda Liza'ya, bir tane de kendime aldım. Lezzet aynı ama yaş otuzaltı:))

Ağzımızda kuş lokumlarıyla annemin doğduğu eve doğru yürümeye başladık. Küçük Ayasofya Mahallesi Özbekler Sokak No... Ben bu evde hiç yaşamadım.

Sokak inanılmaz sevimli, Soğuk Çeşme Sokağı'nın minyatürü gibi adeta. Epeyce hırpalanmış ve eski simalarını kaybetmiş bu evlerin arasından geçerken, anneme baktım; allak bullak oldu yüzü. Bu viran evler, hiç bir tanıdık yüze rastlamayış onu çok sarstı. Leydi Agi ve Eda Liza sokakta oynayan çocuklara bakarlarken, ben annemin gözlerinin bir tek tanıdık yüz için nasıl yalvardığını gördüm.

En çok da kendi evini o kadar harap halde görmek üzdü annemi. Ev, dedemin ve anneannemin ölümünden sonra yeni sahipleri tarafından hiç kullanılmamış ve elbette bu terk ediliş evin hızlıca yıpranmasına sebep olmuş...

Nihayet kapılardan biri açıldı ve annem, kendi annesini de tanıyan çok tatlı bir ihtiyarla sohbet etmeye başladı. İşte o zaman içim biraz olsun rahatladı. Yoksa bu geziye evet dediğim için neredeyse pişman olmak üzereydim.

Özbekler sokağının bitiminde bizi Sokullu Mehmet Paşa Camii karşıladı. Elbette, bir Minar Sinan eseri olan bu camiiyi ilk kez görüyordum. Hepimiz avluya bayıldık! Eda Liza içeriyi de görmek isteyince imam efendiye şirinlik yaparak kapıdan süzüldük. Gerçekten de muhteşemdi! Mimarım Sinanım her zaman olduğu gibi sanatını konuşturmuş. Çiniler, vitraylar, ahşap işçilik... Kesinlikle görülmeye değer bir camiideyiz.

İmam amcadan bir çikolata kaptıktan sonra - tabii ki ben değil, Eda liza:)) - yolumuza devam ediyoruz. Sırada ne zamandır görmek istediğim Küçük Ayasofya Camii var. Ve bakıyorum da, gerçekten de görülmeye değermiş. Etrafı oldukça temiz ve düzenli olan bu çok kıymetli kilisenin/camiinin kapısındayız nihayet. Gerçek adı Sergios ve Bakhos Kilisesi olan yapının aslında, kendisinden çok daha ünlü Ayasofya'dan bile eski olduğunu daha önce okumuştum. Ama içine girince anladım ki burada da tuhaf bir ışık var. Yerdeki masmavi halılar, duvarlardaki beyazlık ve sütunların görkemiyle Sergios ve Bakhos Kilisesi tarihteki şanına layık bir yapı.

İşin güzel tarafı içeride bizden ve ney üfleyen iki adamdan başla kimse yoktu. Bu yüzden gönlümüzce uzun uzun yayıla yayıla oturup tadını çıkarttık buranın. Böylece Eda Liza hem bir camii hem de bir kilise olan bu muhteşem yapıyla tanışmış oldu.

Orada uzun uzun kalırdık kalmasına ama yolumuz uzundu. Hem iyice acıkmıştık. Sultanahmet'de ne yediğimizi söylememe gerek yoktur herhalde.

Karnımzı tok, gözümüz aç bir şekilde Nuruosmaniye'ye geldik. Bu caddeyi gerçekten çok severim. Ne zaman orada oturup bir fincan kahve içsem, tanıdık biri geçer önümden. Aklımdan. Kalbimden. Sanırım bu tanıdıklık halini de en az caddenin kendisi kadar severim ben...

Kahvelerimiz bitince Eda Liza'ya söz verdiğim gibi "masal çarşısına"* gidecektik fakat ne yazık ki kapalıymış! Olsun. Hiç tadımızı kaçırmadan Mahmutpaşa'ya doğru yürümeye başladık.

Eda Liza buraya da bayıldı. Onun birbirinden cafcaflı elbiseler arasında nasıl büyük bir heyecanla dolaştığını görmeliydiniz! Özellikle pembe tuvaletlere olan ilgisi - malum yaşı gereği prenses sendromu mevcut - , bakışları inanılmaz tatlıydı.

Onun neşesini ve şaşkınlığını seyretmekten biz etrafa bakamadık desem yeridir.

Aslında onu en iyi ben anlıyorum, çünkü Eda'nın yaşındayken ben de buraya bayılırdım. O zamanlar daha da güzel dükkanlar vardı. Mesela fildişi taraklar satılan dükkanı hala çok net hatırlarım. Son aldığım tarak da - yirmi yıl önce! - daima çantamdadır...

Üç kuşak birarada yapılan bu gezide elbette onlarca detay var anlatılabilecek ama kısaca özetlersek Küçük Ayasofya ve Kadırga kesinlikle görülmeye değer. Ayrıca Mahmutpaşa hala çok eğlenceli bir yer!


*Kapalıçarşı'ya ben küçükken "masal çarşısı" derdim. Çünkü her iki dedemin de orada dükkanı vardı ve ben onları ziyarete gittiğimde bir dediğim iki edilmezdi. Bu masal değildir de nedir? Üstelik her yer şıkır şıkır, parlak ve renkli!

22 Ekim 2009 Perşembe

BEN SANA ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM*


Dün gece, beş saatliğine, iki çocuklu bir kadın olma şansını bana veren sevgili dostum Agi'ye teşekkür ederim. Son zamanlarda her ne kadar "kanka" kelimesini bir kez daha içimin sözlüğünde yazıp yazıp siliyor olsam da, durmadan yüzüme öksüren Eda Lisa ile el ele uyumamın huzurunu ve Leyla Nora'nın göğsümde atan iç çekişleriyle içimin yanmasını da bir kankama borçlu değil miyim nihayetinde? Sağol Agi. Bütün Dünya kollarını açmış bana gülümserken, nasıl olup da gözlerimi sımsıkı yumduğumu soruyor bana kızlarının varlığı. Sağol.


*Ülkü Tamer'den çalıntıdır.

20 Ekim 2009 Salı

KARAKÖY


Cumartesi günleri telef olana kadar gezmek geleneksel bir hal aldı malum. Bu defa sadece Sir ve ben değildik, pek sevgili Aziz de (Trilye gezisinden sonra kendisine Aziz demeyi uygun gördüğüm gezgin kardeşimiz) bizimleydi. Gerçi kendisi akşamdan kalma ve saçı başı darma duman yetişti vapura ama yetişti işte!

Güzel bir vapur sefasıyla iskeleye ulaştık. Kıyıda içilen çayların ardından ilk durağımız Yeraltı Camii oldu. Babaanemin çok sevdiği bu camiiye ilk gelişim değil. Rahmetli nedense pek önemserdi burayı. Belki de camiinin temelindeki kalıntılardı ( Kastellion Kalesi ) onu çeken? Kimbilir...

Sir ve Aziz bol bol fotoğraf çekerken, ben sakin sakin dolandım camiinin içinde. Orada gömülmüş sahabe* sıfatlı insanların sandukalarının etrafını saran yeşil neonlara çıldırdım. Tanrım, bu kadar ucuz olmak zorunda mıyız?

Elbette camii kapısında karşılaştığımız dini bütün, kostümü tamam delikanlının hali tavrı konusunda yazmayacağım, çünkü para ile iman kimdedir belli olmaz der büyükler... Ama zaten iman ondaysa, varsın bende olmayıversin!

Yeraltı Camii'den çıkıp, civardaki pasajları dolandık. İçi farklı hobiler için teknik malzemelerle dolu bu pasajların aslında ne amaçla yapıldıklarını merak ettik doğrusu. Mutlaka lonca sisteminden kalan bir oluşum vardı kuruluş hikayelerinde. Biz pasajlara, insanlar bize şaşkın şakın bakarken Karaköy'ün en tatlı noktasına geldik bile: Mabel!

Son zamanlarda hızlı bir şekilde hayatıma yeniden giren Mabel, nedense içimi şenlendiriyor. Birbirinden güzel paketlerle süslenmiş çikolataların arasında gezmek ruhuma nasıl iyi geliyor bilemezsiniz. Gerçi dün belime konan teşhis itibariyle elveda çikolata demem gerekiyorsa da Mabel'in "vişne likörlü" çikolatasını muaf tutuyorum! Kilosu 77.00TL olan bu kışkırtıcı lezzeti bilmiyorsanız yazık derim.

Arap Kızlı çikletler ve çikolatalarla güç bela ardımızda bıraktığımız Mabel'den sonra Ermeni Pasajı'na giriyoruz. Yeni restore edilen Fransız Pasajına (ya da geçit diyelim) çok yakın olan bu minicik ve sevimli pasajda, ne güzel tesadüftür ki oranın en eskilerinden Kadir Bey'le tanışma şansını yakalıyoruz. Bu gerçekten bir şans, çünkü Kadir Bey, Karaköy'ün hala Cenevizlilerden kalan izlerini koruduğu zamanları, 6-7 Eylül olaylarını ve hatta son dönemin Galata Port hikayesini sıcağı sıcağına yaşamış bir abimiz.

Bundan uzun yıllar evvel Ermeni Pasajı'nda Hodaki'nin Meyhanesi** varmış. Kendisi yaşlanınca bu sevimli meyhaneyi Hüseyin Bayrak isimli bir beye emanet etmiş. Ancak o da göçüp gidince bir başka aleme, dükkana Kadir Abi sahip çıkmış. Gayet de güzel becermiş bu işi. Aslında bambaşka bir iş yaparken, 1980'li yıllarda büfeye çevirmiş dükkanını. Ve şimdilerde esnafa hizmet vermek dışında arzu edenlere akşam saatlerinde meyhane olarak da servis açıyorlar. Tabii saz dinlemek ya da Rebetika konusunda seçim sizin. Sadece haber verin gitmeden evvel*** Ayrıca oraya ulaştığınızda Yahudi Eşref'in kantarı nerede diye sorun. Bu adı sanı tarihin hiç bir yerine yazılmamış kabadayıya ait kantar bakalım sizi de beni etkilediği kadar etkileyecek mi?

Ermeni Pasajı'ndan çıkınca, vaktiyle Rusya'dan kaçıp buraya gelen ahalin ibadethanelerine bakmak istiyoruz. Çaldığımız ilk kapıdan tombik ama inanılmaz sevimli bir Rus kızı çıkıyor; Nathalie. Kilisenin ibadete açık olmadığını, zaten fena halde yandığını söylüyor. Ama kapısını çalmamızdan çok mutlu. "Türk müsünüz? " diye soruyor. "Evet" diyorum. Bir Türk olarak kilisenin - ya da onun evinin desek daha doğru olacak - kapısını çalmamıza çok şaşırınca, hızlıca özet geçiyorum ailemin İstanbul'la ilişkisini... Tokalaşıp, "görüşmek üzere" diyerek ayrılıyoruz.

Bu defa şansımızı neredeyse Nathalie'nin evinin tam karşı çaprazında olan bir diğer kiliseden yana denemek istiyoruz. Burası gerçekten ilginç. Çünkü alışılagelmiş kilise formundan epeyce farklı ve tam olarak ne deneyimlemek üzereyiz bilemiyorum. Korka, çekine merdivenlerden tırmanmaya başlıyoruz. İki kat çıktık bile ama hala görünürde bir kilise yok!

Nihayet çok yaşlı bir çift çıkıyor dairelerinin önüne ve bize karşı kapıyı işaret ediyor. Kapıyı çalınca karşımıza zayıf, suratsız bir kadın çıkıyor. Başında örtü var. Onun yönlendirmesiyle yukarı çıkıyoruz ama sanki pek sevilmedik burada... Kadın kilisenin kapısını açıyor. Tanrım, binanın en üst katındayız ve burada ciddi ciddi bir Ortadoks kilisesi var. Hem de çok önemli bir kiliseymiş meğer...

Kadın, sakin ve ilgili tavrımıza yavaş yavaş teslim olup, uzun uzun anlatmaya başlıyor kilisenin tarihini. Meğer bu kilise Yunanistan'daki Aynaroz Manastırı'na bağlıymış. Aynaroz, Ortadoks Rusların Yunanistan'daki en önemli manastırıymış. Dolayısıyla önemi çok büyük. Ayrıca Kudüs'e ve Aynaroz'a giden dindarların uğrayıp dinlendiği bir yapı olma özelliği de varmış içinde bulunduğumuz St. Panteleimon Kilisesi'nin. Bir "yol" kilisesi olan bu yapının tarihi, yaklaşık 150 senelik. Ayrıca şimdi anlıyoruz neden binanın en üst katına yapıldığını kilisenin. Çünkü alt katlar din adamlarının evleri ve haç yolcularının misafirhaneleri olarak kullanılıyor.

Bize uzun uzun Yunanlılarla Rumalrın ilişkilerini, cemaatlerini ve kilisedeki mucizeler yaratan "Meryem ikonası'nın" efsanesini anlatan Tamara bir Gagavuz Türk'ü. İnanılmaz dindar ama bir o kadar da sevimli olan bu kadının güvenini kazanmayı başarırsanız sizin de Paskalya törenine ve Pazar ayinlerine davet alacağınıza hiç şüphem yok!
Not. Arada bir Türk Ortadoks Kilisesi- daha doğrusu adıyla patrikliği - gezdik ki, o da epeyce ilginçti. Hikayesi başlı başına bir yazı konusu olan bu kilise/patrikane Türkçe konuşan Rumların Fener'deki patrikaneden bağımsız olarak kurdukları bir yer. Cemaatinin ya da bir zamanlar olan cemaatinin Karamanlı Rumlardan oluştuğunu öğrenebildim. Fakat şunu söylemeliyim ki, kilisenin içi muhteşem! Sadece Pazar günleri gezebilir ve ayine katılabilirsiniz...

Tamara ile tanışmanın lezzeti kalplerimizde sarhoş gibi devam ediyoruz yolumuza ama acıktık! Bu yüzden Karaköy Lokantası'nda (Liman Lokantası girişinin tam karşısında mavi fayanslarla döşeli mekan) öğle yemeği molası veriyoruz. Papaz Yahnisi ve Hünkar Beğendi yiyebileceğimiz bir yer bulduğumuz için seviniyorum. Malum Hünkar Beğendi'ye deliririm. Ayrıca yoğurt inanılmaz güzel! Ekmekler de on numara! Gerçi garson kız ve müzik gereğinden fazla alaturka ama ne yapalım her güzelliğin bir nazar boncuğu olmalı. 

Yemekten sonra gönül yayılmak ister ve fakat yolumuz uzun. Daha Unkapanı istikameti ve Bankalar Caddesi var... Hem Arap Camii'yi o kadar merak ediyorum ki durmam imkansız!

İşte şimdi Perşembe Pazarı'nın bir paralel caddesinden ilerliyoruz. Sağa sola baka baka yürürken nihayet Arap Camii!! Tanrım bu ne ya? Şu karşımda duran basbayağı bir kule değil mi? Nasıl olur da görmemişim bunca zamandır. Tanrım, bu ne güzel şey!

İnanılmaz gizemli bir yerdeyiz. Yoksa katedral mi demeliyim bu binaya? Ne Araplarla ne de Arap mimarisiyle zerre kadar alakası olmayan ve benim İstanbul'da gördüğüm en büyüleyici mekanlardan biri: Arap Camii!

Yapılışı hakkında ne yazık ki kesin bir bilgi olmamakla beraber, Bizans dönemine dek uzanan geçmişi biliniyor. Hatta güçlü bir kaynağa göre Cenevizlilerin burada koloni kurdukları zamanlarda inşa edilmiş. İçindeki ahşap işlerin ne kadar sade ve büyüleyici olduğunu anlatmam çok zor. Ama şunu bilmelisiniz ki görmeye değer. Kimbilir kaç farklı inanışa tapınak olmuş bu mekanın kelimeleri zorlayan bir tılsımı olduğu kesin. Denemesi bedava!

Arap Camii'den güç bela ayrılırken, aklımda hala yanıma yaklaşıp anlamsız kehanetlerde bulunan o garip medyum kadının sözleri var. Sir, "sana zarf attı, boşver" dediyse de uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum. Neden beni bulur bütün arızalar?

Camiilerden Sokullu adına yapılana kadar yürümeye üşendiğimiz için hanlara dönüyoruz. Kurşunlu Han, Kuyumcular Hanı ( kapısındaki yazının ne kadar ilginç olduğuna inanamazsınız. Yakup Abi bu alfabenin JönTürkler'e ait olduğunu söyledi, araştırmak lazım ) ve Fatih Bedesteni içine girip baktıklarımızdan. Gerçi hanlarla ilgili bir kitaptan bahsediliyor ama yazarı ve yayınevi belli olmadığı için şimdilik bilemiyoruz. Asıl o kitaba ulaşıp gezmeli buraları. Hem daha Bankalar Caddesi var... Kolay değil Karaköy'ü bitirmek!

Hanların içindeki rezaleti, bakımsızlığı anlatacak değilim. Zaten biraz daha gezmeden anlatmaya kalkmak hata olur. Fakat durum içler acısı... Kültür başkenti ha? Bence zor!

Yine de içimi ferahlatan, geleceğe dair - hiç tarzım olmamakla beraber - umut vaad eden bir işe değinerek Karaköy yazısına şimdilik son veriyorum. Bir sergi var: MY NAME IS CASPER. Bu alışılmışın dışında, oldukça enteresan sergiyi mutlaka görün. Rahatsız olacaksınız, hatta benim kadar tabansızsanız korkacaksınız ama verdiği duygu çok güçlü. Sümerbank Binası'ndaki Karşı Sanat Çalışması, dediğim gibi epeyce sarsıcı olmuş. merdivendeki kan izleri, terazideki melek kanatları (buna bayıldım gerçekten:)), kasaların gotik ve ürpertici çekmeceleri... Of diyorum sadece. Ayrıca alt kattaki iş ( YÜREK ) benim sevgili arkadaşım Dilek Aydıncıoğlu'na ait. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

Karaköy maceraları devam edecek... Daha Kuledibi, Venedik, Malta ve Ceneviz izlerini anlatmadım:)


*yaşarken peygamberi görmüş insanalara bu isim veriliyormuş.
** Meyhanenin 1947 yılına ait kira kontratını görmek doğrusu beni çok heyecanlandırdı.
*** 0212 252 88 13

16 Ekim 2009 Cuma

VEFA.


Şehzade Camii'nin ( için ilk defa girdim ve açıkcası Süleymaniye'den sonra hiç şaşırmadım. Sinan her yerde Sinan. Koca Sinan! ) önünde Vezneciler mi Vefa mı diye bir kaç dakika bocaladıysak da tercihimizin Vefa olmasına sevindim. Hayatımda hiç Vefa Bozacısı'na gitmemiştim. Gerçi bozaya pek bayılmam ama kış aylarında bütün aileyi şenlendiren varlığına saygım sonsuz. Mesela Muse'la caddedeki bozacımızda koltuklara yayılıp boza içmek ne güzeldir. Oooo kış istedi canım:))

Vefa'da dolaşmanın en güzel hediyesi Molla Gürani'nin* İstanbul'un işgali - ya da fethi diyelim ne fark eder? Bizim için fetih, birileri için işgal değil mi sanki? - sonrasında derslerine devam ettiği camiiyi ( Ayios Theodoros Kilisesi M.S. 10. -12. yüzyıl ) keşfetmek oldu. Kapısının önünde hayran hayran baka kaldıktan sonra içeride yerleri yıkayan birini gördük. Kapıyı tıklayınca amca açtı. İsteksiz isteksiz buyur etti bizi. Ama ben şirin şirin gülümsemeye devam ettim. Zaten o daha kapıyı açmadan kafayı örtmüştüm bile! Yani yüzü özü güzel, müslümanlardık biz! Kim itiraz edebilir ki? Gerçi Sir, biraz turistimsiydi amma açıkcası onunla rol paylaşmak günü daha komik ve zevkli kıldı.

İsteksizce buyur edildiğimiz bu kutsal mekanda fazla bir şey yoktu aslında. Yine de kubbelerin içinde az buçuk kalan mozaikler, avluya benzeyen alandaki mermer parçalar ve sütunlar görülmeye değerdi. İçim acıdı. Koskoca Fatih'in hocasının ders verdiği, bence fetih sonrasının en önemli mekanlarından biri böyle mi bırakılmalıydı? O canım kiliseden kalanlarla avunmak ne kadar üzücü....

Huysuz adamdan öğrendiğimize göre, aslında buraya 2010 için gelenler olmuş ama bu beş yıl önceymiş.... Sonra ne gelen olmuş ne giden... Onlar da yani mahalleli aralarında az buçuk biraz para toplayıp badana boya yapmış ve halıları yenilemişler... Elbette gayet zevksiz ama iyi niyetli bir durumla karşı karşıya kaldık! Tabii giderken bağış kutusuna para bırakmayı ihmal etmedik. Zaten kutu tam çıkışta olduğu için hiç şansımız yoktu!

Ve nihayet, Lale Devri paşalarının III. Ahmet'e yaranmak için yaptırdığı kütüphalerin arasından geçip ( Atıf Efendi Kütüphanesi gerçekten içinde oturup kitap okumak ve zamanı unutmak isteyebileceğim kütüphanelerden biri. Açıkcası kombi ile ısıtıldığı için kış aylarında da gidilebilir. Ve işin en güzel tarafı oradaki bilgisayardan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki tüm eserlere ve hatta orjinal yazmalara da ulaşmak mümkün! ), hatta dayanamayıp birinin içine girdikten sonra Vefa Bozacısı'na ulaşıyoruz!

Bu çok sevimli ve bana Londra'da tesadüfen bulduğum, 1667'den beri hizmet veren bir mekanı** hatırlatan dükkana bayıldım! Bunca yıldır İstanbul'da yaşarım insan bir kere merak edip, boza içmeye gitmez mi yahu! Yazıklar olsun bana:))

Vefa Bozacısı, boza ve leblebi cenneti. Düşünsenize bir zamanlar yeniçerilerin içki niyetine ( fermente olduğu için ) kullandığı bu geleneksel içecek hala gayet güzel ve geleneği sürdürmeye kararlı bir mekanda satılıyor. Üstelik bozaya bayılmayanların bile çok büyük keyif alarak etrafı seyredebilecekleri bir yer olduğunu özellikle belirtmek isterim. Atatürk'ün boza içtiği zarflı bardak bile zarif bir sergilemeyle hala orada duruyor!

Bardakların sadeliği, şişeler, masa ve sandalyelerdeki incelik görülmeye değer bence. Hadi bu hafta Vefa'ya! Gerçi ben Karaköy'de olacağım Sir'le beraber ama siz, o arada bozanın tadına bakın bakalım:)




* Fatih Sultan Mehmet'in hocalarından..

** Ye Olde Cheshire Cheese, London:))

15 Ekim 2009 Perşembe

ZEYREK, AVRATPAZARI VE HORHOR.


Zeyrek'e geçiş biraz zor. Çünkü aradaki yol yani iki tepenin arasındaki düzlüğe yapılan oto yol epeyce sıkıntılı. Bir tane alt geçit var ama neredeyse, girişi çıkışı görünmesin ve böylece karşıya geçeyim derken üç beş kişi telef olup nüfus seyrelsin mantığıyla inşaa edilmiş!

Zeyrek' e ilk kez on yaşında gelmiştim. Prusya Kralı'nın sünnet töreni öncesi İstanbul'daki kutsl yerleri geziyorduk. Onun üzerinde kral kostümü, bende yeşil kadife pantalon, Zeyrek önünde çekilmiş fotoğrafımız hala durur. Nedense Eyüp Sultan ya da Ayasofya'da değil de Zeyrek'de var bir karemiz.

Aradaki yıllarda uğradım bir iki kere buraya, o zaman kilisenin içi berbattı. Çok üzülmüştüm. Bu kez hiç olmazsa restorasyon başlatmışlar ama ben yine üzüldüm. Çünkü bu ülkede restorasyon kelimesi beni korkutuyor! Burhan'cım gayet iyi bilir ne demek istediğimi... ( bakınız şehir surları.... eskisinler diye her geçişimde dua ediyorum!!! )

Zeyrek'in içini görmek mümkün olmadı. 2010 yılının Haziran ayına kadar çalışmalar devam edecekmiş. Ama hiç dert etmeyin çünkü o kilise ya da Fatih sonrası adıyla Molla Zeyrek Camii, olmadan da yeteri kadar gezilesi bir yer Zeyrek Mahallesi. Özellikle evler inanılmaz. Bir kaç tane konak var ki, o binadaki hayatı hayal etmek bile ışıl ışıl aydınlatıyor insanın içini.. Hele hele benim "waterworld" adını verdiğim evi görmeniz lazım. Gerçekten yaşama bağlılık başka bir şey. Belki yiyecek ekmek dahi bulamakta zorlanan insanların, üzerlerine yıkılacak iskambil kule görüntüsündeki evlerini saksılar dolusu çiçekle süslemiş olmaları inanılmaz! Yüz kere bin kere alkışlanmaya değer...

Zeyrek sadece bildiğimiz üçleme kiliseyle ( Pantakrator kilisesi ve manastırı, M.S. 12. yüzyıl ) sınırlı değil. Bölgede onun dışında iki kilise daha var ve muhtemelen bir zamanlar başka manastırlar da vardı. Hem de bol miktarda. Çünkü buradaki imar ağırlıklı olarak 12.yüzyıl sonrasında gerçekleşmiş. Bu da Latin İsyanı akabinde demektir ki, yoğun bir korkuyla sarmalanmış halkın imparatordan çok manastırlara sığınmasının sebebini anlamak hiç zor değil. Latinlerin baskısı zihinlere yer etmiştir. Onların bu kenti nasıl yağmaladığı hala hafızalardadır. ( Gerçi bu bizim işimize gelmiştir çünkü Latin İstilası gören Bizans halkı bunu bir kez daha yaşamaktansa Türkleri tercih edecek kadar korkmuşlardır. Ki haklıdırlar çünkü Sultan Mehmet onlara işkence etmemiş ve kenti yağmalamamıştır)

Manastırlar dokunulmazlık, servetin korunması ve ömür boyu huzur için tek sığınaktı. Bu yüzden pek çok soylu aile manastır yaptırıp, dışarıdaki eğlenceden, gösterişten uzaklaşmayı tercih ettiler. Zaman o manastırlardan çok azını bugüne taşıdı ama istila sonrası yıllarda sayılarının kırka yaklaştığını yazılı kayıtlardan biliyoruz.

Neyse, manastırlar dışında dönemi bilinmeyen sarnıçlar da Zeyrek'deki ilginç yapılar arasında. Hatta bu sarnıçlardan birinin özel mülk olduğunu biliyor muydunuz?

Sir ve ben o sarnıca girdik. Hatta sahibiyle de tanıştık. İnanılmaz efendi ve bir o kadar da dost canlısı genç bir adam. Biz girişe yaklaştığımızda hemen başını yaptığı işten* kaldırıp, içeri buyur etti. Gezdik. Sonra da uzun uzun sohbet ettik. Bize bu sarnıç için belediye ile yaptığı görüşmeleri anlattı. Gerçekten içler acısıydı.Trilye'deki kiliseden sonra bir kez daha yurdumda tarihi eserlerin özel mülk olabildiğini görmek içimi sızlattı. Ayrıca parası olup da milyonlarca lirayı üstüne başına harcayıp, domuz gibi yiyip içen zengin ve sonradan görme "İstanbul Sosyetesinden" bir kez daha tiksindim. Bir iki tane güzel kadının ( Rezzan Has Müzesi'ni hayata geçiren Ahu Has örneği verilebilir) bireysel girişimleri sonunda iyi kötü korumaya alınan binaları saymazsak, kalanların hali çok acıklı!

Üstelik bu insanların yüzde yüzünün üniversite mezunu olup, Avrupa'da fink atarken binaların önünde durup ahkam kesiyor olmaları ayrıca çıldırtıcı!

Neyse, Zeyrek'e dönersek orası hala ve epeyce İstanbul kokuyor. Biraz Bizans biraz 1970'ler... Sokaklarda pamuk helva satan adamlar, top oynayan çocuklar ve akıllara zarar manzarası ile Zeyrek inanılmaz. Güzel bir yemek yemek için Rahmi Koç tarafından restore edilip servise açılan mekanı denemenizi öneririm. Fiyatlar azıcık yüksek ama Nişantaşı'nda daracık bir mekanda harcayacağınız paranın yanında lafı olmaz. İçindeki bakırlar, gümüşler, duvarlardaki gravürlerle gerçekten farklı bir atmosferi var. Özellikle pencere önüne konmuş bir kase dolusu nara bittim.Tabii ayaklar altındaki manzara da cabası!

Sir, bol bol fotoğraf çekti. Ben de şaşkın şaşkın seyrettim:))

Zeyrek'den çıkışta Avratpazarı'na ( burası seferden dönen Osmanlı'nın getirdiği köleleri ( cariye ) teşhir ettiği, satışa çıkarttığı yermiş zamanında ) gittik. Sur Kebab'da yemek yemeyeli resmen on yıl olmuş! E tabii burası epeyce değişmiş. Turistlerin rahat edebileceği masalar ve sandalyeler ( ben gittiğimde "kürsü" adı verilen minicik ve rahatsız tabureler vardı ama sevimliydi...), temiz ve özenli amerikan servislerle benim hatırladığım yerden başka bir şeye dönüşmüş. Dükkanlar da öyle. Fazla steril bir görüntü oluşmuş. Oysa üzerinde sinek uçuşan bal peteklerini, leş gibi kokan otlu peynirleri ve tütün tabakalarını sevmiştim ben. Şimdi de var hepsi ama hizaya sokulmuşlar!

Biz bu ülkede hala neyi hizaya sokup, neyi sadece olduğu haliyle koruyacağımızı ne yazık ki öğrenemedik... Yazık!

Gayet doyurucu, hatta fazla doyurucu bir yemekten sonra oraya kadar gitmişken Horhor'a uğramak geldi aklıma. Sir de "tamam" dedi. Gitmez olaydık! Hala çok güzel şeyle satıyorlar ve hala insanın aklını başından alan birbirinden çekici eşyalarla dolu Horhor! Kütüphaneler, koltuklar, karaflar, opalin bardaklar, aynalı dolaplar....

En fenası, benim hastası olduğum porselen çerçeveli aynalardan vardı!! İşin doğrusu acı çekerek çıktım Horhor'dan. Ama ne yalan söyleyeyim son girdiğimiz dükkandaki beyefendi çok sevimliydi, di mi sevgili Sir ? Kibar, sevimli antikacı:))
Horhor, pek çok İstanbullunun dahi ne yazık ki bilmediği bir yer. Ama oraya bir giden bir daha unutmaz... Yolunuz düşerse ihmal etmeyin derim. Evinizi İkea'dan alınmış tek düze eşyalara boğacağınıza, Horhor'dan edinilmiş bir iki parçayla fark yaratabilirsiniz. Ha, Horhor pahalı diyenleri, bu işi bilenlerin önerdiği bir diğer pazara, Küçükyalı'ya bekleriz:))

Şimdi Vefa'ya geçiyoruz...



* mavi camdan buzdolabı magnetleri yapıyordu... Yunuslar, filler, kaplumbağalar...

13 Ekim 2009 Salı

10/10/09, SÜLEYMANİYE II


Sinan'ın mezarı önünde ve mezarın hemen bitişiğindeki sebilde - pirinç musluklar söküldüğü için artık tam anlamıyla bir sebil değil ne yazık ki... - bir süre öylece kaldıktan sonra, bu kocaman kompleksin etrafında dolaşmaya başladık. Melamin, çinko gibi malzemelerden yapılmış, yeni neslin bilmediği mutfak eşyalarıyla dolu minicik dükkanların önünden geçtik. Çinko çiçekli tepsiler, çivit mavisi çaydanlıklar, melamin bardak ve tabak takımları... Dükkanların bir tanesinde enteresans müzik aletleri satılıyordu. Sir, "bunların adı marakas" dedi. Ben de cahil cahil, "aaa Marakeş gibi!" dedim. Cenk görse kesin bayılırdı. Ve fakat yerini asla tarif etmeyeceğim. Çünkü onu bizzat ben götürmek istiyorum oraya:) Evet bencilim!


Sadece bir dükkandan alışveriş yaptık. Biz yaşlarda sevimli bir adam, baba mesleğini sürdürmeye çalışıyordu. Süleymaniye'nin halinden gayet şikayetçi, ortada adı dolaşan projeden umutsuz ama yine de misafirlerine karşı gayet nazikti. Bakırların arasında dolanıp, "o ne işi, bu nedir?" gibi sorularıma gayet güzel cevaplar aldıktan sonra arayıp bulamadığım acayip güzel bir "şeyi"* - ki artık o model üretilmiyormuş ve bulduğum sonuncusuymuş - aldım. Sir de bir cezve aldı kendine. Zor bela vedalaşıp, oradan ayrıldık. Bir sonraki durağımız camiinin, şantiye alanı dışında kalan bölümünün giriş kapısını ararken bulduğumuz arka kapı oldu ama orada, bacak kadar boyuyla sözde iş yapan bir kız çocuğunun parlak rujlu dudakları, ojeli elleri ve "bu alana giriş yasak" söylemiyle karşılaşınca, ki kapıda inşaat alanı olduğuna dair not ya da girilmez yazısı yoktu, ön cepheye döndük!


Bir kez daha büyük bir hayranlıkla baktım bahçenin huzurlu sessizliğine. Sinan bu oldukça sade bahçeyle bizi içerideki ihtişama hazırlıyordu besbelli.


Ve hazırız. Kapının önünde camii görevlisinin güler yüzlü yardımlarıyla karşılaştıktan sonra içeri girdik. Daha önce de söylediğim gibi, önce bir pencere içine yerleşip kitabımızı açtık. Ardından Sir, makina elinde dolaşmaya başladı. Ben öylece mıhlandım oturduğum yere. Önce biraz kitabı okudum, sonra bir kaç adım kubbenin altında yürüdüm. Bu kubbecikler o, Ayasofya'yı anımsatan, çapı neredeyse 30 metrelik efsanevi ana kubbenin yan koridorunda kalanlar. Yine de ihtişamlarına diyecek yok. Yeteri kadar gizemli, görkemli ve iddasızlardı. Ama iddiada iddasız!


Süleymaniye, herkesin bildiği gibi Sinan'ın "kalfalık eserimdir" dediği bir camii. Ama insan meraklanıyor, neden ustalık eserinin değil de kalfalık eserinin kuytu bir kıyısını seçmiş uyumak için? Edirne'de gömülmek istemedi Sinan, İstanbul'un en güzel manzaralı tepelerinden birinde, üstelik en eski, en gizemli topraklarında kalmayı tercih etti. Neden? Tarih sayfalarında ne ailesi, ne de çocukları olduğuna dair hiç bir nota rastlanmayan Sinan hakkında tek bildiğimiz, Mihrimah Sultan'a olan platonik aşkı... Yeri gelmişken, Mihrimah Sultan'ın da Sinan'ın onun için yaptığı camiilerden birinde değil de burada, Süleymaniye'de yatıyor olması ilginçtir. Hadi o Sultan kızıydı. Peki Sinan? Acaba yaşarken kavuşamadığı kadın için mi burada kalmayı seçmişti? Neyse, dilerim buluşmuşlardır. Dilerim bütün şehir uyuduğunda bu güzel bahçede gezmenin tadını çıkartıyorlardır! Ve dilerim Mihrimah da onu sevmiştir...


Kanuni'nin muhteşem türbesinde, inanılmaz bir incelikle işlenmiş her santimetre kareye hayranlıkla baka kaldıktan sonra, Hüremin, sadeliğiyle büyüleyen türbesini de gezip, yavaş yavaş çıktık Süleymaniye'den. Komplekse dahil olan hamama -ki kadın erkek birlikte yıkanılan Fin hamamlarına dönmüş ve gayet kötü bir işletmesi olmasına gayet üzüldükten sonra-, yüzlerce yıl evvel aşevi olarak düzenlenmiş ama şimdi bir kısmı çay bahçesi ( Lale Çay Bahçesi ), bir kısmı ise İstanbul'da en çok sevdiğim mutfaklardan biri olan Darülziyafe'ye ait olan - ne yazık ki içki servisi yapmıyorlar - mekanda bir Türk Kahvesi molası verdik. Kahvemi içerken karşımda oturan Sir A.E.'ye baktım da, ne güzel bir seyahat arkadaşı yollamış bana yukarıdaki diye şükrettim.


Kahvemiz bitince Süleymaniye'den Zeyrek'e doğru yürümeye başladık. Adımımızı attığımız her sokaktan tarih fışkırıyor olması ve benim bunları üniversite yıllarımda hiiç farketmemiş olmam gayet acıklıydı. O zamanlar aklım fikrim Troya, Aşıklıhöyük ve Uluburun'daydı. Gözümü ülkenin en popüler ve en iyi ekiplerce kazılan yerlerine dikmiştim. Başardım da, her iki kazıda da çalıştım. Bir tek Troya kısmet olmadı. Peki ne oldu? Hiç!


Şimdi, o yılları telafi etmeye çalışmak yerine, kalan zamanın hakkını vermek adına yürüyorum sokaklarda. İstanbul'un bir tepesinden diğerine geçerken, o kadar mutluyum ki!


İşte Zeyrek!


*adını veremiyorum çünkü kardeşime doğumgünü hediyesi olarak aldım. Eğer blogu okuyorsa süprizin tadı kaçar:)

12 Ekim 2009 Pazartesi

10 EKİM 2009, SÜLEYMANİYE.


"İletişimde sadece kelimeleri kullanmak durumu çok zorlaştırır, yetmez.... Üstelik fazla sembolik bir anlatım seninki..." dedi Nazmi Hocam. Haklıydı. Bütün varlığımızı kelimeler üzerinden paylaşmaya kalktığımızda nasıl al aşağı olduğumuzu, olabildiğimizi bugün gördüm... Yüzde yedilik dilimde kalan ben, bir başka ifade şekli aramaya başlamalıydım. Sanırım buldum da. Zaten hocam beni yerimde saydıran şeyi görmemi sağlarken, ileri götürebilecek olanı da hemen yerine koymamı öğütledi. "Tamam" dedim.

Bütün bunlardan ne mi çıkar, söyleyeyim. Bugünden tezi yok blogun ağırlıklı yazıları İstanbul üzerine olacak. Elvan'dan sıkılanlara müjdeler olsun! İçimi dökmekten, beni zerre kadar umursamayanlara ağıtlar yakmaktan ve geçmişe yapılan yıpratıcı yolculuklardan azad ettim kendimi!

Ve C.tesi sabahı saat 06.00'da uyandım. Giyindim, mutfağa gidip sandviçleri hazırladım. Hava zifiri karanlık olduğu için, Sir ve ben toplu taşıma yerine arabayla geçelim dedik karşıya. Sabah 07.10'da Boğaz Köprüsü'ndeydik. Bulanık bir hava vardı şehrin üzerinde, nedense hiç keyfimizi kaçırmadı. Koskocaman iş listemizle çok heyecanlıydık!

07.30 gibi Süleymaniye'ye ulaştık. Sabahın derin sessizliğinde, sadece korku filmlerinde görebileceğiniz bir otoparkta kahvemizi içerken, köy peynirli sandviçlerimizi yedik. Otoparktan çıktığımızda hava buz gibiydi. Mis gibi kahvenin üzerine, tüylerimi diken diken yapan serin gerçekten çok iyi geldi.

İlk durağımız Mimar Sinan'ın mezarı oldu. Süleymaniye'nin neredeyse gözden ırak bir köşeciğinde usul usul dinlenen bu efsanevi şahsiyeti büyük bir saygıyla seyrettik. Ardı sıra yükselen camiiden, o camiiye adını veren sultandan ve hatta tarihe kocaman harflerle yazılmış Hürrem'den bile büyüktü benim gözümde. Tevazunun ve işinin ehli olmanın çağları aşan karışımıydı Koca Sinan... Bir aile büyüğünün mezarını ziyaret eder gibi hüzünlendim karşısında. Sir, en az benim kadar şaşaladıktan sonra, fotoğraflarını çekti bu mütevazı mekanın.

Sinan'la vedalaşıp Kanuni'nin huzuruna çıktık. Süleymaniye'de restorasyon yaza kadar süreceği için ibadete açık olan koridorda bir pencere içine yerleşip kitabımızı açtık.


DEVAM EDECEK...

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı dizisindeki tüm fotoğraflar Sir A.E. objektifindendir. Kendisine sonsuz teşekkürler!!

GÜNEŞ BULUTA GİRDİ...

Güneş Buluta Girdi
Güzel günler bitmedi
Güneş hala parlıyor
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Farketmiyor yokluğun
Aynı sesler duyduğum
Sensizlik bir başka tat
Sensizde sürer hayat
Sevgiler hiç bitmiyor
Bu demek değil ayrılık
Bu demek değil herşey bitti
Bu demek değil güneş yok artık
Buluta girdi
Herşey eskisi gibi
Ancak sensiz sürüyor
Sevgiler hiç bitmiyor

9 Ekim 2009 Cuma

AVRAT PAZARI, SÜLEYMANİYE, ZEYREK.

Sonunda gönlüme göre bir gezgin buldum, Sir A. E!
O olmasaydı bu yılı bu kadar güzel bitirebilir miydim bilmiyorum. Kendisini hayatımızın ortasına bırakan G. Hanım'a ve mahalle baskısına rağmen eve almamıza izin veren Dora'ya teşekkürler!
Yarın sabahın köründe şehrin sokaklarına döküleceğiz. Merakla bekliyorum neler olacak?
Herkese hayırlı cumalar:)))

7 Ekim 2009 Çarşamba

GİDELİM.


Bırakıp gitmek. Sonsuza kadar kalmak isterken gitmeyi düşlemek... İlk kez olmuyor. Sana da ilk kez olmuyor... Olmasını istediklerimizi olduramamış, çoğu zaman ne istediğimizi anlamadan, istememiz gerekenler listesiyle yaşarken, buz pistindeki yarışçılar gibiyiz. Son sürat gidiyoruz... Acele mi, yoksa ecele mi belli değil...


Dün ders ne kadar iyiydi değil mi? Sanki zaman durmuştu, sanki sadece kollarımın ve bacaklarımın aldığı haz vardı evrende. Esnemenin ve yeniden zorlanmanın bağlarımda yarattığı hafif acı ve zevk arasında gidip gelmek günün tüm karmaşasını sildi süpürdü. Oysa çok değil iki saat evvel söylediklerimi duymamakta ısrar eden birine laf anlatıyordum, daha doğrusu anlatamıyordum. İçimden telefonu fırlatıp atmak geldi ama yapamadım. Sonra asıl istediğimin kendimi fırlatıp atmak olduğunu gördüm. Sence ölüm böyle bir şey mi? Artık eskidiğinde bedeni fırlatıp atmak ve uçup gitmek. Bence böyle.


Meditasyonda kendime kiminle yaşlanmak istediğimi sordum, aldığım cevaba da epeyce şaşırdım. Aklımın sevdiği başkaydı, ruhumun sevdiği başka... Bedenimin sevdiği ise bambaşka. Ne garip. Ama seçtim. Kiminle yaşlanmak istediğimi seçtim. Kimin bana iyi geldiğini, kimin yanında huzur bulduğumu gördüm. Farkında mısın en zorlandığım sorulara hep sınıfta cevap buluyorum. Belki sadece orada kendim için yaşamanın, kendimi ödüllendirmenin gerçeğine varıyorum. Sadece orada tüm varlığımı uğruna yaşamaya değer buluyorum.


Sahi, biz nasıl devam edebiliyormuşuz yoga yapmazken?


Uzaklara gitsek seninle, sonra dönsek oralardan. Hatta giderken bilmesek ne zaman döneceğimizi, hatta dönüp dönmeyeceğimizi... Kocaman bir dilim alsak zamandan, onu doya doya, tadına vara vara yesek! Hayali bile güzel. Yazmasak, okumasak, konuşmasak. Ardımızda kalanları düşünmesek. Geçmişi yanımızda taşımadan sadece temiz çamaşır ve çorapla, kıçımızda bir kotla deliler gibi, meczuplar gibi gezsek... Olmaz mı? Sonra, içimiz dışımız, aklımı fikrimiz ak pak olduğunda, eğer dönersek yeniden başlayabilsek...


Plan yapalım ne olur. Beni kurtar azaptan. Ruhumu kurtar. Bütün emeklerim için daha da sevinip, daha da güçlenip çalışabilmem için "gideceğiz" de bana, "yapabiliriz " de ne olur... Yaşamak için sıra bekleyenlerden, hakkı olan hayatın kuryeyle kapısına bırakılacağını düşleyen enayilerden olmak istemiyorum. Hadi kalk, sırayı bozalım!

Elektro şok tedavisinden bahsettin ya, eğer bilsem ki yeni bir sayfa açmamı garantileyecekler, inan kabul ederdim. Delice olduğunun farkındayım, saçmaladığımı da biliyorum. Ama hayat yanımdan geçip giderken ve gözleri gözlerimde "hadi gel" diye fısıldarken, buraya mıhlanmışlığımı, geçmişi düzeltebilceğime dair saçma sapan hayallerimi başka nasıl çıkartabilirim aklımdan? Birlikte yaşlanmak istediğim adamı arayıp nasıl bu cevaba ulaştığımı anlatabilir miyim? Sence bana inanır mı? İkna olur mu? Geç mi kaldım?


Gidelim. İyisi mi gidelim biz. Beni sakın burada bırakma. Seninle konuşmak kendimle konuşmak gibi bazen. Eğer sen gidersen ne yaparım?


Biliyor musun korkmuyorum. İlaçlarımı almaya başladığımdan beri gayet güzel uyuyorum. Üşümüyorum da artık. Meğer psikolojik sandığım onca şey yalnızca demir eksikliğindenmiş! Biraz kilo aldırdı ama inan hiç umurumda değil. Hayat ne komik. Aşk sandığım şey de kendi kendime uydurduğum bir şehir efsanesinden başka bir halt değilmiş... Sadece yazdığımı oynamak istemişim, tıpkı evcilik kuran çocuklar gibi.


Uyanmak için uyumak lazımmış Dora. Seni seviyorum.

5 Ekim 2009 Pazartesi

BENİM HALA UMUDUM VAR...

Devlere savaş açmış kraliçelere ithaf edilmiştir....
benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inat etsem bile bırakmazlar sahibim var
benim hala umudum var
seviyorlar bazen soruyorlar
hayran hayran seyret
ister katıl ister vazgeç
güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter
boyun büküp önünde ağlasam sessizce
şu garip gönlüm affolur mu?
bu fırtına durulur mu?
benden adam olur mu?
korkarım aşka zararım dokunur mu?
elvada sana yeter tamam
bitsin artık bu dram bu fotoroman
ham meyvayız hala
koparmışlar dalımızdan
güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin geçer gider
bıraksam kendimi
şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm yaşamana bak
alınacak dersler var
sorulacak sorular
bu da geçer gülüm bizden bu kadar

4 Ekim 2009 Pazar

TEŞEKKÜRLER HEKATE.

Bir Cumartesi'yi daha akıllara zarar bir tempoyla ardımızda bıraktığımıza ve hala kahvaltıya gitmek için L.. S... Mehmetus'dan* haber beklediğimize göre şööööle bi özet geçeyim.

Güne sabah 8.00'de başladım. Toparlanıp ada vapuruna yetiştim ve baktım ki fazla fazla zamanım var. Harika! O sırada Mehmetus arayıp bir sonraki vapura bineceğini söyledi. Doğrusu onun adaya gelmeye niyet etmesi bile sürprizdi ya, adam ciddi ciddi yola çıkıyordu!


Başladım beklemeye ve tabii beklerken de yazmaya. P. Özer'in bana hediye ettiği yol defterimi( aslında Pelin buna akıl defteri diyor ama ben yol defteri lafını daha çok seviyorum ) çıkarttım ve son yazdığım satırların berbatlığını ( hem duygu hem de dil olarak :)) görmezden gelerek, biraz daha eski notlara daldım... Blogda yayınladığım pek çok yazının notları, o anlara ait çiziktirmeler...


O da ne? Vapuru beklerken, motor geldi! Kınalı ve Heybeli'ye sefer yapacak 10.15 vapuru firar etmiş herhalde diye düşündüm. Ve tabii ki motorun gürültüsüne katlanmak için kulaklığımı taktım. Çarşaf gibi bir denizde sözde martı sesi dinleyecekken bu da neyin nesiydi şimdi? Vapuru alıp yerine motoru koyan abiye verdim veriştirdim içimden!


Adada Seda karşıladı beni. Onu yıllardır görmemiştim. Fakat hem arayıp sormuştuk birbirimizi ve şimdi adaya işim düştüğünde sağolsun hiç mızmızlanmadan gelip aldı beni.

Seda'nın ailesine ait çok güzel bir çay bahçesi var adada. Hem sadece çay bahçesi de değil. Orada bir kahvede olması gereken her şey var. Üstelik mekandan hiç beklenmeyecek kadar özenli bir kahvaltı da hediyesi. Tabakta en az dört çeşit peynir var desem? Efsaneye göre babası şahane Türk Kahvesi yaparmış fakat Seda tam gün konuştuğu için ve miğrenimin tutmasına sebebiyet verdiği için bu defa kahveyi göremedim! Malum, kafein başağrısına iyi gelmez denir.


Adanın sessizliğini hissedebildiğim bir kaç dakika oldu sadece. Sıkıntıdan otla, böcekle bile konuşmaya başlayan Seda'nın ne lafı bitti, ne enerjisi. Mehmetus da gelince ortalık iyice şenlendi. Seda çaldı biz oynadık!


Şaka bir yana, Kerubim** için muhteşem keşifler yaptık. Yani orada bulunma sebebim ( fahri üye Mehmetus'un ki tamamen turuistik amaçlar güdüyordu ve fakat fotoğraf makinesini evde bıraktığına pişman oldu! Özellikle dönüşte ) hem ziyaret hem ticaretti. Gayet de başarılı oldu. O kadar güzel yerler gösterdi ki Seda, yerel rehber kullanmanın farkını daha iyi anladım. İskeleden inince hemen sağdaki köftecinin gayet lezzetli köfte yaptığını ( ablanın adı Sakine, köfteleri kendisi yapıyor ) ve sahildeki balık lokantalarının neredeyse İstanbul'un üçte biri fiyatlar verdiklerini özellikle söylemek isterim. Bu da benden size hoşluk olsun. Ayrıca sevgilinize farklı bir İstanbul günü yaşatmak isterseniz, arabanız da yoksa bence ada biçilmiş kaftan. Ha orada ne yapacağız yedik içtik sıkılırız derseniz, ben de sevgiliyi değiştirin derim! Şimdiden sıkılıyorsanız vay bu ilişkinin haline!


Konuyu toparlarsak, Seda sayesinde acayip güzel konaklama adresleri, yürüyüş rotaları ve ada hikayeleri öğrendik. Havanın bir açıp bir kapatması ise ayrı bir şanstı. Gerçi güneş biraz rahatsız etti ama bence değerdi.


Adadan eve gidip üst baş değiştirmeye niyetlendiysek de, vapurda manzaraya teslim olup, kocaman bir top gibi bulutların arkasında bir görünüp bir kaybolan Ay'a bakarken iyice gevşedik. Eeee bu durumda eve gidip aklanıp paklanmak yalan oldu. Bostancı'nın trafiğini ve maç seyreden sevimsiz kalabalığını da görünce, Vildanus'u aradık ve Sir A. E ile gelip bizi kurtardılar! Bostancı'nın sevimsizliğinin bizi oradan kaçırmasının aslında harika bir şey olduğunu gecenin sonunda anladım...


Kadıköy geçen C.tesi'den bu yana hiiiççççç değişmemişti. Çoluk çocuk herkesler sokaklara dökülmüş eğleniyor ya da eğleniyor görünüyordu. Aralarına karışmakta zorlanmadık. Üstelik bu defa da deli gibi yorgundum ama hiiiiç mızıklamadım. Mehmetus ise hala Seda şokundaydı. Anlattı da anlattı: Efendim ben nasıl sus pus olmuşum. Beni adaya götürüp Seda ile halimi izlemek lazımmmış vs vs... Teessüf ederim Mehmetus:)))


Kısacası ne zamandır Muse, Burçak ve Mehmetus'un katıldığı bir buluşma olamamıştı. Gayet de memnun oldum. Hem sahi neden biz daha fazla çıkmıyoruz ki sokağa? Vildanus bile eğlendikten sonra!


Günün en güzel hediyelerini çantama doldurmuş - sırtımda eşşek gibi ağır bir çantayla gezindiğimi atlamış mıyım? - güle oynaya evimize dönerken biri "Elvan " dedi. T. Korkut! Meğer en güzel hediyeyi daha almamışım. Koskocaman sarılamadıysak da - çanta yüzünden, keza Tolga'nın göbeği erimiş gitmiş ben görmeyeli :)) - olabildiğince kucaklaştık. Sonra şaşkınlıktan birbirimizin arkadaşlarına selam verip, bir kaç kelam geveleyip, bir kez daha sarılarak ayrıldık.
Güzel bir ada gününün sonunda, Ay tepemizde tabak gibiyken şu şehirde en çok görmek isteyeceğim insanlardan birini, hatta en çok görmek isteyeceğim adamı karşıma çıkartan Hekate'ye sonsuz teşekkürler. Ben biliyorum zaten bu Kerubim işinin bize uğurlu geleceğini:))
Bütün cadılara selamlar, sevgiler.... Şimdi kahvaltı için hazırlanmam lazım.
Herkese iyi pazarlar....







* L... S... ne demek diye yazabilmeyi hatta bu yazıya böööle başlık atabilmeyi çok isterdim ya, adam blogumu yakıp yıkmakla tehdit etti beni. E korktum tabiii, ne de olsa bir İTÜ'lü!

** Kerubim nedir diye merak eden olursa google da arayıp bakabilirsiniz. Gerçi daha evvel yazmıştım ama bu o yazıyı atlayanlar için not düşüyorum sadece. Benim için Kerubim'in ne demek olduğunu öğrenmek isterseniz, biraz daha sabır lütfen, çok yakında uzun uzun anlatacağım:))

2 Ekim 2009 Cuma

Felsefesi Olan Çikolata


Yıllardır çikolata yerim, hem de dünya nüfusunun adam başına uygun gördüğünün bir kaç katını yerken, tüyü bitmemiş yetimden, boynu bükük öksüzden, Afrikadaki açlardan da hiç utanmam. Fakat ne hikmetse bir kere bile çikolata paketlerine dikkat etmişliğim yoktur. Oysa ne emek di mi ya! Ama ama benim derdim ambalajla değil ki, pakette ne resmi olursa olsun yiyeceğim. Kağıdın üzerindeki renkler ya da şekillerle iştahımın açılması ya da isteğimin arttırılması mümkün değil, çünkü zaten son noktada!


Dün akşam Neco, "miden bulanan kadar ye de, belki sonra tiksinirsin" dedi. Ben mi? Muse da oradaydı ve benim yerime cevapladı: "o tiksinmez". Doğru vallahi. Bir kilo profeterol, bir kavanoz nutella ve yarım kiloluk Toblerone gibi rekorlarım vardır! Ama ayrı ayrı zamanlarda :)


Sabah sabah ne bu çikolata muhabbeti derseniz şudur: Prusya Kralı, geçenlerde prenseslere çikolata almış Mabel'den. Dolapta paketi görünce çok duygulandım. Nasılsa Mabel paketi az buçuk his bırakmış bende. Öylece elime alıp baktım, baktım... Ama yemedim. Üzerindeki resimleri inceledim. Çizmeli Kedi, Pamuk Prenses, Kraliçe, Prens, Kurbağacık, Cüce... Sonra yerine bıraktım. Nasıl başardım bilmiyorum, tek açıklaması kızları çikolatadan çok seviyorum olabilir.


Ertesi gün Eda geldi yuva dönüşü. Dolapta, Leyla ve onun için sürpriz olduğunu söyleyince pek sevindi. Amanın ne heyecan ne heyecan. Yüzünde güller açtı, meraktan yerinde duramaz oldu. Evinde hiç bir eksiği olmadığı halde, sihirli kelimeyi söylemiştim ya, artık sahip olduklarının değil, dolapta saklanan önemiydi sadece; "sürpriz!"


Eda ve Leyla pakete kavuştular. Leyla, uyku sersemi olduğu için fazla bir tezaaruatta bulunmadı ama Eda pek sevindi bu hediyeye. Sevgi Hanım'la paketin üzerindeki resimlerle nasıl oyun oynayabilecekleri konusunda bilgilendirici bir konuşma yaptılar. Oooo ne şahane iş, hem çikolata, hem de oyuncak. Kinder bu işi ilk o akıl etti sanıyor ama Mabel yıllar önce çok daha başarılı bir örnekle piyasadaydı zaten!


Gelelim benim bu çikolata paketiyle yaşadığım sahneye... Şimdi, pakette orta bölüm sabit. Orada bütün kahramanların gövdeleri var. Yukarıdaki pencere dizisinde kafaları, alttaki dizide ise bacakları. Alt ve üst pencerelerin içindeki bölüm hareketli, yani sağa ya da sola çekildiğinde kafalar yer değiştirebiliyor. Tabii ayaklar da!


Zaten eğlence burada başlıyor. Mesela kurbağa gövdeli bir prens yaratmak ya da pamuk prenses kostümlü bir cüce elde etmek mümkün! Ama pakete öyle derin bir felsefe saklanmış ki, otuzu aşmadan görmek mümkün değil!
Şimdi, şöyle anlatayım: Cüce, hanım hanımcık bir kız olduğunda, hanım kızımız korsan oluyor. Pamuk Prenses kurbağa olduğunda, prens gay oluyor. Ve kurbağa, prens olduğunda, prenses Çizmeli Kedi oluyor!


Yani bu çikolata gerçeği ayan meyan ortaya koyuyor. İnsanda ne iştah kalıyor ne bişi!Neyse ki kızlar olan bitenin - şimdilik - farkında değil:))