4 Aralık 2009 Cuma

SAPANCA

Dün geldim Sapanca'ya. Sürsal&Birsen* malikanesindeyim. Odamda yapılan ufak tefek değişiklikler dışında - ki aynaya deli oldum -, salona eklenen şömineye bayıldım! Ne zaman burada uyusam sabah kalktığımda bir şeyi gerçekten, ama gerçekten istemek hatta sadece yürekten geçirmek bile ona sahip olmak için yeterli diye düşünüyorum. Çünkü bu evle aramdaki ilişki kesinlikle ilk görüşte aşktı! Pencereyi açıp Sapanca Gölü'nü gördüğüm andan beri burada mevsimleri hayal ettim. Şimdi yaşıyorum!
Buundan da şu sonuç çıkıyor; sahip olamadıklarımı, olmadıklarım, yeterince istemediklerim diye düşünmeliyim. Demek ki onların yüreğimde yeri yok...
Dün akşam yemekten sonra mutfak masasına yayılmış çizim yapmaya devam ederken, Mehmet abinin de yanımda zembereği kaymış duvar saatini onarması bana inanılmaz bir huzur verdi. Tam da Nazmi Hocamın anlatmaya çalıştığı şeydi yaşadığım: Olmak için uğraşmıyordum, sadece oluyordum. Huzurlu olmak için uğraşmıyordum, ben huzurun ta kendisiydim!
Bodrum günlerim geldi aklıma.. Tam da bunu aradığım için gitmiştim oraya. Teyzemle domates salçası yapmak için yerlere yayılışımız, rahmetli kocamla mandalin toplamaya gidişimiz...
Şehirde insan, ama hakiki bir insan olmak çok zor. Bu yüzden ashramın şehir dışına taşınmasını çok istiyorum. Yeniden, sadece yemek yaptığım, akşam saatlerinde evin orasını burasını onardığım, huzur içinde yazı yazdığım bir hayat istiyorum. Sanırım bunu bana veremeyecek olan adamlardan da farkına varmadan kaçıyorum...
Edirne'nin tamamlanmamış yazı dizisine Sabanca'yı da ekledim. Gerçi burada yazmaktan ziyade yaşamayı planlıyorum... Sapanca'dan sevgiler...
*Konunun burası biraz karışık, bilen bilir:))

1 Aralık 2009 Salı

ÜÇ ŞEREFELİ CAMİİ VE HADRİANOPOLİS'DEN KALAN KULE, VOL.V


Muse ve Edirneli dostlarıyla London Cafe'de gayet kötü - özellikle belirtiyorum: kö-tü - bir Türk Kahvesi içtikten sonra çarşı içindeki keyifli bir yürüyüşle Üç Şerefeli Camii'ye ulaştık. Zaten anlattığım üç camii de birbirine çok yakın. Hatta Rüstem Paşa Kervansarayı'da* aynı çemberde. Zaten Edirne'yi bu kadar sıcak ve keyfine doyulmaz yapan en önemli şey de bu mücevher gibi değerli binaların böylesine yan yana ve bu kadar birbirini ezmeden durabilmesi. Şehir bu yüzyılda değilse de belli ki başlangıçta gerçekten büyük hayallerle nakış gibi işlenmiş...

Üç Şerefeli Camii de tıpkı Eski Camii gibi Osmanlı-Türk mimarisinden önemli izler taşımakta. Özellikle avlusu -revaklı - ve kubbe içindeki kalem işleri, kapılarının dikkat çene ahşap işçiliği, avlusundaki çinileri ... Hangisini anlatsam ki; hepsi ama hepsi gerçekten göz alıcı. Ve bu güzel eserin çok kubbeli camiilerden tek kubbeli camiilere geçişin eşiği olması da gerçekten çok önemliymiş ki, bunu İstanbul'a döndüğümde öğrendim.

Bu camiinin minarelerinin ününü ve minarelerinden birini Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığını söylemeli miyim? Yok canım, bence herkes biliyor!

Camiiden çıkışta, karşımıza Roma'dan günümüze kalan çok az mimari buluntudan biri çıkıyor: Saat Kulesi. Ya da daha yaygın bilinen ismiyle Makedonya Saat Kulesi. Şimdilerde güvercinlere ev sahipliği yapan bu kule, Hadrianopolis'i çevreleyen surlarının bir parçasıymış zamanında. Sonra neler gelmiş başına neler... Cephanelik olarak kullanılmış. Yangın kulesi olmuş. Ve hatta saat kulesi bile olmuş işte. Dedim ya, sonunda güvercinlere kalmış!

Herşeye rağmen içine girmekten geri durmadığımız kulenin önünde belli ki kazı çalışmaları devam ediyor. Dileriz ki döneme ışık tutacak bir kaç parça buluntu ele geçsin.

Edirne anlatmaya devam edeceğim. Gerçi bir tek akıl hastanesi kaldı, korkmayın. Çünkü Bulgar Kilisesi'ni bu defa göremedik.. Sabrınız varsa yarın Beyazıd Külliyesi 'ni ve Karaağaç'ı gezeceğiz. Görüşürüz:))


* Kervansaray gerçekten çok hoş ama odaları pansiyon odası gibi: temiz, basit ve özelliksiz! İnsan Kervansaray denilince azıcık görkem bekliyor ama burada mevcut değil. Fakat iyi tarafından bakalım: ucuz:))

TAVA CİĞER, BÜYÜK SİNAGOG, VOL. IV


Edirne gezimize ciğer yemeden devam edeceğimizi düşünenler, "eyvah ciğer yemeyecek misiniz?" diyenler yanıldınız. Elbette yedik. Hem de iki öğün! Ama Aydın'da yiyemedik. Bayram sebebiyle kapalıydı. Eylül'de yedik. Ben beğenmedim. Gerçi Muse tamamdır dedi ya bana kalırsa arkadaşı tavsiye ettiği için kibarlığından beğendi:)


Edirne Tava Ciğeri'ni bilmeyen var mı aramızda? Kısaca şöyle diyebiliriz, ben ki et sevmem, Edirne ciğerine bayılıyorum.


Ciğerciden sonraki rotamız Büyük Sinagog oldu. Aslına bakarsanız koskocaman Yahudi Mahallesi'nden pek bir iz kalmamış. Çünkü 1900'lerin başındaki büyük yangından sonra pek çok ev ve sinagoglar yanıp kül olmuş. Dönemin padişahı II. Abdülhamit de batıya dönük yüzümüzü ve diğer dinlere karşı hoşgörümüzü göstermek endişesiyle bu devasa sinagogun yapımını buyurmuşlar ( 1906-1907 ). Ancak ne acıdır ki şimdilerde sadece ön cephesi – ki o da yıkıldı yıkılacak – kalmış bu muhteşem yapının. Davut’un yıldızları nasıl da azimle direniyor bir görseniz…


Yahudileri bağrıma basacak kadar sevmemekle birlikte sinagog önünde içim acıdı... Neyse ki uçan balonum vardı! Ne zamandır mavi-mor uçan balon görmemiştim ve açıkcası artık üretmiyorlar diye içerlemeye başlamıştım. Fakat Edirne'de hala satılıyor. Bakınız ne kadar şahane:))




30 Kasım 2009 Pazartesi

CAMİ -İ ATİK, VOL.III


Yolun karşısına geçtik, Eski Camii ( 15.YY ) avlusundayız. Burhan, Mustafa, Aziz G. ve ben ayakkabılarımızı çıkartırken, öğle ezanı da okunmaya başladı. Cemaat tarafından linç edilme riskini alarak başıma kapşonumu geçirip - adeta Kenny gibi - dalıyorum içeriye. Namaz kılmaya niyetim yok, alım fikrim kubbedeki meyvaları görebilmekte. Bir de Kabe'den geldiği söylenen taş var ya, acep nerededir?

Önce camiinin ortasına kadar kararlı bir tavırla yürüyorum ve kafamı kaldırıp kubbedeki işlemeleri görmeye çalışıyorum ama sonra şansımı zorlamamaya karar verip, kadınlar mahfiline yöneliyorum. Bu camiinin çok acayip bir havası var. Gerçekten zaman yolculuğuyla geçmişe ışınlandığımızı düşünüyorum. Sanırım bu durumda ezanın da etkisi olmalı çünkü uzun zamandır yani yıllardır bir camiinin içinde ezan dinlememiştim. İnanılmaz bir huzurla bırakıyorum kendimi. Bembeyaz duvarlardaki devasa hatlara dalıp gidiyorum. Deliler gibi merak ediyorum, anlamı nedir acaba bunların? Bir iki tanesini tanıyorum; amin, Allah... Acaba benim HU nerede? Burada var mıdır? Sir'e soruyorum, duvarı gösteriyor, tam yanındayız, HU burada! Çok heyecanlanıyorum.

Beyaz yüksek taş duvarlara yazılmış Arapça yazılar gerçekten büyüleyici... Eski Camii kesinlikle görülmeye değer ve kesinlikle Selçuklu kokuyor... Bu kesme taşlar, bu garip sadelik, bu tanımsız ululuk... Ev gibi!

Keskin bir koku var burada. Tertemiz. Kararlı bir nefes hissediyorum ensemde. Bu camii farklı. Restorasyondan epeyce nasibini almışsa da, Türk-Osmanlı mimarisinin erken örnekleri arasında anlatıldığı kadar etkileyici olmaya devam ediyor. Restorasyon, pardon sabotaj manayı zedelemiş ancak yok edememiş!

Allak bullak çıkıyorum dışarıya. Ne Kabe taşı var ortalıkta, ne de Hacı Bayram Veli... Hay Allah ya dilek dilemeyi unuttum! Yoksa bir dileğim yok mu benim? Dağıldım!

Devamı yarın, yoruldum....


SELİMİYE'DE BAYRAM SABAHI, VOL.II


Hadrianus'un şehrine girdik. Doğruca Şükrü Paşa Anıtı'na gidiyoruz. Kapıdaki güler yüzlü askercikle selamlaştıktan sonra yarım saat kadar, gayet güzel düzenlenmiş ve hem Balkan savaşını hem de o yıllarda yaşananları anlatan  parkurda dolaşıyoruz. Yolda gelirken, Edirne hakkında açılış konuşmamızı burada yaparız diye düşünmüştüm ama vazgeçtim. Benim Edirne'den anladığım bu değil. Ben Edirne'yi anlatırken sanattan ve aşktan bahsetmek istiyorum. Bu yüzden Balkan Savaşı gazilerinden ve özellikle Şükrü Bey Amca'dan özür dileyerek, huzurlarından çekiliyoruz!


Sırada Selimiye var... Bu ilk görüşüm değil onu ama içine içine bu kadar dikkatli bakışım ilk. Çünkü ilk kez, ben de onun içime içime bakmasına izin veriyorum... Hayatımda ilk kez kutsal mekanları inançla geziyorum. Bu defa anlatılanın değil, hissedilenin izini sürüyorum... Selimiye sadece teknik olarak bir başyapıt değil. Onu büyük yapan ne Sinan, ne de Sultan Selim. Bildiğimiz bir camii nihayetinde. Ama sırları var... Gözleri var. Selimiye'de akıllara zarar bir tılsım var. Serviler var, çark-ı felek var, kalem işlerinin en alası var. Pencerelerden sızan ışığın sihri var. Sinan'ın giderayak bıraktığı dualar, şiirler ve hayat var.

Sanatın en sonsuz en büyüleyici hali tapınaklar. İster inanın, ister inanmayın oradayken havada uçuşan mesajların, dileklerin trafiğini kalbinizde hissedebiliyorsunuz.

Bir bayram sabahı Selimiye'de, tam burada ve bedenimin içindeyim.


Camiinin bilinen ve en sevilen hikayelerinden biri ters lale. Ters Lale... Sir büyük bir dikkatle arıyor. Buraya kadar geldiysek görmek istiyoruz kendisini. Ama yok! Bir iki tur dönüyoruz müezzin mahfili etrafında ama yok işte. Tam vazgeçmişken aniden görüyorum onu! Dokunmaya korkuyorum. Oturup ona lalelerle ilgili hikayelerimi anlatmak istiyorum fakat etraf çok kalabalık... Hem zaten biliyordur diye düşünüp vedalaşıyorum laleyle. Laleleri ardımda bırakmak ve taşlara kazınmış suskunluklarına teslim olmak bana hiç zor gelmiyor. Bunu daha evvel de yapmıştım...

Kim bir çiçeğe teslim olur ki Küçük Prens'den başka?


Camiinin avlusundan müzeye geçiyoruz. İçeride küçük küçük odacıklarda Osmanlı kültüründen değerli parçalar sergileniyor. Her ne kadar Edirne Sarayı'nın yerinde yeller esiyor olsa da, dönemin etkisi hala çok güçlü...
Oradan çıkınca avluya dökülüyoruz hep beraber. Ne gariptir ki bu avlu da tıpa tıp Süleymaniye'nin avlusuna benziyor. Sadece daha küçük. Fakat yapraklar inanılmaz güzel... Kızılın her tonu etrafta. İşin güzel tarafı kızılın maviyle yaptığı kontrast. Gökyüzü açık, bulutsuz ve gerçekten mavi. Tepeden tırnağa kızıla bürünmüş çınar ise yangın yeri gibi.


Çok çok fotoğrafımız olsun istiyorum burada. Sağolsun beyler beni kırmıyorlar. Bol bol şımarıp, kocaman kocaman kahkahalar atıyorum camii avlusunda. Sinan'ın ruhu etraftaysa, eserinin bizi ne kadar coşkulandırdığını görüp, gülümsüyor olmalı. Kafamı kaldırıp ben de ona gülümsüyorum.


Burhan'la en güzel fotoğraflarımız burada çekilmiş oluyor böylece. Tabii Sir, Aziz G. ve Muse'la da. Ama Burhan'la olanlar başka... Birlikte yaşlandığım dostumla beraber objektife gülümserken hiç zorlanmıyorum. Burhan yanımdayken gülmek de kolay, ağlamak da...

Devamı akşama...




29 Kasım 2009 Pazar

EDİRNE NAM-I DİĞER HADRIANOPOLIS, VOL.I


İnsan sabah altıda neden kalkar yataktan? Ya uyuyamamıştır ve uyumaya çalışmaktan yorgun düşmüştür ya da erken kalmasını gerektirecek bir planı vardır.


Ben sabahları çok kolay kalkarım yataktan, sanki hiç uyumamış gibi ya da az evvel uyuyan ben değilmişim gibi. Bu yüzden ayılmak için aslında ne kahveye ne de soğuk duşa hiç ihtiyacım olmaz. Ama yine de adet yerini bulsun diye kahvemi yapar ve fincan elimde giderim banyoya. Bu sabah da aynısını yaptım; derin bir uyku için sızlana sızlana sabahı ettim ve ardından duş alıp henüz karanlık olan sokakları seyretmeye başladım pencereden. Çok uzun sürmedi, hava aydınlandı ve beklenen şövalyeler penceremin altında belirdiler. Tam saçlarımı balkondan aşağıya uzatacaktım ki, ne kadar demode olduğunu fark edip - sonunda! - merdivenleri üçer beşer atlayarak sokağa indim. Sir, Aziz G. ve Burhan bahçe kapısında bekliyorlardı ve bir diğer şahane insanı soğukta ağaç etmeyelim diye çabucak doluştuk arabaya. ( Dikkatinizi çekerim, millet bir taneye hasretken, ben sabahın köründe dört yakışıklı adamla buluştum!)


Saat tam 07.00 ve biz Edirne yolundayız. Sir ve ben ilk kez gitmiyoruz Edirne'ye ama diğerleri için bu gezi ilk olacak. Yine de koşullar eşit sayılır çünkü bugünün amacı sadece hoşça vakit geçirmek değil; kısa bir süre sonra Edirne'ye getireceğimiz grubu nasıl bir rotada gezdireceğimizin planını yapmak. Kerubim. Bu projeyi bilmeyen kaldı mı? Hadi canım:))


İstanbul'dan çıktığımızda ya da şöyle diyelim Kostantinopolis'den çıktığımızda hava yağmurluydu, sonra neredeyse yolun tam ortasında bir sis bulutunun içinden geçip hiç beklenmediğimiz anda ışıl ışıl bir güneşle girdik Hadrianopolis'e. Yolculuk içinde yolculuk vardı ya, ben hangisini anlatsam bilemedim şimdi. Osmanlı tarihi içinde yaptığımız geçmişe yolculuğu mu, Koca Sinan'ın ayak izlerini takip eden meraklı keşiflerimizi mi, yoksa geçmişle geleceğin kavşağında otostop yapan içimdeki şaşkının mı?

Yollar ücretsiz, gişeler açık... İstesem de istemesem de başa saracağım; hem Osmanlı için, hem de kendim için...


Arkası yarın...



Not. Fotoğrafta camii içindeki uçuş, bir tür yükselme denememi görüyorsunuz. Öyle ya da böyle, balonla, meditasyonla veyahut aşkla... Bir şekilde uçacağım, biline:))

28 Kasım 2009 Cumartesi

TANRIYA FOTOMODEL OLMAK...

O gün gökyüzünde şimşekler çakıyor, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.
Küçük kız her sabah olduğu gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve okuluna gitmek üzere yola çıkmıştı. Ancak şimşekler birbirinin peşi sıra o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesinin içini bir endişe kaplamıştı. Anne, yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın diye düşündü. Sırtına bir şey geçirdi ve sokağa fırladı. Okul yolunda kızını aramaya başladı... Derken bir de baktı ki, kızı az ileride minik adımlarla yürüyor, şimşek çaktığı anda durup gökyüzüne bakarak gülümsüyordu.Anne kızının bu davranışına pek bir anlam veremedi; meraklandı. Yanına yaklaşıp sordu: "Yavrum, hiç korkmadın mı bu havada yalnız yürümekten? Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun?" Küçük kız cevap verdi: "Gülümsüyorum... Çünkü Tanrı fotoğrafımı çekiyor."

Yaşamı nasıl algılıyorsak öyle yaşıyoruz diyenler yanılmıyorlar galiba....



Bu küçük hikaye - kimbilir belki de gerçektir? - geçen hafta gelen mailler arasındaydı. Sanki tam da bugün lazım olacağını hissetmiş gibi sakladım... Az önce Külkedisi blogunu kapatmaya, daha doğrusu kendini kelimelerle ifade etme yolunu kapatmaya karar vermiş... Hiç üzülmedim. Çünkü zaman zaman ben de bunun sağlıklı bir karar olduğunu düşünüyorum kendim için.


Bazen yazı yaşamanın önüne geçiyor, hatta bir tür kehanet oluyor... Yazdıklarımızla, çok uzun zaman önce beslemekten vazgeçmemiz gereken yaraları, çoktan tarih olmuş acıları ve o acıların gözyaşlarımıza doğmayan kahramanlarını besliyoruz... Bir kaç güzel cümle yazmak adına giriş çıkışına şifre koymadığınız bu sanal adreslerde umutsuzca sihir yapmaya çalışıyoruz kelimelerle... Umutsuzca...


Külkedisi bu yolu tüketmiş. Yazarak mızıklamasını paylaşmaktan vazgeçmiş. Belli ki başka bir yol çıkacak karşısına. Büyük bir heyecanla bekliyorum. Benimle de paylaşmasını umut ediyorum. Ve aynısını kendim için diliyorum. Başka bir yol...


Bugün ashramda likör ve kahvelerimizi yudumlarken, hocam "belin ağrıyor, çünkü sırtın ağrıyor. Sırtını kimseye dayayamadığın için yalnız mı hissediyorsun, biz sana yeterince güç veremiyor muyuz? "dedi. Açıkcası etrafımda bu kadar çok dost varken hiç yalnız olduğumu düşünmemiştim... Ama bu beklenmedik cümleler beni epeyce düşündürdü. Evet, hem yalnızdım, hem de değildim. Ailem ve beni çok seven dostlarım vardı, şımarmak için onlarca sebebim; uzun güzel saçlarım, hayallerim, seyahatlerim, planlarım...


Fakat hastalanmıştım. Sol tarafım hasarlanmıştı. Dişi parçam, yaratıcı hücrelerim zedelenmişti. Yaratamaz hale gelmiştim. Nicedir yazamıyordum, yemek pişiremiyordum ve hatta çizimlerde bile bir tutukluk vardı. Yaşadığım duygusal felç, fiziksel olarak da ele geçirmişti beni. Hala da tutukluğum var. Tek farkla artık anladım. Gerçeği kabullendim.


Hastalığım şuydu. Hayatında olmadığım ve hayatımda olmayan birine anlamsızca, koşulsuz ve sorgusuz sualsiz güvenmiştim. Hayat nereye giderse gitsin, yanımda kim olursa olsun, onun bu şehirde ve bana bir telefon uzaklıkta nefes alıyor olması büyük bir güçtü. Maddi ve manevi güvenebileceğim tek insandı o. Hatta Külkedisi "nedir bu insanın senin üzerindeki gücü? " diye sorduğunda, "gezegenin sonu gelse ve tek jetonum olsa onu ararım " demiştim... Sonra bu aniden değişti. Ruhumu, hocamın tanımıyla sırtımı dayadığım o büyük inanç yerle bir oldu. Geriye kalan da "hiçkimse" idi. Yazmak, ağlamak, hakaret etmek ve benzeri her şey sadece öfkemi, hayal kırıklığımı büyüttü. Ağrılarımı arttırdı. Yaratıcılığımı baltaladı. Bir tek hikayeyi bile sonlandıramadım aylardır...


Desteğimi kaybetmiştim. Hayatta ilk kez yarım hissetmiştim. Ama geçti. Ben bu blogu çok hor kullandım. Kızdım yazdım, nefret ettim yazdım. Çünkü lazımdı. Çünkü o zaman öyle gerekiyordu. Şimdi öfkem geçti. Hasara uğrayan parçam iyileşmeye başladı. İçinde bulunduğum duygusal felçten bir gün tamamen kurtulacağıma inanmaya başladım. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve hala bir şansım olduğunu anladım... Külkedisi'nin dediği gibi "yazdım ve bu yaralanmaya çok açıktı..."* Ama ama başka çarem yoktu ki!


Bu yıl bitmeden evvel iki hediyem olacak sabırlı blog okuyucularına; bir tanesi Eda Liza'nın "dördüncü yaş günü masalı". Diğeri ise uzun zamandır taslak halinde kalan ve muhtemelen asla basılmak için hazır olamayacak bir hikaye: Çark Dönümü Fırtınası...


Sonrasında da İstanbul ve yakın yerlere yapılan geziler hakkında yazmaya devam edeceğim. Aralık'ta Konya'ya gidiyoruz, söylemiş miydim? Yarın Edirne'ye, haftaya Sapanca'ya. Yani burada hala okumaya değer bir kaç şey olabilir meraklısına...


Zaman zaman elbette yakınacağım, elbette serzenişlerim olacak. Ama Virgilius'u dinleyip bu blogu kapatmamak için direneceğim. Yaşadığıma dair tuttuğum bu "açık günlük" bana çok değerli ilişkiler kazandırdı. Fiilen ölmüş, ya da sadece benim için ölmüş olanlarla buradan hesaplaştım, vedalaştım. Sevdiklerime güzel sözler, sevmediklerime kırgınlıklar savurdum. Gezdiğim yerleri yazdım. Özlediğim mekanları, insanları anlattım. Kısacası ihtiyacım vardı ve yazdım.


Her neyse, inanmaya ve olumlu bakmaya, yargılamamaya dair epeyce de yol aldığımı hissediyorum. Bir halıcının kızı olarak dokuduğum halılarla da anlatabilirdim duygularımı ama sessizlik yemini edemeyecek kadar sabırsızım. Üstelik kelimelerimin üzerine basıp geçenler, kimbilir halılarıma ne yaparlardı?
*J. Winterson....
Gecenin Şarkısı:

26 Kasım 2009 Perşembe

KUTLAMA


HERKESE SEVDİKLERİYLE BİRLİKTE GEÇİRECEKLEGÜZEL BİR BAYRAM DİLİYORUM...

25 Kasım 2009 Çarşamba

GERÇEK DOST HOCANIN KAZANI GİBİ DOĞURUR....




Bu yazının konusu "Altınçekiç Ailesi"dir. Yukarıdaki şarkı da onlara ithaf edilmiştir...




Sevgili Meltem, benim yirmibir yıllık arkadaşımdır. Dostumdur. Yirmibir yıl önce başlayan ve fazla sürmeden bitiveren tiyatro maceramın en vazgeçilmez kazançlarından biridir kendisi. Diğeri de T. Korkut.

Meltem'le zaman içinde görüşemediğimiz yıllar olduysa da kalben birbirimizi hiç kaybetmedik. Onun sağduyusu, akılcı yaklaşımları, hayatı asla yakalayamayacağım bir ucundan anlamamı sağlayan zekası, beni daima büyülemiştir. Mert kadındır Meltem. Hani "hükümet gibi kadın" derler ya, işte tam anlamıyla öyledir. Ne nazı, ne niyazı olmayan insan gibi insandır. Sade, yalansız dolansız...
Kalp kırmaktan korkar, yine de sözünü esirgemez. Açık açık, lafını sakınmadan konuştuğunda az biraz zorlar insanı ama geleceğe dair ön görülerinde neredeyse daima haklıdır Meltem. Hakan'la benim fazla iyimser ve romantik tavırlarımız karşısında adaletin ve gerçekçi yaklaşımın sembolü gibidir sözleri. Onurludur. Sadece kadın değil tam anlamıyla insandır. Evi ve ailesi için durmadan çalışan, yorulmaktan gocunmayan, kırk yaşında bir üniversite daha bitirecek kadar da hayata tutunan bir insandır. Gördüğüm en fedakar ama en başı dik annedir. Sevdiğine bile eğilmez. Bu yüzden de fazlasıyla saygıya layıktır.

Şu gezegendeki en şahane adamlardan birini de bütün bu Allah vergisi özellikleriyle seçmiştir. Bütün şehri dolaşsanız sayısı, elin parmağını geçmeyecek kadar azalmış adamlardan birini bulup, kendine aşık etmeyi başarmıştır. Bu başarılı seçiminin sonucu olarak da hayat onu ödüllendirmiş ve pırlanta gibi bir evlat vermiştir; Ozan.

Meltem ve Hakan'ın evliliklerinin ilk yıllarında nedense pek görüşememiştik. Beni bir okul bitirme ve yüksek lisans yapma telaşı almıştı ama Londra dönüşümde nihayet Hakan'la tanışmıştım. Hatta onun ajansında çalışmaya başladım! Gönül isterdi ki o ajans sonsuza kadar açık kalsın ve ben de Hakan'la beraber oradan emekli olayım. Ama kısmet değilmiş. Yine hayallerimin bir köşesinde hep vardır Hakan'la çalışma isteği. Kim istemez ki içi dışı tertemiz bir mesai arkadaşı? Üstelik pratik zeka ve kahkaha krizleri de bedava!

İlk tanışmamızda gayet mesafeli, üstü başı jilet gibi olan bu adamın kısacık bir zamanda "en sevdiklerim" listesine yerleşeceği hiç aklıma gelmezdi. Hakan sadece dostumun kocası olduğu için değil, hayattaki duruşuyla da sevdiğim bir dost oldu. Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir beyefendidir Hakan. Bu zamana sürgüne yollanmış, hassas bir ruhtur...

Saçı başı daima derli toplu, elleri tertemiz, gözlük camları pırıl pırıl ve kıyafetleri henüz vitrinden çıkmış bir mankeninki kadar kusursuzdur. Meltem ve ben "hafif" pasaklı kalırız onun yanında. Fakat sadece görüntüyle bitmez anlatacaklarım; gizli derviştir Hakan. Kimse hakkında kötü konuştuğunu duymazsınız. Kimseyi aldattığı, yalan söylediği ya da maddi, manevi mağdur ettiği görülmemiştir.

Ailesine ve geçmişine bağlılığıyla daha da saygıdeğerdir benim gözümde. Hayatımda onun kadar eşini seven adam ne gördüm ne duydum. Bir şiiri vardır ki Meltem için ( hani Taksim Parkı'nda geçen ) ne zaman okusam ağlarım. Yaşadığımız dönemi ve insanların birbirlerini ne kadar hızlı harcadıklarını düşünürsek bu bahsettiğim şey az buz bir hal değil. Belki de ben Hakan'ı Meltem'e olan aşkı yüzünden bir o kadar daha severim.

Yeniden onlara dönersek, Meltem'le Hakan benim dostum olmanın dışında birbirlerinin de dostu olmayı başarmış ender çiftlerdendir. Onların tatlı sert atışmaları, birbirlerini kızdırmaları bile o kadar dozundadır ki, övmemek, hayran kalmamak zaten mümkün olamaz.

Çağın tüm çirkinliklerine karşı direnmeyi ve bir arada kalmayı başarmış olan bu aile, daima dualarımdadır. İçi boşaltılıp, sadece resim olarak devam eden göstermelik ailelerle kuşatılmış çevremde, üç beş numuneden biri, insan olmak ve koşulsuz sevmek üzerine görebileceğiniz en harika örnektir onlar.

Asla vazgeçmemek ve daima yan yana durmak konusundaki azimleri, içtenlikleriyle çocuklarına örnek oluşları nasıl da güzeldir. Sevgiyle yapılmış bir çocuk, babası annesine aşkla bakan bir çocuk kadar sağlıklı ne olabilir hayatta? Geleceğe, ilişkilere ve evliliğe tertemiz travmasız pırıl pırıl bir evlat taşıyor olmak az mıdır?

Nice kadın biliyorum ben; kocasıyla parası, sosyal statüsü için oturan ve bunun aşk olduğuna başta kendisi olmak üzere ailesini ve etrafını inandırmaya çalışan. Özsaygısını paspas yapıp, onurunu rafa kaldıran... Ya da karısına olan "sözde" vefa borcuna karşılık veya onunla sosyal hayatta çizdiği tablonun kasasına getireceği paralara hürmeten, mutluluğu fırlatıp atacak kadar maneviyatını yitirmiş kocalar... Koca diyorum çünkü onlar "adam" değil! Bu örneklere öfkem azalmadı gitti!!

Dünya bu kadar raydan çıkmış, dost dediklerimiz kendilerini hayatlarımızdan bir bir elemişken, Meltem, Nasreddin Hoca'nın doğuran kazanı gibidir; onun dostluğu dostlar doğurmuştur. O, Hakan'ın dostluğunu doğurmuştur, sonra Hakan da Ozan'ın dostluğunu. Üçü de dostumdur benim. Üçü de kıymetlimdir...

Zeka, espri yeteneği, aileye bağlılık ve hayata uyumlarıyla beni geleceğe dair umutlandırır Altınçekiç Ailesi. Meltem'in güzel yemekleri, Hakan'ın unuttuğumuz değerleri anımsamamızı sağlayan şiirleri ve Ozan'ın insan gibi insan olarak yetişmesini izlemenin keyfi benim kazançlarımdır bu dostlukta.

Anlattıklarım karman çorman olduysa da affola, birazcık tanıyın istedim onları... Benim gibi sizi de umutlandırsın istedim varlıkları. Aranızda evli olanlar evliliklerine baksınlar, bekar olanlar da evlenmekten ne beklediklerini sorgulasınlar istedim. Kısacık hayatlarımızda gözümüze takılan kötü örneklerin yanında hala geleneksel yapıyı muhafaza edebilenler de var demek istedim. Üstelik bunu içtenlikle yapabilenlerin varlığını müjdelemek istedim...



Not. Resmini gördüğünüz şiir kitabı Hakan'ındır: VAZGEÇİLMİŞ ZAMANLAR....





AĞLAMAK VE GÜLMEK KARDEŞTİR.


Fotoğraflar şimdi geldi. Sabah ağlıyordum şimdi gülüyorum. Ayarım bozuldu yine. Yine! Her şey bu kadar mı zıddıyla "var"olur? Teşekkür ederim sevgili Sir:) Daha uzun yıllar dostlarımızla; gülmek, gezmek ve çalışmak dileğiyle... İyi geceler...
Önemli Not. "Dostlar, Tanrının bize vermeyi unuttuğu kardeşlerimizdir" der bir buzdolabı magneti, değil mi Muse?

24 Kasım 2009 Salı

VELİ.....

Bodrum hakkında yazmayalı çok olmuş... Hatta içim acıdı geçen C.tesi günü Bodrumlular buluşmasına katılamadığım için. Keşke koşulları zorlasaydım da gitseydim... Gerçi gitsem ne olacaktı ki? Biz, o zamanların soluk resimleri arasında mızmızlanmaktan gayrı bir şey yapıyor değiliz ki... Yapamayız da, çünkü o ruh yok bizde. Öykündüğümüz şeyler var ama sadece o kadarız. Çok güzel bir yemek yemiş ama tarifini almadan sofradan kalmış misafirler gibidir Bodrumlu çocuklar. Nerede ne yersek yiyelim aklımızda hep o ilk lezzet vardır. Daha iyisi, daha güzeli de sunulsa ruhumuz tatmin olmaz... Olamaz... Bu bir şans mıdır yoksa lanet mi bilemiyorum. Ama hiç bir koku bilmiyorum ki Bodrum'dan daha güzel, daha içime dokunan.
Nasıl mı kokar Bodrum? Şöyle:
Misss gibi mandalin kokar. ( Renin Teyze beni "mandalin kokulu kızım" diye sevmişti de geçen yıl, ağlama krizi geçirmiştim... Yani o kadar önemlidir mandalin ) Mevsiminde o kadar çok mandalin yenir ki, insanın sağ elinin işaret parmağı ile başbarmağı turuncuya döner. Günde iki kilo mandalin yediğim zamanları bilirim. Çünkü doyamazsınız. O mandalinler sadece C vitamini içermez. Garip bir büyüsü vardır. Tıpkı anemonlar ve nergisler gibi. Nergis en güzel orada kokar. Anemon en çıldırtıcı renklerine orada kavuşur. Adaçayı en güzel Aleko'nun Kahvesinde içilir....
Deniz kokar Bodrum. Kış aylarında bile ışıl ışıldır su, atlamak istersiniz. Kış güneşi aklını başından alır insanın. Kazakla, çizmeyle yayılırsınız Raşit'in Kahvesi'ne, ( gerçi şimdilerde adı Bodrum Cafe ya neyse... ) anılar kokar. Gözlerinizi kapatır, otuz yıl önceye gidersiniz.... Masaların arasından topladığınız MEYSU kapaklarıyla oynadığınız oyunların, Körfez Restaurant'dan aldığınız ekmek içiyle beslediğiniz balıkların ve yengeçlerin yüzünüze üflediği derin, mavi suların kokusu dolar ciğerlerinize. Yaşlar süzülür yanaklarınızdan... Tam Fahri Kaptan'ın dükkanının önündeki masada öğleden sonra güneşinde sohbet eden baba dostlarının ruhları tek tek geçer yanınızdan... Aralarından birine sarılabilmek için neler vermezdim diye sızlanır, dudaklarınızı kanatana kadar ısırırsınız....
Çökelek, keçi peyniri, zeytin ve balık kokusu sinmiştir mutfaklara... Sokaklara...
No 7 Orhan, Kirli Memet, İbrahim Şakar, Huke, Çiçek, Deli İbram, Kirli Memet, Ahtapotçu Eşref, Hasan Fidan, Ali Karabak, Metin Akman, Parmaksız Coşkun, Zarife Anneanne, Dr. Alim Ekinci, Perizat öğretmen, Alp Arkök, Fatma Teyze, Ali Efe, Kayhan Amca, Burhan Uygur, Mehmet Sönmez, Mustafa Yeşilova, Dursun Mutlu (Süngerci), Gazeteci Yılmaz, Çakır Ali, İlhan Berk, Adnan Oğuzman, Semih Yazıcıoğlu ve niceleri yoktur artık... Ve hatta Veli Amca...
Ali Güven, Kral, Süleyman Kocaoğlan ( dedem ), Pozan Amca, Ali Sur, Fahri Kaptanın değerli eşi, Turan Teyze, Babür Amca, Birol Kutadgu, İbo, Kara Ayşe, Renin Teyze, Sabiha Ebe gibi bir elin parmağı kadardır kalanlar... Ne acı...
İki gün önce Veli Amca ölmüş. Dün öğrendim. Veli Bar çok değerlidir benim için. Benim yaşımdaki tüm Bodrumlu çocuklar için önemlidir. Orası adı bar ama bardan ziyade "lokal pub"* olma özelliği taşıyan bambaşka bir yerdir. Birileri rakısını, birileri kahvesini içer orada. Hepimizin anne ve babalarının buluşma noktasıdır. Noktasıydı.. İçerledi demeliyim aslında.... Dilim varmıyor... Ne oyunlar oynamışızdır bahçesinde. Burhan Amca'nın** pek çok bodrum tablosunda görürsünüz Veli Bar'ı... Rahmetli çok severdi orayı... O kadar da yakışırdı ki incecik silüetiyle... Babamla ikisi acayip tezattılar görüntüler aleminde. Ama babamdan sonra uzun yaşamadı Burhan Amca, çabucak buluştu ruhları yeniden... Ne yazık ki aynı şeyi ben ve Tuna başaramadık... Diyorum ya biz sadece öykündük....
Sıra bize geliyor. Ruhu hala çocukken yaşadığı lezzeti arayan ve bu sebeple yaşadığı hayattan tatmin olamayan, aklını hatıralar denizinde yitirmiş olan bizlere... Çok değil, on, bilemedin onbeş yıl sonra birbirimizin ölüm haberlerini almaya başlayacağız. Zaten şimdiden başlanmadı mı boşanmalar, hastalıklar....
Çok üzülüyorum. Keşke bir gün için bile olsa "eski Bodrum'da", "benim Bodrum'umda" dolaşabilseydim... Payam'la, Müge'yle güzel güzel giyinip limana inseydik. Emine ve Yunus Arşipel'in önünde Mehmet Deniz'le oturuyor olsalardı... Sonra Sonat gelseydi... Han'a yürüyüp Süha'yı görseydik...
Bugün çok üzgünüm. İçimdeki Bodrum defterinin son sayfalarına yazıyor olmaktan dolayı canım yanıyor... Artık bana ait olmayan bir parçamın uzaklarda bir yerlerde yabancı kollarda can çekişiyor olmasına katlanamıyorum... O mandalinleri kesip, villalar inşa eden zengin insanlardan, onların yetiştirdiği ruhsuz, her şeyi satın alabileceğini zanneden şımarık çocuklarından neredeyse nefret ediyorum. Birbirini zerre kadar sevmeden sevişen, içi pislenmiş insanlara peşkeş çekilen o canım kasabamı bu hale getiren herkesten nefret ediyorum.
Anılarımızı kirletiyorlar. Gidilecek bir köyümüz kalmadı bizim... Sürgündeki tüm arkadaşlarıma başsağlığı diliyorum... Özellikle Ağıt kardeşimize... Allah sabırlar versin...

*gerçekten pub; bildiğiniz, insanların iş çıkışı ya da gün ortası uğrayıp eşini dostunu görüp iki lokma yiyip içip güzel müzik dinlediği yer. Yerdi...
** Burhan Uygur

22 Kasım 2009 Pazar

DON'T SPEAK


SİS


Yataktan hızlıca kalkılır. Doktor tam tersini söylemiştir ama o nereden bilebilir ki gece görülen rüyaları, uykusuzluğu ve sabahın iple çekildiği saatleri... Umursanmaz bel ağrıları, umursanmaz bacakdaki ödem. Toplar damar, derlenip toplanıp dolaba kaldırılır. Hem doktor gerçekten çok biliyorsa nedir bu kalbi zorlayan ödem? Neden iyileşmez?
Onbeş dakikada yıkanılır, ikinci onbeş dakikada saçlar kurutulmuş ve bir termos dolusu kahve hazırlanmıştır bile. Son onbeş dakika; yatak toplanır, sandviçler hazırlanır ve kalp bir kavanoza kapatılıp* evde bırakılır. Ödemlidir. Cezalıdır.
Az sonra Sir gelir. Arabaya atlanır ve karanlık bir haftanın altıncı gününde sisli, puslu yollara düşülür. Burukluk, bıkkınlık, manasızlık asfalta serpiştirile serpiştirile önce dağlara tırmanılır, ardından boğazın kıyısına ulaşılır. Yeni bir tekke ve iki kilise eklenir bahar rotasına. Hasan Usta'nın çömlek atölyesine kutsal bir ziyaret yapılır. Oraya son geliş anımsanır... Erguvanlar... Polonezköy-Venedik arasında sıkışır geçmiş... Evdeki kavanozun kapağı zorlanır...
Çantadaki çömleklerin tıngırtısına, Kandilli sırtlarındaki "Kerubim"li Rum kilisesinin güzel koruyucusu Katherina'nın gülüşü de eklenerek, Göksü kıyısında enfes bir yemek yenir. Garson kızın güzel gözlerine ve nezaketine övgüler yağdırıldıktan sonra, çok özlediğim dostumun hediyesi olan Sir'le dertleşilir... Daha da tanışılır... Meksika biberleri özlenen dostun yanında olamamak kadar yakmaz... Ama acıya alışılır... Gün çekilir. Sis anaçtır bugün, kucaklar karanlığı.
Adaların görülemediği bir terasta, herşeye rağmen orada olduklarını bilmenin garip hazzıyla ve belirsiz geleceğe teslimiyetin rehavetiyle, kahveler içilir... Bir sonraki haftanın planı yapılır. Konserler, çizimler, Hadrianopolis'e yapılacak gezinin metinleri üzerine konuşulur.
Gece, bir başka dostun sofrasında Şeb-i Aruz heyecanı** ve şarapla sona erer... Eve dönülür, kavanozdaki kalp yerine konur ve "dark side" sisi yırtıp, gözlerden içeri girer... Hadi uyu bakalım!
* bakınız J. Winterson,TUTKU.
** Konya'ya gidiyoruz söylemiş miydim?

20 Kasım 2009 Cuma

ÇAĞ ERÇAĞ & ROB DOUGAN


P.tesi günü ( 23 Kasım 2009, saat 20.00 ) Çağ Erçağ* ve arkadaşlarını dinlemeye gidiyoruz. Süreyya Operası’nda sahne alacaklar. Kendisini ilk kez 2007 yılında Müzik Festivali’nde dinlemiştim. Çaldığı enstrümana ve esere kendi kimliğinden izler bırakabilen, hani büyüklerin dediği gibi "şeytan tüyü olan” bir adam. Ufacık tefecik ama öyle bir ışığı var ki, sahneye fırlayıp adamı kucaklamak istiyorsunuz.
Yanında çalan abiler de fena değiller fakat bu sözümü yazın kenara, Çağ Erçağ yakında bütün gezegenin dinlediği bir müzisyen olacak. Çocuklarınıza onun konserlerini anlatacaksınız. Salonun nasıl coştuğunu, müzik dinlemenin hazzını...

Ayrıca ne alaka diyeceksiniz ya, en az Çağ Erçağ kadar beni duygulandıran bir diğer adam da Rob Dougan. Yanlış duymadınız. Bu adamın yaptığı müzik insanı ayık kafayla uçuruyor! ( ayrıca yakışıklı sayılır, meraklıları google araması yapabilirler, ben yaptım da söylüyorum:)) Ne zaman dinlesem kendimi deniz kenarında son sürat giden bir arabada ya da orsalamış bir yelkenlide hissediyorum. “Clubbed to Death” bence muhteşem bir düğün şarkısı olabilir. Melodi hayatta var olan her şeyi fazlasıyla hissettiriyor; geçmiş, gelecek... Bu müziğe rağmen evet denilmişse zaten işler yolunda demektir!



*Çello severler bu ismi mutlaka duymuştur ya da artık biliyorlar!
Önemli Not: Kasım dolunayı kaçtı ama dışarıda harika bir yeniay var.. Ay Takvimine göre yaşayanlar ne demek istediğimi anlayacaklar:))

OUT OF MY MIND


18 Kasım 2009 Çarşamba

... İÇİN GÜZEL BİR GÜN


Gerçekten güzel bir gün. Hava sıcak, terletmiyor. Güneş var, yakmıyor. Kuşlar cıvıl cıvıl ağaçlarda. Sanki kalan üç beş yaprakla vedalaşıyor gibi susmamacasına anlatıyorlar. Göç mevsimi devam ediyor mu yoksa bitti mi bilmiyorum. Bu vedada hüzün yok. Bütün doğanın kabul ettiğini ben de içime sindirdim artık; "doğmak için ölmek gerek". Ama ölmeden evvel bugünü yaşamak gerek:)

17 Kasım 2009 Salı

KARANLIK GÜNLER



Kızlar Perşembe günü Budapeşte'ye gidiyorlar... Karanlık günlerim başlıyor. Bugün Hogan'a da söylediğim gibi sadece güneşi sevmiyorum* yoksa ışıklı günlere değil garezim... Ama karanlık günler başlıyor... Elimde bir dosya dolusu çizim ve tadı tuzu ya geçmişte ya da gelecekte takılıp kalmış uzun bir kış...




Yaşamak her zaman bu kadar zor muydu bilmiyorum. Çoğu zaman yaşamak ve hatta yaşatmak için fazlasıyla enerjim varken, bazı günler nefes almaya bile üşeniyorum. Tıpkı bir vampir gibi - ama onlardan farklı olarak karanlığın geçmesini beklemek üzere - olduğum yere uzanabilmeyi isterdim.




Akıl, kör birinin zaman zaman ışığı algılayışı gibi varlığını hissettirip, geçmekte yanımdan... Akıl hala benden çok uzakta!








*Hogan'ın bütün doğumgünleri karanlığa rastlamış; 17 Kasım. Benimkiler de cehennem gibi bir güneşe ne yazık ki; 11 Temmuz!

16 Kasım 2009 Pazartesi

2046



Neredeyse iki yıldır "nefes" diye sayıklayıp duruyordum. Nihayet dün aldım filmi. Hatta alırken, ya bu ne şahane bir filmdi, diye anımsayarak 2046'yı da aldım. İki filmi üst üste izleyip, hızımı alamayıp ardından "Saatler" i de izledim.


Nefes tam bir hayal kırıklığı oldu. Açıkcası "Zaman" kadar etkileyici bulmadım. Hatta hiç etkileyici bulmadım. Hatta biraz midem bulandı. Bana göre değildi. Ama 2046 aradan geçen onca zamandan sonra daha da oturdu içime...


"aşk sadece bir zamanlama meselesidir"