30 Kasım 2009 Pazartesi

SELİMİYE'DE BAYRAM SABAHI, VOL.II


Hadrianus'un şehrine girdik. Doğruca Şükrü Paşa Anıtı'na gidiyoruz. Kapıdaki güleryüzlü askercikle selamlaştıktan sonra yarım saat kadar, gayet güzel düzenlenmiş ve hem Balkan savaşını hem de o yıllarda yaşananları anlatan bir parkurda dolaşıyoruz. Yolda gelirken, Edirne hakkında açılış konuşmamızı buradan yaparız diye düşünmüştüm ama vazgeçtim. Benim Edirne'den anladığım bu değil. Ben Edirne'yi anlatırken sanattan ve aşktan bahsetmek istiyorum. Bu yüzden Balkan Savaşı gazilerinden ve özellikle Şükrü Bey Amca'dan özür dileyerek, huzurlarından çekiliyoruz!


Sırada Selimiye var... Bu ilk görüşüm değil onu ama içine içine bu kadar dikkatli bakışım ilk. Çünkü ilk kez, ben de onun içime içime bakmasına izin veriyorum... Hayatımda ilk kez kutsal mekanları inançla geziyorum. Bu defa anlatılanın değil, hissedilenin izini sürüyorum... Selimiye sadece teknik olarak bir şahaser değil. Onu büyük yapan şey ne Sinan ne de Sultan Selim. Bildiğimiz bir camii nihayetinde. Ama sırları var... Gözleri var. Selimiye'de akıllara zarar bir tılsım var. Serviler var, çark-ı felek var, kalem işlerinin en alası var. Pencerelerden sızan ışığın sihri var. Sinan'ın giderayak bıraktığı dualar, şiirler ve hayat var.
Sanatın en sonsuz en büyüleyici hali tapınaklar. İster inanın, ister inanmayın oradayken havada uçuşan mesajların, dileklerin trafiğini kalbinizde hissedebiliyorsunuz.
Bir bayram sabahı Selimiye'de, tam orada, bedenimin içindeyim.


Camiinin bilinen ve en sevilen hikayelerinden biri ters lale. Ters Lale... Sir büyük bir dikkatle arıyor. Buraya kadar geldiysek görmek istiyoruz kendisini. Ama yok! Bir iki tur dönüyoruz müezzin mahfili etrafında ama yok işte. Tam vazgeçmişken aniden görüyorum onu! Dokunmaya korkuyorum. Oturup ona lalelerle ilgili hikayelerimi anlatmak istiyorum fakat etraf çok kalabalık... Hem zaten biliyordur diye düşünüp vedalaşıyorum laleyle. Laleleri ardımda bırakmak ve taşlara kazınmış suskunluklarına teslim olmak bana hiç zor gelmiyor. Bunu daha evvel de yapmıştım...
Kim bir çiçeğe teslim olur ki Küçük Prens'den başka?


Camiinin avlusundan müzeye geçiyoruz. İçeride küçük küçük odacıklarda Osmanlı kültüründen değerli parçalar sergileniyor. Her ne kadar Edirne Sarayı'nın yerinde yeller esiyor olsa da, dönemin etkisi hala çok güçlü...
Oradan çıkınca avluya dökülüyoruz hep beraber. Ne gariptir ki bu avlu da tıpa tıp Süleymaniye'nin avlusuna benziyor. Sadece daha küçük. Fakat yapraklar inanılmaz güzel... Kızılın her tonu etrafta. İşin güzel tarafı kızılın maviyle yaptığı kontrast. Gökyüzü açık, bulutsuz ve gerçekten mavi. Tepeden tırnağa kızıla bürünmüş çınar ise yangın yeri gibi.


Çok çok fotoğrafımız olsun istiyorum burada. Sağolsun beyler beni kırmıyorlar. Bol bol şımarıp, kocaman kocaman kahkahalar atıyorum camii avlusunda. Sinan'ın ruhu etraftaysa, eserinin bizi ne kadar coşkulandırdığını görüp, gülümsüyor olmalı. Kafamı kaldırıp ben de ona gülümsüyorum.


Burhan'la en güzel fotoğraflarımız burada çekilmiş oluyor böylece. Tabii Sir, Aziz G. ve Muse'la da. Ama Burhan'la olanlar başka... Birlikte yaşlandığım dostumla beraber objektife gülümserken hiç zorlanmıyorum. Burhan yanımdayken gülmek de kolay, ağlamak da...
Devamı akşama...




Hiç yorum yok: