istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2016 Pazar

EKİM

 
 
Ekim, kuyruğuma basmayan, en azından şimdiye dek hiç canımı yakmamış nadir aylardandır. Aramızdaki uyum sadece bununla mı belirlendi bilemem, yine de bir ritmimiz olduğu kesin.
Güneş ışıkları tam sevdiğim gibi; yatay ve ısıtan cinsten. Rüzgarlar yumuşak, yağmurlar ılık. Terlemediğim ve üşümediğim sabahlara uyanıyorum. Hafif ürperdiğim banyo sonraları var.. Kahvenin koca bir yazdan sonra yeniden anlam kazanması... Okul heyecanı.. Doğanın "bak bana!" diyen altın rengi elbisesi..
 
Cuma günü aklımda yapılması gereken işlerle evden çıktığımda hiç hesaplayamadığım onlarca güzellikler de Ekim'in hediyesi. Sokaklarda huzurla yürümek, olan bitene takılmadan ılık, kucaklayan bir hava akımıyla süzülmek... Kaldırımlara düşmüş farklı tonlardaki sarı yaprakların durup durup fotoğrafını çekmek istemek. Güzeller güzeli şehrime bakıp, doyamamak.
Karaköy'de son bir mola verdiğimde vapura, ardındaki saraya ve bendeki duyguya dikkat kesilip, tüm yaşanmışlığa ve seçimlere minnettar olmak..
 
 
Kardeşimin doğduğu ay Ekim. Beni bu dünyada tek çocuk olmaktan kurtaran ay. Evlendiğim, uzak ülkelere gitme kararı aldığım ay...
 
Dün H.'la önce Fenerbahçe, ardından Çengelköy'den denizi izlerken, içime dolan sevinç anlatılmazdı... Yapılacak seyahatler, yazılacak öyküler, öğrenilecek yüzlerce şey. İtiş kakış doluştular zihnime.
 
Uzun uzun boğaza baktım, İstanbul'da en sevdiğim semtlerden birinde, hem de en sevdiğim İstanbullunun tam dibinde yaşamış H. Meğer ben defalarca onun civarında dolaşmışım. Ama tanışmamışız. Bana söyleyecekleri şimdiymiş, benim duymam gereken an bu anmış...
 
Kadın hikayeleri, boğazın sularına karışırken, içimdeki Ekim hiç bitmesin, hep bana dost kalsın diye diledim..
Ve bu sabah yağmuru seyrederken, dayanamayıp penceremi açtım. Uzun zamandır yapmadığım, kahveyle yatağa dönme ritüelini gerçekleştirdim. Mutlu olmak benim kararımdı, kimsenin tekelinde değildi. Ayak ucuma ilişmiş, kendimle konuşmalarımı dinleyen küçük kıza eğildim, yanağını okşadım.
 
Ekim saçlarımızdan geçerken, birbirimize bakıp gülümsedik.

3 Eylül 2016 Cumartesi

ŞEHİRDE MÜZİK VAR!

 
 
Nişantaşı maceramın sonuna yaklaşırken, dün şöyle bir baktım da o kadar da fena değil sanki! Arada bir gelmek lazım buralara.
Zor birgün oldu. Sabahtan başlayan her yere yetişme telaşım, neredeyse gün sonuna kadar sürecekti ki, aralarda durup, keyfetmeyi başardım!
"Büyütme Elvan" dediğinizi duyar gibiyim ama benim kadar sonuç odaklı ve görev bilinciyle hayatı kendine ve etrafına zorlaştıran bir insan için dev adımlardan bahsediyorum....
 
Konuya dönersek,  önce Harbiye'den  vizemi aldım, ardından Etiler'e gidip Hakan ve Özgül'le pasta çay partisi yaptım. A tabii arada belime bakıldı fakat sanki o pek önemli değilmiş de, asıl hedef Venüs'den krokanlı pasta ve mis gibi demlenmiş çaymış gibi düşünmek istedim!  Buraya kadar fazla iyi gitti aslında. Araya bir sıkıntı eklemeli mi acaba derken, geldi. İkinci üniversite kayıt işlemleriyle uğraşan bölüm gerekli evraklarımın ellerine ulaşmadığını ve saat 16.00'ya kadar iletmem gerektiğini söylediler. Ve bunu saat 15.15 'de diyorlar!  Üstelik bir mesajla!
 
Allah Allah, benim kargom 31 Ağustos'da teslim edilmişti. Bu ne şimdi? Elbette evrakı kaybetmişler... Kaybedince de tutuşup abidik gubidik mesajlar atmışlar besbelli. Neyse, beni de on beş yirmi dakika kadar germeyi başardılar. Stres yönetiminde çok şahane olmadığımdan neredeyse çuvallayacaktım da sanırım pastanın ve Özgül'ün arkadaşının mırıldandığı şarkının etkisiyle nasıl olduysa başardım ve "belki de hakkımda hayırlısı budur" dedim. Vallahi de billahi de dedim.
Belki de ülkenin fazla bilmiş kadınlara ihtiyacı yoktur!
 
Metroya bindim ve Nişantaşı'na dönüyorum. O kadar güzel bir müzikle karşılaştım ki, yürüyen merdivenlerde sallanmaya başladım. Fark edince de özellikle durmadım. Bedenime nadiren teslim ettiğim, anda, anın tam ortasında, herkese ve her şeye rağmen memnun olma, haz alma şansımı tepiklemedim!
A a büyüyor muyum ne? Yok canım, geçicidir! Yoksa çocuklara öğretmeye çalıştığım "çılgın dansı" birgün bende öğrenebilecek miyim? Ne o oradaki? Umut ışığı mı??
 
Bundan sonrası tam bir jinekolojik kontrol sayılmaz. Zira doktorum anne tarafından kuzenim ve gayet hoşsohbet bir büyüğüm. Hal böyle olunca mesele sanki sağlık değilmiş de, ben bi ziyarete uğramışım havasına dönüyor buluşmamız. Gelsin kahveler, gitsin yaban mersinli lokumlar!
İşin güzel yanı her şey yolunda! Oley! Hayat bana kal dedi! O halde Nişantaşı'ndan Beşiktaş'a sakin sakin yürüyerek inebilirim!
Çarşıda keyif yapsam ve bir saat sonraki vapura binsem ne olur? Nasıl olsa ritim tutturmak zorunda olduğum biri yok. Böyle zamanlarda bayılıyorum tek başınalığıma!
 
Vapur.. Gökyüzünün bana bir sürprizi var; almış pembe bulutları sarayımın üzerinde bir sağa bir sola uzatmış. O ne hoş gün batımı... Vay vay vay, demek bugün sanat var şehrimde. İşte yine müzik, genç bir kadın şarkı söylüyor... İstanbul.... güzelsin güzel.
 
Vapurdan indim, Kadıköy Çarşı'nın hatırı kalmasın diye bir bakınayım diyorum.  O sırada ışıklardan geçerken bir kez daha müzik! Orta yaşlı amcalar çalıyor, yayalar yürüyüşlerini yavaşlatarak müziğin tadını çıkartıyorlar.
 
Arkadaş şehrin gerginliğini alıyor müzik! İnsana temel ihtiyacını, bütünle ritim tutturma arzusunu hatırlatıyor...

Şanslıyım, çok ama çok şanslıyım! Çünkü şehirde müzik var! Bir kez daha görüyorum ki aslında her şey geçen ay olduğunun tıpa tıp aynısı. Değişen tek şey benim bakış açım... Ben olumlu düşündükçe, hissettikçe, ne kadar olumlu ve güzel şey varsa görmeye başlıyorum. Şans burada zaten!

30 Ağustos 2016 Salı

AVRUPA YAKASI, MINOA VS.

 
 
Efendim, gençliğimizde, yaklaşık bundan otuz sene evvelinden bahsediyorum, eğlenmek, öğrenmek için çaresiz "Avrupa Yakası" na geçerdik. Malumunuz konser salonları, tiyatrolar, sergiler, müzeler ve hatta meyhanelerin pek çoğu hep o taraftaydı. Gençlik işte, C.tesi dedin mi mutlaka suyun öte tarafına gidilmeli gibi gelirdi. Ve giderdik de!
 
Şimdilerde nedense Avrupa yakası bana sadece sağlık kontrollerimi anımsatır oldu. Zira belimdeki ağrı yüzünden ziyaret ettiğim  kayropraktik uzmanı  sevgili dostum Hakan Scheibe Etiler'de, memelerim için kısa film yapan teknik ekip ve filmi yorumlayıp, eleştiren jinekoloğum da Nişantaşı'nda. Açıkçası gidip bir fincan kahve içmediğim semtlerde senede bir defa bile olsa bu vesileyle cirit atmak farz oldu!
 
Gülüyorum vallahi, çünkü komik geliyor. Geçen yıllarda ilk kez bu turu attığımda ertesi gün ölecekmiş gibi gergin ve korku doluydum. ucunda malum hastalığın ihtimali olunca insan bedenine sığamaz oluyor... Sonra sonra sakinleştim. Hatta inanılmaz olarak bu sene zevk aldım!
 
Nasıl mı? Mesela mamografi çektirmeye giderken Teşvikiye Camii kıyısında Türk kahvesi keyfi yaptım. Sabah sabah önce kendimi yeni okuluma kaydettirdim, sonra bunu kahveyle kutladım. Camiinin pencerelerine baktım da, Osmanlı'nın son dönemi bile güzel yahu! Acaba bir de tarih mi okusam?
 
Neyse, memelerimle teknik sorunu çözdükten sonra Etiler'e gittim. Orada da belimin konrolünü oldum ve ardından Özgül'le kahve molamızı verdik, siyez buğdayımızı nasıl ve ne zaman ekeceğimizi de netleştirince bakın ne yaptım!
 
Hızımı alamayıp Eminönü'ne gittim:))
 
Orada Sarışın'la buluşup misler gibi şehrimin kalbinde turladım. Elbette renkli peçete de aldım, Nüans'a da gittik. Hatta tabii ki Bereket Döner'e de uğradık. Bunlar İstanbul'da olmanın muhteşem hediyeleri.. Kesinlikle kıymetini biliyorum ve minnettarım.
Geçerken Rüstem Paşa Camii'ne baktım da, Sinan'ım bu adama cidden gıcık oluyormuş! O ne kasvet!
 
Fakat Sarışın'ın neden bu kadar güzel giyindiğini sonra öğrendim. Biz buradan Akaretlere gidecekmişiz! Bir süre güneşle cebelleşerek taksi bekledikten sonra kucağımızda çikolatalarla ( sarışın pasta şefidir de:)) mecburen Nişantaşı dolmuşuna atladık.
 
Maçka Parkı'ndan aşağı inerken şöyle bir etrafa baktım, ne çok yavru kedi var.  Ve nasıl da güzeller. Sarışın ve ben sık sık durup  onları sevdik, mama verdik. Şükürler olsun ki gerçekten şanslı günümmüş; karşılaşmayı tercih etmediğim kimseyi görmeden neşe içinde ulaştık hedef mekana.
 
Burası bir kitap&cafe. Adını Girit uygarlığındaki bir dönemden alıyor. Üstelik son derece görkemli ve uygarlık tarihinde alfabesinden tutun da, freskolarına kadar arkeologları büyüleyen bir dönem. Ah ah Girit'i araba kullanmayı bilen biriyle gezmeliyim... Neyse konuyu dağıtmayalım.
 
Mekanın dekorasyonu fena sayılmaz. Garsonlar biraz mutsuzsa da olsa, kasadaki kız neşeli ve iletişime açıktı. Uzun etmeden özetlersek ben aradığım kitaplara kavuştum, üstelik çocuk kitapları bölümünü de beklentimin üzerinde başarılı buldum. Beslenme bölümüne gelirsek; limonlu haşhaşlı tatlısı fena olmamakla beraber, kahvesi ayrıcalıklı değildi.
Elbette etraf Nişantaşı ablaları ve abileriyle doluydu... Sonuçta bir lokal pub değil, basbayağı piyasa mekanı. Yine de iyi niyetli bir girişim olduğu fikrindeyim. O civara yolum düşse, yine gider bakarım, kahvemi içerim.  Hatta bu sefer ikinci el kitapları karıştırırım. Dün onlara dokunamadım, zira alerji hapım yanımda değildi....
 
Minoa'dan çıktıktan sonra vapura yürürken o koca kalbi gördük. Paslanmış parçalardan oluşan bir sürü çark... Sarışın, "benim kalbim böle" dedi. Ben bir şey söylemedim ama kalbim hiç öle olmadı. Çünkü hayatımda hiç kimse yokken bile hep birini sevdim... Hep sevdim...  Bu yüzden hayatta kaldım. Belli ki  zehirim olan, aynı zamanda panzehirimdi!
 
 
Açıkçası yoğun, telaşsız ve sağlıklı bir Avrupa yakası turunu daha tamamlarken düşündüm, bu mevsimden başlayarak daha çok sergi gezmeli, daha fazla Avrupalı olmalıyım. Mesela Feriköy pazarıyla başlamak hiç fena olmaz.  Suyun öte yanını sağlık kontrolleriyle sınırlamak lazım.
 
Bir de şu fotoğrafa baktım da, bir ay yatmak beni şişko yapmış! An itibariyle yemiyorum:)))

27 Ağustos 2016 Cumartesi

BOOK OF ROSES

 
 
 
 
 
Etiler'den yayaya düşman bir yokuş iner Bebek sahiline. Perşembe günü doktorumun tavsiyesini dinleyerek yürüyüş yapayım dedim ve öyle iyi oldu ki... Arabaların hoyratlığına hiç takılmadan yavaş yavaş yokuş aşağıya yuvarlanmaya başladım...
 
 
 
Böylece ne zamandır unuttuğum  bir şeyi yaptım; şehrin en güzel yürüyüş yolundaydım! Bebek'den başladım, Ortaköy'e kadar yürüdüm. Ayakkabılarım azizlik etmeyeydi, biraz mola verip kumpir yiyecektim. Kısmet değilmiş. Tüh, Beşiktaş'a da bi şey kalmamıştı.
 
Gökyüzünün renkleri çok güzeldi. Yağmur bir yağdı, bir durdu. Islandım ama güneş hemen kuruttu. Denizi, evleri, boğazda yüzen çocukları seyrettim. Nasıl cesurlar!
Hatta aşıkları ve belli ki bu kıyıyı yıllarca adımlamış eski zaman kadınlarını gördüm. Takılar, ayakkabılar, şemsiye...
 
 
 
Bazen ayrıntılara gülümsedim. Bunu buraya yapan işçinin ellerini, emeğini düşündüm. Acaba yemek arasında boğazı seyrediyor muydu? Bu asla içinde oturup bir kahve içemeyeceği bina için çalışırken, bir an olsun suya bakmanın hazzına ermiş miydi? Yoksa iş sadece ekmek parasında mıydı?
 
 
 
Müzik yoktu yanımda, sadece sokağın sesini dinledim. Azıcık da rüzgar. Balıkçıların oltalarından kaçtığım anlar oldu. Annemin hayatıma kattığı şahane fobilerimden; oltanın yüzüme gözüme takılması ihtimali!!
Hiç durmadım. Oturmak istemedim. Yemek molası vermiş kuşları gördüm. Vay be dedim, boğazda yemek yiyorlar, hem de bedava! Orhan Veli bunu görmeliydi... Peynir ekmek değil ama kırıntı bedava!
 
 
 
Akıntının suyun yüzeyinde yaptığı oyunları seyrettim. Bazen durup daireler çiziyor sonra o dairesel hareketlerle hızlanıp, uzaklaşıyordu. Uzaklaşıyor muydu??
 
Suyla aksam gitsem oyunu oynadım.
 
 
 
Bir zamanlar beni çok heyecanlandıran güzel şehrime baktım da şükürler olsun dedim, aşk yavaşlıyor... ve belki de böylesi çok daha iyi; zira damarlar boyunca hiç molasız yol alan kan, hep aynı hızla aksaydı, hiç kimse bu tazyikli akışa dayanamazdı...
 
 

19 Ağustos 2016 Cuma

İSTANBUL

 
 
 
 
Sevmelere doyamadığım şehir... Gidip gidip döndüğüm... Her baktığımda büyülendiğim, bazı semtlerini koynuma sokmak istediğim İstanbul! Mücevherim, sevgilim İstanbul.
 
En sevdiğim mevsim eşikte; sonbahara gün sayıyorum! Üşümenin, güneşlenmenin, gezmenin, keşfetmenin zamanı.. Kahvenin, şarabın tadına tad katılan günler geliyor...
Şiir yazabilen yazsın, fotoğraf çekebilen çeksin... Her dakikası belgelenmeli bu güzelliğin.
 
Bağdat Caddesi'ndeki kahvelerde oturan insanları gördükçe gerçekten üzülüyorum. Boğazda olmanın, İstanbul'un kokusunu içine çekmenin anlamını bilemeden yitiyor ömürleri. Ara sokaklardaki kiliseleri görmeden, bir sadekar elinden çıkmışçasına incelikli çeşmelerin hikayelerini dinleyemeden çul ve çaputla geçiyor saatleri..
 
Oysa kahvehaneleri, kuş evleri, hamamları, mescitleri,  tekkeleri, dergahlarıyla nasıl da güzeldir şehrim...
 
Nasıl karıncalanıyor ayaklarım! Bu sabah İstanbul'u severek uyandım! Aklımda ilginç geziler, az anlatılmış hikayeler var....

16 Nisan 2016 Cumartesi

BOMONTİ

 
 
Dün evden erken çıkmak zorunda kaldım, önce Ayvansaray'a Rahil'e uğradım, ardından Şişhane'de kahve molası verdikten sonra Bomonti'ye geçtim.
 
Ben İstanbul'un o taraflarını pek bilmezdim. Ancak ne gariptir ki bir  sebeple adımımı attım ve  gezdikçe, sokaklardaki renklilik hoşuma gitmeye başladı. Önce Pangaltı'nın ötesinde Kurtuluş diye bir mahalle, cadde her ne ise işte, onu keşfettim. İtiş kakış arasındaki ilginç yüzler, esnafın artık İstanbul'da çok nadir karşılaştığımız sempatik tavırları, gerçekten dikkatimi çekti. Ardından nicedir duyduğum ama bir türlü gidemediğim Feriköy ikinci el pazarına taktım kafayı. Gerçi bu ay zamansızlıktan gidemiyorum ancak Mayıs'ın ilk hafta sonu için listeme yazdım. Aklınızda olsun, epeyce erken gitmek gerekiyormuş.
 
Ve bu hafta karşıma Bomonti çıktı!
 
Bomonti kesinlikle benim sisli görüntüler arasında hatırladığım o yıkık dökük mahalle değil. Oldukça hareketli bir yaya trafiği olan, dükkanları, cafe ve restaurantlarıyla şehir içinde saklı bir şehir!
Üniversite kampüsü sanırım oradaki değişime çok katkıda bulunmuştur. Bira fabrikasının bar, kulüp, atölye vs olarak hayata geçirilmesi de gerçekten çok şık bir fikir. Bomonti Bira Fabrikası'nın avlusu,  insanı keşmekeşten alıp, adeta bir vahaya fırlatan havasıyla kesinlikle etkileyici bir yer olmuş. Belki böyle yazmak komik oluyor, kim bilir ne zamandır var ama ben yeni gördüm!
 
O çevrede tekstil ürünlerinin ne kadar zengin olduğunu teyzelerimden bilirim. İkisi de Osmanbey ve Bomonti'den alış veriş yapmayı çok severler. Gerçekten de etrafa bakınca ne kadar zengin seçenekler olduğunu gördüm. İnsan dükkanlara girip, satılan farklı ürünleri yakından incelemek istiyor. Ve tabii aralara serpiştirilmiş küçük restaurantlar ve cafeler, yemek içmek molaları için çok cezbedici. Hatta gözüme bir pizzacı kestirdim ama saat çok anlamlı gelmeyince daha uygun bir güne erteledim.
 
Bomonti'de yaşar mısın derseniz, elbette hayır. Benim evden anladığım şeyle, o mahallelerin yaşam alanı anlayışı ve fiziki koşulları çok farklı. Ama bir İstanbul sever olarak daha sık gidip, keşifler yapmayı isterim doğrusu.
 
Bomonti'ye gitme sebebim olan Manifesto 15 hakkında da yazacaklarım var ancak sanırım bugün vaktim olmayacak. Sadece şunu söyleyebilirim, Ali Koç'un bakış açıcını çok sevdim. Birlikte çalışsak da, çalışamasak da dün itibariyle karar verdim ki, eğitimle ilgili işlerini ilgiyle takip edeceğim. Böyle insanlar, hayata olan inancımızı tazeliyorlar:)
 
 
 

27 Mart 2016 Pazar

ERGUVAN ZAMANI, ERGUVAN ROTALARI

 
 
En sevdiğim ağaçlardan biridir erguvanlar. Sekiz yıl önce hayatla başım fena halde derde girmişken annemin bana aldığı erguvan fidesini hatırlıyorum da, sanki şahsıma koru bahşedilmiş gibi havalara uçmuştum. Büyümedi fidecik. Zaten iki yıl sonra o binadan taşındık. Muhtemelen benim kadar üzerine titreyen olmadığından tutunamadı, küsüp gitti.
 
Duygulu ağaçtır erguvan. Mevsime çabuk kanar. Yağmura hemen yenilir.. Çiçeklerini sadece ağaçta değil, toprağa ve asfalta döküldüğünde de çok seviyorum. Günlük hayatta pek tercih etmeyeceğim bu tuhaf pembe--mor renge Mart sonunda başka türlü yakınlık duyuyorum.
 
Sadece İstanbul'un değil Edirne ve Bursa'nın da erguvan mevsimi çok güzel olur. Edirne, birkaç hafta arkadan gelir ısı farkı nedeniyle. Bursa ise İstanbul'la eş zamanlıdır. Çok ilginç ama ilk erguvanlar güneyde açıyor sanırım, badem ağaçlarının hemen ardından. Mesela Sağır Bahçe'de bir erguvan var. Öyle güzel ve saf ki; bazen ılık sonbaharı da yaz zannedip açıveriyor!
 
İstanbul'un bana göre en güzel erguvan rotalarından biri  Kuzguncuk'dan başlayarak Göksu'ya kadar, uzanan boğazın Anadolu yakasıdır. Mart sonu itibariyle başka türlü kokar deniz.. Laleler de açınca renklerden gözünüzü alamazsınız. Bütün hattı baştan sona gitmeye üşenirseniz en iyi manzaralardan birinin Kandilli'de Adile Sultan Sarayı'nda olduğunu söyleyebilirim.
Bu sarayın teraslarından izleyeceğiniz manzara  gerçekten sultanlara layıktır. Kaldı ki Adile Sultan sıradan biri değildir. O da tıpkı kendisi gibi erguvan rengine tutkun ve iyiliksever bir insan olan Thedora gibi yaşamı boyunca insanlara, özellikle kadınlara ve çocuklara yardım etmiş ve kadın hakları için savaşmıştır. Sarayını ölmeden evvel okul olmak üzere bağışlamıştır. Uzun yıllar pek çok genç kızın eğitimine destek veren biz zamanların Kandilli Kız Lisesi onun hayırlı işlerinden yalnızca biridir.
 
Fakirlere yemek dağıtmak, imarethanelerde bizzat çalışmak dışında özellikle kocasından zulüm gören kadınlara destek olduğu bilinir. Hatta inancından ötürü sık sık Eyüp sultan Hazretlerinin ziyaret eden sultanın, bir gün bu rutin ziyaretleri sırasında tesadüfen kapısını çaldığı bir konakta kaptan-ı derya olan eşinin metresiyle nasıl burun buruna geldiğini anlatan şehir efsanesi çok yürek burkucudur.. İyilik her zaman iyilikle ödüllendirilmiyor..
 
Neyse, Kandilli'den erguvan seyredeceğiniz tek yer saray değil. Sadece sokaklara tırmanarak da boğazı süsleyen erguvanları seyredebilirsiniz. Hafta içi bir zaman seçme hakkınız varsa, Çengelköy ve Küçüksu bence atlanmaması gereken noktalar.
 
Çengelköy'de Thedora'yı anmayı unutmayın. Tarihin dedikodu sayfalarının bize yalan yanlış anlattığı bu güçlü kadın aslında Adile Sultan'dan hiç farklı değildir. Thedora, sıradan bir ailenin, hayatını erotik danslar sergileyerek kazanan kızlarındandır. Adının anlamı Tanrının hediyesi, lütfu. Dans ettikleri sokak dönemin Bizans sarayına çok yakındır ve onu seyretmeye gelenler arasında saraydan soylular da vardır. Daha sonra kocası olacak Jüstinyen ile burada tanışırlar. Thedora dans ettiği sokak yüzünden onu karalamaya çalışanlar tarafından fahişe olarak anılmıştır. Ancak tarih yazıcıları bize durumun bugün baktığımız yerden yorumlandığı gibi olmadığını ve Pornai sokağında erotik danslar sergileyen kadınların hepsi için fahişe diyemeyeceğimizi açıkça anlatır*
 
Çengelköy'de Thedora'nın artık dans edemeyecek kadar yaşlanmış olan dansçılar ve oyuncular için bir manastır yaptırdığını biliyoruz. Toplumda pek kabul görmeyen bu geçkin kadınları veya artık bu işi yapmak istemeyenleri kucaklayan bu manastırın izlerini görmek hala mümkündür.
 
Thedora da tıpkı Adile Sultan gibi erguvan renginin asaletine gönlünü kaptırmış bir kadındı. Bütün Bizans soyluları gibi erguvan renkli pelerinlere, değerli taşlara ayrı bir ilgi gösterirdi. Benim Thedora'ya asıl hayranlığımı  onun Nika Ayaklanması sırasındaki tavrıdır. Ancak erguvanlarla bir ilgisi olmadığı için bunu ayrıca araştırmanızı tavsiye ederim.
 
Erguvan rengini boğaz dışında en çok yakıştırdığım yer Haliç kıyılarıdır. Cibali'den başlayıp Eyüp'e kadar uzaman hat boyunca özellikle tekne ile gezerseniz ( Perşembe Pazarı kıyısından kiralayabilirsiniz, ancak mutlaka pazarlık yapın:))  bu güzel ağacın kıyıyı nasıl süslediğine hayran kalacaksınız. Hele şimdi, Paskalya zamanı nasıl da güzel olur... Oralara kadar gitmişken Eyüp'de Adile Sultan'ın türbesine de uğrayabilirsiniz. Türbedarlık denilen kültür artık yaşamıyor olsa da Eyüp, gerçekten İstanbul'un en mistik alanlarından biridir. Gerek Cellat mezarları, gerek oyuncakçılar ve halkacılar hala çok etkileyici.. Tarihin ilk hayvan hastanesinden tutun, Bizans'ın en güzel ormanlarına kadar yüzlerce sırla doludur bu topraklar..
 
Tekrar boğaza dönersek, bu mevsimde Beylerbeyi Sarayı'da en popüler sezonuna giriş yapar. Güzel bahar günlerinde ve sıcak yaz zamanlarında sarayın püfür püfür esen rıhtımının tadını çıkartabilirsiniz. Fena sayılmayacak bir kahvaltı servisi bile var burada:)
 
Ve tabii en güzel minyatür kasırlardan biri de Küçüksu Kasrı'dır. Erguvan denilince bu güzel binayı geçmek olmaz. Bu bölge özellikle IV. Murat'ın en sevdiği has bahçelerden biriydi. Osmanlı ve öncesinde Bizans için her zaman çok sevilen bir mesire yeri olmuştur. Bugün hala bahar geldiğinde burada hayat aniden canlanıverir. Bu kadar çocuk nereden çıktı diye şaşırıp kalırsınız!
 
Küçüksu Kasrı'nı müze olarak gezebilirsiniz. Hazır buraya kadar gelmişken mutlaka Hasan Usta'nın Çömlek Atölyesi'ne uğrayın derim. Çiçekleriniz için güzel saksılar alabileceğiniz bu sevimli atölyede zaman zaman çömlek kursları da açılıyor. Çamurla oynamak, hem de geleneksel bir atmosfer solumak isteyenlere  güzel bir fırsat olabilir. Ben atölyeden aldığım parçaları evimde de kullanıyorum ve gerçekten çok güzeller!
 
Erguvan rotasında yemek yenecek yerler hakkında özellikle bir şey yazmıyorum ancak elbette Kuzguncuk Çınaraltı' nda tost ve çay molası verebilir, Beykoz Korusu içindeki restauranta giderseniz gerçekten lezzetli yemekler yiyebilirsiniz. Aralarda birbirinden güzel seçenekler göreceksiniz. Bu civarda pek bayat yiyecek olmaz. Hele ki baharda içiniz rahat olsun.
 
Erguvanlar hakkında biraz daha anlatacaklarım var ama sonra:) Şimdi erguvan seyretmeye gidiyorum!
 
 
 
*Yunanca πορνογραφια (pornographos) sözcüğü, porne (fahişe) ve graphein (yazmak) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve "fahişelerle ilgili yazılar" anlamına gelir.

Çeşitli kaynaklarda ''fahişe'' olduğu bile söylenen Theodara aslında mükemmel bir dansöz olarak bilinir. Dans etmek ya da dansöz olarak bilinmek o dönemde de pek makbul sayılmayan bir özellik. Ama dönemin en iyi dansçısı olarak adını tarihe kazımış bir isimdir.
Bu gün kapalı salonlarda basket,voleybol maçları arasında yapılan pon pon kızlar gösterilerin kökeni o günlerden kalma olduğu düşünülür.
Theodora  dansözlük ya da dans gösterisini nerede yapıyor? Pornai sokağında.Yani bu gün dünya dillerinde ortak kullanılan sözcüklerin başında gelen porno kelimesi,dansçı kıyafeti gereği yarı çıplak kadınların dans ettiği lokallerin bulunduğu bu sokaktan  türetilmiş..
Bir zamanların eğlence bölgesi yani...Bu sokak halen burada Sultanahmet'te.,aradan binbeşyüz yıl geçmesine ve o günlerdeki fonksiyonunu yitirmesine karşın  her gün binlerce insan  bu sokaktan yürüyerek hiç bir şeyin farkında olmadan geçiyoruz.

Theodora (Teodora ya da Teo), İmparator Justinian'nın eşidir.

26 Ağustos 2014 Salı

İSTANBUL: HAKKINDA YETERİ KADAR YAZILMAMIŞ ŞEHİR...


Geçtiğimiz Pazar sabahı vapurla Beşiktaş'a geçmek ve hemen aynı vapurla da dönmek zorunda kaldım. Önce mızıldandım. Sonra sustum! Sustum çünkü elimde kahvem, pencerede şehrin nazlı nazlı süzülen hali tam seyirlikti! Günde yüz kere küfürler savurduğum şehir hayatında en masumun yine şehrin ta kendisi olduğuna ayınca, geriye sadece ben, sabah ve İstanbul kaldık.


İstanbul'u sabah, daha kimsenin ayakları altında ezilip hırpalanmamışken seyretmek, eski bir sevgiliyi rüyada görüp sabahına tazelenmiş ve aynı zamanda fazlasıyla buruk uyanmak gibi. Zira bu sadece bir rüya. Tabii bir kaç saat sonra tamamen değişeceğini bildiğim bir manzaraya bakmak da rüya gibi bir tür yanılsama. Olsun, an için paha biçilmez.


Vapurda oturup dışarı bakmak uzun zamandır dur durak bilmeyen telaşımı silip süpürdü sanki. Kendimi olup olabileceğim en güvenli kollarda kaslarım gevşemiş ve sakinleşmiş olarak buldum. Beni geren, şehir karmaşası nereye saklanmıştı? Aslında o hiç yoktu. Gerginlik insanlardan kaynaklanıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Azaltmak için de hiç istekli değiliz.
Neyse, hakkında yeteri kadar yazılmamış şehir, Pazar sabahı bana hissettirdiklerin için teşekkür ederim.


15 Mart 2014 Cumartesi

GİDELİM GÖKSU'YA...

İnsanı, insan hissettiren ve aynı zamanda insanlıktan çıkartan bir şehirde yaşamak zaten ruhsal dengesini korumakta zorlanan ben ve benim gibiler için pek zor! İstanbul akıllara zarar bir şehirdir, bilen bilir. Birkaç yıl önce fotoğrafçı arkadaşımla haftalarca, aylarca sokak sokak gezerken o kadar keyif almıştım ki, aklıma geldikçe özlüyorum. Başka ülkelere gitmek için her fırsatı değerlendiren bizler, ne yazık ki kendi vatanımızdaki zenginlik hakkında okumuyor, öğrenmiyoruz. Merak etmiyoruz. Oysa şehir içinde şehir, zaman içinde zamandır İstanbul. Ne kadar gezip tozsan da "tamam, bildim ben seni" diyemezsin. Öylesine görkemli, öylesine sınırsızdır ki bütün zamanlarıyla kavranmaz, kavranamaz. Bu yüzden de eşsizdir.


Dün Göksu'daydım. Kanlıca'da yoğurt molası verdikten sonra şarkılara, şiirlere sızan Göksu Deresi kıyısında dolandım. Önce masmavi sular, ardından bu küçücük dere derken, haftanın sıkıntısı yavaş yavaş el ayak çekti omuzlarımdan. Çiçeklenen ağaçlar, oyuncu kediler, miss gibi kokan kahvelerle hayat yeniden anlam kazandı. Zaten hayat aslında hep anlamlı; toprağın altındakilerle ve üstündekilerle....

İstanbul Mart ayında hamileliğinin son ayındaki kadın gibidir. Dengesizdir. Bir güneş açar, bir de bakmışsınız sokakları sel götürmüş. Bir sabah poyraza uyanırsınız, ertesi sabah lodosa! Fakat buna değer, zira doğacak olan ay Nisan'dır! Bana göre mevsimlerin ecesi, kentlerin kraliçesinin tacıdır.

Erguvanlar İstanbul'un mührü gibidir. Boğazı asil mavi bir kan olsa, erguvanlar bu soylu kentin pelerinidir. Hayal gücünüze zamanda yolculuk izni verirseniz, gözlerinizi kapatıp şerbet ve gülsuyu kokusunu içinize çekip, damağınızda gül lokumunu hissedebilirsiniz. Mangalda pişen kahveler, kayıklardan yükselen sazlar ve geceyi bekleyen bülbüller sizi sarıp sarmalar... 
Hisarın önünden boğazın sularına bakarken Yıldırım Beyazıd acaba nasıl biriydi diye merak edersiniz. Bir an için onun gözleriyle karşı kıyıyı görmeye çalışır ve heyecanlanırsınız. Yan yana sıralanmış yalılar, o yalılarda derdini, neşesini sulara anlatan insanlar bir bir hayat bulur hayallerinizde.

Mesela ben gerçekten çok imrenirim sabah uyanınca balkona değil de, rıhtıma çıkan insanlara! Kedileri değil de balıkları besleyenlere! Gözlerimi kapatırım ve sabah serininde boğazda uyanmışım da, elimde kahvemle rıhtıma çıkmışım düşü görürüm:)

Göksu, bugün de güzel. Hasan Usta'nın Çömlek Atölyesi'nde hala üretim var. Mis gibi kahve pişiren cafeler de var. Belki mehtaba çıkmak için süslü püslü sandallar yok ama isterseniz tekne kiralamak mümkün.

Kısacası baharda Göksu'ya, Kanlıca'ya uzanmak şart. Ezasını çektiğimiz şehrin, sefası için bu mevsimi doyasıya yaşamak lazım zannımca:)

2 Aralık 2013 Pazartesi

SEVİYORUM SENİ PAZARTESİ PAZARI:))


Efendim, bizim mahalleye çok yakın iki pazar kurulduğundan sanki daha önce bahsetmiştim. Bunlardan biri Perşembe pazarı olup daha ziyade kıyafet satılan, uçsuz bucaksız bir oluşumdur. Diğeri ise daha sakin, az kıyafet, bol yiyecek alabileceğiniz ufak tefek Pazartesi pazarıdır. Pazartesi pazarının fiyatları daha uygun, müşterisi daha sakindir. Diğer tarafataki itiştirilme ve çekiştirilme durumları burada yaşanmaz. Üstelik pazarcıları da daha kibar ve sevecendir.

Alırsınız sırt çantanızı çıkarsınız pazara. Tanıdık pazarcılarla sohbet ede ede, yavaş yavaş sırt çantası dolar. Sadece midenize değil, ruhunuz için de gıdadır pazar. Hepsi olmasa bile çoğu pazarcı sebze ve meyveyi eliyle seçip getirmiştir oraya ya da en azından tezgaha dizmiştir. Ben genellikle "siz benim için seçer misiniz?" derim. O zaman pazarcı memnun olur. Herkes kendisine güvenildiğinde memnun olur. Bu tavır zaman zaman azıcık zarara sebep oluyor tabii, mesela eve geldiğimde çiçeklenmiş bir brokoli ile karşılaşabiliyorum. Yine de pazar ve pazarcı kültürünü sevdiğimden iki çiçeklenmiş brokolinin canımı sıkmasına izin vermiyor ve dikkatimi başka bir pakete yönlendiriyorum.

Zor iş pazar kurmak. Sabahın köründe kalkmak, çamurda, kışta yollara dökülüp, gün boyu üşüyerek ekmeğini kovalamak..
Saygı duyuyorum onlara, hal hatır sorup, hayırlı iş diliyorum. Kuruyemişcimi asla aldatmıyor, bal kabağını daima aynı amcadan, pazı ve lahanamı aynı teyzeden alıyorum. Bu hafta fazla ucuzdu pazar... Üzüldüm! Neredeyse her sebzenin kilosu bir lira idi. Olmadı en fazla iki lira! Ne kazandı ki bu insanlar şimdi? Yirmi liraya bu haftanın bütün sebze ve meyvesini aldım almasına da, sevinemedim.. 

Sanki birilerinin cebinden para çalmış gibi hissettim kendimi. Neden bu işin ortası bulunamıyor diye aklıma takıldı şimdi.. Bu kadar soğuk ve yağışlı bir günde evine dönen pazarcıları düşündüm.. Allah hepimizin yardımcısı olsun demekten kendimi alamadım...

Neyse, seviyorum seni Pazartesi pazarı! Dilerim hep ol hayatımda:)

23 Kasım 2013 Cumartesi

İSTANBUL'U KOKLUYORUM GÖZLERİM KAPALI...


Cuma sabahı erkenden yola revan olduk. Burhan Bey'le Kadıköy 'den çatal, açma, simit Allah ne verdiyse aldık. Hatta simitçi amcanın simitleri mıncıklamaya teşebbüs eden ablaya "dokunduğunuzu alın lütfen" diye çemkirmesine de bayıldık. Düşünsenize, Kadıköy meydanında simit alan üstü başı prenses gibi bir hatuna posta koyacak kadar  cesur bir simitçi!
Sonra Del Tur'un  tadı güzel ama bardakları ucuz çaylarından da aldık ve vapurun üst katına yerleştik. Şunu açıkça söylemeliyim, değil "Marrrmarayyy" havada taklalar attırarak karşıya bir dakikada geçmemi sağlayacak ufo dahi önerilse bu sefadan vazgeçmem imkansız.

İnsanın elinde çay, ağzında mis gibi taze simit varken burnuna deniz havası dolması gibisi var mı? Eğer bu şehrin cefasını çekiyorsam, sefası da en çok benim, bizim hakkımızdır.
Vapur keyfimi elletmem kardeşim! Varsın Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş kardeşlerimiz, zamanla yarışan İstanbullularımız denizin dibinden seyahat etsinler. Nihayetinde "özgür" bir ülkede yaşıyoruz di mi ya?
 
Neyse, burnuma dolan güzel kokular eşliğinde Eminönü İskelesi'ne ulaştık. Burhan Bey okula gitti. Ben de yeni yapılan yaya geçidinden canımı zor kurtararak Yeni Camii önüne ulaşmayı başardım!  ( Trafiği düzenleyen kardeşlerimiz keşke şehir kültürünü özümsemiş insanlar olsalar, keşke bir kaç ecnebi memleket görmüş olsalar... Ah ahhh  )
 
Önce hayvan, tohum, çiçek gibi şeyler satılan  çarşıya girdim. Dolandım biraz. Birbirine karışan kokuların arasında kış çiçeklerine baktım. Sülük satan amcaya baktım. Genişletilen alanları gördüm. Sonra belediyenin Yeni Camii manzaralı mekanlarına baktım. Açıkçası derli toplu ve güzel olmuş etraf. Fakat sanırım ben eskisi kadar samimi bulmadım düzenlemeyi... Kötü olmuş demiyorum, sadece farklı olmuş.. Belki gözümün alışması için zamana ihtiyacım vardır. Gerçi gözümden evvel burnum alışmalı, zira kokular benim için görüntüler kadar önemli.. Şu an  Eminönü'nde inanın kokular bile hizaya girmiş. Çimen kokusu var ama hayvan kokusu azalmış. Döner kokusu yok alt geçitte, belli ki martı popülasyonu güvende!
 
Neyse, hayvan ve bitki satılan alandan Mısır Çarşısı'na yönelince içim birazcık rahatladı; iyi kötü baharatlar hala burada. Şükür! Hatta son zamanlarda alıcısı artan sabunlar ve tütsüler de cümbüşe katılmış. Taze kuruyemiş ve tertemiz sabun kokusundan örülmüş duvarın ardında da  elbette Kahveci Mehmet Efendi var! Bu koku dilerim hiç ama hiç değişmesin. Zira kahve, benim için sadece bir içecek değil, çok daha fazlası...
 
Kahve kokusunu içime çekince aklıma geldi İstanbul'u koklamak. Vapurdan indiğim andan başlayarak gözlerimi kapatsaydım. Ayaklarım beni camiinin önünden geçirir, hafif bir güvercin pisliği kokusu ( tabii rüzgarın yönü de önemli ) içinden yol göstererek hayvan pazarına ulaştırır, oradan da baharat cennetine götürürdü. Son olarak da kahve kokusunu takip ederek Tahtakale'nin yolunu bulurdum!
 
Tahtakale kırtasiye seven herkesin cennetidir. Hatta sadece kırtasiye değil akla hayale gelmeyecek nice ıvır zıvırı burada bulabilirsiniz.  Arayıp bulamadığınız bir şey varsa girip bir dükkana sorun, mutlaka tarif ederler nerede satıldığını.
 
Bütün keşmekeşine rağmen kokularını ölümüne sevdiğim şehrimde aylar sonra kendime iki saat hediye etmek öyle iyi geldi ki.. Burnumdan girip ciğerlerime dolan hava adeta şifa oldu. En kısa zamanda tekrar İstanbul'u koklamak üzere kendime söz vererek İstiklal Caddesi'ne doğru yola çıktım..
 
 
 
 
 
 
 
 
 

30 Mart 2013 Cumartesi

ISMARLANMIŞ GÜN:)

Ne zamandır beceremediğim, hani neredeyse artık olmayacak mı dediğim "kendime İstanbul ısmarlıyorum" günlerime geri döndüm. Hem de ne dönmek!
Allah M. kardeşimizden razı olsun, sabah sporu sonrasında beni bukunduğum yerden alma nezaketi gösterdi ve ilk iş olarak "evimizin herşeyi" olan mekana gittik. O kadar açtım ki, kaç dakikada ne yedim gerçekten hatırlamıyorum ama nihayet bir yatak örtüsü almayı başardım. Böylece annemin en büyük problelerinden birine de çözüm üretmiş oldum. Gerçi benim yatak örtümün olmayışı ya da eski örtüleri kullanmaktan gocunmayışım neden ona sıkıntı verdi hiç anlamamıştım ya, neyse. Anne işte, bazen anlayamıyorum:)
 
Bundan sonrası gerçekten nefis oldu. M. beni gezegende en sevdiğim yerlerden birine götürdü; İstanbul Boğazı'na.! Hani şu durmadan ballandıra ballandıra anlattığım yere. Üstelik Göksu kıyısına!
 
Yarabbim biz ne talihli kullarınız ki, böylesine yaman bir çelişkinin göbeğinde, deliler gibi sevdiğimiz ve bir o kadar da canımıza okuyan bu rüya şehrinde yaşıyoruz! Ne zaman şehrin su kenarlarında dolansam içimi çocukça bir sevinç kaplıyor. Eve dönmüş, hayatın tam merkezine postalanmış gibi hissediyorum. Sokaklarda kaybolmak, hiç görmediğim camiileri bulmak, o ana dek bir kez bile gözüme ilişmeyen detayları keşfetmek aklımı alıyor. Mesela dün Anadolu Hisarı'nda daha önce hiç yürümediğim bir istikamete doğru yol alırken, öyle güzel bir sokak gördüm ki, aklıma Guguk kuşu'nun şu güzel fotoğrafı geldi:
Yavaş yavaş güneşten çıkıp, grinin en büyülü tonlarına bürünmüş bir şehir düşünün; sokaklarına rüzgar ve deniz kokusu üflenmiş. Evlerinin duvarları, bir zamanlar kenti koruyan surların, hisarların duvarlarıyla sarmaş dolaş olmuş.. Her virajdan sonra bir süpriz, her adımda bir büyü.
 
Bir duvar gördük ki, ah! M. fotoğrafları gönderince sizinle paylaşacağım; kuzeye bakan, yemyeşil bir duvar! Dokunmaya doyamayacağınız bir yosun halısı!
Ne mi yaptım? Yanağını dayadım duvara, avucumun içini bu yumuşak halıyla tanıştırdım. Sonra da gören gözlerimiz için şükrettim! Tamam, kabul ediyorum, şehrin belası, kahrı çok... fakat hala o kadar güzel ki....
 
Bu birbirinden güzel sokaklardan çıkmazdık ya, inanılmaz üşüdük! Tekrar Göksu kıyısına döndük ve arabamızın rotasını Hasan Usta'nın çömlek atölyesine çevirdik.
 
Bizi yepyeni çömlekler bekliyordu! Hasan Usta'nın mirasına sahip çıkan, Göksu geleneğinin son temsilcisi mekanda mutlu mutlu dolandık. M. toprak bardaklardan, ben de mavinin en sevdiğim tonlarıyla sırlanmış tabak ve kaselerden aldım. Dokunmaya kıyamayacağınız kadar güzel kap ve kaçakları seviyorsanız mutlaka Hasan Usta'ya uğrayın. Oradan alınınan kapların içinde sunduğunuz kek, meyve ve kurabiyeler emin olun farklı bir şekilde anlamlanıyor. Bir saksı aldım ki, çiçeğini eker ekmez sizinle paylaşacağım. O zaman ne demek istediği çok daha iyi anlatabileceğim. Toprağın dönüşümünü, ateşle aşkını çömlekler kadar güzel anlatan başla bir şey bilmiyorum.
 
Hasan Usta ile sohbet ve alışverişimiz bitince romantik tarafımızı boğazın sularında bırakıp, karşılanması gereken ihtiyaçlarımız için bir mekan ziyareti daha yapıp, harika bir yorgunlukla evlerimize döndük. Nasıl mı hissettim. Şöyle:
 
Yorgun, hafif ve çok keyifli!Ismarlama günlere bayılıyorum. Hoşgeldin bahar!

12 Şubat 2012 Pazar

ETHEM EFENDİ 47 SEN BENİMSİN!

Evimiz eskidi, taşınalı neredeyse tam bir yıl olacak. Yeni adresime ve telefon numarama iyice alıştım. Hatta hoşlanmaya bile başladım. İnsan hiç ardımda bırakamam dediği her şeyi nasıl da bırakıyor. Bir gün geliyor bedenini bırakıyor yahu, ötesi mi var!
Neyse, annemi bizim mahallenin az ötesindeki çarşıya götürdüm bugün. Zeytinci ve peynirci ile tanıştırdım. Pastörize olmamış sütü nasıl sipariş edeceğini öğrettim. Ama en önemlisi ona bahçe kapısına yapışıp, hatta duvarına tırmanın "benimsin!" diyerek baktığım köşkü gösterdim. En son bir ev için buna benzer birşey söylediğimde aile dostlarımız o eve kiracı oldular. Zira dediğim, "ah ya bu evde her mevsimi görmek isterim" idi. Gördüm de! Zaman zaman Sapanca'ya gidip dinlendiğim o şahane evden bahsediyorum. Asla benim olsun demedim. Ama orada mevsimleri seyretmeyi gönülden istedim. Şimdi bu evi istiyorum yani köşkü. Basbayağı seviyorum onu!
Okul yapacağım. Kocaman, neşeli bir okul.
Ethem Efendi 47 numarayı benim kılacak birini tanıyorsanız her türlü anlaşmaya varım! Yeter ki benim olsun. Sahibini tanıyan var mı????

31 Ocak 2011 Pazartesi

ÖZLEDİM SENİ...

"... biliyor musun ben İstanbul'u çok seviyorum. Ama insanmış gibi; beni gözetleyen, ruh halime göre kah kucaklayan, kah kızıp kenara fırlatan bir insan. Bazen yakın dostum, bazen de kardeşim.. Hatta bende izi olan sokaklarında gezerken, en eski sırlarımı paylaştığım aşığım gibi seviyorum onu. Bu şehir başka şehirlere benzemiyor dostum..."
Dedim sana yazdığım satırlarda ve samimiydim. Özledim İstanbul'u. Aynı evde yaşayan ve birbirine dokunmayan insanlar gibiyiz; içinde yaşadığım şehre dokunmamak yordu, yıprattı. Kendimi kollarına bırakıp, uzun uzun sokaklarında yürümek, henüz bilmediğim hikayelerinde gözüm açık düş görmek istiyorum İstanbul. Sana yeniden dokunmak, Ayasofya'nın sütunlarına sarılmak, Nurbanu ile aynı çınarın altında serinlemek, Salacak'ta gün batırmak arzusundayım. Çarşıda kaybolmak, Blakerna'da dua etmek, Haliç'te ölümlülüğü seyretmek istiyorum!
Erguvanlarını özledim İstanbul. Adaları sarıp sarmalayan mimozalarını, soğuğumuzdan kaçan kuşlarını özledim. Lodosun da , poyrazın da en anlamlı olduğu şehirsin sen. Rüzgarın şehrisin. Kaç şehir vardır ki senin gibi sokakları yüzyıllar, binyıllar koksun? Kaç şehir vardır ki insanın kalbini avucunun içinde tutsun kah sıksın, kah bulutlara fırlatsın?
Özledim seni İstanbul. Özledim kendimi.