30 Nisan 2010 Cuma


.... her yeni yaşamda, bu Ruh-eşlerinden en az birini bulmak için gizemli bir zorunluluk duyarız. Onları ayırmış olan Büyük Aşk, onları yeniden bir araya getiren Aşk'la mutlu olur.

"Peki Ruh-eşimin kim olduğunu nasıl anlayacağım?"...

..."Risk alarak" dedi. "başaramamak, hayal kırıklığı, yanılmak gibi riskler alarak ama aşk'ı aramaktan hiç vazgeçmeyerek. Aramaya devam ettiğin sürece, sonunda zafere ulaşırsın."

..."Yaratılışın özü bir ve tektir." dedi. " O özün adı da Aşk'tır. Aşk pek çok yaşama ve dünyanın pek çok yerine dağılmış olan deneyimi yoğunlaştırmak için bizleri yeniden bir araya getiren güçtür. Ezelden beri var olan Ruh- eşlerimizin nerede olduklarını bilemediğimiz için bütün dünyayı aramak zorundayız. Eğer onlar iyi durumdaysa, biz de mutlu oluruz. İyi değillerse, bilinçsizce de olsa onların acısınının bir bölümünü de biz çekeriz."

29 Nisan 2010 Perşembe


"OYNARSIN, KAZANIRSIN, OYNARSIN, KAYBEDERSİN. OYNARSIN. ASLOLAN, KAÇINILMAZ OLAN, OYNAMAKTIR."

JEANETTE WINTERSON, TUTKU.

28 Nisan 2010 Çarşamba

MEHTAP, ERGUVANLAR VE DENİZ


YARABBİM SEN NASIL YÜCE, NASIL CÖMERT BİR VARLIKSIN Kİ iSTANBUL GİBİ BİR ŞEHRİ YARATMIŞ VE BENİ DE İÇİNE KOYMUŞSUN. AYRICA ORADA DURMAMIŞ ,BANA BUNU GÖRECEK BİR ÇİFT GÖZ, KOKLAYACAK BİR BURUN VE HAZZINA VARACAK KOSKOCAMAN DA BİR YÜREK VERMİŞSİN. İŞTE BEN CÖMERTLİK DİYE BUNA DERİM!


BU AKŞAM BOĞAZ İNANILMAZDI. FETHİ PAŞA KORUSU ERGUVANLARI, BOĞAZ KÖPRÜSÜ MANZARALI YEMEK- AZICIK HIZLIYDI AMMA VALLAHİ ŞİKAYET ETMİYORUM:)- VE CENTİLMEN KAVALYEM SAYESİNDE BİR SAATLİK DE OLSA BAŞIM DÖNDÜ ŞEHRİN GÜZELLİĞİNDEN. SANKİ ZAMANDA GERİ GİTTİM VE AZ ÖNCE YALININ KAYIKHANESİNDEN MEHTABA SÜZÜLEN KAYIKLARDAN BİRİNE ATLADIM. HANENDELER VE BÜLBÜLLER SAZA EŞLİK EDERKEN, BEN RÜZGARIN TADINI ÇIKARTTIM... HAYAL İŞTE. AMA ŞÜKÜRLER OLSUN Kİ İÇİNDE "KIRIKLIK" YOK:)


BU GÜZEL MEHTAP VE GECE İÇİN HERKESE AMA ÖZELLİKLE SİR VE HEKATE'YE TEŞEKKÜR EDERİM:)))

CİBİLLİYET


Padisah, Vezir'e sormus: "Egitim mi onemli, cibilliyet (soy-sop, nesep) mi?"Vezir hic dusunmeden cevap vermis: "Eğitim Padisahim".Padisah memleketin her yerinden tellallar cagirtmis ve emretmis.Tellallar memleketlerine dagilip, cagriyi tebaya iletmisler: "Duyduk duymadik demeyin, Padisah en iyi hayvan terbiyecisine 100 kese altin verecek".En iyi hayvan terbiyecisi Padisah'in huzuruna cikarilmis.Padisah hayvan terbiyecisine sormus: "Bir kediye tepsiyle servis yapmayi ne kadar zamanda ogretebilirsin?".Terbiyeci cevaplamis: "6 ayda ogretirim Hunkarim".6 ay dolmus, terbiyeci huzura alinmis.Padisah sormus: "Ogrettin mi?"Terbiyeci: "Ogrettim Hunkarim".Saray erkani toplanmis. Kedi elinde tepsi, servis yapmaya baslamis. Tam vezirin onunde durmus.Bu sirada Padisah, gulen gozlerle sormus: "Egitim mi onemli, cibillyet mi?".Vezir, Padisah'in sorusuna düşünmeden Eğitim padişahım diye cevap vermiş, Padişah cebinde hazir tuttugu fareyi ortaliga salmis. Kedi tepsiyi firlattigi gibi farenin pesinden kosmaya baslamis. Tabii, aldigi tum egitim aninda yokolmus.Padişah yine sormuş vezire Cibilliyet mi Eğitim mi diye.Vezir cevap vermis: "Cibilliyet padisahim".

27 Nisan 2010 Salı

SABIRSIZ


Sabır benim iyi özelliklerimden biridir demek isterdim, ama değil. Olsaydı, olabilseydi bu gece güzel bir ay ışığı yürüyüşü yapacaktık... Özür dilerim.

26 Nisan 2010 Pazartesi

bir uçurtma kadar özgür olmak...


...isterdim... kulaklarım rüzgarın uğultusundan başka her sese sağır olsun isterdim... Samed gibi bir oğlum olsun. Narin gibi çiçek satarak yaşayayım. hayatım Hıdrellez ateşinden atlayarak akıp geçsin... isterdim... daha çok toprağa basmak isterdim... kısacası bu fotoğrafta kalmayı çok isterdim....istiyorum!

25 Nisan 2010 Pazar

İNANMIYORUM


Aşkın cinsi, milliyeti, yaşı, doğru zamanı vs vs olduğuna inanmıyorum. Bütün bunları bekleyenler ve umut edenler bence sadece öğretilmiş değerler üzerinden mutluluk kırıntısı peşine düşüyorlar. Ne mi oluyor? Yüzde ikibin hayal kırıklığı!


Ferzan Özpetek, Pedro Almodovar ve Janette Winterson bana inanılmaz büyülü geliyorlar. Onların eserlerinde öğretilmiş şeylere karşı büyük bir isyan var. Üstelik bunu marjinal olmak adına da yapmıyorlar. Sadece oluyorlar! Olurken ezberi bozuyorlar.


Erkek arkadaşlarımın çoğu - neyse ki Burhan ve Mustafa hariç:)- Ferzan Özpetek filmlerinden hoşlanmıyorlar. Sanki adam film yapmıyor da onlara cinsel tacizde bulunuyormuş gibi köşe bucak kaçıyorlar. Janette Winterson da böyle. Kime Vişnenin Cinsiyeti'ni ya da Tutku'yu versem, hemen aklına lezbiyenlik geliyor. Bu mudur bütün anladıkları diye gerçekten üzülüyorum!


Aslında şaşırmamak lazım. Neredeyse bütün bir hayatı başkaları için yaşıyoruz... İstediğimizi yiyemiyoruz, çünkü ince olmak lazım. İstediğimiz kadar gezemiyoruz, azıcık oturmak lazım... Hayatımız, aslında tam istediğimiz gibi konuşamayarak, anlaşamayarak, sevişemeyerek ve yarım yamalak aşk hikayeleri içinde debelenerek geçiyor. İtirazı olan varsa çok sevinirim zira benim etrafımdaki tablo ne yazık ki böyle...


Dün Annem Hakkında Herşey* isimli filmi izledim. Yıllar önce bu film için bir girişimde bulunmuştum ama kadının taksiyle travestilerin yaşadığı bölgeye girişiyle, filmin orasında kalktım gittim. Fazla geldi. Çıplaklık, sapkınlık olarak algıladığım üç beş kare beni o kadar rahatsız etti ki, devam etmek istemedim.


Oysa dün akşam hikaye bana çok yakın geldi. Lezbiyen değilim, olmayı bir an bile istemiş biri de değilim ama erkeklere bayıldığım da söylenemez... Ne yazık ki aradığı adamı bulamamış biriyim. İşin ilginç tarafına dönersek, dün akşam filmi büyük bir hayranlıkla seyrettim. Gerçek bir aşk filmiydi. İçinde birden fazla aşk hikayesi vardı ve hikayelerin hepsi birbirinden cesurdu. Gerçekti.


Buraya gelmiş olmak; izlediğim filmi cinsiyetimden vazgeçmiş ve aslında belki de ona en fazla sahip çıkmayı başarmış olduğumu farkederek izlemek bana çok iyi geldi.
Yavaş yavaş anlamaya başladım "aşk nedir", "aşk nasıl yaşanır"... Bugüne kadar gerçek aşkı bulamayışımın sebebi onun ne olduğunu bilmememden kaynaklanıyordu. Bana öğretilen, kitaplarda anlatılan, ahlaklı kadınların evlilikle sonuçlandırdığı cinsten şeylerin peşindeydim. Şimdi etrafıma göz gezdirdiğimde pek çok arkadaşımın - evli, boşanmış veya bekar - ellerinde kalan kırıntılara bakıyorum da kendimi bu anlamda hiç yalnız hissetmiyorum!
İlişkilerin içinde sevgili, anne, evlat, patron, çalışan... akla gelebilecek her şey oluyoruz, nedense sadece kendimiz olmaya cesaretimiz yok. İşte bu yüzden bütün bu yönetmenler, yazarlar ve hatta ressamlar, müzisyenler gerekli. Onlar evrenin ritmini yakalayabiliyorlar. Onlar evrendeki müzikle uyumlu bir şekilde dans ediyorlar. Biz mi? Bir kısmımız onları seyrederken kıskanıyor, bir kısmımız da aralarına karışacağı günü iple çekiyor benim gibi. Ama eminim çoğumuz hayatı boyunca gizli gizli izleyecek onları ve kendisi gibi olanlarla sosyalleştiği anlarda da kurallar ve ahlakla dolu bir siperden ateş edecek. Sorarım size ateş açtığınız şey nedir? Kendi korkaklığınız, bastırılmış varlığınız olmasın sakın?
Neyse, bütün söylemek istediğim bizi kandırıyorlar. Sorumluluklar, ahlak kuralları ve bize imzalattıkları onlarca kağıt parçası mutluluk getirmiyor. Bir ve bütün olmayı sağlamıyor. İçimiz kırık dökük, hayatımız etrafa saçılmış, darmadağın. Dünya nüfusu hiç olmadığı kadar mutsuz. Botox, kozmetik ürünleri, spalar, birkaç bin dolarlık çantalar içimizdeki yaralara merhem değil. Gündelik hayata karışarak sadece içimizdeki sesi bastıryoruz. Ne kadar dolu dolu(!) yaşarsak, onu duymak o kadar zorlaşır diye ha gayret yüksek perdeden yaşıyoruz. Bakalım nereye kadar?

24 Nisan 2010 Cumartesi

FİLİN KALBİ



Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.


Halil Cibran



Bu sabah hatta son üç sabahtır Bodrum'da uyanıyor olmalıydım... Olmalıydım ama olamadım. Olamadık. Ashram ahalisi olarak yapacağımız güzel bir tatil ve o tatilden edineceğimiz fayda bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Ertelendi ertelenmesine de içimizi de kırdı geçirdi...


Büyük bir savaştan çıkmışcasına dağınık hissediyorum kendimi. Aklım, hislerim, elim kolum ve daha beni ben yapan neyim varsa sağa sola saçılmış sanki. Uzanıp toparlayacak kadar bile enerjim kalmamış.


Dün adada yokuşu tırmanırken de içimde o tarifsiz isteksizlik vardı. Durmadan tekrarladım kendime "denize bak, mor salkımlara bak, kahveyi hemen yutma, tut ağzında ve hisset" diye... Bazen hiç faydası olmuyor. Ağır, anlamsız ve yorgun geliyor her şey... Yanlış yöne gidiyor gibi hissediyorum. Seçtiğim şeye mi istikamet yoksa hala, sadece ardımda kalandan kaçmakta mıyım hala emin olamıyorum...


Son okuduğum ve hala bitiremediğim kitapta "durmak, gerçek anlamda durmak zordur" diyor. Zor ama imkansız değil...


Sağlıklı kararlar vermek için, tam da yüreğimin ortasındaki isteğime ulaşabilmek için durmam gerektiğini biliyorum zaten. Onu, etrafını saran kuru gürültüden kurtarmam gerektiğini anlıyorum. Bütün bu kitapların, kuralların ve hatta aslında toptan her şeyin manasızlığını gördüm... Gördüm de hala yolun çok başındayım, bunu da gördüm!


Suskunlar şöyle bitmişti: "Susmak, belki de gerçeği anlatmanın tek yoluydu"


Durmadan bizim ashramdan bahsediyorum ya size, oraya gidip gelmelerimden, çocuk yogası ile ilgili hayallerden... Yavaş yavaş varlığımı her iki dünyada birden sürdüremeyeceğimi iyice gördüm. Anladım demeye korkuyorum çünkü anlayıp anlamadığımı ya da ne kadarını anladığımı zaman gösterecek...


Saf ve temiz olana ulaşmak sevdasında, çöplükler içinde dolaşmaya yer yok. İçinizi temizlerken bedeninize çamur banyosu yaptıramazsınız... Hocam durmadan anlatıyor. Bazen kızıyor, kırıyor, kırılıyor ve susuyor. Ama hep anlatıyor bize...


Hayatımın en büyük hikayesini neden içime sığdıramadığımı, neden olduramadığımı bana gösteren ashram oldu desem? Ama hala tam olarak anlayamadım desem?


Yıllar önce minicik, sevimli, uğurlu bir fil almış genç kadın. Bir bahar sabahında kapısına bırakılan bu güzel hediyeyi hemen kucaklamış. Önceleri her gün sevmiş fili, beslemiş. Özen göstermiş. Sonra her ne olduysa olmuş ve fil, evin uzak köşelerinde yaşamaya, sadece yemek saatlerinde mutfağa gelmeye başlamış. Hatta bazen uykuya dalıyor, aylarca uğramıyormuş yemeğe.. Genç kadın ve fil, uzun yıllar aynı çatı altında yaşamışlar. Taa ki bir gece salonda büyük bir gümbürtü kopana kadar...


O gece aniden uyanmış fil. Hala ufacık, sevimli sanıyormuş kendini. Ve eve sığabilen zamanlarda kalan kalbinin, büyüyen bedeninden habersiz oluşuymuş aslında bütün hadise. O gece mutfağa gitmek ve kadın orada mı diye bakmak, başını dizlerinin üzerine bırakmak istemiş. Fakat daha attığı ilk adımla kadının en sevdiği avizeyi kırmış!


Çünkü fil, artık o eve ve kadının kalbine sığamayacak kadar büyükmüş...


Gün aydınlandığında ikisi de gerçeği anlamışlar. Yine de uzun bir süre anladıkları şeyi görmezden gelerek hayaller kurmaya devam etmişler. Sanki fil hala minicikmiş ve sanki o ev ikisi için hala uygunmuş gibi...
Gün bitip gece geldiğinde, artık etrafı aydınlatacak bir avizeleri olmadığı için zifiri karanlıkta öylece kala kalmışlar... Fil her hareket ettiğinde kadının anılarından bir kaç tanesi tuzla buz oluyormuş. İçi birbirinden değerli cam eşyalarla dolu evde neredeyse kırılmadık tek bir parça kalmamış... Kadın her gece tuzla buz olan eşyalardan kalan kırıkları, sabah büyük bir üzüntüyle süpürerek aylarca yaşamış. Ve bir sabah evin içinde oturacak bir tek sandalye bile kalmadığını nihayet fark etmiş...


Günlerden bir gün, hava karardığında usulca filin yanına gitmiş. Gözlerine ve kalbine uyku tozu* üflemiş. Derin bir uykuya dalan ve ne olduğunu anlamayan fili, o uyanmadan evden çıkartmanın bir yolunu bulmalıymış... Düşünmüş, düşünmüş ama onu hiç bir kapıdan çıkartamayacağını sonunda anlamış. Parçalamak zorundaymış bu kocaman bedeni..


Mutfağa gitmiş ve eline büyük bir makas alarak salona dönmüş. O gece filin kulaklarını kesmiş. Böylece aralarındaki ilk köprü yıkılmış; fil artık onu duyamazmış... Ertesi gece ve ertesi gece yavaş yavaş filden hep bir parça kesmiş. Kestiği parçaları da kapıda bekleyen, hiç tanımadığı ve yüzünü bir kez bile görmediği kadına veriyormuş. İki kadın hiç konuşmamışlar. Bu yüzden, filin kesilmiş parçalarının nereye gittiğini ve diğer kadının usta bir terzi olduğunu asla öğrenememiş.


Fakat işin en zor kısmına gelindiğinde kadın durmuş; filin kalbi salonun ortasında halının üzerinde öylece duruyormuş... Kadın yere eğilmiş, kalbi eline almış. Tam kapıyı aralamış ve diğer kadına uzatacakmış ki, son anda vazgeçmiş.


Ertesi sabah ve onu takip eden diğer sabahlarda evi iyice temizlemiş, avizeyi tamir ettirmiş. Yeniden, sabırla ve özenle ama bu kez cam değil, gümüş eşyalarla döşemiş evi. Artık kimse eşyalarına zarar veremezmiş. Hem zaten bir daha fil beslemek gibi bir niyeti de yokmuş. Her şey emniyetteymiş.
Emniyette miymiş?


O gece ve o geceyi takip eden gecelerde çok garip bir şey olmuş; hiç hesapta olmayan bir şey... Her şey yoluna gireceğine daha da sarpa sarmış. Çünkü gerçeği anladığını ve problemi çözdüğünü sanan kadın aslında yanılmış...


Fil evden çıkmış çıkmasına ama filin kalbi hala mutfaktaymış... Kadın, bir tek gece bile uyuyamıyormuş. Evet artık ortalığı kırıp geçiren bir fil ve kör karanlıkta kalınan geceler yokmuş fakat filin kalp atışları daima kulaklarındaymış... Pek çok defa sabaha kadar oturmuş ve son gece kapıya gelen kadına neden bu kalbi de veremediğini düşünmüş. Sonunda, ne kadar büyük bir yanılgıya düştüğünü anlamış...


Kadını arayıp bulmayı ve ona filin kalbini vermeyi düşünmüşse de, aslında buna cesareti yokmuş. Zaten diğer kadının da filin kalbinin peşine düştüğü yokmuş.


Kadın, gümüş eşyalarla dolu evinde pek çok uykusuz gece geçirmiş. Pek çok kitap okumuş ve onlarca farklı öğreti arasında bir sihirli cümle arayıp durmuş derdine çare olacak. Ama bulamamış...


Hala yollardaymış. Elinde bir parça mendil ve içinde filin kalbiyle dolanıp duruyormuş... Bazıları Kuzey Denizi'ne gitti diyorlar onun için. Bazıları ise durmadan yakındığını, elindeki mendilin ağırlığıyla ilgili garip hikayeler anlatan bir meczuba dönüştüğünü söylüyorlar...


Eğer ben bu kadını bulabilseydim ona filin kalbinin de aslında kendi kalbi olduğunu ve o cam eşyalardan kurtulmanın kendisi özgürleştirdiğini söylemek isterdim. İyi ve kötü her neyimiz varsa hepsiyle devam etmeyi öğrenmekten başka çaremiz yok demek isterdim. Acaba aynanın karşısına geçsem ve kendi gözlerime bakarak sanki o kadınla konuşuyormuş gibi yapsam bir faydası olur mu? Yoksa hocam gibi sadece sussam o kadın bütün bunları bir gün anlar mı? Anlama anı daima mutluluk verir mi? Durmadan peşinde koştuğumuz mutluluk acaba gerçekten gerekli midir?


Bilmem. Bu sabahtan başlayarak aynaya bakacağım. Bakalım orada kim var... Ben, fili öldüren kadın ya da filin ta kendisi!


Size anlatırım...
*Uyku Tozu: 240 gr yalan, 100 gr hayal kırıklığı, 21 gr aşk ve 312 gr aldatma içerir.

23 Nisan 2010 Cuma

23 NİSAN KUTLU OLSUN:)))

Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.
HALİL CİBRAN

21 Nisan 2010 Çarşamba

YÜREĞİM GÜM GÜM BU SABAH


"Geri kalan hayatı, kendi düşleriyle bu dünyanın ortak gerçekliği arasındaki acımasız çatışmalarla geçecekti. Onu tanıdığım kadarıyla, sonuna kadar savaşacak, tüm gücünü ve yaşama sevincini kimsenin, ama hiç kimsenin inanmaya hazır olmadığı bir şeyi boşu boşuna kanıtlamaya çalışarak tüketecekti.
Kimbilir; onun ölüm arayışı, belki de deniz kazasına uğrayan birinin bir ada aramasına benziyordu. Kimbilir kaç kez, gecenin geç saatlerinde metro istasyonlarında soyguncuların çıkagelmelerini beklemiştir boş yere. Kimbilir kaç kez, Londra'nın en tehlikeli mahallelerinde boş yere bir katil aramış, belki de kendinden çok güçlü adamları boş yere kışkırtmaya çalışmıştır.
Ta ki sonunda kendini vahşice öldürtmeyi başarana kadar. Peki, o zaman, hayatımızdaki en önemli şeylerin bir anda yok olup gittiğini görmenin acısından kaçımız kurtulacağız? Yalnızca bizim için çok önemli olan insanlardann değil, düşüncelerimiz ve düşlerimizden söz ediyorum: Bir gün, bir hafta, birkaç yıl daha dayanabiliriz, ama eninde sonunda yitirmeye yazgılıyız. Bedenimiz sağ kalır ama ruhumuz er geç ölümcül darbeyi yer: En kusursuz cinayet budur; yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.
O adsız sansız suçlular yaptıklarının farkında mıdır acaba? Kuşkuluyum, çünkü onlar da - mutsuz, kibirli, düşkün ve çok güçlü olanlar - kendi yarattıkları gerçekliğin kurbanıdırlar..."
Portobello Cadısı
Sebebini bilmiyorum ama büyük bir sınava girecek gibi, az sonra ameliyat masasına yatacak gibi ya da uzun bir seyahate çıkmadan önceki upuzun gecede kıvranır gibi başladım güne! Bu çarpıntı ritim bozukluğu veya kahveyi fazla kaçırmak da olabilir ya, ben farklı bir koku alıyorum nedense...
Dün gece gördüğüm rüyayı, gün bitince anlatacağım. Bazı rüyalar vardır hani, yorumlamaya korkarsınız, büyüsü bozulur diye suya anlattırır büyükler... İşte dün gece öyle bir rüya gördüm. Yüksek benliğim beni en derin korkumun, en büyük aşkımın kucağında salladı. Bana bugünü müjdeledi ama bugün ne olacak söylemedi. Bilmiyorum. Sadece aranızda inançlı birileri varsa benim için dua etsinler, zira ben dua edemeyecek kadar tutuldum!
Fotoğraf mı? Ha onu Sir geçen C.tesi Beylerbeyi Sarayı'nın bahçesinde çekti. Pazar günü için rotamızı kontrol etmeye çıkmıştık ki, ben bu fotoğraftaki arkadaşı gördüm. kendisi benim ilk oyun arkadaşıma çok benziyordu... Yüzümdeki bu koskocaman ve nicedir buralara uğramayan seviç, o anları anımsamaktan...
Sene 1977, Bodrum Kalesi girişinde demir parmaklıkların ve kapının hemen önünde mermer bir aslan var. Aslında ben henüz onun aslan olduğunu bilmiyorum. Benim için bir at o. Üstelik kafası yok; kafasız bir at ve hayal gücü tavan yapmış bir çocuk...
Annem her öğleden sonra bizi Raşid'in Kahvesi'ne indiriyor. Babam dükkanda, az ileride. Muhtemelen arkadaşıyla tavla oynuyor ve akşamüstü içkisi var elinde. Benim bir gazoz hakkım var kahvede. Gazozumu içip, Hüseyin Amca'nın ardı sıra dolanıyorum biraz. Henüz Fahri Kaptan'ın dükkanının önü doldurulmamış ve bizim yengeçleri kovaladığımız rıhtımcık da yıkılmamış. İşin doğrusu daha o zaman ne içimde ne dışımda ne de Bodrum'da "hiçbir şey" yıkılmamış... Hayat peri masalı, ben de masalın en şanslı kahramanı...
Kahvenin mutfağı karanlık, nemli. Hafif bir kahve kokusuna, demlikten boşaltılmış ıslak çay kokusu karışıyor. Çöp kovasının yüksekliği neredeyse boyum kadar. Dükkanlara servis yapan kapıdan sızan ışık, bu gotik karanlığa çok yakışıyor. Sanırım benim ters ışığa aşkım taa o zamanlardan geliyor...
Karanlıktan sıkılınca dışarı çıkıp biraz yengeç kovalıyor, sonra kaleye doğru gidiyorum. Ana kapıda kargalar var. Koşarak onlara doğru kollarımı açıp, hepsinin havalanmasına sebep oluyorum. Kargalarla oynamaya bayılıyorum! Masmavi gökyüzünde simsiyah lekeler onlar. Sesleri çok fena ama gözleri birer safir sanki! Ben taaa o zamanlardan taş seviyorum. Değerli, değersiz, duvarda ya da parmağımda, taş için deliriyorum!
Kalenin duvarları gri, yüksek... Boyumun on katı belki. Hendeğin olduğu kapı açıksa deliler gibi koşuşturuyoruz arkadaşlarımla. Yan tarafta karakol binası var, bazen polis amcalar çıkıp bize bakıyorlar. Olsun başkomiser bizim komşumuz! Hem ben halıcı Sadi Bey'in kızıyım. Kimse beni burada oynamaktan alıkoyamaz! Özgürüm, güçlüyüm, kale benim, Bodrum benim, her şey benim!
Bu kapıdan başka bir kapısı daha var kalenin. Denizciler Kahvesi önünden koşarak o kapıya doğru gidiyorum bazen. Sağda sıra sıra tekneler var. Papatya, Ünal Amca ve Selim Abi de o teknelerin içindeler. Henüz Bardakçı'ya kara yolu olmayan, motorlarla gidilen yıllar bunlar... Zeki Müren ölmemiş, Ayla Eryüksel'in dükkanı çok moda ve Selçuk Amca'nın boncukları tezgahtan kalkmamış... Arşipel açık, Han açık, Örümcek ve Çerçi en mükemmel tasarımlarıyla hizmette! Daha ne dükkanların, ne hayatların, ne de kalplerin kapanmadığı zamanlar bunlar...
Kapıda bekliyor güzel atım beni. Hoopp diye atlıyorum sırtına. Adım Artemisia, bu kalede yaşayan kraliçeyim ben. Limandaki tüm tekneler donanmama dahil. Yenemeyeceğim kral, deviremeyeceğim yelkenli yok! Daha hiç yara almamışım, hiç savaş kaybetmemişim... Kaybetmek kelimesini kalbim hiç işitmemiş....
Saatlerce bir elimde kılıcım, diğeriyle sımsıkı atımın boynuna tutunarak savaşıyorum. Yorulunca da girişin solundaki taş lahite uzanıp dinleniyorum. O zamanlar benim için kraliçenin yatağı o lahit. Lahit kelimesini de tıpkı kaybetmek kelimesi gibi henüz bilmiyorum...
Ölüm henüz hayatımızda değil....
Sir'e beni şu bir tek fotoğrafla yüzyıllar öncesine götürdüğü için teşekkür ederim... Bana bir zamanlar kraliçe olduğumu hatırlatan bu koskocaman gülümseme o kadar iyi geldi ki, burada sabaha kadar yazsam da eksik olacak... Teşekkürler...

19 Nisan 2010 Pazartesi

SÖYLE BANA ERGUVAN SENDEN DAHA GÜZELİ VAR MI ŞU BOĞAZDA?

Elbette bunu Pamuk Prenses'in üvey annesi değil, ben soruyorum sevgili erguvanlara. Ve müsadenizle cevabı da ben veriyorum: daha güzeli yok! Evet mor salkımlar, leylaklar, katmerli güller, papatyalar ve yüzlercesi güzellikte yarışıyor... Amma velakin benim için varsa yoksa erguvanlar.


Ne zaman erguvan sever oldum hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen lisedeydim. Daha öncesinde sanki hiç erguvan yoktu hayatımda. Oysa şimdi, İstanbul'u sevmek kadar büyük bir tutku erguvanlar.


Her bahar bekliyorum, haftalar öncesinden heyecanlanıyorum. Etrafımdaki herkesi alarma geçirip boğazın etrafında turlayarak sabırsızlanıyorum. Sonra ilk erguvanı görüyorum! Oh be diyorum, bu yıl da gördüm sizi.


İçimde nereye dokunduğunu hala bilmiyorum bu ağacın; belki gizli saklı asalet takıntıma çok yakıştırıyorum rengini, belki hayatın geçiciliğini anlatan kısacık ömürlerinde, daralan zamanı hissediyorum ve hatta kimbilir belki de hala bir umut var diyerek yeniden ve yeniden çiçeklenen dallarına hayranım sadece...


Ne önemi var ki? Seviyorum erguvanları işte.


Dün yaptığımız Boğaz gezisi, benim en başarısız rotamdı. Zira erguvanları görmeye sanki ben çıkmışım gibi, çoğu yerde misafirlerimi unuttum! Onlara bu halim ne kadar yansıdı bilemiyorum ama dilerim abartmamışımdır!


Bol bol Adile Sultan ve Thedora anlattım. Mesire yerlerinden, Venedik gondollarıyla yarışan İstanbul kayıklarından, mehtap gezilerinden, hanende ve sazendelere kurulan sofralardan, kadınların ipekli, şifonlu feracelerinden, yaşmaklarından bahsettim. Yaşanamayan aşklar ve uçu yanık mendiller bölümüne zaman kalmadı.. Aslında buna ne gezide, ne de bende zaman kalmadığı için anlatmadım.


Canım boğaziçi hakkında ne demek isterse onu dedim. Susmak istedim sustum, şımarıklık yapmak istedim yaptım. Hiç profesyonel değildim. Sir - yeni ismiyle Muffin Gurusu - olmasa ne olurdu konuklarımızın hali bilemem:))) Ona buradan sabrı, benim gibi şımarık bir masalcıyı toparlayan varlığı için teşekkür ederim.


Annem mest oldu erguvanları seyrederken. Sırf onu mutlu görmeye değerdi. Sir'in annesi de mutluydu. Annelerimizi gezilerimizden birinden misafir etmek büyük keyifti. Onların zevk aldığı bir iş yapmış olmak çok hoşuma gitti. Şimdi eminim ikisi de Tirilye gezisini iple çekecekler.


Tekrar ağacımıza dönersek, erguvanların arasında dolaşmanın kanımın bir kısmında Rumluk olmasıyla ne kadar ilgisi var gerçekten bilemiyorum. Gerçi kanımda ne var ondan da pek emin değilim ya... Bildiğim tek şey bu ağacın İstanbul'da tam yerini bulduğu. Japonya'ya kiraz çiçekleri ne kadar yakışıyorsa, Boğaziçi'ne de erguvanlar o kadar yakışıyor vesselam.
Keşke bu yüzyılda hala "erguvan şenlikleri" yapılıyor olsaydı ve keşke biz de Japonların Sakura Bayramı gibi Erguvan Bayramı kutlayarak bu güzel ağacın gölgesinde azıcık durup, hayatlarımızı gözden geçirebilseydik... Her yıl önceliklerimizin değişen sıralamasını bu mevsimde, bu ağacın gölgesinde yapabilseydik. Kalan ömrümüzün an be an bizden kopup giden dakikalarında "ah keşkeler" olmadan yaşayabilmek için gücümüzü bu mevsimde toplayabilseydik....


Onu Filistin'den bu topraklara sürükleyen kadere, İsa'yı ölüme - ya da ölümsüzlüğe - götüren havariye, erguvan rengi odalara doğmuş tüm Bizans soylularına selam olsun. Böyle bir mirasın üzerine oturmuş olmaktan ne kadar zevk aldığımı anlatamam. Ama fotoğraftan anlamanız mümkün:)))
Bu gezide yaptığımız önemli bir keşfi de ayrıca paylaşmak isterim: Çocuklarla ve yetişkinlerle yoga yapabileceğimiz harika bir fidanlık buldum. Mayıs ayında bu etkinliği mutlaka hayata geçirmek istiyorum.

SÖYLE SÖYLE ERGUVAN SEN

17 Nisan 2010 Cumartesi

BOĞAZDA ERGUVAN GEZİSİ


18 NİSAN PAZAR GÜNÜ İLK DEFA ÇIKACAĞIMIZ BOĞAZ GEZİSİ İÇİN SON HAZIRLIKLAR YAPILMIŞTIR. ANCAK KONUKLARIMIZA KIYAFET ZORUNLULUĞU OLDUĞUNU SÖYLEMEYİ UNUTMUŞUZ, LÜTFEN FOTOĞRAFTAKİ KILIK KIYAFETE YAKIN ŞEYLER TERCİH EDİNİZ:)))


KONUYLA ALAKASIZ NOT: SİR BUGÜN ÇOK GÜZEL FOTOĞRAFLARIMI ÇEKTİ AMA KENDİNİ BEĞENMİŞ DERSİNİZ DİYE BUNU SEÇTİM.


Tekrar tekrar kendime anlatmam gereken nedir?

Her zaman yeni bir başlangıcın, farklı bir sonun olduğu.

Öyküyü değiştirebilirim. Ben öykünün kendisiyim.

Başla.

16 Nisan 2010 Cuma

SÜRPRİZ SES: JAHAN BARBUR!


Uzun uzun yazmak ve herkesi kıskandırmak isterdim ama ne vaktim var, ne de böyle bir haz noktam kaldı ne yazık ki. Amma velakin özetlemeden atlayacak kadar da olgunlaşmadım:) Bu güzel günü anlatmam lazım azıcık.


Dün Sarvesi bize inanılmaz bir yoga dersi yaşattı. Ne zamandır bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Kendisine, ben ve tüm hücrelerim teker teker ve hatta tekrar tekrar teşekkür ederiz. Devamını dileriz:)


Gün yoga dersiyle bitti sananlar yanıldı... Uzun zamandır arayıp da bulamadığım mavi şalıma kavuştum! Meğer hiç olmadık bir mağazada kenara saklanmış beni bekliyormuş! Aldım tabii. Onu orada göremeyen tüm ablalara teşekkür ederim:)


Biraz daha yürüyünce okuldan yani yirmi yıl önceden bir kız arkadaşımla karşılaştım. Pek sevindik bu tesadüfe; öpüşüp, koklaşıp şimdilik vedalaştık. Yakışıklı bir oğlu var, kesin yoga sınıfım alamam lazım:)


Ahiretliğimi aradım, acaba kaçta gelecekti? Dün geceden beri aldığım gizemli maillerin ve telefon mesajlarının bir anlamı olmalıydı. Acaba bana Saadet'i mi getiriyordu? Yoksa yeni sevgilisiyle mi tanıştıracaktı?


Aaa yalnız geldi. Ne Saadet, ne de yeni sevgili yok... Ama keyifler gıcır, faça şahane. Eee ben akşam "düzgün birşey giyeyim mi?" dedim, "yok" dedin. Şimdi böyle ter kokulu, pasaklı bir abla olarak kaldım! Zaten benim kaderim bu, süslenip püslensem bi işe yaramaz, ama özel bir durum olsa ben kesin kot pantalon ve sırt çantasıylayımdır...


Önce güzel bir yemek yedik. Ardından da yürüyüş yaparak eve gideceğiz sanıyorum... Sanıyorum ama yanılıyorum; eve gitmiyoruz; Hayal kahvesi'ne gidiyoruz!


Bu gece Jehan Barbur konseri varmış orada ve ahiretliğim hem onun yeni işini kutlayalım, hem de halka karışalım diye bir sürpriz yapmış! Sürpriz sevmem demiştim di mi? Geri alıyorum, sürprizlere bayılırmışım da haberim yok!


Çok güzel bir gece oldu. Arka masada bir dakika durmaksızın havadan sudan konuşan ve şişedeki, şarap azaldıkça saçmayan genç çift - aslında ne güzel, hala birbirlerine söyleyecek sözleri var.. Ya da tam tersi ne acı, daha çok uzun bir yolları var:)) - , karşımızdaki masada adamı yiyip bitiren geçkin ama taş gibi ve işi bilen abla da dahil olmak üzere hiç bir şey keyfimizi kaçırmadı.


Jehan Babur, çok naif, minicik bir kadın. Şöyle anlatayım, benden iki tane Jehan çıkar! Fakat sesi gerçekten güzel. Sahnede biraz tutuk ve salondan kopuk gibiydi fakat dinleyici o kadar kelekti ki, havaya girememesi bence çok normal. Bugün bir albümünü almak istiyorum. Herkese de tavsiye ederim. Ayrıca kendisiyle tanıştım; son derece güzel bir yüzü ve yumuşacık bir ifadesi olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Yoga derslerine bile davet ettim. Eee genç kadın, yakında evlenir, e evlenen çocuk yapar, çocuk büyür... :)))))


Dün gece için ahiretliğime çoook teşekkür ederim. İnsan sevgilisiz kalınca ölmüyor bu kesin, insanı bitiren tek şey sevgisizlik. Sevgisiz kalmak felç olmak gibi; duygusal felç... Bugün hala yaşıyorsam ve devam ediyoram bunu kesinlikle dostlarıma borçluyum. Allah kimseyi sevgisiz bırakmasın ve herkesin hayatında bol bol sürpriz olsun! Bol bol Muse, yoga, müzik ve her ne iyi geliyorsa o olsun. Daha uzun yazmak isterdim ama kıskandırmak gibi olmasın Erol Hocam'la yelken antremanım var:)))*


Unutmadan, "uyan" çok güzel bir şarkı....
* Ya burada biz bizeyiz diye rahat rahat yazıyorum. Yabancı biri okuyunca kadına bak yoga, yelken deli gibi zamanı, üstüne de parası var diyecek ama işin aslı öyle değil.. Çok şanslıyımdır sadece, her zaman her yerde en doğru hocayı bulur, yamacına yerleşirim. Eee bu da benim doğal yeteneğim:)

14 Nisan 2010 Çarşamba

YANIMDAKİLER UZAK, UZAKTAKİLER YAKİİİN OLMUŞ CANA..

Hayat neden verildi bize? Kim oldugumuzu bulalim diye. Anamiz babamiz, kocamiz karimiz, cocuklarimiz ve es dostlar hep arac. Varliklariyla sorgulatiyorlar her animizi. Kimsin sen? Peki bu senaryo icinde yalan nereye sigar? Zaaflarimizi kapatmak icin soylediklerimiz, korktugumuz icin soylediklerimiz, yuzlesemedigimiz icin soylediklerimiz. Soyledigimizi bile farkedemediklerimiz. Soyleyince ne oldugunu ne kadar dusunuruz acaba? ben "uma" bu dunyaya kim oldugumu bulmak icin geldim. Tahammulum yok oyalanmaya. Surekli savas halinde biri gibi gorunurum, savasim kendimledir, az bilen vardir. Kavga ederken bile kulaklarim dinler bu nereye gidiyor diye. Aci geldiginde takip ederim korku nerede diye. Hicbir firsati harcamam. Gecmem gecistirmem. Kavgami ederim son zerreme kadar. O son zerrem de huzuru hissedene kadar surer kavganin seyahat suresi. Yaranin derinligiyle ve etrafimdaki aracilarimin yardima gonulluluguyle de alakalidir bu. Yalan soylemeyi secip gecistirmeye calisanlarla devam eder durur kavgam. Temcit pilavi gibi... Cunku ben kavgami ederken kendim icin, beni anlayamayip benimle kavga edenler bilmezler iclerindeki yaralari. Onlar sadece benim kavgaciligima cevap verdiklerini sanarlar. Herkesin zamani gelir oysa... Bir bir. Araclarim gorevlerini bitirdiklerinde degisir yerleri digerleriyle ve yeni yaralar acilir. Degisirken bunlar istemeyi biraktiklarim da bir bir gonderilir hayatima. Oyunu tek sebepten oynuyorum, uyanmak dilegim. Beni hala uyutmaya calisanlarin ninnilerine tikandi kulaklarim. Uyuyanlar icin de cok can sikici benim feryatlarim. Ne guzel surda uyuyorduk di mi?

PARK, SABAH, YAĞMUR


Edirne'ye giderken hocama söylediğim şeyi, bu sabah Muse'a da söyledim: yeni bir sözlük yazıyorum. İçinde kelimeler ve o kelimelerin karşılığı olarak benim ne anladığım yazıyor. Yani gezegendeki otuzyedi yıllık tembelliğime son verip, kendi sözlüğümü yazıyorum, özetlersek; öğretilmişleri ardımda bırakmak için bir koca adım daha atıyorum.

Elbette bu sözlüğü yazmak kolay olmuyor. Etrafım kırılmış, gücenmiş insanlarla dolu, daha da dolacak. Ama Celaleddin Dedem uyarmıştı; bu yolda daha çok acı var çekilecek...

Bu sabah evden çıktığımda gökyüzü pembeydi; sol taraf pembe, sağ taraf gri.. Yağmur yağmadı. Yağacakmış gibi yaptı ve durdu. Sadece serinini hissettik, nemli hafif bir rüzgar yaladı geçti yüzümüzü. Bazı dostluklar da böyle. Her dost rahmet olup tarlamıza yağmıyor, bazen de sadece rüzgarı geçiyor hayatımızdan.

Parktaki laleler de çok güzellerdi bu sabah. Özellikle kırmızı lalelerin, çay bahçesinin beyaz çiti boyunca sabah ışığının hüzmeleriyle selamlaşarak, ağaç kuytusuna doğru serpiştirilmiş halleri inanılmazdı.

Bugün evdeyim. Boğaz gezimiz için hazırlanmam lazım. Hiç kimse gelmese bile, -yağmur insanları neden bu kadar korkutur hiç anlamam - Sir, Burhan, annem, Nazlı ve Nazmi Hocam, Işıl, Senem, Asuman abla geliyorlar. Çok çalışmam lazım çoookkkk:)

13 Nisan 2010 Salı

DOST VE TOST BİRBİRİNDEN NASIL AYRILIR?


Genc adamin biri, dermis babasina her gun;

Benim de dostlarim var, sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder,

Olmaz oyle cok dost, hakikisi

Belki bir, belki iki,

Fazlasini bulamazsin gercek, hakiki...

Devam eder durur konusma...

Aralarinda baslar bir tartisma,

Karar verirler bir sinava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir aksam bir koyun keserler,

Ve koyarlar cuvala.

Baba der ki ogluna,

'Hadi al bu cuvali, simdi gotur dostuna'.

Cuvaldan kanlar damlamakta,

Sanki oldurmusler de bir adami,

Koymuslar cuvala,

Distan boyle sanilmakta.

Delikanli sirtlar cuvali,

Gider en iyi bildigi dostuna, calar kapiyi.

O dost, bakar ki bir cuvala hem de kanli,

Kapar hizla kapiyi delikanlinin suratina,

Almaz iceri arkadasini,

Boylece tek tek dolasir delikanli,

Kendince tanidigi, sevdigi dostlarini.

Ne care, hepsinde de sonuc aynidir.

Evlat geriye doner.

Ama icten yikilir...

Babasina donerek; hakliymissin baba ' der.

Dost yokmus bu dunyada ne sana, ne de bana.

Baba 'hayir Evlat 'der, benim bir dostum var bildigim.

adi, cuvali alda bir kerede git ona.

Genc adam, cuvali sirtlar tekrar..

Alnindan ter, cuvaldan kanlar damlar...

Gider, baba dostuna. Kabul gorur, sevinir.

O dost, delikanliyi alir hemen iceri.

Gecerler arka bahceye.

Bir cukur kazarlar birlikte,

Cuvaldaki koyunu gomerler adam diye,

Uzerine de serpistirirler toprak.

Belli olmasin diye dikerler sarimsak...

Genc adam gelir babasina;

'Baba, iste dost buymus' diye konusunca,

Babasi; 'daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarin git O'na, cikart bir kavga,

Atacaksin iki tokat, hic cekinmeden ona,

iste o zaman anlasilacak, dostun hakikisi.

Sonra gel olanlari anlat bana...

'Genc adam, aynen yapar babasinin dedigini,

Maksadi anlamaktir dostun hakikisini,

Babasinin dostuna istemeden basar iki tokadi!

Der ki tokadi yiyen DOST;

'Git de soyle babana, biz satmayiz sarimsak tarlasini boyle iki tokada'!

Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile seni sevmeli...

Sarilacak biri olmadigin zamanlarda bile sana sarilmali...

Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile sana dayanmali...

Dost dedigin fanatik olmali;

Butun dunya seni uzdugunde sana moral vermeli.

Guzel haberler aldiginda seninle dans etmeli,

Ve agladiginda, seninle aglamali...

Ama hepsinden daha cok;

Isi bitince seni bir tarafa atmamali...

12 Nisan 2010 Pazartesi

HADRIANOPOLIS'E ERGUVAN YAKIŞIR MI?


Evet yakışır! Hem de ne yakışmak....


Sabah 06.46, Sir paniklemiş yine. Yine diyorum çünkü çemkirmek benim, paniklemek onun göbek adı oldu Kerubim gezilerinde. Şükürler olsun ki o paniklediğinde bana sükunet, ben çemkirme moduna geçtiğimde de ona derviş dinginliği geliyor:) Bakalım bu yolda bizi ne maceraler bekliyor!


Bu keşif gezisini diğerlerinden ayıran bir şey var, Nazlı ve Nazmi hocam da bizimle geliyorlar. Önce şaka zannettim ama sabah onları arabada görünce gerçek olduğuna inandım. Vallahi de geliyorlar! Üstelik Sir'in annesi de bizimle Lüleburgaz'a kadar yolcu; ablasını ziyerete gidiyor.


Yola çıkışta son durum şöyleydi: kahveler ve peynirli sandwichler hazır, meyva suyu ve çikolatalar tamam, poğaçalar da gelmiş. Veeee kuru köfte var! İnanabiliyor musunuz, Nazlı hocam kuru köfte yapmış yaw! Nasıl sevindim anlatamam. Şımarık çocuk moduna geçmek için hiç bir eksiğim kalmadı şükür!


Bi dakika, ben rehberdim di mi? Evet, ciddi oluyorum ve yoldayız:)


İstanbul Edirne yolu inanılmaz rahat ve keyifli bir yol. Buraya ilk kez Verda ile gelmiştim ve ikinci gelişim Cenk kardeşleydi. Sonrasında hep Sir vardı. Sir, ben ve konuklarımız. Ama her mevsimi güzeldi Edirne'nin bunu iyice anladım.


Şehre girişi farklı bir yoldan yapıp önce Bulgar Kilisesi'ne uğradık. Gerçekten de çok güzelmiş kilise... Ve şansa bakın ki tam da ayin saatine denk geldik. Samimi olmak gerekirse, son yapılan restorasyon kilisenin içinde pek bir şey bırakmamış. Temiz, pak bir havası var ama biz hariç üç kişilik bir cemaat yeterli enerjiyi oluştıramamış... Zaten bulgarca pek molodik bir dil değil. E müzik zayıf, kostüm zayıf vesaire derken insan havaya giremiyor. Yine de oradaki direnci, zamana ve tüm tarihe meydan okuyan yedi kişiyi saygıyla seyrettik. Tören beni benden alamayınca, zihnim etrafı kolaçan etmeye başladı tabii. İkonalar, semboller, koku, ritüeldeki detaylar her şey farklıydı. En çok çift başlı kartala ( Bizans dönemimden başalayan ilişkilere bakınca şaşkınlığımı anlarsınız, yarım yamalak anlatmayayım burada. hem belki Virgilius anlatır:)), ellerini mudra yapmış İsa'ya ( bunu neden daha önce görmedim ki ben? ) ve ölüler için yakılan mumlara takıldım. Tabii rahibin tören boyunca yüzünü bize değil tanrıya dönmesi ve Aziz George kardeşimizin de ejderha katili oluşu beni derinden yaraladı:)


Şekilde görüldüğü üzere ruhani atmosferde yer bulamayınca, aklım oradan oraya zıpladı durdu! Bulgar Kilisesi görülesi bir yer vesselam. Çünkü üst katta Bugar kültürüne ait eşyalar ve bir kütüphane düzenleyerek, gerçekten bir varlık göstermeye çalışıyorlar.
Sonraki durağımız elbette Selimiye! Yarabbim şu kalem işlerini yapanlar insan mıydı? Bu uyum, bu görkem, bahçedeki kokular...


Sinan'ı hissetmek isterseniz mutlaka Edirne'ye gelmelisiniz. Hem de ısrar ediyorum bizimle gelin, zira 19 Mayıs Edirne Gezisi* muhteşem olacak. Gerçi hocalarım bir kez daha gelmeyecekler muhtemelen ama onları sonbaharda tekrar kandırıp getirmeye niyetliyim. Bu şehir alev alev çınar yapraklarıyla yanarken de başka güzel... Hem Rüstem Paşa Kervansarayı'nda kahve içmedik ki daha!


Selimiye'den çıkışı arastadan yapıyoruz. Arastanın kapısı şopar ve erguvanlarla süslü! ( Sir bağıra çağıra şopar ve erguvan dememe deli oluyor:)) Şoparlara verecekmişm beni! ) Edirne çingene cenneti!


Bir şah erguvanın altında fotoğraf çektirdikten sonra diğer hamam, camii ve çarşıların izini sürmeye başlıyoruz. Sokullu Hamamı, Taşhan, Saat Kulesi ( Hadrianaopolis'den kalan az bir taş temeli ve bir kaç parça malzemeyi burada görmek mümkün. Ama şimdilerde daha çok güvercinlere yuva olmuş ve bir kaç lalenin bahçesi haline gelmiş vaziyette... ) ve yemek molası!

Edirne tava ciğeri denilen şey inanılmaz lezzetli. Üstelik biz başka yerde şubesi olmayan, ciğer bitince kapıyı kilitleyip giden bir dükkanda yiyoruz. Demeye çalıştığım, bundan iyisi yok! Bir tabak ciğeri üç saniyede yiyip, gözümü garsona dikiyorum ama aslında karnım doydu. Rabbim gözümü doyursun!


Ciğerci çıkışı, kale içi yolcusuyuz. Burası, II. Beyazıd döneminde bölgeye yerleştirilen Sefarad yahudilerine ait bir mahalle. Tabii ortada ne bir yahudi, ne de can çekişen Büyük Sinagog dışında bir sinagog kalmış... On üç sinagog ard arda iki büyük yangında gitmiş... Bu kalan zavallım ise belli ki anılarda kalmaya mahkum; gitti gider...


Sinagog ardımızda kalırken, yönümüzü tekrar çarşıya çevirip, Tahtakale Hamamı ( artık bir meyhane ), Lale Camii, Rüstempaşa Kervansarayı diye devam ediyoruz. kervansaray gerçekten güzel. Bir otele dönüştürülmüş ve hakkıyla kullanılamıyor olsa da yani illetmecilik anlamında harikalar yaratmasalar da güzel... Bir süre bu mekanın tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Fonda Ömer Faruk Tekbilek çalıyor... Bu müzik geri kalan herkesi ve her şeyi silmek için yeterli aslında. Ama yine de avluda semazenler, sedirlerde konuklar, ortada dolaşan kahve ve buz gibi şerbetler var hayallerde...


Hayal mi dedim? Buyrun Selçuklu'nun gölgesinde serinleyin. İşte Eski Camii! Burası Edirne'nin kalbi sanki. Bu camiiden çıkmak istemiyor insan. Duvarlar, kubbeler, her detay büyüleyici. Anlatacak mıyım sanıyorsunuz? Hayır... İstesem de yapamam. Burası ancak görülebilir, hissedilebilir fakat ne yazık ki anlatılamaz. Beni aşar...


Şimdi külliyeye gidiyoruz. Bakalım aşk acısı çekenler nasıl tedavi ediliyormuş**... Bu külliye gerçekten eşsiz. İçini hakkıyla gezmek isterseniz en az iki saat burada kalmalısınız. Biz kalamadık zira sırada Adalet Kulesi ve Muradiye vardı. Hem Meriç Nehri kıyısında gün batırmadan dönemezdik buralardan...


İşte Alalet Kasrı. Rapunzel yaşasaydı, bence bu kuleyi isterdi. Şahsen ben bayıldım. Bütün bir Namazgah ovasını seyretmek için öyle iyi bir noktada yükseliyor ki, gidip görmesi bedava! Önündeki mücevher gibi köprü ve ardındaki Kırkpınar alanı da ayrı bir eğlence. Tabii etraf çingene dolu ama Sir diyor ki, önceleri daha da betermiş. Gezmek için gelen turistleri otobüslerden indiremiyormuş rehberler.


Şu bastığımzı topraklarda o ünlü Horasan harcını mümkün kılan tavukların gıdakladığını, IV. Mehmet'in avlandığını ve sefere çıkan orduların namaz kılışını hayal etmek hiç zor değil. Dokunulamamış bir gerdanı var Edirne'nin...


Muradiye Camii... İçini göremedik. Hırsızlar çinilerini tek tek yürüttüğü için kapıyı kilitlemek zorunda kalıyorlarmış... Ama dışı bile yetti. Burası bir mevlevihane olarak yapılmış. Rivayete göre Mevlana, II. Murat'ın rüyasına girip bir mevlevihane yaptırmasını istemiş... Burada hala mevlevi mezarları mevcut.. Sanırım bu gezideki en büyük keşiflerimden biri Muradiye oldu. Yıllar sonra en çok özlediğim şeylerden birini yaptım burada! Uçurtma uçurdum!!!!


Sir, şoparlardan ricacı oldu, ben de hocalarımı, yaşımı başımı unutup deli danalar gibi uçurtmanın peşine düştüm. Yarabbim, sanki uçurtma ipi değilde balon mandarı var ellerimde! O minicik kağıt parçası beni alıp götürecekmiş gibi çekiştiriyor. Yavaş yavaş salıveriyorum ipini. Arabada bekliyor olmasalar ben buradan ayrılamam...

Bu duyguya denk bir haz düşünemiyorum. Rüzgara tapıyorum arkadaşım, ötesini berisini bilmem! İçimdeki bir parçaya çok iyi geliyor rüzgar. Nefesimi kesmesini, saçımı başımı dağıtmasını, elimden kaçıverecekmiş gibi naz yapmasını çok seviyorum! Rüzgarla uyumlanmak bana evrenin kalbinde olmak gibi geliyor.

Uçurtmayı Samed'e*** bırakıp, istemeye istemeye arabaya dönüyorum.... Şimdi sırada mimar Kemalettin'in meşhur Edirne Gar'ı var. İşte Karaağaç'tayız! Gar gerçekten çok güzel, gara giden yol da harika. Ama yorulduk. İçeri girip bakacak kadar enerjimiz kalmadı. Bu yüzden Meriç kıyısına dönüyoruz.


Önce bu güzel köprüden akşam güneşine selam verip ( Sarvesi hocam görse hemen güneşe selam yaptırırdı:)) ardından kutsal içecek biraya doğru masaya yönleniyoruz.
Ve ben kuru köftelerimle kucaklaşıyorum. Kuru köfte, patates, bira! Akıllı bir insan daha ne ister?


Edirne'den dönüş bana hep sevimsiz gelmiştir.... Ya, acaba gerçekten ashramı buraya mı taşısak ki? Hem üniversitede potansiyel var. Yazın okullar kapanınca güneye gider, sonbahara döneriz. Olmaz mı acaba?


Mayıs'da tekrar Edirne'de olacağımızı bilmek beni rahatlatıyor... Geziyi güzelleştiren herkese; hocalarıma, Sir'e, güneşe, rüzgara, şoparlara ve elbette erguvanlara teşekkür ederim...
Namaste!


* http://www.kerubimstorytellers.com/ 'dan etkinlik takvimine bakınız.
** Osmanlı tarihindeki ilk bimarhane.
*** Şopar Veled:))



10 Nisan 2010 Cumartesi

YÜKSEK LİSANSLI PERİLER OLAĞANÜSTÜ HAL TOPLANTISI DÜN GECE YAPILMIŞTIR


Bilinçli olarak bir hafifleme, temizlenme harekatı başlattım demiştim ya, işte bu harekattan dün kütüphanem nasibini aldı! Taşınıyorum arkadaşlar. Nereye diye sormayın zira henüz bilmiyorum ve fakat hazırlanıyorum. Önce yatağımı attım, şimdi kitapları kolilere doldurup apartmanın altındaki depoya yolladım. Sadece ihtiyacım olanlar kaldı. Hani tekrar dokunmak isteyeceğim ya da Kerubim gezilerinde kullandıklarım, kullanacaklarım. Arkeoloji ile ilgili olanlara elbette kıyamadım. İnsan ha denilince kişisel tarihini temize çekemiyor ama eğer birinin bana geçmişsiz gelmesini istiyorsam bu temizlik kaçınılmaz... Başladım işte; içimi, dışımı, evimi temizliyorum. Etrafımdaki insanları hal ve tavırlarına göre değil, benim onlar hakkındaki hissettiklerime göre yeniden konumlandırıyorum.


Güzel olan şu ki, Burhan ve Mustafa hala benimle! Bunun değeri ise paha biçilmez. Bana rağmen benimle olmaları hayatımın mucizesi:) Onlardan, olmak istediğim insanın dost parçasını öğreniyorum. Yaşadığım onca şey - evlendim, boşandım, şehirden ayrıldım, ülkeden ayrıldım, kendimden ayrıldım.... - çekip gitmelerine neden olmadı. Ne taşkınlıklarımda beni eleştirdiler, ne de acıdan kıvranırken, dilim keskinleştiğinde gücenip kaçtılar...


Hayatımdaki pek çok erkek, buna ne yazık ki bebeklik arkadaşım da dahil, ilişkimiz sevgililiğe dönüşmediği için beni terk etti. Hatta hırpaladılar. Onların hiçbiri dostum değildi, hiçbiri beni sevmemişti. Kimi ailemi, kimi evimi, kimi eğitimimi, kimi saçımın rengini sevdi. Çoğu ulaşılmazlığımı sevdi. Oysa gerçek sevgi bunların hiçbiri değildi ki... Üstelik ben ulaşılmaz değildim.


Kadınlar da farklı davranmadılar. Onlar da arka planda kalmaktan gocunmayan tarafımı sevdiler. Dişi tavırlarım yoktu, rol çalmıyordum ve piyasaları için tehdit değildim. Ama biraz sesim yükseldiğinde çoğu kaçtı gitti.


Çok az ilişkide iki kişiydim; genellikle ben, o, benim egom ve onun egosu olarak oturduk masaya!


Oysa bütün istediğim anın biricikliğinde kalabilmekti... Tıpkı Burhan ve Mustafa ile olabildiğim gibi. Geçmiş ve gelecek, varlık ve yokluk olmaksızın, hayatım boyunca benimle anda hapsolabilecek birini bekledim... Ama o ana en çok yaklaştığımda kaçan da ben oldum! Çünkü temiz değildim. Kuyruğuna teneke bağlanmış kediler gibi geçmişimden ne var ne yoksa sürüyordum ardım sıra. Çeyizimle girmeye çalışıyordum bana verilen alana! Elbette giremedim. Dürüst değildim, tam anlamıyla orada olursam hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordum. Canım yanacak endişesi o kadar baskındı ki, o duyguyla yeni bir şey yaratamazdım...


Dostlar, sevgililerden daha toleranslı. Dostlar, bize rağmen bizimle kalanlar. Biz kim olduğumuzu unuttuğumuzda adımızı fısıldayanlar. Dostlar, bunu yapmış olmak için yapmayan, sadece yapan insanlar. İşte benim dost tanımın, işte benim Yüksek Lisanslı Perilerim!


Dost kelimesine neden bu kadar takıldığımı da ilerleyen günlerde anlatacağım. Şimdilerde anda kalmak, arkadaş ve dostu ayırmak, ilişki ve iletişim arasındaki farkı yakalamak gibi uğraşlarım var. Bütün yaşadıklarımın hayat akdimde olduğunu kabullenmenin huzuru da var tabii. Bu yüzden ne iyi ne de kötü yok. Doğru ve yanlış da yok. Her şey ve herkes tam da olması gerektiği gibi hayatımda. Ve ben eşşek gibi şanslıyım:)


Ha unutmadan, dün gece baktım da içkiden çok uzaklaşmışım ben, o kadarcık rakı bile fazla geldi. Sabah kendimi zehirlenmişim de midem yıkanmış gibi acayip hissettim. Yine de güzel bir gece oldu, emeği geçen dostlarıma teşekkürler, teşekkürler...


Önemli Not. Bu hafta sinemaya gideceğiz unutmayın!

9 Nisan 2010 Cuma




"...Aşkın olduğu yerde halis kalpler uyanıktır. Diğerlerinin güzelliğine ne ihtiyaçları vardır ne de bunu umut ederler. Elinde altın tutuyorsan, çamura dönüştürecek yollar icat etme..."



"Aşırı ihtiyatlı tüccarlar kaybetmekten korktukları için başarılı olamazlar. Cesur tüccarlar en az on kere kaybederler ama sonunda muvaffak olurlar. Neyi kaybetmekten korkuyorsanız evinizi gözetleyen hırsızlara atın, özellikle de kaybetmekten korktuğunuz şey inancınızsa.


Neyi derinden seviyorsanız ona zaman ayırın ve bundan yoruluyorsanız ilk fırsatta vazgeçin. Bazen sevdikleriniz, inancınız ve çocuklarınızı koruma konusunda çelişkilere düşebilirsiniz. Sevgiyle en uyumlu olanın yanında olun, diğerleri zaten yok olacaktır."

8 Nisan 2010 Perşembe

VOL.II

Ashrama gelmek için ara vermem gerekiyordu, kaldığım yerden devam ediyorum kıskandırmaya, pardon paylaşmaya!

Neyse, kahvaltımızı bitirip, Kapalıçarşı'nın Beyazıd kapısından giriyoruz. Buraya her gelişimde kendimi harikalar diyarındaki Alice gibi hissediyorum. Sanki bütün dükkanlar ve içlerindeki mallar sadece ben arada bir gidip keyfini çıkartayım diye oradalar! Bu kez daha da ayrıcalıklıyım çünkü hocam benimle. Ve bunun ne demek olduğunu az sonra göreceksiniz..

Çarşı esnafı sabahın köründe önlerinden geçen ikiliye tuhaf tuhaf bakıyor, soru çok açık turist mi bunlar? Emin değiller, çünkü hocamda da bende de kafa karıştırıcı bir duruş var. Üst baş, hal tavır da milliyetimiz hakkında pek ip ucu verecek cinsten değil. Ama biz bu bakışları fazla dikkate almayarak keyif içinde kayboluyoruz sokaklarda. Örücüler, Kürkçüler, Halıcılar derken benim kumaşçıyı buluyorum. Her zamanki gibi ipekler, ketenler, yazmalar akıllara zarar! Gayet güzel fiyatlara meditasyon örtüleri bulup, ilk uygun zamanda topladığımız bilgileri Nazlı Hocam'la paylaşmak için dükkandan kart alıyoruz.* Aslında bu gezi sırf Nazlı Hocam için. Yani şöyle açıklayayım; buralarda onunla gezeceğimiz zaman yorulmasın, sıkılmasın diye bir keşif yapıyoruz. Vallahi:))


Kumaşçıların arasından sıyrılıyoruz nihayet ve rotamızı Bedesten'e çeviriyoruz. Aaa Zincirli Han'ın içine bakıyoruz önce. Ya ne güzelmiş burası. Oturup bir çay içsekdik ya avluda. Fakat afyonu patlamamış abilerin, davet eden yok! Ya belki çok zenginiz... "Allah Allah...


Bedesten... Tanrım bu ne güzellik. Gümüşler, taşlar, antika ıvır zıvırlar, minicik sandalyelere tünemiş ilginç amcalar... Gümüşçüye girdik bile! yemek ve çay takımları, hokkalar, çerçeveler. Bir süre burada kala kaldık. Ama hayalimizdeki yemek takımı ve hokka ne yazık ki burada değil. ** Ama iyi bir satış elamanı dükkan sahipleri için büyük şans. Güntay Bey ihtiyacımız olan her konuda yardımcı olduğu gibi, nezaketi ve saygıyı da dozunda tutarak bizi kazandı. Ashramın tüm gümüşlerini ondan almak farz oldu. Kendisiyle vedalaşıp bir Türk kahvesi molası için Nuruosmaniye'ye çıkıyoruz. Ama bir dakikacık Sofa'nın vitrinine baksak diyorum hocama. Bu dükkanı sevdiğimi ama hiç kapısından girecek cesareti toplayamadığımı söylüyorum. Hocam, hadi içeri girelim diyor! Vay be, bunca yıl sonra kapıdan içeri adımımı atıyorum!


Bizi dükkan sahibi karşılıyor; Kaşif Bey. Biraz tanışır gibi olup, sohbet eder gibi yapıyoruz karşılıklı. Dükkan da sahibi de hayal kırıklığı oluyor benim için; gereksiz yere büyütmüşüm gözümde bu dükkanı. Büyüleyici olan sadece vitrinmiş! İçeride sahibi de dahil ilgimizi çeken bir şey bulamıyoruz. Yine de hayatta bir adım oluyor Sofa! Bir adım, bir ders. Ulaşılmaz sandığımızı ulaşılır kılıp geride bırakıyoruz...


Sırada bir diğer vitrin var. Ama ne olur ona da baksak hocam diyorum. O çok beğendiğim küpeleri gösteriyorum.*** Hadi bakalım diyor hocam. Yehu!!! İşte küpeler kulağımda:) Zarif bir kıvrım ve su damlası gibi bir çift pırlanta. İki senedir gidip gelip baktığım küpeyi kulağıma takmamla ondan vazgeçmem arasındaki süre sadece bir dakika! Bu değil diyorum. Tasarımda hata var. Taşın salınımını ben değil yanımda olan görecek. Oysa ben ve karşımdaki - yani asıl önemli olanlar - keyfini süremeyecek. Olmamış!

İşte dokunma terapisi burada başlıyor. Bir nesneye hatta insana elinizi sürmeden onu gerçekten isteyip istemediğinizden emin olabilir misiniz? Dokunmak, iletişimde kelimelerin fersah fersah önüne geçiyor. Bu gezide tapulaştırdığım, ulaşılmaz sandığım şeyleri keşfedip, aslında bana uygun olmadıklarını deneyimliyorum. Bu onları azaltmıyor, sadece bana uygun değiller... Bunu bilmek ferahlatıyor:)


Yola devam Sırada saray var! Burası benim diyorum, hocam da bana hoşgeldin diyor!Peki hocam sizin olsun diyerek kubbealtından başlıyoruz yürümeye. Dünyanın bütün çocukları burada ne hikmetse, itişip kakışmalı bir ziyaret oluyor bizimkisi. Fakat çok havalıyım. Çizmelerim iltifat alıyor genç bir delikanlıdan. Çok gülüyoruz onun bu tatlı haline. Sarayda fazla kalmıyoruz ama Revan Köşkü ve Enderun Kitaplığı bize hayalimizdeki ashram için harika fikirler veriyor. Bir kez daha sedirlere hayran hayran bakıp saraydan çıkıyoruz. Bugün de kelle çeşmesini bulamadım!


Şimdi sıra Galata Köprüsü'nden Karaköy'e geçmekte. Bugün Tamara'yı ziyaret etmeyeceğim. Bu yüzden hedef Rüstempaşa Hanı, Namı- diğer Kurşunlu Han. Handa ne aradığımız ashram sırrı, burada paylaşamam. Ama Nazlı Hocam'a elbette rapor edeceğim. Ve vapur... her güzel şey gibi gezimiz bitti. Ama bu gezi bitti. Haftaya buluşalım haftaya...


Önemli Not. Atladığım detaylar var tabii; Türk kahvesi molası adresi, kahvenin yanındaki fıstıklı-bitter çikolatalar ve Perşembe Pazarı içindeki köftecinin adresi gibi. Ama Kerubim'e de iş bırakmak lazım:))




*yoga battaniyeleri için: EĞİN TEKSTİL ; Yağlıkçılar Cad. no: 50 Emrah Bey

**Gümüş için: LALE ; Cevahir Bedesteni, no:254 Güntay Bey

DOKUNMA TERAPİSİ, ASHRAM GÖREVLERİ VE SADECE YENİ BİR BAHAR DEĞİL YENİ BİR HAYAT: VOL.I


Sırayla gidiyorum, sondan başa doğru. Dikkat.


BU SABAH:


Ahiretliğimi kapıda bekletmeyeyim diye aceleyle - bir gün yere kapaklanacağım ama bakalım ne zaman??? - pijamalarımdan kurtulup, esneye sallana apartman kapısına indim. E madem indim bari caddeye kadar yürüyeyim, nasıl olsa karşıdan gelecek diye başladım ilerlemeye. Gelen giden olmadığı gibi köpekler havlamaya ve sokak lambaları da sönmeye başlamaz mı!? Ammanın diyerek hızlandım ve güvenli bulduğum, ışıklı noktaya geldim. Zaten o sırada ahiretliğim de ufukta göründü!


Bir kaç dakika itiraflar bölümünde oyalandıktan sonra - yağmur varsa çıkmayız demiştik ve sabah ikimizde yağmur duasıyla pencereye yapışmışız meğer - sallana yuvarlana parka girdik. Şimdi duşumu aldım, kahvemi de aldım ve vicdanım temiz olarak klavyemi dövmeye başladım:)


Aaa pardon bi de RÜYA vardı onu atlamışım: Rüyamda tez danışmanımla kol kola bir konferansa gidiyorduk. Vaktiyle tezi yazarken bir kaç kez acaba bana asılıyor mu inceden diye içime kurt düşmüştü, sanırım bu onun gecikmeli rüyası oldu. Zira elimi tutuyordu:) Rüyanın abuk bölümü bu sanıyorsanız yanıldınız... Asıl çılgınlık şu, ben Özcan Deniz'e aşığım. Ama ne aşk!

Neyse ki rüya romantik boyutlarda kaldı, düşünüyorum da fazlasını bünyem kaldırmazdı:)


DÜN SABAH:


Saat 06.15 cep telefonumda bir mesaj; hocam yağmura rağmen program geçerli mi diye soruyor. Ben, saygılı bir çekirge olarak kararı kendisine bıraktığımı söylüyorum. Ama yeterli olmuyor, bugünü istiyorsam evet hocam program uygulamada demem bekleniyor. Ben de diyorum! İyi ki de diyorum:)


Evden çıkıp, sabah yağmurunda yıkanan kuşların cıvıltısını dinleyerek dolmuşların geçtiği caddeye kadar yürüyorum. Sonra saate bakıyorum ve hala otuz dakikam olduğunu görünce tıpkı öğrenciliğimdeki gibi konservatuarın dibindeki büfeye gidip, oradaki abiye merhaba diyorum. Hal hatır bölümü geçince portakal suyum ve tostum geliyor. Hatırlanmak harika bir şey! Uzun uzun çiğniyorum tostu, sanki her lokma beni gençleştiriyor. Bu tostu yemesem de dizlerine kapansam acaba onbeş yıl kadar geriye gidebilir miyiz????


Aaa hocam da erken gelmiş. Demek ki 07.40 vapuruna yetişiyoruz, yaşasın! Deniz sefamızda vapurda kahvaltı yok; ben acele edip bu işi hallettim ne yazık ki. Neyse canım, hocamla da yerim:) Ve gerçekten de öyle yapıyorum.


Tramvaydan Beyazıd'ta inip, sahaflarda kitap bakıyoruz biraz. Sahaflar da şaşkın, kör karanlıkta rüyamızda mı kitap gördük ki geldik! Neyse canım geldik işte. Aaa pardon sahaflardan evvel Çınaraltı kime battı da yerle bir edildi diye üzülüyoruz. Hazır üzülmeye başlamışken, hocama babam hariç bütün ailenin bu camiiden uğurlandığını anlatıyorum. Sonra da Beyazıd'ın büfelerinden birine ilişiyoruz. Ah ya, sadece çay diyorum ama hocamın kahvaltı tabağı ve sahanda yumurtasından otlanıyorum. Bir daha tövbe; vallahi kahvaltı için acele etmeyeceğim. Nasıl güzel bir yumurtaydı o!

7 Nisan 2010 Çarşamba

İĞNEDAN


Tıpkı dün sabah olduğu gibi bu sabah da şehir uyanmadan çıktım yataktan. Yavaş yavaş az uyuyan bir insan olduğum gerçeğini kabullenmeye başladım sanırım. İnsan bir kere kabullenmeler basamağına gelince ne var ne yoksa kucaklamak istiyor galiba!


İstanbul'u bana birşeyler anlatırken dinlemeyi ne kadar seviyorsam, uykudaki halini de o kadar çok seviyorum. Bazen gündüz uykusu uyuyan minik bir bebeğe, bazen de kanepede kaykılmış yorgun bir kadına benzetiyorum onu. Ama her haliyle güzel bir kadın..


Az sonra hocamla birlikte yollara döküleceğiz. Ne yağmur ne de başka bir şey beni saraya gitmekten alıkoyamaz. Aksine, daha önce hiç yağmur yağarken orada olmamıştım diye fazladan bir sevinç var içimde. Gerçi henüz ıslanmadan üşümeye başladım ya, önemi yok:)


Fotoğrafı çok beğendim. Bana o kadar fazla şey çağrıştırdı ki sabah sabah. Aslında sadece iğnedenlik/iğnedanlık nedir ne değildir diye geziniyordum internette. Oraya da boğaz gezisi için okuduğum eski bir kitaptan geldiğimi söylemeden geçemeyeceğim. 19. yüzyıl kadınlarının sohbet dilinde moda ve dikiş terimleri o kadar ilginçti ki, yanlış anlamış olmayayım diye kontrol etmek istedim. Ne acayiptir ki gele gele çilek formunda bir iğnedanlık geldi önüme. Hem de tam çilek mevsiminde.


İğnedanlık beni çok etkiledi. Çilek, aynı zamanda kalp şekline yakın olduğu için de bin tane farklı şey çağrıştırdı. Öncelikle de son zamanlarda tavan yapan alınganlığımı düşündürdü bana. Zamanında bir zatı muhterem ilişkimizi oklu kirpilerin haline benzetmişti. Hani şu uzaklaşınca üşüyen ama yan yana gelince birbirini kanatan hayvanlara. Oysa aradan geçen bunca zamandan sonra ben kendimi oklu kirpiden ziyade çilek şeklinde bir iğnedanlığa daha yakın buldum.


Tıpkı bir iğnedan gibi davranmayı öğreneceğim. İğnedanın ta kendisi olacağım. Nasıl mı? Teoride şöyle: biri canımı yakıyorsa, önce orada canı yananın ben olmadığımı, aslında ortada bir can acısı dahi olmadığını ve sadece anlaşma gereği bunu yaşadığımı anımsayacağım. Ben hayata iğnedan olarak gelmeyi seçtiysem, elbette bu iğneler bana batacak! Yolu yok!
Duaya başlayan insanların niyet etmesi önemlidir müslümanlıkta, hatta orucun makbulü de niyet edilerek tutulandır der büyükler. İşte ben de haftaya, hayatın geri kalanına öyle başladım, "niyet ettim niyet eğledim Allah rızası için olmaya!"
Ben oklu kirpi değilim, sadece bir iğnedanım...
* Durmadan hocama teşekkür ediyorum ya, bir de Nazlı Hocam var benim. Kendisi gizli kahramanım olmaya aday:)