10 Şubat 2010 Çarşamba

11 ŞUBAT...


Bazıları için 11 Eylül, benim için ise 11 Şubat'tı harabelerin altında kalmanın tarihi.
Bir kent kaç kez yıkılır, bilmiyordum... Dün gece rüyamda Ayasofya'nın duvarları çatlıyordu; saniyeler uzamış, toz pembe duvarlar adım adım üzerime yürümeye başlamıştı. Bütün masallarım sulara gömülmüştü.
Kan ter içinde uyandım. Unutamıyorum. Bir insan kaç kez yıkılır, inan bilmiyorum.

"...Ona; "Ben yakın bir dostu kaybettim, onu aramakla meşgulüm" dersin.

Ey atlı, devletin, saadetin daimi olsun, aşıklara acı; onları hoş gör.

Madem ki gereği gibi aradın, işe iyice sarıldın, dikkatle baktın. "Bir işe tam sarılan kişi yanılmaz" diye bir hadis vardır. Elbet bulursun.*

Derken ansızın o atlı kişi çıkagelir. O bahtı iyi kişi gelir. Seni sımsıkı kucaklar...."


*Bir hadis-i şerifte: " Bir kimse bir şeyi ciddiyetle ararsa, bulur ve bir kimse bir kapıyı ısrarla çalarsa içeri girer" buyurmuştur. Hz. Mevlana bu hadise işaret ediyor. Demek, aradığımız bir şeyi bulmamız için, ciddi davranmamız ve bir kapıdan içeriye girebilmek için, onu ısrar ile çalmamız lazım..

8 Şubat 2010 Pazartesi

ÖTE TARAFIN HAMALLARI


Fortunata, bir yıl gecikmeli olarak kavuşabildiği kitabını sevinçle sunar. Yukarıda kapağını gördüğünüz şiir kitabı benim sevgili dostum Meltem'in, çok değerli eşine, bir diğer dostuma ait. Hakan Altınçekiç'e.

Dün gece bir nefeste okuyup bitirdiğim şiirlerden, hangisini burada paylaşmak istediğime karar veremeyince sizi kitaptan haberdar etmek istedim. Hakan'ın ilk kitabı eşi içindi, bu ise oğluna...

Ben çok severek okudum. Dostumun gönlüne sağlık!

5 Şubat 2010 Cuma

CENAZE SONRASI İÇ DÖKÜMÜ.


İnsan çok acayip bir canlı. Baştan alıyorum, ben çok acayip bir canlıyım. -Böyle söylemek daha doğru, aksi durumda bütün tür, zan altında kalacak!-

Cenaze için ne zaman Beyazıd Camii avlusunda toplaşsak kendimi annemin yedi ceddinin katıldığı bir koktelyde ya da açıkhava konserindeymişim gibi acayip huzurlu, keyifli hissediyorum. Durmadan birileriyle selamlaşıp, kucaklaşıp hasret gideriyorum. İşin ilginç tarafı cenazede olduğumuzu neredeyse unutuyorum. Arada bir ağlayanlara gözüm takılıyor ve sevdiklerimin cenazelerini hatırlayıp burkuluyorum ama ölümsüzlüğü anlamaya başlamak bu hali de o kadar azalttı ki... O kadar inandım ki biz avludakilerin ölü, musalla taşında uzananın ise artık kurtulmuş biri olduğuna...

Ölen kadın yetmişsekiz yaşındaydı. Annemin dayısının eşi; Fatma Teyze. Benim onunla ilgili hatırladığım en belirgin şey sesi; "Nurcannnn" diye seslenişi en küçük kızına, Nurcan ablaya. Sonra da ölçülü ve sakin hali. Onun evinde hoş tutulduğumu, kendimi mutlu ve emniyette hissettiğimi anımsıyorum. Rahmetli dedemin evinde olmayan bir sükunet vardı orada. Nedense evdeki ağırlıklı renk yeşil mavi tonları gibi kalmış aklımda. Bir de büyük dayının bakırcı dükkanı hep gözümün önünde... Garip.

Dün cenaze evinde dolanırken büfenin üzerindeki fotoğraflara baktım. Beş çocuk. Beşi de sevdikleri insanlarla evlenip çocuk sahibi olmuş ve hatta onların bile torunları olmuş. Sevgi dolu, koskocaman bir hayat! Böylesine dolu dolu yaşanmış bir ömür sona erdiğinde sanki acısı daha az oluyor insanın. Elbette evlatlarının içine ateş düşmüştür ama bence hakkıyla yaşanamamış bir hayatın ardından ağlamak çok daha kavurucu bir ateş... Ya da zamansız bir gidişin...

Ailemi düşündüm, dostlarımı, kendimi; hakkıyla yaşayamadığımız tüm saatleri. Birbirimizi yeterince sevemediğimiz tüm günleri ve haftaları. İletişimsizliğimizi... Bütün hastalıkların sevgisizlikten olduğuna inanıyorum. Yeterince sevilmediği için kanser oluyor insanlar, yeterince sevilmedikleri için hastalanıyor bedenleri... Duymak istemediği seslere maruz kalan kulak zamanla az işitmeye, görmek istemediği hayata açılan gözler zamanla görüşünü kaybetmeye başlıyor. Tıpkı sevemedikçe sevilmedikçe soğuyan bir yüreğin hastalanması gibi... Tansiyon, kalp krizi, dolaşım bozukluklarının sebebi bence bu! ( doktorlar duymasın, tıp dünyası aforoz eder beni vallahi!!!:))

Öğretilmiş hayatların içinde, bize bırakılan minicik alanlarda yaşayarak, yaşadığımızı sanarak nereye varacağız acaba? Aramızdan kaçı bugün başka bir aleme giden kadın kadar şanslı olabilecek? Şansını yaratabilecek? Kaçımız onun gibi bir hayat bırakabileceğiz geriye? Sizin çocuklarınız da "babamla annem birbirine aşıktı, el üstünde tutarlardı birbirlerini, ... annem şık giyinmeyi severdi, kimseyle karşı kötü davranmazdı... vs vs" diyebilecekler mi ardınızdan? Umarım öyle olur.
Sevdiğim, değer verdiğim insanların, annelerinden ayrıldığı bu soğuk kış günü daha fazla ahkam kesmeyeceğim... Allah hayattaki annelerimize uzun ömürler, gitmiş olanlara da yerinde huzur versin.

4 Şubat 2010 Perşembe


Ateş yakmaz, nardır bize!
Dostsuz umman dardır bize!
Ya hayırdır, veyahut şer,
Hak'tan gelen yar'dır bize!..
H. Altınçekiç

3 Şubat 2010 Çarşamba

KURTULAN


Herkesin ve her şeyin anlamını yitirdiği yerde duruyor gibisin. Sana bir gelecek vaadim olamaz. Ne sana, ne de bir başkasına... Geçmiş güzel günlerimden de veremem... Onlardan bir kaç dakikayı değil sana, kendime bile yeniden yaşatabilmek aına neler vermezdim. Azıcık çocuk olabilmek için... Ama yok işte, anın biricikliğinden başka bir vaadim olamaz.


Ağladığın zaman görmezden geliyorsam, sanma canım yanmıyor. Sadece teselli edecek sözcükleri bilmiyorum. Belki de bu yüzden gözyaşlarımı uzun zamandır içime akıtıyorum... Zira kendimi de teselli edemiyorum. İlgisizliğim çaresizliğimden, sevgisizliğim bilgisizliğimden. Ben bu kadar sevebiliyorum. Bu kadar öğrenebilmişim evimde.


Yanlış şey öğretiyor kitaplar, anne ve babalar yanlış şeyler öğretiyorlar. Bu yüzden yalnızsın, bu yüzden hiç bir kucak kavrayamıyor seni. Ben de sarıp sarmalayamam... Kurtuluş içinde. İçimizde. İnan laf değil bu. Başaranlara bak, imkansız dediğin, sadece yeterince istemediğinden senin olmadı. Yeterince istediğin, inatla, tereddütsüz istediğin şeylerle dolu hayatın. Boşluklar ise kararsızlıkların, korkuların ve kaçışların...


Benim sözlerim değil bunlar, duyduklarım, okuduklarım. İlk kez duyuyormuşcasına kulaklarımı açarak dinlediklerim. Duymaya hazır olmadan duyulmuyor. Sevmeye hazır olmadan sevilmiyor. Bırak artık ısmarlama aşkları, yalnızlık korkusuyla yarattığın ilişkilerden bi cacık olmayacak. Bedenin yalnız ölmesin diye aklın çıkıyor korkudan, peki ya ruhun? Onun için korkmuyor musun? Korkmalısın bence. Öncelikle de kendini tanımadan ölmekten korkmalısın. Rahatlatacaksa söyleyeyim, ben korkuyorum hem de çok korkuyorum.


Biliyor musun uzun zamandır başka bir ruhu anlamak heyecanımı kaybettim. En son Londra'dayken Polonyalı bir çocuğa aşık olmuştum... Onu anlamak ve benim yaşadığım dünyayı anlatabilmek o kadar önemliydi ki. Ne yazık ki artık kimsenin peşinde değilim. Evet avcıyım ama kendi ruhumun avcısı. Korkunun ecele faydası yok. Ölüp gömüldüğünde ve herkes evine döndüğünde o daracık çukurda tanımadığın biriyle kalmak bence en büyük korku olmalı. Fazla ileri gittiysem bağışla... Bunlar sadece benim fikirlerim, farzet ki kendi kendime konuştum. İtiraz hakkın daima saklı :)

1 Şubat 2010 Pazartesi

KAYITLARIMIZ BAŞLAMIŞTIR


Etrafımdakiler yani yakınımdakilerden bahsediyorum, yavaş yavaş kırka doğru yürümeye başladılar... Bu gerçekten çok değişik bir duygu. Otuza benzemiyor, otuzbeş hiç değil. Dolu dolu kırk işte! Ve beni çok heyecanlandırıyor. Şimdiden, zaman geçsin ve kırk olayım istiyorum. Çünkü önümüzdeki üç yılın çok iyi geçeceğine dair güçlü hislerim var.


Çok eğleneceğimi, çok çalışacağımı ve çok gezeceğimi hissediyorum. Elindekilerle avunanlardan "olmamaktan" - avunan dedim, kabullenip, mutlu olmayı başaran değil - , nefes aldığı için, kendini yaşayanlar dünyasının nüfus sayımına kelle olarak bildirenlerden ayrılmaktan bahsediyorum. Ölmeden evvel yaşamaya talip olmuş bir halden bahsediyorum.


Derneğimize kayıt yaptırmak isteyenler için defterimiz açılmış olup, üyeler askıda bir yıl kalacaklardır. Yeterli performansı gösterenler asil üye olarak kabul edilip, diğerleri ancak seyredebileceklerdir.


Koşullar:

- 35-45 Yaş aralığında olmak

- "yoruldum", "sıkıldım", "yaşlandım" gibi kelimeleri sözlükten çıkartmış olmak

- az yemek, az uyumak, az konuşmak ( az yazmak diyemiyorum, zira ben kafayı üşütürsem bu derneğin hali nice olur?!!??:))

- her fırsatta gezmek


Ön koşullar bunlar, detaylar üyeler için... Şimdi, "ÖLMEDEN EVVEL YAŞAMAYA AND İÇENLER" derneğine katılmak istiyorsanız buyrun. Ha, bu derneğe üyelik hakkı kazananlar, "Jale'nin Ölümsüzler Kulübü" için de otomatik olarak listeye girerler. Bu da benim size kıyağım olsun:))
* Fotoğrafa bayıldım:)))

31 Ocak 2010 Pazar

STAR WARS


Dün gece dolunay varmış, kaçırdım. Olsun, bu gece yakaladım! Ama fazla tutamayacağım çünkü Star Wars izliyorum!!!

Yenisi çok acayip:)) Zavallı şövalye, aşk yüzünden neler saçmalayacak bakalım... Senatör de az diil hani.

28 Ocak 2010 Perşembe

AÇ RUH

Allahım eskiye göre çok ciddi bir iyileşme içinde olduğumu inkar edemezsin. Eski Elvan olsa bu akşam eve en az üç kutu ayakkabı ile dönerdi ama bakınız bir tek kutu bile yok elimde. Gerçi kendimi kaybettiğim anları kabul ediyorum ama yogada giymek için aldığım ucuz penyeler ve almasam ardımdan kanlı gözyaşları dökecek nefis bir kaç şey dışında vallahi ve de billahi masumum. Her şey Agi yüzünden:))

Dün gece bana bi şişe şarap içirdi - ki önceki akşam da Baileys komasına girecektik neredeyse ama soğuk yüzünden içtik, gerçekten sadece ısınmak için ... - ardından bugün, daha ayılamadan alışverişe götürdü. Hem o kadar akıllı ki her şey bitince kahve ısmarladı yani pişmanlık için çoook geç olduğunda. Aslında hiççççç pişman değilim ne zamandır petrol rengi bişiler almak için deliriyordum, aldım rahatladım. Ayrıca Agi ile alışveriş çok eğlenceli. Hızlı giyiniyor ve hızlıca karar veriyor. Yoksa bu kadar keyifli zaman geçiremezdik. İşin güzel tarafı ne hikmetse grip falan da kalmadı.

Tanrım affet, çula çaputa verdiğim parayla kaç kişi karnını doyururdu bugün kimbilir... Bu alışveriş aç ruhum içindi. Affet Allahım!

Gerçi hala aradığım gibi bir üç etek ve fildişi tarak bulamadım ama zaten onları bulsam da henüz sarayın elektirik faturasını dahi ödeyecek kadar param yok! Oysa ne güzel olurdu çocuklarla bahçede yoga yapmak. Ah bir de havuzu doldururduk ki sütle, Leyla hem içer hem yüzerdi! Hayal işte! Neyse, Sir gelip avareliğe müdahale etmeden* çalışmaya döneyim ben:))

* Adam hayallerime bile makul bir bakış getirmeye çalışıyor! Fakat o olmasa ben hala sadece hayal ediyor olurdum. Her deliye bir veli lazımmış:))

27 Ocak 2010 Çarşamba

ÜLFET-İ EZELİYE*



Benim ruhum kimlerle anlaşma yapmış gelmiş buralara kimbilir? Ama birini bilir, bugün onun doğumgünü; iyi ki doğmuş :))

Mesnevi şöyle diyor: "... orada tanışanlar burada uyuşurlar. Orada tanışmamış olanlar da burada bozuşurlar. Ruhlar aleminde birbirini tanımış olanlar, burada birbirleri ile iyi geçinir, sevişirler. Bu tanışmış olanlara ve yakınlığa "ezelden anlaşma" denir..."

Ezelden anlaştığıma inandığım dostum, nice mutlu yıllara!!!!



* Ezeldeki anlaşma

DELİLİK


İnsanların ruhsal sakatlıkları aileden geçiyor. Tıpkı diğer tüm özellikler gibi; yarısı anne, yarısı baba tarafından. Dolayısıyla arkadaşınızı seçerken değilse de, onunla ilişkinizi derinleştirmeden evvel bir bakın ailedeki deli sayısına. Daha doğrusu deliliğin cinsine. Zira bunu dikkate almazsanız, o delilik durup durup çarpar size. Benden söylemesi....


Fakat ne acayiptir ki defolu insanlar genellikle mıknatıs gibi birbirlerini çekerler. Aralarından çok azı, bir diğerinin derdine derman olmayı dener ve nadiren de başarır. Bunlar "uçurum kıyısı dostluğu" yaşar, birbirlerinin gözlerinde korkuyu görürler. Zaten sonrası ayrılıktır. Kimse o bakışla yaşayamaz, o bakışı taşıyamaz. Ama genellikle hikayenin sonu trajiktir. En hafif haliyle küfür, hakaret ve dayakla, daha da coşkulu durumlarda cinayet ve hatta sanatsal cinayetlerle son bulur. Dedik di mi deli diye!


Durduk yere yazmıyorum bunları. Vaktiyle neredeyse bütün arkadaşlarıyla papaz olmuş birine kapımı açtığımda deli olduğunu bilmiyor oluşuma ağıt yakıyorum. Bu sabah işittiğim onca lafın altında yatan nasıl bir mutsuzluktur anlamaya çalışıyorum. Sonra durup anlamaya çalışma faslını geçiyorum. Hayat beni her gün biraz daha yalnızlığa taşıyor. Şarkıdaki gibi:


Daha güçlü, daha sakin

Daha mutlu, daha suskun

Daha olgun, daha kırgın

Daha yalnız, daha yorgun

26 Ocak 2010 Salı

HASTALIĞI KRONİKLEŞSİN İSTEYENLER EKRAN BAŞINA!


Akşam CNBC-E, İngiliz Hasta'yı veriyor. Saat 22.00'de. Bu güzel havada zaten daha iyi bir film düşünülemezdi! Aaa "Dalgaları Aşmak" da olabilirdi ama o filmi bir kez daha izlersem camdan atlayabilirim. Yok yok İngiliz Hasta yeter; kanırtır ama öldürmez. Gayet yeterli.
Mendiller, konyaklar hazırlansın, 22.00'de buluşalım:)))

:))


25 Ocak 2010 Pazartesi

TESELLİSİ ÇOK ZOR AMA ...

Başkaların akıl vermek çok kolay; teselli etmek, diyet listesi uzatmak ve hatta nasıl giyineceğini söylemek...
Oysa ben değil miydim kıçı kırık bir adamın ardından aylarca hatta yıllarca kendine gelemeyen? Ben değil miydim diyet listelerine mızıklayıp her Allahın gün yaygara yapan? Ve yine ben değil miyim dışarı çıkacağım zaman kıyafetlerimin karşısında suçlu suçlu bakınıp, dakikalarca mızıldayan?
Ne değişti? Şu değişti: "her şeyin tam da olması gerektiği gibi olduğunu" anladım. Hani durmadan tekrarlanan, her durumu ve insanı olduğu gibi kabul etmek nakaratının özünü anladım.


Gitti mi adam, demek ki gitmesi gerekiyordu. Demek ki kalsaydı daha nice belalar, nice utançlar getirecekti hayatıma. Ondan utanacaktım. Onun hayatla, parayla ve diğerleriyle kurduğu ilişkiden onu tanıdıkça daha çok utanacaktım. Onu seçtiğim ve inat ettiğim için kendime öfkeli olacaktım. Zaaflarına sinirlenecek, kontrolsüz davranışlarına karşı öfkeler biriktirecektim. Er ya da geç bitecekti.


Diyet? Doktorun dediğini yapsaydım, şimdi on katı şişmanlamış olacaktım. Zira beni açlığa sürükleyecek ve sonra da kıtlıktan çıkmışcasına yiyeceklere saldırtacak bir teklif idi onun ki. Yapmadım! Hala şişkoyum ama yüz kilo değilim:)


Kıyafetlerimle de barıştım. Dolabın kapağını açtığımda birden fazla kadına ait gömlek, elbise ve pantalonu hala görüyorum. Sanki üç dört farklı bedendeki kadın ve tabii üç dört farklı beğenisi olan aynı dolabı kullanıyorlar. Tıpkı içimdeki kadınlar gibi. Onlar da aynı; değişken. Bazısı 38 beden ve yeşil spor gömlekler giymeyi seviyor, bazısı 42 beden; hafif kumaşlardan, açık yakalı gömleklere ve siyah elbiselere dayanamıyor. İçimde bu kadar çok kadın varsa, dolabımda neden olmasın ki?


İnsanın kendiyle yaşamayı öğrenmesi çok zormuş. Şarkıda dediği gibi "kendini seçemiyorsun, bırakıp kaçamıyorsun..."


Sadece görmeyi öğrenmek lazım. Buna niyet etmek lazım. Her şeyin bizim baktığımız yerden göründüğü kadar basit ya da karmaşık olmadığına aymak lazım. Olaylar değişmeyecek, bizim baktığımız yer değişecek. Eğer bu dünyaya defalarca ve defalarca aynı ızdırabı çekmek üzere postalanmak istemiyorsak ya da daha gerçekçi bir yaklaşımla kalan ömrümüzü çöpe atmak içimize sinmiyorsa tek çare durduğumuz yeri değiştirmek. Hani bazen alt üst etmek hayatı, hatta fırtınalar koparmak! Durmadan aynı ritimde çalkalanan su her daim bulanık olur. Oysa fırtına sonrası su, o kadar berraklaşır ki, bir saat önce mahşer yerine dönen deniz, dalga nedir bilmeyen küçücük bir göl olmuştur.


Yaşadığımız her şey ve herkes biz seçtiğimiz için hayatımızda. Bunu hep hatırlamak lazım. Kaçmaya çalıştığımız herkes ve her şey de, bize bir şey anlatmak için var. Kaçtığından kurtulduğunu sanma, sana alman gereken dersi verene dek başka başka suretlerle defalarca gelecek karşına!


Ben değilim bunları söyleyen, Osho diyor, Mevlana diyor... Ben sadece okuduklarımı paylaşıyorum... Okursan sana da iyi gelir mi acaba Mesnevi? Lütfen üzülme artık, bak kar ne güzel. Sıcak bir evin var diye sevin, bir fincan kahveyi iki avucunun arasında sımsıkı tutarken omuzlarını ve çeneni gevşet. Bir kaç dakika kar tanelerine bak. Hiç birinin bir diğerine benzemediğini söylüyor bilimadamları, oysa nasıl da aynılar değil mi?* Az sonra yere düşüp bembeyaz bir örtüye ilmek olacaklar ve yine en geç bir iki gün içinde kar sularına karışıp kimbilir hangi ağacı, hangi çiçeği besleyecekler... Onların hava da süzüldükleri sihirli anı düşün, yere ulaştıklarında başlayan diğer hayatı ve eridiklerinde başlayan bir diğerini. Son yok sevgili Lupelyan, son yok... Sadece yeni başlangıçlar var; sen hazır olduğun zaman başlayacak hayatlar :)


*Birbirleriyle gevşek bir şekilde bağlanarak kar tanesini meydana getiren kristaller birbirlerinden o kadar farklı şekillerde oluşurlar ki, hiçbir kar tanesi bir diğerine benzemez. Karlı bir günde sadece bir büyüteçle bile kar tanelerinin birbirlerinden tamamen farklı şekillere sahip olduğunu açıkça görebilirsiniz.

Yeryüzüne birbirinin aynısı olan bir çift kar tanesinin düşme ihtimali oldukça zordur. Şimdi sadece bulunduğunuz yere yılda ne kadar kar tanesinin düştüğünü bir düşünün. Bol kar yağan dağları ve her zaman sıfırın altındaki sıcaklığı ile kutupları bir düşünün. Bütün bunları bir kenara bırakıp bir genelleme yapın ve her yıl dünyaya düşen kar miktarını bir düşünün. Şaşırtıcı olan şudur: Elinizde bir imkanınız olsa ve bütün bu yağan tanelerini biraraya getirip inceleyebilseniz hepsinin birbirlerinden tamamen farklı olduklarını görürsünüz......

22 Ocak 2010 Cuma

KIRK YAŞIMA ÜÇ KIŞ KALA...


Yaşamakla nefes almak arasındaki farkı, yaşadığını zannetmekle gerçekten yaşamak arasındaki ince çizgiyi çok düşündüm. Hatta yazdım. Önce defterlere, sonra bloguma. Uzun süre nefesimi tuttum. Ölmedim. Uzun süre yaşadığımı zannettim. Yaşayamadım. Sonunda doğru nefes alıp vermeye ve gerçekten yaşamaya başladım. Kelimelerin dudaktan kalbe inmesi ne kadar zor bir yolculukmuş...

Bundan on yıl evvel biri çıkıp ""kendindeki değişimi - burada bahsi geçen değişim genişleyen kalçalar ve yüz ovalindeki esneklik kaybı değil:)) - izlemek çok hoşuna gidecek" deseydi asla inanmazdım. "Canına okuyanları affedeceksin, imkansız kelimesi sözlüğünden kalkacak" diyene güler geçerdim. Ama oldu. Bedenim yerçekimine yenilirken, kayıp bir ruh olan asıl ben, ana yolu buldum. Bazen bulmak için kaybolmak lazımmış... Yollara serptiğim ekmekleri yiyen kanatlı ve "kanatsız" tüm kuşlara selam olsun. Allah razı olsun!

Nicedir "ona" doğru çekilmekte olduğumu, hayatımdan gidişini kayıp saydığım her insanın ve olayın beni, asıl gitmem gereken yere bir adım daha yaklaştırdığını, hatta bazen zaman kaybetmek sandığım şeyin "olgunlaşmak" için gerekliliğini anlamaya başladım. Olmadım fakat olabilme şansıma tüm kapılarımı açtım. Talip oldum.

Kırk yaşıma yaklaşırken uzun kızıl saçlarımın, uzun beyaz saçlarıma devir teslim için nasıl heyecanlandıklarını gördüm. Uzun beyaz parmaklarımın nasıl cesurca yazmaya başladığını, yüzyılları aşan aşk hikayelerini kalbimden okuyabildiğimi keşfettim. İçimdeki tüm "ucuz aşkları" temizleyince, taş tabletlere yazılı olan gerçek aşka yer açtım.

Gülleri sevmeye başladım. Lalenin tek çiçek olmadığını ve neye işaret ettiğini buldum... Kendi hikayemi yazmayı bırakıp, asıl kitabım için düşünmeye, malzeme toplamaya başladım. Oysa içinde ben olmazsam, birinci tekil şahıs olmazsa yazamam sanıyordum. Ne yanılgı! Artık hikayenin her yerindeyim. Hikayenin kendisiyim!

Ölüme bakabiliyorum ne zamandır. Yaşamı sarıp sarmalayabiliyorum. "Herkes gerektiği kadar kaldı hayatımda" diyebilecek kadar duruldum. Sakinleştim. Büyük kavgalarım yok, küp küp kırgınlıklar biriktirmiyorum yatağımın altında. Aksine teşekkür ederek uyuyorum geceleri; sana, ona, öbürlerine, gelecektekilere...

Kırk yaşıma giderken kiraz çiçeklerini, hayalimdeki ashramı, bir gün gerçekten duyabilenlerden olmayı hayal ediyorum. Bu kış kar yağdığında sokaktaki açları ve üşüyen hayvanları değil, eriyen kar sularında yıkanan caddeleri, o kar suyuyla beslenen çiçekleri, ağaçları düşünüyorum. Çünkü yaşam ve ölümün kontrol edilemezliğini anlıyorum... Bütün bunları; iyilik kötülük, kar ve zarar, aşk ve ihanet... hepsinin benden çok daha büyük, çok daha kapsayıcı birine teslim olduğunu anlayabiliyorum. Teslim olmaya alışıyorum.
Akıl diye uğruna çöllere düştüğüm cevherin, kalbi atmayan bir bedende hiç bir işe yaramadığı gerçeğine uyanıyorum. Gözüm kapanır gibi oluyor bazen, hemen yüzümü yıkıyorum. Uyku saçlarımı okşuyor, göz kapaklarıma oturan kelebekler git gide ağırlaşıyorlar... Ama yok, ölüm uykularına dönüş yok, ölüm gelmeden evvel...

21 Ocak 2010 Perşembe


"I was waiting the way people wait for spring. There was nothing I could do about the winter but I was waiting for the sun"


Midsummer Nights: Goldenrush Girl, J.Winterson

MİHRAP*


Bu tabloyla çok geç tanıştım... Ama onu gördüğümden beri aklımdan çıkmıyor. Sizin de ilginizi çekerse şayet yukarıdaki link belki azıcık fikir verebilir...
Malum Ocak ayı zor bir zaman İstanbul'da... Benim tanımımla "faili meçhuller ayı". Bu yüzden devede kulak olan politika bilgimle zırvalamayacağım. Sadece bu tablodaki sakin ve iddasız kadına, onu resmeden ressama saygılarımı sunacağım. İster kuralları tabuları yıkmayı, ister aşkın her şeyin üzerinde oluşunu, isterse anneliğin kutsallığını anlatsın; bence farketmez. Asıl önemli olan bütün bunları aynı anda çağrıştıracak kadar etkili bir eserin yüz yıl evvel bu topraklarda ortaya çıkartılmış olmasıdır. Cesarettir. Olmakta olanın yanlışlığına itirazdır. Oysa şimdi fareler gibiyiz... Kıçı kırık bir blogda bile "ne bu len ?"diyemiyoruz. Diyemiyorum...
Benden daha cesur ve donanımlı olanları, ortaya çıkıp konuşanları, yazanları alkışlamak dışında süklüm büklüm oturuyorum. Affet beni "faili meçhuller ayı"... Affet.
*Osman Hamdi

20 Ocak 2010 Çarşamba


"I guess I could not judge the distances right; we both got too close, and yet stayed too far away. I guess you could not accept the gift. Love is such a difficult gift to accept"


Midsummer Nights: Goldenrush Girl, J.Winterson

19 Ocak 2010 Salı

ÖZÜR....

Sevgili Burhan,

Bugün hiç çizim yapamadım çünkü İkea'ya gidip bazı önemli işlerimi halletmem gerekiyordu!
1 - Balık yemek
2 - Kahve içmek
3 - Prenses maskelerine bakmak*
4 - İkea sepetleriyle kaymak
5 - Çikolata yemeden oradan kaçmak!
Takdir edersin ki bütün bunlar hiç kolay olmadı. Ama söz veriyorum yarın akşama kadar bütün tabakları çizmiş olacağım:)

Sevgiler...
e.
*Sağ alt köşedeki prenses maskesi. Bana ne kadar yakıştığını görmeliydin:)) Kaçırdın!!!

OYUN


Hayatım boyunca pek çok şeyi penceremden izledim. İzlemeyi bırakıp tam ortasına gittiğimdeyse, çok azında kepenklerim açıktı... Ve çok azında "bu benim!" diyerek alabildim hakkım olanı. Dedim ya ABS'siz olabildiklerimin sayısı bir iki...


Dün sabah da tıpkı bu sabah olduğu gibi erken kalkmıştım. Saat 14.00'e kadar çalıştım. Sonra Leyla ve Agi geldiler, yemek yedik. Hani şu pilavlı öpücüğü aldığım yemeği. Agi, yemekten sonra Leyla'yı eve götürdü. Leyla uyuyunca alışveriş için dışarı çıktık. Derdine derman olamadığımız bir dostumuzun haline üzülerek "hay Allah ne yapsak ki... " derken nasıl olduysa Agi'ye bakıp, "benim için de endişelensene yahu, ne olacak benim halim? "dedim. O da bana dönüp, "ne varmış halinde, benden iyisin valla" dedi. Sonra da ekledi "ejderha gelip seni alacak" Ben de "beni ancak bir mucize kurtarır" dedim. Gülüştük.


İnanır mısınız geldi! Dün bütün gece benimleydi. Karşılıklı güldük durduk. Geçen yıl Şubat'ta hızlıca uğramış geçmiş, Trilye'de çok uzaklardan alevini yüzüme üflemiş ve Konya'da tennurelerin ardına saklanıp beni uzaktan izelmişti. Ama dün gece yanımda uyudu! Sanki hiç gitmeyecek ya da gitse bile hemen dönecek gibiydi.


Bir kez daha J.W. önünde eğiliyorum: "Oynarsın kazanırsın, oynarsın kaybedersin, oynarsın..."
Oyunda kalanın daima kazanma şansı vardır, kaybedenler oyuna küsenlerdir. Bugün kendimi Kapadokya'da penceremin önünden geçen balon gibi hissediyorum: tombul, renkli, neşeli ve hafif!