19 Mart 2017 Pazar

EĞER YUKARIDA...

 
 
 
"Yukarıda tanışanlar burada anlaşırlar." Kim söylemişti hatırlayamıyorum, belki Mevlana..
 
Seninle durumumuzu uzun uzun düşündüm. Neredeyse on yıldır düşünüyorum. Biz aslında hiç tanışmadık... Neden dersen tesadüfen çarpışan ve aksi yönlerde hız yapan bilardo topları gibiyiz. Sen kendi hayatının bildik dehlizine yuvarlanırken, bana ne olduğunu hiç düşünmedin.. Kimle çarpıştım, kafam, kalbim, ruhum ezildi mi? Dönüp bakmadın bile. Bildik karanlığındasın, ışığa alışık değil gözlerin...
 
Oysa hakikatte yukarıda tanışmış olsaydık, tüm anlaşmazlıklarımız, kavgalarımız bungee jumping gibi olurdu; sen beni iterdin, ben uçurumdan aşağıya düşerdim, tam yere çarpacakken ipi çekerdin, beni yukarı alırdın. Ölür gibi olurdum ama ölmezdim. Kavgamız da sahici olurdu, sevgimizde.
 
Tartışmasız, kavgasız ilişkilere güvenmem ben. Daimi uyum varsa taraflardan en az biri, içinin çekmecelerini ağzına kadar dolduruyor demektir... Kendinle uzlaşmakta çuvalladığın  karman çorman bir iç dünyan varken, nasıl olur da dışarıda tam bir birlik halinde devam edebilirsin?
 
İçin rahat olsun, biz seninle yukarıda tanışmadık. Birbirimizi bildiğimizi sandığımız tek hayat şimdi ve buradaydı, ıskaladık.  Yakın hissettiren şey? Acıydı, ona da katlanamadık.
 
Sabah sabah bunları niye yazdım diye merak ediyorsan, uyandığımı haber vermek istedim. İyileştiğimi bil istedim.
 
Mutlu Pazarlar!

18 Mart 2017 Cumartesi

18 MART..

 
 
 
Yaşadığım topraklarda ve benim kişisel tarihimde istesem de atlayamayacağım anılarla yüklüsün 18 Mart...
 
Boğazı ilk görüşüm, Çanakkale'de ilk yürüyüşümüz... Annemle göz göze gelmemek için çırpınışımız ve gözyaşlarımızın çimenlere yuvarlanışı... Sonra Troyalı Helen küpelerim... Boğazın serinliği.. İlk gece seyrim, yelkenlere dolan soluk kesici rüzgar.. Sonra toprağım... Ve daha sonra geçmişin hayaletleri..
 
18 Mart düşündüğümden çok daha fazla anam yüklü..
 
Vatanperver biri olduğum söylenemez, fakat Çanakkale'de gezerken insanın dökülen kanı hissetmemesi mümkün değil. Toprağın her santimetrekaresi hala kıpkırmızı sanki.. Rüzgarın içine gizlenmiş inlemeler, Allah Allah sesleri muhtemelen zihnin oyunları... Ama o mermiler, mataralar, süngüler... hepsi gerçek. Birileri onlara dokunmuş, kullanmış...
 
Çanakkale hakkında ne kadar az şey biliyoruz. Anlatılanlar öyle klişe ki, insan durmadan tekrarlanan kalıp cümleler yüzünden tepkili davranıyor özel günlere, tarihlere.
 
Artık bireylerin hikayelerini dinleme zamanı gelmedi mi? Orada şehit düşen, yaralanan insanların et ve kandan olduklarıyla yüzleşmenin, bir gelecek uğruna kendilerini feda edişlerine saygı göstermenin vakti şimdi değilse ne zaman?
 
Rüzgarın her an anımsadığını sadece yılda bir kez görsek, farklı olur muydu ülkemin kaderi?

16 Mart 2017 Perşembe

KOY G.. RAHVAN GİTSİN!





Ahlak kurallarına gönülden bağlıysanız ve yoga dersi verdiğim için kusursuz davranmam gerektiğine dair beklentileriniz varsa lütfen bu yazıyı okumayın olur  mu?


Kendimden mevsime ve tarihe uygun romantik, hüzünlü, duyarlı bir yazı beklerdim bu sabah. Ve fakat yazamayacağım, zira hiç içimden gelmiyor. Aksine, sesimin çıkabildiği en yüksek yer neresiyse oraya tırmanıp, "koy g.. rahvan gitsiiiiinnn!" diye avaz avaz bağırmak arzusundayım. Hatta iyice abartıp, bu cümleyi nakarat belleyen bir beste yapıp, Londra Senfoni'yle çalasım var. Bak bak, illa bi havalar, bizim Borusan'la çalsam olmaz mı ki?        I ıh...
 
Baban mı ölmüş? Öldü işte güzelim,  Uyuyan Güzel değil ki bu adam, kalkıp gelmeyecek, bekleme artık. Hadi yürü, yürüüüü, yürüsene, tıkama yolunu! 
 
Hayat senin üzüntülerin için mola vermiyor. İş arkadaşların iki yüzlü mü çıktı? Ne var bunda bozulacak? Para da iki yüzlü değil mi? Onlarla ortak noktanı dostluk mu sanmıştın a gülüm!
 
Yediğin kazıkların hesabını mı soruyorsun? Önce attığını inkar ettiğin kazıkların muhasebesini yap bakalım! Ne o? Bunu da mı sevemedik?
 
Affet tatlım affet, yoksa kanser olursun. Belki öncesinde kalp krizi geçirir , sonra sebebini sezemediğin bir şekilde hayatta kalırsın. Hastane odasında yatağına uzanmış, üzerindeki çaputta mavinin kaç tonu var diye bakarken, ulan ne güzel ölüyorduk mu dersin, yoksa madem buradayız bari yaşayalım mı dersin orasını ben bilemem...
 
Bak söylüyorum, bu işler ufaktan başlar; hayattan zevk almayı bıraktığında, ardında kalan bir kişiye, duruma, hadi abartalım kadere küstüğünde, kalbin ve onun emrinde hizmet veren damarların isyan bayrağını çekerler. Tansiyonun, kan damarların boyunca akamayan haz gibi yavaşlar, hızlanır.... Kanının suretine bürünüp, kabusun olurlar. Ardından oranda buranda kitleler, kakanı yapamamak, yediğini sindirememekler....
 
Ummadığın anlarda,  gardırop kapağında karşına çıkan tam boy aynalar gibidir görmezden geldiğin kusurların. Onlardan güneş gözlüğü takarak kaçamazsın... O halde  buna sebep olan insanları tırmalamalar veya suç mahalinden topuklamalar nasıl? Ya da hep bir aynaya örtü örtmeler..
 
Sen ve ben  gayet masumuz ama dünyada çok kötülük var di mi? Koy şuraya boynunu benimkinin yanına da ilahlar bizi kesinler sayın kurban:))
 
Olmadık anlarda gecenin bir yarısı uyandıran panik atak krizlerin kulağına ne fısıldıyor acaba?  Görmek istemediğin şey burnunun ucuna gelmiş, oradan uzaklaşamamışsan ve edilgen davranmak konforlu geldiyse, gözlerin mi bozulmuş.. İyi ki bozulmuş, yoksa dayanamazsın... Dua et ki makine kendini korumayı biliyor.
 
Sen hangisisin? Ben, adım atmaktan korktuğu için toplar damar kapakçığını bozanlardan, kadınlığıyla ritim tutturamadığından memesinde kistik yapı oluşturanlardanım. Merhaba!
 
Bütün bunlardan yırtamazsın, kaçtım sanma, yakalanırsın. Fakat tüm akışı değiştirebilirsin. Hayatın tam ortasında bırakmalı geride kalanların matematiğini ve koyvermeli gelip gelmeyeceği bilinmez geleceğin iplerini. Uyanmalı, yürümeli, koşmalı, yüzmeli, güzel şeyler yemeli, esnemeli, gülümsemeli, kendini sobelemeli, saçmalamaktan utanmayıp, çuvalladığın yerden devam edecek kadar kusurlarıyla barışmalı insan. Etrafa bir bak; herkes topal, hepsinin hörgücü var. Boşversene!
 
Yoksa, bak vallahi doğru söylüyorum, eğer "koy g.. rahvan gitsin " diyemezsen, diyemezsek, sen ve ben daha zaman var zannederken kıçımıza pamuk tıkayacaklar!
 
Sonrası üç kuluvallah...

15 Mart 2017 Çarşamba

YASSIZ






Tutulacak yasın kalmadığında, acı boşluk gibidir. Artık nerede olduğunu, ne zaman geleceğini bilemezsin...
 
Artık hem senindir, hem de bütün dünyanın....

12 Mart 2017 Pazar

EFSUNLU DÜNYA

 
 
Yeni kuşak kadınları tam olarak anlamasam da, buna kuşaklar arası bişi diyorlardı di mi, tarzlarını beğeniyorum. İki yıl önce Gaye Su Akyol, şimdi de tesadüfen Ceyl'an Ertem dinledim. Bir iki kadın daha var onlar arasında sayabileceğim fakat özellikle ikisi hem şarkıları, hem de fotoğraflardaki, sahnedeki duruşlarıyla ilgimi çekiyorlar. Güçlü, kendinden emin, aynı zamanda kırılgan bir tablonun figürleri gibiler. Bütün olarak baktığımda kırılmakla, incinmekle ilgili masallara meydan okuduklarını seziyorum.  Zira insan incinir, üzülür. Bazen kaybeder. 
 
Duygunun, düşüncenin cinsiyeti mi var?
 
Onlar prenses değiller. Prenslerini beklediklerini sanmam.  Prenses gibi davranmak, içinde yaşadıkları gırtlağına kadar boka batmış toplum tarafından kusursuz, lekesiz ya da asil algılanmak gibi bir dertleri de yok zannımca. Ne görüyorsan o. Kendilerini gerçekleştirmek yolunda yolcular. Ağacın ağaç olmak adına çabalamaması, mevsimlerin kendi ritminde sakince geçip gitmesi gibi, sadece sıradan bir ölümlü olarak akıştalar. Bir farkla, kendilerine sahip çıkarak...
 
Bak bu önemli.
 
Bizim kuşağın "etek giydin doğru düzgün otur!" uyarıları onlarda işlememiş. Duymamışlar! Şükürler olsun ki öyle olmuş. Beyaz gömlek içine renkli sütyen takılmaz, siyah ayakkabıya kahverengi çanta alınmaz. El ve ayak ojelerin aynı olmalı!!! Bütün bu söylemler vız gelip trıs gitmiş!
 
Cesur kadınlar bunlar. Bedenleri dövmeli, kasları güçlü. Kendi istedikleri şarkıları yazıp söyleyen, gönüllerince giyinen. Saçlarını kah kazıtıp, kah seksenler kafasına göre bukle bukle kullanan. Dayatılmış kuralları sırf birileri memnun olsun diye kabullenmeyen, erkek dünyasının huzuru kaçmasın diye "kadınlık" adı altında satılan biçimsiz elbiseyi giymeyen insanlar.
 
 
Her ikisini de şahsen tanımıyorum, şarkılarına, sahnedeki duruşlarına bakıp, bende bıraktıkları duyguyu yazıyorum. Sindirilmiş, ruhen ve bedenen hırpalanmış, zihinleri baskıya direnmekten yaratıcılığını kullanamaz olmuş kadınlarla dolu bir ülkede bize gerçek, içeriden bir dünyanın varlığını hatırlatan ruhlara ihtiyacımız var.
 
Alaturkadan, arabeskten korkmayışlarını seviyorum. Bununla barışmış, kendi tarzlarına yerleştirmiş olmaları, üstelik samimiyeti bozmayışları takdire şayan!
 
Deli deli kıyafetlerinin yanında "ben kadınım" diyen kırmızı ojelerine, rujlarına kocaman bir alkış kopartasım var. Bir de en çok, özellikle Ceyl'an'da, kendilerinden önceki kuşağın "insanlığına, kederine, zevkine, gerekirse ayıbına sahip çıkmış, adam gibi kadınlarını" onurlandıran, saygılı duruşlarını beğeniyorum.
 
 
Hem görüntülerine, hem de ruhlarına kayaları delerek yer açıyorlar bu topraklarda. Yeniden renk geliyor kadim coğrafyaya. Farklılıkları, sırf iş olsun diye değil, hakikaten içinin dışa yansıması olarak ortaya koyanlara bence şimdi, tam şu dakika gerçekten ihtiyacımız var. Kafasında tacı, kolunda dövmeleri, dudağında kırmızı rujuyla "geçmiş ve gelecek vardır ya da yoktur fakat ben şimdi ve buradayım!" diyen haliyle varsın çok uzun yaşasın bu ruhlar!
 
Özetlersek: sıkışmamış, sindirilmemiş, alkış almak için kalıplara kısılmamış, sıkıcı değil, aksine sürprizli, yaratıcı, isyankar ve mümkünse vahşi bir medeniyetin böyle geleceğini hayal ediyorum!

11 Mart 2017 Cumartesi

MART

 
 
 
Durup durup geri gelen soğuk, rüyalarla konuşan geçmiş, sepetteki ütüler, belki de asla gitmeyeceğim bir ülkenin kelimeleri, geç kalmışlık hissi, birkaç beyaz saç teli, okunacak kitaplar, düzeltilecek masallar...
 
Düzeltilecek masallar....
 
Uzun süren gri dönemin iç kemiren, endişelendiren varlığı.. "Acımadı ki!" diyenler, parmağındaki sıyrık yüzünden serum bağlanmasını bekleyenler..
Yersizler, yurtsuzlar, evsizler...
 
Yüreğe yük olanın, bele ağrı veren görünmez ipleri. İncecik bir makarayla etrafında dans ederek dönen; tüm eylemlerini imkansız kılan, bilip de bilmemeler...
 
Hepsi benim evin balkonunda. Kapıyı açsam sabahın alacasında içeri doluşacaklar. Teklifsizce kahvemi içip, ahbapmışızcasına omzuma uzatacaklar ellerini.
 
Zorsun Mart, ama geçen yıldan beri daha dostsun. Vedaların en güzelini, en ertelenmişini yaşadığım an, özgürleştim ben.
 
hoşçakal DİYEBİLİYORUM ARTIK...
 
 

9 Mart 2017 Perşembe

MUTLU KUZEY

 
 
Bodrum'da sevdiklerimle sağdan sola koşuşturup, zamana meydan okumaya çalışırken ve elbette başaramayıp ha bire tökezlerken, kendime çok gördüğüm durma eylemine saklanmak istedim. İçimden kitap okumak geldi. Sadece ve sadece zevk için, bir şey öğrenme veya anlama kaygısı taşımadan öylesine, hatta mümkünse bomboş bir kafayla kahve kitap keyfi yapmak!
İki kitap seçtim. Biri aşka dair felsefi bir zımbırtıydı, dolayısıyla çabuk sıkıldım. Zira adına aldanmış, baharda aşk hakkında okumak güzel olur sanmıştım... İkincisi daha önce duymadığım bir Macar yazara aitti; Arpad Kun. Kitabın adı Mutlu Kuzey. Kuzey dedi ya, beni çekti zaten.
 
Ertesi sabah kitabımı alıp, Bodrum'un en güzel manzarasına karşı kuruldum. Güneş, kahve, kitap ve bir de komik, yılışık sokak kedisi! İşte tatil, işte insanın bomboş hissetmesi için idealleştirilmiş bir an!
Başkalarının gevşemekten anladığı nedir bilmem ama hayatında ot içmemiş bendeniz için, ot kafası budur:)
 
Kitap gerçekten hoşuma gitti. Hala bitmediği için nihai fikrimi paylaşamamakla birlikte ortalarına yaklaştığım için güzel olduğunu söyleyebiliyorum. Kuzey'in mutlu insanları arasına karışan ömrünün önemli bir kısmını Afrika'da geçiren melez bir adamın hikayesi... İçinde modern dünya ve hiç bilmediğimiz tılsımlı dünya birbirine paralel anlatılmış.
 
Ayı hafta içinde İasos kentini gezmek, Ferzan izlemek ve üstüne bu kitap öyle iyi geldi ki, güneş her bir saç telimden kafama sızıp, kalbime hayat ışığı olarak süzüldü sanki...
Omuzlarım gevşedi, dişlerimi sıkmayı bıraktım. Kaygılarımı palmiye ağacının gövdesine doladım. Belirsizlikler mi? Onları biri aldı galiba, göremedim ki!
 
Sanat ve doğa hasta ruhumuzun tek ilacı...
 
 
 
 

8 Mart 2017 Çarşamba

8 MART KUTLANMALI.

 
En az diğer tarihler kadar hatta yaşadığımız toprakların şiddete eğilimi düşünülürse daha da önemli bir gün!
 
Kadınlar Günü!
 
Her an, her saniye şiddetin bin bir türlüsüne maruz kalan kadınların, susan ve susmayı seçenlerin, susturulanların... hepsinin günü kutlu olsun.



https://www.youtube.com/watch?v=dHDGC7SZEYM

7 Mart 2017 Salı

ŞAPŞAL BİR DEVEDİR ZATIM.


Yükünü indirmek istemeyen çöl devesi gibiyim  nicedir. Yürüyor, varamıyorum.
Anlamaya ihtiyacım var. Ve anlatmaya. Koşmadan, bir sonraki randevunun telaşına düşmeden, sakin sakin konuşmaya. Dün havalimanından eve dönerken T. E. aradı. Değerli dostum. Onunla aramızda geçen beş dakikalık telefon konuşması iki gündür içimi kemiren rahatsızlığın özeti gibiydi. Yine bir şey olmuştu ve tıka basa dolmuştum. Hikayeler, yaşananlar içimden taşmıştı. Kenara çekilip onları düzgünce katlamaya ve içimin çekmecelerine yerleştirmeye, uzun uzun düşünüp sindirmeye ihtiyacım vardı.
 
S.Y. nin söyledikleri ağır geldi... Kelimeler, onun kalbinden benim kalbime hızlıca boşaltılan hakikatler olmasaydı, bu denli ezilmezdim... İsteklerim ve sorumluluklarım arasındaki denge arayışında ritimsiz rüzgarlar gibi salınırken, sanki bir suçlu aradım ve hızla geçen zamana gücendim. Sonra o en sevdiğim çiçeklerin bile uzun süre toprağa tutunmadığını, birgün tıpkı onlar gibi, geldiğim yere döneceğim gerçeğiyle kim bilir kaçıncı kez silkelendim.
 
Hiç bir sarsıntının beni uyandırmamasına gücendim...