1 Mart 2010 Pazartesi

KEJE


Az evvel televizyonda Mahsun Kırmızıgül'ün filmini izledim. İşin açıkcası Eşkiya'dan sonra bu kadar ağlayarak seyrettiğim nadir filmlerden biri oldu Güneşi Gördüm. Fakat filmden çok 1998 senesinde bizzat o insanlarla tanışmış, o topraklara basmış ve sonra hepsini, tüm gördüklerimi iki yıl içinde tamamen unutmuş olmama ağladım. Eşşekliğime, hafızamın zayıflığına ağladım.


1998 Haziran ayında İstanbul'dan Van'a uçarken ardımda bana küs bir aile bırakmıştım. Başta annem olmak üzere tüm ailem gitmeme karşı çıkmıştı. Ama gittim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Otuz iki Virajlar'da, bir daha sevdiğim hiç kimseyi kimseyi göremeyeceğimi düşündüğüm an da dahil olmak üzere hiç bir dakikasından pişman olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Gitmeseydim bilemezdim... Gitmeseydim oralar benim için hep "uzak ülke" olarak kalırdı... Oradakiler de hep "öteki" olurdu...


Hakkari'deki Demir Çağı toplu mezarını kazarken, masmavi gözleriyle bana her sabah gülümseyen dedeyle tanışmadığım hayat eksik olurdu. Onun bana verdiği isim olmasaydı varlığım eksik olurdu. Siz hiç, aynı dili konuşamadığınız biriyle önce kavga edip, sonra öpüştünüz mü? Ben yaptım. Önce sıkı bir azar işittim Kürtçe bilmediğim için. Sonra da otorop hüngür hüngür ağladım. Çünkü haklıydı. Aynı topraklarda birbirimizi anlamadan yaşamanın en acıklı haliydik. Bu topraklardaki trajedinin ilk kez öznesi olmuştum. Bana Keje dedi. İsim verdi. Ağlaya sarıla ayrıldık... Ondan dinleyemediğim masallar da içimde koskocaman bir yumruk gibi kaldı...


Hakkari'de her sabah Sümbül Dağı'na karşı uyandım. Onun tepesindeki karların hiç erimemesi için dua ettim. Bir gün o eşsiz çiçekleri görmeyi hayal ettim; Sümbül Dağı'nda açan çiçekleri... Her gece hamam böcekleriyle uyudum. Her Cuma ve her P.tesi İstiklal Marşı'yla titredim... Sabahları elimde fotoğraf makinemle araziye doğru yürüken, önümden geçen jeep askerlerle dolu olurdu. Ve ben gördükleri son yüz olabileceğim ihtimaline kahrolurdum.


Günlerce mezardan çıkan kemikleri temizledim. Tepemizde dolaşan helikopterlerin istikametinden ölü mü yoksa yaralı mı taşıdıklarını anlamayı öğrendim. Hayatımda ilk kez ölümle dans edenlerin arasında nefes aldım. Sonra mı? Önce kitaplar yolladım onlara, sonra kıyafetler toplayıp koliledim... Ve unuttum!


Oysa Otuz iki Virajlar'da korkudan buz gibi olmuştu ellerim. Yol boyu dizilmiş panzerler yaş olup, zehir gibi akmıştı gözlerimden. Zap Suyu üzerindeki asma köprüde sallanırken "bir daha bu deli suyu kimbilir ne zaman görürüm?" demiştim ama hiç geri dönmedim...


Van'a ulaştığımızda yan yana dizilmiş odacıklardan oluşan garip bir yerden anneme telefon açtığımda ağlamaktan konuşamadığımı hatırlıyorum. Hatırlıyorum da neye yarıyor? Orada hala birileri ölüyor. Benden sonra kaç tavuk çiftliği yandı kimbilir? Kaç inek daha mayınla havaya uçup, kaç ev sütsüz, peynirsiz kaldı... Kaç kişinin burnu, kulağı kesildi...


Bu gece filmi izlerken çok ağladım. Çok utandım. Hafızamdan bu güzel insanları ve onlara yapılanları sildiğim için vicdan azabından deliler gibi ağladım. Elbette yüreğim temizlenmedi. Sıcacık evimde, karnım tok ve keyif içinde yaşıyor olmaktan çok utandım. Üzüntü sandığım ve şımarıklık ettiğim tüm anlardan, yeni kitaplarımdan ve ayakkabılarımdan... Kullandığım parfümden ve her şeyden çok çok utandım...


Bana verilen adı yıllar sonra hatırlamanın içimi burkan tadıyla öylece kalakaldım...

1 yorum:

DERİN dedi ki...

filmi izleyip çok beğenmiş ve bir çok sahnesinde de gözyaşı dökmüştüm ama yazını okuduktan sonra daha da farklı bakıyorum..
bir film izliyoruz sadece ama arkasındaki gerçekleri göremeyecek kadar uzağız..