21 Şubat 2014 Cuma

SÜMBÜLÜMÜZ AÇTI


Dün evdeki kahve stoklarının bittiği gerçeğiyle burun buruna gelince, çaresiz bir ruh haliyle dolapları karıştırmaya başladım. Amanın, bakınız ne buldum! Haziran ayında Tübingen'de keşfettiğim ( elbette Süper Prenses sayesinde) bir kahve&çikolata dükkanından aldığımız kahve! Ben, akılsız Elvan sonbahara sakladığım bu kahveyi sadece dolabın değil, hafızamın en dibine saklamış olmalıyım ki bulduğumda artık içilebilecek durumda değildi. 
Çekirdekler kavrulsa acaba yani bir umut içebilir miyim diye denediysem de olmadı! Bu durumda yapılacak tek şeyi yapıp "IKEA evimizin herşeyi'nden!" aldığım kahvenin son kaşığına sarıldım. Ve bakınız ki, elimde kahvemle balkona çıkınca yukarıda fotoğrafını gördüğünüz güzellikle karşılaştım. Kahvemi bayatlatan Rabbim, sümbüllerin en güzelini vermiş bize!
Annem sivri dillidir ama yeşil ellidir. Bu soğanı saklamış olmalı ki, ben bu sabah güzelliğini görebildim. Hatta Burhan Bey'e de gösterdim. 
Erken gelen bahara elbette içimiz buruk merhaba diyoruz. Keşke mevsimler bu denli hızlanmasaydı da, içimiz huzurla buyur etseydik çiçekleri, kuşları... Yine de hoşgelmişsin sümbülüm, sefalar getirdin balkonumuza. 
Sıra lalelerde...

19 Şubat 2014 Çarşamba

YAŞASIN MÜZİK!

BAKIN ŞEHİRDE NELER OLUYOR! SEVGİLİ MEHMET MESTÇİ HARİKA BİR İŞE DAHA İMZA ATIYOR! 
İYİ MÜZİK DİNLEMEK İÇİN EĞİTİLMİŞ BİR KULAĞIN SEÇİMLERİ BENCE ÇOK ÖNEMLİ. İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ'NE KADAR BEKLEMEDEN RUHUNUZA NEFİS BİR ZİYAFET ÇEKEBİLİRSİNİZ. KİMSE "AAA BEN DUYMAMIŞTIM!" DEMESİN, İŞTE HABER VERİYORUM:)


18 Şubat 2014 Salı

ERKEN BAHAR HOŞGELMİŞ, SALI BANA NE GETİRMİŞ?

Kendisinden memnunum. Mevsim normallerinde olmayan sıcaklığa rağmen, ne yalan söyleyeyim ruhum şenlendi. Sokaklarda çiçekler, çingenelerde çiçekler...Hatta şimdiden çiçekli, böcekli bir ders yapmak geliyor içimden ve gerçekten zor tutuyorum kendimi.  Zira mevsiminde yapılan dersin tadı başka oluyor. Geçen yıl koru derslerimiz şahane olmuştu mesela.
 
Bugün televizyonda Çalıkuşu var. Şimdilerde Aramızda Kalsın ve Çalıkuşu izliyorum. Birinde kostümler ve dönemin inceliği, diğerinde insanların hala insana benzemeleri hoşuma gidiyor. Bir an için bile olsa her şey yolunda sinyali alıyorum hayattan. Gündelik zırvalar, "burası İstanbul" söylemiyle yapılan kabalıklar millerce uzağıma düşüyor. Akıntı beni alıp, televizyonun içinde bir yerlere bırakıyor.
 
Cenazemiz vardı Galip Paşa'da. Mahalleye taşındığımızdan beri ilk kez buradaki komşularımızla bir tanıdık simayı uğurladık. Yavaş yavaş buralı oluyorum galiba... Cenaze tamam, bir de düğün görürsem, ki yakında manikürcü arkadaşım evleniyor, işte o zaman aidiyet duygum tastamam olacak.
 
 
Mahallede yaşamayı selamsız sabahsız bir sitede yaşamaya her daim tercih ederim. Evden çıkınca esnafla merhabalaşmak, ıslak saçla kuaföre inebilmek, misafir geldiğinde bir telefonla ne lazımsa isteyebilmek paha biçilmez. Hele hele " benim kargoyu alır mısınız" demeye bayılıyorum. Sanki o hep istediğim ama yaratmayı başaramadığım veya kaderimde olmayan kocaman evde yaşıyorum. her odasında bir dost, her odasında bir kardeş.. Ortak alanlar ve mahremiyet duygusu yan yana, birbirine karışmadan var. Hiç yalnız değilim, hiç kalabalık değilim...
 
Salı sallanır derler, yazıdan belli!

12 Şubat 2014 Çarşamba

LALE...

Lale ve nergis en sevdiğim çiçeklerdir. Aslında hepsini, bütün çiçekleri severim ama lale ve nergis görünce dayanamam, almasam bile koklamadan, gözlerimi kapatıp bir dakikacık olsun tadını çıkartmadan devam etmem.Edemem ki..
Dün Samatya'dan dönerken yolumuz Eminönü'ne düşünce lale soğanlarına bakmadan geçemedim. Evli değilken bir yeni yılda kayınvalideme aldığım soğanlar geldi aklıma. Uzun zamandır soğan dikmemiş, bir lale doğumu izlememiştim. Oysa biyopsim temiz çıkınca kendime verdiğim söz vardı; bu yıl bahar bana gelmezse ben ona gidecektim! Erguvan seyredecek, lalelerin tadını çıkartacak ve boğazın serin sularını, sarayımın bahçesini bol bol tavaf edecektim. Eh madem böyleydi, soğan alarak başlamalıydım. Bir tane aldım. Adam bir soğan parası ödediğim halde ikincisini de verdi. Oysa ben herşeyi tek almaya, tek olmaya o kadar alıştım ki artık, "istemem dedim". Adam inatçı çıktı ve"ya, bu benden, alsana sen" diyerek susturdu. Sonra da ekledi: "onlar - çiçekler- her saniye Allahın adını zikrediyorlar!"
Yüce Rabbim, bizi de her saniye varlığımızın, nefesimizin kıymetini bilen, yaratıcısını zikredenlerden kılsın dedim içimden. Farkındalığımdan, aldığım dersten kopmamayı dileyerek soğanlarımı eve getirdim. İşte onlar:
 

HAYATI YAZMAK...

...Okumak kadar zor. Nasıl ki gördüğünü okumanın binbir hali varsa, yaşadıklarını hele ki başkasının yaşadıklarını yazmanın da binbir hali var. Hayatını merak ettiğim sanatçılar, yazarlar hakkında kaleme alınmış eserlere baktığımda genellikle canım sıkılıyor. O insanların nerede okudukları, kaç çocuk yaptıkları veya kariyerlerindeki gelişmeler değil ki benim merak ettiğim. Asıl öğrenmek istediğim duyguları, olaylar ve kişiler karşısında hissettikleri. Bütün bunlardan çıkan öyküleri, resimleri, fotoğrafları, filmleri bilmek istiyorum. Yıllar boyunca cebinde taşıdığı bir saç tokası var mı? Olmazsa olmaz bir içeceği ya da daktilosu? Aşktan sürünmüş veya mutluluktan bayılmış mı anlatılmayacaksa yüzbinlerin gözündeki başarı ve yükseliş hikayeleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Tribünlere oynanmayan sahnelerin kaleme alınmadığı hayat hikayelerini yavan buluyorum. Bir biyoğrafi okuduğumda hakkında konuşulan, yazılan insanı aynanın diğer yanından görmek, o kendine bakarken, ben onun gözlerinin içine bakabilmek istiyorum. Bakışlarının ardındaki mahremiyetten payıma düşen kırıntıları toplayamayacaksam wikipedia var!

Belki sırf bu kaygılar yüzünden, hakkını verememek korkusundan elimdeki onlarca hikayeyi saklıyorum. Çünkü hayatı yazmak hiç kolay değil. kaldı ki sadece yaşamak bile bu denli zorken ve içinden geçmekte olduğumuz dönemde çoğu zaman yaşamıyor ve sadece hayatta kalıyorken, yazmak ne büyük cüret!

Dün Samatya'da sabah kahvemi içerken, kış güneşi altında bir kedi gibi yayıldım. Ne kadar uzun zamandır  ( en son Trilye'de kısmet olmuştu) bunu yapmadığını düşündüm. Kırk yaşımda kırk sabah kahvem yok desem, benim gibi kahve sever birine vah vah dersiniz değil mi?
O çok özlediğim martı sesiyle uyumalar ve uyanmalardan aylardır ayrıyım, mandalina toplamayalı kimbilir yine kaç yıl oldu... Peksimet ve domates yemeyeli... Bir hamama gidip su dökünmeyeli..
İnsanı insan yapan, hayatı da hayat yapan bütün bunlarken nedir kastımız canımıza Allah bilir!

Yaşamayı bile beceremediğimiz hayatın neresini yazayım ki ben?

 

10 Şubat 2014 Pazartesi

GÜNLERDEN PAZARTESİ, SAATLERDEN MUTLULUK

Haftanın ilk günü. benim en hızlı, en telaşlı günüm. Üstelik uğurlu günüm. Fakat bu defa diğer P.tesi günlerinden farklı olarak yeni odamdan yazıyorum. Aslında bu oda Süper Prenses ve Burhan Bey'e ait. Çünkü bu odada hep onlar uyudu. Benim için tam üç yıldır unutulmuş, sadece kitap almaya girip çıktığım, kendini bulamamış bir odaydı. İşte nihayet artık yazılarımı yazdığım, sevdiğim tablolarla duvarını süslediğim ve Noel Pazarı'nda ( Almanya Noeli, Ortaçağ Pazarı Jasmin hanımım:)) aldığım el yapımı tütsümle kutsanmış bir oda. Romancının dediği gibi "kendime ait bir oda"*

 Uzun zamandır bir odaya bu kadar kanım kaynamamıştı. Belki sonsuz çayırlara ve Boğaz'ın serin sularına bakan bir penceresi yok. Hatta annemin çamaşır astığı bir balkonu var! Yine de bana ait; kitaplarım, ders malzemelerim ve tablolarımla dolu bir oda burası. Güzel kedim Adakız'ın tütsü kokusu sebebiyle henüz ısınamadıysa da, tastamam bana ait bir alan.
Güzel bir okuma lambası da alırsam hiç eksiği kalmayacak. Bir de güzel Buddha posteri istiyorum. Onu kapının arkasına asacağım. Ayrıca eski cd çalarıma hoparlör alıp burada müzik de dinleyebileceğim! 
Kısacası sabah yogası, güzel bir pazar alışverişi ve eve dönüp güzel odama kurulmak bana çok iyi geldi. Darısı tüm isteyenlerin başına. Herkese gönlünce bir oda dilerim... Özellikle Guguk kuşu'na:)





* KENDİNE AİT BİR ODA, VIRGINIA WOOLF

ADAKIZ VE YEPYENİ KİTAPLARIM!

Adakız'ım bu işte! Harika bir fotoğraf olmasa da bir fikir verir di mi?
Yepisyeni kitaplığıma gelince.....
İşte bu raf sevgili Sarya:)

6 Şubat 2014 Perşembe

GÜNÜN YİRMİDÖRT SAAT OLMASI MÜNASİP DİİİLLL!

Oturup heyecanlı meyecanlı şeyler yazmaya nedense zaman bulamıyorum. Aslında pek çok güzel şey de olmuyor değil. Yeni çeviriler, yeni öğrenciler, ufak tefek seyahatler ve tabii yeni kitaplar ve onlar için düzenlenen odalar...
Bir dakika yaw, sanırım en ilginç olanı bu, yani yeni kütüphanem. Ya da yeni kedim. Yok yok yeni hastalığım daha enteresan. 
Neyse, önce kedimi anlatayım birazcık. Onu 12 Ocak günü adaya cenaze için gittiğimizde yemek yediğimiz lokantanın önünde bulduk. Adını da "Yüz Gram Adakız"  koyduk. Bizim eve yerleşeli yakında bir ay olacak. Harika bir tekir. Uzun zamandır bir tekir hayalim vardı bilenler bilir. hatta geçen yaz Körik gelmişti ama nasıl olduysa ikinci kattan firar etmeyi başarmıştı. Kendisi şimdi bizim evle Oyuncak Müzesi arasındaki paralel sokaklarda yaşıyor. Bazen karşılaşıyoruz. Hala kafası karışık; bir ısırık, bir yalama şeklindeyiz!

Ama Adakız öyle değil. Uysal, komik ve evde yaşamaktan memnun. Tek sıkıntımız boynumda uyuması! İşin ilginç tarafı orada bir sorun olduğunu hissediyor mu çok merak ediyorum. Kedi nihayetinde!Tekinsiz canlı:)

Kitaplarıma gelince... Yıl sonunda kriz geçirip azıcık kitap almıştım. Malum, bazen ekonomik olarak hangi sınıfa dahil olduğumu unutup alış verişin tadını kaçırıyorum. Ama varsın olsun yahu! Çul çaput almadım ya, azıcık kitap aldım! E tabii önceki kitaplarıma yeniler de eklenince yeni bir raf sistemi ihtiyacı doğdu. Ve elbette soluğu evimizin herşeyi IKEA da aldık. Şimdi harika ve yepisyeni bir kitap okuma odamın telaşı içindeyim. Yeni divanım, müzik cdlerim için rafım vesaire derken, evin üç yıldır kimliksiz duran odası canlanıyor galiba. Üstelik tablolarımız da kıyafet değiştirip çerçeve, cam bakımına girdiler. Sanki görücü gelecekmiş gibi her eşyamızda bir telaş bir telaş.

Yani oturup adam gibi yazmıyorsam sebebi günün sadece yirmidört saat olmasıdır. Gün otuz saat olaydı, bak neler neler yazardım:)

2 Şubat 2014 Pazar

BENDEN VAZGEÇME...




Bunu söylemeye hakkım yok belki; yani benden vazgeçme demeye ama görüyorsun, blogu kapatamıyorum. Haklısın masal yazmaz oldum... hatta yarım kalanları bile bitirmedim. Fakat söz veriyorum, en güzel masallar bu yıl yazılacak. Lütfen vazgeçme:)

21 Ocak 2014 Salı

NEJAT VE AYSEL

Allah biliyor ya, ikisini de tanımam etmem ama ne hikmetse halleri tavırları daha doğrusu marjinal olma çabası göstermeksizin sürüden ayrılışları hoşuma gider.
Aysel Gürel öldüğünde üzülmüştüm. İlginç, renkli bir yüz yitip gitmişti. Kimse onun kadar cüretkar, umarsız ama aynı zamanda hassas değildi. Yine de hayatın tek gerçeği karşısında yenildi. Şimdi Nejat var. Bakalım iyileşecek mi? Hadi iyileşti diyelim, bu hastalıklı dünyada ne kadar iyi kalabilecek?
Adamın hastalığından bile malzeme yaratmaya çalışanlar sarhoşluğundan, karaciğerini mahvedişinden bahsetmeye başladılar. Muhtemelen doğrudur. Kendisinin bardakla değil şişeyle içtiğini görenler var. İyi de sana ne! Bize ne! Biri hastalandığında yapılacak şey onu sevenleri yıpratmak değil, şifa dilemektir. Bu kadar mı kötü kalpli olduk?
Olduk tabii... Otobüste, dolmuşta birbirini itekleyen, markette sırada itişip kakışan, 'afedersiniz' kelimesini tarihe gömen bir toplumdan ne beklenir ki?
Yıllar önce bir kuzey ülkesine gitmediğim için, daha da fenası İngiltere'ye gidip döndüğüm için kendime çok kızgınım. Eğer gitmiş olsaydım bir ihtimal azıcık sağlıklı bir hayat yaşayabilecektim.. Fakat kalmaya karar vererek bu şansımı hepten kaybettim!
Asprin de içemiyorum ki allerjim varmış!

Hastalara şifa, dertlilere deva dilerim efendim. Süphaneke dinimiz amin!

10 Ocak 2014 Cuma

ÇOCUKLUĞUM ÖLÜYORSA..


İnsan bir kere ölür ama çok kere gömülür...

Saçlarınızı gömerler önce; çünkü pırıltısı gider. 
Sonsuz uzunluğu, güneşten altın ışıklar çalan kibiri gider....

Gülüşünüzü gömerler; bir bir Hakka yürür sevdikleriniz. 
Kimi zamanlı, kimi zamansız terkeder.

Sonra akş ölür;  sevgili ihanet eder, 
Diri diri gömersiniz aşkı.

Hepsini tek tek, bazen bağıra çağıra, çoğu zaman koskocaman susarak yiter  de, en fazla üzen çocukluğunuzu gömmek olur.

İnsan parça parça, lokma lokma kopup giden hayatında en sıkı ona yapışmışsa da çaresiz bırakır çocukluğunu.

Erdal Amca'nın ölümü büyük bir parçasını aldı masallarımın. Dalgaları aşarak ulaştığım rüya evde Sevinç Teyze ve O yaşamıyorlar artık.. Laleli'deki konaklar, Yalıkavak'daki masallar ve kalbimden taşan yüzlerce güzel söz yok oldu...

8 Ocak 2014 Çarşamba

BAKIŞ AÇISI

"İnsan, hatalar ağacıdır çokça. Yeni hatalara yer açmak için budanmazsa eğer, kendini kurutup yok edene kadar acıtır etrafındakileri… İşte ben etrafımdakini acıtan dalımı ilk kez o gün budadım....." demiş Funda Öğretmen Küçük Karabalık yazısını bitirirken. Çok etkilendim...

Sonra yazı beni aldı götürdü ve düşünmeye başladım, aslında etrafımda her zaman kötülük yok... Hatta çokça iyilik, iyi yüreklilik var. Ama aşk gibi hayat; cesur ve tembel bir adamla tanışırsın, fena halde tutulursun. Herkes seni uyarır, adam tembeldir! Oysa senin bütün dikkatin cesaretindedir. Günler, aylar, hatta bazen yıllar geçer ve bir sabah uyanırsın: sevdiğin yada bir zamanlar sevdiğin adam tembeldir! Oysa o ilk tanıdığında da tembel ve cesur bir adamdı. Sen onun tembel tarafını değil, cesur yanını görmek istemiştin. Hepsi bu!

Hayat da tastamam böyle, hatta içine koyduğumuz insanlar da... Onlar hep aynı, değişen bizim ruh halimiz, bakış açımız..

Neyse, güzel bir okulda yoga dersleri veriyorum ben. İçindeki öğretmenlerin hayalleri, kendilerine özgü özellikleri ve bu özelliklerini ortaya koyma biçimleri var. Daha da güzeli bu farklılıklardan rahtsız olmayan bir müdiresi, harika bir mutfak ve derleme toplama personeli var. Sırf bu sebeple bile şanslıyım. Bana neden başka okul istemediğimi soruyorlar. İstemiyor değilim, belki bir okulum daha olabilir. Ama inanmam lazım. Baktığım yerden gördüğüm şey beni umutlandırmalı.

Yeri gelmişken neden hayatımda biri olmadığına da cevap vereyim: baktığım şey beni umutlandırmalı!

Yeni bir yılın eşiğinde durmuş yazmayı hayal ettiğim hikayeleri, uçmayı düşündüğüm ülkeleri, başarabilirsem yıl sonu yerleşeceğim evimi düşünüyorum. Baktığım yerden olsa gerek bazen gülümsüyor, bazen zamana yenik düşer miyim diye endişeleniyorum.
Sonra aklıma Momo geliyor. Momo, Küçük Kara balık ve Küçük Prens okuduysam daha cesur olmalıyım. Zira hayata dair ne bilmem gerekiyorsa orada yazılıydı diyerek sakinleşiyorum. Gerçekten de öyle tabii  Pippi'nin hakkını da vermek lazım.

Bu yıl daha çok doğada olmak istiyorum. Stuttgart'daki ağacım gibi ulu bir ağaç bulup ona sarılmak istiyorum. Sağolsun Süper Prenses bana bir fotoğrafını yollamış... İnşallah seneye noelde ağacım ve onunla olurum.

Söylemek istediğim çok şey var. Hem kendime, hem de hayata. Yeteri kadar dinlediğimi ve artık söz söyleme zamanımın geldiğini hissediyorum. Uzun süre kusar gibi yazdıktan ve içimdeki tüm öfkeyi temizledikten sonra, şimdilerde bol bol affetme yazısı yazmak, sarkacın iyimser tarafında salınmak istiyorum.
Yeni yılda, havalanamayan bir uçak gibi pistte dolanmak yerine tek motorla bile olsa uçmak istiyorum.Gerekirse otobiyografik yazılar yazıp*, derime yapışmış tüm giysileri sıyırıp atmak istiyorum.

Belim tutulup yerde süründüğüm ve çişim gelecek diye ödüm patlarken pipetle çorba içip, avizemizin taşlarını saydığımdan beri değişen bakış açım için hayata minnettarım! Dip bazen çok yakınımızda olabiliyor..


*S. Yemni ilk sohbetimizde yazmak soyunmaktır demişti..

30 Aralık 2013 Pazartesi

 

"Eş Ruhlar Zamansız Yaşarlar Amansız Yaşadıklarını. Onlar Görünmeyen Tarafında, Vücutlarını Yerle Bir Ederler.! Dokunmak Akla Yakın Değildir. Nefes Almak Kadar Bitirmeyi Gerektirir. Ona Yürüsen Bütün Maddeler Üstünde Parçalanır.."*

*kim söylemiş bulamadım..

29 Aralık 2013 Pazar

2013...

 
 
Seninle vedalaşmak için zamanım olmayacak; hem yarın, hem de Salı günü çok işim var. Yine de sana şarkılarla türkülerle hoşça kal demek isterim. Elimden gelse resim de yapardım ya inan görmek istemezsin çizdiğim çöp adamları. Sahi giderayak Cin Ali'yi bize geri vermişsin, sağol :)
Aslında pek çok şey için sağol. Kısaca özetlersek canıma kastetmiş onca insana, olaya rağmen yaşadığım her an için teşekkür ederim. Ne zormuş asıl önemli olanın nefes olduğunu anlamak... Kaz kafam... Sağol 2013, gözün arkada kalmasın..
Öperim seni, hakkını helal et. Benimki sana helal olsun...
 

25 Aralık 2013 Çarşamba

YAŞASIN DIŞ MİHRAKLAR, KAHROLSUN NOEL BABA’YA UZANAN ELLER!




YAW,  SAYIN KARDEŞİM DELİ MİSİNİZ NESİNİZ SİZ? Amacınız ne? Tamam kabul ediyorum uzun yıllar tahıl yedik, protein yetersizliğinden salaklaştık, sonra tombul gözlüklü bir amcanın uzak ülkelerden getirdiği şekerlere, blucinlere kapılıp politikadan uzak kaldık ama süzme salak değiliz Allaha şükür.

Allah demişken biz de kendisine inanırız. İyi kötü bir iki dua okur, ölümde doğumda yol yordam bilir, vefayı ve sevgiyi kimsenin tekeline alamayacağı gerçeğine inanırız.

Ben kendi hakikatimde ne dindarım, ne de çapulcu. Bütün bu olmakta olan işleri kafam hiç basmıyor. Ayrıca kafamın basmadığı, hadi ben vaziyetimin farkındayım, peki sözde bu işten ekmek yiyen gazetecisi, politikacısı, yazarı çizeri ne halt ediyor acaba? Alooo ülke diyorum, ayakkabı kutusu diyorum, Noel Baba’yı dövmeye kalkan sosyopatlar var diyorum! Ben diyorum, ben duyuyorum.

Ey kendini eleştirirken bile burnundan kıl aldırmayan, her b.ku bilen Türk gençliği sana sesleniyorum: İÇ MİHRAKLARA BAKAR MISIN BİRAZ? Dün kurban eti alıp verdiğin komşunla bugün selamlaşmıyor, ülke işsizlikten kırılırken her yıl kayak tatiline gider gibi ümreye gidiyorsun. Senin karnın doysun, gerisi tufan başlığını kalbine dövme yaptırmış, altın kuru karnın tok dolanmaktasın. E bravo!

Bu durumda bana sataşma hakkın yok, zira topluca yan gelip yatıyoruz! Bir farkla; ben dürüstüm! Olan biten için bir iki meydanda gövde göstermek, iki üç imza kampanyasına katılmak  ve vakti geldiğinde oy kullanmak dışında inan ne gazete okuyorum, ne de adı lazım olmayan amcaların uzağa işeme yarışını naklen veren kanalları izliyorum. İzlesem ne olacak ki? Herkes kendi kamerasından çekince on yıldır kimin daha uzağa işediğini anlayamadım gitti!

Dün gece öğrendiğime göre “oyuna sahip çık” diye bir oluşum varmış. Hangi oyuna? Oy vermek anlamındaki oy  mu, yoksa  oyun oynamak anlamındaki  mi? Bunun da suyu çıkmasın inşallah. Biz oylarımıza sahip çıkarken, büyük ağabeyler oyunlarını bozmamanın başka bir yolunu bulurlar gibi sevimsiz bir his var içimde.

Neyse, son olarak Noel Baba’yı dövenlere sesleniyorum; eğer akıllı olmazsanız Ramazan Bayramı ve Kurban bayramı geldiğinde Nasreddin Hoca’yı, olmadı en yakın caminin imamını döveriz! Vay bu da nesi derseniz açıklayayım:  o sizin pek prim vermediğiniz İsa “sana tokat atana diğer yanağını çevir” derken, bizimkiler ne der bilirsin: “Kiss us kiss us kiss us!”

13 Aralık 2013 Cuma

HOBBITLER GELDİ, ANNEM VINNNN!


Akşam Burhan Bey'le Hobbit seyretmeye gideceğiz. Biletleri sabahtan aldım. Hazır dışarı çıkmışken ve hava da tam sevdiğim gibiyken "amman be felekten bi gün çaliim bugün" dedim ve o kararlılıkla olur da akşama çamura yatarsam diye tırsıp sinema biletlerimizi aldım. Sonra mahalledeki çiçekçiye uğrayıp bir kucak nergis aldım ( ki bu çok önemlidir, zira haftalardır parama kıyamadığım için çiçekçinin önünden derin nefesler alarak geçiyordum, bu sabah durdum! ), ardından eve gelip çiçekleri vazoya koydum ve missssler gibi bir Türk kahvesi içerken yetmiş beş yaşındaki dünya tatlısı komşumuzla "hey gidi günler, ah eski İstanbul ah" sohbetiyle günü taçlandırdım. 

Misafirimiz gittikten sonra spora, spor çıkışı da annemle çaya giden ben, şu bir iki satırı yaziim, sonra dolaba soğusun diye rakıyı koyup nar ve isli peynirli roka salatası yapacağım. Önce bir duble rakıyla balığımızı yiyeceğiz, sonra da Burhan Bey'le sinemaya gideceğiz inşallah. 

İşte bizim buralarda bütün bu zincirleme işlere felekten bir gün çalmak deniyor. Tabii arada YKY'den yeni çeviriler için onay gelmesi ve günlerdir belinden kıvranan Deniz Hanım'ı sokakta görmek de ayrı bir güzellik! 

Annem, fantastik edebiyat sevmez. Hobbit falan onu pek açmaz. Annem sürreal resim, fazla abartılmış, gerçek dışı şeyleri de sevmez. Yemeğin afillisi onu bozar. hayatında bir kere yeşil ya da mavi ayakkabı giymişliği yoktur. Bence büyük kayıp! 

Bendeniz aksine kuleleri, ejderhaları, öfkesi saçlarından akan kadınları ve buna benzer ne var ne yoksa bayılırım! Tim Burton, Janette W., Ayşegül Çelik okumalara doyamam da, Peride Celal ve Sabaattin Ali, Sait Faik gibi bir iki amca dışında ne gerçek hikayeler, ne de gündelik hayattan anlatımlar ilgimi çeker. Yazar kelimeleri bacadan uçurup, süte karıştırmıyorsa, içine de şeker niyetine iki gülümseme eklememişse öldür Allah okumam, okuyamam! 

Ama ver bana Lovecraft, Murat Menteş, İ.O. Anar sonra bırak bi köşeye, saatler geçsin, gel bıraktığın yerde bulursun. Zira edebiyat başta olmak üzere ben sanatın gerçeklerden kaçanını, kaçarken ayağı takılıp en bi gerçeğin kucağına düşenini severim. Bu sebepledir ki annemle sohbetlerimiz iki arkadaş olarak on numara beş yıldızdır ve fakat anne-kız olarak bütünlemeden sınıfta kalmıştır! Kadın da haklı; kırk yaşını dolurmuş evladı hala evi nane yeşiline boyasak, biberiye tentürü yapsak, Çin'den ejderha uçurtma istesek diye dolanıp duruyorsa gariban ne yapsın!

Ona bu yaz üç ay kaybolacağımı daha söylemedim. Duyunca çıldıracak ama o zaman ben gezegenin diğer ucunda olacağım... Vınn Anne ve Tınn Kızı diye bir hikaye yazsam diyorum. Evlenmeyen, çocuk yapmayan, yüzünü boyamaktan aciz bir kızla, hayalleri eteklerinde kalmış geleneksel annesi hakkında olsa, ne dersiniz tutar mı? Yoksa fazla mı mahrem kaçar?

Ayrıca sorarım size kıznız internette Tim Burton,  D. DeVito fotoğrafları gösterip "ah ya evliler!" diye hayıflansa acaba ne hissedersiniz?
Neyse, şimdi balık pişirmeye gidiyorum, Burhan Bey'in vapuru Kadıköy'e yanaşmıştır!


Haydin hayırlı Cumalar!

11 Aralık 2013 Çarşamba

SERBEST AKIŞ, DALDAN DALA ATLAYIŞ....

Pencerede kar, fonda Sultan III. Selim, fincanımda kış çayı. Fazlasını beklemek ve istemek açgözlülük olurdu herhalde. Zaten istemekten de, çabalamaktan da öylesine vazgeçtim ki, bir zamanlar ne isterdim, sahi şimdi gelse ister miyim onu bile unuttum!
Bir kişilik dünyamda uyandığım bu sabah, yün yumağıyla oynayan bir kedi gibi kitaplarımın, satırlarımın arasında gidip geliyorum. Elbette dışarı çıkacak, sokakta yapılması gerekenleri de yapacağım. Sahi neydi onlar? 

Kaz kafam ve  kaz ciğerine dönmüş ruhumla en sevdiğim, uzun süre kavuşmayı beklediğim masamdan yazıyorum bugün.  Etrafımdaki bazı eşyaların benden bile uzun yaşayacaklarını düşündükçe içim tuhaf oluyor. Doğmadığım yıllardan bana gelenlere bakıp, benden sonra onları kimler korur diye hayıflanırken, aynı inceliği ruhuma neden gösteremediğim sorusuna takılınca, samimiyetsizliğimde kayboluyorum..
 
Geri geri yürürsem, hangi sapakta yanıldığımı bulurum sanıyorum ama aslında en çok burada şaşırıyorum. Zira beni sapaklar değil, her daim dosdoğru yürümek bu ruh halime taşıdı!
 
Hz. Mevlana'nın düğün gününe saatler saydığımız haftanın içinde, soğanın cücüğüne gider gibi kendi içime yürüyorum. İyi kokular gelmiyor burnuma, "olsun Elvan, bu da şifadır" diyerek kendimi telkin ediyorum. Ne zaman meditasyona otursam, karanlığın içinde beliren bir suret var, şimdilerde en çok onu merak ediyorum.
 
Kar azaldı, oysa sabaha karşı su içmek için kalktığımda ne kadar da kararlıydı. Fikrini değiştirdi demek! 
Hiç bir  kar tanesi diğerine benzemiyor diyor bilim insanları.. Ben daha da ileri gidip YOLA ÇIKTIKLARI AN VE YERE DÜŞTÜKLERİ AN ARASINDA DA DEFALARCA DEĞİŞİRLER DİYE DÜŞÜNMEK İSTİYORUM. Zira kimse, hiçbir şey geldiği gibi gidecek kadar talihsiz olmamalı.








2 Aralık 2013 Pazartesi

SEVİYORUM SENİ PAZARTESİ PAZARI:))


Efendim, bizim mahalleye çok yakın iki pazar kurulduğundan sanki daha önce bahsetmiştim. Bunlardan biri Perşembe pazarı olup daha ziyade kıyafet satılan, uçsuz bucaksız bir oluşumdur. Diğeri ise daha sakin, az kıyafet, bol yiyecek alabileceğiniz ufak tefek Pazartesi pazarıdır. Pazartesi pazarının fiyatları daha uygun, müşterisi daha sakindir. Diğer tarafataki itiştirilme ve çekiştirilme durumları burada yaşanmaz. Üstelik pazarcıları da daha kibar ve sevecendir.

Alırsınız sırt çantanızı çıkarsınız pazara. Tanıdık pazarcılarla sohbet ede ede, yavaş yavaş sırt çantası dolar. Sadece midenize değil, ruhunuz için de gıdadır pazar. Hepsi olmasa bile çoğu pazarcı sebze ve meyveyi eliyle seçip getirmiştir oraya ya da en azından tezgaha dizmiştir. Ben genellikle "siz benim için seçer misiniz?" derim. O zaman pazarcı memnun olur. Herkes kendisine güvenildiğinde memnun olur. Bu tavır zaman zaman azıcık zarara sebep oluyor tabii, mesela eve geldiğimde çiçeklenmiş bir brokoli ile karşılaşabiliyorum. Yine de pazar ve pazarcı kültürünü sevdiğimden iki çiçeklenmiş brokolinin canımı sıkmasına izin vermiyor ve dikkatimi başka bir pakete yönlendiriyorum.

Zor iş pazar kurmak. Sabahın köründe kalkmak, çamurda, kışta yollara dökülüp, gün boyu üşüyerek ekmeğini kovalamak..
Saygı duyuyorum onlara, hal hatır sorup, hayırlı iş diliyorum. Kuruyemişcimi asla aldatmıyor, bal kabağını daima aynı amcadan, pazı ve lahanamı aynı teyzeden alıyorum. Bu hafta fazla ucuzdu pazar... Üzüldüm! Neredeyse her sebzenin kilosu bir lira idi. Olmadı en fazla iki lira! Ne kazandı ki bu insanlar şimdi? Yirmi liraya bu haftanın bütün sebze ve meyvesini aldım almasına da, sevinemedim.. 

Sanki birilerinin cebinden para çalmış gibi hissettim kendimi. Neden bu işin ortası bulunamıyor diye aklıma takıldı şimdi.. Bu kadar soğuk ve yağışlı bir günde evine dönen pazarcıları düşündüm.. Allah hepimizin yardımcısı olsun demekten kendimi alamadım...

Neyse, seviyorum seni Pazartesi pazarı! Dilerim hep ol hayatımda:)

29 Kasım 2013 Cuma

ÖĞRENEMEYEN ÖĞRETMEN



Blog yazmaya başladığım ilk zamanlardan bu yana en çok tıklanan yazımın içinde “kaz kafalı” lafı olduğunu ve bu yüzden tıklandığını söylesem ne dersiniz? Vallahi ne derseniz dersiniz, ama sonuçta yıllardır iyi kötü yazan ama bu saçma yazıya yönelen ilgi karşısında okuyup yazdığı dile hakimiyetine dair inancını kaybeden benim!

İşin aslına bakarsanız zaten pek inançlı biri değilimdir. Yani olsa olsa beş gram  gelecek inancımı da kaybetmeye fırsat kollar dururum desem yeridir. Bu yüzdendir ki hayatta asla bir tutkum olmamış, olamamıştır. Neyse, konu benim öğretmenliğim aslında. Malumunuz birkaç zamandır okullarda çocuklara yoga dersleri veriyorum. Hatta işi farklı boyutlara taşıdım son bir yıldır elli yaş üzerine de ders vermeye başladım. Genel olarak da hiç zorlanmıyorum çünkü hem çocuklar, hem de hayatının ikinci baharındaki hanımlar neredeyse aynı davranış biçimlerini sergiliyorlar. İnanın ortak bir paydaları var..
Belli başlı birkaç alt gruba ayrıldıkları rahatlıkla söyleyebilirim:
Beni ve dersi koşulsuz sevenler


Beni sevip, hatırım için derse katılanlar
Dersin sadece dinlenme/meditasyon kısmını sevenler
Yogayı ve beni sevip, gereken disipline uyum sağlamak istemeyenler… ve daha neler neler…

İnsan yoga dersleri vermeye başlayınca çevreden gelen tepkiler ve beklentiler değişiyor. Öncelikle herkes, her daim sakin, huzurlu ve sevecen olmanızı bekliyor! İyi de nasıl? Senin maruz kaldığın tüm olumsuzluklara ben de katlanıyorum! Trafik, gürültü, politik saçmalıklar, kötü besinler, huzursuz ev ve arkadaşlar… Daha neler neler… Sen bütün bunlarla yaşarken, ben sanki Tibet’deki manastırımda ense mi yapıyorum da her daim şahane görünüp, muhteşem davranacağım?

Ben yoganın nasıl işe yaradığını, nasıl hayata uygulanabileceğini anlatıyor ve gösteriyorsam bu demek değil ki ben harika bir uygulayıcıyım ve söylediklerimi yüzde yüz içselleştirdim. Nihayetinde sana göre daha fazla bilgi ve deneyim sahibi olan, olma hali devam eden bir öğrenciyim! Evet, ders verebilir, hangi hareketin nasıl bir sonuca götürdüğünü anlatabilirim. Ama o hareketi yapacak olan ve sonucu yaşayacak olan sensin, ben değilim!

Ortalıklarda sürekli kanatsız melek gibi gezip, tütsü kokmamı ve uzak doğu masalları anlatmamı bekleyenler var biliyorum ama maalesef bu beklentileri karşılayamayacağım. Üzülerek söylüyorum ki zaman zaman fazla yorgun ve gergin olabiliyorum ve her ne kadar hizaya geldiysem de hala parfüm, ayakkabı, kitap, kahve vs gibi birkaç kalemde nefsime yenilerek, ayrıca bundan zevk alarak para harcıyorum!

Okuldaki diğer öğretmenlerden bir farkım yok. Benim de sesim yükselebilir. Benim de canımın sıkkın olduğu gün olabilir. Ayrıca yoga öğretmeniyim diye her duruma eyvallah çekecek değilim. Zorlanmak, mecbur bırakılmak ve köşeye sıkıştırılıp salak yerine konmak benim de moralimi bozar. Bilmem ekranın diğer tarafından hissediliyor mu, ben yaşadığım şehrin hasara uğrattığı milyonlarca insandan biriyim. Sadece ayakta kalmaya çalışıyorum. Ve bu konuda yogaya güveniyorum.

Bazen o kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum ki, ellerimi gırtlağımdan içeri sokup kalbimi çıkartıp atmak istiyorum. İşe yaramaz şey! Sonra aklıma öğrencilerim geliyor, onlarla oynarken yaşadığım keyif,  onlar dinlenirlerken hissettiğim huzur.. Dudaklarımı kapatıp, burnumdan derin bir nefes alıyorum ve “kaz kafalı Elvan ne zaman öğreneceksin elindekilerin kıymetini?” diye azarlıyorum kendimi. Senem’in dediği gibi aslında “her şey yolunda” Daha çok yoga yapmak, yogayı yaşamak, yaklaşan Şeb-i Aruz ile  Mevlana’nın az ye, az uyu, az konuş ve benzeri sözlerini hatırlayarak, bir ve bütün olduğumuz evrene sığınmaktan gayrı ne yapılabilir ki?

Olmakta olan bir canlıyım ben, daha az veya daha fazla değil....

26 Kasım 2013 Salı

BİROL KUTADGU



Ölüm böyle birşey; hayat boyu susup, orada olmadığına seni inandıran, sadece bir kez konuşan ve konuştuğunda karşısındakileri lal eden, nefes kesen bilinmezlik.

Hakkında sohbet edilebileceğimiz bir şey değil,  ardına düşülüp hesap sorulamayacak kadar da hızlı. Alacağını alıp, çabucak kaybolan bir hergele daha çok.

Bugün de almış birini. Üstelik çocukluğumdan birini. Son zamanlarda bunu hep yapıyor. Ben hazır mıyım, değil miyim bakmadan en sevdiğim amcaları, teyzeleri yanına kattığı gibi boşluğa karışıyor. Dur bi ziyaret edeyim, son defa göreyim demeye fırsat bulamadan  ardında kalıyorum.

Birol Amca benim için ilkokul demektir. Ayları ve mevsimleri onun yaptığı bir tabloyla öğrendik biz. Bir çocuk ve elinde oniki balon vardı. Düşünsenize, kaç çocuğa kısmet olur Birol Kutadgu resminden ayları öğrenmek? Çok şanslıydık. Sıra arkadaşım İmbat, ayları öğrenme işi tamamlanınca, öğretmenin panodan çıkarttığı resmi istememişti, "bizde çok var, senin olsun" dediğinde havalara uçmuştum.
 
Kimbilir hangi taşınmada kayboldu aylar... İmbat.. Çocukluk..Yıllar...

Aylar, yıllar, insanlar hangi ara bilinmeze karışıyor anlayamıyorum. Vedanın ve bırakılmanın hiçbir türlüsüyle barışamıyorum. İçimdeki çocuk hala cenaze sevmiyor. Beden büyüyor, insan koca kadın oluyor da, bir ölüm haberiyle ruh, doksan derecede yıkanmış yün kazak gibi mini minnacık oluyor. Ezilip büzülüp dokuz yaşında kala kalıyor çamaşır sepetinde.

Birol Kutadgu güzel bir insan, başarılı bir ressamdı. Gördüğüm, tanıdığım en yakışıklı amcalardandı. Umarım gittiği yerde huzur bulur ruhu. Zaten son yıllarda Geriş Köyü'nde insanlardan uzak yaşıyordu. Dilerim son nefesinde  kendine yakin olmuştur. Tüm hassas ruhlar gibi çok özeldi.

Değerli ailesine sabırlar dilerim...