30 Aralık 2009 Çarşamba

LEYLA&MECNUN


Leyla ve mecnun u basit bir aşk hikayesi sanırsın.

Aşkın basiti olmaz amma hikayedir deyü yanılırsın.

Aşk varsa, gülü görüp bülbül olursunuz.

Aşk yoksa, diken batar ah ü zar olursunuz.

Aşk varsa, kar altındaki dikende bile vefa bulursunuz.

Aşk yoksa, yaz günü susuz bir gül gibi solar durursunuz.

Aşk varsa, gülde dikende safaperver der durursunuz.

Aşk yoksa, gülde de bülbülde de hicran bulursunuz.

Aşk varsa, dikenlere bakıp bergüzar sanırsın.

Aşk yoksa, gülü nadan, kendini nalan sanırsın.


MECNUN, LEYLA İLE SOHBETTE
Mecnun bir gün fırsat buldu, Leyla ile oturmaya muvaffak oldu. Leyla, onu sınamak için bir dilekte bulundu:
- Ey âşık! Neyin varsa getir.
- A ay yüzlü, dedi Mecnun, aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne gözümde bir nebze yaş. Aklımı yağma ettin, uykumu çaldın. Artık bir canım var, emreyle onu vereyim.
- Ben onu senden ne vakit istesem alırım, başka neyin var, sen ondan bahset.
Mecnun o vakit arandı, yakasında sakladığı bir iğnesi vardı, onu çıkarıp sevgiliye sundu.
- İşte varlık aleminde sahip olduğum tek şey bu iğnedir. Bunu da neden taşıyorum bilmek istersen, çölde, ovada seni izlerken çok düşüyorum, kendimden geçiyorum; oralarda ayağıma, bedenime dikenler batıyor; bu iğneyle o dikenleri çıkarıyorum.
- İşte bunu istiyordum ben senden. Eğer aşkında gerçek isen bu iğne nasıl layık oluyor sana? Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?!..

29 Aralık 2009 Salı

NAKKAŞ HASAN PAŞA...


Ayvansaray, Eyüp, Balat ve Fener gezisinde elbette anlatılacak çok şey var. Ama bu defa sırayı bozup, en fazla canımı yakanla başlamak istiyorum: Nakkaş Hasan Paşa'nın içime işleyen terkedilmişliğiyle.

Eyüp semtine yolu düşmeyen, Fatih Sultan Mehmet'in bu semte verdiği önemi bilmeyen kalmamıştır diye düşünerek Eyüp'ü, Pierre Loti'nin eşsiz manzarasını ve mezarlığı - ölüler arasında içilen kahveyi, mezar taşını mesnevinin aşk beyitleriyle süsleyen muhteremi - , Hançerli Sultan'ı, Mihrişah Sultan Türbesi'ni, civardaki aşevinden her gün bin ikiyüz kişiye çıkan yemeği ve elinde kaplarla duvarın dibine çömelip bekleyenleri geçiyorum... Hatta Caferpaşa Medresesi avlusunda kokladığım havayı ve oradaki görevli ile Sir arasında geçen "eyvallah"lı sohbetinin samimiyetini de geçiyorum.

Zal Mahmut'a ve sevgili zevcesine ait camii ve türbeye giderken solda kalan o gariban türbeden bahsetmek istiyorum sadece; Nakkaş Hasan Paşa Türbesi....

Bu türbede beni çok yaralayan, içimi acıtan garip bir hava vardı. Onca kırk dökük mezar taşından değil de, nedense burada yatan adamın halinden etkilendim.

Nakkaş kelimesi çocukluğumdan beri ilgimi çeker. İlk kez ne zaman duyduğumdan pek emin değilim ama babamın halı dokuyan bir köylü kızı için "nakkaş gibi" dediğini hayal meyal anımsıyorum. Ya da anımsamak istiyorum.

O zamanlar sık sık Çömlekçi köyüne giderdik. Orada dostlarımız, babamla birlikte çalışan aileler ve tertemiz ilişkiler vardı. Köyün neredeyse tüm evlerinde en az bir halı tezgahı ve her halı tezgahı önünde de güzel bir genç kız hatırlıyorum. Onlar benim hafızama yerleşen ilk nakkaşlardı.

Din turizminin cenneti olan Eyüp, çok değil iki gün sonra "Dünya Başkenti İstanbul" hikayesinin en ilgi çeken parçalarından biri olacak. Merak ediyorum ister istemez 2010 bütçeleri nereye gidiyor acaba? Neden restorasyon&konservasyon öğrencileri sahaya çıkartılıp, hiç olmazsa temizlik yaptırılmıyor? Pulları mı dökülür acaba? Beş kilo arap sabunu iki kıl fırça o türbeyi temizlemeye yeter de artar. Çok mu zordur Sanat tarihi bölümünden on çocuk alıp bir C.tesi günü şu zavallının türbesini süpürmek?

Nakkaş Hasan civardaki insanlar tarafından Mimar Sinan'ın nakkaşı olarak biliniyor. Oysa kronolojik olarak bunun pek mümkün olmadığını görüyoruz. Yine de hayat hikayesine bakınca* hafife alınacak biriyle karşı karşıya olmadığımız çok açık. Belli ki dönemin sultanı tarafından sevilmiş ve onurlandırılmış bir zat kendisi.

Eyüp Osmanlı ile hayat bulmuş bir semt değil, Öncesinde de, Bizans için çok değerli manastırların, azizlerin yaşadığı kutsal bir alan. Fakat ne yazık ki farkında değiliz.... Ne surların, ne de o surların dibinde can vermiş yüzlerce insanın hatırasına zerre kadar saygımız yok. Ne ölüye, ne diriye, ne tarihe, ne de geleceğe bakıyor İstanbullular.

Nakış nakış işlenmiş bir şehrin içine ediyoruz her gün. Gezdikçe daha çok üzülür oldum. Boşuna dememişler "göz görmese gönül katlanır" diye...

Utanarak farkettim ki, camiiler ve türbeler belli bir gurubun tekelindeymiş gibi adeta kin güderek geçiyoruz önlerinden. Orada yatan garibanlara bir Fatiha okumak zul geliyor. Oysa iki adım ötedeki Eyüp Sultan Hazretleri'nin başı her an kalabalık. Neden? İsteyeceklerimiz var çünkü ondan! Arsızız.

Neyse, yolunuz düşerse Nakkaş Hasan Paşa'ya uğrayın. Çaresizliğini, unutulmuşluğunu görün. Onun başına gelenin bizi de az ötede beklediğini bakalım benim kadar sarsılarak hissedecek misiniz? Faniliği hissedin... Türbesine asılan çamaşırlara bakın da, o çamaşırları asan muhteremler namaz kılarken ne yüzle Allah'ın önünde secdeye kapanıyorlar sizde benim gibi merak edin!

"Haliç Kıyısı" macerası devam edecek...


*Eyüp Zal Mahmut Paşa Caddesi üzerinde, Zal Mahmut Paşa Medresesinin arkasına bulunan bu türbe kesin olmamakla beraber 1623 yılında yaptırılmıştır. Mimarının Dalgıç Ahmed Ağa olduğu söylenmektedir. Nakkaş Hasan Paşa Osmanlı Sarayında Enderun’dan yetişmiş, Anahtar Oğlanı (1595), Büyük Mirahur (1596), Tülbent Gülamı (1597), Kapıcıbaşı ve Yeniçeri Ağası, Rumeli Beylerbeyi (1604), Vezir (1605), Sadaret Kaymakamı (1606), yeniden Vezir (1607) olmuştur. Bu devlet görevlerinin yanı sıra Sultan III. Murad (1574–1595), Sultan III. Mehmed (1595–1603) dönemlerinde ünlü nakkaşlar arasına girmiştir. Sultan III. Murad döneminin ünlü nakkaşı Osman Bey’in yanında çalışarak Bölükbaşılığa getirilmiştir. Yirmi ayrı minyatürlü yazma üzerinde çalışan Nakkaş Hasan Paşa’nın ilk minyatürlediği yazma 1582 tarihli Sultan III. Murad Surnamesidir. Minyatürlerinde turuncu, pembe ve yeşilin tonlarını sık sık kullanmıştır. Osmanlı minyatür sanatının önemli sanatçılarından olup, Sultan III. Mehmed döneminde Osmanlı minyatür sanatına yeni bir ekol getirmiştir. Nakkaş Hasan Paşa 1623 yılında ölmüş ve türbesine gömülmüştür. Klasik Osmanlı türbe mimarisi üslubundaki türbe kare planlı olup, üzeri sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Köfeki taşından yapılmış olan türbe iki katlı bir yapıdır. Önünde dört sütunun taşıdığı bir revak bulunmaktadır. Üç cephesine altlı üstlü pencereler sıralanmıştır. Türbenin giriş kapısının karşısında bir de avlu kapısı bulunmaktadır. Türbe altlı üstlü ikişer pencere ile aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıra pencereler dikdörtgen söveli olup, üzerlerine yuvarlak, sağır kemerler yerleştirilmiştir. Üst sıra pencereler sivri kemerli olup, alçı şebekelidir. Kubbe kasnağında sekiz pencere bulunmaktadır. Türbenin içerisi XVIII. yüzyılın kalem işleri ile bezenmiştir. Ayrıca kubbe içerisinde Çin bulutu motiflerine yer verilmiştir. Türbe içerisinde altısı mermer, altısı ahşap on iki sanduka bulunmaktadır. Bunlar Nakkaş Hasan Paşa ve Mostarlı Mustafa Paşa’nın oğlu Mehmet Bey’in (1714) sandukaları olup, diğerlerinin kimliği bilinmemektedir. Büyük olasılıkla bunlar Hasan Paşa’nın çocukları ve eşlerine aittir. Türbenin haziresinde de mezarlar bulunmaktadır. Bunların arasında Fas Muhafızı Mehmed Paşa’nın kızı Şehide Ayşe Hanım (1667), Saraylı Rukiye Hanım (1767), Şah Sultan İmamı Osman Efendi’nin eşi Hatice Hanım (1802), Odabaşı İbrahim Ağa (1803), Kul Hafız Mehmed Emin Efendi (1815), Sadrazam Yusuf Paşazade Yusuf Efendi’nin oğlu Edirne Kadısı Osman Efendi (1858) bulunmaktadır.

YILIN DÖKÜMÜ, DİLEK VE TEŞEKKÜR LİSTESİ.


Hem başlangıçları, hem de bitişleri kabullenmekte çok zorlandığım bir yıl oldu. Olmakta da... Çok ağladım, çok mızmızlandım... Çok sorguladım. Çok hırpalandım. Ne için? Kocaman bir "hiç" için.

Yolculukların, ayrılıkların, mucizevi buluşmaların gani gani üzerime yağdığı bir yılı daha bitirdim; içimde bitmemiş onlarca cümleyle... En değerli şey "zaman" diye yırtınan ben, beş dakika gecikmelere çenemi sıkarak susabilen ben, epeyce sakinleştim. Daha da çok yolum var.
Canımın yanmadığını söyleyemem, her konuyu halledip rafa kaldırdığımı da. Ama daha iyiyim sanki. Çaresizliğime de, çareler üretebilen parçama da eşit uzaklıktayım. Her şeye gücümün yetmeyeceğini, bazen durmam gerektiğini, seviyorsam "koşulsuz" sevmem gerektiğini ve daha pek çok şeyi anlamak yolunda adımlar attım. "Eyvallah" demeyi, elime kalbimin üzerine koyup selam vermeyi, yolculukları kendimden kaçmak için değil, kendime varmak için yapmayı öğrendim.

Sezgilerimi yeniden dinlemeye, rüyalarımdan cevaplar çıkartmaya başladım. Ve hatta gönülden bağışlamaya açtım kapılarımı. Ben kapılarımı açmadıkça, bana da "kapıların" açılmayacağını gördüm... Çok anladım, az anlattım.
"az ye, az uyu, az konuş"* öğüdünün perdesini araladım. "AŞK" ve "SIR" hakkında okumaya, okurken kaybolmaya, çoktan çıkarıp atmam gereken karanlığımdan sıyrılmaya karar verdim. Saklanmamayı deneyimledim. Teslim olmaya talip oldum.

Yeni yıldan ve kendimden beklentilerim var: affetmem gerektiği düşünmeden affedebilmeyi, görülenin dışındaki anlama saygı duymayı, aklımı ve egomu hiç farkına varmadan devreden çıkartabilmeyi, kendi merkezime doğru yol almaktan korkmamayı, kalbimden uzak olanları hayatımdan da uzaklaştırmaya cesaret etmeyi, vazgeçilmiş zamanlar için daha fazla mızmızlanmayacak kadar olgunlaşmayı, Sir'le yaptığımız gezilere daha fazla misafir kabul etmeyi ve bu konuda mükemmelliyetçi olmamayı, Burhan kadar güzel çizimler yapabilmeyi, "aşk" ve "sır" üzerine daha çok aramayı, kendine yakın olmayanı, bana yakın kılmasın diye Tanrı'ya her gece dua etmeyi unutmamayı, çocuklara yönelik işlere daha fazla zaman ayırmayı diliyorum...

Ve teşekkür ediyorum: Külkedisi'ne; "dost" kelimesini daha dikkatli kullanmam gerektiğini öğrettiği için, Purusya Kralı'na; haddimi bildirdiği için, Teyzeme; benden hiç vazgeçmediği için, Sir'e; Kerubim ve bana verdiği destek için, Burhan, Mustafa, Jasmin, Meltem& Hakan, Agi&Altuğ, Barones, Aysel, Özgür, Mehmetus, Küçük İnsan'a; "dostum" olarak kaldıkları için... ( adını atladıklarım kusuruma bakmasınlar.... ) Tüm ashram halkına ve sevgili Nazmi Hocam'a; orada oldukları ve onları tanıdığım için... Ve Pir'e; beni kabul ettiği için....


Herkese mutlu yıllar!





26 Aralık 2009 Cumartesi

25 Aralık 2009 Cuma

YEŞİL KULEYE YOLCULUK


"Kum gibi ömür suyunu emen, bizi tüketen boş sözler olduğu gibi, içinden ab-ı hayat fışkıran kum da vardır. Bu kum pek az bulunur. Sen git de içinden irfan coşan, ilahi sırları meydana vuran kumu ara."

Mesnevi'den...

Kulemizin çanı bozulduğundan beri içimdeki saraylara misafir kabul edemez olmuştum. Bütün zamanımı Konstantinopolis’in ne kadar güzel bir şehir olduğuna dair masallar yazarak, sokak sokak gezerek ve benden önceki seyyahların notlarını okuyarak geçiriyordum. Sadece Eda Lisa ve kız kardeşi Leyla Nora kalmıştı hayatımda, çünkü bütün karıncıkları ve kapakçıklarıyla sadece onlar için açılıyordu gönlüm….
Güneşsiz uzun bir kışa giren krallığımızda hala yazdan kalan fotoğraflarla ısındığımız o tuhaf gecede ilginç bir rüya gördüm. Rüyamda bir masal yazıyordum:

“Uzak ülkelerin birinde çok mızmız bir elma kurdu yaşarmış. Sabah, öğle ve akşam yemeklerinde sadece elma yediği için ve evi elma koktuğu için durmadan şikayet eder ve bu durumdan yakınmayan diğer elma kurtlarına da hayretle bakarmış… Gel zaman git zaman elma kurdunun hadini aşan şikayetleri, elma bahçesinin sahibi olan yaşlı kadının kulağına kadar ulaşmış. Bu yaşlı kadın sadece elma bahçesinin değil, aynı zamanda elmaların ruhunun da sahibiymiş. Ve elma kurdunun kabalıklarına maruz kalan elmanın, gizli gizli ağladığını biliyormuş… Uzun uzun düşündükten sonra elma kurduna güzel bir oyun oynamaya karar vermiş..”

Sabah uyandığımda bu masalın devamını düşünmeye başladım ve aklıma Elma Kurdu ile Eda Lisa’yı tanıştırmak geldi! Bu onun doğumgünü hediyesi olabilirdi.

Mutfağa gittim bir elma aldım ve onu altın rengine boyadım. Bunu geçen yıl Leydi Agi’den öğrenmiştim; birlikte noel sofrası için yapraklar ve meyvalar boyamıştık. Tam o anda sanki elmadan bir mızıltı geldiğini duyar gibi oldum fakat bu olsa olsa rüyanın etkisidir diyerek pek umursamadım. Özenle boyadığım elmayı alıp, kulenin altıncı katına çıktım. Kapıyı evin en küçük prensesi Leyla Nora açtı. Onu da kucağıma aldığım gibi Eda Lisa’nın yanına gittim:
“Bak Eda’cım size ne getirdim.”
Eda elmaya baktı, eline aldı ve tam ağzına götürecekti ki:
“O süs Eda’cım yemiyoruz” dedim.
Biraz üzüldü, yemeyeceksek ne anlamı vardı şimdi bu elmanın? Ama pek sorun etmedi neyse ki. O gün, elmayı masanın üzerinde bıraktık. Hatta birkaç hafta öylece masanın üzerinde kaldı elma. Bu arada Eda Lisa’nın dördüncü doğumgününü kutladık. Sihirli kremlerle herkesi pul içinde bıraktık ve daha neler neler…

Sonra bir sabah elmadan ses geldi. Masanın üzerinde duran elma, hafif hafif kımıldıyor ve konuşuyordu! Demek ki rüyamda gördüklerim pek de gerçek dışı değildi. “Bir delik açar mısınız lütfen!” Evet evet yanlış duymuyordum, elma yani Elma Kurdu konuşmuştu: “bir delik açar mısınız lütfen” demişti! Hemen bir kürdan aldım elime ve bir delik açtım altın elmada. “Oh! Nihayet” diyerek kafasını çıkarttı minik Elma Kurdu.

Eda Lisa ve Leyla Nora ondan çok hoşlandılar. Komik kırmızı yanakları vardı ve akordeon gibi uzun, şeffaf bir gövdesi. Ayrıca sesi çok inceydi.
Kısa bir süre sonra Eda Lisa, Leyla Nora ve Elma Kurdu çok iyi arkadaş oldular. Ben de hayretler içinde onları seyrediyordum. Rüyamda Elma Kurdu cezalandırılmıştı ya, peki ceza bu masalın neresindeydi?

O sırada aylardır ziyaretime gelmeyen ve artık beni unuttuğunu düşündüğüm biri belirdi penceremde: Ejderha! Hah dedim içimden, ben de şimdi bu masalda mutlu son nerede diye soracaktım ki sen geldin! Ejderha gülümsedi. Onun aklımı okuyabildiğini unutmuşum! Çok utandım.
Pencereyi açtım. İçeri girdi. Onu gören Eda Lisa koşarak boynuna sarıldı. Leyla da gelip kuyruğuna yapıştı! Çeliştirmeye başladı ve bir yandan da söyleniyordu: “çöpe atacağım seni!”
Hayatında ilk kez ejderha gören Elma Kurdu, elmasının içine iyice saklanmıştı! Hepimiz güldük onun haline. Ama aslında çok normaldi, insan bilmediği şeyden korkar değil mi? Bu gerçek elbette elma kurtları için de geçerliydi.

Hep birlikte ejderha’nın sırtına atladık, bu kez uzun bir yola çıkacağımızı söyledi. Peki dedik. Acaba Elma kurdu da gelebilir miydi bizimle? “Tabii” dedi ejderha, “zaten bu masalın kahramanı o değil mi?”

Uzun uzun uçtuk. Bir gece, bir sabah oldu ve nihayet daha önce hiç görmediğim yemyeşil bir kulenin bahçesine indik. Eda Lisa, altın elma ve Elma Kurdu, Leyla Nora ve bebeği ile ben, ejderhanın açtığı kapıdan içeri süzüldük. Burası daha önce gördüğüm hiçbir yere benzemiyordu. Yüksek tavanı, tılsımlı havasıyla şaşkına çevirmişti beni. Kızlar yerdeki halıların üzerinde yuvarlanmaya başladılar. Ben ve elimdeki altın elma öylece kalmıştık kulenin ortasında.

Ejderha dikkatlice gözlerime baktı ve “uzun uzun anlatmayacağım” dedi. “Burası bir kapı, rüyandaki mızmız elma kurdu sensin. Altın elma, senin ten hapishanen. Bu kule de kurtuluş yolculuğunun başlangıç noktası. Sen Elma Kurdu için bir delik açmıştın ya altın elmada ben de senin için bir şey yapmak istedim. İşte sana koskocaman bir kapı açıyorum, hadi geç!” dedi. O an elimdeki elmaya baktım. Elma kurdu ile göz göze geldik, bana gülümseyerek “hoşça kal” dedi. Anladım ki elmanın tam merkezine doğru bir yolculuğa çıkmaya karar vermişti. Ben de aynısını yapmaya karar verdim!

Eda Lisa’yı ve Leyla Nora'yı kucakladım. Saatlerce yuvarlandık halıların üzerinde. Hatta gri beyaz bir kedicik de geldi bizimle oynamaya. Sonra birden rüyamdaki yaşlı bilge kadın girdi içeriye. Onu görünce yüzüm aydınlandı. Bir avuç dolusu şeker verdi bize. Sonra kayboldu bütün periler gibi….

Ejderha sırtını duvara yaslamış gülümsüyordu. “Bu da sana son hediyemdi hadi dönelim artık” dediğini duydum. Ve hep beraber eve doğru yola çıktık. Dönüşte havada mis gibi elma kokusu vardı. Ağzımıza birer tane şeker attık ve bu muhteşem kokuyu içimize çektik.

Bu yıl masal Eda Lisa için değildi sadece, hepimiz içindi. Mutluluğu doğru yerde arayan herkes içindi!

Mutlu yıllar majeste!

24 Aralık 2009 Perşembe

KOKU


Sir'le Beyoğlu'nda yürürken nasıl olduysa konu açıldı ve nane likörünü ne kadar çok sevdiğimi söyledim. Sonra eve gelip Konya fotoğraflarına bakarken anladım ki ben nane likörü kokusunu sevdiğim kadar halı kokusunu da severim. Deniz kokusunu da... Ve bir de mandalin...

Umarım bir gün kokulu fotoğraflar yapmayı başarırlar:))

23 Aralık 2009 Çarşamba

MESNEVİ'Yİ DENEYİMLERKEN...


Konya'ya gitmeden önce arkadaşım Özlem benden bir şey rica etti: "Pir'in huzuruna çıktığında ona Mesnevi'yi anlamama yardım etmesini söyler misin?" dedi. Ben de dileğini ilettim. Cevabını da aldım, kendisine getirdim.
"Mesnevi'yi okumak kolay değil, okudum ama anlayamadım pek çok şeyi" diyenlere kısaca benim elde ettiğim açıklamaları iletmek istedim. Nedeni de çok basit; henüz birinci ciltteyim ama okudukça okumak geliyor içimden. Hatta onunla uyuyorum. Uykumda bile bana bir şeyler fısıldadığına da gönülden inanıyorum.
Mesnevi'yi yazan büyücü değil, etten kemikten bir insan nihayetinde ama gözbağını, gönül mührünü çözmeyi bilen biri kuşkusuz. Derin biri... Bu yüzden biz ona hazır olmadıkça Mesnevi'de bize hazır olmuyor pek çok şey gibi. Olamıyor. Bu bir gerçek. Uzatılan eli tutmak için iyice düşmek lazımmış... Düşen bilir:)) Düşmeyeni de Allah tez zamanda düşürsün.*
Mesnevi okumak için hazırsanız, yapılacak diğer en önemli şey doğru tercümeyi bulabilmek. Benim elde ettiğim tercüme kadar değerlisini bilmem bulur musunuz ama eğer hiç umulmadık bir anda sevgili dosttan gelen hediye ise Mesnevi, okumanın tadı yüz kat artıyor... Birileri kalbinize girmek için onu paramparça etmeyi bile göze alırken, hiç tanımadığınız bir gönül dostu gelip, baş köşeye kurulabiliyor! Hayat gören gözlere mucizelerle dolu gerçekten!
(Her ne kadar blogumu bilmiyor olsa da, kalbimdeki minnetimi hisseden sevgili dost Adnan'a buradan bir kez daha teşekkür ederim; Huuuu)
Mesnevi'nin en başarılı tercümelerinden biri Şefik Can'a ait olanmış. Şu an okumakta olduğum tercüme de onun ve gerçekten ilk denememe göre çok daha iyi bir noktadayım. Pir izin verirse niyetim tez zamanda tasavvuf dersleri almak. Çünkü tıpkı denizcilik terimleri gibi ( bu benzetmem lütfen hafife alınmasın çünkü ilahi gücü en şiddetli hissettiğim yer denizdir ) tasavvuf terimlerinin de insanı kavrayan, kucaklayan, düşündüren, kalbini, ruhunu açan bir gücü var. Öğrenirken, hayatın farkına varırken hafiflediğinizi, güzelleştiğinizi hissediyorsunuz. Tatlı bir su gibi Mesnevi; içtikçe susuyorsunuz!
Aslında Mesnevi'den önce de Pir'in sözlerini hayatın değişik aşamalarında okuduğumu hatırlıyorum. Fakat körmüşüm ben. Oysa şimdi sanki yavaş yavaş her şey dillenecek gibi. Etrafımdaki her şey bana sırrını fısıldayacakmış gibi hissediyorum. Yıllar sonra - ki babam öldüğünden beri hiç dua etmedim - yeniden geceleri dua etmeye başladım: "Allahım bana aşkı anlamak için sabır, sezgi, güç ver!" diyerek yatıyorum.
* Günlük hayatta olumsuz ifadeler için kullandığımız pek çok kelimenin tasavvufta bambaşka karşılıkları var... Düşmek kötü bir şey değil; düşülen yer ayıldığımız yer ise.

21 Aralık 2009 Pazartesi

AŞKIN KABESİNDEYDİM


"Hayatı, tıpkı ayağı frende acemi bir şoför gibi yaşayan kadını gördüm. Yokuşta, virajda, otobanda ayağı hep frendeydi. Elleri ter içinde ve direksiyona sımsıkı yapışmıştı. Gözünü kırpmadan dikiz aynasına bakıyordu; önünde uzanan yoldan çok, ardında kalandaydı aklı. Ne zaman frene basmak gerekse, kafası karışıp gaza basan bir kadındı. Omuzları gergin, dişlerini sıkarak uyuyan, kalbi felç, teslimiyet nedir bilmeyen biri... İstanbul'da tanıdığım, Konya'da bıraktığım bir kadın; beni takip etmesin diye adresimi, telefonumu vermeden, hatta veda bile etmeden uzaklaştığım biriydi..."

"Aramadığında bulursun" demiştiniz. Peki ya bulduğumda nasıl anlayacaktım elimdekinin kıymetini? Bunu söylemediniz...


Günlerdir azıcık uykuyla yaşıyorum. Yatakta geçirdiğim saatlerin çoğunda açık gözlerim. Uyur uyanır da, her şey rüyaymış der miyim diye korkuyorum. Kulağımda ilahiler, gözümün önünden gitmeyen semazenler... Yüzümde tennurenin rüzgarı... Aklım, tahtını kalbime bıraktı nihayet. Kalbim kabesini buldu.

Annemin ödü patladı bu sabah. Yastığımın altından çıkarttığım ( hayatımda ilk defa bir kitapla uyudum, ben onu okumayı bıraktığımda da içindeki kelimeler yakinimde olsun istedim. Yakiiin olalım istedim ) Mesnevi'den bir hikaye okudum ona: Cariye ile Kuyumcunun aşkı...
Mesnevi daha ilk hikayede ilaç oldu yarama! Bana göre zamanıydı artık bitirmenin, sana göre zaten kaçıklıktı aşk, hastalıktı...Anneme göre eyvahlar olsun! Ama gerçek bu. Hasta ruhların tek ilacı aşk...
Aşk belasından kaçan olsa olsa kayıptır şu alemde.

Soğanın tam ortasındaydım yıllardır. Kabuğumu soya soya dışarıya doğru gidersem, evreni anlarım, anlamı bulurum sanıyordum.... Şimdi yönüm değişti; içime doğru gidiyorum, cücüğe doğru. Yolun çok başındayım. Yolun güzelliğine vurulmuş bir şaşkınım. Ne hal bilirim, ne usul ama niyetliyim. Niyet ettim niyet eyledim ve hatta "niyaz penceresi"nde niyaz eyledim aşkı anlamak için...

Annem korkuyor demiştim. Evet, "Allah adildir" diye dolanan, ilahiler dinleyerek gülümseyen, "zikir güzel bir şey, ne var korkacak" diyen kızının bu defa hangi oyuna katıldığını anlamaya çalışıyor. Hem gülüyor, hem korkuyor. Belki de oyumu "onlara" veririm sanıyor:)) "Çarşaf da giyersin yakında" diye şakalar yapıyor. Şakalarında endişeler çınlıyor...

Şimdi ne desem boş... İlk kez oyunda değilim, ilk kez oyunun dışına çıkmanın lezzetini sezdim anne desem anlar mı? Ben bile kimyamı hayretle izlerken, yanıma kalbimden gayrı yük almadığım bu yolculuğun ucunu bucağını göremezken ne anlatabilirim ki? Hiç.

huuuuuu......



NARDUGAN

Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır. Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.
Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyükşenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Bayramın adı NARDUGAN (nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş. "Güneşi geri verdi" diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.
Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş. Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. Bu yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunuda Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
"Doğum, güneşin yeniden doğuşu" Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ

19 Aralık 2009 Cumartesi


"Allah ne oluyor,

can ne oluyor,

inci, mercan da nedir

bir sevgiye harcanmadıktan

bir güzele feda

edilmedikten sonra."

Hz. Mevlana

15 Aralık 2009 Salı






Bu gece aşıklar şehrine doğru yola çıkan trende ben de varım.. Orada bizi bekleyenler olacak... Kimi gönlümüze çok uzak, kimbilir belki bazıları düşündüğümüzden de yakın. Aslında bir önemi de yok; ben aşıklar kentine bir diğerine değil, kendime yakın olmaya gidiyorum. Umudum bu, beklentim hiç.

Ne aşığım, ne de hacı. Ne putperest, ne de bir başka şey. Sadece yoldayım.

13 Aralık 2009 Pazar

YIL SONU DÖKÜMÜ I.


İyi kalp dediğin şey ne allah aşkına? Sadece bir tuzak. Seni bana doğru çeken yetersiz bir sebep. Kaç, kaç ve kurtul. O yol gitgide sarpa saracak. Gözyaşı denizlerimde çırpınışını, içimde kopan fırtınada benim vazgeçtiğim anlarda senin hala tutunmaya inat eden aşkını görmek istemiyorum. Seyirci istemiyorum yolculuğuma. Yol arkadaşı istiyorum. Seni bana çeken iyi bir kalp değil, yolun kendisi olmalı; nereye gittiğini önemsemediğimiz sadece ve sadece yürümeye cesaret edebildiğimiz yol. Gerekirse birinin, diğerinin üzerine basarak yürüyeceği ve bundan mutsuz olmayacağımız upuzun bir yol: Hakikatin yolu.

11 Aralık 2009 Cuma

LEYLA UMAR HAYRANI DEĞİLİM AMA...

Bu sabah gelen bir maili kopyaladım, yapıştırdım... Buyrun.
Leyla Umar'ın yeni çıkan anılar kitabının ("Geriye Yazılar Kaldı", Epsilon) kapağındaki fotoğrafa bakıyorum. Bu yüzde bir kitaba sığdırılmış bütün anıların, bütün acıların, bütün sevdaların izi var. Alnını, gözlerinin kenarını, dudaklarının çeperini çevreleyen her çizgi,"Bak ne çok şey yaşadım" diye bağırıyor gururla...Ve gözler cümleyi tamamlıyor:"... ama hâlâ dimdik ayaktayım". Kapağı çevirip sayfalara daldığınızda onun neden "kırışıklıklarıyla barışık"yaşadığını anlıyorsunuz. Çünkü o, genç göstermesini, kulağının ardına gizlediği çizgiye değil,hayatın inadına izlediği çizgiye borçlu... Nikâh günü tek başına ağlayan gelin fotoğrafını nasıl çektirdiğini anlatırken de, doğuracağı gece kocasından yediği dayaktan bahsederken de, eşinin ihanetini anımsarken de en ufak bir ağıt yakma ya da pişmanlık izi yok satırlarında.. . Tersine "Yine olsa yine yaşardım" meydan okuması var.
Bir uçak yolculuğu süresinde okuyup bitirdiğim bu kitap, hayatının hiçbir döneminde muhabirlik heyecanını yitirmemiş 76 yaşında bir gazetecinin meslek dersleriyle dolu... Ama ondan da önemli hayat dersleri var:Yıl 1976... Umar, eşi roman yazabilsin diye kendini paralıyor. Onun gazete yazılarını daktilo ediyor. Rahat çalışsın diye işini bırakıp onunla Amerika'ya göçüyor. Bir gün evde yalnızken telefon çalıyor.Arayan bir kadın..."Kocanızla birbirimize âşık olduk, bundan böyle birlikte yaşayacağız" diyor.Sonra telefonu kocasına veriyor. Kocası durumu teyit ediyor. "...hem de inanmamasına içerleyerek.. ." Yüz gerdirme operasyonlarına servet yatıran kadınlar bu durumda ne yapardıbilmiyorum. Leyla Umar, kıymetli yüzüklerini satıyor. Onların parasıyla dünya turu bileti alıyor, Güney Amerika'dan Japonya'ya, oradan Hindistan ve İran'a uzanan biryolculuğa çıkıyor. Üstelik gittiği her ülkenin başbakanıyla röportajlar yapıp gazeteciliğe vepara kazanmaya devam ederek...
İnsan, şişirilen kaslar, silinen kırışıklıklarla genç kalmaz. Gençlik, göğüs gerdirmek değil, ihanetlere göğüs gerebilmektir; yaşadığıyla övünebilmek, değişimi göze alabilmek, her an başını alıp gidebilmek, hayata sil baştan başlayabilmektir. Bunu anlayanlar, yüzündeki çizgilerle yaşlanır, ama ihtiyarlamazlar.

MODERN DANS


Dün gece yıllar sonra - demek onca yılda hiç eksikliğini hissetmemişim ki arayı iyice açmışım! - bir modern dans gösterisi izledim. Zeynep Tanbay ve çekirgeleri'nden... Aslında hiç yazmazdım ya nedense sorumlu hissettim kendimi. Neden derseniz sebebini şöyle açıklayabilirim: Emek.

Orada oturup dansçıları seyrettiğim her dakikada insan bedeninin bu şekilde terbiye edilebilmiş olmasını ve ortaya koyduğu enerjiyi takdir ettim.

Dürüst olmak gerekirse modern dans benim yılda bir kaç kez izlemek isteyeceğim bir sanat etkinliği olmamakla birlikte, elli yaşındaki bu başarılı kadının ( başarılı olduğunu düşünüyorum çünkü on yıl öncesine kadar Türk Kahvesi ve Almanya'dan gelen Nescafe dışında kahve bilmeyen, kendi topraklarının içeceği olan şarapla henüz barışan, klasik batı müziğine kulakları hala sağır bir milletin evlatlarıyız ve Zeynep Tanbay dans ediyor. Üstelik de modern dans! ) ortaya koyduğu işi görmezden gelmek bence ayıp olurdu. Herkese, fırsat bulduklarında hiç olmazsa bir kez izlemelerini öneririm.

9 Aralık 2009 Çarşamba

YOL HİKAYELERİ, Aralık 2009


İnsan yaşlandıkça neler hisseder, hayaller ve gerçekler ne zaman birbirine karışır? NE ZAMAN VEDALAŞIR İNSAN İLK AŞKIYLA? Ya da ne zaman çoktan ölmüş olanlar tarafından ziyaret edilmeye başlar? Çocukluk ne zaman geri döner ve yetişkin olmanın şalterini indirir? Duvarlar ne zaman konuşur? Pişmanlıklar ne zaman göz kapaklarını yırtar insanın? Bilmiyorum... Daha, yani henüz orada değilim. Şimdilerde sadece "acı" ve "hayal kırıklıkları" üzerine yoğunlaşmış vaziyetteyim.
Uzun zamandır hissettiğim bir şey var... Nicedir benden esirgenen armağan nihayet verildi: anın biricikliğini idrak ettim. Anın hakkını vermenin geçmişi ve geleceği "değiştirebileceğini" anladım...
Yerçekimine yavaş yavaş yenilen bedenimi izlemeyi bırakalı, bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Aşağıya çekilen parçamın ardından ağıt yakmaktansa, ellerimi tutmuş yukarıya götürene teslim oldum. İnançlı mıyım? Evet. Tam bir inanan mıyım? Hayır, henüz değil... Şüpheler, sorular...

Akıl, ruhun elma kurdu!

7 Aralık 2009 Pazartesi

5 Aralık 2009 Cumartesi

SAPANCA'DAN SONBAHAR NOTLARI.

Kış ha geldi ha gelecek buraya, tam kapının ardında. Neredeyse tüm ağaçlar çoktan bırakmış üzerlerinde ne var ne yoksa. Üşümemek için iyice sokulmuşlar birbirlerine, saklanmışlar rüzgardan. En azimli meyvalar bile yerçekimine teslim... Toprağa düşmek için saniyeleri sayıyorlar... Yaprakların sesi, rüzgara karışıyor. Sakin, serin, sessiz ve ne yaptığını bilen bir bekleyiş var doğada. Mevsim o kadar güzel ki, Sir'ün dediği gibi "aşık olmak istiyoruz artık!" -ki olmadığımız ne malum?-


Hayatın verdiği hediyeler karşısında, gece rüyalarımda bile teşekkür ediyorum bunu görmemi sağlayan herkese, herşeye. Şimdiden içimde koskocaman bir heyecan var Konya için. Çok abarttığımın, büyüttüğümün farkındayım ama beşeri aşkın karanlığını gördükten beri umudu Mevlana'da aramam neden tuhaf olsun ki?


Dün seyrettiğimiz filmde* "insan hayatın gerçeğine iki yolla ulaşır. Biri kısa yoldur, diğeri uzun... Uzun yol kitaplardan geçer, kısa yol ise aşktır" diyordu. Konya'da beni gerçek aşıklar karşılayacaklar; en çok buna heyecanlanıyorum galiba...


Kitaplara tutkum tam gaz devam ediyor. Her gün sayıları artıyor hayatımda. Hatta Mehmet Abi de bana miras bırakacakmış kitaplarını. Yani iyice yaşlandığımda bolca kitapla dolu evinde sessiz sakin günler geçiren yaşlı bir kadın olacağım neredeyse kesinleşti.. Ve bu durumda hala uzun yolda yürüyor olacağım... Neden derseniz, kitaplar beni her yerde buluyor ama aşk aramıyor bile!


M. Birsen'in ( Mehmet Abi ) çok güzel bir evi var. İçinde merak, haz ve emek olan bir ev burası. Güzel bir ormanın içinde ve gerçekten seyirlik bir göl manzarasına nazır.. Türk Kahvemizi içerken, III. Selim'in bestekarlığından seçmeler dinleyebilir, kütüphanenin önünde oyalanırken, harem'den en müstehcen sahnelerle resimlenmiş bir kitapla şaşkına dönebiliriz burada. Bir sabah ney sesi günaydın der, diğer sabah kuş cıvıltıları. Şimdi şurada şöminenin ateşi karşısında türlü şey hayal ediyorum da en çok "ateş seni çağırıyor "lafı gülümsetiyor :)) Aklıma, kalbini kaptırmak üzere olan bir dost geliyor. Hem gülüyorum, hem de gönülden bol şans diliyorum.


El yazmaları, gravürler, eski fotoğraflar, orman meyvalı tartlar ve limon likörü... Daha neler neler var burada. Bu ev benim lunapark'ım. Bahçedeki dev gibi kayın ağacının ihtişamı, örtünün altında üst üste yığılmış yavru kirpiler gibi ayıklanmayı bekleyen kestaneler, hemen elimin yanındaki kavanozda bekleyen elma kurularıyla yeryüzündeki cennetimdeyim sanki!


Sahi siz ev son ne zaman evde tutulmuş bir yoğurt yediniz? Ya da en son ne zaman ev yapımı bir turşunun tadına vardınız? Bunları satın alamazsınız. Sevdiğiniz birinin elinden yemiyorsanız böğürtlen reçeli böylesine tatlı olmaz... Allah çok az insana elindekilerle mucizeler yaratma bereketi verir.


Bu güzel evin tadını çıkartmam için vesile olan sevgili A. S.'ya ne kadar teşekkür etsem yetmez... Şu anda tam 17.00'yi vuruyor saat. Dört saat sonra dönüş yoluna geçmiş olacağız. Derin derin içime çektiğim temiz hava, yediğim tüm lezzeti şeyler, kulaklarımdaki müzik de benimle gelecek. Keşke birazını da size taşıyabilseydim... HAYAT HAKSIZLIKLARLA DOLU:))


* Dinle Neyden.