12 Mayıs 2008 Pazartesi

İstanbul Boğazı'nda Derin Uyku.

Haftasonu yarış vardı İstanbul Boğazı'nda. Ve bu yarışı ben yaklaşık bir senedir heyecanla bekliyordum. Hadi bir sene olmasa bile altı ay diyelim an azından. Tanıdığım ne kadar yelkenci varsa hepsi ballandıra ballandıra anlatmışlardı boğazı yelken basarak geçmenin farklı bir tadı olduğunu. Tabii hiç biri Kuleli'nin önünde bizi bekleyen muhteşem sürprizden bahsetmemişti!

C.tesi sabahı saat 7.30 gibi Ekber Bey kardeşim beni evden aldı. Mahallemizin pek muhteşem pastanesini ziyaret edip, şemsiye çikolatama ve acıbademimize kavuştuktan sonra 8.00'de teknedeydik. İlk kez Mavi Yelken mürettebatı olarak tam kadro marinadaydık. Yani toplamda altı kişi olmayı başarmıştık. Bunun anlamı da bizim için oldukça fazlaydı.

Ayrıca yarışı takip edip fotoğraf çekecek olan bir yelkenlimiz daha vardı; Şükrü Bey'in Penguen'i. Altuğ, Ekber, Şükrü Bey ve oğlu, yarışın başlayacağı alana kadar rahat rahat ulaşmamızı sağladılar. E hal böyle olunca sabahın ilk saatlerinde doya doya tarihi yarımadayı ve Üsküdar'ı seyrederek başladık seyrimize.
Ben ayrıca keyifliydim çünkü ne zamandır Altuğ ile denize çıkmamıştık. Hatta kızlar doğduğundan bu yana galiba sadece iki kez yelken yaptık birlikte. Ve Ekber'in de ilk yarış deneyimiydi. Bakalım sevecek miydi?

Başlıyoruz..
Saat 11.00'de Esra'nın geri sayımıyla start aldık. E tabii Enişte Bey teknesini karaya çektiği için bu yarışta yoktu ve biz onun dışında kimlerdi rakiplerimiz bilmiyorduk. Neyse diyerekten, büyük bir heyecanla yerlerimize geçtik ve işte boğazdayız!

Gerçekten manzaranın her metrekaresi akıl almaz güzeldi ve ilk yarım saat kendi adıma dikkatimi toplamakta çok zorlandım. Hani eli işte gözü bi yerde denir ya, bakınız halim tam olarak öyleydi. Neyse ki Nurten Hanım ve Erol Hocam'dan zılgıtı yedim de aklımı toparladım azıcık!

Kuleli Askeri Lisesi önüne kadar fazla zorlanmadan ulaştık aslında... Ama asıl macera ya da bence korku filmi tam o noktada başladı. Abarttığımı düşünmemeniz için sadece 90 dakika diyeceğim fakat belki iki saate yakın Bebek ile Kandilli arasında gidip geldik! Ömrümde böyle bir duygu yaşamamıştım. Rüzgar vardı, yol alıyorduk ama gittiğimizi sandığımız bütün o dakikalar boyunca sadece yerimizde sayıp, eğer yanlışlıkla azıcık ilerlersek de fazla zaman geçmeden daha da geriye düşüyorduk. İki kıyı arasında kaç tramola attık gerçekten bilmiyorum. Boğazı ortalamaya çalıştık olmadı, kıyılardaki akıntısız dar koridorları denemeye kalktık o da olmadı. Çünkü akıntısız alanda yeterli tramola sahası yoktu ve bizimle aynı şeyi düşünenler Akıntı Burnu'ndaki beton rıhtıma bindirdiler. E tabii onları görünce daha da canımız sıkıldı. Bütün bunlar olup biterken Penguen, Bebek İskelesi'nin yakınına sığınmış bizi seyrediyordu. Kimbilir ne eğlendiler! Zaman zaman da telefonla arayarak ve el kol işaretleriyle kıyıdan geçin demek uğraşındaydılar. Tabii onlar kıyıya vuran yelkenlileri görmemişlerdi! İşin aslı biz de bir an kıyıda şansımızı zorlasak mı dedik ama yapmadık. Hepimiz tükenmiştik. Iskotaları kaçırmamak için ciddi bir mücadele veriyorduk. Cenovada ise üç kişiydik. Çünkü kimsenin tek başına vinç idare edecek enerjisi kalmamıştı! Ana yelkendeki dramı anlatmayacağım!

Bütün bu gücü ve morali tüketen anlara, yarışı bırakan teknelerin görüntüsü de eklenince epeyce canımız sıkıldı. Fakat ne olduysa oldu ve biz o akıntıdan geçtik! Belki inattan, belki şans ya da Berrin Hanım'ın dualarından. Ama belki de benim vazgeçmişliğimden? "Bazen kaybettiğinde kazanırsın"( ya da tam tersi "bazen kazandığında kaybedersin" ) felsefesine inancımdan.
İşin özeti, ben yalnız olsaydım vallahi de billahi de çoktan yelken melken dinlemeyerek toplanır dönerdim eve ama hocamın sabrı ve Nurten Hanım'ın inancı bizi Anadolu Kavağı'na ulaştırdı.

Kara ya da Kavak...
Saat 17.00 olmadan Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nın bizim için düzenlediği partiye yetiştik. Gerçekten sevimli bir alanda, yemyeşil çimenliklere yayılmış eğleniyordu insanlar. Bizi karşılayan şarkıyı söylemezsem ölürüm, şudur:

"Yalan dostum aşk diye bişey yok,

aşk dediğin üç günlük eğlence,

bilemedin beş gün sürsün.

Kapılıp da sürünen çok..."

Ve akşam güneşinin güzelliğinde sevgili yelkenlimizi kıçtan kara bağlayaraktan hop diye atladık rıhtıma. Amman o ne mutluluktu yarabbim, kendimi en az on ay balina kovalamış ve sonra karaya ayak basmış ehemmiyetli bir balina avcısı gibi hissettim. Eee ben de fena sayılmazdım di mi ya, bir sene evvel Elvan Hanım boğazı yelkenle geçecekler deseler gülerdim. İnşallah yakın gelecekte bir gün Elvan Hanım Kuzey Denizine çıktı desinler:)))

Neyse, ilk durağımız tuvaletler oldu tabii. Ardından yiyecek ve içeceklerle dolu alana doğru çekildiğimizi hissettik. Oradaki atmosfere yenilenler ise ne hikmetse sadece ben ve Berrin Hanım olduk! Sucuk ekmeklerimizle doğamızı bulmuş olmanın keyfine vararaktan ödüllerin verileceği alana doğru ilerledik.

Tören.
Ödüllerin dağıtılması düşündüğümden kısa sürdü. Ödül töreni, Bodrum'da 2001 yılında katıldığım Gant Kupası'ndan beridir nasıl olduğunu neredeyse unuttuğum bir aktiviteydi. Bu sebeple, yani "özgür irademle" orada olduğum ve bu defa gerçekten elimden geleni yaparak yarıştığım için heyecanlandım. Ve hatta ortaya çıkıp ödülümüzü alınca gaza gelip bir sonraki yarışa birinci olmak istedim. Anlayacağınız destek gurubunda ikinci olduk!

Her şey bir yana, ne ödül, ne yarış; insan durup da, Erol Hoca'nın yüzüne bakınca, vay be diyor, inanç ve sevgi böyle midir? Adam suya inanmış, gerisi boş. Bizi de yani en azından beni de buraya kadar taşıyan hocamızın inancı ve yumuşak kalbi olmuştur. Ödülü bilmem ama onu mutlu ettiysek ne güzel.

Dönüş.
Boğaz trafiğinin açılacağını da düşünerek dönüş yoluna çıkmak için gecikmemeye karar verdik. Elimizde şaraplarımız, şapkalarımız ve tabii ödülümüzle atladık yelkenlimize. İşin güzel tarafı sanki o saatlerce süren yarışı biz yaşamamışız gibi sakinleşmiştik. Ve tabii rüzgarın bu kez bizden yana olduğunu ve akıntı ile savaşmayacağımızı bilmek çok rahatlatıcıydı. Zira Esra'nın elleri mahvolmuş, Berrin Hanım ve ben ise yediğimiz onca çikolataya rağmen uyuklama modundan çıkamamıştık. Sanırım Dilek de epeyce uykuluydu. Çünkü sesi soluğu kesilmişti! Oysa hanımım ne güzel ses veriyordu cenovada!

Neyse, tekneyi avara ettik ve bastık balonumuzu. En fazla yarım saat daha direnebilen ben, sonunda attım kendimi teknenin bordasına ve başladım uyuklamaya. Bu uyku var ya, dünyanın en güzel uykusu. Bana sorarsanız abartırım ve derim ki, belki annemin karnında bile bu kadar güzel uyumamışımdır. Kulağımın dibinde su ve rüzgar sesi, yüzümde tatlı bir akşam esintisi, karnım tok, üşümüyorum ve gözümün önünden akıp giden bir manzara... Bu mudur? budur!

Bir ara Rumeli Hisarı'nı gördüm hayal gibi, sonra uyur uyanıkken aklıma tilki, gül ve Küçük Prens'le ilgili şeyler geldi. Güleyim mi üzüleyim mi bilemedim. Ardından yine ağırlaştı göz kapaklarım ve Erol Hoca'nın kafamı ezmesine saniseler kala uyandım! Adamcağız unutmuş beni orada, neredeyse suratıma basacaktı.
Bu durumda şansımı daha fazla zorlamayaraktan yattığım yerden kalktım ve o mayışmış halimle Berrin Hanım'a fotoğraf için poz vermeyi ihmal etmedim. Tabii yanımda Esra da vardı, her yarışta bir fotoğrafım olmazsa Esra ile eksik hissediyorum kendimi:))

Fotoğraf merasiminden sonra daldım gittim yine boğazın sularına. Geçen her dakikayla gökyüzündeki renkler de güzelleşmeye başladı ve ben ne tarafa bakacağımı bilemedim. Topkapı Sarayı, Selimiye Kışlası, Galata Kulesi... Oooo amma güzel bizim şehir yaw. Son dakikalarımı Nurten Hanım'la şehre hayran hayran bakarak ve bir elimde motor diğerinde telefon, mesaj yazmaya çalışarak geçirdim.

Eve Gelmek.
Marinaya ulaştığımızda Ekber Bey kardeşim gelmişti beni almaya. Herkesle vedalaşıp öpüştükten sonra atladık motorumuza ve en yakın pizzacıya uğrayıp hızlıca evimize geldik. Annem zaten Galatasaray'ın şampiyonluğundan iyice çoşmuştu, üzerine yarıştan kalan şarap ve pizzalar da gelince iyice keyiflendi. Aramızdaki tek masum, Fenerbahçe taraftarı olan Ekber idi ama O da Allah için iyi idare etti! Üzülme Ekber'ciğim, seneye siz şampiyon olursunuz!!

Güzel ve uzun bir yemekten sonra uyudum. Rüyamda yelkenliye binmiş bir tilki, elinde de bir gül gördüm. Kıyıda Küçük Prens'e benzeyen biri aval aval bakıyordu ve yanındaki koyun yüzündeki ifadeyi seçemediğim kadar uzaktaydı...







1 yorum:

pilatescadisi dedi ki...

Sen orada ayların özlemiyle heyecan içinde yarış, ben telefon edip, "orası rüzgarlı sen yarışı seyrediyorsun şimdi hadi tutmayım seni" diyeyim. Desene" ne izlemesi , yarışanlardanım ben" diye... ne tatlı anlatmışsın gene.. bravo sana guzel kız, yelkenler kraliçesi..