18 Mart 2021 Perşembe

KUTLAMAMAYI TERCİH ETTİĞİMİZ YILDÖNÜMLERİ

 




Birini kaybettiğimizde yas tutarız ya, -tutar mıyız sahi?- ve gidişinin ardından devirdiğimiz her üç yüz altmış beş günde bir depresyon belirtileri gösteririz... Göstermez miyiz?

Konu ne olursa olsun, ister ölüm, ister ayrılık veya ölüm gibi hissettiren başka bir şey... Semptomlar zamansa azalsa bile asla sona ermez, çünkü o gün yaşam döngümüze  mühürlenmiştir. Aklımıza gelmese dahi bedenimiz olanları bir bir hatırlar, tepkisini de verir. Kusar, uyuyamaz, nefes alamaz, yataktan çıkamaz... Neyse ne ama susmaz.

Benim bedenim de elbette vazifesini yerine getiriyor ve bu hafta hem pandemiye, hem de Mart'la gelen nicesine tepkisini gösteriyor. Herkes gibi boşlukta savruluyorum. Amaçsız, hedefsiz ve her sabahın bir diğerinden farklı olmayışına fena halde kızgın.. Bunu değiştirmekten aciz olan kendime büsbütün uyuz. En zorlayıcı olan kısım da koca bir ömrün çarçur edilen günlerinin kısa bir özeti gibi vücudumda dönen fragman; gözlerimi kapasam da açsam da, bilincimi bambaşka bir noktaya çeksem de nafile! O, orada.

Travmaya duyarlı yoga çalışmaya başladığımdan bu yana, insanın ne kadar ilginç bir makine olduğunu hayranlıkla izliyorum. Aslında en büyük hayal kırıklığımızın kendimiz oluşuna da artık hiç şaşırmıyorum. Durmadan birbirimizi aynalayarak ve hır gürle geçen hayatlarımızda, birer yardım çığlığından başka neyiz ki?

Güvenilirlik bekliyoruz. Biz güvenilir miyiz? Baksanıza "benim hafızam" dediğimiz şey bile kaypak, kafasına göre not ediyor hayatımızı. Aklıma güvenirim derken, akıl uçuyor... Kelimelerim kimin? Duygularımızı mı söyleyeceksiniz, boşversenize, onlar eski kayıtların izini sürmekten öteye geçemiyor ki... İstediği kanalı çeken bir anten zihin. Kontrolü ben hariç herkeste!

İşin aslı bir tek travmalarım benim, yalnızca onlar sahici. Çünkü aklıma, zihnime, ruhuma hiç güvenim kalmadığında benimle sadece bedenim konuşuyor. Tabii dinleyecek kadar sağduyum kaldıysa... Mesela "korkmuyorum!" diye bas bas bağırırken buz gibi terliyorum, "unuttum bile!" dediğimde güm güm atıyor kalbim. Umursamadığımı söylediğim gün, aptal bir filmin önünde hıçkıra hıçkıra ağlıyorken buluyorum kendimi. Theodora'ya bir şey olunca aklım kontrolden çıkıyor! Yönetemediğim tüm maddi ve manevi süreçlerde belim tutuluyor, midem bozuluyor... Daha neler neler...

Öyleyse benim artık devam ettirmek istemediğim bu yıldönümlerini bırakayım da bedenim arzu ettiği gibi yaşasın. Mata insin, ağlasın, sızlasın. Uykusu yokken gidip yatsın. Hangi eklemlerin arasına sıkışmış hislerim? Nerede kasılıp kalmış en derin endişelerim bi baksın. Napayım, bir Mart daha böyle geçsin....



16 Mart 2021 Salı

OYUN DEĞİL Kİ YAŞAMAK! ( KEŞKE OLSA, Kİ ASLINDA ÖYLE ...)





Bunca yıldan sonra, ellime gün sayarken Germen tanrılarından neden bir kamyonet istedim bu sene? Araba değil bak, kamyonet diyorum. Çünkü böyle, tam da şu an olduğu gibi,  bok gibi hissettiğim günlerde şehirler arası yolda hız yapabileyim diye! Herkes pek bir merak eder, neden araba değil de tekne kullanmaya bu kadar taktım bir ara diye. Basit be güzel kardeşim, tek başıma neden içmiyorsam aynı sebepten! Alkol ve hız bağımlısıyım! Birini sosyal içici olarak maskeliyorum, diğerini de deniz sevgisiyle. Biliyorum tipimde hiç yok ama gerçek bu! ( bir baba iki yaşındaki oğluna motosiklet kullanmayı öğretmiş, helal olsun!!! Benim de bi kızım olsa Bungee jumping yaptırırdım, kısmet! Yaratan biliyor zahir. )

Yerse.

İçimdeki pagana gelince, o bir tek rüzgara tapıyor. En sevdiğim kutsal insan Meryem, kalbimin peygamberi Hz. Pir. Olamaz mı? Kim karar veriyor? Rebapla değil, Bizans ilahileriyle dönsem kabul edilmeyecek mi? Hatta bi dakika, ben dönmesem de gaza bassam?

Duvara Karşı'daki sahne ne inanılmazdı. Hatırlıyor musunuz? Bilsem ki fiziksel acı çekmeyeceğim ( ki aslında acı yok ), bilsem ki hayat sahiden bir simülasyon ( ki öyle ) defalarca bir duvara toslamak, defalarca uçurumdan atlamak isterdim. Sahiden isterdim. Bir bilim kurgu filmi gibi, kafam basana kadar yüzlerce kez tekrar etmek isterdim. Ve her defasında Yunanistan'daki şezlongda uyanmak isterdim; önümde deniz, yanımda bir arkadaş ve uçsuz bucaksız  plaj... Tıpkı küçük bir çocuğun oyuncak arabalarını defalarca çarpıştırması gibi yani... 

Salinger'in Teddy'si kadar bilge olsaydım keşke...Tüm bu adım kadar emin olduğum bilgileri, bilgece giyinebilseydim... Canımın acımasından bu kadar korkmasaydım. 

KORKMAKTAN KORKMASAYDIM.

Dur dur, bi dakika, yoksa yapıyor muyum? Yoksa hayatlar boyunca yaptığım bu mu? Acaba duvar metaforu her hayatta başka başka mı çıkıyor karşıma? Bak seeeen!

Biliyorum, elbette biliyorum oyun değil yaşamak, biliyorum ölüm de oyun değil. Ve kesinlikle biliyorum her şey bir oyun.

Eyvah!

https://www.youtube.com/watch?v=Z0DQxI3KM7o


MERYEM'İN ÇOCUKLARI: -III- LALELİ'DE İKİ MECZUP :)

 


Sırtını Myrelaion Manastırı'ndaki soylu ölülere, yüzünü ruhunu binbir maceraya davet eden Propontis'e dönmüşsün. Her defasında en az bir tanesini sokağa yuvarladığın kiremitleri hiç umursamadan bulutlara bakıyorsun. Az sonra komşu kadınlar seni görüp, bir telaş annene haber verecekler. Tabii hemen ardından temiz bir dayak gelecek, biliyorsun. Boşver, seni anlıyorum, şu manzara yediğin sopaların topuna değer. 

Kim ne dediyse seni çatıdan indiremedi değil mi? Çünkü yürümek ve düşmekle değil,  sadece uçmakla ilgilendiğin, öte denizlerin hayaline daldığı tek yer burası. Senin gizli sığınağın. İstesen de vazgeçemezsin. 

Bir kere çatıda rüzgar bambaşka. Hele de denizden estiğinde öyle güzeldi ki, kıvır kıvır saçlarının arasında dolaşan küçük bir haylaz sanki. Sana bakarken havalanıp gideceğinden korkuyorum, küçücük sün... Yazın leylekler de geliyormuş yanına . Duydum ki etrafta kimseler olmayınca  onlara yemek aşırıyormuşsun mutfaktan.  Artık tel dolapta ne kaldıysa... 

Bugün yine dama çıkmışsın. Sana bakıyorum, bütün dikkatin denizin üzerindeki hareketlilikte. Askeri bir gemi demirlemiş limanın açıklarına. Çok meraklandığını yüzünden okuyabiliyorum. Pabuçlarını giydiğin  gibi fırladın evden. Gelenler Fransız subaylar. İşte güzel bir fırsat sana Fransızcanı ilerletmek için! Sende böyle mi düşündün acaba?

Subaylar senin heyecanından ve rehberliğinden çok hoşlandılar. Birkaç saatlik turun sonunda eve davet ettin onları, hiç tereddütsüz kabul ettiler. Türk evlerinde ikram edilecek bir şeyler bulunması adettendir. Ama şansına çok daha fazlası var mutfakta; kase kase sütlaç pişirmiş Melek Hanım. Mis gibi süt kokan ılık sütlaçları afiyetle yedi subaylar. Onlar teşekkür edip ayrılırken annen belirdi kapıda. Öylece bakakaldınız birbirinize. Bakalım nasıl vereceksin boş kaselerin hesabını? Değil öz baban, semtin meczubu Laleli Baba* hortlasa bu iş köteksiz çözülmez diyeyim sana!

Sopadan kaçamadın ama yine çatıdasın, yanımda. Bacaklarındaki parmak izlerinin acısını alıyor rüzgar. Komşu kadınlar avaz avaz kapıya gelmeden evvel acele et; yalnızlığını, örselenmiş ruhunu, az sevilmiş çocuk saçlarını uzun uzun havalandır. 

Ne müthiş bir mucizedir ki, düz yolda aksamadan yürüyemeyen sen,  tüm kuşları kıskandıracak kadar  hür bir ruhsun çatıda. Gördüm.

Aksak çocukluğundan öperim. 

*Sultan III. Mustafa Han zamanında İstanbul'da Laleli semtinde yaşayan ve semte adını veren derviş.


15 Mart 2021 Pazartesi

MERYEM'İN ÇOCUKLARI: LUNA


Anneme...


Atlantis'in kalbinden düşmüşüm annemin rahmine. Nefessiz kalan ruhların kaderiydi karşılaşmamız; önce o  boğuluyordu, ben onu kurtardım, sonra günü gelince  annem bana hayat verdi. 

Onu ilk kez Aziz Demetrios'un* adıyla anılan burnun açıklarında gördüm, rüzgarın taşıdığı kokusunu tanıdım. Meryem'in kolyesi vardı boynunda. 

Karşılaştığımız gece, sarayın hemen önündeki kıyıda olağandışı bir hareketlilik olduğunu hemen fark etmiştim. Yavaş yavaş çekilen kürekler kayıklardaki kargonun ağırlığına işaret ediyordu. Dürbünüm elimde, gözümü kırpmadan gölgeleri seyrettim. 

Bambaşka bir zamandan bakıyordum karanlığa.

Bir süre sonra sandallar sarayın açıklarında durdular. Balıkçılar zorlukla kucakladıkları yükleri tek tek Propontis'in akıntısı bol ve karanlık sularına yuvarladılar.  Onlar arkalarına bile bakmadan uzaklaşırken, yükleri bıraktıkları noktada, tam ay ışığının altında  belli belirsiz bir çalkantı fark ettim. Biri çırpınıyordu sanki.

Adamlarıma hemen  filikayı indirmelerini emrettim. Denizciler kısa sürede kazazedeyi güverteye çıkarttılar. Kadındı! Kıyafetlerinden anlamıştım, sıradan bir evin hanımı değildi; üstündekiler ancak varsılların satın alabileceği cinsten ipeklilerdi. Kurulanması için kamarama götürdüm. Temiz kıyafetlerimden verdim. Isındıktan ve karnı doyduktan saatler sonra bile titremesi geçmemişti. Hiç konuşmadı. Günlerce uyudu. 

Onu Propontis sularında bulduktan haftalar sonra yine dolunaylı bir gecede evimize* yelken açmak üzereydik. Hala tek kelime etmemişti. Haritayı açtım, rotayı gösterdim. Bizimle gelmek isteyip istemediğini sordum. Sadece başını salladı.

Aziz Demetrios Burnu yavaş yavaş ardımızda kalırken, lombozdan içeri süzülen ay ışığında ıslanmış yanaklarını gördüm. Yüzünü bana dönüp "Luna" dedi. Adı buydu, Luna. Bu cömertlik karşısında sessiz kalamazdım, güvenini kazanmanın tam zamanıydı. Beni tanıması için Meryem'e yalvararak şapkamı çıkarttım ve önünde eğildim, "Phoebe". Adım buydu. 

Saçlarım elbisesinin eteklerine döküldü.. 


*Saray Burnu

**Le Vieux Port, Marsilya



14 Mart 2021 Pazar

MERYEM'İN ÇOCUKLARI: -I- PORTUS NOVUS


Ruhu ağaçtan düşen dayıma...


Güneşin son ışıklarını eteğinin ucuna takmış Meryem, o yürüdükçe usul usul dağılıyor pembe bulutlar ayak izlerinde. Az sonra gün sona erecek. Ay'a tapan büyükannem uzak diyarda çorba pişiriyor, gözyaşlarının tuzu değiyor dudaklarıma. Portus Novus*dayız. Kuşlar sus pus. Çocuklar top oynamayı bırakmış.

Annelerin eve çağıran sesleri yankılanıyor kaldırım taşlarında. Hamamın üzerinden yükselen duman göğün koyu mavisine karışıyor. Akşam ezanından sonra kilisede dua var bu gece. 

Tanrılar herkesi merhamete davet ediyor. Gidecek misin dede?

Theodosius'un kadırgaları yüzlerce yıldır bu toprağın altında, ağaçların kökleri titriyor dalgaların hayaletiyle.

Ağaç dallarına gizlenmiş on yaşlarında bir erkek çocuk görüyorum. Hiç kımıldamıyor, sessizce mahallenin ışıklarını seyrediyor. Gözyaşları yanaklarındaki kirde yol olmuş. Ona tabak yok hiçbir sofrada, onu çağıran annesi, başını okşayan bir babası da yok.

Kimsesizlerin kimsesine teslim bir çocuk var parktaki ağaçta. Annesizlik kalbini yırtmış, acı bir hayata çiçekleniyor yemyeşil gözleri. Sana yalvarıyorum Meryem, onun ağaçtan düşmesine izin verme bu gece.

*Kadırga Limanı

https://www.youtube.com/watch?v=i-3h9TQ312c&list=PL4R0RQw-MPauf_EjMeHTKu_ug_MZQ0uTO


13 Mart 2021 Cumartesi

YENİ BİR KÜÇÜK KARA BALIK OKUMASI

 


Bazen, özellikle de yaşamaktan, hayatımı değiştirmekten çok korktuğumda cenazemi hayal ederim. Delice değil mi? E deliyim zaten:) Boğazın kıyısında bir camii var mesela, onu çok seviyorum. Zahmet olmayacaksa, eğer herkes aşırı yaşlanmamışsa son bir boğaz gezmesi güzel olmaz mı? Hem yakında iyi bir balık lokantası var, bana hoşçakal dedikten sonra ruhum için iki duble içilirse memnun olurum. Zira benim inancıma göre artık bedensiz olacağım ve bir daha rakı içemeyeceğim. Dua mı? Sakın! Yani sizin inancınıza uyuyorsa kendinizi rahatlatmak adına elbette okuyun ama lütfen mezarımın başında veya evimde cümbür cemaat değil. Yeri gelmişken ne tavuk pilav severim, ne de helva delisiyim. Belki Konya'da, tekkede Adnan ruhuma huzur olsun diye ufak bir yemek verir, o yeter bana. 

Şu yukarıdaki fotoğrafım var ya, yakalara da bir şey takılacaksa onu seçiyorum. Bana bakmayın, hiç olmazsa bir kez olsun benimle aynı yöne bakın. İnsan asıl o zaman sevildiğini hissediyor; birlikte aynı yöne baktığımızda.

Ben yaratıcıyı en çok denizde ve rüzgarda hissederim. Çünkü ovaları bilmem, dağları bilmem.... Herkes kendi alfabesiyle okuyor yaradılış şiirini. Benim alfabem de bu: deniz ve rüzgar.

Neden? Çünkü ilk kitabım Küçük Kara Balık. Zihnime, kalbime atılan ilk tohum. İyi mi, kötü mü bilmem fakat bana uymuş. Bizimkiler hayat planında ne yapmam gerektiğini sezmiş olmalılar ki bana bu kitabı seçmişler....

Kitap büyük denizleri hayal eden küçük bir balığın dereden ayrılıp yollara dökülmesini anlatır. Ne aramaktadır? Derede olmayan, yetmeyen nedir? Kendini arar tabii ki. 

Samed Behrengi bir devrimci masalı yazmıştır, evet. Ama masalın öyle çok katmanı vardır ki, içine inanç, sevgi, varoluş sancısı ve maceraya kadar hayata dair ne ararsan ince ince işlenmiştir. Bana sorarsanız ne yapın edin ilk baskısını bulun derim. Çünkü bu kitaba anlam katan Mehmet Sönmez'in eşsiz resimleridir. Ben kendisini şahsen tanırdım ve çok severdim. Olağanüstü yakışıklı, denizler gibi derin, sessiz bir adamdı. O kadar sessiz ki, sesini anımsayamıyorum. Raşit'in Kahvesi'nde Nevra teyzelerle otururdu hep. O yıllarda Hümeyra ile sevgililermiş ama ben ikisini yan yana hatırlamıyorum. Sanki onun sandalyesi hep azıcık ayrıydı diğerlerinden. Kesinlikle özel biriydi, tıpkı Samed Behrengi gibi.... Ve tabii çeviri de çok önemli, çevirinin de İlknur Özdemir olmasına özen gösterin.



Fatma teyze beni dereden tuttuklarını söylerdi. Çünkü nasıl doğduğumu merak ederdim. Onlar da seni dereden tuttuk, eve getirdiğimizde küçük bir kız oldun derlerdi. Elbette inanırdım. hele hele Küçük Kara Balık okumaya başladıktan sonra bu fikir iyice mantıklı  gelmeye başlamıştı. Çünkü masalın sonunda gözüne uyku girmeyen ve sabaha kadar büyük denizleri düşleyen küçük bir kırmızı balık vardı. İşte o ben olmalıydım! Gerçi kardeşim doğduğunda azıcık kafam karışmıştı. Onu neden dereden tutmamıştık?!Neyse.

Hayatımın farklı dönemlerinde defalarca okuduğum bu masalı, kırk yedi yaşımı sürerken bambaşka bir gözle okuyorum. 

Hayat bir tek maceradan ibaret değildir. Keşfedilecek bir tek büyük deniz yoktur. Arayış hiç bitmez. Defalarca vazgeçilir ve defalarca yollara düşülür. İnsan olmak başlı başına büyük bir maceradır ve her şey cesaret etmekle başlar. Canavarlar ( korkularımız ), tutsaklıklar, yaralanmalar, kayıplar hep olacaktır. Bu yolda kazançlar ve kayıplar ardışık sayılar gibi dizilir; hep bir anlamı vardır biz o an okuyamasak bile..

Kesinlikle eminim ki ben masalın sonunda uykusuz kalan küçük kırmızı balığım ve kesinlikle biliyorum yolumda canavarlar, telaş, yara ve bere var. Ve evet, şunu da kesinlikle biliyorum bir kez daha deri değiştirmem gerekecek. Kim demiş sadece yılanlar deri değiştirir diye? 

Bu yazı çok uzar... Burada tamamdır o halde. Kırgınlıklarımı sıyırıyorum bugün, bırakıyorum yeni ayın ucunda sallansınlar. Kovacs  da söylesin o zaman

https://rsvid.info/kovacs-cheap/t6nOZrhz0JTSrrM.html

11 Mart 2021 Perşembe

FANTASTİK BEN

 



Gökhan benim hayatımı çok fantastik bulur:) Ne zaman halimi hatırımı sorsa ve ben anlatmaya başlasam, son cümle hep budur "fantastik!" Evet ya sahiden öyle, gerçeklikten kopuk bi haller hep vardır bende, napcan travma işte!

Bi de Saide Hanım öyle derdi bana, ona göre masal kitabı karakteriydim! Haklıydı da, yıllarca aynı apartmanda yaşadık ve hep abuk hallerde gördü kadıncağız beni. Saide Hanım da şaka değil yani gayet önemli bir iş kadını. O zamanlar Garanti Bankası'nda üst düzey bir pozisyonda çalışıyor. Ben mi? Asansörde gazoz içerek kolunda sepetle kaplumbağalarını bahçeye gezmeye götüren manyak! İşten evleniyorum evimi yerleştireceğim diye izin alıp H2000 e giden, dönüşte üst baş çamur içinde yine aynı asansörde Saide Hanım'a sırıtan zırdeli. Bi de ne hikmetse pek çok karşılaşmamızda elimde çiçekler olurdu. Bir tür Heidi halleri. O meşgul bir kadındı, çiçek sevmeye vakti yoktu. Bak şimdi özledim onu, iyidir inşallah.

Sahi böyle miyim ben? Fantastik. Eh, bir parçam bu olabilir. Yine de keşke tamamım onların beni algıladığı kadar fantastik olsaydı..Değil.

Bugünlerde mutfağımla vedalaşıyorum. Bana göre evin en güzel, en Elvan yeri orası. Renkli kavanozlarım, iksirler, kitaplar, resimler... Duvarlara doldurduğum budist metinler... Theodora da en çok mutfağı seviyor, elimizden gelse orada uyuyacağız. Kaldı ki Külkedisi ile yaşarken yatağım da mutfaktaydı. Düşünün bi, kahve makinesi ile aramda en fazla iki metre vardı... 

Yeni evimi de böyle hayal ediyorum. Elbette İstanbul'dakini değil, kırsaldakini. Kısmetse üçgen çatılı, tek parça bir ev olacak ve tamamı  dev bir mutfak! 75 metrekare mutfak. Ocak, yatak, masa, kitaplık ne varsa mutfakta olacak. Orada yaşayacağım, mutfakta.

Dışarıda fırtına var, sesini duymadığım, bitkilerin salınımından algıladığım Mart ayına özel, huzursuz bir fırtına. Kocakarı soğukları kokuyor sokaklar. Ben bir ev hayal ederken, çorbası olmayan sofraları düşünüyorum. Ne kadar az tüketirsem tüketeyim, içimde hep bir suçluluk duygusu var... 

Eğer sahiden fantastik bir karakter olsaydım, olabilseydim, Oscar Wilde'in Mutlu Prens masalındaki gibi tüm gücümle yoksulluğu ve umutsuzluğu azaltmak isterdim. Eğer fantastik bir karakter olabilseydim tercihim HellBoy olurdu. Olabilseydim ya.


* fotografta Venüs ve glutensiz poğaça var:))) Mine ile geçen hafta yaptık. Yengeç şeklindeki poğaçayı Tanrıça Venüs'e ikram etti Mine, ona bayılıyor. Ama hala şu çirkin İştar ve Kybele ile bağlantısını çözmekte zorlanıyor:)) Yavaş yavaş.

9 Mart 2021 Salı

GERÇEĞE GÜZELLEME





Bazen yaşadığımızı düşündüğümüz şeylerin gerçekte 

daha farklı bir zemini ve anlamı olduğunu kabul etmek bize zor gelir...

Gerçek bizi özgür kılar. özgür olmaktan korkmayın!

Juno, Kendi Halinde Bir Yıldız Gözlemcisi


Olağanüstü güzel bir hayatım oldu benim. Eşşekler gibi şanslıydım. Iskaladıklarım yok mu? Elbette var, nihayetinde insan olmayı deneyimliyorum:)) Neyse ya, öyle güzel bir öğleden sonra güneşinde oturduk ki Burhan'la, onu bana yollayan ilahi plana "teşekkür ederim" dedim bir kez daha. Ama öyle iş olsun diye değil bak, kalpten dedim. Evlenirken "Burhan benim çeyizim" demiştim eski kocama. Sağolsun, "ne lan bu?!" demedi hiç. Sonuçta çeyizimi alıp evliliğimi ardımda bıraktım. O zaman da "nereye gidiyorsun?" demedi. Neydi buradaki kıssadan hisse, asıl olan bizimle kalır, sahte olan yaylanır!

Burhan dostumdur ve kocamdan daha gerçekti. O beni olduğum gibi defolarımla, kusurlarımla, zaaflarımla sevdi ve göze aldı. Allah eksikliğini göstermesin.




Mehmetus'u da çok severim ben. Azıcık hıyardır ama nappsınnn canım kıymetlim, o genetik hep Çorumlu olmaktan. O genetik fazla nohut yemekten:)) Yoksa Mehmetus benim için gözyaşı dökecek kadar hassas, olağanüstü değerli bir dosttur. Ki o benim doğumuma giremedi ama ben onun böbrek taşı düşürme seansına bizzat katıldım, kardeşlik ne ki başka? Aha da kanıtı. Biz hep dürüsttük birbirimize. En gıcık olduğumuz anlar dahil! O yüzden varız.. Gerçek kadar güzeliz be ya.




Ha, bu üçlü molada.... Muse ile aramız iyi değil. Neden? Gerçekliğini kaybetti de ondan... bana mı samimiyetsiz? Yok kendisine.....Üzülmüyor muyum? Elbette üzülüyorum, onca yılın delice paylaşımı çöp oladu. Ama yapacak bir şey yok, bazen dönemsel olarak, bazen de tamamen biter bazı ilişkiler. Bizim derinliğimiz değişti. Artık sığ sularda ilerliyoruz. O tercih etti, ben eyvallah dedim. Bu da başka bir geçiş, başka bir gerçeklik... Hayat. Ama gerçek güzel, o hep güzel.




O benim canım... Vitito... Deli gibi özlediğim, can dostum. Erken gidenim, beni bok gibi bırakanım. Ağzına sıçacağım Victor, olmayan kılını tüyünü yolacağım inan! Nasıl gittin be, cascavlak kaldım anasını satiiim. Çok özlüyorum seni, bugün Burhan'la kırda yürürken, o minicik mavi çiçeklere baktım, sen hep benimlesin. Bu hayatta beni tanıdın, bizi buldun, bana kalbini açtın ya, bin teşekkür. Beni sevdiğini söyleyen yüz adamı üst üste dizsem bir Vitito etmez. Onlar benimle dağlarda çiçek toplamadı, onlar beni hatırlamadı Victor... Seni seviyorum dostum. 




Öz kardeşim. Kılına zarar gelecek olsa Dünya'yı yakarım. Onu hep korudum, kolladım kendi çapımda. Annesi oldum, ablası oldum. Dostu olabildim mi bilmiyorum... Belki de ebeveyn rolü dostluğumuzdan çaldı.. Kimbilir. Değil tek hayat yüz hayat yaşasam yine onu seçerim kardeş olarak. Neden? Ayıbımı yüzüme vurmayan, kontrolümü kaybettiğimde benimle savrulmayan, benden daha derin, daha sade olduğundan... Benimle dengelenen ruhuna şükür. Akitlerimin en güzellerinden, en sahicisi kardeşim.



Son kardeş. Aşıklar şehrinin hediyesi. Bizim hikayemizdeki Rumi kim? Şems kim? Nasıl oldu da onca kalabalıkta birbirimizi bulduk, ne gördük de mühürledik dostluğu, kardeşliği? Neyiz biz Adnan? Nedir bu derin bağ? Bu büyük güven? Dağa yaslanır gibi yaslanmak nedir yahu? Ekmek ve su gibi, ezeli ve ebedi yakınlık hissi... Çok şükürümsün:) Eyvallahımsın.


Neden yazdım bunları? Şu sebeple. Ben ruh eşimi bulamadım. Ama ruh ikizlerimi buldum, kardeşim, dostum diyeceğim insanlar verdi bana hayat. Sahte nedir, gerçek nedir dibine kadar deneyimledim. Ruhum koku alıyor benim, gerçek olmayanı hakikiden her daim ayırdım. Bu güzel şansa, bana verilene Juno'nun gerçekliğe düştüğü notun altına kayıt bırakmak geldi içimden. Olmaz mı?  Bu kadar güzel bir bahardan buraya içimin baharı kalsa olmaz mı?

:)



7 Mart 2021 Pazar

ZEYTİN, ÜZÜM & İNCİR

 

Kültür bitkilerine merakım kendimi bildim bileli vardı. Malum kocaman bir mandalina bahçesinde büyüdüm ve gezmekten anladığım ya limana inmekti, ya da harıma gitmek. Ama bu konuda okumaya başlamam yüksek lisans yıllarıma dayanır. Vay be, epeyce uzun bir zaman öncesinden bahsediyoruz. 

Konuya merakımı körükleyen de Dinçer* olmuştur. Dinçer o yıllarda Sorbonne'da sikkeler üzerine doktorasını yapıyordu. Sağolsun her İstanbul'a gelişinde benim tezin taslağına bakar ve Fransızca'dan çevrilecek ne varsa hepsini hallederdi. O  yıllarda rekabette bile bir incelik, birbirimize hayranlık vardı. Velhasıl kültür bitkileri konusu da yine bir kütüphane çalışması sonrası hararetli sohbetlerimizin kimbilir hangisinde aklıma düştü.

Aslında hatırladığım kadarıyla konu sikkeler üzerindeki tasvirlerden bahsederken açıldıkça açılmış ve olmadık yerlere uzanmıştı. Malum eski paraların tasvirleri, üzerine öykü yazılacak kadar inceliklidir. Bazı paralarda kentlerin koruyucu tanrı ve tanrıçalarından bahsedilirken onların bilinen atribüleri de resimlenirdi  ya da o yörenin değerli bitki ve hayvanları.  Mesela İstanbul'un bir dönemine ait sikkelerde palamut tasvirleri olduğunu biliyoruz. Örnekler çoğaltılabilir tabii; Efes sikkelerindeki arı, Athena adına basılan sikkelerdeki baykuş gibi...

Neyse, bunlardan bahsederken dönüp dolaşıp kültür bitkilerine, bölgede Akdeniz olunca Akdeniz'deki kültür bitkilerine geldi. O günden sonra endemik bitkilere ve kültüre alınan bitkilere ayrıca ilgi duyar oldum. Zaten ilerleyen yıllarda fitoterapiye de böyle sardırdım muhtemelen:))

Bizim coğrafyamızda inanamayacağınız kadar önemli endemik tür ve dünya kültür tarihine damga vurabilecek kadar da bol miktarda kültür bitkisi var. Fakat ne yazık ki en önemli çalışmalar Napolyon zamanından başlayarak Almanlar ve Fransızlar tarafından yapılmış. Dokunmaya kıyamayacağımız güzellikte cilt cilt çalışmalar, kronikler var... Adını da hatırlarsam yazayım. Malum ben Almanca bilmediğimden, senelerdir ne zaman Almanya'ya gitsem, bu külliyata ve elbette daha nicelerine yalana yalana bakıp dönüyorum...

Gelelim bu önemli çalışmalardan bizim dilimize çevrilen mini mini ama çok ilham verici bir kitaba.


Nedendir bilmem sadece bu üç bitkiye ait kısımlar çevrilmiş ve sanırım bu çeviri de bire bir değil epeyce bir özetmiş. Anlayacağınız bize gelen suyunun suyu. Yine de eğer benim gibi zeytin, incir ve üzüm için heyecan duyuyorsanız bu kitabı okuyun. 

Kitabı yıllar içinde birkaç kez okudum, her okuduğumda da bambaşka bir heyecan duydum. Çünkü bu üç bitki mitolojik hikayelerden tutun, Halk Türkülerine kadar o kadar çok yerde karşımıza çıkar ki inanamazsınız. Sadece edebiyatta da değil, takı tasarımlarında, dokumacılıkta, şifalı ilaçların yapımında hep isimlerini duyarsınız ve sanki koca bir toprağın en temel üç besinidir.

Aslında biraz düşününce hiç haksız bir kıymet değildir bu. En basit haliyle üzümden şarap, pekmez ve pestil elde ediyoruz. Zeytinyağı desen kremden, yemeğe, sabuna o kadar ciddi bir değer ki, sadece onu anlatmak birkaç ciltlik eser olabilir. İncire gelince, o zaten başlı başına önemli bir besin. kalsiyum değeri hakkında bir fikriniz var mı? Hele bizim oralarda bademle fırınlayıp susama basarlar ki, of! Sadece bu üç bitkiye buğday ve su ekledin mi ömür boyu eşsiz sofralara oturursun. Çünkü geri kalan tüm otlar ve meyveler zaten etrafta mevcut! Biraz da balık tutarsan oldu bitti.

Peki biz ne zaman bu sade ve derin sofraları küçümseyemeye  ve olmadık soslar, tropik meyveler arasında kaybolmaya başladık? Ne vakit bulgur beğenilmez oldu da, tüm İstanbullular kinoa salatasıyla doymaya başladı?

Çok yazık... Bazen kendimi Dünya'yı daha güzel bir yer haline getirmek için yeterince emek harcamamış olmakla suçluyorum. Muhtemelen bu saatten sonra böyle bir projeye gücüm yetmez zaten fakat daha az tüketerek, evimin eşyasında, üstümde başımda sadeleştiğim gibi yiyecekte de sadeleşebilirim. Hakkımı alıp, fazlasına el uzatmayarak ve paketli gıda sektörüne destek vermeyerek az da olsa bir işe yarayabilirim.

Hatta belki yakın zamanda bir incirliğim bile olur? Bende kekik suyuna incir  bandırıp kuruturum belki? Bütün bunları hayal etmek bile güzel... Bazen, Victor'la köylerde gezerken sepetten çıkartıp yediğimiz incirleri, domatesleri hatırlıyorum. Nasıl akıl almaz bir lezzetleri vardı... Tam buğday ekmeğinin kokusu, mangaldaki kahvemiz.. Şimdilerde öyle bir evin hayali var rüyalarımda. O yüzden aklıma düştü zeytin, üzüm ve incir. Çünkü bahar geldi, çünkü üçüncü cemre düştü, çünkü ben unuttuğumu hatırladım.


* Dinçer Savaş Lenger





5 Mart 2021 Cuma

SOSYAL MEDYA REZİLLİĞİ


Okuldan arkadaşlar aradılar, güldük sabah sabah. Kime atar yaptın diye sordular. Kimseye yahu. Atar falan değil benim ki, gözüme güzel görünmeyene, aklıma yatmayana söylenme olsa olsa. 

Son yıllarda, şiddete maruz kalan kadınları kollamak, uyandırmak adı altında türlü dolap çeviren ve yıllarca giyindikleri kat kat kostümleri acemi bir striptizci edasıyla sıyıran eğitimli ve sıcak döşeğinden seslenen dişi kadroya uyuz oluyorum. Ortaya koydukları ve abarta abarta özünü yitirdikleri konular öyle acınası ki... 

Bir kere neden kadına şiddet? İnsana şiddet olarak düzeltilmeli. Çünkü erkek de şiddete maruz kalıyor. İzliyor, öğreniyor ve en son aşamada uyguluyor. Ve tabii kadının kadına, kadının çocuğa ve erkeğe uyguladığı duygusal baskı, kıskaç! Bu da şiddet. Toplumda kabul görmek, dışarıdan alkış almak için debelenen erkeğin kırkından sonra sıçıp batırdığı hayat da şiddetin neticesi.

Bahsettiğim kadınların çoğu ya zengin koca tercihi yapmışlar ve trend değişince bundan utanıp organik mevzuya geçmişler ve herifleri boşayıp yüksek tazminatlarla goy goy yapıyorlar ( yaşam koçu, yoga öğretmeni, enerji bilmem neyi.... ana tanrıça şifası.... diye bi ton saçmalık!) veya babadan zenginler ve değişen değerlerin arasında yeni kostümlerine bürünüyorlar. Sergilerde boy göstermek, derneklerde çalışmak out, şifa dağıtmak in!!! Ha, arada yok mu güzel işler derseniz elbette var. Ama o insanları pek ortalarda görmüyoruz. Onların sahiden işi var. Davası var, hevesi ve misyonu var. Kim gibi mi? Bence Berrak Yurdakul gibi. Oya Ayman gibi. Suat Yurtalan gibi... İşinde gücünde insanlar. Sosyal medyada değil, oldukları yerde kilometrelerce öteyi ışıklarıyla sarıp sarmalayanlar.

Onların da canına tak etmiş hayatta fakat soluklanacak alanlar yaratmayı başarmışlar Deneyimlerini, birikimleriyle harmanlayıp bilgiyi, bilgelikle güzelleştirip yaşıyorlar. Samimiyetle, derinlikle paylaşıyorlar.

Böylesine önünde keyifle eğilebileceğim, her sohbette çoğalabileceğim cevherler varken, diğer zırvaları küçümsüyorsam kusura bakmayacaksınız artık. Düne kadar Hint Mitolojisi bilmeyen bacım, yaşadığı toprakları Boğaziçi Üniversite bahçesinden ibaret sanan sözde entelektüel ablam, bugün Hint tanrılarına sunak yapmış, Anadolu tanrıçaları önünde göbek atıyor! Bir diğeri tamamlayamadığı döngüsünde suni solunum yaparken, çıkmış ortaya başkalarının çemberlerini tamamlamalarına destek oluyor. Gülsem mi, ağlasam mı?

Birbirinin yarasını, beresini emen, kaşıyan ve en çok kim teşhir edebilir travmasını diye yarışan kadınlardan utanıyorum. Ayıplamak mı benim ki? Sanmam, daha çok yakıştıramamak. Çünkü ne yazık ki çocukları var bu insanların, neler oluyor anlam veremeyen, oyun dışına atılan kocaları var. Düne kadar orgazm taklidi yapan ve mırıl mırıl yaşayan karılarının, her an artan talepleri karşısında dumur olan bu adamları da birileri korumalı:))) Onları örnek alan taşralı kadınlar var en fenası!!! İyi bişi olduğunu sanarak yuvalarını sallıyorlar. Ah ya,  vallahi üzücü.

Sosyal medya rezil bir mecra olmaya başladı. Yıllardır yoga öğretmeni olduğumu söyleyemeden yaşıyorum. Onun yerine anaokulda çalıştığımı söylüyorum. Senelerce de arkeoloji okuduğumu söyleyememiştim. Ne iş seçtiysem sulanmaya ve geyiğe açık arkadaş! Ama şimdi ikisinin de sonundayım. Gidiyorum. Yepyeni bir düzene, yepyeni topraklara. Sosyal medyasız, bu saçmalıklardan uzak, ellerimle, kalbimle yaşayacağım, yaratacağım bambaşka bir yere. 

Ay sonu taşınıyorum, evimi paketlemeye başladım. Bazı eşyalarım bu şehirde kalacak, bazıları da benimle yeni toprağımıza geliyorlar. Bu defa kendime sahip çıkmaya kararlıyım. Muhtemelen kararlılığımdan tırstığım için kolay yolu seçenler daha fazla gözüme batmaya başladı. Bu mızmızlanmalarım hep ondan! 

Ben gerçek kadınların, gerçek adamların, ağaçların, dağların, zeytinlerin, incirlerin gölgesine gidiyorum! Lütfen gelme, orada İstanbullu istemiyoruz:))





28 Şubat 2021 Pazar

DURMAKTAN KORKMA







İnsanın en eski, atalarından kalan en derin korkularından biri ağaçtan düşmektir. Düzeltiyorum, uyurken ağaçtan düşmektir. Çünkü antropologların anlattıklarına göre ateşi bulmadan evvel insan ağaç tepelerinde uyumak zorundaydı. Bunu gayet iyi bilen vahşi hayvanlar hava karardığında  usulca ağaçların altında gezinmeye başlarlardı. Çünkü derin uykuya dalan insanlardan birinin aşağıya düşmesi ve nefis bir ziyafetin başlaması an meselesiydi! 

Bu çok derin ve çok eski korkulardan bir diğeri de durmakla ilgilidir. İnsan beden ve zihin olarak durmaktan çok korkar. ( ruhun dona kalmasını burada anlatmayacağım) Durmak bu yüzden hep küçümsenmiş ve pek çok atasözü ve deyimle insanlara bitmeyen bir kımıldama dayatılmıştır! Neredeyse uyumak bile suçtur! Geç yatıp, geç kalkan insanların nasıl eleştirildiğini, erken uyananlara da madalya takıldığını hep duyarız. Peki insan durmaktan neden korkar? Durursak ne olur?

Tefekkür, zazen, meditasyon.... 

Niçin bu kadar arzulanır ama bir o kadar da zordur?  Çünkü aşk gibidir; lafa gelince hepimiz isteriz, her birimiz yokluğunda kıvranır, tatminsiz ve aç dolaşırız ama gel gör ki, bizi bütüne bağlayacak o görünmez iplikçiklerin alıştığımız düzeni alt üst edeceğini, gözümüzü başka bir gerçekliğe açacağını da sezeriz. O an her şey değişecektir. İşte bu sezgidir insanı konfor alanından, belirlenmiş rutininden çıkmaktan alıkoyan, ayağını hep frende tutan, durmaksızın kımıldamak zorunda lanetlenmiş bir makineye dönüştüren! 

Peki tefekküre daldığında, düşünmenin, duyumsamanın, konuşmanın ve kımıldamanın bittiği, sınırların kalktığı  yerde ne vardır? Bilemezsin... Oraya gitmeyi göze almadığın sürece binlerce tahminle öylece kalırsın. Bilemediğinden de hayat boyu korkar, hakkında atar tutarsın ya da bu konuda okur, eğitimlere katılır, yüzlerce film, onlarca belgesel ile zaman kaybeder ve ömür boyu eşiğin önünde kıvranırsın. Nereden mi biliyorum, hem yıllar önce bir Mevlevi dedesi söylemişti, hem de deneyimledim.

Aşk, insanın insana duyduğu beşeri aşk tam da bu noktada öyle kıymetlidir ki. Ah ne mutlu Mecnun'a! Leyla olmasaydı, belki de Mecnun o eşiği hiç göze alamayacaktı? O yüzden Leyla, karanlıktan gelen ışık, geceden gelen sevgili demektir. Leyla'nın sembolize ettiği an insan olma deneyiminden, varlığın özüne geçilen eşiktir. İsterseniz nirvana da diyebilirsiniz ama gerek var mı bu kadar görkemli kelimelere? Sadece uyanmak desek, hatta uykuda olduğumuza uyanmak desek olmaz mı?

Büyük travmalar, ciğer söken kayıplar, derin duygular bizi oraya, o kapının önüne götürür... Tabii inançla, sabırla yapılan ibadetler, egzersizler, sessizlik ve durmak da götürür. Artık siz adına ne diyorsanız, hangi yol ise kısmetinizdeki...... Korkmayın, suçlanmaktan, eleştirilmekten korkmayın. Kimse sizi izlemezken durun, öylece durun. Başlama noktanız burası olasun. Önce bedeninize rahat bir oturma pozu bulun, sonra kıyafetlerinizi, saçınızı kontrol edin, sizi rahatsız etmesin, sıkmasın. Çok aç, tıka basa tok olmayın. Odanız sıcak veya soğuk da olmasın. Bırakın bedeniniz hiçbir amacı olmadan öylece kendi akışında nefes alıp versin. Nefesinizi izleyin. Burun deliklerinizden giren havanın kokusunu, ısısını hissedin. Nefesinizi verirken de aynı farkındalıkla, bir sonraki soluğun telaşına düşmeden verin.

Bütün bunlar olurken türlü duyum, duygu, düşünce yakanızı elbette bırakmayacaktır. Olsun, onlara pek yüz vermeyin. Yeni bir tartışma yaratmak istemediğiniz birine nasıl nazikçe selam verip uzaklaşırsınız, işte tam olarak öyle yapın. Görün, fark edin ama dillenmesine izin vermeyin.
Bir zaman kısıtlamanız yok. İstediğiniz kadar burada kalın. Beden ve zihin durduğunda özünüz, ruhunuz er ya da geç kımıldayacaktır. Nihayet ona meydan açılacaktır ve o da buna kayıtsız kalmayacaktır. Zorlamayın, akışa bırakın. Buna çabasız çaba diyoruz:)

Elbette bir geceden bir sabaha gerçekleşmeyecek anlattıklarım ama olacak. Olduğunda da o deneyim biricik, paylaşılamaz ve anlatılamaz olarak size ait olacak.

Peki sahi siz kimsiniz? Siz, "ben" dediğinizde kimden bahsediyorsunuz? Bu sorunun cevabından da korkar mısınız? Korkmayın, durduğunuzda kim olduğunuzu veya kim olduğunuzu zannettiğinizi de öğreneceksiniz.

Namaste

* STING A Thousand Years.... bu şarkı da ne güzeldir! Aşka da, tefekküre de yakışır.

https://www.youtube.com/watch?v=PQGgFCCPOrY 

**Aşk ve tefekkür dedik ya, buna da haksızlık etmeyelim.... Massive Attack&Hope Sandoval'dan gelsin, : 

https://www.youtube.com/watch?v=8r31DFrFs5A


25 Şubat 2021 Perşembe

ABİDİN DİNO YENİ EVİNE GİDERKEN

 




Kurgularınıza değil, farkında olmadığınız ihtimallere inanın...

                                                                                 JUNO


Işık hızında yaşanan bir haftanın henüz tamamlanmadığını düşünürsek, tüm inancımla dua etmeliyim. Zira bazen dua tek huzur kaynağım oluyor. Benim Konya ile bağlantımı bilen tüm arkadaşlarım oradaki dostlarıma verdiğim değeri ilginç bulurlar. Nedir ki bizi birbirimize bu kadar çeken? Şudur, aşk! 

Benim Konya'm aşka inanan, aşkla yaşayan insanlardan ibaret. Ben Konya'ya gittiğimde şehri görmüyorum ki, şehrin yüzlerce yıllık hikayelerini, mesnevinin ince mesajlarını tane tane anlatan dedemi, Özlem'in özenle kurduğu sofraları, tekkede hissettiklerimi görüyorum. Adnan'ın bir kardeş gibi davranan halini biliyorum. Benim Konya'dan anladığım şeyle, arkadaşlarımın anladığı elbette bir değil. Nasıl olsun ki? Velhasıl şunu anlatmak istiyorum, bu sabah da benzer bir güzellikle uyanınca şansıma bir daha şükrettim.

Yukarıda gördüğünüz resim Abidin Dino'ya ait. Sanırım son elli senedir bizim salonun duvarında asılıydı kendisi. Dün itibariyle yeni sahibini bulması için onu bir yolculuğa uğurladık. Artam Antik A.Ş. 'de online müzayede ile haftaya Cuma günü yani yarın satışa çıkacak. Eskiden ona baktığımda içim huzur dolardı. Satmaya karar verince ne yalan söyleyeyim biraz hüzünlendim.. Nihayetince onlarca tablodan biriydi ama evin manevi bir değeri gibiydi bizim için. Sonra kendimi teselli edip, gelecekteki bahçemin kıymetli bir parçası olarak görmeye çalıştım onu. Eğer bir bahçe istiyorsam, fedakarlık etmeliydim.. Şu hayatta para kazanmak için kılımı kımıldatmamışsam eğer ve inatla bir toprak istiyorsam elbette vazgeçtiklerim olacaktı...

Biraz önce Adnan'la konuşunca bir kez daha verdiğim kararı düşündüm. Babamı düşündüm. Bu resmi alırken o ne görmüştü acaba? O da benim gibi pembenin sıcak ve büyülü tonuna mı vurulmuştu yoksa o tam ortadaki "Ah Elif!" gözüne ilişmiş miydi?

Eğer öyle ise babamın inancıyla ilgili bir ipucu daha var artık elimde. Mezhebimiz yavaş yavaş belli oluyor. Ne mutlu bana! Bu tablo hayatımızdan çıkarken, onun yerini dolduracak derin bir bilgi bırakıyor avuçlarıma. Belki de satmaya kalmasaydım asla gözüme ilişmeyecek tılsımlı bir ayrıntı ile büyüleniyorum. Tıpkı dün Jasmin ameliyattayken düşündüğüm şey gibi; yaşarken çok mutlu değiliz, ne zaman ki ölüm ihtimali yaşamın kıyısında dolanmaya başlıyor, işte o vakit ölümü yendiğimizde gerçek anlamda yaşamaya başlıyoruz, yaşam doluyoruz!

Yaratılmış her şeyin aşkla onu, yaratımı, yaratıcıyı zikrettiğine inanıyorum. Buna ister bir bilim adamı gibi yaklaşın ve titreşim, frekans veya atomların dansı demeyi seçin, ya da benim gibi uzun etmeyip zikir deyiverin. Hepsi aynı kapıya çıkar. Şu hayatta her şey aşka çıkar. Şu hayatta her şey aşkla çıkar.

Abidin Dino'ya geçmişimin değerli bir parçası olarak veda etmek zor ama bana bıraktığı mesajın ancak veda anında geleceğini anlamış olmanın ayrı bir huzur var içimde. Birgün yeniden  benim olur mu bilmiyorum fakat bahçemdeki bir ağaca Abidin diyeceğim ve üzerine de "ah elif" yazacağım. O zaman Abidin bizimle yaşamaya devam edecek, onu boşuna satmış olmayacağım. Dilerim yeni evinde de çok sevilir.


23 Şubat 2021 Salı

GÜNEŞ






Az güneş alıyor evim. Bazen kalbim de az güneş alıyor. Öyle günler var ki, yaşanmadan geçip gidiyor ve öyle saatler var ki beş hayata bedel. Hepsi etrafımda olup bitiyor gibi görünse de, aslında her şey zihnimde, bende, tamamı benim algımla ilintili.

Karavanlara baktım bu sabah. Düşündüm. Eğer kapımın önünde bir karavan olsaydı ve ben beş dakikada karar verip, Theodora'yı çantasına koyarak, elimdeki kahveyle yollara dökülseydim acaba nereye giderdim?
Ege'ye giderdim. Edremit Körfezi'nde kahvaltı molası verir, akşama Karaburun'da olurdum. Sabah mis gibi kokan nergislerin içinde uyanır, doya doya badem çiçeklerine bakardım. Sahile iner taş sektirirdim. Kendime öğleden sonra rakısı ısmarlardım. Bir iki gün kalırdım oralarda. Sonra Bayındır'a geçerdim. Oya lavanta dikecekti bu hafta. Kolları sıvar ona yardım ederdim. İki gün de Bayındır'da kalıp, Nedret'i ziyaret eder ve evime dönerdim. 

Bir karavanım olsa belki önümüzdeki üç gün kalbim azıcık güneş alırdı.. Şimdi? Alamaz. En kıymetli dostlarımdan biri önemli bir virajda sıkı sıkı tutunurken, olmaz.

Ama razıyım. Sevdiklerim ve kıymet verdiklerim olmasa, birlikte yaşlandıklarım olmasa ne anlamı olurdu ki güneşli günlerin? Sevdiğin bir dost için endişelenmek, dua etmek, tüm iyi niyetinle hayrına düşünmek olmasa ne manası olur nergis tarlalarının?

Kalbim az güneş alıyor bugün, ruhum parçalı bulutlu. Düşlerim pırıl pırıl. İnancım tam! 

21 Şubat 2021 Pazar








https://www.youtube.com/watch?v=4Qz05587VwI

19 Şubat 2021 Cuma

AĞLAMA BÖCEK

 

 


Ağlama böcek

Hiçbir aşk sonsuz değil

Göklerde bile*


Dün akşam Pelin Özer'in Haiku Atölyesi'nde tanımadığım kadınlarla  birlikte onun anlattıklarını dinlerken, tanışmamızın üzerinden geçen zamanı ve hayatlarımızdaki değişimi, dönüşümü düşündüm. Tanıştığımızda O, bir şey arıyordu. Heyecanlıydı, umutluydu. Yüzü geleceğe dönüktü. Tüm yorgunluğuna ve kırılganlığına rağmen, bulana kadar dağ tepe, köy, şehir demeden azimle gezdi. Buldu da! Ben arayamıyordum. Ancak şimdiki zamana yetebiliyordum. Geçmişin ağırlığı tüm gücümü tüketiyordu. Bulamadım.

Geçtiğimiz hafta Ayça'nın yeni  koleksiyonu bana bütün bunları tekrar tekrar düşündürdü. O da uzun süre aramadı. Arayamadı. Gücü yoktu, tüm enerjisi kıskanmaya, kırılmaya ve küsmeye gidiyordu, istese de yaratamıyordu. Sonunda, uzun yıllar sonra cesaretini topladığında aradığını buldu! Muhteşem bir iş çıkarttı. Bana yıllar önce söz verdiği yemek takımını nihayet tamamladı! Az daha gecikseydi ağzımızda diş kalmayacaktı ya, hiç önemi yok, bitti ve çok güzel oldu.

Peki ya ben kendime verdiğim sözleri  tutmaya ne zaman başlayacağım?

Güzel soru değil mi? Bende çok beğendim.

Sanırım ilk yapmam gereken ağlamayı bırakmak olacak. Yani mecazi anlamda. Ağıt yakma törenlerim sona ermezse beni kanadının altına alacak rüzgarı nasıl duyacağım ki? Hele çift cam pencereleri, çelik kapısı olan bir evde...

Birkaç gün önce yatakta gözlerimi açtığımda hiç kımıldamadım. Uykudan uyanıklığa geçen bilincim, nedense birkaç dakika bedenimi dürtmeden durmamı istedi sanki. Durdum. Çocukken gözlerimi kapatıp kör olmayı deneyimlerdim. Sağa sola toslaya toslaya dolaşmalarımı hayal meyal hatırlıyorum. Biraz ona benziyordu yataktaki halim. Bu defa Kafka'nın hikayesine öykünmüştüm ama böcek olmak gelmedi aklıma, aslında Kafka bile gelmedi. Bunu sonra düşündüm. O an ben kıyıda kalmış boş bir deniz kabuğuydum.

Kımıldamadan, cansız, ruhsuz ama bilincim açık öylece duruyordum. Denizi görüyordum, kokusu burnumdaydı ve henüz nemliydim fakat oraya, suya ulaşamıyordum. Güneşsiz bir gün, gri bir sahildi durduğum yer. Mevsim kıştı veya erken bahar.  Böceğinin terk ettiği bir kabuktum. O böcek olmadan değil kımıldamak ağlayamazdım bile. Sesim yoktu. Bir felçli gibi denizi izliyordum. Peki gözlerim? Aslında gözlerim de yoktu. Önü ardı bir kabuktum, cansızdım. Öyleyse neden canım yanıyordu?

Bu sahneyi birkaç gün sonra yerine yerleştirebildim;

ağlama böcek

hiçbir aşk sonsuz değil

göklerde bile...

Ruhum yolunu şaşırmış, bilincim felç olmuştu. Tamam. Ama kabuk hala bilmediğim bir yerden algılıyordu hayatı. Kabuk, kabuğum henüz bizden vazgeçmemişti. Bi kımıldasa, suya bi ulaşsa, elbette yine bir böcek onu seçecekti. Hadi kabuk dedim ona, hadi! 

Hadi kımıldayalım.







*Kobayashi İssa


14 Şubat 2021 Pazar

BEYAZ SABAH


İşte beklenen sabah! Kış çocuğu değilim ben, ama illa bir seçim yapılacaksa yaz değil, kış olurdu tercihim. Ritüelleri, manzarası, meyvesi, içeceği ve eğlencesiyle kış bana her zaman daha cazip gelir. Yazın ne kitap  okuyabilirim, ne de doğru düzgün nitelikli bir müzik için istekli hissederim. Hatta çok iyi hatırlıyorum on dört, on beş yaşlarımda plaja hep Stephan King götürürdüm, Çünkü sahici kitaplarıma kıyıp kumun içine sürüklemek olacak iş değildi! Neyse ki şimdilerde onu da yapmıyorum, yüzmeye gidiyorsam yanımda sadece beni etrafımdakilerden izole edecek bir kulaklık var, o kadar. Annemin efsane hediyesi kulaklığımla yüzerken müzik dinleyebildiğimden sudan çok keyif alıyorum. Öyle olunca da canım sadece yüzmek istiyor. Sudan çıkınca da bir kahve ve kuruyup eve gitmek. Zaten eşya taşımaktan hiç hoşlanmıyorum artık. Tüm ömrüm sırt çantasıyla geçti, sanırım gücüm kalmadı.

Bu sabah sıcak bir evde uyanmanın şükründeyim. Balkondaki arkadaşları doyurmanın, Theodora ile güne başlamanın tarifsiz huzuru var kalbimde. Bütün bunlara ek olarak da nedense Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'i düştü aklıma. 




Çok gençtim okuduğumda, belki yine on beş, on altı gibi. Epeyce etkilendiğimi hatırlıyorum. Saint Petersburg o zamandan beri görmek istediğim şehirler arasındadır. Nedense ayak izlerini sürmek istediğim birkaç yazardan biridir Dostoveyski, Bi de  Goethe.  Tabii Darwin'in günlükleriyle gezmek de derim ama onu kim istemez ki?

Celalettin Dede ve Jeannette Winterson bana yıllar önce iki farklı coğrafyada, iki değişik dilde aynı soruyu sormuşlar ve cevaplamışlardı: Neden seyahat ediyorsun? Kimden kaçıyorsun? Orada ne bulmayı umuyorsun? Ne arıyorsun?

O zaman ikisine de aklımla, bilgimle ve elbette gençliğin, toyluğun getirdiği enerjiyle cevaplar vermiştim. Oysa hayat gösterdi ki insan hiç kımıldamadan da hep bir seyahat halinde. Mesela kim iddia edebilir benim ıhlamur ağacımın bir gezgin olmadığını? Köklerinin, dallarının ucu bucağı, kiminle kontağı olup olmadığı belli mi ki?

Hala seyahat planlarım var, görmek istediğim şehirler, dağlar, denizler... Fuji mesela. Kirschblüten... Ağzıma eden filmlerden biriydi.. O filmle kafayı takmıştım sakuralara ve Fuji'ye.

Belki hiçbir zaman göremeyeceğim. Önemi de yok, çünkü oraya giden pek çok insan için kenarına tik atılan sıradan bir seyahatten fazlası olamadığını biliyorum... Oysa ben zihnimde öyle keyifli geziyor ve o kadar büyük bir zevkle besleniyorum ki, hiç bir zaman Afganistan'daki o akıl almaz budist tapınağa* tırmanamasam da rüyalarımda tüm o olağanüstü insanlarla karşılaştım zaten!

Neyse, aklımda beyaz geceler, damağımda efsane bir kahvenin lezzeti, mutfakta bu akşam için hazırlanmış güzel bir sepetim var. Az sonra Berrak Yurdakul'un macerasını instagram dan dinleyerek kahvaltımı yapacağım ve sonra Sevgi Teyze'ye uğrayıp bir kahve konyak partisi çevireceğim. Ondan ayrılınca da aileme nefis bir yemek hazırlayacağım. Bir tatlı yaptım ki of! Kimse yutmak istemeyecek.

Eşşek gibi şanslı olduğum, aradığımın seyahatlerde olmadığına aydığım kayıtlara geçsin lütfen. Hah bi de kışı, yazı, ağaçları, kedileri, özellikle de çocukları çok sevdiğim yazılsın kenara:)))

*Olağanüstü İnsanlarla Karşılaşmalar









11 Şubat 2021 Perşembe

:)

 






Hande Akar, Tuna Poyrazoğlu, Jasmin Özlem, Agi Judith Kirişoğlu

Kızlar bu liste size :)))  Eklemeleri bekliyorum! 

Bi de soru en sevdiğimiz adamlar neden eşcinsel??? :)) 


https://www.youtube.com/watch?v=iy4mXZN1Zzk 

https://www.youtube.com/watch?v=dxl2r6GuL2w

https://www.youtube.com/watch?v=cCqEyJc-wdk

https://www.youtube.com/watch?v=nPLV7lGbmT4

https://www.youtube.com/watch?v=lLdvpFIPReA

https://www.youtube.com/watch?v=8r3FaCiVFbA

https://www.youtube.com/watch?v=aWGzr-kOoQY

https://www.youtube.com/watch?v=xFrGuyw1V8s

https://www.youtube.com/watch?v=2nXGPZaTKik

https://www.youtube.com/watch?v=ujNeHIo7oTE

https://www.youtube.com/watch?v=ELflyACZXQQ

https://www.youtube.com/watch?v=OmPw3SPgWrw

https://www.youtube.com/watch?v=yYTOhFpiBDI

https://www.youtube.com/watch?v=CUlZqO9sV0A


önemli not: Agi'cim fotograf U2 konserinden:))))

MUTLU OLDUĞUMU NASIL ANLARIM?

 




Şimdi sorsan cevap veremem, bilmem ki mutlu muyum? Ama sen, bana bakarsan anlarsın. Az yemek yiyorumdur mesela. Bisküvi gevelemek yerine rengarenk salatalar yapmaya başlamışımdır. Durduk yere, yazı yazarken dans ediyorumdur ve en önemlisi sokakta şarkı söylemeye başlamışımdır. Yanımdan geçenleri düşünmeden, kendi kendime gülümseyerek şarkı söylüyorsam kesin karnımda kelebekler uçmaya başlamıştır. İçime döndüğüm, gezegenle uyumlandığım, akışta kıvrıla kıvrıla salındığım rüzgarı yakalamışımdır. Bu böyle bir süre gider. Saçlarım parlar, gözlerim parlar, sokaklar, evler, her şey, güneş altında ışıldayan  altın külçelerine döner!

Bilim kurgu filmlerindeki yıldız kapısından geçmişimdir artık, bana bakarak mutluluk, içeriden taşan, sebebi dışarıda olmayan mutluluk nedir görürsün:)





Şimdi  mutluyum! Güçlüyüm. Marketten dönüp torbalarımı elimden bırakmış, mis gibi bir yorgunluk kahvesi yapmış gibi, en sevdiğim şehirde masaj randevusundan çıkıp Agi'cim ile bir kadeh diye başlayan ve şişeler devirdiğimiz nefis akşamlardaki gibi:))

Sokaktaki ağacı öpmemek için kendimi frenlerim böyle günlerde, çizmemin ucundaki mevsim çiçeklerine bakmalara doyamam. Bademler çiçeklendiyse kış bitmiştir, karanlık geçmiş, öfke yatışmıştır. Artık yeni ay zamanıdır. Her hücremin tek tek tadına varırım. Saçlarımı çok severim zihnim hafiflediğinde; açarım, dağıtırım uçsunlar diye.

Ben mutluysam anlarsın; kesin şarkı söylemeye başlamışımdır:)




https://www.youtube.com/watch?v=M_kTSBqQkME






9 Şubat 2021 Salı

YENİ HAYAT

 

Kızımla yan yana oturmuş sabah seansımızı gerçekleştiriyoruz. Şahane bir penceremiz var. Geçen yıl bahsetmiştim, balkonumuza çiçekler bırakan ıhlamur ağacımız ve malta eriğimizle aşırı keyifliyiz. Şimdilerde ikisinin de bahar heyecanını an be an izliyoruz. Havalar biraz ısınınca balkon duvarlarını boyayacağım. Üstelik de kendime meydan okuyarak en zorlandığım renge, sarıya boyayacağım.

Haftaya yeniden kar geleceği söyleniyor. Gelsin bakalım. Önü ardı üç beş gün. Şimdiden balkondaki düzeneği kontrol ettim bile. İçim rahat,  kediler güvende. Keşke daha fazla canlı için de aynı şeyi yapabilsem, güvenli alanlar yaratabilsem. Belki bir gün...

Pandemi öğrenmelerimi düşündüm bu sabah. Sanırım en önemlisi hayatı kontrol edebileceğim yanılgısından sıyrılmak oldu. Yaşanmamış zamanları, hakkı verilmemiş tüm diyalogları tekrar tekrar anımsayıp, cayır cayır yanmak ve zihnimi bu çözümsüzlükle meşgul etmek yerine geleceğe, kalan süreye yoğunlaşmayı nihayet akıl edebildim. Birkaç gündür beynimin içinde zeytin ağaçlarımın arasında dolaşıyorum. Kamyonet kullanıyorum. Tavuklar falan var etrafta. Mavi yaseminler dikmişim evin önüne. Mis gibi kokan hanımelleri falan. Üstelik önümde hiç engel yok! Kuşadası bir saat, Bodrum iki saat buradan. Eğer istersem sabah kahvemi Suat'la içip, akşam yemeğine Oya'nın yanına dönebilirim. Sahi yapabilir miyim? Yaparım tabii!!!

Neyse, haftaya neşem yerinde ve umutlu başladım. İyi de geldi. Derslere devam, hayal kurmaya devam.



7 Şubat 2021 Pazar

BİR SANİYE DAHA

 


https://www.youtube.com/watch?v=xrGXrt9Ipc8&list=RDxrGXrt9Ipc8&start_radio=1


İnci, "Strip Down, Rise Up" adında bir belgeseli izlememi izledi. Netflix'e gıcık olmama rağmen izledim. Zaten son aylarda en güzel öneriler Aksel ve İnci'den geliyor. İyi ki de izledim, çünkü umduğumdan çok farklı bir hikayeyle karşılaştım. Manyak gibi ağladım. Erkekler tarafından acımasızca incitilen, korkudan donup kalan kadınların, doğuştan sahip oldukları güçlerini yeniden kazanmalarında dansın, beden farkındalığının ve kız kardeşlik müessesesinin nasıl da yardımcı olabileceğini anlatan çok dokunaklı bir hikayeydi. İnci ile son zamanlarda çok konuştuğumuz beden farkındalığı üzerine o kadar düşünmediğim bir yerden anlatılıyordu ki olan biteni, hikayeye vuruldum.  Elbette belgeselin Amerika'da çekilmiş olması sebebiyle kulağımı tırmalayan bölümler oldu fakat genel olarak çok büyüleyici buldum.

Kadını saklanmak, etini sakınmak, cinsiyetinden ayrılmak ve bedenine yabancılaşmak zorunda bırakan tüm sistemlerden nefret ediyorum. Erkek düşmanı değilim ama erkeği göklere çıkartan düzeneğin karşısındayım. Defalarca tacize uğramış bir insan olarak, ki çoğu gardımı indirdiğim ve kendimi güvende hissettiğimde, en beklemediğim kişiler tarafından olmuştur, oradaki kadınların gözyaşlarına katılmamam imkansızdı. Değersizleştirilmek ve buna tepki verememek nasıl bir kilitlenmedir ancak yaşayanlar bilir. Hayal kırıklığı ve yerle bir olan güvenlik hissini yazmıyorum bile...

Bir kere daha anladım ki, bizim derdimiz kesinlikle erkeklerle değil, asıl konu kadınlar. Kadınların diğer kadınlara dair yersiz, ezber söylemleri. Annem bile babasından şiddet görmüş bir kız çocuğu olmasına rağmen, geçen gün sohbet ederken, öldürülen on yedi taşındaki kız için "niçin öyle giyinmiş, otelde ne işi varmış " gibi laflar etti. İçim parçalandı. Ne demek bu ya? Orada olmamalıydı, öyle giyinmemeliydi öyle mi? Peki tüm bunlar bir hayatın sona ermesi için mazeret midir? Of! Sakinliğimi koruyarak tane tane kadın olmaya, insan olmaya buradan bakarsak, bu beğenmediğimiz her ayıbı, her günahı, işine gelmeyeni durmadan örten sistemin arızalı parçaları olmayı sürdüreceğimizi anlatmaya çalıştım. Anladı mı? Yok, daha fazla kafasını ütülemeyeyim diye sustu sadece. Oysa bu toplumda şiddetin her türlüsüne maruz kalmış olan annem neden anlamak istemiyordu? Genç bir kadın bedenine, cinsiyetine sahip çıktı, bunun keyfini çıkartmak istedi diye bir manyak tarafından öldürülebilir miydi? Aslında annem de üzülmüştü, kız ölmemiş olsun diye diliyordu... Şunu demek istiyordu, kız o saatte orada olmamalıydı, o kıyafet fazla tahrik ediciydi vs vs.. Keşke öyle bir seçim yapmasaydı da yaşasaydı. İyi de yine yanlış! Kimse kimseye nasıl yaşaması gerektiğini da-ya-ta-maz.

Çok işimiz var. Hem kadın olarak, hem de insan olarak. Şiddetin hiç bir türlüsü, hiçbir gerekçeyle kabul edilemez. Kim ne isterse giyer, kim kiminle isterse sevişir. 

Peki nedir bu beden korkusu? Mesela ben çok dans ederken hissediyorum. Kafam ve bedenim iki kopuk parçaymış gibi geliyor. Hiç his yok sanki. Bir duyum var belli belirsiz ama his yok! Hissetmeyi  bilmiyorum, sadece düşünüyorum! Düşündüğüm şeyi hissettim zannediyorum. Bu büyük bir trajedi değilse nedir?

İnsanların seks bağımlılığı da bu derin hissizlikten kaynaklanıyor olmalı.... Yoga bağımlılığı bile belki! Bedene kayıt edilen her korku, her endişe mutlaka dile gelmeli ve çıkış bulmalı. Çünkü insanların konuşmasını engelleyebiliriz ama beden konuşur! 

Pole dance muhtemelen beni aşar, ama travmaya duyarlı tüm yaklaşımları çok saygıdeğer buluyorum. Sadece kadınlar için değil, erkekler için de bu tarz çalışmalar yapılırsa asıl o zaman gerçek bir bütüncül iyileşmenin mümkün olacağına ve tatminkar hayatlar yaşayabileceğimize inanıyorum.

Mülkiyetçilikten uzak, özgürlüklere saygılı, içten, sevgi dolu, birlikte akan, kadın olmaya ve erkek olmaya yakışan hayatlara inancım tam. 


SURYA NAMASKAR





Külkedisi yıllar önce bir seminere katılmıştı. İş yerinden zorunlu gönderildiği bir seminerdi. Hoflaya puflaya gittiğini hatırlıyorum. O akşam yalnız yemek yemiştim. Sene 2009 galiba. Akşam eve döndüğünde hem aydınlıktı yüzü, hem de düşünceli. "Biliyor musun Elvan, seminerde ömrümüzde kaç ilk bahar, kaç yaz kaldı diye sordular. Çok şaşırdım zamana böyle bakınca dedi. Aslında sonsuz gibi görünen vaktimiz ( aslında sonsuz tabii ama bu bedende bir bitiş var ) sonsuz mu? Kaç yaz tatili daha planlayabiliriz? Yirmi? Otuz?" 

Sus pus olmuştuk. İkimizi de bir garip haller sarmıştı bu konuşmanın sonunda. Sanırım Londra biletlerimizi de o seminerin gazıyla almıştı Vildan. Neydi para ya, kıçımıza mı sokacaktık! Zaman yüz kat daha değerliydi. Bu konuda kesinlikle aynı fikirdeydik.

Fotoğrafta bir gündoğumu var.  ( Onu da aşağıya koyacağım, baksanıza ne güzel... ) Bu benim uzun bir aradan sonra yüzümü doğuya çevirip, sabah rüzgarını kirpiklerimde hissettiğim en güzel sabahtı. Hemşiremin daveti üzerine adaya gittim. Sağ olsun değerli nesi var, nesi yoksa döktü saçtı önümüze. Günbatımı izledik, gündoğumu izledik, onun elleriyle topladığı ebegümecilerden sarmaları yedik. Tabii en önemlisi Ayşe'nin rakısı vardı soframızda. Başımızın üzerinde de Orion takım yıldızı ve Sirius.

O kadar özlemiş ve öylesine uzun zamandır unutmuşum ki hayatın hediyelerini, elim kolum, kalbim doldu taştı. Uykum gelmedi mutluluktan!

Maskesiz uzun bir yürüyüş neleri kaybettiğimi hatırlattı ve ne kadar hırpalandığımı, şişmanladığımı, enerjimin düştüğünü. Ne uğruna? Dünden beri adada bana iyi gelen şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Elbette mutlu günlerimi düşündüm. Elvan kimdi? Elvan neyle mutlu olurdu?

O kadar basitti ki. Tek istediğim doğada olmak. Pazen elbisemle çayırlarda dolanmak. Sadece istediğim işi yapmak. Çok değil, iki dost, bir iki kedi. Zaman zaman merak ettiğim yerlere kısa seyahatler. Belki kendime ait bir bahçe? Ufak bir kış bahçesi. Birkaç ağaçlık zeytinlik. 

Hemşiremin daveti değerli ve değersizi, kalan süreyi düşündürdü bana. Bu sabah beşte uyandım. Yüklerimi azaltma arzum uzun zamandır bu kadar yükselmemişti. Kalbimde taşıdıklarımı, zihnime ve bedenime yük ettiklerimi tek tek bırakabilirdim. Daha çok gündoğumu ve günbatımı islememi kim engelleyecekti? Çok daha az kıyafetle, daha az yiyecekle de yaşardım. Hatta şu an olduğumdan daha da fazla mutlu olurdum. Çünkü öyle zamanlarım var.

İşte bahsettiğim gündoğumunu buraya bırakıyorum. Öncelik listelerimizi yeniden yazarken sezgilerimize kulak tıkamadığımız nice güzel sabahlar ve akşamlar olsun.




3 Şubat 2021 Çarşamba

ALLAH BELANIZI VERSİN DEMİŞ MİYDİM SAYIN CEHENNEMDE YANAN?

 

Bir Zen Hikayesi

Günlerden bir gün değerli bir zen ustası yanına en sevdiği öğrencilerinden birini alarak, komşu manastıra doğru yola koyulur. Derin bir sessizlik içinde nehre varırlar. Karşı kıyıya  geçemeyen yaşlı bir kadın suyun kenarında durmaktadır. Usta kadını sırtına alır ve karşıya bırakır. İki rahip hava kararana kadar sessizce yollarına devam ederler. Akşam olunca uyumak için bir ağacın altına uzanırlar. Fakat genç rahibin gözüne uyku girmez. "Sor bakalım" der usta. Çırak çekinerek ama biraz da suçlayıcı bir tonda sorar "ustam bizim inancımızda kadına dokunmak yasaktır. Ama siz yaşlı kadını sırtınıza aldınız. Ben bunu anlayamıyorum!" Usta güler, "ben onu beş dakika sırtımda taşıdım, ama bakıyorum sen hala zihninde taşımaya devam ediyorsun!"

Bir Mevlevi Hikayesi

Dergaha mensup gençler, zaman zaman zihinlerine doluşan günahlarla mücadele etmekte zorlanırlar. İnsan olarak bedenlenmenin gereği olan nefs ile inançlı tarafları böyle günlerde öyle hırpalanır ki, sonunda çözümü büyüklerine danışmakta bulurlar. Acaba günahtan kaçınmak için ne yapmalıdır? Cevap çok derin ve bir o kadar da basittir: Günahı zihninde taşıyacağına ve her gün işleyeceğine, işle gitsin ve tövbesine ver enerjini!

Bir Elvan Hikayesi

Kalbimi çok kıran, bana kendimi önemsiz, değersiz hissettiren ve defalarca kapımın önünde kaypaklık eden insana fazlasıyla hak ettiğini bile bile ağız dolusu beddua edemedim. İyi bir ruh olmak, karma yaratmamak ve kötülüğe kötülükle cevap vermemek adına sustum. Susmayı başarı saydım. Böbürlendim, neredeyse onun kadar kibre kapıldım! Oysa haksızlığa uğramıştım yakasına yapışıp hesap sormalıydım. Bugün, Budistlerin yeni yılına gün sayarken gönülden istediğim karma temizleme meditasyonuna zihnimde bu yükle oturamıyorum. Bir bilene sordum. Ne yapmalıydım? Farkındalıkla ve bir kereye mahsus beddua ve küfür neden olmasın dedi. Oh! Aslında şu an telefon açıp, "Allah senin belanı versin. Tüm hayatını yaralı bereli bir ergen olarak yaşayan şımarık, maddeye tapan, kendini bilmez bir pisliksin sen. Dilerim hayatın ıstırap ve hesaplaşmalarla geçsin. Ki öyle zaten ama sen körsün. Güçsüz ve zavallısın, varlığın anlamını uyuşturucuda ve parada arayan zavallı... Dillerim ruhun acı nedir bilsin!" diyebilirim. Ama gerek yok, bu tabiattaki insanlar fareler gibi hırsızlık yaparak yaşarlar; neşenizi, yaşam enerjinizi, umudunuzu çalarak! Er gec buraya gelecek, çünkü zavallı ve nasıl olsa bu bedduayı nasıl kalpten dillendirdiğimi görecek. Ama yüzüne baka baka söylemeyi öyle çok isterdim ki. Ah be kısmet değilmiş. Yani diyeceğim o ki Allah belanı versin senin!

Oh, şimdi huzur içinde meditasyonuma dönebilirim:)))

Önemli Not: psikolog bir arkadaşım benimle bir proje oluşturup budist pratikleri hayatta nasıl kullanabileceğimizi konuşmak istediğini söyledi. Neden ben? Ben yumuşak ve neşeli anlatıyormuşum. A bak buna şaşırdım. Bana sorsanız Berrak Yurdakul bu konuda son yıllarda sahneye çıkan en nefis yaratık derim. Arkadaşım, Berrak'ı sert buluyormuş. Bakış açımız ve yaşanmışlıklarımız algımızda nasıl da belirleyici. Oysa sert köşelerden buz gibi soğuyan ben Berrak'ın tarzını çok yakın, sıcak ve içten buluyorum. Sanırım ben kadının, erkeğin değil de, özünde ruhun taşaklısını seviyorum:)

Unutmadan Mevlevi Dedesi, Zen Ustası veya Guru, bu konumdaki insanlar öğrenci olarak kabul ettikleri kişileri elbette derin bir şefkatle severler ama bir annenin çocuğunu uyandırması gibi bazen sert cümleler, ufak sarsıntılar yolun gereğidir. Bu tavır şiddetle karıştırılmasın lütfen. İnsan derin bir uykudadır ve ustaya tekrar uyuklamayalım diye  gideriz... O halde o alarm çalacak, o yüze su çarpılacak azıcık yanıversin tatlı canımız.

03.02.2021