28 Nisan 2009 Salı

KAPI.

Bir kapının eşiğindeyim. Bunu uzun zamandır biliyorum. Ne açıp girmeye, ne de önünden çekilmeye gücüm yok. Ben bunu "beşeri aşk" sanıyordum ama değilmiş. Önünde durduğum kapının beni hakikate götüreceğini artık anladım. Elimi cebime attım ve bir anahtar buldum. Ne zamadır orada olduğunu bilmediğim bu demir parçasının adı Nazmi Hoca, Külkedisi, Mehmet Ali Bey, ailem, sen, Lilith, Celalettin Dede... Herkes ve hiç kimse!

Kapadokya, Ortahisar. Zamansız Konak'ta sabah yogası saati. Günlerden C.tesi. Her yer buz gibi. Soğuktan yavaşlayan kan dolaşımımı görmezden gelerek, kaslarımı ısıtmaya çalışıyorum. Ama nafile! Titriyorum. Hocamdan çekinmesem derhal çıkacağım dersten fakat yapamam, serseriliğin de bir sınırı var!
Kapı kapandı. Kapı açıldı. Arkama bakamadığım için gelenlerin yüzlerini göremedim. Ama seslerden derse katıldıklarını anladım. Bu karanlık ve kan dondurucu mezarda bizimle beraber yoga yapmaya başladılar! Ardımdaki soğuk zeminde, yerde iki mevlevi var. Bu sabah Konya'dan geldiler. Az sonra bizimle meditasyon yapacaklar. Sahi mevlevi ne demek?



Bütün dikkatim dağıldı. Zaten meditasyon da uzun sürmedi. Ders bitince hocam beni ve Külkedisi'ni, Celalettin Dede ile tanıştırdı. Bu muymuş dede? Fakat bu adam çok genç! Yanındaki insan da olsa olsa benim yaşımdadır. Ak sakallı bir derviş beklerken, sımsıcak bakışlı, sımsıkı el sıkan bir adamla tokalaşıyorum*; Celalettin Dede...



Geçen yıl Konya'ya gitmek üzere biletlerimizi ayırlamakta ne yazık ki geç kalmış ve Şeb-i Aruz gecesini, sağlığında neredeyse hiç tanıyamadığım dayımın cenazesine katılarak kutlamıştım. Ve o gece öğrenmiştim ki, Allahsız kitapsız diye bilinen dayım, gizli bir mevleviydi! Ölümünde tanıştığım bu adamın vedası mıydı acaba beni Konya'ya gitmekten alıkoyan? Başka bir dünyaya geçmeden evvel bana bir şey mi söylemek istemişti?



Konya'ya gitmiş olsaydım cenazede bulunamayacaktım. Neredeyse hiç tanımadığım ama görüştüğümüz zamanlarda sıcacık gülümseyen adama, dayıma da veda edemeyecektim. O zaman ertelenmiş olan Celalettin Dede ile tanışmak işte bütün bu geçen aylardan sonra Kapadokya'da mümkün oldu. Kendisi, hocamın davetini kırmayıp buraya geldi. Şimdi, karşımdaki sofrada neşeli neşeli gülerek konuşan adama hayran hayran bakıyorum.



Bilmediğim ama anlatılmaya başlandığında garip bir şekilde hatırladığım birbirinden komik ve hayatın tam ortasından hikayeler dökülüyor masaya. Kimi geçen yüzyıllardan, kimi andan... Zamanı hiçe sayan hikayeler... Kah İtalya'daki bir papazın sofra duasından (Külkedisi bunu yazdı zaten:)), kah Atina'daki papazın mevlevilere olan sempatisinden bahsediliyor. Hristiyan dervişlere yapılan baskı, hala esaret altında yaşayan inançlar beni şaşkına çeviriyor. Durmadan sorular sormak istiyorum. Neden tennure giyiliyor? Daha evvel de giyilmiş mi? Kadınlar bu ayinlerin neresinde? O dönemde Anadolu'da neler olmakta? Ateşbaz kadın var mıydı hiç?



Ne acıdır ki zihnimin soruları, gönlümün sorularını devre dışı bırakıyor... Aşığının karşısında acemileşen bir şapşal gibiyim. Zekamdan şüphe diyorum!



Bütün kapılar açık, bütün gönüller açık. Bütün yollar aynı yerde birleşiyor. Bu adam benim gönlümdeki duvarsız, kuralsız dinden bahsediyor! Bilmeden sezdiğim şeyleri sıralı cümlelerle ardı ardına anlatıyor. (yolda gördüğüm kabusta başıma yıkılan duvar bütün bunları mı sembolize diyordu acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum...) Aylardır okuduğum kitaplardan çok daha fazlasını kulaklarımı ve gözlerimi atlayarak doğruca kalbime bırakıyor. Bana bir şeyler oluyor!



Bir kaç saat sonra, nedensiz sevdiğim kapıya yaslanmış kulemi seyrederken, önce Külkedisi geliyor yanıma. Oturuyor. Ona anlatıyorum içimdeki yarım olma duygusunu. Nedense ben, bu his ancak bir bebekle geçecek diye düşünüyorum. Sanki yaratabileceğim tek şey bir bebek. Oysa belki de benim başka bir şey yaratmam gerekiyor?



Tanıdığım hiç bir erkek ve hiç bir kadın beni tam yapmaya yetmedi... Bu eksikliği harabelere bakarken ve Nazmi Hocam tarafından "kendimden kaçmakla" tanımlanırken çok ama çok derinde hissediyorum. Hocam neşeme saklandığımı söylüyor... Bu cümle çıt diye kırıyor kalbimi. O kırıktan akan şey kirli kan. Çünkü hocam çok haklı... Bana tuttuğu ayna gözlerimi yakıyor ama artık zamanıdır.



Kabuslarım, gece hissettiğim ürperti beni allak bullak etmişken, Külkedisi'nin benden daha neşeli ve sağlam duran bakışlarına sığınıyorum... Biz kapı önünde benim içimdeki karmaşayı konuşurken, Celalettin Dede geliyor yanımıza. Bir ayin yapmak için dışarı çıktığını ve bizi gördüğünü söylüyor; sigara içme ayini! Külkedisi buna bayılıyor. Ben de gülüyorum. Dedenin uzattığı sigarayı geri çevirmiyorum. Bir mevlevi dedesi hayatında kaç kez sigara uzatır ki insana?



Önce etraftaki derin manasızlıktan ve anlam arayan ruhlardan, yitik hayatlardan bahsediyoruz... O hep anlattığımız ama anlamlandıramadığımız boşluktan... Sonrasını anımsayamıyorum... Kulağımda değil, içimde yankılanan sözcükler için hücrelerimi uyarıyorum " kayda geçin!"



"Yol uzun" diyor dede, "daha bu başlangıç. Daha çok acı var, çok çile var. Ama hepsinin bir anlamı var. Olmuş, olmakta olan ve olacak her şey anlamlı". Hepsinde mesajlar var. Yapmam gereken tek şey gözümü açmak. Tek gerçek yüreğimi açmak. Yapabilir miyim? Sanırım evet! Sevmeyi öğrenmem lazım. Güneşi içeri almam lazım. Kendime izin vermem lazım...



Bana değil, ortaya söylenen cümlelerden payıma düşeni hızlı hızlı dolduruyorum ceplerime. Tüm kiliseleri, havraları, budist tapınakları ve daha nicelerini en az dergahını sevdiği kadar seven bu adam, bana tam ihtiyacım olan cümleleri veriyor. İçim ışıl ışıl, hazine odam tıka basa artık!



Kalbimi pamuklara sarıp tüm gözlerden saklayan neşemin, yolumu adeta dev bir kaya parçası gibi tıkayan kahkahasını aniden anlıyorum... Kuyruğu dik tutmak yerine teslim olup dağılmam gerektiğine ayıyorum. Bu aydınlanma anının benden uzaklaşmaması için yalvarıyorum. Güçlü bir hafıza için yalvaran kalbimi secdeye bırakıyorum.



"Acıları içselleştirme" diyor dede. "Yüklenme. Dinle, paylaş ama taşıma". İçimdeki kervana bakıyorum. Bana ait olmayan yüklerle ezmişim yüreğime. Şimdi, hayatımın bu noktasında konaklıyorum. Yükleri han sahibine teslim ediyorum. Elimde bir çanta, eşyalarım Külkedisi'nin bavulunda. Dedenin sözleri üzerimde bir muska. Kervansız bir yolcu olarak ayrılıyorum Kapadokya'dan.



Susuyorum artık.... Önümde Saruhan var, daha onu görmedim.


*Henüz mevlevi selamı nedir bilmiyorum. Ama günün sonunda, dedeyle vedalaşırken öğreniyorum. El öpmenin ne demek olduğunu anlıyorum...





3 yorum:

JoA dedi ki...

sevgili fortunata, adım adım izliyorum seni. geçip geçip geri döndüğüm noktalara gidiyorum peşinden. şimdi bir sigara yakıyorum. alelade bir sigara. saruhan'ı bekliyorum merakla...

mustafa dedi ki...

fortunata
yapmış olduğun bu hoşbeşlerin sende uyandırdığı etkiye saygı duyuyorum.Yürekten diliyorum ki,cebine doldurduğun o nasihatların kıymetini bil.Çünkü her karşılatığın olumsuzluk ve zorluk seni yolundan etmek isteyecektir.Buna bu sefer müsade etme.Şehir insanı,etrafındaki onca mutsuz,stresli,olumsuz,belki mutlu ,savruk v.b. insanın hatta canlı olan her varlığın yaydığı elektrik umarım bu yakaladığın doğru frekansı bozmaz.Şehir çok kalabalık ve gürültülü ,içindeki sesi bastırmasına izin verme,verme ki yolundan şaşma.Ben ve sadık takipçilerin bu yoldada kah yanında,kah ardında ama hep yakınında olacağız.

Fortunata dedi ki...

Muse,
Yolda olmak güzeli hele hele yanında yamacında dostlar var ise daha da güzel. Bizim Bursa vaktimiz gelmedi mi?