Boğuk, eski ama canlı. Kulağımdaki ses tam olarak neydi hatırlayamasam da hem evden gibiydi, hem de hiç tanımadığım uzaklardan. Yoksa evim uzaklarda mıydı?
Kımıldayamıyordum. İstesem bile olmuyordu. Bir masa veya sandalye gibi zemine mıhlanmıştım. Hacmim yada ağırlığımdan ziyade hissizliğim hareketsiz bırakmıştı beni. Hissiz, kımıltısız ama yine de canlı olmak mümkünse eğer, evet canlıydım. Fakat bana göre canlılığın alt sınırındaydım.
Ölsem uyusam, ölsem kurtulsam nidalarına aşinaydı kulaklarım. Fakat hiç duymamıştım ki biri ah bir yaşasam demiş olsun. Yaşamak sanki hep cepteydi, sanki istemesek bile hep vardı. Oysa ölüm öyle miydi ya? Ölümü çağırmak gerekirdi. İnsan bile isteye ölümü çağırır mı demeyin, şaşırmış gibi de yapmayın çünkü evet, insan ölümsüz değilse eğer yaşamdan çok ölüme yakın olduğundan, bile isteye çağırdığındandır.
Çünkü yaşamak, canlılığı korumak zor. Duyguda, düşüncede hatta yediklerini sindirirken bedende her an çürükçül birşeyler taşımayı adet haline getiren, canlılığının içinde her daim ölüm taşıyan insan eğer yaşamdan yana duracaksa bu büyük çaba gerektirir.
Aldığın nefesi, bedeninin her hamlesindeki konforu hissetmek, kendi sesini güzel bir şarkının sözlerini dillendirirken yakalamak... Bunlar öyle kendiliğinden olmaz... Fakat ustam çabasız çaba derdi; bütün bu canlılık alametleri ittirerek kaktırarak değil, bizden daha büyük bir döngüyle senkron tuttutarak mümkün. İstek evet, zorlamak hayır.
Velhasıl kımıldayamıyorum. Bir masa gibi son bırakıldığım yerde. Kalın veya ince, güzel ya da değil bacaklarımı hissedemiyorum. Yakınlarda bir ayna bile yok, kendime bakamıyorum.
Avuçlarımın içinde yumuşacık, kum zemini hissetsem de gözlerimi açmaktan korkuyorum. Duyduğum sesler sol kulağıma dayadığım tritondan geliyor. Muhtemelen sahildeyim. Denizin sesini duyar gibiyim, hafif bir nem ve tuz kokusu da var. Suya ulaşabilsem belki yüzeceğim.
Kıyıya vurduğumu anlıyorum, yaşamın kıyısına.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder