6 Aralık 2007 Perşembe

Bodrum'a (ya da Kendime) Geri Dönmek.

Döndüm..
Son gidişimde ruhumu oralarda unutmuştum, bu kez onu da alıp geldim. Meğer amma zormuş ruhsuz ve kalpsiz yaşamak! Hani doktorlar beyin ölümü gerçekleşti fişi çekelim diyor ya, Allahtan kalp ölümü gerçekleşti fişi çekelim diyen yok! Çünkü anılar kalp masajı gibiymiş... Anladım. Hah bu iflah olmaz artık dediğiniz anda ılık ılık gözyaşlarıyla masaj yapılıyor kalbinize.. sonra bakıyorsunuz nabız geri gelmiş!

Edebiyat, sanat ve benzeri şeylerle beslensek bile kulağımıza, gözümüze, gönlümüze ilk yerleşen görüntüler her ne ise onlarla hayat buluyoruz sadece. Bir Avrupalı adamın yüz yıl önce yazdığı eser epeyce hislendiriyor hatta ağlatıyor olsa da, içinizi hoplatan köyünüzün türküleri oluyor. Efeler Harmandalı oynamadan, söyle dizler toprağa vurulmadan çoşmuyorsunuz.. Anladım ben; nasıl özlemişim Bodrum'u...

İğrenç bir otobüs şirketi ile yola çıkmak zorunda kaldım çarşamba akşamı, çünkü seçim sonrası ne otobüs ne de uçakta yer kalmamıştı! En antika şirketle onbeş yıl öncesini aratmayan upuzun, uykusuz ve gerçekten nostaljik(!) bir yolculukla Selçuk'a ulaştık. Dağın tepesinde Keçi Kalesi’ni gördüğümde anladım iyice yaklaştığımızı.
Umutlandım ve bir elimle diğer bileğimi yakaladım, birşey yok. Sonra bir umut daha sol göğsüme dayadım avucumu, ama hala nabız yoktu. Nabız bir yana, sanki duygusal bir kramp vardı vücudumda, hislenemiyordum bile. En sevdiğim yere gidiyordum, hem de yıllar sonra ve hiç his yoktu bende. Eskiden heyecandan içimde kelebekler uçardı, zıplamak isterdim oturduğum yerde.
Ardından Bafa gölü.. Güzelim Herakleia! En son, 2002 yılının Mart ayında İzmir’e giderken dedeciğime laleler toplamıştık gölün kıyısından. Ne kadar mutlu olmuştu dedem. Yanımdaki muhterem bile mutlu olmuştu laleleri görünce.
O dakikadan itibaren niye bunca zaman kendimi cezalandırdım diye kara kara düşünmeye başladım.

Torba kavşağı’ndan sonra kaleyi gördüğümde hala nabızsızdım. Bu iş buraya kadar diyerek tüm umudumu kaybettim neredeyse.
Yani gözden ırak gönülden uzak durumları vardı kaleyle aramızda.. Aşkımız bitmişti. Taaa ki kuzenler beni garajdan alıp mahalleye götürene kadar.
Dedemi gördüm, orada film koptu. Ben gittim bir karton karakter geldi yerime. Çünkü insanın gözünden yaş akar, süzülür ama fışkırmaz!! Dedem var ya dedem o insanı hayata döndürür. İspat mı lazım? İnanmayan nabzıma baksın; pıt pıt atıyor artık. Meğer aşk bitmemiş; donmuş sadece!
Oradaki insanlarla gizli bir sözleşmem var benim; çok iyi biliyorlar hangi sözcüklerin mantık süzgecime uğramadan kalbime saplandığını.

Bütün bu duygu dolu anlardan sonra bavulları fırlattık ve koşarak denize gittik. Sular beni hatırladı, ben suları.. Başka yerlerde yüzerek aldattığım Ege'den defalarca özür diledim. Ama çok kızmış olmalı ki önce tuzuyla kavurdu gözlerimi! O yaktı kavurdu ben inadına yüzdüm. Sonunda barıştık. Aşkta gurur olmaz :)

Ardından en özlenen tur atıldı; liman (kalenin önündeki mermer aslanımı kaldırmışlar ama dedem içeride merdivenin başında oldugunu söyledi). Ardından Ali Cengiz'de (Aleko) adaçayı içildi; Eşref Amcamı, Dalavera Mehmet’i, Fatma Teyzemi, Kübra Ninemi, Hüseyin Dedemi, Raşid Amcamı.. hepsini andım. Her yudumu biri için içtim. Adaçayı içmek törenseldir, bunu bütün Bodrumlu çocuklar bilir.

O gece anılarımla koyun koyuna yattım. İçimi dışımı temzileyen Ege'ye minnettar, uyku krallığında huzura kavuşmuş bir ruhtum sanki.

Sabah olur olmaz bahçeme koştum, anneannem kahvaltısını yapıyordu. Ah nasıl yaşlanmış, canım benim.. Onu gördüm ya, bahçeme kavuştum ya kayboldu sandığım herşey bir nefeste içime doldu. Beni ben yapan ne varsa oradaydı; anneannem, bahçem, havuz, kırmızı balıklarım, büyülü mavi yaseminler, mum çiçekleri.. Allahım ben nasıl dört yıl oralar olmadan yaşadım? Yaşamadım ki.. öylece nefes aldım. Benden geriye kalanlar oradan oraya savruldu durdu.

Meğer neşem dut ağacının dalında, kahkaham kuyunun sularında kalmış! Hepsini geri aldım. İçimi, dışımı, kalbimi, cebimi; sevgiyle, vefayla, merhametle, umutla tıka basa doldurdum. Her öpücükle, her gözyaşıyla yanaklarımın pembeleştiğini hissettim.

Sonraki günler bu ilk iki günden aşağı kalır değildi.. Köyde akşam serinliğini hissetmek, Gümüşlük’de antik limanın üzerinde yüzmek, dedemle avluda kahvaltı yaparak güne başlamak, Denziciler Kahvesi’nde mandalina gazozu içmek, Behçet abimle börülce yemek, pazara gitmek (zeytinci Mehmet Abi beni unutmamış diye deli gibi sevinmek!! ), Ortakent'te suların içinde balık ziyafeti.. Of ya, dünyanın en güzel köyü benim ki. Yok yahu ötesi. Egeliyim ben kardeşim.

Öyle çok şey varki anlatmak istediğim. Dedemin Madam Vera ve İstanköy’lü dostu Gavur Yaso ile maceraları.. Bitez'in nergis tarlaları.. Adaboğazı'nın mavi suları.. Karaada'nın bana sitemkar günbatımı.. (fotografını cektim, Karaada’nın ardında gördüğünüz İstanköy'dür; dedemin köyü..) Ve dağların ardından bana unutulmaz ışıltısıyla hoşçakal diyen mehtap..
Hepsini yazacağım.

Çok mutlu döndüm ben bu tatilden.
Diyeceğim o ki eger rotanızı kaybetmiş ve öylece usul usul rüzgar bekliyorsanız, benim yaptığım hatayı yaparak yıllarca hiç suçu olmayanları ve özellikle kendinizi cezalandırmayın. Lütfen en çok sevildiğiniz ve en çok sevdiğiniz yere gidin. Sırlar orada. Rüzgar orada.
Rüzgarı orsalayın ve devam edin : )

Rasgele..

Hiç yorum yok: