26 Haziran 2013 Çarşamba

KIRK

İnsanın hayattaki en büyük hayal kırıklığı kendisi. Aptalca hayallerin sonu elbette hayal kırıklığı olur! Ne olacaktı ki azizim?
"...Her şey hayal etmekle başlar... İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar..." İnandığımız cümleler bunlar olunca beraberinde gelene kimsin sen demeye hakkımız mı var ? Yok bit tabii!
 
Bence insanlar yaşlandıkları ya da hastalandıkları için ölmüyorlar. İnsanlar hayal kırıklıklarıyla başa çıkamadıklarında hastalanıp, iyileşmek istemediklerinde yaşlanıyorlar ve  bazıları yavaş yavaş, kimileri hızlıca gidiyor buralardan. İyi de oluyor. Yoksa yürek dayanmaz!
 
Kimsenin ölümden korktuğu yok, pek çok hayal kırıklığı anımı düşünüyorum da ölüm yaşamaktan daha zor olamaz. Açıyorlar çukuru, atıveriyorlar bedenini. Oh, ruh serbest. Acıkma yok, çişin de gelmez. Ev kirası, seyahat parası vs de yok. Doğru biliyorum di mi?
 
İşin aslı içtiğim çim suyuna, yuttuğum çekirdeklere veya yediğim başka bir şeye inanmıyorum. Çıktığım seyahatler de hava civa.  Okuduğum kitaplar sabun köpüğü... Mutfaktaki katı meyve sıkacağı ve kabak spagetti yapan alet içimi tazelemiyor. Bütününde huzur olmayan bir hayatta  bunların kocaman bir kandırmaca olduğunu düşünüyorum.
 
Kırkıma, kırk gün bile kalmamışken belki de ilk defa hiç olmadığım kadar gerçekçiyim. Sanki gözümdeki perde kalmış gibi hissediyorum. İlk defa karşımdakinin duyguları kadar kendi duygularımı da önemsiyor ve ben de canım yanmasın diye yolumu değiştiriyorum. İlk defa önceliklerimi düşünüyorum. Sırf karşımdaki kırılmasın diye inanmadığım bir cümleyi kullanmıyorum. Bana kendimi değersiz hissettiren herkese savaş açtım!
 

Gelmeden evvel bu denli iş halleden kırk yaş, pek havalı bir şeysin, sabırsızlıkla  bekliyorum!
 
 
 

LEYLAK ZAMANINA YETİŞMEDİ AMA ÇIKTI İŞTE!



19 Haziran 2013 Çarşamba

http://www.youtube.com/watch?v=i21cWoxGj6U

12 Haziran 2013 Çarşamba

TAHAMMÜLSÜZÜM VE DE PEK SABIRSIZ!

 

Ruh halim AN İTİBARİYLE BUDUR; sabırsız ve tahammülsüzüm!
Cahillik ve vicdansızlık karşısında elimi, kolumu, sözümü nereye koyacağımı bilmez haldeyim. Aylardır hayal ettiğim tatilin burnumdan gelmesine mi yanayım, yoksa sevdiklerimin yanında olamayışıma mı ona da karar veremedim.

Ülkemde olup bitenleri  uzaktan izlemek hem farklı bir bakış kazandırıyor, hem de bu hale gelişimizin tüm gezegene bildiriliyor olması insanın gücüne gidiyor.

Ama izliyorum da Yunanistan, Almanya, Amerika, Kore... sabahtan beri televizyonun verdiği felaket haberlerinin ardı arkası kesilmedi. Nasıl bir sürece girdik ve bu birbirinden farklı noktalardaki hareketler hangi taşları yerinden oynatacak gerçekten merak ediyorum. Fırat ve Dicle kanla mı dolacak? Kafasında 666 yazan biri mi gelecek? Karanlık kral kim?

Tarih, mit ve taraflı haberciliğin ortasında, annesini kaybetmiş çocuklar gibiyiz. Pek çoğumuz ilk defa bir sivil dayanışmanın ortağıyız. Bu bir savaş. Okulda, Beyazıd Meydanı'nda harçlar için zıplamaya benzemiyor. İnsanlar yaralanıyor ve silahsız bir gruba karşı silahlı bir grup kimyasallar kullanarak zarar veriyorsa bu savaş değil de nedir?

Amma korktunuz be kardeşim ağaçlardan. Ama korkmalısınız, zira doğa öcünü alır. Doğa, insanoğlu gibi balık hafızalı da değildir. "Hah unuttu" dediğinde canına okur!

Peki merakımı mazur görün de inanç ve sevgi bu hikayenin neresinde? Sağında, solunda yok! Ortasında da yok! E o zaman bu hikaye mutlu sonla bitecek demektir. Artık hepimiz zenginin nasıl zengin olduğunu, yalısında, yatında nasıl saklandığını anladık di mi? Sokaklardakiler iyi eğitimli, vicdanlı, bilim, sanat ve ticarette olduğu kadar insan olmakta da kararlı çoğunluk. Evlerinde tutulamayan, anne baba sözü dinlemediği gibi anasıyla babasıyla sokaklara dökülen bir kalabalık! Yüzde kaç olduklarının da önemi yok bence, inançları yüzde yüz! Bu da yeter ve artar. Hatta ülke tarihine kapak olur.

Türkler küllerinden doğdu. Bizleri üfleyip yok edebileceğini sanan yerli ve yabancı akbabalar gördüler ki bu o kadar kolay olmayacak. Türk insanı kolay lokma olmadığını, afiyetle yutulamayacağını gayet güzel anlattı. 

Boğazına takılırız adamım:)

Mitingde beni şaşırt ne olur. Mesela yeşil giy de gel. Bıyığını kes de gel. Barış ve sevgiden bahset. Birleştirici ol. Ne biliiim fidan falan dağıt. Demirhindi şerbeti dağıt. Gül lokumu yiyeli ve gülelim!

Yapmazsın biliyorum, yapamazsın. Ölürsün daha iyi di mi? En çok neye seviniyorum biliyor musun, yıllardır bizi yavaş yavaş bölen tüm güçlerin ince ince işlediği herşeyi tuzla buz ettin, on günde yürek yüreğe getirdin, el ele tutuşturdun hepimizi. Allah senden razı olsun Taytay'ım!* Rabbim tuttuğunu altın etsin, hırsına yenil ve kendine dokun bugün!

*İsim hakkı Prusya Kralı'na ait olup, yaratıcı zekasıyla gurur duyduğumu belirtmek isterim.

11 Haziran 2013 Salı

KUSURSUZ HUZURSUZ

Almanlara göre kötü, bana göre güzel bir hava var bugün sokaklarda. Bir de ülkemin astığı astık kestiği kestik politikacıları olmasa... Belki bu huzurlu ve sakin ülkede azıcık dinlenebilirdim. Oysa dünden beri içim kıpır kıpır. Birilerine zarar gelecek, canları yanacak diye korkuyorum. Ama korkuyorum diye onlara durun diyemem... 

Sabah pazara gittim. Yani sanırım orası pazardı. Zira üç dört sebze meyve tezgahı dışında sadece yedi sekiz tane de çiçekçi vardı meydanda. Hiç bir çiçek kokmuyordu; ne karanfiller, ne de yaseminler.. Sebzeler soluk, havuçlar çizgi filmlerden fırlamış gibi cılız. Sadece çilekler parlak, canlı ve mis gibi kokuluydu. Alış verişim uzun sürmedi. Ülkemin itiş kakış, ağzına kadar yiyecek dolu pazarlarını düşünüp gülümsedim.

Sonrasında meydandaki cafeye oturdum. Gözleri dolu dolu olan gökyüzüne baktım. Yavaş yavaş kararmasını seyrettim. Bakışlarım insanların üzerinde dolaştı. Pazar yerindeki yüz kişiden, ki o kadar kalabalık yoktu, sekseni yaşlıydı! Ve yiyeceklerden ziyade çiçeklerle meşgul oluyorlardı. Pazarcılar sesiz ve sakin, Bebek arabasındaki bebekler bile suskundu! 

Meydandaki bronz heykelin kaidesine yedi sekiz yaşlarında bir grup çocuk tırmandı. İnanılmaz güzellikteKİ oksitlenmiş bu heykel, kimbilir kim, gri gökyüzünün altında ve tam protestan kilisesinin önünde o kadar hüzünlüydü ki, bana Mutlu Prens masalını anımsattı. Çocuklar kaideye tırmanıp tırmanıp "süperman" diyerek atladılar. Onların sesine, bir kaç kuş eşlik ediyor olmasaydı kirpiklerimin sesini duyabilirdim! O kadar sessizdi pazar yeri.

Bir süre daha oturup meydanı seyrederek kahvemi içtim. Saate baktım, çan kulesinden yükselen sesi dinledim. Eve bir demek lale aldım. Sonra yavaş yavaş dönüş yoluna geçtim.

Orada dolandığım ve oturduğum kısacık zamanda bile zihnimi susturamadım. Bu defa bireysel kaygılarım değil, toplumsal endişelerim yüreğimi daralttı. 

İlk kez güneş istedim! Güneyden gelen bulutlarla baş edemedim...

10 Haziran 2013 Pazartesi

10 HAZİRAN'DAN BLOGUMUN PAYINA DÜŞENLER....



Avrupa’nın çok bilinmeyen, haritada işaretlenmiş ama yanına not düşülmemiş uzak, ufacık bir köşesinde, bana armağan edilen manzaraya bakıyorum. Dışarıda ince bir yağmur var. İçimden ince ince geçen düşünceler…
Karşı binanın çatısı iki kanat penceresiyle gözlerini bana dikmiş bir şövalye. Ardı sıra yükselen yeşillikler çok gerilerde kalan bir bahar. Yalnızlığım hiç olmadığı kadar açık ve benim. İtmiyorum onu, kucaklamıyorum, üzerime çevrilmiş bakışlarından, içimi kemiren mırıltılarından kaçmıyorum. Durduk.
 Anne oldum ben; seçimlerimin annesiyim artık.
Tanımadığım bir kültürün en melankolik yüzüne, yüzümü yasladım; binaların hikayelerini duymaya çalışıyorum. Tanrılar, tanrıçalar, bereket boynuzları, sepetler dolusu çiçekler ve yumurta frizleriyle süslenmiş binaların cepheleri bir yanımda, kaldırımlara yerleştirilmiş ve “ben de buradaydım!” diye seslenen hayatların izleri pabucumun ucunda.
Kulaklarımı içimden ve dışarıdan geçen tüm seslere açtım. Sağır değilim artık.
Gözlerimi kimsesizliğime ve yeşilin bütün tonlarını ayırt edebilmeye alıştırıyorum. Yağmur her damlasıyla doğayı beslerken, benim artık büyütmek istemediğim bir filizi de suladığını bilse bu kadar usul, bu kadar ince , böylesine kararlı yağar mıydı? Sanmam. Ben yağmuru bu denli severken, o beni incitmek istiyor olamaz.
Kimse sevdiğinin üzerine basmaz.
Basmaz?

STUTTGART'A HOŞGELDİM

Süper Prenses işe gitti. Ben de arkasından fırladım sokaklara. Şehirde en iyi bildiğim iki nokta arasında yarım günlük bir tur yaptım; Bosch ve Mercedes! Sağolsunlar iki koca kule dikmişler, nereye gidersen git görülüyor. Dolayısıyla kaybolmak falan mümkün değil. Unut.

Muse, bak ne diyeceğim, bu şehirde arabalar hiç kirlenmiyor biliyor musun? İnsanlar ve arabalar her daim temiz! Hatta eğer biri diğerinden daha temiz midir dersen, kesinlikle arabalar daha temiz! Sokaklar otomobil galerisi gibi; hepsi gıcır gıcır! Burası tam senlik! Parklar da alabildiğine yeşil ve temiz. Eeee düşünecek misin?

Tek sorun bizim caddedeki sondaj! Yarabbim bu gürültü üç hafta sürer ve ben gidince biterse gerçekten beni kovalayan birileri olduğuna inanacağım. Yoktur di mi?

Bugün biraz çikolata aldım. Kendimi deneysel lezzetlere teslim edip misket limonlu ve himalaya meyveli deneyeceğim. Ah ya çikolata demişken, organik ürünler satan marketleri görmeniz lazım, cennet! Agi, Almanya tam senlik! Senin müslileri burada satsak var ya, yılına kalmadan zengin oluruz. Ne dersin sezonluk işçi mi olsak burada?

Neyse şimdi ciddi şeyler yazmak için gidiyorum. Stuttgart'dan sevgiler....

9 Haziran 2013 Pazar

HAYDİN DAĞLARA! *

*HEIDELBERG
 Almanya seyahatim Perşembe gününden beri tam gaz devam ediyor. Süper Prenses'le beraber bir yerimize motor takılmış gibi fırıl fırıl dolanıyoruz! Şikayetim de yok açıkcası, zira yarından başlayarak o işine, ben de kendi rutinime döneceğim. Rutin derken aslında yeni bir süreçten bahsediyorum. Daha önceki Stuttgart seyahatim noel zamanıydı ve herşey noelle ilgiliydi. Pazarlar, hediyelikler, şahane bademler, şaraplar... Tabii likörler  ( O LİKÖRLERİ SATAN YAKIŞIKLI KORSANLAR ), çikolatalar ve de elbette noel kurabiyeleri... O kurabiyeleri yerken seyrettiğim manzara...Gerçikomşular manzaramın önüne balkon kondurmuşlar ama affettim gitii!


Şimdi, bana göre bahar, Alman ahaliye göre yaz mevsimindeyiz. Hava  hiç fena değil; azıcık yağmur, güneş ve sonra bir iki damla daha derken gayet güzel gidiyoruz. Kaldı ki, herkes bilir ben yağmura bayılırım. Üstelik yağmurluğum da var. Dün erkenden Heidelberg'e gittik. Açıkcası daha önce fotoğraflarını gördüğüm ve baharda geldiğimde gideriz diye düşündüğüm yerler arasındaydı. Gerçekten de güzel bir yermiş. Trenle kırk dakika sürüyor. Tren bileti biraz pahalı, gidiş dönüş elli iki euro. Tabii merkezden tepeye çıkmak için kullanılan otobüs ve finüküler sistem de sayılırsa toplam ulaşım süresi yetmiş dakika diyelim.
 Etrafta turist bol. Öğrenci de öyle. Herkes ne var ne yok diye bakmak için telaşlı. Açıkcası etrafta Almanlardan başka insanların olduğu çok açık! İspanyollar gayet gürültücü ve tıpkı bizim gibi özel alan nedir bilmeyen bir millet! Ortalıkta gürültü varsa kesin Akdenizlilerden!
Kale gerçekten güzel... İçeride bir oyun provasına denk geldik. Şövalyeler epeyce yakışıklıydı. Kızıl saçlısı hariç. Ayakkabı olarak kovboy çizmesi tercih etmesine üzüldüm. Neyse ki kalede kösele ayakkabı giyip arkasına basan yoktu! Ve fakat saçını saklayan kardeşlerimiz orada da mevcuttu. Malumunuz onlar Almanya'nın her noktasında!
Kale'yi gezmenin üç yolu var: rehberle, kulaklıkla ve kafana göre. Biz üçüncü seçeneği değerlendirip Eczacılık Müzesi'nden başladık. Bu müze gerçekten görülmeye değer. Şifacılıktan eczacılığa geçişi öyle güzel anlatmışlar ve o kadar güzel malzemeler toparlamışlar ki, bu konuda hiç fikriniz yoksa bile çıkışta neredeyse herşeyi biliyor hale geliyorsunuz. Üstelik hediyelik eşya dükkanı da gayet sevimli ve uygun fiyatlı. Bu müze hakkında Yaramaz Teyzeler'de ayrıntılı bir yazı yazacağım, ilginizi çekerse orada okuyabilirsiniz. 
Ben en çok porselen kavanozları sevdim. Her biri sanat eseriydi doğrusu. Ve en çok ilgimi çeken şeylerden biri de eczanelerin tek bir amblem altında toplanmadan önce kendilerine ait birer logosu olmasıydı. Özellikle, bir şurubun sabah, öğlen ve akşam alınmasını sembolize eden üç kaşığı çok sevdim. 
Tabii şimdilerde hala bu amblemleri kullananlar var fakat tabelada mutlaka tüm eczanelerin ortak amblemi de yer alıyor. Ne mi bu? Tabii ki kase ve yılan! Asklepios'dan bu yana adı ister şifa, ister büyü, ister ecza olsun, amblem daima yılan....
Bu müzeden sonra kalenin terasından eski köprüyü ve nehri seyrettik uzun uzun. Gerçekten bu güzel bölgenin savaştan kurtulmuş olmasına çok sevindim. Zira insana mutluluk veren huzurlu bir kartpostal gibi! Bana biraz Buda ve Peste'yi anımsattı. Kale tarafı daha hareketli ve diğer yaka daha sakin.
Kalenin hemen altındaki meydanda mutlaka mola verin derim. Çünkü kalenin içindeki cafelerde pastaların azıcık içi geçmiş gibiydi. Oysa bu meydanda gerçekten güzel bir cafe bulduk. Adı Gundel**. Vitrinin fotoğrafını çektim ama paylaşmayacağım. O kadar da zalim değilim:)
Bu mekanın pastaları da, kahvesi de bence harika. Hele o pastaların üzerindeki yumurta akı ve şekerle yapılan hafif ve köpüğümsü malzemeye ( baiser diyorlar, bir tür beze ) bayılıyorum! 
Yemin ederim ki burada sağlıklı besleniyorum. Çim suyu ve yeşil çay içip, bol bol da yürüyorum ammaaa kimse bana pasta yeme falan demesin, o zaman ruhum aç kalır! Almanya benim için pasta ve Süper Prenses demek:))
Neyse, konuya dönersek Heidelberg'in eski şehir bölümünde ister Neckar Nehri boyunca kıyıdan, isterseniz nehre paralel Haupt Street  ( Ana Cadde ) boyunca sağlı sollu cafe, restaurant ve mağazaları seyrederek yürüyebilirsiniz. 
Bu uzun ama upuzun bir yürüyüş! Üstelik tuzaklarla dolu! Birbirinden güzel kitapçılar, çiçekçiler ve yeni tanıştığım mağazalar var. 
Mesela Kathe Wohlfahrt adındaki masal dünyası! Bu mağaza ağzına kadar süs püs ve oyuncakla dolu. Üstelik her türlü materyalden yapılmış onbinlerce süs eşyası ve Kara Orman saati denen guguklu saatler ( biraz uygun olasyadı fiyatı sana almak isterdim Guguk kuşu... ) ve daha vakıf olmadığım yüzlerce detay! Yolunuz düşerse mutlaka bakın derim.
Tabii tuzaklardan en tatlısını yazıyorum: TK MAXX. Bu mağazanın içi dünyaca tanınmış mağazalardan toplanmış ürünlerle dolu. Üstelik inanılmaz uygun fiyatlarla. Açıkcası buradan birşey almadan çıkanı alnından öperim! Ben yapamadım. Harika bir terlik ( Süper Prenses, böyle giyinmeye devam edersem hiç seksi görünmeyeceğimi ima ediyor:)), cüzdan ( buna bişi demedi çünkü O seçti:)) ve sandal ağacı kokan bir kalıp sabun aldım. Azıcık daha içeride kalsaydık tatil bütçemi bu mağazanın kasasına teslim etmem an meselesiydi! Fakat sanmayın ki tavsiye etmem, aksine şiddetle tavsiye ederim!
Diğer mağazalar hep bildiklerimiz. Açıkcası bakmaya gerek yok. Arada çok hoş tarihi oteller ve sanat galerileri var ve bence onları atlamamak lazım. 
Aslında buraya günübirlik değil, bir gece konaklamalı gelmek daha güzel olabilir. O zaman bu güzel nehrin ve eski köprünün her saatinin tadını çıkartabilir insan.


Unutmadan, kitapçılar çok ayrıcalıklı görünüyor. Almanca bilmediğime gerçekten üzülüyorum. Bu ülke benim için  bir cennet olabilirdi. Hem o zaman kendimi çula çaputa da kaptırmazdım di mi?
Aaaa çul çaput demişken, Çapulinalar da Heidelberg'deydi. Biz birşeyler yemek için caddenin kenarında oturmuşken meydanda gördüğümüz kalabalık yürüyüşe başladı. Hem epeyce bir insan vardı, bence beş yüzden fazlaydı sayıları. Ellerinde pankartlar ve kocaman Atatürk fotoğraflarıyla öyle tatlıydılar ki görmeliydiniz. Üstelik Alman polisi de çok sakin ve saygılıydı. İçim cız etti. Keşke bizde ülkemizde bu manzarayı görebilsek... Göreceğiz inşallah. Parayla para kazanan ve son on yılın zengini olanlar artık zenginleşmesin. Yeter di mi? Zira cepleri doldukça ruhları açlıktan iyice sefilleşti!
Neyse biz rhabarber ( valla adını yazdım ama bu hiç tanımadığım, bizim topraklarımızda yetişmeyen sebze, renginin hoşluğu dışında, bende bir etki bırakmadı. Açıkcası onun yerine bir bardak bira içmenizi tavsiye ederim, yine de bakınız bardakların arasında bu değişik sebzenin fotoğrafını da paylaşıyoruz) suyumuzu içerken ve nefis sandwichlerimizi yerken bir gözüm mekanın güzelliğinde ve  servis yapan garsonun nezaketindeyken, diğer gözüm Çapulinalarda ve kalbimin bir odacığı elbette Tunalı'da, Çarşıda ve de Taksim'deydi.
Orada hepimiz için günlerdir direnen ve sesini duyurmaya çalışan herkese selam olsun! Bütünün hayrı için tez zamanda iyi şeyler olsun!
Bu arada oturduğumuz mekanı da çok beğendim, adı aklınızda olsun, çünkü fiyatları da uygundu: PERKEO!
Akşama doğru canım hiç eve dönmek istemedi. Zaten trenlerden birini kaçırdık! O kadar uzaklaşmışız ki ana istasyondan, bir sonraki treni yakalamak için koştuk. Tabii azıcık da dondurma sevdası yüzünden geciktik. Değdi mi derseniz, dondurma için her zaman değer:))
 Trene oturunca o yorgunlukla uyuruz sandım ama geyik baskın çıktı. Malumunuz teşekkür etmek ve bir adet küfür dışında Almancam yok. E hal böyle olunca kendi Almancamı yaratmaya başladım. Bakınız Heidelberg ne oldu? Haydin Dağ!
Kendin pişir kendin ye misali, bir söyledim on güldüm. Süper Prenses'de ne yapsın, kız benim saçmalarıma gülmekten başka kaçacak yer bulamadı. Sonra yol boyunca dizilmiş sessiz sakin Alman kasabaları ve lahite benzeyen evler içindeki fazlasıyla düzenli ve kurallı hayatlardan bahsettik. Medeniyet ne zor şey... İnsan neden kendini bu kadar kısıtlar? Bunca kural, bunca sosyallik gerçekten mi gerekli... Biraz düzen, azıcık güvenlik için, kocaman bir özgürlüğü kendi ellerimizle itiyoruz... Sonra da mızmızlanıyoruz. Ah bir anlasam....
 Lahit evleri geçip, Stuttgart'a gelince trenden eve zor ulaştık. Ayaklarım beni terketmiş, tabanlarım alev alev yanıyordu. Güç bela duş aldım ve koltuğa ulaştım ama bu defa da "ay, ay, oy" inlemeleri eşliğinde gülmeye başladık. Bir elimizde naneli çay, günün yorgunluğunu atmaya çalışırken, bu ülkeye karşı yavaş yavaş sempati duymaya başladım. Kaldı ki zaten sıcak bakıyordum. Sonuç olarak bana sorarsanız, Heidelberg kesinlikle güzel, kendine özgü ve romantik bir yer. Görülmeye değer olduğu da kesin. Hele ki sevgilisi olanlar için eminim daha da romantiktir.
Biliyorsunuz benim şövalyem uçakta kaldı... Ah ya bu konuda yazmamıştım değil mi? Yani uçakta yanıma çok hoş bir beyefendinin oturduğundan, bana pasaporta kadar eşlik ettiğinden falan... Neyse canım bu bana kalsın:))


** http://www.gundel-heidelberg.de/cms/iwebs/default.aspx?mmid=9998&smid=34479

8 Haziran 2013 Cumartesi

KALP TATİLİ BAŞLADI

Bu pencerenin önünde yazı yazmayı o kadar uzun bir zaman hayal ettim ki, şimdi kahvem yanımda, klavyenin önüne oturdum ve baharın daha da güzelleştirdiği manzarama bakıyorum, gerçekten burada olduğuma yavaş yavaş inanıyorum. 

Süper Prenses henüz uyanmadı. Evde mutlak bir sessizlik var. Geleli kırk sekiz saat bile olmadı ama yavaş yavaş omuzlarımın gevşediğini hissediyorum. Dişlerim mi? şimdilik hala sıkıyorum... Sanırım birazcık daha gün geçmesi lazım.

Evlerin güzelliği, sokakların temizliği, insanların kendi halinde takılan havası kendimi özgür hissetmemi sağlıyor. Burada gördüğüm ve hoşuma giden şeyleri "hayal dosyama" not ediyorum. Bir ömür istediğim köy evi bana hiç olmadığı kadar yakınken, aslında ben de ona hiç olmadığım kadar yakınım. Yeni bir dönem için hazırım. Sadece bacağımda ve boğazımda bir ağrı var. Gırtlağımın sol tarafında biriken söyleyemediklerimle, sol bacağımın içinde sabırsızlanan, şu ana dek atamadığım adımların sancıları bunlar. Korkak Elvan'dan kalan kırıntılar. Az sonra pencereyi açıp, Stuttgart'ın kuşlarına atacağım kırıntılar....

Geçenlerde tanıştığım çok tatlı bir kadın bana kalbini duyamadığını, bu yüzden başka bir ülkedeki iş teklifini kabul ettiğini söyledi. Sevindim. Demek ki pek çok insan kendi kalbinin peşine düşmüştü. Yalnız değildim. Ne güzel!

Sanırım ben de bu tatile kalbimin sesini duymaya geldim. Susturup, kötürüm ettiğim kalbimle barışmaya, ona istediğini söylemesi için alan yaratmaya geldim. Dış sesler azaldıkça, içimdeki mırıltıların bir Taksim direnişine dönmesini umut ediyorum. 



Az sonra Süper Prenses uyanacak. Kahvaltımızı yapıp, çim suyumuzu içip trene atlayacağız. Kırk dakikalık bir yolculukla uzun zamandır görmek istediğim yerlerden birine doğru yola çıkacağız. Bu güzel sabah ve aldığım her nefes için hayata teşekkür ederim...

Akşama, olmadı yarın sabah görüşürüz:) Size uzun süredir yazmadığım seyahat yazılarından birini yazayım istiyorum. Özellikle guguk kuşu için bir sabah okuması olsun:)

7 Haziran 2013 Cuma

NİHAYET STUTTGART!


İşte geldim burdayım, ben bu işte ustayım:) Sonunda içimden şarkı söylemek falan geliyor yahu! Bugün hayvanat bahçesinde akbabalara baktım, İçimden Nil'in Akbaba şarkısını söyledim: "akraba olmasın, akbaba olmasın...." Arkasından kartallara, kutup ayılarına ve timsahlara selam verdim. Aldılar mı bilmem... Veee Üç hafta belgesel izlemenin sonunda nihayet kırk yaşıma gün sayarken gerçek bir penguen kolonisiyle tanıştım. Allah inandırsın, leşşş gibi balık kokuyorlar ama öyle böyle değil, çürükçül bir koku!
Gorillere gelince.... kesinlikle şahaneler ve kesinlikle bize benziyorlar. Bence cidden akrabalığımız çok yakın! Bilim insanlarına kalsa kurbağalar DNA yapılarımızdaki benzerlik nedeniyle bize daha yakınmış ama bu hayvanlar hal ve tavırlarıyla o kadar  bizi anımsatıyor ki, Jane neden bir ömrü onlarla geçirdi anlayabilirim. Gerçi pek çok kadın ömrünü bir öküzle geçirdiğine göre, goril neden olmasın!
Onları seyretmeye doyamadık. Amerikalı olduğunu tahmin ettiğim sevimsiz kız bölmeseydi, kimbilir gözgöze ne kadar zaman geçirirdik. İnsan alıp evde beslemek istiyor!
Wilhelma Hayvanat Bahçesi gerçekten çok büyük ve güzel. Sadece hayvanların çeşitliliği değil, bitkiler ve etraftaki düzenlemeler de harika! Sanırım en çok gorillerden etkilendim. Ne kutup ayıları, ne de penguenler, ne zebralar, ne zürafalar... benim gözdem, hatta Jasmin'le gözdemiz kesinlikle goriller. A bir de kızıl tüylü pasaklı bir orangutan vardı.  O da çok tatlıydı!
Fakat hamam böcekleriyle ilgili ne yazık ki olumlu şeyler yazamayacağım. Zira ölümüne tiksindiriciler. Tabii kurbağalar da öyle. Prensesler nasıl oluyor ve masallarda bu iğrenç canlıyı öpüyorlar anlamıyorum! Şahsen ben yüz yıl erkeksiz kalsam yine de öpmem! Afedersin kurbağa, bu inan seninle ilgili değil, sorun bende!
Stuttgart'da hava harika!  Her tarafta nefis bir bahar kokusu var ve insan yanmadan, terlemeden dolaşabiliyor. Üstelik bizim yaşadığımız mahalle o kadar sakin ki, sokakta birilerini görünce üzerine işaret koymak istiyorum! Sadece merkez kalabalık. Ah ya, gözünü sevdiğim medeniyet!
 A, neredeyse atlayacaktım; eylemler burada da devam ediyor. Dün uçaktan iner inmez şehrin merkezindeki eyleme karıştık. Çok hoşuma gitti, buradaki insanlar konuya inanılmaz duyarlılar. Taksim'e giden arkadaşlarımıza söylemek isterim ki, herkes ülkemizin yeni bir yol bulması için bütün iyi niyetiyle destek veriyor. Bunu görmek güzel. Dayan Taksim! Her yer Taksim!

Bütün bunların dışında havanın geç kararması ve nihayet Jasmin'le zaman geçirmek harika! Aaaa Agi, buna sen çok sevineceksin, bak ne yapıyorum; her gün düzenli çim suyu içmeye başladım! Üç hafta sonra benim de cildim bebek gibi olacak:))) Hatta bir kırk yaş detoksu da  mı yapsam yahu?
Belki o zaman bitimi ayıklayacak, elimi tutacak bir centilmenle tanışır ve ben de şurada sere serpe uzanmış akrabam gibi öğleden sonra güneşinin tadını çıkartırım:)))