7 Mart 2025 Cuma
RESİF
6 Mart 2025 Perşembe
PERŞEMBE'Yİ GÜNEŞ ALSIN
Günaydın :)
Güzel bir sabah değil mi? Serin, güneşli. Geçmişte böyle hissetmezdim fakat şimdi güneşin yaşamakla ilgisini, canlılıkla bağlantısını sezebiliyorum.
Eskiden hissetmezdim. Buz gibiydi kalbim. Sadece düşünürdüm. Düşünür, kırılır ve küserdim. Küsmeyi annemden, düşünmeyi babamdan öğrendim. Kırılmayı da ben ekledim. Böylece müthiş bir kombinasyon yarattım hayatımda.
Fakat hepsinin anlamsızlığında buluşturdu hayat beni. Öyle yavşak bir kavşaktayım ki ya devam edeceğim ya da arkadan gelen bir aracın kurbanı olacağım. Tarih beni yazmayacak. Soylu veya ünlü değilim. Kendimle ilgili keşiflerimi saymazsak kaşif olduğum da söylenemez ama önemi de yok, zira ben burada kendi tarihimi, tekerrür eden hikayelerimi bol bol yazdım. Söz uçar, yazı internette sürünür. Oysa havalı kağıtlara, güzel bir ciltle basılı kalmak istemeyen söz var mıdır?
Ben mektup takımlarını çok severim. Ne zaman bir kırtasiye bulsam hemen bakarım ne var ne yok diye. En son Almanya'dan almıştım güzel bir takım, kullandım. Gerçekten yazılanlara değer kattığını düşünüyorum. İnsan iyi tasarlanmış, dokusu güzel bir kağıda dokununca keyifleniyor.
Konu neydi? Gitti yine aklımdan.
O halde hayırlı bir Perşembe olsun.
2 Mart 2025 Pazar
CANLI BİRŞEY: TOPRAK
AĞIR AMELİYATTAN ÇIKAN ve hastaneyi birgün terkedeceğine inanan hasta misali gezegendeki günlerimizi umursamazca tüketiyoruz. O yaşama dönecek, biz içinde eksiklendiğimiz yaşamdan ölüme geçeceğiz. Arada fark var mı derseniz, emin olamıyorum. Zira O da acı çekmekte, biz de, onun da kendini oyalamak zorunda oluşu kaçınılmaz gerçek, bizimki de.
Son okuduğum kitapta bir deney grubuyla altı ay yeraltında yaşamış adama nasıldı orada olmak diye soruyorlar. Canlıydı diyor, canlı birşeyin içindeydim. O HALDE YAŞAM BİTTİĞİNDE veya biz yaşamayı piç ettiğimizde bizi başka bir canlılığın içine bırakıyorlar diyebilir miyiz? Yeryüzündeyken başaramadığımız canlılığın hakkını verme işini belki orada başarırız diye son bir deneme mi? Ağaç köklerine, mantarlara, böceklere, çiçek ve kuşlara karışıyoruz... Hayal gücümüzün oldukça dışında ve belirleyemediğimiz şekilde karışıyoruz yaşama. aslında yine bir sürükleniş.. Belirlemek? Sanki yeraltına inmeden evvelki bölümü biz mi biçimlendiriyorduk?
Ne anlatıyorum ben Allah aşkına? Git orucunu aç dostum:))
28 Şubat 2025 Cuma
ORMANA GİTMEK...
Bana sorsanız metaforların en güzelidir deniz, orman, labirent ve kule... Anlatmak istediğimizi çokça cümleye gerek olmaksızın iletir dinleyenimize. Kimbilir belki de bunca yıl kesintisiz kullanılmış olmalarının sebebi de budur; herkesin bilinçaltında bildik semboller ormanlar, denizler, kuleler, labirentler... Hepimiz geçmişizidir yedi denizi, her birimiz ya tırmanmıştır kuleye ya da firar etmiştir. Ormanda kaybolmayan veya karanlığından korkmayan, orman kenarında dolanıp içeri giremeyen az mıdır? Ya da kendi inşa ettiği labirentin planını unutmayan?
İnsan bunların hepsi ve hiçbiridir. Her deneyimden geçen ama daima bir önceki adımı unutandır.
Ormana gitmeyi ilk kez çocukken masallardan, uzun yıllar sonra da ustamdan duymuştum. Hindistan'nın Ortaçağında bilmem hangi bölgede erkekler için düzenlenen bir inisiyasyon hikayesi anlatmıştı bana. Kulağımda kalmıştı, hayatımda da olsun istedim ama herşey gibi onu da yarım yamalak anladım, eksikli uyguladım.
Yine de ağaçlar diktim. Ormanda kulübemi inşa edemesem de ağaçlarım oldu. Yılda birkaç kez yanlarına gidiyor, aralarında dolaşıp konuşuyorum. Onları sevdiğimi söylüyorum, özlediğimi, birgün mutlaka yanlarına geleceğimi. Çokça söylersem olur diye inanıyorum fakat yine de bu hayali mümkün kılmak, ağaçların arasında yaşamak adına kımıldayamıyorum.
Varlığımın kendini gerçekleştirmek isteyen parçası felçli, ona komut veremiyorum.
İçimde biryerlerde hep ormana gitme isteği var. Ormana gitmek ve orada öylece kalmak. İçinde ateş yanan ufacık tek göz bir kulübe, biraz yiyecek. Dışarıda hangi mevsim olduğu önemsiz.
Sabah uyandığımda ormanı duymak istiyorum. Seslerini ve sessizliğini. Günün her saatinde ayrı yönden esen rüzgarı hissetmek, güneşin ışıklarına göre şakıyan türlü türlü kuşun sesini ayırt edebilmek ve zamanla hiç kaybolmadan ormanın en kuytusuna kadar gidip, tekrar kulübeme dönebilmek. Öyle ki günler geçtikçe ormanın tamamını kulübe gibi hissetmek; kulübedeyken ormanda yürümek, ormanda yürürken kulübede olabilmek istiyorum.
Kadim bir ağacın altında olsun kulübem. Gökyüzüne bakmak istediğimde onun dallarının arasından göreyim mavilikleri. Yanına gidip çoraplarımı çıkartayım, sırtımı gövdesine dayayarak içeyim kahvemi. Kocaman gövdesinden geçen suyu, köklerine sarılmış mantarları hayal ederek geçsin günün ilk saatleri. Uykum kaçarsa yorganımı alıp altına sereyim. Yazmak istediğimde, düşünmemek, konuşmamak istediğimde hep ona, ağaca gideyim.
Ormana gitmek istiyorum.
25 Şubat 2025 Salı
SOVUK ŞUBAT
Günaydın,
Kombili evde yaşamak bazen hayat kurtarmıyor. Mesela bu kış. Eski bir apartmanda oturduğum ve sahile yakın olduğumdan hiç ısınamadım. Sürekli üşüme halindeyim ve kat kat giyinmekten aşırı yorgun düştüm. Elbette ısınamayan ve yarı aç yarı tok yatan insanlarla halimi kıyaslayacak kadar delirmedim ama İstanbul uzun zamandır bu denli zorlayan soğuk görmemişti. Hatta şöyle söyleyeyim benim hiç palto giymediğim kot ceket kazak veya kabanla geçirdiğim kışlar oldu. Bu nedir yahu?
Neyse ki İsveç'e giderken aldığım içliklerim var. İyi ki almışım. Ve daha komiği kayak yapacakmışım gibi kar montum var, ki ben ömrümde kayak yapmadım. Sanırım bir ara lüzumundan fazla kazanmış olmalıyım ki aldıkça almışım. Neyse, işe yaradı işte.
Soğuktan pazara kısacık uğrayabilir oldum. Banyo yapmayı gözümde büyütüyor ve evime dönünce asla tekrar dışarı çıkmak istemiyorum. Düpedüz kış uykusuna yatamadığımdan ve o kadar uyku sevmediğimden bu soğuk ve kasvetli günlerle zorlanıyorum.
Siz ne yapıyorsunuz? İstanbul kışına benim kadar uyumsuz başkaları da var mı meraktayım.
17 Şubat 2025 Pazartesi
NEHİR GÜLÜ
Bahçedeyiz, parçaları birleştirerek ve yapıştırarak yarattığımız maketin kokusu asılı havada. Yandan çarklı nehir gülüm. Mavi. Kardeşime uçak yaptık, o da uzaktan kumadalı, sen yaptın ama aynı gün değildi sanki? O uçak havalanabilmiş miydi? Mandalina ağaçları üzerinde kısacık bir uçuş hatırlıyor muyum yoksa hafıza hileleri mi o görüntüler?
Neden bana tekne, kardeşime uçak? Neden bu kadar erken?
Güldük mü biz o gün, eğlendik mi? Hatırlamak istiyorum. Bazen yaşamak değil, sadece hatırlayabilmek istiyorum. Eğer hatırlarsam bende eksik olanın tamamlanması mümkünmüş gibi hissediyorum.
Geçen gün dedim ki kendime, eğer hayatımı yazıyor olsam kitabın adı Nehir Gülü olabilirdi. Yaşam akıp giderken, nasıl donup kaldığımı ve o nehrin kıyısından kımıldayamadığım gibi, yandan çarklı nehir gülüne atlayıp uzaklara da gidemeyişimin hazin ve komik halini anlatmak isterdim.
Epeyce isyankar hissediyorum kendimi ve bu his yalnızca geçmişe karşı değil, hayatın tümüne direnişteyim. Don Kişot musun yahu dediğini, duyar gibiyim sevgili okur ama inan değil, sadece don ve t-shirt belki!
16 Şubat 2025 Pazar
FARKINDAYIM
Hep yeniden mi hayat? Öyle, öyle ama gerçekten istersek öyle. Ben mi? Bilmem, her yıkılışım yenilenme gibi görünse de, durup arkaya baktığımda asıl olanın etrafında daireler çizdiğimi hissediyorum. Böyle böyle azalıyor ve belki de yine böyle böyle çoğalıyorum. Eksilen Elvan'la kabından taşan Elvan hala aynı evde, aynı bedendeler ama bir başka Elvan daha var ki O, zaman zaman bize katılsa da ekseriyetle firarda. Bu bölünmüşlük hissi nereye kadar? Nerede hizalanır şu üçü ve hizada kalırlar mı vallahi bilemiyorum.
Yazmak istediğimi söylüyor yazmıyorum. Gitmek istiyor gitmiyorum. Kendimi ben sandığım şeye düğümlemiş, biri gelsin çözsün diye bekliyorum. Rüyalarım mı? Orada özgürüm. Rüyalarım firardaki Elvan'ın hizmetinde; bilmediğim sokaklarda, hiç adım atmadığım evlerde ve güvenli kucaklardayım. Fakat uyandığımda yine düğüm düğüm içim.
Bazen Ferdi Özbeğen konserine gitmek istiyorum. Bilmem, öyle işte. Onu en ön masadan izlemek, şarkılarıyla kafayı bulmak, belki böylece o düğüm sandığım şeyin sadece yanılsama olduğunu gösterir bana diye bir umut işte saçma sapan.
Şöyle bir bakıyorum da ömrüm korku ve öfkeyle geçmiş.. Çok korktum ben, korktukça öfkelendim. Öfkelendikçe kaçtım. Çok yorgun bir beden, ağrıyan dizler ve un ufak olmuş duygu ve düşünceler torbasıyım. Hayat!
Neyse ya, hadi ben derse gidiyorum, hepimize iyi Pazarlar.
*Sezen Aksu, Farkındayım.
11 Şubat 2025 Salı
İSTANBUL SOVUK
Günaydın,
Eski model, sahile yakın bir binada yaşamanın nimetlerini hepiniz tahmin edersiniz di mi? Fakat bugün eziyetinden bahsedeyim azıcık.
Rahmetli Atilla Aksoy'a neden yalıda yaşamak yeride yazın sınırlı zamanda tekne turlarıyla yetindiğini sorduğumda, boğaz kenarı rutubetli oluyor demişti. Onun gibi deniz seven birinin rutubete yenilmesine şaşırmıştım. Zira istese değil yalıyı, semti ısıtacak gücü vardı ama haklıymış Atilla Bey, insan yaşı ilerledikçe başka bir noktadan yakalıyor konforu.
Vallahi donduk İstanbul'da. Hatta şöyle söyleyeyim, ciddi anlamda plan program iptal edip evimde kalmayı, daha da abartıp kedim ve kahvemle yatak odama dönmeyi seçtim. Yani Elvan bugün yorgan, battaniye altından bildiriyor.
İstanbul sovuk. Hem hiç hatırlamadığımız kadar kafamızın içini donduracak denli soğuk. İki çorap, iki uzun kolluyla ancak normal ısıdayım. Kedim deseniz sürekli farklı kuytular arıyor evde.
Sabah sokaktakilere bakmaya indim, canım sıkıldı. Keşke hepsini toparlayıp eve doldurabilsem. Şimdi bişiler okur, azıcık evde ertelenen işlerle ilgilenirim. Fakat konu şu ki hava soğuk!
8 Şubat 2025 Cumartesi
TO BE DEYZE OR NOT...
Deyze Turizm Hayırlı Cumartesiler diler.
Ne kadar zahmetliymiş insanın gözlerini aralaması ve daha da zormuş tüm gördüklerinden sonra aynı yolda mıhlanması.
Ben buyum; gören ve gözleri kanaya kanaya yaşamak zorunda kalanım. Hainliği, sevgisizliği, tercih edilmeyen olmayı, arkada bırakılmışlığı ve daha aklınıza ne geliyorsa insanın kendisini yetersiz, eksikli ve kurban gibi hissetmesine çanak tutacak hikayelerin çoğunu yaşadım bin şükür!
Şimdi soruyorum kendime aynı seriden kahramanlık hikayesi çıkmaz mıydı, çıkartamaz mıydım diye? I ıh, çıkmazdı, çıkamazdı çünkü benim aşağı çekenim, senden olmaz diyenim çoktu. Sadece onları gören, karanlığa alışmış gözlerim vardı.
İyilik cezalandırılır der büyükler. Öyle düşünmüyorum, bence insanın kendine ettiğine ayması cezaların en büyüğüdür. Bizi iyilik yaptığımız veya yaptığımızı zannettiğimiz insanlar değil, onların işine gücüne koşarken kendimizi ihmal ettiğimiz akılsız parçamızın uyanışı cezalandırır. Ceza olarak hissettiğimiz uyanıştır. Dolayısıyla insan kendinin ödül ve cezasıdır, ki Küçük Prens'de açıkça söyler gezegende tekbaşına yaşayan hakim "hiçkimse yoksa kendini yargıla!"
Burası, işte tam burası benim patinaj çektiğim yer. Bitmedi mahkemem anasını satiim, yargılaya yargılaya bi hal olup, karar alamadım gitti!
Eskisinden daha hızlı toparlandığım ve ne eskiye, ne de ana dair olur olmaz cephe açmadığım doğru. Doğru ama yetersiz. Bir sonraki hamle?
Bugüne kadar sadece ruh ve zihin sağlığımla sınanmış olmak yetemeyince şimdi bedenim ses veriyor. Adım atamadığım, gerçek kılamadığım her hayalim tek tek önüme çıkıp hesap soruyor. Beni de es geçtin diyen onlarca parlak fikir, onları yeşertmediğim baharların hesabını soruyor.
Ya akıllı bir deyze olacağım ya da mızmızlanarak süremi doldurup gideceğim... Bilemedim.
24 Ocak 2025 Cuma
GÜNEŞ ÜLKESİ - III - DAHAB
Beklemekten başka çare olmadığına ikna, ezberlerimle sarmaş dolaş, biraz sıkıcı fakat kendi içimde güvendeydim. İçim dediğim yer tam olarak neye benziyordu derseniz, tanımı zor. Orada da güvende olmak dışında neşeli, yaşama dair pek bir canlılık kalmamıştı aslında. Hayat kısa devre yapan telefon hattıydı yaratıcıyla aramda.
Uzun zamandır arıyordum. Aslında kendimi bildim bileli arayıştaydım. Aramayı iş edinenlerden, öğrenmelere doyamayanlardandım. Belki bulur gibi de olmuştum zaman zaman ama bence ben aramanın büyüsüne kaptırmış, yolculukları hadinden fazla sever olmuştum.
Yine yola çıkıyordum. Güneş Ülkesi'nden davet almış, ufacık çantamı sakince toplayıp uçağımın kalkacağı kapıya yetişmiştim. Pandemiden sonra ilk ülke dışı uçuşumdu. Havalimanında sağıma soluma bakarken başım dönmüş, hani neredeyse bir kabuktan diğerine koşarken paniklemiş yengeç gibiydim. Etrafımdaki herkes farklı ülkelerden geliyordu ve bulunduğum noktayı düşünürsek gayet normaldi. Ancak neredeyse herkes ve tabii bende dahil Ortadoğu insanıydık. Kendi gerçeğine şaşırıp kalmış çocuk gibi öylece hafif iç bulantısıyla izliyordum bekleme salonunu. Arada durup, yüzümü buruşturmuyorum inşallah diyerek ağzımı burnumu kontrol ediyordum. Hiç bilmediğim yerden selamlanmıştım, selamın aleyküme ne diyorduk diye ezberlerime baktım.
Uçağa binince sakinleştim. Sonuçta ne güzeldi yahu, yepyeni bir coğrafya açılıyordu önümde. İnsan yeni bir senenin ilk ayında daha ne isteyebilirdi ki?
Tam planlandığı gibi uçtuk. Amerikalı bir turistin ağlama krizi ve iki holigan İngilizin hafif yüksek sesi yok sayılabilirse gayet güzeldi başlangıç. Havalimanı ekşi sözlükte milletimin ağlaya zırlaya anlattığı yere hiç benzemiyordu. Gayet ferah ve makuldü, hiç zahmet çekmeden bavulumu kapıp çıktım.
Elif'in beni alması için yolladığı şoför elinde Dahab tabelasıyla bekliyor ve gülümsüyordu. Gülüyordu ama otuzikiden epeyce az dişiyle tuhaf bir gülümsemesi olduğunu kabul edelim. Eksik dişli ama gayet güleç abiyle arabaya binip çöllere çıktığımızda neden o kadar rahattım sahiden bilmiyorum. Korku, endişe, kaygı gibi hislerimin İstanbul'da kalmış olması tuhaftı.
Yaklaşık bir saat süren zifiri karanlık yolda, kedi gözleri dışında tek gördüğüm dağların belli belirsiz silüeti ve Büyük Ayı takım yıldızıydı. Gözümü yıldızlardan alamıyor ve fonda çalan Mısır alaturkasının sıkı bir işkence olmasına aldırmamaya çalışıyordum.
Elif beni evin önünde karşıladı. Elif güzel sarılır. Şu hayatta tanıdığım öyle elinin ucuyla değil, essahtan sarılan nadir insanlardandır Elif. Kucaklaştık ve mis gibi temizlenmiş dairemizden içeri girdik. Az sohbet ve güzel bir çaydan sonra uyuduk. O gece ne bir rüya gördüm, ne de uykum bölündü. Sabah olduğunda gayet dinç ve neşem yerinde uyanmıştım. Heyacanlı ve aynı zamanda yumuşacıktı bedenim. Bildik sularda olmadığımı anlamıştım evet ama güvendeydim.
Sahi ben neredeydim?
İlk iki gün gerçekten bilemedim nerede olduğumu. Hayat, tanımadığım ipliklerden dokuduğu yumuşacık şalını atıvermişti omuzuma ve ben öylece Elif'i takip eder olmuştum. Rehberin adımları acelesiz, sesi işbirliğine açık olunca ne kadar da kolaydı yeniyi hemencecik benimsemek.
Beğenmiştim Dahab'ı. Daha ilk anda, ilk bakışta tanıdık hissetmiş, söylesene tam olarak neyi tanıdık dersen bilemeyeceğim yerden beğenmiştim. Beğenmiştim işte.
Kaldığımız evin avlusu çok güzeldi. Sadeliğe hasret ruhum, hani bıraksanız orada öğlece güneşe ve yıldızlara bakarak aylarca durabilirdi. Çünkü içim ısınmıştı kilimlere, yastıklara, palmiyelere. Hiç filmlerde gördüğüm gibi değildi dağlar. Evet hala yabancıydı bana ama öyle sert ve ulaşılmaz değil de daha çok istersen gelebilirsin der gibiydiler. Herşey mümkün, aslında hayat güzel hissi ılık ılık damarlarımda dolaşıyordu. Her attığım kulaçta pullarını döken bir balık gibi bildiğim hayatın ezberlerini döküyordum. Sanki beni büyük balık yutmuştu da şimdi tam da burada midesi bulanmış ve sindiremediği ruhumu kusuyordu. Çok şükür dedim, çok şükür beni çiğnememiş!
Yüzerken dönüp dönüp Elif'e bakıyor, resiflere kadar gidip dönsem de o büyülü ve derin sulara doğru yüzemiyordum. Çocuk merakı gelmişti üstüme ama yetişkinin öğrenilmişlikleri hala arkamda duruyordu.
Her yediği mi lezzetli olur insanın? O mütevazi, hatta hafiften salaş ve gösterişten uzak mekanlardan çıkan tabaklara her defasında hayret ediyordum. Sadece yemeklere mi? Havanın ağır gelmeyen ısısına ve tertemiz kokusuna ne demeli?
Daha ilk sabah, ilk kahveyle selam verdim İsis'e. Geldim, buradayım dedim. Kalbimde, alnımda, tam tepe çakramda şefkati vardı. Üzeri gümüş iplikçiklerle parlayan denize ve beni bir an bile yalnız bırakmayan sokak köpeklerine durup durup sarılmak geliyordu içimden. Buzları çözülüyordu dona kalmış yerlerimin.
Hemen ikinci sabah yine koşa koşa gittim güneşin doğuşunu izlemeye. Yalnız da değildim. Benden başka hayranları vardı gündoğumunun. Özellikle sokak köpekleri hiç kaçırmıyorlardı bu anı. Dünya'nın dört bir tarafından gelmiş ve sabah sporunu yapan dalgıçlar, öylesine nefes almaya çıkan turistler, akşamdan kalma gençler ve gizemli bir kadın. Hep birlikte izliyorduk. Kimsenin bir diğerini duymadığı, yumuşak sesleri vardı sabahın. Hafif serin ama üşütmeyen rüzgar, usul usul yükselen güneş ve biz.
Nicedir güzelliğinden ve görkeminden etkilendiğim ve hakkında öğrenmelere doyamadığım güneşle nihayet, üstelik onun ülkesinde göz göze gelmek inanılmazdı. Yaşadığım şeyi uydurmadığıma ikna olmak için birkaç sabah tekrarlamam gerekti ama kesinlikle atmıyorum; Mısır Güneş'in anavatanı bu gezegende.
Herşey büyülüydü Dahab coğrafyasında. Kullanmadığım, uzun zamandır itimat etmediğim ve körelmiştir artık dediğim duyularım canlanmış gibiydi. Kokulara, renklere, seslere dikkat kesilmiştim. Ama yetmezdi tabii, hayat bir kere eteğinden dökmeye başlamıştı hediyelerini. Ertesi gün Mısırlı bir kadının ses atölyesine davetliydi Elif. Gider miyiz birlikte dedi, tabii gideriz dedim. İyi ki de gittik. O beklenmeyenin sürprizi diyebileceğim birkaç saati galiba ayrıca anlatmalıyım. Sadece şunu söyleyebilirim, şarkı söylemek lazım.
Dahab insana unuttuklarını hatırlatan, kendini denizle, toprakla, güneş ve ayla ritim tutturmuş hissettiren bir yer midir derseniz, bence kesinlikle evet. Sırf bu yüzden, gezegenin yaşayanı, canlısı olma hissi Dahab'ta çok güçlü kucaklıyor insanı. Elbette tatilde olmanın, ev sahibinin yumuşaklığının ve her yediğimizin içtiğimizin lezzetli oluşunun algıda payı büyüktür ama yine de omuzları indirip, beklentisizce günü yaşamak tarifi kolay olmayan bir his.
Dahab'ta oldukça güzel bir otelde geçirdiğimiz gecenin de ayrı güzelliği vardı. Günbatımını plajda izlemeyi çok özlediğimi fark ettim. Ve tabii Ay yükselişini de. O gece Elif'le yemeği hafif kaçırmış olsak da geriye yumuşacık bir plaj ve denizin huzur veren görüntüsünün yanı sıra Elif'in bir günlük kaçamağımıza damga vuran şeker pembesi elbisesi kaldı. Elif'in cazibesi ses atölyesi gibi ayrı bir yazıyı haketse de şunu yazmam şart; kesinlikle dayatılan estetik anlayışının dışında bir kadın Elif ama cazibesi neredeyse başımıza belaya sokuyordu:)) Zira dişil enerjinin cazibesiyle ezbere bağlanmış güzellik ölçüleri arasında hiçbir bağlantı yok. Bunun en canlı kanıtı da Elif bence. Tatil boyunca biriktirdiğimiz en sevimli anılardan biri şüphesiz Elif'in cazibesiydi. Otelden eve dönerken bindiğimiz aracın şoförü hala rüyalarında Elif'le duş almıyorsa bende Elvan değilim! Üstelik Elif kesinlikle masumdu.
Sonraki günlerde Dahab'ın gün doğumlarını tıpkı Bodrum'da yaptığım gibi büyük bir hevesle izlerken her defasında denizin ve rüzgarın aniden hareketlenmesine ve coğrafyaya özel bu gizemli duruma hayran oluyordum. Eğer güneş bu denli etkiliyse şu ucu bucağı belirsiz Kızıl Deniz üzerinde, kimbilir neler olmaktaydı bedenimin her yanını dolaşan kanımda?
Bilimkurgu filmlerinden sahneler geliyor aklıma, hani güneş veya ışık hüzmeleri insanı olduğu yerden alıp kendine doğru yükseltir ya, tam olarak öyle işte, insan güneşi izlerken ışığa sokulmak, yanaşmak istiyor.. Hatırlayamadığım ritüelleri olmalı güneşin. Anımsıyordum, seziyordum ama ayrıntı yoktu zihnimde. Sadece ona bakmam, onu hissetmem ve ilk ışıklarını mümkünse alnımın, kalbimin önünde karşılamam gerekiyordu, bu kadarını anlamıştım. Bi haller de olmuştu bana aslında çünkü uluorta selamlıyordum güneşi ve benim için bu ritüelin bir adı bile vardı Surya "Ra"maskar.
Garip garip hisler, ışık oyunu mudur yoksa bir tür galaktik kontak mı bilemediğim görüntülerle yarı masal yarı gerçek izledim durdum güneşi.
Tekrar gerçeğe dönersek akan gündelik hayatta kendine has, ülkemde bilmediğim bir vicdanı ve acıta acıta göze sokulmayan seçimleri var Dahab'ın. Mesela tüm özel araçların yerli ve turistler tarafından taksi olarak kullanılabildiği, en pahalı yerlerde insanların sokak hayvanlarıyla yan yana oturabildiği ve hayvanların siz vermediğiniz takdirde yemeğinize musallat olmadığı fantastik bir yer. Hatta şöyle söyleyeyim Elif'in kendiliğinden gelen ve eve yerleşen bir kedisi bile vardı orada, adını Bukedi koyduk. Yumuşacık huyu olan, kucak seven, sadece çok açsa yemeği verilene dek yaygara yapan bir Mısır kedisi.
Herkes kendinin sahibi Dahab'da. Üst baş önemsiz. Mücevher yok. Fakirlik dilencilik değil, varlıklı olmak da bir gösteriş konusu değil. Bolca doğal ürün ve lezzetli şaraplar var mesela. Kadınlar, çocuklar ve sokak hayvanları güvende. Sarkıntılık, yakaran dilenciler falan yok. Aksine erkekler göz kontağı konusunda çekingen, ip bilezikler satan çocuklar da oldukça sakin ve rahatsızlık vermeyen türden.
Benim ilk ziyaretimden ilk dökülenler bunlar olsa da bir süre sindirdikten sonra tekrar tekrar yazar ve ilk yakaladığım fırsatta oraya dönerim gibi geliyor. Zira ne güneşe doydu ruhum ne de denize. Üstelik Musa'nın dağına tırmanmadan döndüm, geri gidip o işi halletmem lazım.
Bi de ricam olacak, aman sağda solda Dahab çok güzel demeyin, oralarda bizden birilerini görmemek ne yalan söyleyeyim bana pek iyi geldi:))
23 Ocak 2025 Perşembe
GÜNEŞ ÜLKESİ -II- SÜZÜLMEK, DEVŞİRME BİR TAŞ GİBİ ( Bodrum Günlüğü, sansürsüz notlar )
22 Ocak 2025 Çarşamba
GÜNEŞ ÜLKESİ -I-
Günler tekdüzelikle birbirine bağlanırken, o gün Güneş Ülkesi'nden davet aldım. Aldığım gibi kabul ettim. Şimdiye kadar sergilediğim tavırdan oldukça farklıydı bu durum zira kararsızlık hayatta en iddialı olduğum alandı. Ama hiç tereddütsüz bir evet çıkmıştı ağzımdan.
Son güne kadar çıkabilecek her aksiliğe razı, yine de gayet hevesle hazırlandım. Sonuçta bir yıldız, üstelik gezegenim üzerinde epeyce etkili bir yıldız davet etmişti beni. Yani gidemesem bile o daveti almıştım ya zaten halihazırda fazlasıyla mutluydum.
Şimdi siz neyin nesi oluyor yıldızdan davet almak falan dersiniz, biraz anlatıyorum o zaman, ama biraz.
Bundan çok çok uzun yıllar önce kıymetli bir dostun yazlığında balkonda tekbaşıma oturuyordum. Günbatımıydı. O vakitler ev arkadaşı olduğum Külkedisi aramıştı. Telefon konuşmamız sırasında içinde bulunduğumuz ruh hali nedeniyle birkaç kez, "evrene gönderelim, evren bizi duysun" gibi laflar etmiş olmalıyız ki, daha yerime oturmadan sokaktaki çalılıktan "evren sizi duydu hanımefendi" diye seslendi biri. Şaşırmıştım. Zira görünürde kimseler yoktu. Sokak tarafına doğru başımı uzatınca benden yaklaşık yirmi yaş büyük ama oldukça dinç ve güleryüzlü o adamı gördüm. Üzerinde basit plaj şortu ve beyaz tişört vardı. Bak ne gariptir o zaman da bilmediğim yerden hareket etmiş ve balkondan inip adamla sohbete başlamıştım. Bana kitabını hediye etmek istediğini söyledi; Küçük Prens 3 Einstein 0. Kitabın adı buydu.
Uzatmayalım, kitabı aldım, ertesi sabah gün doğumunda yoga yapmak üzere sözleştik. Bir yabancı ve ben sabah körü sahilde buluşacaktık! Hiç Elvanlık davranışlar değildi bunlar. Velhasıl o vakitler gündoğumu beni sadece görsel anlamda etkileyen birşeydi, o da ucundan. Fakat sohbet ilginçti. O sohbette bana Siriuslu olduğum, babam tarafından gezegene getirildiğim söylendi, sene iki bin sekiz. Haaa dedim içimden demek ben bu sebeple kendimi hiç evde, yuvada hissedemiyordum. Bak sen! Ama yetmezdi, başka başka açılımları da olmalıydı bu buluşmanın ve oldu da. Ustamla Ergun Bey tanıştılar. Pek hoşlanmadılar birbirlerinden. Sonra Ergun Bey bir arkadaşımın dayısı, kelli felli avukat, hatta Kalamış'dan mahallelimiz çıktı ve inanılmaz hikayesiyle beni şaşırttı. Tam bir ferrarisini satmış bilge duruyordu karşımda.
Velhasıl o hikaye orada kaldı. Ben Ergun Bey'in asistanlık teklifini nazikçe reddedip yoluma gittim. Yoluma mı gittim? Belki de bir kez daha yolumu kaybettim?
Bunu neden anlattım, çünkü o rivayete göre Sirius adındaki yıldızdan gelerek Dünya'da bedenlenmiştim. İyi de niye? Başkaları da olmalıydı ama kimdi onlar? Neredeydiler?
O seyahatte çok yakın dostum Jasmin'in babası vefat etti, zaten civarda olmamın sebeplerinden biri de ona destek olmaktı. Blog okuyucuları belki hatırlar, onların vedası için Balıkçının Kızı ve Paslanmaktan Korkan Şövalye adındaki hikayemi yazmıştım. Ve ne ilginçtir ki arkadaşımın babası şu yıldız, galaksi konularına hiç uzak değildi. Üstelik cenazesinde benim etkin bir rolüm olmuştu. Şimdi düşünüyorum da acaba aynı yıldızdan mı gelmiştik?
Bütün bunların üzerinden yaklaşık on beş yirmi yıl geçtikten sonra Bodrum'da uzun kaldığım, bugünden yaklaşık on beş ay önceki tatilde hiç böyle şeyler düşünmezken güneş tekrar görünür oldu... Fakat bu defa onunla ilgili algım bambaşkaydı, zira sadece doğanın seyredilesi güzelliği olmadığını, çok daha fazlasını barındırdığını sezmiştim. Yine de adını koyamıyordum.
Her sabah koşarak gündoğumu izlemeye gider oldum. Üstelik tam güneş doğmadan az evvel suya giriyor ve onun dağın ardından yükselişini çocukça ve hiç tanımadığım bir sevinçle, sanki birbirimizi vaftiz ediyormuşuzcasına bekliyordum. Bazı sabahlar yataktan kalkmakta tereddüt ettiğimde bile ne yapıp edip vazifeli gibi yetişiyordum gündoğumuna. Böylece haftalar geçti.
Tuhaf bir sıcaklık, hatta neredeyse içten içe genişleyen mutluluk hissediyordum. Güneşi alnımın ortasında ve kalbimin önünde algılayarak ona uzun uzun bakıp gözlerimi kapatıyor ve ışık oyunlarının güzelliğine inanamıyordum. O tukuvazlı, turunculu renk cümbüşünde görmüştüm İsis ankını. Büyüleyiciydi.
İstanbul'da Ela ile birlikte ilgilendiğimiz, bir süre evimde baktığım kediciğin adıydı İsis ve gezegende en uzun tapınım gören tanrıçaların neredeyse en kudretlisi. Zaten kediciğe de bu dirayetinden yola çıkarak İsis demiştim.
Öyleyse elde var kara kedi İsis, Siriuslu olmak, İsis Ankı ve Gündoğumu ve veya güneş.
Yavaş yavaş puzzle tamamlayan biri gibi güneşin peşine düşmüştüm. Nerede olursam olayım iki arada bir derede güneş kültü hakkında okuyor ve filmi geriye sardıkça bildiklerime hayret ediyordum. Gizemli fakat eşsiz bir oyuna davet almış gibiydim.
Duydunuz mu hiç, daha sonra Doğu Roma'nın başkenti olarak bilinecek olan KONSTANTİNOPOLİS 'in kurucusu I. Konstantin ölüm anındaki vaftiz törenine kadar Güneşe tapardı? Anadolu'nun en büyük değerlerinden olan Mevlana Celalettin Rumi'nin entellektüel anlamdaki tüm bilgisini, ezberini sıfırlayan ve onu bambaşka alemlere davet eden Şems idi. Tebrizli Şems. Tebriz'in Güneşi.
Peki Atatürk'ün en önemli projelerinden birinin adı? Güneş Dil Teorisi.
Ya Masonların muhakkak bir kutsal kitabın üzerine bağlılık yemini istemelerini neye bağlamalıyım? Neden illa biri değil de hepsi makbul?
Yanıldığımı düşünmüyorum. Bence boşuna değil bütün o sevgi, ışık ve birlik lafları. Ama neyi sembolize ediyorlar? Bir yere kadar açık olup, sonra gizlenen bilgi ne? Buralarda hem yeniyim, hem heyecanlı.
Bunca lafı etmemin nedeni de Güneş Ülkesi'nden henüz dönmüş olmam.
Size göre bütün bunlar tevafuk olabilir, belki de haklısınızdır ama ben öyle olmadığına her an daha da iknayım. Kocaman ve büyüleyici bir sistem var ve siz ona kavuşmayı yürekten istediğinizde usul usul aralanan perdeler var. Vaktinden önce gelen delilikle sınanmamak ve günlerce karanlıkta kalıp aniden ışığa ulaşan biri misali gözleri kaybetmemek için usulca yürünmesi gereken bir yol var, hissediyorum. Maddeden manaya, Dünya'dan güneşe, dışarıdan içeriye...
Ne dersiniz?
Devam edeceğim....
8 Ocak 2025 Çarşamba
HIZLI GELEN BİRŞEYLER VAR
Galiba yaşlanıyorum. Sadece fiziksel olarak değil, ruhen ve zihnen de yaşımın ötesine sıçradığımı hissediyorum. En belirgin kanıtım aynı hikayelere sık sık dönüyor oluşum. Neden?
İnsan yaşamı neresinden bakarsanız bakın çok katmanlı bir yaratık. Her birimiz binbir gece masallarındaki gibi birbirine zincirleme bağlanan, olay içinde olay tadında yaşıyoruz ömürlerimizi. Aksilikler, tesadüfler, şans faktörü gibi pek çok şeyle sayısız kapı ve pencere açılıyor yaşamda. Benim anlamadığım şey neden deneyimlerimizin bir kısmını hemen oracıkta unutabilirken, aralarından neye göre seçtiğimiz belirsiz olan bazılarını iyi ve kötü diye ayırmaksızın alıp, sonsuza dek zihnimize yük ediyoruz?
Oysa geçmiş ve bitmiş hikayeler silsilesinden gayrı hiçbir yaşamsal değeri kalmayan bütün bu hikayeleri değil birine anlatmak veya yazmak sadece ve sedece yeniden düşünmek bile şimdiki zamana ihanetten başka birşey değil. Bizi biz yapan yaşanmışlıkları reddedelim demiyorum, aksine hepsinin değerini biliyoruz, deneyimin katkısı konusu net. Anlayamadığım şey yapışmak ve durmaksızın sahnelemek için neden özellikle ıstırap veren anıları seçeriz? Neden? Hadi mutlu ve komik hatıraları anlarım, birilerine anlatıp gülümseriz de insan acıyı niçin başına taç yapar?
Bence yaşlanıyorum. Zaten had safhada olan zaman takıntım gittikçe artıyor ve artık çok daha hızlı öfkeleniyorum.
Hız seviyorum tamam ama zihnimi şimdiki zamandan ayıran geri sarmalara hiç sempatim yok... Dişlerimi sıkmadan ve bedenim ısınmadan hatırlamayı seviyorum ve mümkünse sadece birkaç dakika...
6 Ocak 2025 Pazartesi
LADY LADY LADY
TUNA... Beni zorluklarımla, zıtlıklarımla, korkup öfkemde kavruluşlarımla seyreden ve tüm bunlar olurken en şefkatli yerden notlar bırakanım...
Geçtiğimiz yıla dair teşekkürümdü Tuna'nın varlığı. Tıpkı Selma, Elif, Ebru, Özgül, Ela, Derya için şükrettiğim gibi şükrettim, şükrettim ve iyi ki dedim, iyi ki var dostluk denilen şey.
Beni bilirsiniz ölümle terk edilişi sindiremeyen hastalıklı tarafım zaman zaman hortlar. Fakat geçtiğimiz yıl uluyarak ağlarken ölülerime değil, dirilerime sığındım. Evet Victor'u özlüyorum, benden, bizden çalınan yaşlılığa gücenikliğim değişmedi ama öte yandan hala elimi uzatsam tutabileceğim birilerine sahibim. Sanırım bu büyük bir teşekkürü hakediyor. Benim inancımda teşekkür göklere, günleri getiren han kimse ona.
Işığa ve güneşe eğilirken bu sabah, şansıma da selam göndermek istedim. Tuna'dan gelen şarkıyı dinliyorum zaman zaman; Lady Lady Lady.. Yaşadığımız yıllar, o yılların içinden bize uzanan hatıralar... Bazen uzun bir ömür diye geçiyor aklımdan. Upuzun ve dolu, hatta tıka basa dolu yıllar. Şanslı ve şansın hala yanı başımızda olduğu eşsiz zamanlar.
Çok sağlıklı, bol dostlu, güzel sofralarda buluşulan, içinde güneş ve deniz olan yıla hoşgeldik. Sahip olduğum herşeye minnet ve sevgimi sunarken, en çok dostluklarım için müteşekkirim.
3 Ocak 2025 Cuma
TEK TEK KAPATMALI İNSAN AÇTIĞI CEPHELERİ
Diplomasi, beni irkilten, hafiften tiksindiren kelimelerin başında gelirdi. Fakat şu son birkaç haftadır, ortalama kavun büyüklüğündeki kafamın içinde verdiğim savaşla idrak ettim ki, yaşamak istiyorsak hava, su kadar gerekli diplomasi. Hatta tam formül: hava, su, ekmek ve diplomasi olabilir.
Ben savaşçı olarak doğmadım. Aksine, prenses olarak doğdum ama nasıl olduysa oldu arada derede önce tacım alındı başımdan, sonra birileri elbisemi yürüttü, ayakkabılar vesaire derken bir sabah uyandığımda üzerime zamkla yapıştırılmış zırhımla Kafka'nın böceği gibi debeleniyordum yatağımda.
Her ne kadar ben bu değilim diyerek çığlıklar atsam, öfke nöbetlerinde çırpınsam da uzun süre hayatımın kontrolünü elime alamadım. Cepheler açtım zihnimde; birinci çocukluk, ikinci çocukluk, donup kalmalar, yıkıp dökmeler... Yıllarca kılıç salladım kazananı kaybedeni olmayan cephelerde. Yaraladım, yaralandım. Öldüm, dirildim, öldürdüm, gömmedim. Kafamın içinde konuşturdum, koşuşturdum insanlarımı. Aç, açıkta değildim fakat ayazdı içimdeki cepheler, sonsuz kıştı arka fondaki manzara.
Delice savurdum durdum kılıcımı. Sonuç? Yoruldum. Sonuç? Anladım. Anladım ki tek tek kapatmalı insan zihnin cephelerini, tahliye etmeli kelimelerini. Silip süpürmeli muharebe alanını ve fon, en önemlisi fonu değiştirmeli. Yaz olmalı arkadaki mevsim. Çünkü ancak insanın içinde sımsıcak bir yaz olursa biter savaşlar.
İşte diplomasi buydu; olayları ve insanları değiştiremeyeceğin gerçeğine aydığın, sadece kendi duygu ve düşüncelerini yönetebileceğine dair farkındalık kazandığın an.
Hayatımız boyunca başkalarının kudretine, kontrolüne, sevgisine emanet ediyoruz kendimizi. Bize ait olan yere doğrudan yerleşmek yerine, birileri buyur etsin diye davet bekliyoruz. Olmuyor. Pek çok ömür de o acımasız ayazda, kafaların içindeki savaşlarla sona eriyor. Sessizliğin ve sevginin gücüne uyanamıyoruz.
Tek tek kapatıyorum zihnimdeki cepheleri, salıyorum hapsettiğim sessizliğimi. Bir bir gömüyorum çoktan ölmüş askerlerimi. Rüyalarımda kadınlar ve erkekler var etrafımda, onlarla dans ederken her dönüşte ufak ufak parçalar kopuyor zırhımdan. Uçuk pembe bir etek ucu çıkıyor o açılan boşluklardan. Miğferimin altında sabırsızca bekliyor saçlarım güneşe kavuşmak için. Tek tek kapatıyorum zihnimin cephelerini, derin derin içime çekiyorum mevsimin çiçeklerini.
Artık bana hep yaz olsun istiyorum.
24 Aralık 2024 Salı
KIŞ KAPI EŞİĞİNDE
Kış nicedir kapı eşiğinde, er ya da geç içeri buyur edilecek misafir. Bekliyoruz, bekliyor. Bu sene sadece kediler değil, insanlar da aç. Onlar da en az kediler, köpekler ve kuşlar kadar çaresiz.. Dam kedileri beslemek dışında elim kolum bağlı... Kederli hissediyorum ve o ruh halini desteklememek için olağanüstü gayretteyim. Zorlanıyorum.
Rampada kayarken, aşınmış tabanına güvenen lastik pabuç gibiyim.
Kış eşikte. İnsanlar gergin. Kimse benim sevdiğim oyunu oynamayacak. Ben de onlarınkini. Bir sonraki bahara dönerken ne hissetmem gerektiğinden emin değilim. Bahar bize döner de biz hepimiz bahara döner miyiz hiç emin değilim..
11 Aralık 2024 Çarşamba
KIMILDAMAK, SEVGİYE EĞİLMEK
Her zaman sezgisel olarak bildiğim ancak kelimelere
dökemediğim şeydir kımıldamanın büyüsü.....
Ben kımıldadığımda yaşamın hareketlendiğini, harekete katıldığımda canlılığımın arttığını biliyorum. Öyle derinde, o kadar içimde ki hayata dair kayıtlar, tek sorun kelimelere dökmek.
Ritim diye birşey var gezegende. Bizi korkutsa da fırtınalar ve dev dalgalar, onların bile, hatta özellikle onların inanılmaz bir ritmi, kusursuz işleyen evrensel matematiği var. İnsan hiçbir şeyin önünde eğilmese bile bu tılsıma secde edebilir. Zaten doğaya bakarsanız yaratılmış herşey birbirine eğilir. Çiçekler otlara, otlar ağaçlara, ağaçlar rüzgara....
İnsan peki, insan neye eğilir? Ya da neye eğilirse bu kusursuz ritmin içinde yuvasına dönebilir, kendi içine yerleşebilir?
İnsan sevgiye eğilmeli... Edebiyattan, kişisel gelişim masalından veya İsa'dan yola çıkarak değil, kendinden başlayarak sadece ve sadece sevgiye eğilmeli.
Kendimizi sevmiyoruz. O kadar uzun yıllar önce özümüzle ayrılmış ki yollarımız, yedi yirmi dört can cana yaşadığımız "ben" kim, bilmiyoruz. Bir adı var doğru, ona seslenildiğinde cevap verdiği de doğru ama asıl olan, o kıyafetin içinde kuytuya köşeye sinmiş sırasını bekleyen, sesi kısılmış, göremez, duyamaz hale gelmiş olan kim, işte onu hatırlamıyoruz.
Bize kabul görmenin bedeli ödetiliyor. Annen, baban, kocan, evladın, patronun, komşun sevsin diye halden hale, kılıktan kılığa gire gire insan yolda yitiriyor kendini. Bana öyle olmuş mesela, yolda, kim bilir hangi hikayenin kaçıncı kavşağında öksüz bırakmışım kendimi. Bilsem neredeyim, gidip alacağım kendimi ama hatırlayamıyorum.
Ben anladım. İnsan önce kendini bulmalı. Alıp eve getirmeli. Bi güzel karnını doyurup, banyoya sokup yıkmalı. Ona giymekten mutlu olacağı pijamalar vermeli ve birkaç gün dinlendirmeli. İnsan bir kaseti geri sarar gibi sakince kalemi takmalı yuvaya ve geri sarmalı. Sonra da teybe takıp durdura durdura dinlemeli kendi hayat şarkısını.
Kendimizi yitirdiğimiz yer, içimizdeki kuşların sus pus olduğu andır, insan o anı, kuşları kaçırtanı bulmalı.
Sonra kuşları eve dönmeye ikna etmeli. İnsan ancak bu şekilde eve dönebilir.
7 Aralık 2024 Cumartesi
YENİ YIL YAKLAŞIYOR
Günaydın,
Hepimize güzel bir hafta sonu olsun.
Son iki haftadır adını bilemediğim, aslında içinde ne ettiğimi de pek bilemediğim biçimde koşuşturuyorum. Galiba bu hem hoşuma giden, hem de azıcık yoran temponun başlama noktası Çanakkale'deki zeytin hasadı oldu. Oradaki yenilenme, yeni birşeyler öğrenme bana iyi geldi. İçinde olduğum ortamda uyumlu ve işe yarar hissetmek atıllık, kendine öfke gibi duyguları sakinleştirdi. Sonrasında Konya'da da benzer sakinlikte vakit geçirince arada seyahate çıkmak gerektiğini anımsadım muhtemelen. İnsanın tazelenmesi, mekan değiştirmesi duygu ve düşüncelerini de berraklaştırıyor.
Velhasıl şehirdeki yaşama akşam derslerini eklemenin katkısı da büyük oldu. Bir yandan dersler, öte yandan yapılacak işler listesi derken yılun son ayı hareketlendik. Ne güzel, kimsenin kımıldamakla ilgili sıkıntısı yok çok şükür.
Yeni seneye dair kararlarım yok ama arzularım var. kendimde, yaşam biçimimde, etrafımda iyi kılmak istediklerim, üzerinde düşünmek ve çalışmak istediğim konular var. Bakalım bütün bunlar nasıl, ne hızla mümkün olacak, ne kadarını oldurabileceğim?
Bırakmak istediklerimi bırakıp, eklemek istediklerimi ekleyebilecek miyim? Göreceğiz.
Bugün mü? Evimi toparlayacağım ve kendimle ilgileneceğim. Ya siz?
30 Kasım 2024 Cumartesi
"KÜN" DEDİM OLMADI!
Olmak, bilmek, öğrenmek, uyanmak... Fiil mi? Her manaya çekilebilen bu fiilleri neden içime çekip onlara hükmedemiyorum? Hani ben ol dersem olacak, bildim desem bilecek, gözümü açınca uyanacaktım?
Olmuyor. Oldurmaya çalışmanın manasızlığı artık gözüme batmayı bırak, gözümü oyuyor.
Durmak, damıtmak, hasat etmek kelimeleri dönüyor zihnimde. Belki o dönüşten mide bulantım, belki de yaşadıklarımın hazımsızlığından.
Nicedir, ama uzun bir zamandır ilişkilerim beni doyurmaz oldu. Ruhumun açlığına çare bulamaz, bedenimi oradan şuraya sürükler oldum. Yoruldum. Sıkıldım. Bıraktım. Vazgeçerim sandım. Sadece eksik kaldım.
Haksızlığa sessiz kalınmasından, hiç düşülmemiş gibi ayağa kalkılmasından, "ah ya, geçmiş olsun" cümlesine erinilmesinden bezdim. Halden anlamayan, hali tavrı ancak paralel evrende makul olan en yakınlarımla mesafelenmek zorunda kaldım.
Ne kendimi olanı olduğu haliyle kabule ikna edebildim, ne diğerlerini. Bırakmanın tek çare olduğuna neredeyse iknayım.
Ve bu sabah öğrendim ki KÜN Arapçada "ol" iken eski Türkçe'de "gün" imiş, "güneş ışığı" imiş. Tevekkeli değil boşuna uğraşmışım oldurmaya, ışıkmış eksiğim.
29 Kasım 2024 Cuma
KAN KOKUSU ALMIŞ GİBİ UZUYOR DİŞLERİM TIRNAKLARIM.
Tek tek söksem dişlerimi, taşlara sürte sürte törpülesem de tırnaklarımı olmuyor, defalarca kafasını koparttığım öfkem her çaresiz hissedişimde beni ele geçiriyor. Üstelik beni bu hale düşüren hep aynı tuzak, avlayan hep aynı avcı oluyor. İnsan yedi kat ele değil, yakın bildiğine almıyor gardını.
Dayım öldü benim. Hala içime sinmiyor ölümü, hala daha fazla ne yapabilirdim diyor içimdeki ses. Ben kendi muhasebemde hata ararken, birilerinin kendilerini aklamış, üstüne haklı çıkmış olmalarına inanamıyorum.
Ailem açık yaram benim.
28 Kasım 2024 Perşembe
KONYA
Konya hakkında çok yazdım, hatta bence yeteri kadar yazdım. İlk gidişimden başlayarak bolca Mevlana hikayesi ve Selçuklu mimarısı güzellemesi yaptım. Fakat Konya şaşırtmaya, beni sürprizlerle şımartmaya hiç ara vermedi. Başka sunacak neyi kalmış olabilir ki, bildiğim yere gidiyorum desem de, hep bir bilinmezi vardı ona olan ilgimi tazeleyen.
Bunca yıldan sonra turist değilim Konya'da. Elbette türbe ziyaretini hala seviyorum ve kesinlikle önceliğim ama artık eşim dostum da var bu şehirde. Onları görmek, beraberce çarşı pazar gezmek veya öylece evde oturmak benim için kafi.
Belki bu sebeple anlatabileceğim Konya bitti. Mevlana'nın sözlerinden, Şems'den anladıklarım anlatılamaz hale geldi. Sadece şunu söyleyebilirim müthiş bir belediyecilik var şehirde. Anadolu'nun ortasında yükselen bir değer olmaya aday Konya. Dev kütüphaneleri, Selçuklu'ya hakkı olan itibarı iade edişiyle Konya ilerleyen yıllarda tıpkı Eskişehir gibi bolca konuşacağımız şehirlerden olacak.
Et yemekleri sevenlerin gurme şehri olur mu bilemem, çünkü etten pek anlamam ancak değerlerini canlandırmak ve yeniden görünür kılmak için hevesliler. Hiç kolay değil bir şehre kaçıp gitmiş ruhunu iade etmek ancak mümkün. Eğer yeterli çaba gösterilir ve doğru projelendirme yapılabilirse neden olmasın?
Benim orda yaşayan iki kıymetli insanım bu konuda canla başla çalışıyorlar. Adnan Küçük ve Celaleddin Berberoğlu. Her ikisi de işinde gücünde, örf ve adetinde inançlı insanlar. Bana sorsanız sadece Konya'nın değil, ülkenin aydınlık yüzünü temsil ediyorlar. Çünkü seküler kesimin de, muhafazakarların da bilmediği bilmek istemediği bir yerde duruyorlar, makul ve uzlaşmacı zeminde.
Onlarla görüşmek bana hep üçüncü ve orta yolun mümkün olduğunu gösteriyor. Kendimizi ararken yürüdüğümüz yollar ve yolda olma biçimlerimiz farklılık gösterse de çok iyi biliyoruz ki niyetimiz bir. Amaç anlamak ve anlatmak, amaç konuşarak hatta bazen susarak diğerini kendi penceremizden bakmaya, o manzarada birlikte hissedip yeniden değerlendirmeye davet etmek. Bu sebeple seviyorum zaman zaman Konya'da olmayı. Hr defasında şansıma şükrediyorum hayatın beni onca dükkan arasından dedemin dükkanına götüren planına. Velhasıl benden Konya yazısı çıkmaz bu saatten sonra. Olsa olsa bu kadar.
26 Kasım 2024 Salı
HASAT -III-
Yeni kariyerime doğru hamle yaptığımdan habersiz kahvemden son yudumu aldığım an Senem sesleniyor "hadi" ve başlıyoruz yaymaya. Yaymak denilince malum akla ilk gelen yayılıp oturmak olsa da biliyorum ki buradaki anlamı tamamen farklı. Hadi diyorum içimden, yayalım bakalım!
Böylece yaygıcılık serüvenim başlıyor.
Çalıştığımız bahçe yaklaşık dört dönüm, deniz seviyesinden çok yüksek olmayan bir düzlük. Ağaçlara gözü gibi bakan babaları ölünce malı mülkü paylaşamayan iki kardeşin ihmalinden bakımsız kalmış. Nasıl olduysa Mehmet Usta'nın ısrarlarıyla bu sene zeytini toplatıp sıktırmaya razı olmuşlar. İşte ben o hiç tanımadığım rahmetlinin kızlarına yaygı seriyorum şimdi.
Zeytinlere "kız" diyorum ben, çünkü erkeklerin bunca kıymetli özelliği bünyelerinde barındırdığı doğada görülmüş iş değil. Dolayısıyla zeytinin doğası gereği dişi olduğunu düşünüyorum.
Yaygıcılık aslında balıkçılığı anımsattı bana. Neden derseniz yaygıcının yaygıyı zeytini silkilecek ağacın altına özenle yerleştirmesi, ki bu işi iki kişi yapıyor ve birden fazla yaygı yerleştiriliyor, aslında balıkçıların ağ atmasıyla aynı şey. Ağ, yaygı. Zeytin, palamut, yaygıcı, balıkçı gibi düşünülebilir. Çünkü zeytinin yaygıya düşmesiyle, balıkların ağa doluşması aynı şey olduğu gibi, yaygının toplanma tekniği ile ağın çekilmesi de neredeyse aynı!
Ah Erol Hocam ya, neler neler öğretmiş bana, kendi deniz aşkını öyle içten aşılamış ki tüm metaforlarım denizden. Yeri cennet olsun.
Diyeceğim şu ki hangi hayattan olduğunu bilmediğim balıkçılığımdan olsa gerek, ellerim hiç yadırgamadı yaygıcılığı. Bir iki saat sonra üstüm başım, halim tavrım, şevkim artık ne varsa hepsiyle, yaygıcı olmuştum.
Çok severek, keyifle çalıştım. Bir çocuk merakıyla dinledim anlatılanları, yapılan işi seyrettim ve nihayetinde taklit ettim. Öğle molası olduğunu anlamadan akıp geçti zaman. Hava yavaş yavaş ısındı. Sabah ayazının yüzümü sızlatan serini yerini öğle güneşine bıraktı. Apartmandaki dairede yazı kışı ucundan yaşayan bedenim, günle akmanın şaşkını olmuştu.
Sofranın eksiğini anlatsam vah vah edersiniz ama öyle güzel yorulmuştuk ki, o azlık bana bolluk gibi geldi. Daha da güzeli fazlasıyla yetti.
Akşama kadar çalışacak gücü toparlar toparlamaz eteğimizi silkip kalktık. Yeniden yaygılar yayıldı, silkilen ağaçların yaygısı toplanıp yapraklar kuzulara, sıkıma gidecek zeytinler çuvallara diye ayırmaya devam ettik. Bu arada Senem iri ve kusursuz olanlardan sofralık zeytin kurmak için de ayırıyordu. Bana da tek tek gösteriyordu hangisi alınır, hangisi alınmaz. En ilginç olanı neydi biliyor musunuz? Kurdu içindeydi zeytinin. Dışarıdan bir canlı değildi kurt, zeytin kendi içinden çıkartıyordu onu yiyip bitireni. Ne metafor ama!
Buna benzer çokça düşünce zihnimi yalayıp geçse de hiçbirine uzun uzadıya takılmadım zira elimdeki işin hareketi parmak uçlarıma öğle bir neşe salmıştı ki, başka birşey olsun, parmaklarımla arama girsin istemiyordum. Düşünceler geldi ve gittiler, hiçbiri kalmadı, hiçbirinin avucumdaki güzellik yanında kıymeti yoktu.
İlk gün tıpkı Londra'daki Portre Galerisi'ndeki gibi kafayı bulmuştum. O vakit sanattan zonklayan başım, şimdi doğanın ihtişamından zonkluyordu.
Eve dönüş yolunda Mehmet Usta bize güzel çalışmamızın ödülü olarak çukulata ısmarladı. Yaygıcılığım ilk rızkına kavuşmuştu. Ardından eve geldik, soba yakıldı, banyoya gidilip paklanıldı ve dünyanın en güzel tarhana çorbasını kaynattık. Ekmek, tarhana, keçi peyniri ve sofralık şarap. O andan sonra birkaç kelimelik muhabbet ve saf sevinç kalmıştı sadece. Saat dokuzu az geçmişti ki hepimizin gözleri ağırlaştı. Ertesi sabaha hevesli, bilmediğim bir yorulmanın şaşkınlığıyla uyuyup kaldım.
Gün aydınlanırken bu defa azda olsa bildiğim yerden başladım sabaha. Sofra bezini bulup serdim, kahvaltıya bir gün evvelden bildiğim zeytini, peyniri, salçayı çıkarttım. Mehmet Usta önce kedilere, sonra ağıla gitti. O sırada Senem de uyandı ve bize öğle kumanyasını hazırladı. Fırında karnabahar, köz biber, bakla... Of of... Zeytine mi gidiyorduk, şölene mi?
İkinci gün ne traktöre binerken tedirgindim ne de bir önceki günün ayazı vardı. Ya ben pek sevmiştim bu işi ya da doğa bana kıyak geçiyordu. Yukarı çıkınca emin oldum ki hava daha yumuşaktı bu sabah. Hiç zaman kaybetmeden başladık çalışmaya. Bir gün öncenin çuval sayısını geçebilecek miydik bakalım?
Hep birlikte çalışmanın ne garip bir büyüsü vardı. Az konuşuluyordu ama kelimeler zaten pek gerekli değildi. Hepimiz tertemiz bir zihinle pür dikkat zeytinlerle meşguldük. İpek nam ı diğer zeytin kraliçesi önüne yığılı zeytinlerle bizi beklerken biz yaygı işi biter bitmez yaprakla meyveyi ayırmaya onun yanına koşuyorduk. Arada bir ağaçtan da silktik Senemle zeytinleri, hatta küçük, yumuşak uçlu tırpana benzer taraklarla taradık zeytin kızın saçlarını. Bu taraklar gerçekten çok yumuşak, düşmeye gönlü olan meyveyi alıyor daldan ama dala zarar ziyan olmadan.
Ağaçlardan biri beni çok etkiledi. Koskocaman, üstü meyve dolu olan bu ağaçta dokunsan düşecek halde zeytinden tut, daha bir hafta on gün dalda kalmak isteyenine kadar hepsi yan yanaydı. Bir tür noel ağacı gibi birden fazla renkte meyvesi vardı. Mürdümler, morlar, lacivert ve siyahlar. Sadece bu ağacın bile kendine özel öykü kitabı olabilirdi ve aslında olmalıydı. Olmalı mıydı? Belki gerek yoktu, zeytin ona el sürene hikayesini anlatmıyor muydu? Okumaya gönlü olana yaprak yaprak açılmıyor muydu?
İkinci gün efsane bir öğle yemeğine oturduk. Önümdeki bazlamanın yarısını yemişsem Allah affetsin, ki yedim! Açık havadan mıdır bilmem pek tatminkardı hem ruhum, hem midem. Lokmalarımın tadını çıkarta çıkarta çiğnedim. Elimdeki kaseye doldurduğum sebzelerin rengi, kokusu ve tadı inanılmazdı. Salça, zeytinyağ ve domatesle yaratılan tılsımlı lokmalardı yuttuğum. İçimde birşeyler güçleniyordu, yemek yemekten fazlasıydı hissettiğim.
Öğleden sonra daha da hızlandık. Ertesi gün yağmursuz son gün olacaktı ve arazi çamurlanmadan ne kadar çok zeytin silkersek o kadar iyiydi. Gerçekten güzel çalıştık. Birara kendimi dev bir zeytin yaygısı üzerinde buldum. Telefondan bir türkü açtım kendime ne hikmetse; "bülbülüm altın kafeste" ve oturdum zeytin tanerinin ortasına. Başıma zeytinler yağarken düşündüm; neden bu hüzünlü türküyü seçmiştim? Besbelli çok gelmişti mutluluk, üstelik beklemezken gelmişti. Mutlu olmayı az, kederi, endişeyi fazla bilen zihnim telaşlanmıştı yabancı sularda. Fakat başaramadı beni bulanığına çekmeyi, başaramadım çok şükür. Arkadan hemen bir ses geldi İbrahim'den "ooo bizim yaygıcı çalgıcı olmuş!" Hep birlikte bir kahkaha, bir şenlik hemen toparlandım, hemen geri döndüm yaşamın kıyısına, çabucak çıkıverdim daldığım karanlığımdan.
Akşama doğru son ikisi bir aradamı içip, çuvalları traktöre attık ve yavaş yavaş eve dönüşe geçtik. Ertesi gün burada olmayacağımı bilmek canımı sıksa da tam puan almıştım zeytincilerden ve Allah ömür verirse seneye yine gelecek, yine yaygıcı çalgıcı olacaktım.
O akşam Elif ve Hokan beni almaya aşağı köye geldiler. Yatılı misafir olduğu evden annesi babası tarafından alınan çocuk gibi aklım oyun arkadaşlarımda kalarak çıktım yukarı eve. Hokan ve Elif muhteşem bir sofra hazırlamışlardı. Bu çok güzel yemeği bolca neşe yükleyerek keyifle yedik. Ne tatlı bir tesadüftür ki zeytin yaygısı toplarken hep palamut vardı aklımda ve hasat dönüşü yemeğimiz de palamut olmuştu.
Şu kısacık zaman diliminde yaşamın, ben çomak sokmadıkça kendi yatağında akan bir nehir olduğunu idrak ettiğim ılık sularda çimmiş, ne verildiyse bayıla bayıla, teşekkür ede ede almıştım. Uzun uzadıya oturacak, hala sindiremediğim güzelliği layığıyla anlatacak gücüm kalmadığından erken yattım.
Senem bana mevsimin en güzel iki gününü yaşatmış, hayatımda aldığım en güzel iltifatı yapmıştı: "olduğun yere çok yakışıyorsun"
Uykuya dalarken sadece bu cümle vardı aklımda, kalan yaşamda olduğum yere yakışmak istiyordum çabasız bir çabayla. Belli ki zeytin hasatından fazlası vardı hikayemde, insan olarak neyi hasat etmeliydim? Ne ektiğimizin farkında mıydık? İki günlük hasattan beş aylık ödevle dönmüştüm eve, uyanır uyanmaz başlamalıydım düşünmeye.
18 Kasım 2024 Pazartesi
HASAT -II-
Bu defa köydekilerle konuşup karar vererek çıktım yola, sadece ormanın kıyısındaki sessizliğin tadını çıkartmayacak, aşağı köyde kalıp Senem ve Mehmet Usta'yla zeytin hasatına gidecektim. Çünkü ağaçlarımın ilk zeytinlerini toplamaya yetişememiştim ve eksikleniyordum. Oysa ağaçları dikeli henüz iki yıl bile olmamıştı ve zaten beklediğimiz birşey bile değildi meyve vermeleri ama insanım nihayetinde, zaman zaman kapılıyorum böyle "eyvah kaçırdım" hissine.
Köye uzun bir yolculukla vardık. Yolda işler vardı halledilecek, yolcular vardı uçağa yetiştirilecek, uçaktan alınacak. Eve ulaştığımızda akşam olmuştu. Biraz sohbet ve şömineleri yakma faslı sonrası odalarımıza dağıldık. Ateşi dinleyerek uyuyakalmışım.
Ertesi gün sakin geçti. Nasıl geçti, ne ettik bilmiyorum. Bir ara arazide dolanıp ağaçlarımı sevmeye gittiğimi biliyorum o kadar. Saate bakmayı gerektirmeyen günlerde insan afallıyor, sanki büyük bir baskı kalkıyor omuzlardan ve içerisiyle dışarısı arasında yeniden bağ kuruluyor. İçimdeki hayvanın sesini, ihtiyaçlarını daha iyi duyuyorum kırsalda. Açsa besliyorum, kokuyorsa yıkıyorum, uykusu gelirse de yatırıyorum.
Kendini duymanın vahşiliği eşsiz.
Oralardayken belki daha vahşiyim fakat akışta hissediyorum. Kırılganlıklarım, şehrin konforuna dair rutinlerim anlamını yitiriyor. Hiç beceremediğim kadar eyvallah kafası geliyor.
Pazar akşamı Mehmet Usta ve Senem yemekten sonra beni aşağı köye, evlerine götürdüler. En son ne zaman köy evine misafir olmuştum hatırlamıyorum.
Bana oturma odasına yatak açıldı. İki çekyat, bir masa ve sobadan ibaret odam. Çarşafımı yaydık, yorganımın altına saklandım ve sabahı sabah ettim! Her zaman yadırgarım yerimi, ilk gece hep zorlanırım uyumakta. Fakat o gece endişe de ettim çünkü sabaha hasat vardı ve zaten rutinimin dışında efor sarfedecektim, buna uykusuzluk eklenirse ne olurdu halim?
Birşey olmadı. Kalkıp üzerimi giyindim, yatağımı topladım ve evin sabah işlerini seyrederek sobanın kenarına iliştim. Mehmet Usta çoktan kalkmış, girişteki sobayı yakmış ve kedilerin yemeğini vermişti bile. Burada yirmiden fazla irili ufaklı kedi var ve evinde kaldığım çift onlara bakmaktan hiç gocunmuyorlar. Az ilerideki ağılda besledikleri keçi ve koyunlar kadar kıymetli bu hanede kedi nüfusu. Senem'in tavana astığı kavunlar ve çiçek saksılarının altında öyle fantastik bir manzara ki bu hayvanların kahvaltısı, görmeliydiniz.
Biz Senem'le sofra kurarken, Mehmet Usta ağıla gitti. O gelene kadar herşey tamamdı ve en son Senem'in tavsiyeleriyle üstüme başıma bir kat esvabımı daha giyince hazırdık yola çıkmaya.
Kolay değildi arazi için giyinmek. Bir defa çift çorap şart. Sabah ayazına değmemek için hırka, zeytin dallarına takılmamak için de eşarp şart. Çok şükür hepsi verildi.
Arabayı zeytine geldiğimiz köyde dar bir sokağa bırakıp, oradan traktörü aldık. Söylemeyi unuttum, Mehmet Usta'nın seksen yaşındaki anası da bizimle geliyordu. O hemen traktörün kasasına yerleşti. Bir an rüya görüyorum sandım çünkü genç bir kadın kadar çevik atlamıştı kasaya. Ben mi? Ben Senem'i bekledim. Önce O, traktörün tekerinin üzerine zıpladı sonra aynı onun bastığı yerlere basarak ben öteki tekerin üzerine çıktım.
Tanrım çok yüksekti! Tutunacak yer yok gibiydi ve bir şekilde düşmeden zeytinliğe varmalıydım. Vardık. Vardık ama ilk kez traktöre bindiğimden çok kasılmış, tedirgin olmuştum. Buna rağmen hoşuma gitmişti traktör tepesi. İnsan kral gibi hissediyor azıcık yerden yükselince.
Ve işte zeytinlerin arasına geldik. Bir aile daha var bizimle hasatta çalışacak. Uzaktan gülümsüyorlar. Yanlarına gidiyoruz. Küçük tuhaf bir soba tütüyor yanlarında. Benden haberdarlar, beklenmedik biri değilim. Hemen ikisi bir arada kahvemi tutuşturuyorlar elime. Fazla soru sormadan adım ve işimle yetinip, çabucak alıyorlar aralarına.
"Sen yaygıcısın" diyorlar kahvemi içerken, "olur" diyorum neye evet dediğimden habersiz.
Ben bundan böyle yaygıcıyım önümüzdeki iki gün. Bakalım nasıl şeymiş şu yaygıcılık?
16 Kasım 2024 Cumartesi
HASAT -I-
Durmaksızın anlam yüklediğimiz, hasarlanmış zihinlerimizle nefessiz bıraktığımız hayat, gördüm ki sadece biz yakasını bırakırsak kendi yatağında akabiliyor. Eğer elimizi üzerlerinden çeker, aradan çıkarsak eğiliyor otlar rüzgara. Kusursuz dere yatakları ve her daim yumuşacık esecek rüzgarlar olmasa da yaşamın vaadi, sahiciliğini biz kendi ellerimizle sahte kılıyoruz.
İnsan akmaktan korkuyor. İnsan ateşten, insan sudan, rüzgardan kısacası yaşadığını hissettirecek herşeyden delirircesine korkuyor. Niye ki?
Köye ilk gidişim bundan tam on bir yıl önceydi. 11 Nisan 2013. On bir sene geçmiş orada yediğim ilk yemeğin üzerinden. Ömrümde verdiğim en hayırlı, en hızlı kararlardan biriyle kabul etmiştim Hokan'ın davetini. O kısacık seyahatte Elif, Atlas ve İona ile tanıştım. Mehmet Usta ve Senem'le. Eve, İstanbul'a dönerken mutluydum, henüz bilmiyordum o köyde beni bekleyen bir hayat olup olmadığını ama beğenmiştim sunulan olasılığı.
Aradan yıllar geçti, defalarca gidip geldik köye. Benim ara verdiğim dönemler de oldu, sevgilimle gidip "bak burası ne güzel" diye gösterdiğim zamanlar da. Hep aklımın bir köşesindeydi ormanın kıyısındaki ev ama nedense adım atmayı erteledim. Hep eşlikçi bekledim, biri gelecekti hayatıma ve orada yaşam başlatacaktık. Fakat aslında kendimi bekliyormuşum; bedenim, zihnim ve ruhum hizalansız diyeymiş onca yıllık bekleyiş!
Nasıl bilebilirdim ki?
Geçen hafta köydeydim, ormanın kıyısında, sislerin içinde, zeytin hasatında ve kendimde. Sıkılmazsan yarın anlatayım. Belki sende kendine gelirsin? Belki sende kendini bekliyorsun ama bilmiyorsun?
8 Kasım 2024 Cuma
KUZGUN
6 Kasım 2024 Çarşamba
BİR SABAH
İçinde olduğumuz yılı, yıldızı bilsem ne fayda bilmesem ne? Dünya gezegenindeyiz, sene ikibin yirmi dört. Elli bir yaşındayım ve ne geldiğim yeri anımsıyorum, ne de gideceğim yer hakkında fikrim var. İnkar edenden de, Kadıköy tarif edercesine öte alem anlatandan da bunaldım. Çok bileni beğenmeyip kibre düştü diye kınarken, az bilene zerre tahammül edemiyorum. Zaman ve merhamet konularına ciddi takıntılıyım. En hazin olanı da zihnimin beni ele geçiren sohbetlerine dair yenilgisi kabullenilmiş savaşlarım var.
Eskiden kızıl saçlıydım, şimdi beyaz. Bilmem içinde olduğum alemi, içimdeki hali nasıl anlatsam. O kadar alışmışız ki kabuktan başlamaya, dışarı odaklanmaya, şimdilerde çok istesem de içime doğru yürüyemiyorum. Fakat hayal ediyorum... Bir sabah kalmışım ve alıp başımı gitmişim. Neden başımı alıp gidiyorum? Çünkü başımı ben, kendimi düşüncelerim sanıyorum. İnsan neden alıp başını gider? Neden alıp kalbini gitmez? Aslında öyle yapmak istiyorum, o halde; bir sabah kalkıp, alıp kalbimi gitmek istiyorum ezberimden. Peki niye yapamıyorum? Çünkü sabah kalkmak kısmı tamam da benim kalbim nerede, hadi buldum, aldım, benimle gelmeye ikna ettim diyelim, güvenebilir miyim ona, o ve ben bu işi kotarabilir miyiz bir türlü ikna olamıyorum. Yine de istiyorum; bir sabah alıp kalbimi gitmek istiyorum buralardan.
Çok istiyorum.
4 Kasım 2024 Pazartesi
HANGİ YILDAYIZ?
Günleri karıştırmak, havanın kapalı olduğu sabahlarda saati akşamüzeri zannetmek değil, ben yılları karıştırıyorum. İki sonbahar arasında ne varsa yaşanan o kadar ağır gelmiş olmalı ki yüreğime, geçen sonbahar sürüyormuşçasına kandırmak istiyorum kendimi, yok saymak istiyorum gördüğüm, duyduğum ne varsa. Olmaz, biliyorum. Ama insanım, istiyorum.
Bodrum'dan dönmemişim, atom bombası gibi düşmemiş dayımın hastalığı kucağıma, ailem beni hiç yalnız bırakmamış. Dizlerimin ağrısına, kalbimin sızısı karışmamış... Aslında ben hiç dönmemişim Bodrum'dan. Oysa bu mümkün olmayan, olan ise önümdeki kış ve onun benim, benim de onun üzerindeki hükmümüz.
Hiçbir şeye hazır olmadığım gibi kışa da hazır hissetmiyorum kendimi. Toparlanamayan bir valiz, eteğindeki söküğü dikemediğim elbise, aşkla pişirip bir kaşık yiyemediğim yemek hayat önümde. Yükselmenin, toparlanmanın yolu yordamı var, biliyorum. Bu hafta meditasyona oturmak bana iyi gelecek.
Biliyorum sonsuza kadar bu bitimsiz akşamüzerinde kalmayacağım.
2 Kasım 2024 Cumartesi
MEVSİM
Günaydın,
Dünya'nın en güzel şehirlerinden birinde ve yine bana göre bu şehre en çok yakışan iki mevsimden birini yaşıyoruz. Çünkü İstanbul denizin ve ağaçların renkleriyle başkalaşıyor, güzelleşiyor.
Sarmaşık nihayet beklenen efsane renklere büründü. İçindeki kuşların sesini hem Theo, hem de ben çok seviyoruz. Evimizin neşesi onlar. Hava derseniz, tatlı bir uçuk mavisi var göğün ve güneşli.
Kahvemiz, yumuşak müziğimiz ve güne başlayacak sağlığımız var çok şükür. Bugün arabanın park sensörü işiyle ilgileneceğim. Burhan müsait olursa parkta yürüyüş yaparız. Belki Şule Gürbüz'ün yeni kitabına başlarım. Başka da işim yok gibi. Ha, yazlık pikeleri yıkayacaktım, belki onları yıkayıp kaldırırım.
Bir kişilik yaşamda bile, ki benim ki aslında Theo ve sokaktakilerle birlikte kesinlikle çok daha kalabalık, her zaman toparlanması gereken odalar, yetişmesi gereken ödemeler, alış veriş ve araya sıkışan işler oluyor. Galiba hayat böyle bir şeymiş. Keşke daha önce anlatılsaydı beklentisiz kalmamız ve olanla, gerçekleşenin içinde anın, akışın tadını çıkartmak dışında şansımız olmadığı. Eğer bunu erken yaşlarda kavrayabilmiş olsaydım ne umutsuzluğa kapılırdım, ne de oldurmak için uğraşırdım. Çok daha gerçekçi bir noktada kalabilirdim.
Mevsim diyorduk, sonbaharı severim. İnsanı yaratıcı kılar, renkler sıcaktır. Kahveler, kırmızı şaraplar, zencefil, balkabağı anlam kazanır. Rengarenk battaniyeler evin her köşesini şenlendirir. Ah kasımpatılar, onlar tüm evi sarar... Yeniden sabahlık giyilmeye başlanır. Velhasıl her mevsim gibi kendi güzelliğiyle gelir sonbahar.
Benim hayatımda bol seyahatli olacak. Bu ay iki kez kısa süreli İstanbul dışına çıkmam gerekecek. İsis'in sağlığıyla ilgilenmem ve Nefes'in ders programını da yazmam lazım. Ah bu arada iyi bir hocayla haftada bir kez stres yönetimi üzerine online çalışmaya katılıyorum. Kendi derslerim için hala tercih etmesem de online işlere ısınmam gerektiğini biliyorum.
Çok güzel bir hafta sonu olsun hepimize.


