4 Nisan 2025 Cuma

HELLO EVERYONE

 


Geçenlerde Özgül'e İngiltere'den dönmeden önce rüyamda İngilizce dert anlatmaya hatta suyunu çıkartıp rüyanın tamamını İngilizce görmeye başladığımı anlattım. Çok güldü. Günlük hayatta Türkçe konuşurken İngilizce tek kelime karıştırmayan, karıştırana da uyuz olan bana ne oluyordu da gece dilbilimci tadında anadilim olmayan bir dilde şakıyordum?

İnsan kendine muamma!

Neyse, dün akşam nenem gibi dokuzda yatıp, sabah yediye doğru uyandım. Uzun bir uyku sanırım iyi geldi. Ne fark ettim biliyor musunuz? İnsan evvela kendiyle didişmeyi bırakmalı ve kendi yakasından düşmeliymiş. Nasıl mı? İlk duyduğumda yani kendi kendime söylediğimde bende hayretler içinde kalmıştım ama sanırım bu defa doğru iz üzerindeyim: Herkes önce bi kendi yakasını bıraksın.

Şöyle ki iç sesimizin gevezeliklerine maruz kalmaktan ve özellikle geçmişin karanlık filmlerini çevirip çevirip bize izleten zihnimize yenik düşmekten vazgeçmeli ve zihni bu görevden azletmeliyiz.

Her tuzağa düştüğümüzde dikkatimizi çiçeklere, böceklere, elimizdeki, önümüzdeki işe vermeli, evdeysek evi toparlamalı, sokaktaysak ilginç bir dükkana girmeli ve çalışıyorsak da kazandığımız paranın hakkını verecek kadar işe odaklanmalıyız. Böyle böyle kimselere çaktırmadan zihnin karanlık sinemasındaki koltuktan ufak ufak kalkabiliriz.

İnsan zalimdir. Zulmün büyüğünü kendine uygular. İçten çürür insan, asit gibi yakan elalem cümleleriyle, sorgulamadan eyvallah dediği elalem değerleriyle yer bitirir içini, kendini. Bu sebepledir ki, etrafımızı eğitmek gibi anlamsız ve umutsuz bir çabadan ivedilikle vazgeçip, kendimize odaklanmalıyız.

Sağlığımıza, neşemize, gücümüze odaklanmaktan bahsediyorum. Olumlu ve olumsuz anlamı hiç ayırmaksızın yalnız ve yalnızca içimizden ne geliyorsa onu yapmaktan, tribünlere oynamamaktan bahsediyorum. Olamaz mı?

Mesela ben yıllarca babama benzetilmeyi çok önemsediğim için aşırı okudum ve erken uyanmayı iş edindim. Belki uyumayı seviyordum ama bunu hiç bilemedim. Şimdi mi? Şimdi kendimi duymaya uykum gelince yatıp, canım istediğinde yataktan kalkmaya gayret ediyorum. Yemekle de ilişkim öyle; biri önüme koydu, ah benim için pişirilmiş diye değil, ne zaman ve canım ne tercih ederse onu yiyorum. Zira aksi durumda bacaklarımdaki ağrı şiddetlenince bana en güzel yiyeceği ikram eden kıymetli dostuma ve değerli ailesine saydırmak istemiyorum!

Kendimizi seçmek, kalabalıklara kurban ettiğimiz özümüzü yeniden bulup, bedenimize, ait olduğu yere, yurduna yerleştirmek zor. Ama mümkün. Eğer olasılık dışı olsaydı Delfi Tapınağı kapısında "kendini bil" yazmazdı. Bu dünyada bilmem, bilmen gereken tek şey kendimiz, gerisi trı vrı.

Bunları niçin anlattım sabah sabah? Şu yüzden. İngiltere dönüşü mükemmel bir İngilizcem olmamakla beraber evet İngilizce rüya görmeye başlamıştım çünkü İngiltere'de huzur bulmuştum, İngiltere'de kendimi bulmuştum. Orada yaşadığım kısacık zamanda eksik, kayıp parçalarım yavaş yavaş görünür olmaya başlamıştı. Orada öğrenilmiş, ezberletilmiş herşeyi ardımda bıraktığım yeni rutinler yarattığım bir sürece girmiş ve bedenime, zihnime ve özellikle ruhuma alan açmıştım.

Bilmediği sularda yüzen ufacık bir balıktım ve korkudan eser yoktu hayatımda. Herşey deneyimdi. İyi ve kötü yoktu. Orada başardığımı, buradaki ezbere satmam uzun sürmedi. Bugün çektiğim tüm ağrıları nasıl inşa ettiğimi artık çok daha açık görebiliyorum. Bir kez daha parçalarımı buluyor ve Elvan isimli kardeşim için kendin ol isimli tabloyu restore ediyorum.

Bunun bir formülü yok. Şu yoldan giderseniz varırsınız diyeceğim bir patikası da yok. Ne rota önerim olabilir ne de kaybolun ya, bulunur bi yol gibi yuvarlak cümlelerim. Sadece yolun bizi, bizim yolu bulduğumuz kesişme noktaları, kavşaklar var, işte oralarda uyanık olmak işe yarayabilir. Ve tabii uyanıklık için kendi egzersiz serilerinizi bulacak olan da sizlersiniz. Hepimiz biricik olduğumuza göre bu kadar değerli ve kişiye özel birşey nasıl formüle edilebilir ki?

İşte bu yüzden hello everyone, hello myself:)))










2 Nisan 2025 Çarşamba

GRİ İSTANBUL'DAN SEVGİLER

 

Günaydın,

Bu sabaha dair beklentim Lodos idi ama malumunuz İstanbul genelde Kuzey'den alır rüzgarı yani Poyraz'ın ellerindeyiz. Büyükler göğsünüzü koruyarak, kendinizi bahar ( elbette ilkbahar ) rüzgarına bırakın derler. Özellikle saçlarınızı ve kollarınızı, bacaklarınızı açarak. Neden ki? Çünkü o tertemiz, yemyeşil bitkilere ve rengarenk çiçeklere dokunan havanın bambaşkadır kokusu, şifası. İyi gelir cildimize, ruhumuza, yaşamla kurduğumuz bağa.

Beni bilirsiniz çok severim rüzgarı. Sesini, nefesimi kesişini, saçlarımı karıştırmasını. Bir tür bağımlılık gibi. Nedendir, nerede başladı onu da hiç hatırlamıyorum. Belki Göktepe ile ilgilidir.

Baharda Bodrum'da olmayı özlüyorum.

Volkan Konak öldü diye üzüldüm bugün. Dayım çok severdi. Benim Karadenizli kanım her ne kadar coşkuyla akmasa da kendisini severdim. İşinde gücünde, makul görünürdü bana. Şimdi öğreniyoruz ki aslında basına yansımayan kocaman bir kalbi de varmış. Yaptığı iyilikleri okudukça iyiler için çanlar çalmaya başladı diye düşünüyorum. 

Sanırım hasatın şekline karar verildi; iyiler gidiyor.

Çok önemli de değil aslında. Gidenlerden veya kalanlardan olmaktan ziyade payımıza düşen zaman ve yaşam formuyla ne halt edeceğimize odaklanmak daha hayırlı. Şahsen ben bu noktada durmaya gayret ediyorum. Yoksa kazık çakmayacağımızı anladık çok şükür.

Bu sabah kek pişirdim. Arife Teyze için. Ona gideceğim ziyarete. Dilerim uzun ve sağlıklı bir ömrü olur.. Şİmdi yavaş yavaş bana müsade. Saçımızı başımızı düzeltelim ve aile dostu ziyaretimize hazır olalım.

İstanbul mu? Gri, bugün de gri ve boykotlu.