30 Aralık 2013 Pazartesi

 "Eş Ruhlar Zamansız Yaşarlar Amansız Yaşadıklarını. Onlar Görünmeyen Tarafında, Vücutlarını Yerle Bir Ederler.! Dokunmak Akla Yakın Değildir. Nefes Almak Kadar Bitirmeyi Gerektirir. Ona Yürüsen Bütün Maddeler Üstünde Parçalanır.."*
*kim söylemiş bulamadım..

29 Aralık 2013 Pazar

2013...

 
 
Seninle vedalaşmak için zamanım olmayacak; hem yarın, hem de Salı günü çok işim var. Yine de sana şarkılarla türkülerle hoşça kal demek isterim. Elimden gelse resim de yapardım ya inan görmek istemezsin çizdiğim çöp adamları. Sahi giderayak Cin Ali'yi bize geri vermişsin, sağol :)
Aslında pek çok şey için sağol. Kısaca özetlersek canıma kastetmiş onca insana, olaya rağmen yaşadığım her an için teşekkür ederim. Ne zormuş asıl önemli olanın nefes olduğunu anlamak... Kaz kafam... Sağol 2013, gözün arkada kalmasın..
Öperim seni, hakkını helal et. Benimki sana helal olsun...
 

25 Aralık 2013 Çarşamba

YAŞASIN DIŞ MİHRAKLAR, KAHROLSUN NOEL BABA’YA UZANAN ELLER!




YAW,  SAYIN KARDEŞİM DELİ MİSİNİZ NESİNİZ SİZ? Amacınız ne? Tamam kabul ediyorum uzun yıllar tahıl yedik, protein yetersizliğinden salaklaştık, sonra Tombul gözlüklü bir amcanın uzak ülkelerden getirdiği şekerlere, blucinlere kapılıp politikadan uzak kaldık ama süzme salak değiliz Allaha şükür.
Allah demişken biz de kendisine inanırız. İyi kötü bir iki dua okur, ölümde doğumda yol yordam bilir ve vefayı, sevgiyi kimsenin tekeline alamayacağı gerçeğini benimseriz.
Ben gerçekten ne dindarım, ne de çapulcu. Bütün bu olmakta olan işleri de kafam zerre kadar basmıyor. Ayrıca kafamın basmadığı, hadi ben vaziyetimin farkındayım, peki sözde bu işten ekmek yiyen gazetecisi, politikacısı, yazarı çizeri ne halt ediyor acaba? Alooo ülke diyorum, ayakkabı kutusu diyorum, Noel Baba’yı dövmeye kalkan sosyopatlar var diyorum! Ben diyorum, ben duyuyorum.
Ey kendini eleştirirken bile burnundan kıl aldırmayan, her b.ku bilen Türk gençliği sana sesleniyorum: İÇ MİHRAKLARA BAKAR MISIN BİRAZ? Dün kurban eti alıp verdiğin komşunla bugün selamlaşmıyor, ülke işsizlikten kırılırken her yıl kayak tatiline gider gibi ümreye gidiyorsun. Senin karnın doysun, gerisi tufan başlığını kalbine dövme yaptırmış, altın kuru karnın tok dolanmaktasın. E bravo!
Bu durumda bana sataşma hakkın yok, zira topluca yan gelip yatıyoruz! Bir farkla; ben dürüstüm! Olan biten için bir iki meydanda gövde göstermek, iki üç imza kampanyasına katılmak  ve vakti geldiğinde oy kullanmak dışında inan ne gazete okuyorum, ne de adı lazım olmayan amcaların uzağa işeme yarışını naklen veren kanalları izliyorum. İzlesem ne olacak ki? Herkes kendi kamerasından çekince on yıldır kimin daha uzağa işediğini anlayamadım gitti!
Dün gece öğrendiğime göre “oyuna sahip çık” diye bir oluşum varmış. Hangi oyuna? Oy vermek anlamındaki oy  mu, yoksa  oyun oynamak anlamındaki  mi? Bunun da suyu çıkmasın inşallah. Biz oylarımıza sahip çıkarken, büyük ağabeyler oyunlarını bozmamanın başka bir yolunu bulurlar gibi sevimsiz bir his var içimde.
Neyse, son olarak Noel Baba’yı dövenlere sesleniyorum; eğer akıllı olmazsanız Ramazan Bayramı ve Kurban bayramı geldiğinde Nasreddin Hoca’yı, olmadı en yakın caminin imamını döveriz! Vay bu da nesi derseniz açıklayayım:  o sizin pek prim vermediğiniz İsa “sana tokat atana diğer yanağını çevir” derken, bizimkiler ne der bilirsin: “Kiss us kiss us kiss us!”

13 Aralık 2013 Cuma

HOBBITLER GELDİ, ANNEM VINNNN!

Akşam Burhan Bey'le Hobbit seyretmeye gideceğiz. Biletleri sabahtan aldım. Hazır dışarı çıkmışken ve hava da tam sevdiğim gibiyken "amman be felekten bi gün çaliim bugün" dedim ve o kararlılıkla... Olur da akşama çamura yatarsam diye tırsıp önce sinema biletlerimizi aldım. Sonra mahalledeki çiçekçiye uğrayıp bir kucak nergis aldım ( ki bu çok önemlidir, zira haftalardır parama kıyamadığım için çiçekçinin önünden derin nefesler alarak geçiyordum, bu sabah durdum! ), ardından eve gelip çiçekleri vazoya koydum ve missssler gibi bir Türk kahvesi içerken yetmiş beş yaşındaki dünya tatlısı komşumuzla "hey gidi günler, ah eski İstanbul ah" sohbetiyle günü taçlandırdım. 
Misafirimiz gittikten sonra spora, spor çıkışı da annemle çaya giden ben, şu bir iki satırı yaziim, sonra dolaba soğusun diye rakıyı koyup nar ve isli peynirli roka salatası yapacağım. Önce bir duble rakıyla balığımızı yiyeceğiz, sonra da Burhan Bey'le sinemaya gideceğiz inşallah. 
İşte bizim buralarda bütün bu zincirleme işlere felekten bir gün çalmak deniyor. Tabii arada YKY'den yeni çeviriler için onay gelmesi ve günlerdir belinden kıvranan Deniz Hanım'ı sokakta görmek de ayrı bir güzellik! 
Annem, fantastik edebiyat sevmez. Hobbit falan onu pek açmaz. Annem sürreal resim, fazla abartılmış, gerçek dışı şeyleri de sevmez. Yemeğin afillisi onu bozar. hayatında bir kere yeşil ya da mavi ayakkabı giymişliği yoktur ya bence büyük kayıp! Bendeniz aksine kuleleri, ejderhaları, öfkesi saçlarından akan kadınları ve buna benzer ne var ne yoksa bayılırım! Tim Burton, Janette W., Ayşegül Çelik okumalara doyamam da, Peride Celal ve Sabaattin Ali, Sait Faik gibi bir iki amca dışında ne gerçek hikayeler, ne de gündelik anlatımlar ilgimi çeker. Yazar kelimeleri bacadan uçurup, süte karıştırmıyorsa, içine de şeker niyetine iki gülümseme eklememişse öldür Allah okumam, okuyamam! 
Ama ver bana Lovecraft, Murat Menteş, İ.O. Anar sonra bırak, saatler geçsin, gel bıraktığın köşede bulursun. Zira edebiyat başta olmak üzere ben sanatın gerçeklerden kaçanını, kaçarken ayağı takılıp en bi gerçeğin kucağna düşenini severim. Bu sebepledir ki annemle sohbetlerimiz iki arkadaş olarak on numara beş yıldızdır ve fakat anne-kız olarak bütünlemeden sınıfta kalmıştır! Kadın da haklı; kırk yaşını dolurmuş evladı hala evi nane yeşiline boyasak, biberiye tentürü yapsak, Çin'den ejderha uçurtma istesek diye dolanıp duruyorsa gariban ne yapsın!
Ona bu yaz üç ay kaybolacağımı daha söylemedim. Duyunca çıldıracak ama o zaman ben gezegenin diğer ucunda olacağım... Vınn Anne ve Tınn Kızı diye bir hikaye yazsam diyorum. Evlenmeyen, çocuk yapmayan, yüzünü boyamaktan aciz bir kızla, hayalleri eteklerinde kalmış geleneksel bir anne hakkında olsa, ne dersiniz tutar mı? Yoksa fazla mı mahrem kaçar?
Ayrıca sorarım size kıznız internette Tim Burton,  D. DeVito fotoğrafları gösterip "ah ya evliler!" diye hayıflansa acaba ne hissedersiniz?
Neyse, şimdi balık pişirmeye gidiyorum, Burhan Bey'in vapuru Kadıköy'e yanaşmıştır!
Haydin hayırlı Cumalar!

11 Aralık 2013 Çarşamba

SERBEST AKIŞ, DALDAN DALA ATLAYIŞ....

Pencerede kar, fonda Sultan III. Selim, fincanımda kış çayı. Fazlasını beklemek ve istemek açgözlülük olurdu herhalde. Zaten istemekten de, çabalamaktan da öylesine vazgeçtim ki, bir zamanlar ne isterdim, sahi şimdi gelse ister miyim onu bile unuttum!
Bir kişilik dünyamda uyandığım bu sabah, yün yumağıyla oynayan bir kedi gibi kitaplarımın, satırlarımın arasında gidip geliyorum. Elbette dışarı çıkacak, sokakta yapılması gerekenleri de yapacağım. Sahi neydi onlar? 

Kaz kafam ve  kaz ciğerine dönmüş ruhumla en sevdiğim, uzun süre kavuşmayı beklediğim masamdan yazıyorum bugün.  Etrafımdaki bazı eşyaların benden bile uzun yaşayacaklarını düşündükçe içim tuhaf oluyor. Doğmadığım yıllardan bana gelenlere bakıp, benden sonra onları kimler korur diye hayıflanırken, aynı inceliği ruhuma neden gösteremediğim sorusuna takılınca, samimiyetsizliğimde kayboluyorum..
 
Geri geri yürürsem, hangi sapakta yanıldığımı bulurum sanıyorum ama aslında en çok burada şaşırıyorum. Zira beni sapaklar değil, her daim dosdoğru yürümek bu ruh halime taşıdı!
 
Hz. Mevlana'nın düğün gününe saatler saydığımız haftanın içinde, soğanın cücüğüne gider gibi kendi içime yürüyorum. İyi kokular gelmiyor burnuma, "olsun Elvan, bu da şifadır" diyerek kendimi telkin ediyorum. Ne zaman meditasyona otursam, karanlığın içinde beliren bir suret var, şimdilerde en çok onu merak ediyorum.
 
Kar azaldı, oysa sabaha karşı su içmek için kalktığımda ne kadar da kararlıydı. Fikrini değiştirdi demek! 
Hiç bir  kar tanesi diğerine benzemiyor diyor bilim insanları.. Ben daha da ileri gidip YOLA ÇIKTIKLARI AN VE YERE DÜŞTÜKLERİ AN ARASINDA DA DEFALARCA DEĞİŞİRLER DİYE DÜŞÜNMEK İSTİYORUM. Zira kimse, hiçbir şey geldiği gibi gidecek kadar talihsiz olmamalı.








2 Aralık 2013 Pazartesi

SEVİYORUM SENİ PAZARTESİ PAZARI:))

Efendim, bzim mahalleye çok yakın iki tane pazar kurulduğundan sanki daha önce bahsetmiştim. Bunlardan bir tanesi Perşembe pazarı olup daha ziyade kıyafet satılan, uçsuz bucaksız bir oluşumdur. Diğeri ise daha sakin, az kıyafet, bol yiyecek alabileceğiniz ufak tefek Pazartesi pazarıdır. Pazartesi pazarının fiyatları daha uygun, müşterisi daha sakindir. Diğer tarafataki itiştirilme ve çekiştirilme durumları burada yaşanmaz. Üstelik pazarcıları da daha kibar ve sevecendir.
Alırsınız sırt çantanızı çıkarsınız pazara. Tanıdık pazarcılarla sohbet ede ede, yavaş yavaş sırt çantası dolar. Sadece mideniz için değil, ruhunuz için de gıdadır pazar. Hepsi olmasa bile çoğu sebze ve meyveleri eliyle seçip getirmiştir oraya. Ben genellikle "siz benim için seçer misiniz?" derim. O zaman pazarcı memnun olur. Herkes kendisine güvenildiğinde memnun olur. Bu tavır zaman zaman azıcık zarara sebep oluyor tabii, mesela eve geldiğimde çiçeklenmiş bir brokoli ile karşılaşabiliyorum. Yine de pazar ve pazarcı kültürünü sevdiğim için iki çiçeklenmiş brokolinin canımı sıkmasına izin vermiyor ve dikkatimi başka bir pakete yönlendiriyorum.
Zor iş pazar kurmak. Sabahın köründe kalkmak, çamurda, kışta yollara dökülüp, gün boyu üşüyerek ekmeğini kovalamak..
Saygı duyuyorum onlara, hal hatır sorup, hayırlı iş diliyorum. Kuruyemişcimi asla aldatmıyor, bal kabağını daima aynı amcadan, pazı ve lahanamı aynı teyzeden alıyorum. Bu hafta fazla ucuzdu pazar... Üzüldüm! Neredeyse her sebzenin kilosu bir lira idi. Olmadı en fazla iki lira! Ne kazandı ki bu insanlar şimdi? Yirmi liraya bu haftanın bütün sebze ve meyvesini aldım almasına da, sevinemedim.. Sanki birilerinin cebinden para çalmış gibi hissettim kendimi. Neden bu işin ortası buunamıyor diye aklıma takıldı şimdi.. Bu kadar soğuk ve yağışlı bir günde evine dönen pazarcıları düşündüm.. Allah hepimizin yardımcısı olsun demekten kendimi alamadım...
Neyse, seviyorum seni Pazartesi pazarı! Dilerim hep ol hayatımda:)