HAYATTA NE İSTER İNSAN?
BİLSEK!
"YOGA BİR İÇE DÖNÜŞTÜR.TAMAMEN DÖNÜŞ HAKKINDADIR.GELECEĞE DOĞRU İLERLEMEDİĞİN VE GEÇMİŞE DOĞRU HAREKET ETMEDİĞİN TAKDİRDE, KENDİ İÇİNDE HAREKET ETMEYE BAŞLARSIN.ÇÜNKÜ VARLIĞIN BURADA VE ŞİMDİDİR, GELECEKTE DEĞİLDİR" OSHO
Neye inanacağımı bilmediğim dünyada, kendimden başka seçenek kalmayana kadar dolaştım. İslam düşünürlerinden, Antik Yunan'ın ve Roma'nın en saygıdeğer felsefecilerine kadar herkes ne demiş, şu dünya oyununda nasıl top sürmüş diye tek tek baktım.
Hayatın takım oyunu olmadığına aydım.
Size de olur mu? Olur. Başınıza bişi gelir ve daha önce yaşadığınız başka bişeyle benzerliğinden yola çıkarak yaşadığınız duyguya hızlıca isim vermek istersiniz. Merhamet, öfke, sevgi, nefret neyse o durum ya da kişinin sizde çağrıştırdığı daha fazla zihninizi yormadan yaftalar geçersiniz, di mi?
Oysa bazen hikaye bambaşkadır....
Bana ahir ömrümde birkaç kez oldu ve sanırım şu sıralar bir kez daha oluyor. Belli vazifeyle ve karma temizliği için önüme çıkan olay ve insanları duygu dünyamda yerlerine yerleştirmekte zorlanıyorum. Tıpkı puzzle tamamlayıcısı gibi sabırsızım. Hemen, şimdi ve çabucak olsun diye mızmızlanıyor, kendimi zapt edemeyip akışa müdahale ediyorum. Oysa azıcık kenara çekilip durduğumda görmem gereken yani büyük resim ayan beyan kendini belli ediyor.
Hayatla dansımda hala ritimsiz olsam da en azından artık ayaklarına basmıyoruz birbirimizin ve ben bu dansın hep ileri adımlarla mümkün olmadığını güzelce idrak ettim. Biraz yavaşlıyorum şimdi, daha yumuşak bir yerden bakmak istiyorum yaşadığım şeye ve bana çağrıştırdıklarına. İnsan uzun soluklu bir dostluk ihtimalini soğuk mevsimlere kurban etmemeli.
Olmaz çünkü aşk acıtır.
Bana olan mı? Aşık olamamışım, yanlış alarm. Sadece istemişim, hissi özlemiş, o his bana döner sanmışım. Olsun, fırtına seven birinin melteme razı gelmesi makul değildi zaten.
Dün İstanbul uçtu. Gönül isterdi ki benim için de benzeri olsun, hava gibi darma duman, gözü kararmış ve fırtınanın içinden geçen bir ben olsun. İsterdim fakat içim bambaşka tepki verdi; kenara çekilip izledi. Ve bu büyümek değil, bu iyileşmek veya olgunlaşmak da değil, düpedüz görmek. Olanı olduğu gibi görüp, olduğum yere sabitlenmek.
Koral demişti çocukken "nişanlanalım Elvan, gerçek aşkımızı bulana kadar nişanlım ol"
Aşk hakkında duyduğum en dürüst en içten teklifti. Koral genç bir adam oldu şimdilerde ve dilerim gerçek aşkını bulacak. Ben mi? Ben hala payıma düşen nedir bilmiyorum. Birgün bilmeyi umarak yaşamaya devam ediyorum. Sanırım KOral'ın sunduğunu özlüyorum; samimiyeti ve derinliği.
Cevap veriyorum: aşık olmamışım...
Karaya vurmuş balık gibiyim; ne denize dönecek gücüm, ne de güneşten saklanma isteğim var. İyi sopa yemiş gibi yorgun, toparlanacağımı bildiğimden sakinim. İlk kez gelmiyorum aklımla kalbimin sınırına ve besbelli son da olmayacak.
Benim Dünya sınavım besbelli sevgi. Her defasında daha da zor bir paketle karşıma çıkan, kafamı, hayatımı karıştıran ve nedense hep ama hep en zor günlerime denk gelen... Yeni seneyi böyle karşılayacağımı düşünmemiştim. İçinde zor fakat dayanışmadan yana şanslı günler umuyordum. Oysa hikayenin daha en başında yine uçsuz bucaksız ovalık arazideyim.
Korkuyorum ben, üstelik çok ama çok korkuyorum, yakınlığın her türlüsünden deli gibi korkuyorum. Acı çekmekten değil, düştüğüm yerden kalkamamaktan korkuyorum. Her korktuğumda beni sevmek isteyeni incitmekten korkuyorum. Ve korku korktuğumu yaşatıyor. Belli ki artık kabul etmem lazım. Benim bu hayatta payıma düşen kuşlar, kediler ve ağaçlar. Şu Dünya'da beni ısıtacak tek şey de güneş. Kabul edeyim gitsin!
Hoşgelmiş kabullenişlerin senesi. Hoşgelmiş sabaha pembe bulut bırakan periler.
Ödülü cezası değilse de sınavı hediyesi boldu. Güldüm, sevindim, neşelendim, yürüdüm, yüzdüm, ağladım, öfkelendim. Ağır eleştirilere maruz kaldım. Yok sayıldım, söylediklerimi duyuramadım. Neyi sahipleneceğimi şaşırdım; kendimi mi, yoksa ihtiyaç sahibini mi?
Cüzzi ve külli arasında sıkıştım.
Yeni insanlar geldi, yaz yağmuru gibi ve bazı insanları paketledim, kışlıkları uzak bir köye yollar gibi. Samimiyetsizlik ve dengesizliğe hiç yerim kalmadığını anladım. Sorularım değişti; seviliyor muyum yerine seviyor muyum, duyuluyor muyum yerine duyuyor muyum, dürüst mü acaba yerine ben ne kadar dürüstüm demeye başladı iç sesim. Kocaman kocaman kumdan kaleler vardı uçsuz bucaksız plajlarımda ve yıkılmasınlar diye bariyerler kurmuştum ölü dalgalara. Hepsini tek tek kaldırdım. Kim gelecek ve yıkacaksa kalelerimi varsın yıksındı. Yıkılsın ve mümkünse beraberce yapılsındı.
Yepyeni kova kürek takımları, hiç gidilmemiş plajlar ve tadına bakmadığım tropik meyveler yok muydu gezegende? Niçin tek kumsalda, o yüz yıllık kaleleri korumalıydım ki? Hem hani ben dalga deniz seviyordum? Karar vermiştim; dalgaya da samimi olacaktım, en az kumdan kalelerime olduğu kadar. Sadakat planımı değiştirdim.
Yoruldum, dinlendim. Hastalandım, iyileştim. Kasabalar kurdum içimde. Ateş yaktım kalbimin en geniş meydanına ve tam sevdiğim gibi dev bir kazanda kaynatıyorum çorbayı. Ne kırk köyün ıssızlığına ağıt yakıyorum artık, ne de beklenti içindeyim. Sadece güle oynaya, şarkılar söyleyerek kah dönüyorum kazanın etrafında, kah karıştırıyorum çorbamı dibi tutmasın diye.
Mekandan ve zamandan bağımsız, bana biçilen tüm rollerden azadeyim. Kendi gülüşüm yankılanıyor ormanın derinliklerinde, kimse yoksa bile ağaçlar var, kuşlar var diye içim şenleniyor.
Kalbimden taşan yaşama isteğimin ateşini yakan yıla ne kadar teşekkür etsem az.
İyi akşamlar, biraz sonra güneş batacak ve hepimiz sıcacık evlerimizde karnımızı doyurup, yarın sabaha kadar birbirimize veya battaniyelerimize ve kedilerimize sarılıp, saklanacağız. Yani şanslı olanlarımız böyle yapacak ve kendisi kadar iyi koşullarda olmayanlara da dilerim dua edecek.
Bu sene bana bir haller geldiğini her mevsimi bayıla bayıla yaşadığımı hatta kuru fasulye yemişim de aman suyu ziyan olmasın diye diye ekmek banarcasına keyfini çıkarttığımı biliyorsunuz. Sevdim ben yeni bakış açımı, zira ilk kez hayatın yanımdan geçip gitmediğini, benim ona dahil, onunla paralel, hatta iç içe olduğumu hissettim. Kaçırdığım mevsimler mi? Onları düşünmedim. Elimdekiyle o kadar tatmin olmuş, aldığım her nefese ve adıma öylesine minnetle doluydum, doluyum ki, aklımın köşesinden geçmedi eski mevsimler.
Tek mevsim vardı, içinde olduğum. Sonbahar.
Sık sık arkadaşlarımla buluşuyor, konuşuyorum. Bazen kendime uzun ve içinde oyuncaklarımı açtığım ev ortamları yaratıp taşlar boyasam, kekler, yemekler pişirsem de sevdiğim, kıymet verdiğim insanları görmeyi atlamamaya dikkat ediyorum. Yalnız hissetmek ve eksiklenmek hoşuma gitmiyor. Kendimi sevilip, sevdiğim, korunduğum ve kollandığım bütünlüğe ait hissetmeyi tercih ediyorum. Yalnızlaşmak hiç akıllıca ve sağlıklı gelmiyor.
Uzun sabah yürüyüşleri çok iyi geliyor. Tazelendiğimi, uzun ve buz gibi bir kışa hazırlandığımı hissediyorum. Bu sabah ilk kez kahvaltıda çorba içtim. Yani kendimce yaklaşmakta olan kışa merhaba demiş oldum. Sonra sakin sakin taşlarımı boyadım. Her birinin hikayesini görmek için gözlerimi ve kalbimi açma oyunu oynadım. Biri annem için, biri de kendimeydi. Sonuncusunu da çok sevebileceğim ama kendini hiç sevmeyen bir dostum için boyadım. Boyarken umut ettim, bir sabah uyanır ve kendini sevmeye niyet eder ve beni arayıp "hadi bana yardım et" der diye. Bu bir dilek tabii. Tüm diğer gerçekleşmesini umduklarım gibi.