6 Mart 2026 Cuma

ELMAS'IN BOYA KALEMLERİ



Helvadere köyü, Atatürk ilkokulu burası. Az ilerisi Danişmentlilerin, birkaç bin yıl ötesi dersen Çatalhöyük insanlarının toprakları. Elmas bu okulda öğrenci, ikinci sınıfa gidiyor. Ucunda bembeyaz kurdelasıyla çift örgülü saçları ve Hasandağ’ın obsidyenlerinden daha parlak gözleriyle zehir gibi hergele.  Geçen yaz ablasına yetişmiş boyu posu, onları ikiz zannedenler bile varmış. Okulda da abisinin rakibi matematikte. Çok güzel resim çiziyor Elmas, çiziyor çizmesine de her gün değil; okuma bayramında öğretmeninin hediye ettiği boya kalemleri bitsin istemiyormuş.

 

Elmas’la geçen hafta göl kenarındaki alabalık lokantasında tanıştık. Ablasıyla birlikte nenesinin yaptığı bez bebekleri satıyorlardı. İki küçük kızı ve sepetlerine doldurdukları bebekleri görünce buralardan İstanbul’a götürebileceğim en naif, en güzel hediyelik başka ne olabilir diye düşündüm. Elmas ve ablası Nazlı’yla beraber seçtik bebeklerimi. Parasını öderken kızlarda bozukluk yetişmeyince sorun olmadığını söyledim ama, daha dur ne gerek var diyemeden Elmas “ben bi koşup gelirim bakkala” dedi. Ufacık avucundaki kırış buruş paraları güzelce dizinde ütüleye ütülete, Atatürk resimlerini üst üste koyarak uzattı bana. Çok hoşuma gitti intizam severliği.

Kızlara helva ve çay ikram ettik. Hep beraber sohbet ederek yedik helvalarımızı. Ne ertesi gün ve  ne de daha sonraki günlerde onları göremedim. Garsona sordum. Babaları lokantanın alabalık tedarikçisiymiş. Kızlara da sadece Pazar günleri bebek satma izni veriliyormuş. Ama pek tatlılarmış, tüm çalışanların gönlünü fethetmişler, özellikle de Elmas. Garson bana tuvaletlerin olduğu yerde lambiriye asılmış resmi Elmas’ın yaptığını söyledi. 

 

Tuvalete birkaç gittiğim halde resmi görmemiştim. Garson söyledikten sonra ellerimi yıkama bahanesiyle Elmas'ın resme bakmaya gittim. Gittim ama masaya dönemedim. Öylece mıhlandı bakışlarım çerçeveye. Hasandağ’ın kendisinden bile güzeldi resmi. Elmas zirvesi karlı, etekleri çiçekli çizmişti dağı. Üstelik o çiçek bezeli yamaçlara karışmıştı dağı seyreden iki küçük kızın elbiseleri! 

Masaya döndüm. Duygulanmıştım. Bundan sonra Elmas’ı tanımamış, onun gözleriyle Hasandağ’ı görmemiş gibi devam edemezdim. Ertesi gün okula uğradım. Bakkaldan aldığım gofretleri ve balonları öğretmene teslim ettim. Uygun zamanda dağıtırdı çocuklara. Sonra nedir okulun eksikleri sordum. Sağolsun tek tek anlattı. Aslında pek bir şey eksik değildi ama fazla bir şey de yoktu. Sanırım ne dediğini kendimce anlamıştım. Elmas’la bir iki defa daha denk geldik İstanbul’a dönmeden evvel. Sonuncusunda ona on tane üzerinde pul ve adresim olan boş zarf verdim. Eğer isterse yaza kadar mektuplaşabileceğimizi veya resimleşebileceğimizi, bu da ne demekse o an uyduruvermiştim işte, söyledim. Tabii isterse. Ses etmedi Elmas, ama bi düşürdü yüzünü. Vedayı sevmedi diye düşündüm o an. Tokalaşarak ve sarılarak ayrıldım kızlardan, bi de azıcık gözlerim dolmuş olabilir.. 

 

İstanbul’da hazırladığım kağıt ve boya kalemleriyle dolu koli Helvadere’ye vardıktan birkaç  hafta sonra Elmas’dan ilk mektup geldi. Çok heyecanlandım. Resim yapmıştı Elmas, yine Hasandağ vardı fonda, kocaman, görkemli. Fakat bu defa azalmıştı zirvedeki kar ve resimdeki iki küçük kızın yüzleri artık dağa dönük değildi! Yine çiçekli elbiseler giymişlerdi ve kocaman gülüyorlardı. Şapkalı, elinde mala ve fırçasıyla biri daha eklenmişti  resme. Beni çizmişti Elmas!

 

Hayatım boyunca yaşadığım en güzel ve muhtemelen de tek resimleşmeydi bu. Hemen üstümü değiştirip resmi çerçeveciye götürmek üzere evden çıktım. Sokakta kendi kendime gülerek mırıldandım, resmi kesinlikle salona asacaktım.

Hiç yorum yok: