4 Mart 2026 Çarşamba

DANCING QUEEN

Tuna ve Agi'ye


Tarih kitaplarından bildiğimiz üzere Avusturya Macaristan İmparatorluğu uzun yıllar önce parçalanmış. Her iki ülke de kendi coğrafyasında küllerinden yükselirken, ne güzeldir ki benim oralarda köklenmiş iki manevi kız kardeşim var. Ve yine tatlı tesadüftür ki biri Macar, diğeri Avusturyalı olan dostlarımın davetiyle şimdi tam burada, baharın ve Avrupa’nın ortasında onların ortak geçmişinden bugüne uzanan klasik güzellikleri seyrediyorum. 

 

Budapeşte’den Viyana’ya geçmeden önce Magritte Island’da baharı koklamak istedim. Yıllar önceki son Budapeşte ziyaretimde adanın güzelliğine vurulmuş ve kendime söz vermiştim, bir kez daha gelecek ve gülleri koklayacağım diye. İşte şimdi buradayım, o meşhur Tuna Nehri’nin ortasında, güllerle bezeli büyülü adada.

Aslında ada dev bir park; yürüyüş yapan, koşan, kahvesini içen, sohbet eden, bebeğini gezdiren farklı farklı yaş gruplarından insanlarla dolu. Dolu dediysem, Avrupa’nın doğusunda bir şehrin kalabalığından bahsediyorum, yani bizim toprakların Pazar günü gibi etraf.

Biraz yürüyüş yapıyorum, sonra derin derin içime çekiyorum güllerin kokusunu. Ne kadar ilginç bir his bu, sanki Mayıs ayının ta kendisini kokluyor gibiyim. Hafif rüzgar ve belli belirsiz serin koku moleküllerini daha da güçlendiriyor. Renk ve kokular o kadar aklımı başımdan alıyor ki, kahve ihtiyacımı çok sonra fark ediyorum. 

 

Oturduğum kafede belli belirsiz ısıtan güneşe veriyorum sırtımı. Ilık ılık gevşiyor omuzlarım. Buraların Mayıs’ı bizim diyarın Mart sonu sayılır, biliyorum. Bu yüzden kıyafetlerim birkaç kat ve hafif. Kahvemi keyfini çıkartarak, yavaş yavaş içiyorum. Hesabı getiren garson kız tam Macar güzeli, masmavi gözleriyle nazikçe gülümsüyor. Kahvemi ödeyip ayağa kalktığımda yerde parlak bir şey görüyorum. Eğilip alıyorum. Anahtarsız bir nahtarlık. Üstelik çok tatlı, küçük bir disko topu bu! Gülüyorum kendi kendime, tam da yarın Tuna’yla Viyana’da buluşacakken ne manidar oldu disko topu bulmak! 

Tuna Graz’a taşındı birkaç sene evvel. İstanbul’da Macar arkadaşımın, Agi’nin evinde tanışmıştık. Tanıdığım en komik, en hoşsohbet kadınlardandır kendisi. Ama pek çok değerli özelliği bir yana müzik ve sinemaya tutkusu inanılmazdır. Anahtarlık tam Tuna’ya göre diye geçiriyorum içimden. 

Dancing Queen çalıyor kulağımda.

 

Elimde anahtarlık, gökyüzünde tatlı güneş, şarkı mırıldanarak yürürken o kadar neşeli ve dalgınım ki bisiklet yolunda olduğumu fark etmiyorum bile. Tam kenara çekilmem gerektiğini gördüğümde ani bir darbeyle dengem bozuluyor. Orta sertlikte düşüyorum bisiklet yolunun kenarına ve bana çarpan bisikletten inen adam koşarak yanıma geliyor:

“İyi misiniz?”diyor galiba Macarca. “It’s okey, I am fine”diyorum. Beni yerden kaldırıyor. Kenardaki banka kadar eşlik ediyor. Oturuyoruz. Biraz su veriyor, dizlerime bakıyor. Bir iki dakika sonra daha iyiyim. Yaram berem yok. Konuşunca anlıyoruz ki tam o bana çarpmamak için bisikleti kırdığında, ben de bisiklet yolundan çıkıyorum ve sonuç kaçınılan sahne gerçekleşiyor. Teşekkür ederek kalkıyorum banktan ve düştüğüm yere yürüyorum, Tuna’ya götüreceğim anahtarlık elimden fırlamıştı. Bulmam lazım.

Adam da benimle arıyor ve hayat bu ya, o buluyor. Gülerek bana doğru geliyor ve cebinden aynı anahtarlıktan bir tane daha çıkartıyor. Ama  onunkinin ucunda anahtar da  var. Parmağıyla işaret ederek adadaki otelde mi kaldığımı soruyor, hayır diyorum ama hatırlıyorum kahve içtim orada. Söylemiyorum bisikletçiye. Kaskını çıkartıyor. Saçları çok güzel. “Çok uzak değil, bir özür kahvesi ısmarlayayım size” diyor. Biliyorum üst üste iki kahve çarpıntı yapacak ama zaten nabzım tatlı tatlı yükselmeye başladı bile. Kabul ediyorum.

 

Elimizde disko toplarıyla az evvel kalktığım masaya doğru yürüyoruz, garson kız bu defa daha kocaman gülümsüyor. Kulağımda Dancing Queen.

 

Hiç yorum yok: