26 Ağustos 2012 Pazar

KAZI BİTİYOR...

 
Yaklaşık iki aydır evim burası. Ha tabii birde uyumak için kullandığımız ve dünya tatlısı kızlarla paylaştığım odamız var. Sabah kapısını açıp, bir gün öncenin çanak çömleğini yayıp, çalıştığım masa bu. İçinde soğuk su olan buzdolabı ve bu alanı nasıl kullandığımızı anlatan pano da işte tam orada.
Zor bir yaz oldu. Arkeolojiyi özlediğimi, ama bu camianın çirkinliklerini hiç özlemediğimi anladığım, uzun upuzun bir yaz..
Her daim sevdiğim bu şehrin, en sevdiğim dönemine bu kadar yaklaşmışken nasıl vazgeçeceğimi bilmiyorum. Keşke bir yolu olsa. Keşke oniki ay burada veya dünyanın bir köşesinde unutulmuş bir kitaplıkta çalışarak geçirebilsem. Ne güzel olurdu! O zaman hayat bana bayram olurdu.
Yıllar önce, genç ve çok havalıyken, aşkını reddettiğim bir oğlan, "kütüphanelerde çürürsün inşallah" demişti. Ah ya, keşke öyle olsaydı azizim. Rica etsem bu dileğini yineler misin?
Kış gelmeden, mümkünse Konya seyahati evvelinde Süleymaniye - Vefa ve Zeyrek anlatmak istiyorum. Şöyle Sinan'ın kubbesi altında yayılıp, ardından Darülziyafe'de yemek yiyip, en telvelisinden kahve içelim. Fallar bakıldıktan sonra Süleymaniye'nin etrafını tavaf edip, Molla Gürani'den bahsederek Vefa'ya inelim. Bir bardak boza içip şenlenelim. Sonra mı? Ver elini Zeyrek!
Gün sonunda Sur Kebap yapalım derim. Hatta hala enerjimiz kalırsa Karaköy'de bile soluklanırız azıcık.
Bütün bunlar bana İsa'yı unutturur mu? Mudraların hıristiyan alemine geçişini merak etmeyi bırakır mıyım bilinmez..
Arkeoloji bir mikrop! İnsanın içine girmeye görsün!
 

25 Ağustos 2012 Cumartesi

KEFENİN CEPLERİ ÇİL ÇİL ALTIN!

Elbette aramızda bir bağ yok. Elbette ne hissettiklerim, ne de düşündüklerim sana ulaşmıyor. Aynı gökyüzünün altındayız denir ya, inan o bile şüpheli bizim için.
Onlarca insan ölüyor, gazetelerde çarşaf çarşaf cenaze törenleri.. Gözü yaşlı insanları sen de görüyor musun? Acıları sana tanıdık geliyor mu? Yoksa hala kefenin ceplerini mi dolduruyorsun?Neden bu kadar aç senin ruhun?
 
Afedersin, sana böyle ağır sözler söylememeliyim. Ne kadar içimden gelse, ne kadar tam da hakkın olan sözler bunlar olsa da söylememeliyim. Seninle aramda bir fark olmalı. Ve o fark daima kalmalı.Karanlık tarafa geçmemeliyim.
 
İhsan Oktay Anar'ın kitabı çıktı bugün. Aldın mı? Okuyacak mısın? Gerçi okusan ne fayda, nasıl olsa aynı kitabı okuyup başka şeyler anlamayacak mıyız?
 
Neyse, bunaltıcı bir C.tesi gününden kucak dolusu sevgiler..Kusura bakma, canım ne zaman sıkılsa sen aklıma geliyorsun, bulaşmadan duramıyorum. 
 
Öperim yanaklarından:)

23 Ağustos 2012 Perşembe

AYVALIK, VAH BALIK!

İnsan Ayvalık'a kadar gider, daha da azıtıp bayram kalabalığına karışır ve Cunda'ya bile uzanır da bir balık yemeden döner mi? Döner! Zira Rabbim öylesine büyüktür ki, o insanlar daha güzel bir yerde rakı içer, kendini mezelere kaptırıp fazlasıyla doyar! Bakınız alt satırda mevzudaki adresi veriyorum:
Veli Usta'nın Yeri. Eski Gümrük Meydanı No: 16.

Biz amcayı ve mekanı sevdik. Servis güzel, manzara halliceydi. Sadece barbun yiyemediğimize üzüldük. Dediğim gibi, mezeyi abartınca yer kalmadı! Kısacası Ayvalık'dan balık yiyemeden döndük!

Kaldığımız evi de sevdik. Nicedir yataktan kalkıp, yürüyerek denize gitmemiştim. Allah Muse Beyefendi'nin babasından razı olsun, iyi ki bu yazlığı almış.  Özellikle balkonları ve bahçeyi pek sevdik. Bol bol okuduk, hiç ama hiç yazmadık! Jasmin Hanım'a son gün yazdığım kart hariçtir:)
Acıkınca yemek yedik, uykumuz gelince de uyuduk. Rüzgar, deniz, kum ve güneş dışında bir isteğimiz yoktu. Onlardan da bolca vardı.
 
 
Tatilin en şişkosu bendim. Üstelik manikürsüz, pedikürsüz en hırpani halimdeydim. Bıyıklarım, kaşlarım ve sakallarımla "pala zehra" lakabının doruklarındaydım! Ucuz mayom ve turuncu şortumla plajda göz doldurdum! Tatilin en misafirperveri kesinlikle Muse, en şakacısı* Prusya Kralı ve en mutlusu da  kesinlikle annemdi. Annem plaj kıyafetleri, muhteşem fiziği ve neşesiyle "kızına bak, anasını al" lafını canlı canlı yaşattı sağolsun:) İnsanlar utanmadan annesi daha güzel diyorlar ya!!! Ayıp ayıp!
 
 
Bol bol okey oynayıp, kaybettiğim her oyundan sonra ısmarladığım dondurmalarla semirirken, "vay anasına dedim; insan hem kumarda, hem aşka kaybeder mi yahu. Yuh bana!!"
Neyse dondurma ucuz ve bol idi. Sıkıntı yaratmadı:)
 
 
Ne kumarda kaybetmek, ne de plajın en tombulu olmak gördüğünüz gibi neşemi azaltmadı. "Benim adım Elvan.. " diyerek başlayan o manyak Ankara türküsünü söyleyip söyleyip, oynadığım yetmiyormuş gibi, bunu dilime dolayan Dicle hanımefendi yüzünden ailem tarafından kazıda seviyeyi düşürmüş olmakla suçlandım:))) Zira halka karışınca ayarım bozuluyor bunu kabul ediyorum! Elimde değiiill!
Muse kardeşin üzerine oturduğum kareleri de paylaşmak isterdim ama kendisi uygun bulmadığı için atlıyorum. Oysa ne güzel çıkmıştık!!!
 
 
Bu arada Cunda'ya merkezden kalkan motorlara binerken rüzgara bakmayı unutmayın. Rüzgara nasıl bakılır diye de sormayın!Motorcu amcalar bildiğiniz sapık! Halkımızın sudan korkuyor olmasından acayip zevk alıyor ve inadına dalgaya yanlış yerden giriyorlar! Açıkcası bir an, sanırım adaya yüzerek gideceğiz dedim!

Ah bir de Talat Paşa Caddesi'ne uğrayın. Orada eskiciler var. Rakamlar İstanbul'a göre çok uygun. Çeşit az ama bakmaya değer. Özellikle porselenler nefis... Bir iki tane de havalı dükkan  var civarda. Eski opal bardakların kalıbını alıp, seramik olarak tasarlamışlar. Ayrıca "dal saplı porselen cevzeler" var. Tanesi 90 TL!! Fiyatlar şişik ama fikir kayda değer.
 
Tatilin okumalara doyamayan ahalisinden bahsetmiştim değil mi? Bakınız bir kanıt daha. Allahım bu insan o rezil çeviriyi nasıl bitirdi??? İnanılmaz!!! Yılın okuma osKar'ı ona verilmeli!
 
Aaa bir dakika, bu tatilde bol bol kahve falı baktığımızı ve inanılmaz rüyalar gördüğümüzü söylemiş miydim?
 
 
Bakın o fallardan bir tanesi. Fincanın içindeki kadını görüyor musunuz? Hani saçları topuz ve sırtında çanta olan? İşte o benim! Gidiyorum:) Ufuk bembeyaz, ferah, açık! Ve ben sonunda yoluma gidiyorum!

Annem için tatilin en mutlusu dedim hatırladınız mı? Ayrıca en güzeliydi... kanıt aşağıda:


Kısacası biz bu tatili çok sevdik. Hepimizin emekli tatiline pek ihtiyacı varmış ki, iyi geldi. Gelecek yıl ailemizi genişletmiş olarak ve bu defa uzak diyarlara tatile çıkmayı planlıyoruz. O vakte kadar benim bu şahane ve pek şirin fotoğrafımla tatil defterimizi kapatıyor ve diyorum ki gökten üç elma düşmüş....



Önemli not. Bu açıdan fotoğraf çekme fikrini Prusya Kralı'ndan arakladığımı kabul ediyorum!
 
*Boyabdesti, girlabdesti!!!!
 

16 Ağustos 2012 Perşembe

KUL HAKKIYLA KARIN DOYURANLARA AFİYET OLSUN

İki yaz önce bizim ashramda çalışmıştım biraz. Sabahları hocamla güne başlamak dünyaya bedeldi. O rutin içinde yüzyıllarca yaşayabilirdim. Tabii mümkün olsaydı...Olmadı, olamadı.
Şimdi bir başka rutin oluştu hayatımda; eskiden ait olduğum, ya da ait olduğumu sandığım küçük, küçücük dünya.
Bu dünyanın dört bir yanı sularla çevrili. Günbatımlarında manzarasına doyum olmuyor. Su her daim berrak ve masmavi. Ayaklarımı yere bastığım adanın her metrekaresi yeşil, çiçeklerin her biri ayrı güzel. Bol meyva ve sebze var burada. Bereket boynuzlarıyla dolaşan periler, elini atsan tutabileceğin kadar bol miktarda balıkla dolu nehirler ve daha neler neler... Kafamı çevirdiğim her yerde bir güzellik. Pan, Metis ve kayıkçıyla sohbetin tadı, Dionysos ile şarap yudumlamanın zevki paha biçilmez.
Adanın etrafındaki köpek balıkları olmasa hayat olabilecek en güzel noktada belki...
Bazen aklımı kenara koyuyorum bu manzaraya seyrederken, sezgilerimle bakıyorum ellerime. Parmaklarımın arasındaki perdeler, yüreğimin kanatlarına denk. Yüzmem lazım! Uçmam lazım! Bir ömür köpekbalıklarından korunarak nehirde mi yüzeceğim?
Yapabilir miyim? Yüzemediğim bir denizi özleyerek, sadece seyrederek yaşayabilir miyim?
Şimdilerde susuyorum, kendime ve bu adaya haksızlık etmemek, hakkını , hakkımı yememek için, iç sesimi duymaya çalışıyorum. Kulağımı kalbime dayadım, dinliyorum:)

9 Ağustos 2012 Perşembe

KAZI KAZI BİTMEZ BU VATANIN...

Kazı evi hayatımız şükür iyi gidiyor. Envanterlikler, tümlenmesi gerekenler ve Petra'yı bekleyen çizimlik malzemeler her daim hazır.
Ama ashramımı özledim... Çocukları özledim:) Ki son aylarda ısınan havalarla birlikte dersler o kadar zorlaşmıştı ki, bitsin diye geçirmiştim içimden. Oysa şimdi eğitiminin son aşamasına gelmiş çocuklarla daha çok sıkılıyorum:) Beş yaşındaki çocuğa "sifonu çekmek lazım" diyerek, Bay Kaka'nın hikayesini anlatmak kolay. Ama 25 yaşındaki insana kaka ve tuvalet fırçası arasındaki ilişkiyi nasıl anlatacağımı hala bulamadım!
Velhasıl, ülkenin dört bir yanından, farklı kültürlerden gelmiş bir avuç insanla Bizans'ın dehlizlerinde yuvarlanıp gidiyoruz. Kah kanalizasyon künkleri, kah temiz su künkleri gelirken, zaman hızla akıp gidiyor o künklerin içinden. İşin güzel tarafı bu kazıya dahil olurken ne kendimden, ne de malzemeden bir beklentim yoktu. Fakat Bizans sadece hikayeleriyle değil, artık malzemesiyle de ilgimi çekmeye başladı. Galiba doktora yapacağım. Galiba ama, daha karar vermedim. Sadece şunu biliyorum, Bizans'ı hep sevmiştim, şimdi daha çok seviyorum.
Kalan ömrümü yoga, yazı ve Bizans arasında pay etmekte bir sakınca görmüyorum. İyi olan kazansın. Zira manyaklar her yerde. Yazının başlığı bu sebeple kazı kazı bitmez...
... bu vatanın ne hazinesi, ne de salağı! Sabah aldığım bir mailde yoga camiasının tanınmış simalarından Z.A. gruba bir mail atmış. Kendisi, maili "yine ortalığı çalkaladım" diye bitirmiş. Nedir efendi bu özgüven? Kimsin sen ortalığı çalkalayacak? İyi bir tüccarsın tamam, eğitimin de yaldızlı ona da tamam. Ama benim hocam seni döver! Hem de ellerini hiç kullanmadan! Neyse, Z.A. ları kazı kazı bitiremeyeceğimiz aşikar. Bu durumda yaşasın Bizans!

1 Ağustos 2012 Çarşamba

HUZUR:)

Huzurlu, keyifli bir kazı evinden kucak dolusu sevgiler herkese. İstanbul il sınırları içindeki kazı evimizde sessiz bir akşam. Arkadaşlar sahile Ay seyretmeye gittiler. Ben gitmedim. Biraz işim, bolca tembelliğim vardı.
Londra için gün saymaya başladım. Herkesi, özellikle Özgür'ü özledim:) Duydu mu acaba?? Sanmam, şu sıralar olimpiyatlarla meşgul:))