8 Ekim 2018 Pazartesi

LİSTEDEKİ YERİM




Benim merhametim ve öfke patlamalarım aile içinde meşhurdur. İnsanlar birincisine teşekkür bile etmezken, ikincisini koz olarak ceplerinde taşımaya bayılırlar. Neyse ki ilerleyen yaşımla beraber dünyanın gidişatına inat, merhametim artarken, öfke krizlerimi kontrol etmeyi öğrendim. Öğrendim derken hemen ümitlenmeyin, hala öğrenci sayılırım:)

Yaklaşık bir yıl önce katıldığım değerli bir çalışmada daha ilk dakika sorulan soru, hiç beklemediğim bir cevap getirmişti:

"Neden buradasın?"

"Çok yorgunum; kronik yorgunluğum var. Zihnimi, bedenimi, daha da önemlisi ruhumu dinlendiremiyorum. Neşem azaldı ve en önemlisi etrafıma olduğum kadar kendime merhametli değilim..."

Aslında her şeyi bir çırpıda söylemiş ve ağzımdan dökülen kelimelere ben bile şaşırmıştım. Kendime karşı alabildiğine merhametsiz ve öfkeliydim. Dışarıya ise cömert ve sevecen fakat yorulup tükenince de bir o kadar sabırsız ve öfkeli! İki zıt kutup arasındaki salınıp durmak canımı yormuştu! Dengelenemedikçe daha da yorgun hissediyor, sanki içime doğru hızla yol alırken dikenli tellerle her yerimi yırtıyordum. Her şey, herkes batmaya başlamıştı. 

Bana ne oluyordu?

Bahsettiğim eğitim bir yıl sürdü. O süre zarfında öğrendiğimiz tekniklerle sadece etrafımdaki insanlara değil, kendime de olumlu, huzurlu ve sakin hissetmeme destek olacak çalışmalar uyguladım. Nihayet, uzun yıllar sonra etrafıma gösterdiğim ilgi ve alakayı azıcık da olsa kendime göstermeyi başarmıştım. Bu beklenmedik gelişme beni kendime dair umutlandırdı.

Yanılmamışım, bir süre sonra okuduğum kitapla* şunu hissetmeye başladım, evet dikenli teller vardı, ama benim de onları kucaklamama seçeneğim vardı. 

Yavaş yavaş kendime ayırdığım zamanda cömertleşmeye başladım. Tembellik etme hakkımı, kendi önceliklerimi ve seçimlerimi dile getirme özgürlüğümü keşfettim. Bunun adı bencillik değildi. Sonsuza kadar Mutlu Prens'i** oynayamazdım. Neyse ki gözlerimi de vermeden evvel, baktığımı görmeye başladım. 

Böylece kırlangıç ölmeyecekti.

Gündelik hayata nasıl yansıdı derseniz, mesela yıllardır öğrencilerime bıkmadan usanmadan anlattığım "anda kalma sanatınının" bizzat icracısı oldum. Şöyle ki işe en basit rutinlerimi bozarak başladım. 

Yataktan kalkarken acele etmeyi bıraktım. Uyandığım saatte ve canım istediği için güne başladım. Pijamalarımı paldır küldür çıkartmayıp, sabahlıkla gezinme adeti edindim. Ne zaman hazırsam, o zaman üstümü başımı değiştirdim. Kahvaltı saatimi de ucu açık bıraktım. Nasıl olsa acıkacaktım, illa "sekizde yenecek o kahvaltı" diyen diktatörü devirdim.
Sabah saatlerinde kedimle konuşmak, onu doyurmak ve sevmek için geniş zaman ayırmaya başladım. Bedenimin sabah sporu veya yogası sevmediği gerçeğiyle barıştım. Sadece kahve, kahvaltı ve meditasyon bana daha iyi geliyordu, varsın diğerleri akşama kalsındı!

Bunların dışında herkese ve her şeye yetişmek sevdamı bıraktım. Evet gönül tüm yaralara merhem, tüm dertlere deva olmak istiyordu ama önü ardı bir insandım. Yaşam sürem, kazancım ve gücüm, özellikle de ruhsal gücüm sonsuz değildi. Haddimi bilmeye, sınırlarımı zorlamamaya, egomu şişiren fedakarlıklardan kaçınmaya başladım. Tek başıma olmak yerine yardım istemeyi denedim. Eğer  bir bütünün parçasıysak o zaman neden yalnız savaşçı olacaktım ki? Ordunun formalarından bi tane kaptım ve hayat  kolaylaşmaya başladı.

Öncelik sıralamasında yürüyüşüme, yemeğime, kedime, kitabıma, çalışma saatlerime yer açtıkça omuzlarımdaki gerginlik azalmaya, öfke patlamalarım seyrekleşmeye başladı. Kendimi bildim bileli içinde kıvrandığım, yorucu döngü sanki ufak ufak ritim değiştiriyordu. 

İşte böyle böyle yıllardır listenin alt sıralarında değersiz, yorgun ve de bıkkın hisseden Elvan Hanım'ı yukarılara taşımaya başladım. Şimdilik ilk sıralarda uzun süre kalamasam da, nihayetinde ilk üçteki yerimi korumayı başardım. Bu az bir şey değil, çünkü ilk üçte olmak demek kendine merhametli, şefkatli davranmayı başarmak demek. Dersteki öğrencilerim kadar, kendi sırtımı da sıvazlamak ve "afferim kızım sana" demek. Daha da güzeli yorgun ve tükenmiş hissedene kadar her naneye yetişmemek kronik yorgunluktan sıyrılmak demek.

Bütün bunlara güzel yemekler, spor, yoga ve meditasyon  da eklemişsek oh derim, artık her gün ölüm yok, yaşanmamış anlara öfke yok, korkuya, geçmişe, gelecek kaygısına teslimiyet yok. Olabildiğince şimdiki zaman, anda kalabilmek, uykuya dalmamak var. Ve elbette tökezlemek ve eski döngüye kapılmak hep mümkün ama fark şu; o dönüş anlarının devamında bunu görüp, paniklememek ve kalınan yerden devam etmek var.

Son bir şey, ajandayla yaşamayı çok seven biri olarak, zaman ve planlama takıntıma da ayar çektiğimi söylemeliyim. Evet hala o minicik defterlere annemle çay, pazar alış verişi, PTT gibi notlar düşüyorum ama bir davet alırsam veya aniden canım başka bir şey yapmak isterse tamamen iç sesimi dinliyorum. Hızlıca, tam da o anda duruma göre karar vermeye, akışı hissetmeye çalışıyorum. Zamanla sörf yapmak kolaydır demiyorum, hayatın tamamı ninni gibiyken uyanık kalmanın kolay olduğunu hiç söylemiyorum. Ancak denedim ve olabileceğini gördüm, gayet mümkündür diyorum. Neye mi yarar? 

Listedeki popülerliğinizi arttırır!









Hiç yorum yok: