17 Haziran 2024 Pazartesi

GEÇEN YAZ NE OLDU?

 

Ormandayım. Her yanımda ağaçlar var. Neredeyse gökyüzüne değdiklerini hissediyorum. Uzun, sağlıklı, sarılsam kollarımla kavrayamayacağım kadar kalın gövdeliler. 

Kadife gibi ayaklarımın altındaki örtü, tatlı bir serinlik üflüyor yüzüme bastığım toprak. Huzur içinde miyim? Değilim. Korku? ı ıh. 

O halde günaydın.

Uzun ama upuzun yıllar boyunca sadece başkalarının iyiliğini düşünerek, BOYUNA POSUNA BAKMADAN HERKESİ İYİ KILABİLECEĞİNE İNANARAK yaşayan bir kız varmış. Diğerlerine, özellikle de talihsizlikler içinde yol almak zorunda kalmış biricik annesine hizmet ederek ve bolca fedakarlık yaparak sevileceğini zanneder, sabahtan akşama kadar gözlerini kulaklarını dört açıp en ufak yardım çağrısını kaçırmamaya dikkat kesilirmiş. Yorulurmuş, gerilir ve bazen yardım ihtiyacını dile getirirmiş ama öyle zamanlarda o kadar şiddetli bir yalnızlıkla, kendi köşesine terk edilmekle cezalandırılırmış ki, bunu mümkün olduğunca göstermemesi gerektiği zamanla öğrenmiş.

Günler geçtikçe o kadar kafayı sıyırmış ki diğerlerine yardım konusunda  listesine kimseli çocuklar, kediler, kuşlar, köpekler ve bitkiler de dahil olmuşlar.

Şu bahsettiğimiz kız var ya, işte o, sağdan sola koşuşturup elindeki yapılması gerekenler listesine yetişmeye çalışırken, günler de boş durmuyor ve birbiri ardına hızla akıp gidiyormuş.

O sene yaz çabuk gelmiş. İnsanlara nefes aldırmayan sıcak, değil koşuşturmaya, uzanıp rahatça uyumaya bile izin vermiyormuş. Kız ve erkek kardeşi uzun yıllardır yollarının düşmediği kıyı kasabasına gitmeye ve yeni bir başlangıç mümkün müdür bakmaya karar vermişler. Daha doğrusu kardeşi gitmek istemiş ve kız da elbette eşlik etmiş.

Kasabadaki günler ve geceler eğer iyi bir yerden bakmak istemezseniz şehirdekinden bile bunaltıcıymış. Kimse uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, hatta konuşmakta bile zorlanıyorlarmış.

Haftalar birbirini kovalamış. Kızın kardeşi oturduğu yerden etrafı eleştirmekten ve memnuniyetsizliğini dile getirmekten sıkılınca şehre dönmek için bir bahane uydurmuş.. Kız ve kedisi kasabada kalmışlar.  O ikisi her sabah erkenden uyanıp, balkondaki kaktüsün boyunu yavaş yavaş geçen begonvili izliyor ve kahvelerini içerek günün en güzel saatine eşlik ediyorlarmış. Balkonun yerleri o çok eski filmlerdeki küçük taş kırığı bloklarla döşeliymiş. Siyah, beyaz ve pembe kırıklı bir tür mozaiğe benzeyen taşlarla. Kız hem bu taşlara çıplak ayakla basmayı çok seviyor, hem de kedisinin sabah serinde taşlara uzanıp mutlu olmasıyla kendini iki kat keyifli hissediyormuş.

Her sabah Dünya'nın en güzel töreni gibi başlayan günlerde hayat denize gitmekle devam edip, kıza neredeyse tüm vazifelerini unutturmuş..

Mevsimin yazdan sonbahara dönüşünü suyun ısısıyla hissetmek kızın ruhuna o kadar iyi gelmiş ki, eğer birkaç günlüğüne şehre gitmeseymiş  aslında şu yaşadığı hayat hiç uyanmak istemeyeceği bir rüyaymış. Ama ne yazık ki şehre gitmiş. Şehirde kaldığı sürede ne kadar anlaşılmadığını, istediği kadar çabalasın bazı olayları ve kişileri katiyen daha iyi olduğuna inandığı bir hayata ikna edemeyeceğini açıkça görmüş. O hiç yapılmaması gereken ziyaretten geriye yol boyunca ağlayarak dönmüş.

En kötüsünün henüz yaşanmadığını da birkaç gün geçmeden görmüş. Kardeşi tarafından verilen direktifler, şehre aynı anda gelen iki eski ve kıymetli dost ve yan kapıda yaşayan akıl hastası bir komşuyla hayatının en ağır sınavı eşikteymiş.... Üstelik görmezden gelemeyeceğiniz bir aile dostu olan komşu yıllarca teyze dediği biriymiş.  Bütün bunlar az diyorsanız sadece bizim kızı değil tüm kasabayı perişan eden su problemi de tüm olan ve olacakların en zirve noktasıymış.

Akrep Tutulması çok kalın bir sınav kağıdıyla gelmiş. Yalnız ve çaresiz olmayı, etrafındakilerin o hizmete bu kadar hevesli oldukça sadece daha da talepkar olacaklarını ve her zaman yaptığı gibi koşulsuz destek verdiği sürece onu seveceklerini, aksi takdirde onların nazarında ederi olmayacağını kıza güzelce anlatmış. Anlatmış  ama o anlayış ve anlayış öyle hazmı kolay bişi değilmiş. Bedeli ağırmış. Fakat ödeme planı dışında hayata düşen beklenmedik faturalara bir yenisi eklense ne olurmuş?

Bilinen tüm iyilikler, iyi kılma çabaları tuzla buz olurken, en yakını sandığı kardeşi tarafından tüm kristalleri bir anda kırılan kız, acısından varı yoğu tutuşturmuş. O an yakınında olan ve belki de hayatının en kıymetli karakteri, tek dostunu bile yakıyormuş neredeyse.

Ne denizle, ne içki, ne de başka şeyle soğuyamadan günlerce alev alev dolanmış. Saçını söndürse eteği, gözlerini kapatsa ciğerleri tutuşuyormuş. Acıdan ölmek mümkün mü sorusuna dev puntolarla almış cevabını. Fakat ölmemiş. Birkaç hafta sonra zerre sakinleşmemiş ateşini de bavula tıkıp şehre dönmüş. 

Yaşadıklarıyla, uğradığı haksızlıkla yenişmesi günler, haftalar hatta aylar sürmüş. Hayat dilencilik etmek, beni gör, beni sev çığlıkları atmak için ne kadar da kısaymış. İnsanın sevmesi gereken, güvenmesi gereken kişi sadece kendisiymiş. Ancak o zaman diğerlerine kırılmak, onlardan hakkımız olduğuna inandığımız takdiri beklemek anlamsızlaşıyormuş.

Kız anlamış. Sadece sindirmek, bütün bunları elleriyle inşa ettiği gerçeğiyle yüzleşmek zaman alacakmış. Gerekeni vermemek kadar, gereğinden fazla vermenin de sorun olabileceğine uyanmak hazmı kolay bişi değilmiş.

İnsan en derin korkusuyla yüzleşmeden ayağa kalkamazmış. O gece kız yatağının altındaki canavara bakmak için örtüyü kaldırmış. Fakat orada bir canavar yerine mini mini bir çocuktan başka birşey bulamamış. Şimdilerde o ikisi kol kola el ele gezmekteler. Kendilerine yepyeni bir yaşam kurabileceklerine inanarak nefes almaya çalışıyorlar. Başarırlar mı bilemeyiz ama denemekten başka çareleri olmadığı da çok açık.

Ben ikisine de, hatta kızın kedisine de mutlu bayramlar demek istiyorum. Hayattayız nihayetinde:)








16 Haziran 2024 Pazar

TUHAF BİR SABAH

 

Kan akışımı hissedemiyorum ellerimde, sanki kanım bütün bedenime pompalanıyor fakat dirseklerimdeki engeli geçip ön koluma, parmaklarıma ulaşamıyor. Rüzgarın oturduğum yerde esmeyip, karşı köşede çiçekleri uçurması, sonbaharın Eylül'de değil, Haziran'da kuruyan ilk yaprakla girizgah yapması tuhaf.

Tuhaf bir sabah.

İYİ BAYRAMLAR

 

Hayat bütün korkularımızı yaşatmadan bitmiyor, gitmiyor. Dayım hastaneye düşmekten korkardı, tam istemediğini yaşadı. Son iki gecesini hastanede geçirdi. Üçüncü geceye gücü kalmamıştı. Ben ailemin yokluğuyla sınanmaktan korkardım, belki bu yüzden kendimi hiçe saya saya titrerdim üzerlerine ve bu sabah yoklar!

Ben mi? Yaşıyorum. Onlar? Yaşıyorlar.

Çok sıkıldım benden kolay vazgeçilmesinden. İşe yaradığım sürece sevilip, fikrimi, daha fenası duygumu söylediğimde tartaklanmaktan. Artık gücenmiş ve kırılmış olmaktan da yorgunum. Ortada ölüm yok diyorum kendime, sadece birileri beni istememiş. Tıpkı benim de birilerini istemeyebileceğim gibi.

Ailemin beni gözden çıkarttığı ikinci bayramın sabahında,  kendimle baş başalığımla daha ahenkli olacağım günlere doğru ivme kazandığım yerdeyim.

Bayramlardan ne olursa olsun nefret etmemeye çalışacağım. Dünya'da yeteri kadar nefret var.

Hepinize İyi Bayramlar


11 Haziran 2024 Salı

ORMANDA NELER OLDU VOL.II


Ormana girerken en çok istediğim şey yeniden hissedebilmekti. Dışarıda izin verilmeyene, baskı ve zulümden baş kaldıramayana ormanda alan açmak istedim. Öyle kendi halime bırakılınca ne zaman acıktığımı, ne vakit uykumun geldiğini merak ediyordum. Kendimi adeta dedektif gibi izlerken yataktan hangi duyguya tutunarak kalktığımı veya hangi ezberin beni yastığa geri bastırdığını anlamak adına gözümü kulağımı dört açmıştım. 

Uzunca bir vakit gelen gidenim olmadı. Ana şalteri kapatılmış gibiydim. Bedenimin his kaybı can yakıcı boyutlardaydı ama can acım yoktu. Sadece ruhum, o bu eksikliği derinden yaşıyordu. Canlılığımdan, verdiğim tepkilerin gerçekliğinden emin olamıyordum. Aslında ben uzun zamandır yaşadığım hiçbir şeye anlam veremiyordum. Kendi hayatımda canlılığını yitirmiş ve  görevlendirilmiş bişi idim de acaba o şey ne idi?

Haftalar haftaları kovaladı. Kardeşimin doğum günümde verdiği kuş lokumum bitmiş, ağzım yavaştan acılanmaya başlamıştı. Dışarıdaki Dünya ılık ılık akıyordu ve uzun zamandır olmadığı kadar da yumuşaktı eyvallah da içimdeki dikilitaş milim oynamıyordu.

Orman metaforu bir anlamda çok işe yararken, öteden beriden yol alıyor muydum hiç bilememiştim. Pek çok insanla aram açıldı. İnsafsız, empatiden mahrum ve nasıl da merkezlerine sıkı sıkı tutunuyor olduklarını gördükçe, yıllar boyu kendime yaptığım, her ihtiyaç sahibiyle öncelik tahtımı tacımı bırakıp fırladım tüm anlar, her olay içimi cayır cayır yakıyordu. Bir tür kundakçıydım ve geri dönüp baktığım her sahne ben onu yok edeyim diye tutuştururken, dönüp beni yakıyordu!

Bütün kış içim soğumadı. Dayımı uğurlarken avuçlarıma doldurduğum samimiyet ve merhamet hariç, ellerimden çekilen hayatı an be an hissetmek dışında canlılığım şüpheliydi. Dayımın yolculuğu, ölümü bile benim varlığımdan gerçekti. Bedenim yaşama böylesine kapandıysa acaba bu nerede olmuştu? Ve kimbilir bilmeden, istemeden kimlerin canını yakmıştı?

İşte ormanda bunlar oluyordu. Çıkışa günler sayarken çıkıp çıkamayacağımı bilmezken geri dönüp baktığımda kendimi olsa olsa balkonu bir uçtan öte uca yürümüş karınca gibi hissediyorum.

Bugünlük diyeceklerim bu kadar.


10 Haziran 2024 Pazartesi

ORMANDA NELER OLDU VOL.I

 

Geçen sene aşağı yukarı bu zamanlarda elli yaşıma hazırlanıyordum, hazırlanıyordum derken neredeyse hiçbir şey yapmıyor, bir kaya parçası gibi varoluş, varlığımın anlamı üzerine kös kös düşünüyordum. İnsan tatmin olmadığı, memnun olmadığı düzeni değiştirmekte neden böylesine acizdir sorusu benim hazırlanamayışımda gizliydi; sadece düşünüyordum. 

Eylemsiz nasıl olacaktı acaba o değişim, dönüşüm?Hepimiz severiz, sevmesek bile sıkı sıkı tutunuruz bildik alanımıza ve kader kurbanı olmayı tatlı tatlı kucaklarız hezeyanlarımızla. İşte meselemiz!

Biliyorsunuz ormanda geçen sürenin sonunda üç seçeneğim vardı. Çok şükür birini elemiştim; eski düzene dönmeyeceğimi biliyordum. 

Kaldı bir ay ve iki seçenek. 

Ormanda yaşamaya devam edeceksem, bu nerede ve nasıl olacaktı? Yeni bir işleyişi olacaksa hayatımın acaba onu nasıl başlatacaktım? Kirlileri makineye atmak en yaşam pırıltısı veren eylemimken, kendime yemek yaparken dahi böylesine lütufkar iken, ben nereden, nasıl ve hangi itki ile ivmelenecektim?

Hayatım boyunca uyuşturucu kullanmamış olmakla içten içe övünüp, pek çok yakınımı da zayıf bulmuşken, travmalarımı giyinip, masal dünyasında saklanmam uyuşturucu değil ise ne idi?

En zor yüzleşme insanın kendisiyle olanmış. Şöyle boydan gösteren bir aynanın karşısına geçip "ayna ayna söyle bana yuttun mu attığım yalanları?" diyebilmekmiş.

Belki de bu yüzden kendimden başka yüzleşmek istediğim hiçkimse kalmadı. İsteyen herkes bunu tekbaşına yapmalıymış, mis gibi anladım.

Bir sabah aniden İtalya veya Yunanistan kırsalında ya da deniz kenarında bir evde rüzgar sesiyle uyansam, yepyeni bir dil, bilmediğim gelenekler, denemediğim yemekler ve etrafta geçmişimden olmayan yepyeni insanlar yaşsaydı acaba sevinir miydim? Gerçekten bilemiyorum, insan nasıl sevinir? Sevinç hala gezegende ikamet etmekte midir?

Anlatmışımdır belki, geçenlerde Burhan'la balkonda otururken ve elbette hayatlarımız hakkında konuşurken "yanlış durakta inmişim de bir sonraki otobüsü bekliyor gibiyim" demiştim. Dünya benim için hep yanlış durak hissiydi. Ne gezegene, ne bir aileye, ne de kendi içime yerleşebildim. Arkasındaki yapışkanlı kağıt çıkartıldıklatan sonra yerine düzgün yapıştırılmamış sticker gibi hissediyorum. Söksen sökülmez, düzeltsen düzeltilmez..

Yani ormanda işler iyi gitmiyor. Burada kalırsam delirip gideceğim. O yüzden kalan sürem için bir sudoku, ne bileyim işte kendime ve etrafa takılmadan devam edebileceğim bir uğraş bulmalıyım.

Geçen yaz günde iki saatimi suda geçirerek ve tüm kalbimle bir balinanın gelip beni yutmasını dileyerek günü kurtarmış hissediyordum ya aslında içten içe bunun pek makul olmadığını biliyordum. Sonuçta bir an geliyor sudan çıkıp kuruyordum ve  o an çok hazindi... İnsandım ben yahu, insan. 

Tepemde martılar uçarken, denizin kokusu burnuma, kahvenin tadı damağıma yerleşmişken neden bu denli hüzünlü hayat hiç anlayamıyorum. Ormandan çıkacak mıyım inan bilmiyorum....



9 Haziran 2024 Pazar

SATÜRN

 

Kendimi eğlendirmekten hatta gülümsetmekten aciz zamanlarımda bile arkadaşlarıma, aile yetmeye çalıştığım günlerim olmuştur. Onlar memnun olursa bana da bulaşacak ufacık bir yaşam kırıntısını bu kadar dolaylı yoldan aramak sanırım olsa olsa bir benim aklına gelir:) Velhasıl kaç sofra kurmuş, kaç kahvaltı organize etmişimdir bilemem ama en favori hikayelerimden biri Satürn hayalimdir.

Esra adı lazım olmayan büyükçe bir hastanenin satın alma sorumlusu arkadaşımdır. Bir dönem onun iş çıkışında uzun yürüyüşler yapardık. Her ikimiz de delice yorgun olsak da ne yapar eder gözümüze kestirdiğimiz parkuru bitirirdik. Fakat nadiren de olsa bazen Esra dev bir parça çikolata ile gelir ve başka bir yöntem var mıdır acep diye düşünürdük.

Günlerden birgün, yine Esra dev çikolatalarla kapıma dayandığında "hadi bak bi hayal kuralım nasıl iyi gelecek" dediğimi hatırlıyorum.

"Esra düşün ki öldük, beden kaygısı kalmadı, bizi yeni bir deneyim için Satürn'e bıraktılar. Halkaya oturmuşsun, bacaklarını sallandıra sallandıra uzaya bakıyorsun. A o da ne? Yanında ben varım! Elimde kabak çekirdeği, uzatıyorum sana ve birlikte çitleye çitleye uzay boşluğuna bakıyoruz." Nasıl?

Esra buna dakikalarca gülmüştü. Ama inanmıştık aynı zamanda. Çünkü mümkün, sonsuza dek bu gezegene mıhlanıp kalacak değiliz. Bize yedi kat gök ve yedi kat yer ve hatta yetmiş iki alem müjdelenmiyor mu? O halde kim bilebilir belki Satürn o alemlerden biridir?

Şimdi gözlerimi kapatıp, halkaya oturuyor ve çekirdek çitlemeye başlıyorum. Bakalım yanımda kim gelecek bu defa?

KAYITSIZ PAZAR

 

Her sabah uyandığımda yatağın aynı tarafından kalkıyor ve aslında bir gece önce yatarken "kendime "yarın diğer taraftan kalkayım" demiş oluyorum. Neden bu kadar basit birşeyi bile yapamadığıma gelince, işte orasını pek anlayamıyorum. 

İkinci hamlem kahve yapmak üzere mutfağa gitmek oluyor. Aslında önce ılık limonlu su içmek istiyorum ama onu da yapmıyorum. Kortizol seviyemin epeyce yüksek olduğunu bile bile kahvemi demliyor, hatta bir taneyle yetinmeyip, ikinciyi içiyorum.

Güne balkonun serininde kuşları dinleyerek ve karşı apartmanı saran sarmaşığı izleyerek başlamak istiyor ama nedense elimdeki telefonu diğer odada bırakamıyorum. Bir gözüm hep onda oluyor, bundan hiç hoşlanmıyorum.

Yeterince erken uyanmama rağmen kalkıp sahile inmiyor oluşumu, bacaklarımdaki tüm sorunlar için aslında yürümem gerektiğini bile bile neden akşamüzerine ve sonra yine bir diğer sabaha erteliyor ve gerçekleştirmiyorum.

Gün boyunca gayet makul miktarlarda ve oldukça temiz beslendikten sonra neden yatmadan kısa bir süre önce manasız bir yiyecek bulup illa geveliyorum?

Bayıla bayıla aldığım, bi de üstüne organik kremleri kullanmak konusundaki istikrarsızlığıma ne demeli? Veya besin takviyeleri konusundaki düzensizliğime? Birgün keten tohumlu yulaflı galeta pişirirken, ertesi gün ekmek arasına zeytin sıkıştırıp yememi nasıl tanımlamalıyım?

İnsanları bana, hissettiklerime, yaşadıklarıma karşı kayıtsızlıkla itham eden ben acaba kendime karşı en kayıtsız değil de neyim? Ben kendimi bu denli yok sayarken onlardan var saymalarını beklemek gerçekçi mi?

Velhasıl elimdeki matematik neresinden bakarsam bakayım sağlıksız. Zaman zaman ufacık iyi kılma başarısı göstersem de genel tablo sevimsiz.

An itibariyle kucağımda kocaman bir Pazar günü var ve ben onunla ne yapacağımı hiç ama hiç bilemiyorum. Amin

8 Haziran 2024 Cumartesi

SEKİZ HEZEYAN İKİBİNYİRMİDÖRT, İSTANBUL

 

Merhaba. Günaydın bana ve yazdıklarıma göz atmaya uğrayan sana,

Hayat ne tuhaf; ne zaman bir hikaye kurgulamaya kalksam içine gerçek, ne vakit gerçek, kendi gerçeğim hakkında yazmaya başlasam içine hayal gücüm karışıyor. 

Dünya'daki iyi yazarların tek bir ortak özelliği olduğunu düşünmesem de bende olmayan ve onlarda olan şeyin kesintisiz yazma arzusu ve disiplin olduğunu görebiliyorum. Yazmayı elbette arzuluyorum ama çalı çırpıyı temizlik amaçlı yangin çikartan çiftçinin alanı ve rüzgarın yönünü hesapladığı gibi akılla hesaplayarak başlayamıyorum yazmaya. Beni genellikle öfkem, öfkemin arkasında saklanan kırgınlıklarım tetikliyor. Bu yüzden kundakçı gibi hissediyorum; birden harlanan ve değdiğini küle dönüştürüp, aynı hızla sönen alevler kelimelerim. 

Yazmak söz konusu olduğunda çocuğum. Yetişkinden ev ödevi vermesini bekleyen, kendi başına yeteneğini kontrol edemeyen ve bu yüzden de kağıttaki bir yetenek mi, yoksa boş iş mi bilemeyen ufacık bir çocuk.

Anlatmak istediklerimin listesini yapmalı ve mesela her sabah listeden bir karakter seçip uzun uzun onu anlatmalı. Her yazdığımın içine kendimi sokuşturmamalı. Sevdiğim kelimelerden bir sözlük yapabilirim mesela. Sonra sevdiğim semboller var, onları da uzun uzun anlatabilirim.

Hayattaki tek gücüm, hayal gücüm ve en büyük tuzağım hayal kırıklıklarım ya, belki onları devşirip, havalandırabilirim. 

O halde gelsin ilk deneme....

Bin dokuz yüz kırkların sonu. Anadolu'dayız. Mevsim kış, yer gök göz alabildiğine kar. En yakın köy atla yarım saat uzaklıkta. Ev demeye dilimin varmayacağı bir dam.  İçerisi sıcak. Kundaklanmış bir bebek uyuyor sedirin üzerinde. Ondan az büyük ablaları sobanın yanında sessizce oynuyorlar. Biri hala bezli. Anneleri pencere kenarına ilişmiş, dışarıyı seyrediyor. 

Ev dışarısı kadar sessiz.

Genç kadın Mazhar Osman'ın ilk ebelerinden. Cumhuriyetin gençlik yıllarında düzenlenen şık bir baloda subay olan eşiyle tanışıyor. Uzun yıllar önce de yolları kesişen ve birbirlerini anımsayan iki genç, balodaki danstan sonra hiç ayrılmamaya karar veriyorlar. Bu dam Şark hizmetine geldikleri şehirde ailelerine tahsis edilen ev.

Herşeyin farklı işlediği yeni yaşamlarında beslenmeden, yıkanmaya, oyundan, uykuya adeta yeniden biçimlendiriyorlar hayatı. Evin babası erken gidiyor görev yerine ve bazen günlerce geri dönmediği oluyor. Ev halkının acil ihtiyaçlar için düşünülmüş kah çalışan, kah işlemeyen bir telefon var. Siyah, ahizesi ağır ve sağ tarafındaki kolu çevirerek santrale bağlanan telefon eski hayatlarından buraya ışınlanan tek şey sanki.

Günler geçtikçe uçsuz bucaksız kar manzarasına, yeri yönü bilinmeyen bir uğultu eşlik etmeye başlıyor. Yalnızca genç kadının duyabildiği sessizliğe çok benzeyen bu kimsenin duymadığı sessizlik nasıl oluyorsa yalnızca onun kulaklarına doluyor. Zamanla sessizlik uğultuya, uğultu yankıya ve sonunda genç kadının kulaklarında çınlayan karşı konulmaz bir çağrıya dönüşüyor bilmiyoruz. 

Evin duvarları kafes artık, dışarı çıkıp sesin geldiği yöne bakmaya başlıyor kadın.

Ses dağdan geliyor. Genç kadın öylece dağın büyüsüne kapılıp gidiyor. Dakikalar saatlere saatler günlere dönerken, gece gündüz ayırt etmeksizin bakmaya devam ediyor. Dağ en görkemli, en masum haliyle öylece dururken, kadın da tıpkı onun gibi mıhlanıyor olduğu yere. Yorgunluktan bacakları sızlayana, elleri, yüzü donma noktasına gelene kadar bakıyor, dalıp kalıyor karlı dağın göz kamaştıran zirvesine. 

Bu haliyle ökseye yakalanmış ama çırpınmayan saka kuşuna benziyor.

Yaşı en fazla beş, hadi altı olsun Zeren'in. Zeren aç. Kardeşleri aç. İlk birkaç gün o minicik elleriyle kardeşlerine yetmeye çalışıyor Zeren ama  eteğine yapışıp dil döktüğü annesi dağdan gözlerini ayırıp onlara bakmıyor, Zeren'i duymuyor. Altlarını değiştiriyor, saçlarını okşuyor kardeşlerinin. Altı yaş çok erken annelik etmeye ama Zeren zorunlu anneliğiyle baş başa kalıyor sessizliğin ortasında. Sonra arada bir onları yoklamaya gelen doktor Amca'yı hatırlıyor. Telefona uzanıyor ufacık elleri ve santrale Doktor Amca'yı bağlamaları söylüyor.

Öğleden sonra geliyor Doktor Amca. Zar zor içeri alıyor annelerini. Anne zayıflamış, üşümüş. Donuk bakıyor gözleri. Hiçkimse yok onlara yardım edebilecek. Anneyi hemen iyileştirmek gerekiyor. O sırada babaya haber veriliyor. Günler sürüyor genç kadının toparlanması. Birkaç gün sonra hava karardığında uyumak için eve girmeyi kabul ediyor. Sonra yavaş yavaş gözlerini ayırabilir oluyor sevdasından.

Dağa sevdalandı diyor yöre halkı. Ağsı Dağı çarparmış böyle ona uzun uzun bakanı. Söker alır yüreğini, bedeni kabuk gibi bırakırmış uluorta.

Aradan geçen uzun yıllardan geriye Zerin'den bana bu kısa şark hikayesi geliyor. "Annem Ağrı Dağı'na sevdalanmış, dağ tutması diyordu köylüler. Efsaneye göre nice can gitmiş böyle ayazda." Neyse ki bugün adını hatırlayamadığı doktor Amca varmış da Zerin yeniden çocuk olabilmiş. 

Dinlediğim en hazin, en çarpıcı hikayeydi dağa sevdalanan kadının öyküsü. Mutlaka yazacağım. Yoksa yazdım mı?














7 Haziran 2024 Cuma

BİZİM İNSANIMIZ NEDEN ÇOK ÇİRKİN?

 

Parçası olduğum toplumdan kendimi ampute edip ayırabilmeyi çok isterdim. İkiyüzlü, cahil ve daha pek çok olumsuz sıfatı fazlasıyla hakeden bunca bireyin aynı coğrafyaya tepiştirilmesine ve artık nasıl bir karmam varsa benim de tam ortalarına bırakılıverişime söyleyecek söz bulamıyorum.

Türk toplu yaşam terbiyesi olan bir canlı değil. Eğitilebilir de değil. Öğrenim eh öyle veya böyle olabilmekte ancak eğitim namümkün.

Ana dilimde konuşup anlaşamadığım insanlarla, sinir stres içinde yuvarlandığım İstanbul'da kapana sıkışmış fareden halliceyim. Gidemiyor, kalsam koşulları daha olumlu kılamıyorum. Neresinden tutacağımı şaşırdığım b.ka bulanmış zaman diliminde bitse de gitsek tadında uyuyor, aynı lezzette gözümü açıyorum.

Toplumun tamamı depresyonda mı yoksa bu anlasızlık bana mı özel ondan da emin değilim. Vaktiyle gitme kararı almış herkesi ayakta alkışlıyor, kendim için parmağımı kımıldatamıyorum.

Son gidişimde Bodrum da dar geldi bana. Aynı yoz, sevimsiz insan grubu orada daha da gözüne batıyor insanın. Sürekli kıyafet, yemek, içmek üzerinden hayatı anlamlandırmaya çalışmayı, masadan biri kalmaya görsün onu yedi kat dibe batırmayı, haklıyı değil güçlüyü seçmeyi ve daha nicesini içim almıyor... 

Şu an bile kalkıp sahile inebilecekken balkonaki sandalyemden kımıldayamıyor oluşum çok trajik. Nedir insanı böylesine kıskıvrak bağlayan? Bazen bütün kötü insanlara ben mi denk geliyorum diye canım sıkılıyor. Belki benim içim kötü? Belki ben kendime Çekiyorum olumsuzlukları? Bilsem vallahi yapmam.

Ama insanımız çok kötü... İkiyüzlü, kindar ve cahil... Tam istenildiği kıvama gelindi bence. Linç kültürünü de eklersek yeme yanında yat.....




5 Haziran 2024 Çarşamba

TANIK

 

Günaydın Selma,

Pazartesi öğlene doğru şehre döndüm. Son iki gece Çanakkale'de kaldık. Geçen yıl dikilen ağaçlarımı görmek istedim. Çok şükür iyiler.  Biliyor musun anne baba olmak gibiymiş dikili ağaç sahibi olmak; insan yağmur mu yağdı, çok mu sert esti rüzgar hiç umursamadığı kadar umursuyor. Mesela orman yangını haberi duyunca başka türlü acıyor insanın kalbi. Çünkü an be an verilen emeği, her bir ağaçla kurulan bağı artık biliyor ruh. Anlayacağın börtü böcekle diyaloglarıma artık ağaçlarımı da ekledim. 

Bu ağaç dikme işinin bana iyi geleceğini tahmin ediyordum fakat hesapta onları özlemek, daha sık görme arzusu yoktu. Şimdi evladımı Tanrıya emanet etmiş gibiyim. Onları gerçek anlamda sadece Allah koruyabilir ormanın kıyısındaki kuytuda.

Şehir sıcak. Benim ev dersen, öğleden sonra yangın yeri. Neyse ki sabah serininde kalkıp güne terlemeden başlayabiliyorum.

Şimdi sana kısa tatilim nasıl geçti anlatmak istiyorum. Yolculuk uçak rötarıyla başladı. Eve vardığımda geceyarısını geçmişti ama bu birer kadeh şarap içmemizi engellemedi. O gece hiç uyuyamadım. Nedenini de anlayamadım. Ertesi sabah çok güzel bir kahvaltıyla başladık güne. Elbette denize gittik. Biraz serindi ama girdim. Orada kaldığım beş gün boyunca yüzdüm. Yüzdüm mü? Bilmem, suya girdim ama yüzmek bile hücrelerimi neşelendirmedi. Galiba düşündüğümden daha fazla etkilendim dayımın sürecinden. Aslında hep dengemi, ruh durumumu korumaya gayret ettim ama bir yere kadar mümkünmüş demek.

Biliyor musun Selma, yüzmekten ziyade leğene basılmış çamaşır gibi hissettim kendimi. Bedenimle bağ kuramadım, kolum bacağım nerede bulamadım. Düşünen ve hissedemeyen bir gömlek hayal et, alıp mavi  leğene basmışlar kiri pası çıksın diye, hafifçe salınıyor suda. İşte öyleydim. Tuzlu su kederimi aldı mı, yoksa kederim suyun tamamına mı yayıldı inan bilemedim.

Çok ağlamadım, ara ara ağladım. Özellikle dayıma kendi çapımda yaptığım tören içimi dağladı. Daha uzun yaşayabilirdi cümlesi çok anlamlıydı içimde. Çünkü daha fazla hissederek yaşayabilirim mottosuna çağırdı beni.

Şimdi bu sabah sana yazarken, bir yandan da blog yazılarımı düşünüyordum. Ben neden yazdım  ki bunca zaman? Tanık istedim Selma. Birileri kalbimi kırdığında, ölesiye içim yandığında görünmez olmakla başa çıkamadım. Hiç tanışmadığım bir tek kişi bile olsa, yaşadıklarıma tanık olsun istedim. Hadi taraf olan yoktu, bari tanıklık edilsindi.

Sen benim tanığımsın Selma. Teşekkür ederim.

Şimdi bu görünmezlik halimin altında yatan sinsi düşmanı daha iyi hissedebiliyorum. İnsana görünmezlik pelerini giydirilen eller kendinin, başkasının değil. Bizi cayır cayır yakan ateşi söndürmek adına giydiğimiz o pelerin aslında ateşi harlamaya yarıyormuş. 

Şimdi soyunma vakti. Ha bunca yıllık ezberden sonra mümkün müdür dersen, yaşayıp göreceğiz.. Ancak şunu biliyorum; kendimle kuracağım bağ, kendime edeceğim tanıklık dışarıya olan bağımlılığımı, aşırı hassas ve bir o kadar da yıkıcı köşelerimi yuvarlayabilir. Ve bu ihtimal daha anlamlı, daha sahici bir hayat yaşamama yardımcı olabilir. Sanırım dış dünyadan gelecek tanıklık ve yandaşlıktan ziyade buradan beslenmeli insan; kendi hallerine tanıklık ve merhametten. 

Bilmem sen katılır mısın bu içime tanıklık arzusuna? Ya da orada da dengelenmemiz mi gerekir sence?


Devam edeceğim....












25 Mayıs 2024 Cumartesi

KOHLİS

 

Annem salyangoza kohlis der. Dün sabah salyangoz yolun tam ortasında, upuzundu. Yaşlı olduğunu hissettim. Aldım onu, bahçe duvarına bıraktım. 

Bahçenin içine de bırakabilirdim ama o kadarı yardım değil, yaşamın akışına müdahale olur diye düşündüm. 

Bana davranılmasını istediğim gibi davrandım salyangoza.

Şimdi yapmam gereken onun hayatta kalıp kalmadığını düşünmeyi bırakmak. Yaşadı, öldü veya ikisi birden ama bitti! Dündü.

Bu sabah yağmur yok, dün yaşanan sahnenin tekrarı olmayacak. Bu sabahın hediyesi kumrular. Ben kahvemi içerken eşine salakça hareketlerle yaklaşan erkek kumru çok tatlıydı. Çıkarttığı sesler, dansı ve ona hayretle bakan eşi izlemeye değerdi.

Böyle işte, güne ait hediyemi aldığıma göre yaşamın bana hazırladığı şekilde akmaya hazırım. Belki rutinimi koruyacağım, belki de ezberi, bildiğim yolu alt üst edecek birşey yaşayacağım. Ne önemi var? Nasıl olsa değiştiremeyeceğim. 

Çok acı veren birşey insanın kendi hayatına yerleşememesi ve hep uzak gelecekte başlayacak "gerçek" adını verdiği hayatı düşlemesi.

22 Mayıs 2024 Çarşamba

CESARETSİZCE OLMUYOR.


Dün akşam en sevdiğim akrabam, Gizem ziyaretime geldi. Öyle, aniden, telefonla konuşurken, hop diye, ben pijamalarımı giymişken ve güneş neredeyse batmışken. Elinde iki kap tatlı, yüzünde özlenmişliğimi hissettiren gülümsemeyle.

Ne iyi etti... Varlığı alıştım sandığım yalnızlığıma ne güzel bir gedikti. Bana çok şey söylemedi ama hatırlattı.... Arzularımla kelimelerim arasındaki farkı atladığımı..... İhtiyacımı belirlemekteki tutulmalarımı.

Biliyor musunuz, ben mutlu olduğumu şarkı söylemeye başladığımda anlarım, yoksa bilmem. Kendi sesime dikkat kesildiğimde hah Elvan sakin, Elvan akışta diyorum. Hoşuma gidiyor. Fakat acımı, kederimi, takılıp kaldığım yeri yakalamakta beceriksizim. Veya şimdiye kadar nedense hep beceriksizliğime boyun eğmiştim. Evet, depresif değilim derim kendimi tanımlarken ama ya benim ki maskeli depresyonsa? Ya ben birden fazla travmanın etkisiyle köşede sıkışıp kalmış bir can isem?

Zamanın bir yerinde kendimden genç kadınlara epeyce ilham olmuştum. Kıyafetlerim, saçlarım, okuduklarımla beni gizliden izleyen genç kadınlar vardı. Öyle savruldum ki hayatta bırakın birilerine ilham kaynağı olmayı, kımıldayamayacak kadar teslim oldum. Bazı sabahlar aynaya baktığımda o yorgun yüzlü kadının ben olduğumu kabul etmekte zorlandım.

Dün o genç kadınlardan biri, Gizem, en sevdiğim akrabam bana ateşi anımsattı. Yakıp kavurduğum, varı yoğu tutuşturduğum zamanlarımı. Öğrencilerim için tam güç hayata sarıldığım, matımla arşa değdiğim zamanlarımı. Öyleyse kundaklama vakti olmalı dedim, eğer yeniden inşa gerektirecek kadar dengemi kaybetmişsem, tam şu an kudaklamalıydım kendimi. Zaten elli yaşım tam da bunun için sözüm değil miydi kendime?

Cesaretlendirilmeye, kendimi hatırlamaya ihtiyacım vardı. Geldim, yerimdeyim. Dizideki kızın dediği gibi "SİZ HEPİNİZ, BEN TEK!"

18 Mayıs 2024 Cumartesi

Sabah daha çok acı çekiyordum sanki. Uyumak, ölmediğimi görmek iyi geldi. Şimdi gün sona ermek üzere. Balkondayım. En sevdiğim sarmaşığı seyrederek biramı açtım ve sigaramı yaktım. Müzik ve doğanın güzelliğiyle iyileşmeyecek ne var?

Dayımla ortak tutkumuz denizdi. Tuzlu suyun her derde deva olduğu konusunda hemfikirdik. Ona güzel bir tören yapacağım Bodrum'da. Benim ve onun seveceği türden. 

Şimdi dayımın ruhuna gitsin Rainbow'dan, I can't let you go.

Az eğlenilmiş, doya doya yaşanmamış tüm hayatlara selam olsun. Çalınmış güzel anlara, coşkuya, sahiciliğe bizden bir selam olsun di mi dayıcım? Gökyüzünde uçurtmalar bana hep seni hatırlatacak. Yüzüme vuran her tuzlu su taşıyan rüzgarla gözlerim dolacak. Artık tutkalımız tuzu su:) Gitti mi ruhun yoksa henüz buralarda mısın bilmiyorum. Eğer buradaysan eminim gülüyorsun balkondaki halime. Gül tabii, ben seni gülümsetmekten başka ne isterim ki?

O halde Ocean Sprey gelsin sana dayıcım. Ruhun neşe dolsun. Yolun miss gibi olsun:)

HANDEL

 

Bugün bana sadece Handel yardım edebilir. Eğer O, güneşten kaçıp, saklandığım kuytuya notalarını sarkıtmazsa sittin sene çıkamam ışığa. 

SUYUN DİBİNE UZANMIŞ, SATIHTA OYNAŞAN GÜNIŞIĞINI SEYREDERKEN, NEFES ALMAYA UTANIYOR AKCİĞERLERİM.

Dün sabah dayımın kalbi durduğunda, yüreğimde bir oda sustu. Durdum. Yıkandım. Acıyı akıtamadım. BİLEKLERİMDEN YUKARI TIRMANDI GÖZYAŞLARIM. Hayata, doğaya, güne karışayım diye kendimi bildiğim en eski yokuşa vurdum..

Herşey kocaman, ben ufacıktım. Caddelerden taşan hayat bana değmiyordu. ELİMİ UZATIYORDUM, TUTMUYORDU. Ailemin yeşerdiği topraklarda bir yaprak mevsimsiz düştü ağacımdan. Tutamazdım. Tutamadım.

Ben en iyi ölümü anlatırım. Çünkü bildiklerimi susmak, bilmediklerimi konuşmak, aynalara tülbent örtmek var yolculuğumda.  

Hakkımı helal ediyor muyum? Helal olsun. HELAL OLSUN. SEVGİM SANA HELAL OLSUN.

KÖPEKLER GİBİ ULUMAK, ULUYA ULUYA YASIMI TUTMAK SONRA YENİDEN ŞARKI SÖYLEMEK, İSTİYORUM. HANDEL BANA YARDIM ET.

12 Mayıs 2024 Pazar

SİN*

 

"KIRILMAK VE DEVRİLMEK PUTLARDAN BİLE ESKİDİR"

                                                                                                                               ELVAN                



Masallardan, öykülerden, mitlerden beslene beslene semiren ben, kutsal kitap kıssalarına düşmüşsem eğer yaşımdan, vaktinin gelmişliğindendir. Malum yaz sonu Yunus'la hemhal olmuş, kışı İbrahim'le geçirip, bahara İdris ve Hızır'a mektuplar yazarak başlamıştım. Hala Ay mı güneş mi daha uhrevi karar veremesem de göklerdeki ışıklı şeylere karşı artan ilgim bana bambaşka bir yol açtı diyebilirim.

Işığı gölgeden izleyenlerin, ısınmayıp ılınanların sülalesindenim. "Güneşe çıkma!" diyen anneannemin, pamuktan beyaz babaannemin torunu, Karlar Kraliçesi'nden kurtulamayan kalbi buz kesmiş annenin kızıyım.

Kadere inanırım. Kaderin ve kederin işbirliğine eğilirim. Eğer eğilmezsem hayatın kafama kafama vuracağını da bilirim. Fakat bilmelere doyamayan ben, isteyene oyun bozanlık hakkı tanındığını da öğrendim. 

Şimdilerde günahtan kaçtığım, sevaba mesafeli günlerden geçiyor, geceleri rüyamda uçup, sabaha buraya dönüyorum. Artık ne beni yutmayan balinaya kırgınım, ne de günahlarımı yükleyebileceğim büyük putun peşindeyim. Tek arzum gülistan. Mümkünse yüksekçe bir arazinin deniz gören yerinde. Kendimi güllerin arasında İdris ve Hızır'la beş taş oynarken hayal ediyorum. Üzerimde ketenden şalvarım, ayağımda potinler. Tam tepemizde mis gibi ilk yaz. 

İdris, Hızır ve ben gül bahçesindeyiz. Mutfaktan helva kokusu geliyor. Eski ben için kavuruyorlar. Hayrına mahalledeki çocuklara dağıtacağız az sonra. Hayrına içimdeki yoksula yedireceğim az evvel.



* Arap alfabesinin ikinci harfi. 

RÜYA

 

Birbirinden farklı beş fincan - beş vakit demek mi?- her birine kahve dolduruluyor. Hangisi benim? İçiyor muyum? Bilmiyorum. Sonra harabe bölümleri de olan sitede ev bakıyoruz seninle. Bir yanı derin uçurum, öte yanı güvenli, manolya ağaçlarıyla alçak apartmanlarla tam eski usül mahalle. Yavaş yavaş sora sora tırmanıyoruz tepeye. Yerli kadınlar var, Bodrumlu teyzelere benzeyen. Yukarıda aradığımız şey yok, inişe geçiyoruz ama uçarak! Bisiklette değiliz, olsak görürdüm. Uçuyoruz. 

Ekin'in dükkanı var aşağıda. Jale Teyze bizi görüp çıkıyor dükkandan. Konuşuyoruz. Ama ne hakkında? Hatırlamıyorum.

Tamamlanmamış yaşamı veya paralel evrendeki bizi yine yarım yamalak bırakarak uyanıyorum. Ve bu sabah anlıyorum ki bir kez bile dilememiş, bir defa olsun "mutlaka gel" dememişim sana. O halde diliyorum ve diyorum; yarım kalan ne varsa tam olsun. Rüyalar huzur bulsun. Mutlaka gel! Amin.

10 Mayıs 2024 Cuma

KUYU

 

Dün Yılmaz Erdoğan'ın dizisini izliyordum. Dünyalar güzeli bir kız çocuğu Göksel'in Sen Orda Yoksun şarkısını öyle güzel seslendirdi ki, adeta ilk kez duydum. Tekrar tekrar dinledim ve dinledikçe anımsadım...

Bir zamanlar benim de bir kara kuyum vardı, içinde kimseler olmayan, etrafında daireler çizdiğim kuyum. Başıma gelen her talihsizliği, tüm basiretsizliklerimi, yalnızlığımı, çaresizliğimi içine kustuğum kara kuyu... Bir insan diğerini yaptıklarından çok yapmadıkları için, eylemlerinden ziyade eylensizliği için ne kadar ama ne kadar suçlayabilirse ben de o kadar suçladım kara kuyumu. Konuşmuyor, tepki vermiyor, beni çekip içine almıyor öyle sağır sağır kalbimin ortasında duruyordu.

Onu benim yarattığıma uyanmam öyle uzun sürdü ki, hatta bazen hala rüyalarıma giriyor ve aynı ezbere düşüp yaşamıma dair tüm suçu o kara kuyuya attığımı görüyorum. Ne yazık değil mi?

Ben çocukken Mars Mabedi'nden harıma çıkan patikada keçi boynuzu ağaçları altında bir kuyu vardı. Buz gibi suyu olurdu. Tulumbası bozuktu ama bakraç vardı kapağın üzerinde. Kübra Nine bakracı salar ve bize buz gibi su içirirdi. Sonra yola devam eder, Göktepe'ye çıkardık. Geriye dönüp baktığımda hatırladıklarım sanki bizzat yaşadıklarım değil de okuduğum peri masalından anımsadıklarımmış gibi geliyor. Hayat o kadar güzel, öylesine masalsı olamaz ki. Mutlaka uyduruyor olmalıyım. Peki ya kara kuyu ? Belki sadece zihnimin çöplüğünde oluşmuş bir kabustu? Belki hiç yaşamadım ve hepsi kafamdan uydurduğum şeylerdi? Öyleyse niçin tüm hayatımın tek bir kabustan etkilenmesine izin verdim? 

İnsanın hapishanesi her zaman demir parmaklıklardan oluşmaz.... En kötü anıya hapsolmak, hatta en zalim gardiyanın kendin olduğunu bilmeden sonsuz bir anahtar şıngırtısıyla volta atarak hayatını piç etmek mümkündür!

Hani uykudan gecenin tuhaf saatlerinde uyanır ya insan; yatağa dönmeye geç, güne başlamaya fazla erkendir. Tam anlamıyla hissettiğim bu; ruhumun, kalbimin ortasında duran kara kuyunun kendimi korumak için oraya bizzat benim tarafımdan bırakılmış bir metafor olduğunu biliyor ama hala etrafında dönüp durmaktan kendimi alamıyorum. Ruhum otistik olabilir mi?

Vah bana di mi?







7 Mayıs 2024 Salı

OYUNU İDRAK EDEMEYEN ZAVALLI ZİHNİM

 Günaydın,

O kadar ilginç bir sistemde çarkın dişlileri arasında un ufak ediliyoruz ki, ne huzurla doğmaya, ne de sükunetle ölüp gitmeye müsade yok. Aradaki kısım, hayatlarımız mı? Elbette onu yaşarken de özgür irade falan yok. Külliyen yalan.

Dünya'nın her yerinde böyle mi oynanıyor bu oyun bilemem, ama kazananlara baktığımda onların tüm yaşamları boyunca olmasa da hatırı sayılır bir süreyi ayıya dayı, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesiyle geçirerek ve ancak bu şekilde odaklarını kaybetmeden ilerleyebildiklerini görüyorum. Bu neredeyse mutlak başarıya götüren tutuma ne diyeceğiniz size kalmış; sosyal zeka diyen de var, ikiyüzlülük diyen de. Ben mi? Bana sorsanız bu tastamam ikiyüzlülük. Tartışılacak yanı yok ki. Fakat ben toplum normlarının epeyce dışında ve "başarısız" olarak tanımlanan bölümden yazıyorum fikirlerimi. Yani kazananlar sınıfına mensup olmadığıma göre ve elbette azınlıkta kalışımla da vaziyetimi anlarsınız, genel geçer doğrulara muhalif bir yerden yazıyorum.

Üniversitelerde nitelikli öğretim üyesi kalmamış öyle mi? E istemediniz nitelikli olanları. Ilımlı olanlar, memuriyetinize dair ayak işlerinizi sessizce yapanlar, kıymetli hocam Önder Bilgi'nin dediği gibi "tekkeyi bekleyenler, çorbayı içti." İyi mi oldu? Bir tek kıymetli asistan bırakmadan öldünüz hepiniz... İstanbul Üniversitesi sayenizde niteliksiz kadrolaşmanın dibine vurdu! Dilerim mezarlarınızda ters dönersiniz.

Sosyal zekası yüksek, evrak işinde ehil kadrolar neden şimdi tatmin etmiyor toplumu? Farklılık yönetimi sanırım daima benim fantezi dünyamın bir ürünü olacak. Kişiye özel eğitim, karaktere uygun iş bölümü... Ah benim ahmak kafam!

Biliyor musunuz bu anlattıklarım sadece o yere göğe sığdıramadığımız bilim yuvaları için değil, dernek, vakıf, aşram gibi çokça maneviyat içeren topluluklar için de geçerli. Hatta çekirdek aileler, onlar da kendi içlerinde çarkı uyumlu, göze batmayan, olay çıkartmayan bir tutumla yönetiyorlar.

Sonuç? Tamamlanmamış, hatta yaşanamamış hayatlar silsilesi sürüp gidiyor. Herkes hastalanmış ruhuna bir merhem buluyor. Kimi evlilik üzerinden, kimi ebeveynlik ve işkolik olarak bir şekilde dışarıdan gelecek alkışa eğile büküle eğri büğrü ruhlarla göçüp gidiyor gezegenden. Biri lütfen bana anlatsın, farklı olan neden bu kadar dev bir tehdittir?

O kadar sıkıldım ki "sert biri" olarak tanımlanmaktan. Gördüğümü görmemiş gibi yapmam, sonra için için kin güderek yaşamam isteniyor benden. Yapamam. Birinin yüzüne gülüyorsam, sahiden gülüyorumdur.

Dönüp dolaşıp Gabor Mate'nin lafına geliyoruz o halde "onları seçersen, kendini kaybedersin ve bu acı verir. Kendini seçersen onları kaybedersin ve bu da acı verir. Seç!"

Ben kendimi seçtim. Çünkü başka çarem kalmadı. Bedelini de fazlasıyla ödüyorum. Fakat aklım bu berbat oyunu bir türlü almıyor. Aptal olmadığı halde aptal sarışınlığı para makinesine çeviren aktristi anlayamıyorum. Ona alkış tutanları derseniz bende öyle bir kafa hiç olmadı. İçine doğduğum toplumun alkış tuttuğu pek çok şeyi fazlasıyla anlamsız buluyorum. Gerçekten yüreği hop ettiren bir kitap, alıp başka diyarlara sürükleyen film veya fikir görebilmek her gün daha da zorlaşıyor. Yaşlanmak gezegenin tekrar eden yalan döngüsünden ölesiye tiksinmek değilse ne ki?

Sahiciliğin buraların fıtratında olmadığını anladım. Üstelik benim ki kibir değil, sadece görüyor olmanın azabı. Çünkü kibirle yaklaştığım zamanları diğerlerinden ayırabilecek kadar büyüdüm. 

Çok derin üzüntü içindeyim. Bir bebeğin sezaryanla bembeyaz ışıklar altında ilaç kokan bir ortamda doğması, hiç yeteneği olmadığı halde ailesinin parasıyla ittir kaktır meslek sahibi olan insanların toplumda şakşakçılarca havalara atılıp tutulması ve iki ay önce ölmüş olması gereken dayımın modern tıp adı altında ayakta çürütülmesi beni delirtiyor. Aslında tam olarak bu, deliriyorum. Uyum sağlayamıyor, uyum sağlamanın bedeline razı gelmiyor ve arada sırada böyle isyankar ataklar geçiriyorum. Oyunu bozacak gücüm olmayışına, böyle bir topa girsem tımarhaneye tıkacaklarına ayrıca bozuluyorum.

Böyle mi yaşlanıyor insan? Hayat oyunundan üzerine bulaşan herkes ve herşeyden tiksinerek!


6 Mayıs 2024 Pazartesi

KAN ELLERİM KAN!

 

"Giden birine tutunursanız yeni gelenle tanışamazsınız" diyor  C. G. Jung. Peki gidene değil de ondan kalan hayal kırıklığına, hatta onu da geçtim kendimize yönelttiğimiz öfkeye tutunuyorsak ne olacak? Yani kurban psikolojisini bırakmış ve kendi hayatımızın eli kanlısı olduğumuza uyanmışsak işte orada ne halt edeceğiz, onu soruyorum.

Herkes hayatını benim kadar zorlaştırıyor mudur yoksa ezberden yaşayıp, görev listesine tik atarak misler gibi takılıyor mudur bilemem. Ben devam edemiyorum. Aylardır aynanın karşısında çakma Macbeth misali gözlerimin içine içine bakıyorum ama bir türlü içim soğumuyor. E şimdi kaldım mı ben burada? Hay anasını sayın seyirciler.

Dün İnci'ye insanın Tanrı Azrail'i "git şunu al getir" demeden önce kendi ölümünü bilerek veya bilmeyerek nasıl an be an hazırladığını anlatıyordum. Bunu destansı seviyede kelimelere dökebilen biriyim ya ben, e öyleyse neden şu aynadaki kadından gözlerimi alamıyorum? 

Yalnız bir an evvel buradan uzasam iyi olacak zira beni kan tutar.

4 Mayıs 2024 Cumartesi

BAHAR GİBİ BAHAR


Günaydın,

Mahallemde yeşilliğin dibine vurduğumuzu söylemiştim sanırım. Şöyle ki sarmaşığından, ağacına an be an daha yeşil, daha  kocamanız!

İnsanın içi şenleniyor. Çok şükür bu sabah covid mevzunun sarsıcı etkileri de ardımda kaldığından kendimi daha güçlü ve canlı hissediyorum. Öğleden sonra eğitmen eğitimleri verdiğim dönemde tanıştığım anaokul öğretmeni öğrencimle buluşacağım. Bakalım aklımdakileri ona anlatınca nasıl bir rotamız olacak?

Okul öncesi çocuklarla çalışan öğretmenlere yönelik yaratıcı, neşeli ve temelinde yoga felsefesi olan online eğitimlere niyet ettim. Bunun için de genç ve sahada olan kadınlara ihtiyacım var. Hevesli ve güvenilir olmaları dışında tek şartım iyi kalp. Bakalım bu niyetimi hayat nasıl evirip çevirecek:))

Şimdi gidip güzel bir banyo yapacağım ve tüm dikkatimle kendimi öğleden sonraya hazırlayacağım. Yaşasın umut etmek, yaşasın yeşil mevsim!

2 Mayıs 2024 Perşembe

PAUL AUSTER HOŞÇAKAL

 

Baharın delirmiş yeşilliğinden gözlerim kamaşmış halde salonda oturuyorum. Aslında bu ay önümüzdeki birkaç ayın planını yapmalıydım ama araya covid girince durmak zorunda kaldım. İlk defasında da böyle olmuştu; fena üşüttüm zannetmiştim ama ardından kas ağrısı, aşırı halsizlik, tat ve koku kaybı eklenince işlerin pek de üşütmekle ilgisi olmadığa uyanmıştım. Tek fark bu kez daha hafif seyrediyor. Sadece halsizlik ve tat, koku eksikliği var o kadar.

Neyse, kısmette covidi ikilemek varmış:)

Bugün ve yarına sokağa çıkmayı gerektirecek türden plan yapamayacağımın farkındayım. Malum, sevimsiz bir süreç. İşin güzel tarafı hava pek romantik ve evde oturmaya uygun. Bizim mahallede yeşillikten göz gözü görmez oldu. Uzun zamandır bu denli göz alıcı yeşil görmemiştim doğrusu, iyi hissettim.

Bugün elimdeki kitabı bitireceğim. Ekin Anıl vermişti, Mesuga. İsrail kurulduğunda Amerika'da olan yahudiler hakında bir hikaye. Yazarı Isaac B. Singer. Ne acayip di mi? Paul Auster hayattan ayrılırken elimde yine yahudi bir yazarın kitabı vardı. Üzüldüm. Paul Auster bana NewYork'u sevdiren yazardır. Üçlemesi hala kütüphanemde verilmeyecek kitaplar rafında durur. Açıkcası ben son romanını da sevdim. Üzerinde uzun uzun düşündüm. Bir daha yazamayacağını bilerek klavye başında olmak nasıl bir histir? İnsan kelimelerini ve öyküyü biçimlendirirken içine neler serpiştirir? Belki de bir profesyonel bunu asla yapmaz ve öykünün hakkını vermeye odaklanır. Sahiden bilemiyorum. Tek bildiğim varoluş ve yokoluş arasında alıp verdiğimiz nefesler sadece ve sadece birkaç kişinin umurunda oluyor hayatta, o da yeterince şanslıysak. Dolayısıyla üzüldüm diyorum ama ne kadar üzülmüş olabilirim ki kilometrelerce uzakta yaşayan ve hiç tanışmadığım yazarın ölümüne?

Bana artık pek çok duygulanım da yalan dolan geliyor. Sevinçler, üzüntüler sanki içindeki şeker çalınmış süslü kutular gibi. Kutu dolu ilüzyonuyla yaşam boyu avunuyoruz oysa açıp baksak içinde şeker falan yok.... 

Kocaman bir ömrü anlamlandıramadan sahneden çekiliyor olmak da insandan başka hiçbir canlıya bu denli dert olmuyor. Bir tek biz manalı olmaya takık yaşıyoruz. Niye ki? Bi bilsem...

Manayı bilemem ama bir çorba yapıp, ilaçlarımı almam lazım. O halde herkese şahane bir bahar günü olsun.

26 Nisan 2024 Cuma

SİLİVRİKAPI'DA BİR SOFRA


Öğleden öncenin ısıtmayan güneşiyle trendeyim. Şehrin bir ucundan diğerine, nicedir yolumun düşmediği Silivrikapı'ya gidiyorum. 

Semt çok değişmiş. Mahalle tertemiz, mis gibi iyot kokuyor  sokaklar. Trenden sonra otobüsle devam ediyorum. Surlara yaklaşınca ineceğim. Sur dibine kurulan bostanların arasından geçerek yürümek aklımı başımdan alıyor, gayrı ihtiyarı dokunmak istiyorum taş duvarlara. Buraları ne kadar özlediğime hayret ediyorum. Bir zamanlar çok istemiştim Haliç-Fatih hattında yaşamayı. Kuzguncuk gibi deniz kokusunun beni benden aldığı o vakitlerde Bizans, Roma, Osmanlı yani her kim gelmiş ve geçmişse hepsiyle aynı sofrada buluşabilirim hissine kapılmıştım. İstanbul böyledir; insana tuhaf tuhaf hayaller kurdurur.

Davetli olduğum eve doğru yürürken güneş yüzümü ısıtmaya bana iyi geleni hatırlatmaya başladı. Kalbimin yavaş yavaş ılınan bir tas suda çözüldüğünü hissine kapıldım.

Eski fakat tertemiz arap sabunu kokan apartmana girdiğimde zeminin o çok beğendiğim küçük küçük kırılmış mozaik taşlarla döşenmiş olduğunu gördüm. Trabzanların tutunma yeri ahşap, ferforjeler ise lalelerdendi. Bir kat aşağı indim. Anneannemin kömürlüğe giden merdivenleri geldi aklıma. Trabzana dokunan elim, burnuma dolan sabun kokusu ve görmesem bile orada olduklarına inandığım iyi ruhlar benimleydi. Artık yumuşacıktım, surlarım iki yana açılmış, kusurlarım dahil en sahici halimle sadece "ben" olarak eşikten geçtim.

Misafir olduğum ev, yarı bodrum, sıcacık, ışıl ışıl bir daire. İçeri girer girmez aile olmanın güvenli kokusu doldu ciğerlerime. O kadar güzel ki sofra; evde pişmiş poğaçalar, çiçek gibi dizilmiş peynirlerle açlıktan son nefesini vermek üzere olan ruhlara abı hayat olabilecek ne çekerse canın  bu masada var.

Bir kadın, oğlu ve iki kedileriyle bu ev, Dünya'nın en büyük bir oda bir salonu olabilir. Kendini hiçbir yere yerleştiremeyen onca tanıdığıma inat, can ve canan ne güzel yerleşmişler yuvalarına ve ne içten paylaşmışlar iki kedicikle hayatlarını. Laf ı güzah değilmiş öyleyse paylaştıkça çoğalmak. 

Şehir surlarının sakladığı eski bir mahallede Meryem'in kolları arasında birbirine sokulmuş bir aileye misafir oldum bugün. Sur duvarlarında örülüp gizlenmiş kapılara değil, bostanda yeşeren hayata bakmayı, karnımı değil, ruhumu doyurmayı seçtim. Çoktan sakınanlara inat, azı paylaşanların zenginliğine hayran dönüyorum evime. 





24 Nisan 2024 Çarşamba

24 NİSAN GERÇEKLE DOLUYOR İNSAN

Winterson romanlarından birinde kahramana ihtiyacının ne olduğu sorulur. Cevap bol köpüklüdür.. Sınırların belirsizliğine, sevginin, ilginin miktarının değişkenliğine köpük dolu küvet metaforuyla cevap verir Winterson'ın kahramanı ve bu konuda çok haklıdır.

İhtiyaçlarımız ve miktarları değişkendir. İnsanlar arasında ve insanın kendi içiyle dışı arasında eğer birer harita mühendisi görevlendirilebilseydi, sarraf ve gece bekçisi karışımı özellikler taşıması hoş olurdu. Zira sınırlarımız ve ihtiyaçlarımız an be an değişir ve değişimi yönetmek ustalık ister.

Ay ışığı altında parlamaya saatler sayarken, ben de kendime ihtiyaçlarım hakkında bazı sorular soruyorum. Durmadan değişen ve karşılanmadığını düşündüğümüm ihtiyaçlarımı belirlemeye çalışıyor fakat başaramıyorum. Böyle zamanlarda dönüp dolaşıp en sevmediğim yere, aynamın önüne geliyorum. Çünkü sorunun ve cevabın tek sahibi var, ben!

Ah O ben! Ben esnek ve cesur olup, ihtiyaçlarımı belirleyip, gideremedikten sonra diğerlerinden bunu yapmalarını beklemek nasıl  nafile. Kötü bir örnek vereyim mi? Mesela sabah yataktan kalkar kalmaz dünyanın en güzel şarabı sunulsa ister misiniz? Ben istemem. Şarap veya sunulma şeklinden ziyade zamanlaması yanlış olduğundan istemem. Demek ki  sabah ne tercih ettiğimi veya etmediğimi ben biliyorum, diğerleri değil. Ama beşki bir sabah isteyeceğim? O da ayrı bir muamma. Bazen bana hayat tarafından sunulan şeyleri yeterince değerlendiremediğim sanrısına kapılıyorum, canım sıkılıyor. Oysa bu suç değil, o zaman öyle hissetmişim demek sadece.

Şimdilerde ne özür, ne de dışarıdan gelecek çözüm beklentisindeyim. Tüm dikkatim ağzını yastıkla, yorganla tıkayıp, elini kolunu bağladığım iç sesimde. Artık O söyleyecek ihtiyaçlarımı, ben de bize hizmet edeceğim. Böylece dışarıdakileri suçlamaktan, bir türlü mesuliyet kabul etmediğim yaşamımdan uzaklaşıp, makul olan güzergaha geçecek, yeni şoför ağzıyla şerit değiştireceğim:)

ORMANA GİRMENİN ER YA DA GEÇ BENİ BURAYA GETİRECEĞİNİ, BİLİYORDUM. Derimi sıyırmam gerektiğini, altındaki cılk yarayı daha fazla görmezden gelemeyeceğimi nicedir biliyordum. O kadar kafayı takmıştım ki beni sevdiğini söyleyen ama anlamak, iyi kılmak adına kılını kımıldatmayanlara, sanki ben onlardan daha çok düşmanlık eder olmuştum kendime. İlla bir özür, illa bir anlaşılma sahiden gerekli midir? Aslında değildir. Zaten geçmişi onaramaz, bana geride kalan zamanı iade edemezler.

Benim yaralarımı görüp, doğru tedaviyi başlatmam şart.

Üstelik en yakınlarım beni uyuz köpek kovar gibi hayatlarından kovalarken, birileri tüylerimi tarayıp, kenelerimi ayıklamamış mıydı? Onların varlığına şükretmeliydim. Birileri arızalıları da sevebiliyordu. Nankörlüğün anlamı yoktu, hayatın dengesi tartışmasızdı ve artık gözlerimi açmalıydım. Zor günler umursanmadığım ve sevilmediğim anlamına gelmiyordu. Kaldı ki gelse bile ben beni çok sevecektim. İşte o kadar.

Orman güzel. Bu gece, ay ışığı altında parlayacak tüm gerçekler. Bence sen de gelmelisin. Ağaçlar insanlardan daha güvenilir.



22 Nisan 2024 Pazartesi

İBRAHİM OLABİLMEK

 

Günaydın,

Bu sabah baharın gelişine odama erkenden dolan sabah ışığıyla iyice ikna oldum. Kalkıp namaz mı kıldım? Yok. Yoga falan? I ıh. Bedeni erken vakitlerde kımıldayanlardan değilim. Ama yazmak öyle mi? İnsan her durumda yazıya tutunur. Uyurken bile... 

Rüyalarım değişti biliyor musunuz? Artık gündüzden natamam ne varsa gece de bana eşlik eder oldu! Kesinlikle yorucu ancak bir o kadar da ufuk açıcı.

Yaz sonu iyilik, şefkat, fedakarlık adına bildiğim ne varsa kafama geçirildikten hemen sonra Hazreti Yunus'un balinanın karnında tekrarladığı dua takılmıştı dudaklarıma. Şimdilerde de Hazreti İbrahim'i düşünür oldum. İbrahim'i ve putları kırdıktan sonra baltayı en büyük putun omzuna astığı anı.

Kim bilir ne kadar rahatlamıştır. Yalancıları yalanları, düzenbazları düzenleriyle bırakıp, öylece uzamak! Ah İbrahim, aslında sen hep favorimdin de, araya Yahya ve Yunus girdiler işte, kusura bakma.

İşin şakası bir yana kıssadan hisseleri, mitolojik öyküleri, yerel masalları her zaman sevmişimdir. Çünkü hepsi aynı ana fikirde buluşur: Kahramanın yolculuğu.

Peygamberler, tanrı ve tanrıçalar, çobanlar, prensler, hatta tilkiler, kargalar ve daha neler neler, hepsi yolculuğa dair sembollerdir. İnsan kahramanını ararken ve bu niyetle yola revan olmuşken öyle bir an gelir ki, aradığı kahramanın kendisinden başkası olmadığına uyanır. Bize yüzlerce yıl, binlerce öyküyle anlatılan bundan başka birşey değildir: kahramanın uyanışı, kahramanın kendine varışı. 

İnsanın kendini arayışı, kendine doğru attığı her adım kutsaldır. Örtülü kutsal. Çünkü vaktinde evvel bulunması makbul değildir. Erginlenmeler gerektirir. Kitaplar okunmalı, bahireler atlatılmalı, bişiler inşa edip sonra yerle bir etmeli ve daha nicesini yaşamalıdır ki, örtü kalsın, ayna görünsün.

Herkes aynı dertten mi çeker? Bilerek veya bilmeyerek ama kesinlikle evet! Tek fark her birimiz içine doğduğumuz çevre, kendimize yaptığımız yatırım doğrultusunda ya alenen arayışımızı dillendirir ve yollara dökülürüz ya da hayatın bizi yönlendirdiğini düşünür ve yolculuk boyunca aradığımız şeyin adını koyamadan, dilimizin ucunda oradan oraya savruluruz. Fakat yaşamın sonunda tatmin olanlar örtüyü kaldırıp, aynaya bakabilenler, İbrahimler, Yunuslar olacaktır. 

"Kendime yazık ettim affet"* den sonra gelen hamle çarktan sıyrılıp diğerlerini kendi aleminde bırakmak olabilir. Zira kahramanın hataya düşüp patinaj çekeceği en kritik eşik burasıdır. Ego yükselirse kahraman tüm yaşamını kendi dışında herkesi kurtarmakla heba edebilir, ki ben o eşikte az durmadım. 

Örtüyü daima açık tutmanın biricik yolu her birimizin ancak ve ancak kendi kendinin kahramanı olabileceğini idrak ettiğimiz andır. Putları kırmaktan sonra sırada ne var derseniz, yaşayarak görelim derim. Zira hala ormandayım.

Harika bir hafta olsun!

* Yunus Peygamber'in duası






21 Nisan 2024 Pazar

SUNDAY MOOD

 

İyi Pazarlar,

Takvimler iki bin sekiz, Konya'ya ilk gidişim, Tomurcuk ve Sevecen serisinin Türkçeleştirilmesine dair tohumların atıldığı, Ahmet'le ( eski yazılarımdan onu Sir olarak bilirsiniz ) tanışıp, adım adım İstanbul gezdiğimiz, kederden ölünmediğini anlayıp ve İstanbullu oluşumla helalleştiğim vakitler.

O yıl öyle çok şey oldu ki, aslında hiç  hatırlamasam daha iyi diye geçiyor gönlümden, zira gönlüm de yaş aldı ve yük kapasitesi doldu taştı.

Hayatın alma verme dengesinin ispatıdır iki bin sekiz. Öyle ki eski sevgilimden kalan hayal kırıklıkları hala ayak tabanımda cam kırığı efekti yaparken,  İstanbul kucağıma bırakılmış nur topu gibi bir bebekti. Bebeği beslemeli, onun taptaze enerjisinden kana kana içmeliydim. Öyle de yaptım.

Ahmet eşsiz bir keşif arkadaşıydı ve biz ikimiz öğrendiği her şey karşısında çocukça heyecanlanan iki yetişkin olarak sanki yaşadığımız kenti değil, kendimizi keşfediyor, adeta zamandan zamana seksek oynayarak şehrin mistik rüzgarında savruluyorduk. Pazartesi'den Cuma'ya değildi artık günler, Cumartesi ve Pazar vardı yaşamımızda; buluşup, belirlediğimiz rotayı adım adım gezdiğimiz iki gün.

Şehirlerin ancak yürüyerek sevilebileceğini Londra'da öğrenmiştim. Tıpkı kağıt toplayan çocuklar ve kediler gibi olmalıydım. Zenginler kentin parlatılmış, modaya uygun tasarlanmış yerlerinde en özel manzarayı seyrettiklerini, en leziz yemekleri yediklerini düşünürken, Ahmet ve ben İstanbul sokaklarının sadece kalple görülebilen hazinelerine kavuşmuş, kente açıl susam açıl demiştik bir kere. Ve en zarif haliyle kapılarını açmıştı kentlerin kraliçesi.

Apollo Tapınağı'nı bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Ana kapının girişinde altın harflerle Gnothi Seauton, "kendini bil" yazar. O yıl şehri bilmeye çalışırken, kendimi tanımadığımı farketmiştim. 

Kendini bilmeye cesaret edemeyenlerin kaçışı değil miydi seyahatler?

İstanbul bana kapılarını açtığında insanın sadece insana değil bir mevsime, kokuya, manzaraya, hatta kente de aşık olabileceğini anladım. Olan olmuştu, artık nereye gidersem gideyim hep İstanbullu, İstanbul aşığı olacaktım. 

İki bin sekiz bir sevgiliden paçayı kurtarıp, diğerine kolu kaptırdığım yıl oldu kişisel tarihimde.

Bugün Kandilli özleyerek uyanınca Göksu, Küçüksu, Kandilli rotasına ne kadar düşkün olduğumu anımsadım. Hele de erguvan zamanı... Hani bir kadının en güzel yaşları vardır ya, işte İstanbul'un da en çekici mevsimidir Nisan. Tazeciktir, boğazın mavisine eğilen erguvan çiçekleriyle yeni gelin gibidir. Bu şehirde doğmuş ne kadar sultan, kraliçe varsa hepsi en güzel elbiseleriyle inerler suyun kıyısına. Görmek isteyen herkese açılır hayal etmenin kapıları. Kimi çekerse canınız o oturur yanınıza. Eğer Hürrem'le bir Türk Kahvesi içmek isterseniz ne ala! Mümkündür. Theodora'nın yaşamını kurtardığı kadınları ziyaret etmek ve işledikleri muhteşem kumaşları mı görmek istiyorsunuz? Hay hay, olur tabii. Adile Sultan ve onun asaletiyle yetişen cıvıl cıvıl genç kızlar mı gelsin masanıza? Daha kimler kimler...

Göksu'da mesire yerine serilmiş örtüler ve eşsiz kumaşlardan dikilmiş elbiseleriyle salınan kadınlar... Onların güzelliğine gölge düşürmekten çekinen binbir çiçek! Kayıklar, ah hele ayışığı olursa ufacık koylara doluşan sazlar, bülbüller...

Diyorum ya insana abayı yakmakla, bir şehre vurulmak neredeyse aynı şey. Ben her bahar Kandilli düşünürüm. Nisan demek boğaz demektir. Buz gibi esintide içiniz titreyerek ceketinize sarılmak ve gözlerinizi kapatmak. Tek yapmanız gereken sıçramak istediğiniz yılları düşünmek. Gerisi gelecektir. Zamanda sek sek oynamaksa neşenizi yerine getirecek olan, kentlerin kraliçesi eteğini toplar ve size muhteşem bir oyun arkadaşı olur!

İstanbul için erguvan zamanı olduğunu hatırlatmak istedim. 




20 Nisan 2024 Cumartesi

YAŞADIM, ANLADIM, İMZA

Selma ve Eif'e...

Bu nefis Nisan yağmuruna eşlik eden lezzetli kahvemin sponsorlarına.


 

Banka, devlet dairesi, tapu ve noter gibi kurumlarda hepimiz defalarca imzalamışızdır bu kağıtlardan. İmzalamaya imzalamışızdır da sahiden herhangi birini okuduk, anladık mı?  Sanmıyorum. Sadece o an süregelen işlemler hızlıca bitsin diye yarım yamalak bakıp imzayı çakmışızdır. Yalan yok, ben hep böyle yaptım; okumadım, okuduysam bile anlamadım, hatta bazen yanımdakine dönüp "bi okur musun" bile dedim. Ama günün sonunda altına imzayı atan bendim.

Yaşam boyu ortaya koyduğumuz tavır da bu üzerinde durmaya değmezmiş gibi görünen onlarca kağıda verdiğimiz tepkiyle neredeyse birebir aynı. Okuyor, anlamıyor, yaşıyor, pay çıkartmıyor fakat yine de altına imzalarımızı atıyor, ben buradaydım, bütün bunlara rızam vardı diyoruz. Saçmalığın daniskası olsa da gerçek bu!

Gezegendeki pek çok ruh ellerinden gelseydi eminim birilerine döner ve "benim için yaşar mısın lütfen?" derlerdi. Çünkü kendi hayatımızın, bize bu beden ve bu bilinçte verilen tek şansımızın sorumluluğunu almaktan afedersiniz it gibi korkuyoruz. Neredeyse tüm yaşamı korkularımız ve o korkuları yüreğimize salanlar yönetiyor. Bize alttan alttan bazen de aleni olarak şu mesajlar veriliyor: aç kalırsın, yalnız kalırsın, kabul görmezsin, silinip gidersin, evsiz, aşksız, çocuksuz, dostsuz olursun..... 

Seç, beğen senin olsun. İster misin? Elbette istemezsin. Zaten şükürler olsun ki tek seçeneğimiz bu değil..

Ormanda öğrendiğim en güzel şey ne biliyor musun? Şu hayatta seçmen gereken tek şey kendinsin. Senin isteklerin, arzuların, hayallerin. İnsan ne istediğinden emin olduğunda onu kimse korkutamıyor. Korkunun bizi ele geçiremediği tek yer ne istediğimize karar verdiğimiz yer. Herkes beden ödüyor, tüm canlılık yaşamın getirdikleriyle yüzleşiyor ve insan bundan muaf değil. Unutma ki hayatın kışından bir sıcak soba uğruna kaçmak, beraberinde baharın coşkusunu da silip süpürüyor. Sonsuz güzellikteki bahara kavuşmanın, ılık esen, yakmayan ve üşütmeyen rüzgarın, onun taşıdığı binbir çiçek kokusunun hazzını alabilmenin bedeli üşümek. Üşümek, sobalı evden çıkmak demek. Al ceketini, konfor alanından çık! Sen çık ki seni hareketsiz bırakan sözde canavarlar da yatağın altından çıksın!

Hepiniz duymuşsunuzdur annem evlen dedi evlendim, babam doktor ol dedi oldum, kocam çalışma dedi, çocuklarımı büyüttüm.... Etrafımızdaki hemen hemen herkesin üzerine kuluçkaya yattığı en az bir tane hazin öyküsü vardır. Benim de var. sanırım ilk adım hazin veya değil, öğretilmiş öyküyü bırakmak. Ne olduysa oldu, korktun, zayıftın veya manipüle edilmiştin. Önemi yok. Şimdi ne oluyor? Bundan sonra neler olacak? Artık kendin yazacak ve okuyacak mısın hayatını, anlayacak, yaşadıklarına anlam yüklemeden seyredecek ve olduğun yerden memnuniyet duyacak mısın?

Hepimiz gideceğiz. Musalla taşlarına uzanmış bedenlerimiz de bu yaşamdan geçtiğimize dair imzalarımız olacak. Soru şu ki yaşamış, anlamış ve imzalamış mı olacağız yoksa korku dolu konforlu bir yaşamda konuk oyuncu olmuş ve şurayı imzalayın lütfen denilen yere kefeni serecek miyiz? Bu bir seçim. Yazılana eyvallah demek veya oturup yazmak bir seçim ve her seçim gibi getirdikleri, götürdükleri var. 

Elli yaş insanın etrafından değil, kendinden hesap sorma yaşı olmalı.Bende öyle oldu. Düz çizgiler çizdiğimiz defter çoktan tarihe karıştı. Artık ne emekliyoruz, ne de heceliyoruz. Burası istediğini giyme, ne diliyorsan onu yeme içme yeri. Korksak da korkmasak da olması gereken olacak. O kış gelecek, o parmaklar üşüyecek. Ama sonrası vallahi de bahar billahi de bahar. 

Ben bu kışa nasıl dayandım biliyor musunuz? Ben görsem de görmesem de o baharın geleceğinden emin olarak. İşte geldi. Şimdi kendime diyorum ki yaşa Elvan, kışı yaşadın, baharı da yaşa. Kendi öykünü yaz. İmzala.






16 Nisan 2024 Salı

NO SURPRISES*

 

16:19 Şimdi geldim, kahvemi koydum- ki bu saatte pek içmem ama sabah fırlamam gerekince evden şu ana kaldı-, ama bu Selma'nın yolladığı değil. Kargo geldiğinde evde değildim, sabah gidip alacağım:)

Hatta sabah gidip benim erguvana da bi bakacağım:) Özledim onu. Malum senede birkaç haftamız var.

Dün dayım bütün gün hastanedeydi. Ben mi? Evde manyak gibi temizlik yaptım. Öyle ki ev şok, ben şok!!

Temiz ev çok özlüyorum, zira anamın evi her daim pırıl pırıldı. Hep diyorum ya, pislik içinde yaşamıyorum elbette ama o aşırı temiz ev benim evim değil. Kime ne ya? Ev benim, hayat benim.

Biraz sonra yoga yapacağım. Matımı çok özledim.  Sürprizsiz hayatımı özledim.... Bugün zordu, daha da zorları kapının önünde onu anladım. Dayımın saat sabah sekizde "nerdesin?" diyen sesine, henüz kahvaltı etmesinin sevinci eklenmişti ki, öğle olmadan teyzemin acilden hastaneye girişiyle tüm kuzenler alarma geçtik. Gülüyorum ama bu öyle delirme gibi bişi değil, ilk kez kendimi alnımdan öpemeyişime üzülüyorum. Aynada denedim, olmadı. 

Neden?

Çünkü arabamı ustaya götürmeyi ve direksiyon dersimi ertelemedim. Ben Elvan, ilk kez öfkeyle değil, doğru düzgün öncelik listesi yaparak kendimi çiğnetmeden de servis verebileceğimi gördüm. 

Ne oluyor biliyor musunuz, değerini içeriden belirliyorum. Tamam fiziken yapamıyor olabilirim ama hayal ediyorum; kafamı ellerimin arasına alıp alnıma bir öpücük konduruyor ve "aslansın!" diyorum. İşte özlenen şefkatli dinginlik. Allahım nolur nolur kalsın! Allahım bu hal bende kalsın, benim olsun!

İçim çok sevinçli. Ölümün ayak seslerine rağmen. Çünkü dayımı ellerimle besledim, çünkü dayım iyi ve arkadaşıyla kağıt oynuyor. İşte şimdi önce mata koşup, ardından yemek yapabilirim:)

Sürprizsiz, sakin, misssss


*Radiohead


15 Nisan 2024 Pazartesi

GİDECEK YERİM YOK

 

Gidecek yerim olsaydı ve gittiğim yerde söyleyecek sözüm, yazmazdım. İhtiyaç duymazdım.  Yazmak çıkmaz sokak; kaçamadığım duyguların pusuda beklediği bir çıkmaz.

Biri, hele de sevdiğim biri ölüme adım adım yaklaşırken yaşamakta zorlanıyorum. Neşelensem, güneşten, kahveden keyif alsam ayıp olurmuş gibi tutukluk yapıyor elim kolum. 

Bugün çabucak çıktım pazardan. Zaten niye gittiğimi de hiç anlamadım. Evi toparlamak belki bir nebze sakinleştirir beni, yoksa gün uzun, bilinmezi beklemek tanımsız. Yavaş yavaş eşyalarımı yıkar, Sapanca için hazırlanırım. Semra ve Mehmet'i görür, sonra dönüp kalan işlerimi yaparım. Mayıs ortalanmadan da güneye inerim inşallah. Yüzmekten başka motivasyonum yok.

Bugün çok güzel limonlar aldım pazardan. Sanırım sarı renk beni mutlu ediyor. Bi de limonun dış kabuğunu ile meyvanın sulu kısmı arasında kalan beyaz bölümü çok seviyorum. Biraz sonra limonu güzelce doğrayıp, azıcık tuz serperek yemeyi planlıyorum. Sonra mı? Dedim ya eve sardıracağım, yoksa bu bekleyişle yenişmem imkansız. 

Gidecek yerim yok. Kalbim her acıdığında yersiz ve yurtsuzum.

14 Nisan 2024 Pazar

HUZUR İÇİNDE ÖLMEK

 

Babam ölürken annem otuz yaşındaydı. Babam ağrıyla inlerken, kusarken O ne hissediyordu, hissettiği şeyle nasıl başa çıkıyordu merak ediyorum. Bazen de başa çıkabilmişse eğer ancak ve ancak hisseden taraflarını kullanmayarak başarmıştır diye düşünüyorum. 

İnsan bazen beton mu dökmeli hislerine. Acaba?

Bizim aile tuhaftır. Bence aile denilen şey külliyen tuhaftır, zira insan tuhaftır. İtiraz? Yok değil mi? Çünkü ben de tuhafım, sende. İşin temelinde yatan nedir dersen, hayatı kendi üzerimizden değil de başkalarının yapıp ettiklerinden okumaya çok teşneyiz. Oysa ilk okunacak kitap insanın kendisi olmalı. Kendim dediğimiz şeyin kullanım kılavuzunu oluşturmadan, onu birkaç dile çevirip kuytu köşe anlamadan başkalarıyla yakınlaşmak ne mümkün?

Benim sorunum fazla düşünmek. Bazen o kadar ipin ucu kaçıyor ki, düşünmekten, kafamın içinde yazıp çizmekten yaşayamıyorum. Zihnim almış sazı eline kendi çalıp kendi oynarken, hayat yoldan geçen arabalar gibi akıyor yanımdan.

Bugün on dört Nisan Pazar. Dün hayatımın direksiyonundaydım, kısmetse bugün de niyetim aynı. Çünkü kendini yönetme becerisine kavuşmadan içsel neşesini bulamıyor insan. Oysa sahici bir ölüm anı istiyorsak gerçek bir yaşamdan geçmek gerekmez mi?

Acı, hastalık, keder yaşamın deneyimleridir. Pozitif düşünerek, evrene "iyiyim, harikayım" gibi salak saçma sözler göndererek içinde olduğumuz gerçeklikten kaçamayız. Bu düpedüz yalancılık olur. Yapılacak şey basittir. Basit ve dikkat gerektiren şey şu: anın içinde dur. İzin ver hissettiğin şeye. Sadece bak, his bedeninde nerede? Hangi hatıranla eşleşiyor? Orada ne hatırlıyorsun? Bütün bunlardan sonra da o hissi ve getirdiği her şeyi bırak!

Ne acıyı, ne de sevinci tutamayız. Duygulara tutunamayız. Yaşarız ve devam ederiz. Sidharta'da Hesse bize tam olarak bunu anlatır; nehrin kıyısındaki güzel kızı unut ve devam et!

Hayatın ortalık yerinde, elli yaşımda ve ormanın en derininde tek öğrendiğim bu oldu: yaşamakta olduğun deneyimden kaçamazsın! Dönüp dolaşıp geleceğin yer kendinsin. İşte bu yüzden hisler dondurulamaz, yaşamın akışı, ritmi bizim arzumuza göre değişemez. Biz spontan olmalı, biz değişen duygu durumlarına hızlıca uyum sağlamalıyız. Üzülüyor muyuz? Ağla. Sevinçli miyiz? Dans et, şarkı söyle. Kısacası neyse gelen his, içine çekildiğin olaylar silsilesi yaşa, yaşa fakat seni ele geçirmesine izin verme. Nasıl ilkokulda oynadığın piyesteki prenses değilsen, şimdi de yaşadığın olayın mağduru veya kahramanı değilsin. Birkaç saat, birkaç gün veya ay için giyindiğin duyguyu, yaşadığın olayları sen sanma. Yüzlerce insanlık kostümünden biriydi o. Çıkart, gitsin.

Ben şimdilerde babamın içimde upuzun yatan hastalığını, beni yerden yere vuran gidişini, kaldıramadığım cenazesini ve ondan bana kalan terk edilme korkularımı öpüp okşuyorum. İyi miyim? Aslında hem evet, hem de hayır. Nihayet içimde ağlaya inleye dolaşan yersiz yurtsuz kız çocuğuna eğer arzu ederse benimle yaşayabileceğini, ona göz kulak olabileceğimi söylüyorum. İnşallah inanır da yerini bulur garibim.

Huzur içinde ölmemim tek yolu huzur içinde yaşamam. Elli yaşımda araba sürmeyi öğreniyor, kendime analık babalık ediyorum. Canımdan çok sevdiğim kardeşimin üstüne çullanmadan, Onu uzaktan sevmeyi öğreniyorum. Ağaçlarla konuşuyor, damdaki kediyi besliyorum. ben deli miyim? Yok elbette değilim, fakat tuhafım. Benim bütün ailem tuhaf, seninkiler? Elbette onlar da:))

Anlayacağın kendini oku, her an seyret. ne yapıyor, nasıl tepkiler veriyorsun? Hangi duyguna tutunup, yaşamak yerine yaşayanları izliyorsun? Yapma tatlım, gel yaşayalım:)







12 Nisan 2024 Cuma

BAYRAMIN SON GÜNÜ GELMİŞ, HOŞGELMİŞ.

 


Günaydın,

Çok şükür kıymetli bayramın sonuna geldik. Eğer bugünü de hayırla uğurla atlatırsak, Haziran'a kadar rahatız. 

Bayram boyunca bizim buralarda hava güzeldi, ama insan ilişkileri zordu. Dolayısıyla ilişkilenmediğim bir noktada kalmayı tercih ettim. Yani az insanla görüşüp, o zamalarda da mümkün olduğunca  havadan sudan konuşmalar yaptım. Ancak rüyalarım feci. İnsan kendi rüyasından korkar mı? Ben korkuyorum. Dün gece dolaştığım evlerin kasvetini görseydiniz, ruh durumum için en az benim kadar endişe ederdiniz. Bi de dalgalarda köpeğini yüzdüren tuhaf kadın vardı ki, of! İnsanın ister istemez canı sıkılıyor. Fakat normal, zira dayımı ziyaret etmiştim ve onun ufak ufak azalan dengesi, keyfi elbette keyfimi kaçırıyor. Şimdi hayaller görme evresindeyiz. Baş dönmeleri ve halüsilasyonlar... 

Öte yandan Theo ve ben Bodrum için hazırlanıyoruz. Elbette gitmek istiyorum ama bakalım oldurabilecek miyiz? Orada da tıpkı İstanbul'da olduğu gibi sevenimiz de var, iyi olmamızdan pek haz etmeyenimiz de. Tek fark ortalık biraz daha basit ve sakin. Neden temelli yerleşmediğime gelince, klostrofobik! Belki araba bu algımı değiştirir. Göreceğiz:)

Hah, bayram diyordum. Çok şükür bitti sayılır. Yarın sevdiklerimizle çay kahve içip, bi de dostlarla akşam yemeği yiyerek kapatıyoruz kısmetse. Dilerim herkes bir şekilde az hasarla geçmiştir bayramdan.

sevgiler, selamlar



11 Nisan 2024 Perşembe

KENDİNİ SEÇMEK

 



Günaydın Sevgili Okur ve Günaydın Selma*,

Çok şükür bayramın birinci günü hayırla ve uğurla aramızdan ayrıldı. Geldik ikinci güne. Açıkcası düne göre daha mutlu, sakin ve kararlı hissediyorum. Neden? Dün zordu. Dün ailem kocaman bir sofrada bayramı kutlarken ben ömrümde ilk kez onlarla aynı şehirde olmama rağmen, o sofrada değildim. Ailemi, yokluğumla cezalandırmış gibi görünsem de aslında onlarsız bırakılmanın acısıyla kendimi terbiye ediyordum. Aylardır birbirimizin hayatında yoktuk, neden şimdi hiç incinmemiş, kırılmamış gibi gidip kahvaltı edecek ve bayramlaşacaktık ki? Kırılmıştım. Hem de ne kırılmak, tuzla buzdum. Beni paramparça edene dek onlara dur demedim diye kendime çok kırgındım. Velhasıl dün, bayramın ilk günüydü ve düşünüldüğü gibi kimseyi cezalandırmadım, sadece durdum, kendimi seçtim.

Yalnızlığını kabul etmiş bir adamla, annesiz büyümüş bir kadının çocuğu olarak doğmak inanın hiç kolay değil. İçimin tekbaşına bırakılmışlığıyla halleşmeye çalışırken, annesiz kalmış anneme annelik etmek beni müthiş hırpaladı. Tüm gayretimle uğraşsamda annemin eksik parçalarını tamamlayamadım, zira eksik ben değildim. Bunu gerçek anlamda idrak etmek bana yarım yüzyıla patladı. Kardeşimin de sabrını muhtemelen oralarda bir yerde taşırdım. İmkansızı kabul edemeyen bir abla... 

Egemen hep mesafe istedi benden. O kadar azdır ki kardeşim tarafından kucaklandığım, sevildiğimi hissettiğim anlar, sayabilirim. Şimdi onun arzu ettiği mesafeden deniyoruz kardeşliği. Canı sağolsun. Eyvallah.

Yazımı Küçük Emrah filmine çevirecek değilim. Çok şükür evim barkım, sağlığım yerinde. E direksiyon derslerine de başladım. Yakında o hep hayal ettiğim uzun yollara çıkıp, mutlu mesut özgürce dolaşabileceğim. Bangır bangır müzik dinleyecek ve uçacağım.

Ben Elvan Lütfiye Eti, kimseye hesap sormadan, neden niçin ile zerre kadar meşgul olmayarak kendimi seçiyorum. Rest olarak değil, küserek değil, sadece olması gereken bu olduğundan, mecburiyet ve idrakle kendimi seçiyorum.

Erguvanlarla sohbet etmeyi, bayram kahvemi onlarla içmeyi, dostlarıma layık oldukları değeri vermeyi, kendimi sevgiyle beslemeyi, iyi kılmayı ve olabildiğince yaşamla akmayı seçiyorum.

Orman çok güzel, gelsene.






* Selma'yı tanımayanlara not, kendisi gezegenin en tatlı, en halden anlayan, en teşvik edici okurudur. Yazmak için klavye başına oturmaktan kaçtığım zamanların cesaretlendirenidir. Bütün bu sebeplerden özeldir. 

9 Nisan 2024 Salı

MERHAMET

 

Günaydın,

Biraz geç bir günaydın oldu yazı alemine ama aslında ben çoktan uyandım,  aydım:) Hatta kahvemi içtim, yürüyüşe gittim falan filan.

Bu sabah konumuz merhamet. Biliyorsunuz dayım hasta. Üstelik o en sevimsiz hastalıktan. Mümkün olduğunca destek olmak ve yardım etmek için elimden gelen, aklımın yettiği ne varsa yaptım, yapıyorum. Yaşamak isteyen birinin ölüme an be an yaklaşıyor olması gerçekten çok trajik. Daha üzücü olan ise bu hikayeden kendi payımı ağır bir şekilde alıyor olmam. 

Dayım kötü biri değil. Herkes gibi kendine has huysuzlukları, doğruları ve yanlışları olan bir adam. Ortak noktamız ise yaşama sevincimizin azalmış olması ve merhametsizliğimiz.... Yanlış duymadınız merhametsiziz biz, ikimiz.

Dayım yardımsever biridir. Dışarıdan bakınca pek umursamaz gibi görünse de aslında kimseden elinden gelen yardımı esirgemez. Fakat benim onunla ilgili başka bir gözlemim daha var... İnadı ve kendine merhametsizliği. Müthiş bir müzik sevdalısıydı benim dayım. Santana, Pink Floyd gibi isimleri ondan öğrenmişimdir. Hatta blogda da yazdığım efsane bir Santana konserimiz bile var dayı yeğen. Bi de nefis yelkencidir. Konuya geç dahil olmuş ama iyi seyir yapmış bir yelkencidir. 

Ancak eşinin tekne sevmiyor oluşu, dini vecibelere aşırı kaptırıp evde müzikten bile keyif alınamayan bir ortam yaratışı ile başlayan hikayelerinde dayım kendisinden hiç beklenmeyecek bir yolda yürümeye başladı. Ardından ekonominin cilveleriyle işinden erken emekli oldu ve sanırım aşıların da yardımıyla sona doğru iyiden iyiye ivme kazandı. 

Ağır kemoterapi ile ancak bir sene verilen dayım, sıfır kemo ile bir buçuk yıla kadar uzattı ömrünü. Bazen ister istemez merak ediyorum eğer şekerden uzak durup fitoterapistlerin tavsiyeleri doğrultusunda yaşasaydı daha da fazla uzatabilir miydi zamanını? Bilmiyoruz.

Tek bildiğim özellikle son yıllarda hem yakın çevresi hem de bizzat kendi kendine aşırı merhametsiz oluşudur. Bunu itiraf etmesi de ayrı bir can acıtıcı konu... Seçimleri tüm aile tarafından eleştirildi... Madde ve mana arasında sıkıştı... Hayatın tadı diye algıladığı şey gerçekten ona zevk veriyor muydu? Hiç emin değilim.

Bütün bu gözlemler nesnellikten uzak ve külliyen hatalı da olabilir. Ama bildiğim şu ki etrafın ne yaptığını veya yapmadığını kontrol etme şansımız hiç yok. Fakat bizim kendimize be ettiğimizi kontrol şansımız hep var. İşin güzel tarafı her an bu uyanma için müsait.

Ben neden takılıyordum bu kadar merhamet işine? Neden hep gözüme batıyor insanların zalimliği? Çünkü ben, bana en büyük zarar veren asıl zalimim. Ben kendime merhamet etmediğimden dış dünyanın merhametsizliğine bu kadar takılıyorum. Kontrol gücüm olan yeri bırakıp, benim dışımda gelişene odaklanarak kurban kostümü giymek işime geliyor. 

İnsan ne manyak bir sistem!

O halde kendimize başta olmak üzere tüm canlara merhamet ettiğimiz samimi, içtenlikli bayramlara diyelim:)


8 Nisan 2024 Pazartesi

Bugün nasılım?

Ejderhalar suya girmiş, korkudan okyanusun en kuytu köşesindeki  akvaryuma saklanmış şapşal bir balık gibiyim. Ya da annesinin dokunma dediği pastanın tüm kremasını yalamış ve görünmezlik pelerini ile dayaktan yirtabilecegini sanan bir afacan!

Yok yok sabah evi,  pazarı, yemeği halledip kitapların icinde günü bitirmeye çalışan biriyim. Gozlerimi kapatayım, hızlıca geçsin bayram diye duada biri.

Güneş o kadar güzel ki... Üç kahve içmiş olmasam, bu muhteşem akşamüzeri ışığı şerefine bir tane daha içerdim.  

Bugün güneş tutulması, yeryüzüne insan tutuşması olarak inecek dediler. O yüzden saklandım. Bulasmayayim kimseye istedim. Kircililar'in iki romanı bitti. Şimdi elimde Solstad var, yeni başladım. Bugün yarın biter, ufacık zaten. 

Akşam ne izlesem acaba? 

6 Nisan 2024 Cumartesi

NİSAN 2024

 

Günaydın,

Haftalardır tarihleri karıştırarak yaşıyordum ama nihayet Mart ayının bitişiyle birlikte içinde olduğum günün farkındayım. Çok şükür bugün günlerden altı Nisan!

Dün aylar sonra ilk kez çok güzel uyudum. Uzun zamandır gerçekten uyumakla bayılmak arasındaki farkı ayıramayacak kadar teslim olmuştum parça pinçik uykulara. Sanırım doğada olmanın, baharla gelen kokuların insan bedenindeki gevşemeye büyük katkısı var.

Evimde olmak, yemek pişirmek, sokaktaki kedilere bakmak, erguvanları izlemek, parkta kitap okumak ve evdeki arkadaşla zaman geçirmek iyi geldi. Aslında bir önceki gün de çok güzeldi. Dayım çağırmıştı. Sabah erkenden banyomu yapıp gittim. Onunla ilgilendim biraz, sonra berberi geldi, traş oldu ve uyudu. Uyuttum. Ne garip değil mi? Kim derdi ki ben dayımı uyutacağım? Hani şu "... ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... "gibi. Hayat... Sonra Ela'ya gittim. İlgisi, sevgisi, samimiyeti gerçekten ruhumu sakinleştirdi.... Hafiflemiş, sakinleşmiş ve minnet dolu ayrıldım Ela'dan. Sürekli birilerini sarıp sarmalamaya çalışırken buna benim de en az onlar kadar ihtiyacım olduğunu unutuyorum. Bir daha buraya düşmek istemiyorum.

Yalnızlığımı kabullendim ben. Hatta içinde keyifli olduğumu da fark ettim. Sadece sevdiğim ve seçtiğim insanlarla sosyalleşmek bana fazlasıyla yetiyor. Büyük sofralar, bir günde üç kişiyle buluşmalar bitmiş. Burası, şimdi içinde durduğum yer, susmak, kuşu böceği, rüzgarı dinlemek noktası. En sevdiğim şeyi yemek, en istediğim anda uyumak ve doya doya okumak sosyalleşmekten daha iyi geliyor.

İnsan, an gelip yalnızlığını kabul ediyor. Ama öyle boyun bükerek falan değil, pek sevdiğin biri sürpriz yapmış da onu eşikten içeri alır gibi. Galiba derinlerde bir yerde hep biliyordum hayatımın böyle olacağını. Belki de kehanete inandığımdan tam olarak onu gerçekleştirdim. Kimbilir?

Nisan'a dönersek, koskocaman bir gün var avuçlarımda okumak, yazmak ve uyumak için. Hatta uzun güzel bir yürüyüşle erguvanları seyretmeye de yeter zaman. 

Dilerim herkesin hafta sonu çok keyifli geçsin.