21 Ağustos 2026 Cuma

ARTAKALAN






Müslüm Babadan gelsin mi bu sabah? 
Desene bi bana ne kaldı bize koskoca hayatlardan? Aşklardan? varlıktan, yokluktan...
Aklı kalbe bağlayan bir yer bulduk mu? Ateşin taaa ortasında soğukla yıkanmayan kaldı mı aramızda?
Abim ne demesi gerekiyorsa demiş, demiş ve gitmiş...
Artakalan mı? Üç beş hoş seda gerisi yalan.

18 Ağustos 2026 Salı

ÇARESİZLİĞİN KABULÜNE ŞAHİTLİK ETMEK


Günaydın,

Son günlerde başıma gelen tam olarak bu sanırım; şahitlik ediyorum. Sadece kendi askıda kalmış hayatıma değil, diğerlerininkine de tanık olmaktayım. Hep birlikte aşılması gereken problemleri, atlanması gereken eşikleri ve daha nicesini bekliyoruz. Bekliyoruz çünkü harekete geçemeyişimizi başka nasıl açıklarım bilmiyorum.

Ekin Ruhi'nin kan tahlillerini, Gonca çiçeklerin satışının ivmelenmesini, Hüseyin yeni iş yerine geçisi, Agi evine dönüşü, Alpay oğlanların okullarına yerleşmesini, ben işe başlamayı, İnci ebeveylikten istifa etmeyi... Hepimiz bekliyoruz; elimizde olmayan ve belirleyemeyeceğimiz şeylerin kesinlik kazanmasını....

Yoruluyor ve darlanıyoruz ama beklemede, askıda öylece durmak ve günü kurtarmak dışında da pek bir çare yok görünürde.

Tüm sevdiklerim için güzel günler yaratabilmeyi içtenlikle isterdim. Kaderlerini değiştiremeyeceğimin kabulüyle iyi günle vermek isterdim her birine, tek tek..

14 Ağustos 2026 Cuma

KÜSMEDEN YAŞAMAk

 

Çok küsen, her tartışmayı beş evvelkine bağlayan annelerle büyümenin hayatı epeyce zorlaştıran tarafları var. Küsen insana tahammülsüz oluyorsunuz. Siz yetişkin tepkisi özledikçe, hayatın ısrarla önünüze çıkarttığı beş yaşından sahneler sergileyen insanlar asabınızı bozmaya başlıyor. Şöyle ki sizi de kendi beş yaşınıza ışınlıyorlar! Üstelik orada olmayı hiç mi hiç sevmediğiniz halde!

Evet, konu annem. Benim annem iyidir hoştur fakat tahammül kavanozumun dibini sıyırmıştır. Öylesine sıyırmış, parlatmış ve bomboş bırakmıştır ki, kapağın dönerken çıkarttığı ses bile beni çileden çıkartmaya yeter olmuştur!

Son romantik ilişkimde "ne yapıyorum da sen bu hale geliyorsun?" demişti zat-ı şahaneleri. Diyemedim ki konu seni aşar, konu kapak! 

Hal böyle olunca ilişkiden uzaklaşmak zorunda kalıyor insan çünkü bu ufacık minicik, incir çekirdeğini doldurmaz kusurlar, sinir sistemimde depremlere sebep oluyor. Sana göre ufacık bir iletişim hatası, sadece erteleme veya anlık, telaştan kaynaklı yanlış anlama olabilir fakat bende devirdiği duvarı bilemezsin... O duvarın her devrilişinde kaygı eşiğimin sel gibi taştığını, kanımdaki stres hormonunun tavan yaptığını nereden bileceksin? Her yokluğunla tehdit edişinin beni güvenli alandan diskalifiye ettiği ve en eski kaybıma düştüğümü bilsen yapmazsın. Ama yaptın. Herkes yaptı.

Ben mi? Önce annemi taklit ettim, küstüm. Sonra küsmeden, küsmeme gerek kalmayacak mesafeden yaşamayı, canımı yakamayacakları yere mevzilenmeyi anlamaya başladım. Yeterince hissedemediğim, yeterince güvenemediğim ama küsmediğim, medeni bir kuytuya...

Oralar nasıl dersen? Eh derim. En azından küsmenin stresi kalmadı omuzlarımda... Daha iyisini bilen, bulan yazsın bana. Ben yoruldum.

9 Ağustos 2026 Pazar

GECE ÇİŞE KALKMAK DEĞİLDİR UYANIŞ VOL. II

 

Yoga diyordum. Evet kesinlikle müthiş, doğru uygulamalarla bırakın işe yaramayı, işe bakışınızı, işin kendisini tümden değiştiren yüzlerce yıllık işlevsel bir felsefesi duruş! Hani insanı insana kavuşturan, demek istediğim insanı kendine ulaştıran en pratik araçlardan biri. Derin mi? Evet. İşlevsel mi? Kesinlikle! Bütüncül mü? Ne diyorsun? Tabii! Eksik mi peki? Kusuru var mı? İşte asıl sorulara geldik! Eksik veya kusurlu değil olan yoga değil, bizim onu  yorumlayışımız.

Çünkü yoga spor salonunda uygulanmaz, sadece bedensel değildir, çünkü yegane derdi beden değildir....

Öncelikle biz Türkler yogayı Hintli kardeşimizden öğrenmedik.. Bize keşke on dördüncü yüzyılda Mevlana ile gelseydi diyeceğim ama işler öyle yürümedi. Yoga yüzlerce yıl kendi toprağında demlendi ve sonra bizi pas geçip Amerika'ya gitti. Az biraz oralarda dolandı, çiçek çocuklara kısa yolun ( dmt, lsd ) uzun versiyonunu gösterdi ve oradan da Avrupa'ya sıçrayarak nihayet bize geldi. 

Türkiye topraklarına girişi küçük bir topluluk için altmışların sonu olsa da, geniş kitlelerin mevzuyla muhataplığı doksanlı yılların başıdır. Kaldı ki o vakitlerde de zengin, yalnız, arayışta kadınlara tahsis edilmiş gibiydi. Tıpkı golf, dalış, binicilik gibi Türkiye kariyerine epeyce yukarıdan başladı. Neyse ki dekoru kostümü daha ulaşılabilirdi ve yavaş yavaş avama yayıldı. Yalnız işin en fena tarafı şuydu; eksile eksile yayıldı...

Ben mi? Ben kısmen şanslıydım. Ustam ustasından öğrenmişti yoga uygulamalarını ve bu yüzden bana en geleneksel haliyle geldi. Yoga maceramı onlarca kez anlattığımdan burada tekrarlamayacağım. Bilen bilir, merak eden eski postlarda gezinebilir.

Yoga usta çırak ilişkisiyle öğrenilir. Egzersiz serisi değil, yaşam biçimidir. Pratikler sadece fizik bedeni değil aynı zamanda zihni ve ruhu da hedefler. Ben bu noktada yoga anlatmaktan ziyade biraz bedensel uygulamalarda neyi eksik anladığımdan, bedenle temasta nerede eksik kaldığımdan bahsetmek istiyorum. Ve tabii bunun sonuçlarından.

Benim ustam şişkoydu. Şişko ama dengesi, gücü, esnekliği gayet yerinde bir adamdı. Allahı var, ashram kültürünü anlayalım diye çok uğraştı. Ashram hayatı bizim çok iyi bildiğimiz tekke yaşamını anımsatır. Hayatta ne varsa ashramda vardır; bahçedeki meyve ve sebzelerle ilgilenmek, yemek pişirmek, temizlik. Hatta eski gelenekte dokumacılık, ahşap işçiliği... Yani yaşamak için gereken herşey ashram hayatına dahildir. Yoga yoluna girmeye heveslenen kişi aslında dergaha kabulünü istemiş derviş adayıdır. Yoga yapmak değil, yaşamak için gelmiştir huzura. Yani niyet etmiştir. Mevzuda bir felsefeye bağlanma arzusu vardır.

Fakat uygulamaların özü şehir yaşamında çuvallar... Temizlik, yemek gibi kapalı alan hizmetlerinde görev alınabilse de iş döner dolaşır zamanın açmazında kilitlenir.... Benim görmediğim, belki hocamın da göremediği nokta tam olarak burasıydı. Bahçede çalışmadım, şöminelere odun taşımadım. Esnedim ama o kadar. Bize bir reform gerekiyordu besbelli fakat kendi adıma o reformu zihnimde ve ruhumda yapmak daha kolay geldi.. Beden farkındalığım bahsettiğim travmalar sonucu epeyce eksikli olduğundan o sularda dolanamadım. Korktum. Üstelik sürekli beden pazarlaması yapan sistemden de tiksinmiştim.

Fakat bedenin öğretinin şartlarını eksik yerine getirmesinin orta ve uzun vaadede sonuçları oldu. Öncelikle eklemlerimde ve kilomda bozulmalar başladı. Yağ oranım arttı. Hala esnektim ama yağlanma ivmelenmişti. Damarlarım uzun meditasyonlarda zorlanmaya başlamış, lenf akışım bozulmuştu. Evet yogaya devam ediyordum ve işimi yapmakta sorun yoktu ama yavaş yavaş orada da çuvallamaya başladım. Birşey olmuştu. Yaşam bedenimde akmıyordu. Bacaklarımda toplar damar kapakçıkları bozuldu, göllenmeler oldu. Hiç bir hekim çıkıp "hareket et, spor yap!" demedi. Aksine zaten yoga yapıyorsunuz yeterli dediler. Oysa şimdi öğreniyorum ki, güçlenmeyen bedene bunca esneklik bana büyük zarar vermiş... Yapısal yatkınlığım da eklenince esnek değil, gevşek olmuş bağlarım! İşlerin sarpa sardığı yer tam orasıymış!

Mehmet Ali Hoca esneklik seksilik değildir demiş ya makalesinde, esneklik tekbaşına sağlık da değildir. Yoga da sadece esnek olmak değildir. Aksine esnekliği dert etmeyin deriz öğrencilerimize ama ne yalan söyleyeyim içten içe de hoşumuza gider günden güne esnemeleri. Çünkü öğreti gereği bu esnekliği beden ve zihnin eş zamanlı esnemesi olarak yorumlarız. Bu doğrudur. Doğrudur ve eksiktir!

Esnek demek güçlü demek değildir. Bedenin gücü ile zihin gücü arasında yadsınamaz bir bağ vardır. Dolayısıyla yeterince esnek olan ama yeterince güçlenmemiş bir beden meditasyonda duramaz. İkisi de gereklidir: güç artı esneklik. Nereden biliyorum? Kendimden! Çünkü bir süre sonra meditasyona da oturamaz oldum.

Gerçekten kaliteli bir iş çıkartmaksa amacımız ve ashram ortamı için yaşadığımız mekan ve zaman uygun değilse o halde bakınız İngiltere'deki en ünlü yoga eğitmenleri ne yapıyorlar?

Öncelikle çoğu Hindistan'ı hayatında görmemiş. Evdeki geleneğin üzerine devam etmişler pratiklerine ve hemen hemen hepsi İngiliz vatandaşı. Bu sebepledir ki ashram hizmeti devreden çıkınca yerine spor eklemişler!!!! En iyiler haftada birkaç gün pilates ve ağırlık antremanı yapıyorlar! Ben bunu uzun yıllardır biliyordum ama o kadar tiksinmiştim ki bedeni parlatan sistemden, işin özünü kaçırdım! 

Yıllarca ülkemizde güzel meme ve popo için yapılan yoga ve tüm yoga öğrencileri ve öğretmenleri kamasutra ustasıymış gibi yan yan sırıtmalar muhtemelen beni içten içe o kadar gerdi ki bu konuda göz göre göre baktığımı anlayamaz oldum. Belki bu yüzden çocuklara ve bedeni kısıtlı insanlara yöneldim? Elbette bu baktığını görememe halinin bedelini şu an ödüyorum; kaldığım yerden, zararın neresinden dönsem kardır diyerek bedenime ihtiyacı olan gücü sunuyorum. Farkı da daha beş ay olmasına rağmen ufak ufak hissediyorum.

Bu sebeple yazının başlığında uyku arasında çişe kalkmak değildir uyanış, o uyanış sandığımız şey bazen derin uyku öncesidir sadece demek istedim. Ben senelerce çişe kalmalarımı uyanış zannetmişim. Oysa oysa... 

Hadi hadi çişe değil, sabaha uyanalım ve mümkünse hep beraber:))




8 Ağustos 2026 Cumartesi

GECE ÇİŞE KALKMAK DEĞİLDİR UYANIŞ VOL.I

 

Dün spor salonunda set arasında Mehmet Ali Hoca ile hamstriglerime bundan sonra nasıl davranmam gerektiği konusunda sohbet ederken daha önce de bahsettiği makalesi gündeme geldi; "Esneklik Seksilik Değildir." Göndermesini rica ettim, okudum. Haklıydı, esnek olmakla seksi olmak arasında düşünüldüğü gibi bir bağ yoktu ve tabii tantra kamasutra değildi ve tüm o pozlar  da sadece seks değildi.

Makaleyi okuduktan sonra kendi bedenimle kurduğum veya kurmaktan kaçındığım ilişki üzerinde düşünmeye başladım. Yıllarca  yoga deneyimlemiş, hatta işi ilerletip dersler vermiş, eğitimler açmış konumumdan azıcık geri çekilerek kendimi seyrettim. Tam olarak neydi yaşadığım? Neyi eksik yapmıştım? Nerede derinleşirken boğulmuş veya karaya vurmuştum!

Evet, görünen o ki kendi algısının kıyısına vurmuştu zihnim. Biliyorum çorba olacak herşey ama iki yıldır dilime pelesenk olan Yunus kıssası da inanın tüm bunlarla çok bağlantılı. Çünkü Yunus'un balinanın karnında geçirdiği rivayet edilen o karanlık günlerde tek bir zikir dökülür dilinden "ben kendine yazık edenlerdenim, affet yarabbim!"

İnsana diğerleri yazık etmez, hele Tanrı, hiç! İnsan kendi sarmalında  ipliğini dolar boynuna, elleriyle bandını bağlar gözüne ve bizzat yazık eder kendine. Kimse ışıkları kapatmamış, hiçkimse elimizi kolumuzu bağlamamıştır. Aslına bizi balina falan da yutmamıştır. Velevki yutmuştur, kusar! 

Balina her zaman kusar.

Gurjiyef uzun arayışlar sonucu toparladığı öğretisinde "insan hapisaneden kaçmalıdır" der ve kaçışın matematiğini sunar kendince; dans, dua, egzersiz ve meditasyonlar... Gelmiş geçmiş tüm inanç sistemlerinde bedensel kımıldama, nefes egzersizleri ve dua vardır. Üşenmezseniz bakın, ben hemen hemen hepsine baktım. Yeminle durum budur.

Peki öyleyse konuyu tekrar toparlayalım ve soruyu hatırlayalım: zihnim neden vurdu algımın kıyısına?

Benim neslimde herkes olmasa da pek çok genç insan özellikle de kadınlar cinsiyet ayrımcılığı savaşında eşitlik sağlayabilmek uğruna cinsiyetsiz tavırları benimsediler. Kıyafetlerimiz olabildiğince sade, saç ve makyajdan anlaşılan da en fazla temizlikti. Tırnaklarımızı ve saçlarımızı bakımlı tuttuğumuzda yeterince güzeldik. Hazin olan ise konu benim cephemde çarpı iki olarak yaşanıyordu çünkü babam yoktu ve daha fenası saçlarım kızıldı! Çok güzel miydim, değil miydim pek önemli değildi ama kızıldım maalesef. Demek ki daha fazla saklanmam gerekiyordu.

Babam ölmeden önce dans ediyordum. Baleyi çok sevmiştim. Fakat şimdi şimdi anlıyorum ki başında erkek olmayan evin kadınlarına sözsüz bir baskı vardı bedenleriyle ilgili. Çocuk yaşta o baskıyı sezdim ve kabul ettim. 

Annem kabul etmişti.

Aradan geçen yıllarda hiç beden konuşmadık. Buna benim adet dönemim de dahil. Bedenim hakkında konuşacak kimsem yoktu. Annem konuşmuyordu çünkü muhtemelen onunla da konuşan olmamıştı. Ben de kafamı doldurmaya başladım. Madem annem kadınlığımızı sahiplenmiyordu, o hale bende babamın kızı olurdum, babasının akıllı kızı. Akıllıydım ben, aklım vardı, memem olmasa da olurdu. Oysa babasından doğan Athena'nın bile memesi vardı.

Konu basit değildi. Erkek egemen dünyada güçlü bir adamın kızı veya eşi değilseniz, silahlarınızı yedi yirmi dört bilemek zorundaydınız. Ucuz olmayacaktınız, kolay erişilebilir olmayacaktınız. Elalem durmaksızın ne olmamam gerektiğini fısıldıyordu ve tüm o cümlelerden anladıklarımı birleştirdiğimde ortaya çıkan şey pek hoş olmadı: Medusa!

Donmuştum. Duygum donmuştu. Bedenim donmuştu. Bale gibi tiyatroyu da  bıraktım, çünkü bedenimle bağ kuramıyordum. Metin deşifre ederken aşırı mutluydum fakat sahneye çıktığımda, insanlar bana baktığında taş kesiyordum. Duygumun bedenime inmesine izin veren sisteme muhtemelen hatırlamadığım bir noktada ambargo konmuştu. Bütün bunlar  kararlarımı ele geçirmeye başladığında sadece on beş yaşımdaydım. 

Tiyatro maceramı başarısızlık öyküsü olarak kişisel tarihime not düştükten sonra okumanın suyunu çıkarttım.  Üniversite iyi gelmişti. Bölümümü seviyordum. Her ne kadar annem tarafından tebrik edilmesem, onaylanmasam da arkeolojiye bağlanmıştım. O da benim gibi donmuştu, durmuştu, unutulmuştu ve gelip biri bulsun diye bekliyordu. Benziyorduk.

Birkaç sene Anadolu toprağının, hatta sularının altını üstüne getirdikten sonra o çok aşık olduğum eğitim hayatımda da cinsiyet ayrımcılığı karşıma çıktı. İtaat bekleniyordu. Koşulsuz itaat. Tez danışmanın sabah on Taksim'de otel lobisinde ol diyorsa olacaktın, bir saate bende ol diyerek seni evinde sabahlığıyla karşılıyorsa görmezden gelecektin. 

Aynı dönemde çok daha fenası  hayatlarına evin çocuğu gibi girdiğim yerlerden kocalarını kıskanan kadınlar tarafından hırpalanarak uzaklaştırılmaktı.

Arkeolojiyi de başarısızlıklar listeme not düştükten sonraydı sanırım, yavaş yavaş şişmanlamaya başladım. Korunmak, örtünmek, göze hoş gelmemek iyi bir seçenek gibi gelmişti. Bende öyle yaptım. Gerçi bu seçim evlenmemi engellemedi ama sene dolmadan kocam Medusa olduğumu anladı. Onu da taşa çevirmeyi başarmıştım! Gerçi bu şahsi başarım mıydı hala emin değilim, muhtemelen onun kumaşı da böyle bir oluşuma çok uygundu.

Yogayla, iyice tombullaştığım dönemde uyku sorunuma çözüm ararken denk geldim. Aşk dolu üç yılın sonunda bu konuda okumaktan, öğrenmekten ve uygulamalardan mutluluk duymaya başladım. Değerli bir usta bulmuştum kendime ve onun anlattıklarını saatlerce dinliyor, ne okumamı önerirse ikiletmeden okuyordum.

Fakat malumunuz aşkın ömrü üç yıl. Çok geçmeden  bu camianın da arazlarına vakıf olmaya başladım. Ne kadar görmezden gelsem de yerine oturmayan parçalar vardı...

devam edeceğim..




2 Ağustos 2026 Pazar

KAÇ DOĞRU KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR BİLEMEDİĞİMİZ GÜNLERDEN GEÇİYORUZ.

 

Geçen gün yüzerken birden bire hava karardı, gökyüzüne simsiyah bulutlarla doluştu ve tabii deniz de karardı! Kaldı ki en fenası bu, ben siyah sudan aşırı korkuyorum!

Az sonra o simsiyah bulutların arasından güneşin ışıkları suya değmeye başlayınca, Verda'ya "sakın seninki geliyor olmasın?" dedim. Zira kutsal ışık bu değilse ne idi? İsa inecekse inmeliydi, tam vaktiydi. Biraz bekledik, fakat İsa yerine toz bulutu ve ufak çaplı bir hortum geldi. Sudan nasıl çıktık, eve ne vakit girdik orası karışık. İnsan gerçekten doğa karşısında minicik!

Sonrası iyilik güzellikti ama ben bozuldum biraz. Daha ne kadar sürecek bütün bu belirsizlik? Yanlışların doğrulara denk geldiği, iyilik ne, kötülük ne bilemez olduğumuz günler ne zaman bitecek?

Siz rahatsız değil misiniz askıya alınmış gibi yaşamaktan? Uzun uzun beklediğimiz bir istasyona benzemedi mi hayatlarımız? Neyse, Başak gelecek, kahve yapayım ben, vazgeçtim yazmayacağım bu sabah.

31 Temmuz 2026 Cuma

KEDİM THEODORA

 

Bazen ona yemek ve su vermek dışında hiç birşey yapmadığımı farkediyorum. Yeterince oynamıyoruz. Okumayı, yazmayı, sokak işlerimi bahane ederek ortak zamanımızdan çalıyorum sanki. Elbette onu çok seviyorum, uzun uzun okşuyor, öpüyorum ve elbette akşam benimle uyuyor ama sanki sadece kendime değil, ona da haksızlık ediyor gibiyim. Neyse o yeterince olan, olması gereken, bende mevcut değil sanki... Hep eksiğim, hep yarım yamalak.

Belki yazla ilgilidir, kimbilir belki de atmosferle?

Biraz sonra spora gitmek için çıkacağım ve eve dönüşüm akşamı bulacak. Ufacık, benden başka canlı teması olmayan bir hayvana göre çok iyi idare ettiğini düşünüyorum. 

Theodora sakin, uyumlu, beni üzmeyen bir hayvan. Peki o konuşabilse benim için neler söylerdi acaba? Doğrusu insan merak ediyor? Acaba on üzerinden kaç verirdi kedi severliğime? 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

CANI YANMIŞ KURT MASALI


 

Kucağıma torba dolusu taşbıraktığında sevgili kurt, onları senden ben istemişolmama rağmen eve zar zor taşımıştım. O zamanlar keskin dişve tırnakların sadece kendini savunmak için zannediyordum. Oysa artık biliyorum, senin için paramparça… Sen avcı değilsin, sen kendi tuzağına düşş,canı yanan ve acıdan kendini paralayansın.

 

Yapma kurt.

 

Bak, herkes acını görüp, kalbine doldurduğun taşları iç denizinde sektiremez. Sana yapılan haksızlığı, yapılmasına izin verdiğin, kendini koruyamadın için hala taşıdığın, o kuyruğunun ucuna bağlanmışyüz tonluk haksızlığı, er geç bırakman gerekecek. Kendi canını yakmaya son ver ve hatırla, sen bir zamanlar iyi kalpliydin. Ormanda mutlu mesut gezinirdin. Çiçekler, tavşanlar ve en renkli, en neşeli kuşlar korkmadan sokulurdu sana. Hatırladın mı? Hatırladın tabii ve sana bunları anımsattım diye geçirdin dişlerini etime.Bana kızmak, beni ısırmak yerine, bir daha da hiç kimsenin kalbine taşdoldurmasına müsaade etme olur mu?

 

Yuvana dön kurt. Aynaya bak, hatta uzun uzun bak. En sevdiğine bakarcasına, gözlerini kırpmadan  bi bak. Kendini hatırla, neşene sahiplen. Ben mi? Beni boşver, bende kendi taşlarımı çıkartıyorum en derinlerimden. İnsanın sevdiğine yapabileceği en büyük jest bu değil mi? Ruhunu hafifletmek. Korkma, o taşlarlaseni yaralamaya kalkmayacağım. Uzak bir yere gömerim muhtemelen yada yedi denizin dibine yuvarlarım hepsini. 

 

Son bir şey; tırnaklarını kesmek için acele ettiysem kusuruma bakma, kendini acıtanı görünce içim kaldırmıyor hemen bitsin istiyorum. Artık sen hazır olduğunda kendin halledersin. Ben iyi olacağım, aklın kalıyorsa, kalmasın. Üstelik ikimizi de affettim gitti, yaralı ve acısını öfkeye dönüştürmüşbir hayvandan aldığım ve karşılığını verdiğimilk darbe değildi. 

 

Sağlıcakla kal, bu ormanda ve tüm diğerlerinde… 

 

                                                                                                                 Kırmızı Saçlı Kız

27 Temmuz 2026 Pazartesi

KARŞILAŞMALAR


Duygumu görebileyim diye gerekliymiş o birkaç saniye. Gördüm; mutlu değil, haklı olmak isteyen bakışların hiç değişmemiş. Kilo vermişsin, yaz gelmiş kıyafetlerine ama kalbindeki sonbahar mıh gibi yerinde. Rüzgarsız, güneşi soğuk..

Peki ne bekliyordum? Muhtemelen beklemiyor ama merak ediyordum. Elbette kucaklaşacak değildik caddenin orta yerinde ve hiç birşey yaşanmamış gibi de davranamazdık. Duramazdım durmadım, kafamı çeviremezdim, çevirmedim. 

Sıfır heyecan. Sıfır öfke. Kocaman bir boşluk sadece.

Neyi, niye yaşadığımı anlayacak kadar büyüdüysem de, her defasında oltada çırpınan istavritten hiç farkım yok' Yazık benim içimdeki ufaklığa, yazık aynı oltada çırpınan yüzlercesine...


25 Temmuz 2026 Cumartesi

KİME SORSAN SAMİMİYET PEŞİNDE AMA KİMSE SAMİMİ DEĞİL!

 

İnsanların samimiyet falan istediklerini düşünmüyorum. Bence açıklık  da umurlarında değil, sadece konfor alanlarını korumak istiyorlar hepsi bu. Bence onlar da çok başarısızlar, herkesin kaybettiği bir oyun hayat. Velevki kazandın sandın, öleceksin.

Ölüm takıntım yok benim. Varsa bile, ki olabilir malum insan kendine kördür, sandığınız gibi değil. Benim derdim yaşanmamış hayatla; yanımdan, elimden usul usul kayan, öylece bakakaldığım dakikalarla. Yıllardır ne vakit donduğumu, ne sebeple oyundan çıkıp, hangi korkumla kendimi seyirci koltuğuna zamklandığımı anlamaya çalışıyorum. Kopmuş kuyruğuna rağmen hayatta kalışını hayretle izleyen yavru kertenkeleden hiç farkım yok zaman karşısında. Şaşkınlıkla, çaresizce izliyorum ve birgün yeniden oyuna katılabilmeyi umut ediyorum. Belki çoktan yepyeni bir kuyruğum var ama ben onu algılayamıyorum.

Çevrem hiç yüreklendirici değil, tanıdığım herkes içinde yalnız. Kimi aşırı sosyal, bazısı işkolik ya da ailesine adanmış... Eğlence düşkünleri, oburlar, bağımlının her türlüsü bende! Eş dost yelpazem dehşet verici. Ama güzel olan ne biliyor musunuz? Bütün bu olanlar gerçek, bu insanların çoğu mışıl mışıl uyuyorlar. Onların Hora Usta'yla bir dertleri yok. Zamanın başladığı yeri muhtemelen hiç merak etmiyorlar. Anın içinde yüzmek gibi manyakça takıntıları da yok. Yeter ki uykuları bozulmasın, oyuncakları da ellerinden alınmasın.

Son cümleler küçümsemek değil, daha çok imrenmek ve anlayamamak... Benim sorunum ne? Neden bu kadar rahatsız oluyorum göründüğü gibi olmayan insanlardan? Neden beni hayal kırıklığına uğratabilecekleri kadar yaklaşıyorum onlara? Belki de doğada yalnız takılan hayvanları izlemeliyim? Kimbilir belki ben sürüsü olmayan hayvanlardanım? Sanmam. Tümden insansızlık istemem. Sadece gerçek ilişkilerden azına isyankarım. Yüzüme söylenemeyenin ardımda dillenmesinden bıktım. İnsanların kendi doğrularına sımsıkı tutunması, şahane yönettikleri hayatlarına beni de eklemeye çalışmaları aşırı yorucu geliyor. Muhtemelen fazla düşünüyorum. Belki de bir film izler gibi izlemeliyim ve o karedeki karakter hakkında nasıl sahne geçtikten sonra düşünmüyorsam insanlara da fazla anlam yükleyip ne kendimi ne de onları bunaltmamalıyım. Muhtemelen çıkış bu.

Diyorum size, kimse samimiyet falan istemiyor. Güzel bir sofralık şarap gibi yemeğe eşlik edin istiyorlar o kadar... Peki ben ne istiyorum? Oturduğum koltuktan kalkıp, içeride ve dışarıda çok daha sahici bir yere taşınmak! bBen artık kuyruğumu alıp buralardan gitmek istiyorum!

22 Temmuz 2026 Çarşamba

NEDEN KİŞİSEL GELİŞİM YALANI BU KADAR TUTTU?

 

Hep söylüyorum, adı üzerinde, "kişisel gelişim" yani öyle kamyonet dolusu kadınla inzivalarda gelişemezsin! Sadece kendi deneyimlerinden ilham alarak, onları talihsizlik öyküne eklemekten vazgeçtiğinde ve elbette eğer istersen zaman zaman diğerlerinden ilham alarak mümkündür değişim, dönüşüm fakat bu her zaman şart değildir. Diğerleri  ne çok anlam yükleme, varlıkları şart değildir. Onlar belki tekeri döndürür ama yolculuk senindir. Aslına bakarsan çoğu zaman iki taşın ortasından fırlamış, varoluşta senden bile küçücük  karahindibağ onlarca kitabı, bir o kadar kursu, eğitimi, kampı ve özellikle kadının kadının yarasını yaladığı çemberi bombalayabilir. Üstelik topsuz tüfeksiz, orada öylece durarak ve senin gözüne takılarak. 

Buna çabasız çaba diyoruz. Karahindibağ seni ne bilir, ne de umursar. Peki kim ola bu karahindibağ?

Yunus ona sarı çiçek demiş, kuantumcular evrene benzetiyor, şifacılara sorsan lokmanın reçetesindendir kardeş derler. 

Ben insanın kendine tutunmasına inanırım. En sevdiğim öykü ustası Jeannet'in Fortunata'sı gibi havada ipler kesip bağlayarak, o iplerin üzerinde yürüme sanatıdır yaşamak ve hem herkesle, hem de aynı anda tekbaşına icra edilir. Eğer sanata soyunduysan, eğer samsaradan çıkmak, bir ömrü daha zanaatla aşındırıp ziyan etmek istemezsen şu belirsizliklerle dolu evrende o sonsuz boşlukta iplerle ne yapacağını öğrenmeli ve hatta bununla eğlenmelisin..

Yüzlerce öğreti, binlerce guru, çokça inanışı, hatta ayıp olmasın ama öpüp kokladığın kitabı bile sakince  kenara bırak, bırak dediysem oku tabii, oku ve sonra Şems'in Mevlana'ya ne yaptığını hatırla; kitapları suya at! Bırak mürekkepler birbirine karışsın, harfler çözülsün. Sen sudaki halkaları izle, nefes al ve nefes ver. İzle. Bak bakalım senin sarı çiçeğin ne? Nerede?

Aramayı bırak, debelenmeyi, oldurmaya çalışmayı, olmuş gibi davranmayı ve benzeri ne varsa elinde, kolunda bırak. Taşıma. Bilinmeyen bir anda fişini çekecekleri hatırla, hep hatırla. Yaşamı değerli, biricik kılan şey ölüm değil mi? Korkulacak birşey değil. Budist öğretiye göre hastalık, yaşlılık, keder ve ölüme eyvallah diyerek geldik buraya. Tasavvuf mu? Aynı şeyi söyler; eyvallah, her şey Allah'tan. Stoacılar mı? Yemin ederim sana aynı fikirdeler. Yani ister ateist, ister deist veya ne isen o ol, hepsi Roma'ya! Her yol sarı çiçek. 

Senin sarı çiçeğin nerede?

Jung semboller ve rüyalarda kollektifteki anlamları dışına kendi sembol dünyamızın kapılarına çağırıyor bizi. Sadece içeriden açılan kapılar... Belki de bu yüzden toplu olarak gelişemiyoruz, çünkü kolektifte tamam ama ayrıntıda başkayız, bambaşka. Hem bir ve bütün, hem biricik, hem herşey, hem hiç!

İş döner dolaşır sarı çiçeği aramaktaki inadında biter. Onu bulduğunda aramaktan yorulmuş olabilirsin, hiç beklemediğinde karşına çıkar, tanımayabilirsin. Eğer gerçekten varoluşla ilgili dertliysen, eğer böylesine derinden anlam arayışın varsa gözün hep açık, kalbin her daim istekli olmalı. Düşünsene hayatın binlerce defa üzerine bastığın minicik bir sarı çiçeğin ellerinde.

Kişisel gelişim pastasından dilim isteyen herkes yalnızdır ve aynı zamanda bir saniye bile ondan vazgeçilmemiştir, sahiplidir!


21 Temmuz 2026 Salı

ÖLÜMSÜZ KIRGINLIĞIM



Siz ölülerinizi duayla anarsınız değil mi? Ne güzel! Ben küfürle anıyorum. Dinmeyen öfkemden, bitmeyen gözyaşlarımdan geriye kalan tek şey küfür!
Beni şu hiç tanımadığım gezegende bir başıma bırakıp, yersiz yurtsuz, yönsüz koyanlara bir de dua mı edecektim? Nerede benim altında yaşlanacağım zeytin ağacı? Onu hala dikememiş olabilir miyim? Ve nerede yüzerken içinde uyuyakalacağım deniz...

Bazen günlerce haritalara bakıyorum, bütün içine yerleşememiş insanlar gibi. Öylece uzun uzun, boş boş bilmediğim coğrafyalara gönderiyorum bakışlarımı. Umutsuzca aşinalık, ufacık bir not belki aradığım. Bilmiyorum. Anlam arayışımı hala ıskaladıklarıma yüklemekten acilen vazgeçmem gerekiyor. Akmakta olan nehrin çoktan denize dökülmüş sularına hasretim ve bunu bırakmak zorundayım. Gelecek günlere inanmak tek çare, gelmeyecek olsalar bile.

Uçamayan kuşlar niçin kanatlarım var diye düşünür mü acaba? Ben bazen niçin bacaklarım var diye düşünüyorum. Eğer beni bana, beni eve, beni ana yurduma götürmeye güçleri yoksa neden var iki bacağım? 

Dedim ya, beni bunca sorunun içinde bir başıma bırakıp giden ölülerime ölümsüzdür kırgınlığım... Muhtemelen kırgın ölürüm bu kafayla... Oysa denize sıfır bir köy evim olsaydı Akdeniz'in değdiği yerlerde belki daha az öfkeli olurdum? belki dalgalar alırdı içimdeki ateşi. Kimbilir kırgınlığımı ufacık ufacık parçalara bölüp balıklara verirdim? Belki o zaman serin olurdu ölüm.


19 Temmuz 2026 Pazar

İyi Pazarlar,

Temmuz doğduğum ay, normal koşullarda sevmemem için neden yok derdim ama zaten koşullar makulken de pek içim almazdı kendisini zira sıcak, fazla sıcak. Neyse ki bir Ağustos değil! 

Bu sabah rüzgar doğudan esiyor, serinlik tatlı, ikinci kahveye izin veren saatlerdeyiz. 

Günlerdir okuyamıyorum. Her gece kendime söz versem, sabah güne okuyarak başlayacağım desem de olmadı, olmuyor. İçimden gelmiyor. Yazamıyorum da. Sanki söyleyecek söz azalmış, kalanla da cümle kurulmazmış gibi, anlamlandıramadığım bir havada asılı kalmışlık hali var. Sadece bende de değil, annem, birkaç arkadaşım da aynı durumdalar. Birşey bekliyor gibiyiz. Zaten ülkede bayram öncesi ve bayramlarda herşey durur malum, yaz desen çok iş çıkan mevsim değildir. Belki biraz bu öğrenilmişlikler, biraz da ruh halimiz? Bilemiyorum. 

Sokak sakin. Elbette Pazar olması etkilidir ama fazla sakin. Hoşuma gitmedi de değil, bu sayede rüzgarı ve martıları dinleyebiliyorum. Sabahın serini beni öğleden sonra basacak havaya hazırlıyor zannımca:))

Bedenimdeki gerginlik var bi de, malum yaşım gereği biyolojik çeşitlilik içindeyim ve adet düzenimde aksamalar yaşıyorum. Bazen regl olacakmış gibi sinyaller alıp, sadece şişip oturuyorum. Hoş olmuyor tabii. Zira aşırı acıkma, şişme, gerginlik ne istersen geliyor ve o beklenen hadise ise ortada yok! Neyse, baktık gelen giden yok, Pazartesi yine yüzmeye giderim. En azından kımıldamış oluyorum.

Şimdi eldeki güzel sabah bir çırpıda uçmadan kahvemden son yudumlarımı alıp bakayım azıcık Jung okuması yapabilir miyim?

Herkese iyi Pazarlar!

14 Temmuz 2026 Salı

BEBEK KEDİ

 

Bu sabah küçük bir kedi gömüldü mahallede. Kimse fark etmedi. Zaten yaşarken de öyle göze batacak cinsten değildi. Cılız, siyah beyaz, hani şu maskelilerden. Onu hiç görmemiştim etrafta, belki de alt sokakların birinden geldi. Kimbilir belki ilk ve son keşif gezisiydi apartmanımızın önü.

Komşu bulmuş akşamüzeri, ölü gibi serilmiş yatıyordu dedi. Dükkancılar da öylece seyrediyormuş. Dilerim kendi geleceklerine bakıyorlardır. Alıp evine getirmiş kız, patilerini temizlemiş, azıcık mama yemiş. Sonra yavaş yavaş yavaşlamış. Beni aradığında patileri soğumuştu. Dudakları beyazlamış, bakışları da donuklaşmıştı. Elbette veterinere gittik. Ve elbette yardım alabileceği bir durum yoktu. Öylece usul usul ayrıldı aramızdan. Birkaç küçük, cılız inlemeyle boynunu bırakıverdi. Yaşanmamış kocaman bir hayat gibi açıldı gözbebekleri, azıcık ıslandı ve dondu.

Yaşam önü ardı tam olarak bu kadar kırılgan bişi, gerisi bizim ilüzyonumuz. Buzdolabına magnet yapıştırır gibi kendimizce anlam yüklesek de içten içe gayet iyi biliyoruz ki asıl olan, en sade hali nefes alıp verebilmek. Nefes yoksa nabız yok, nabız yoksa da yaşam yok.

Kedicik öteye geçti.

Bu sabah uyandığımda hala toktum. Onun yutamadığı mama kalmıştı ruhumun kursağında. Kusamadım, sindiremedim. Ben yaşamı da ölümü de sindiremedim.

Küçük bir kedicik geçti kedi cennetine. Melekler bir kap su verecektir di mi?


5 Temmuz 2026 Pazar

NEŞEM, BANA DÖNER MİSİN LÜTFEN?


                                                                                                                                       Başak ve Şirin'e

 

Affetmeye inanmam. İnsan ne diğerini, ne de kendini affedemez. Olsa olsa anlar ve halden anlayan da kızgın, kırgın olmayı sürdüremez. Ha, o makam herkese açık mıdır dersen, zannetmiyorum. Affetmek yemeğe tuz atmak gibi bişi değil, affetmek sahiden diğer taraftaki kötülüğün de her ne, her kim olursa olsun kendi ruhunun parçası olduğuna aymak! İnsan kolunu affedebilir mi? Ya da ona kızabilir mi?Yani kısmetinde, kabının çapında yok ise hiç kasma, affedemezsin ne kendini, ne de öteki parça pinçiğini... Geçmiş ola!

Neşemi çaldıklarında dokuz yaşındaydım. Ara sıra bahçeye çıkan, Bardakçı'ya giden, bazen de limanda gazoz kapağı toplayan gülüşüm  birgün yüzümde dondu ve neşem gittiği yerden dönmedi. Uzun yıllar bekledim, dönmedi. Sonra sonra anladım, babamla gitmişti; neşem yanlışlıkla babamın kefenine sıkışmıştı! Bu yüzden uzun yıllar boyunca  geri dönemedi... Babamı gömen ekip belki yanlışlıkla, kimbilir belki bile isteye neşemi de gömmüştü. Deli deli resimlerim, danslarım, mandalinadan parlak ışığım yedi kat toprağın altındaydı artık. Ben mi? Ben ya da benden kalanlar yeryüzündeydik. Hissetmiyor değildim, yediğim içtiğim de doğruydu ama neşem yoktu, tatsızdım. Yabancıydım buralarda. Dışarlıklı! Ve bütün bunları anlamlandıramayacak kadar küçük...

Hayat kalın, ağır bir yas perdesi bırakmıştı; sorumluluklarım boyumdan, kilomdan hatta çillerimden bile fazlaydı. Eğer taşımayı reddedersem diğerleri de gider, yalnız kalırım diye korktum. İşe yarar olmalıydım. Çözüm üreten, neşe saçan, ışıklı, istenen! Oldum da.

Hem de ne olmak! Arkeolog bile oldum yahu! Hani belki neşem kazarak bulunur bişidir diye eşelemediğim coğrafya kalmadı! Önce toprağı, sonra eşimi, dostumu, sevdiğim adamları, en çok da kendi ciğerimi didikledim durdum. İçeride huzursuz, kısmen kayıp dışarıda kudretli, yıkılmaz bişi oldum çıktım! Ve nihayetinde oldurduğum şeyden pişman, epeyce de şişman yaşlara kadar geldim. Son üç yılı kendimi affetmeye, anlamaya ve iyileştirmeye çalışarak geçirdim. Kısmen başardım da. Fakat anladım ki bu başarı öyle alıp kenara konulacak bir kupa gibi değil, çünkü neşe hırsızları her yerde! Tetikte ve dikkatli olmalıyım. Gerekiyorsa her gece ölmeli, her sabah doğmalıyım. Güneş gibi yaşamalıyım; keder geldiğinde kaçmamalı, sabah olduğunda tekrar neşeyi kucaklamalıyım! Ne olmayana dövünmeli, ne de bulduğumla rehavete düşmemeliyim.

Velhasıl kelam, neşem bana dönsün, yine benim olsun istiyorum. Beni gezegene bırakıp yuvasına giden babamın  kefeninden nihayet kurtulan neşem; bunları sana diyorum, hadi gel, buradayım! İkimiz de ışığı hakettik! Aslında hepimiz ışığı haketmedik mi? 

Öyleyse niyetimi buraya bırakıyorum: mutlu kertenkeleler gibi kalbimizi ve göbeğimizi güneşe açtığımız nefis bir yaz olsun! 

Oleyy!





3 Temmuz 2026 Cuma

YAŞAMIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

İnsanlar değil, tek biri var yollarımı kesen, pusuda bekleyen; ben! Kendi hayatımın önündeki bariyer benden başkası değil ve bana rağmen akan hayatın an be an cılızlaşan suyu karşısında ne acıdır ki paniklemiyorum bile.... Oysa korkmalıyım belki apansız gitmekten. Fakat ölümün anlık acı, birkaç günlük şoke edicilik olduğuna dair yavan deneyimler var zihnimin kuytularına. Öyle tanımsız bir kavşak ve öyle eli ayağı durmayan bir yavşak ki hayatın ortası, ahanda burası, bitirsen yazık, devam etsen muhtemelen sorular daha da kazık!

Nasıl ama kafiye? Güzel di mi? Vaziyette tam bu zaten; trajik ve zorla komik!

Teyzem acilde dünden beri. O acilde ben vicdanımla akan zaman arasında arafta. Tam yaşayacağım, bir durdurulma, bir engelleme geliyor sanki! Son üç yıldır hiç olmadığım kadar farkında ve bir o kadar da karışığım. Barajlar kurmuşum hayatla arama sırf korunayım diye ama öyle abartmışım ki yaşayamıyorum. Yaşarsam hele de fazla neşelenirsem sanki bir parçam utanıyor. Bana ne oluyor hiç bilmiyorum. Eğer deliriyorsam da deliriyorum ne yapayım!

Otomatik pilottaki uçak gibi bedenim. Hava korsanının da kendim olduğunu anladım, hala kımıldayamıyorum... Nasıl bir bariyer kurmuşum yaşamla arama? Tövbe tövbe!


1 Temmuz 2026 Çarşamba

KAZKAFALILIK DEĞİŞEBİLİR BİŞİ Mİ ACEBA?

 

İnşallah değişebilir çünkü yoruldum! Ben, kendimi yordum. Yazacaklar mezar taşıma: "Kazkafalı oluşu, yok oluşunun müsebbibidir!" Ya ne olacaktı? İnsan dokuz yaşında otuz, otuz yaşında elli hissederse, elli olunca da bi yetmişlik haller gelir tabii. Eee beden de taş değil, ona da vuracaktı elbet kazkafalılığımın faturası.

Aşırı yorgun, aşırı bıkkın ve çokça yenilmiş hissediyorum. Eldeki ruh haliyle de yeni yaşıma girmek hiç işime gelmiyor. İyileşmek, iyi olmak istiyorum. İyileşemeyecek olandan da vazgeçecek kadar sağduyu reca ediyorum! Bu ben olsam bile... O kadar yıldım yani.

Benim dertleri çuval çuval bir annem var. Kendimi bildim bileli derdi vardır annemin ama kalıcı çözümü yoktur. Kaygılı hallerim, sürekli sorun çözme itkim kendisinden bana kalan, daha doğrusu ruhuma çöken yığıntıdır. Uzun ama upuzun yıllar boyunca, annemin eksiğini tamamlamak üzere bedenlenmiş, sanki başına gelenler benim suçummuş gibi yaşadım. Sonunda sıkıldım! Başarısız hissetmekten, asla ilri adım atmayışından, iyi olmaya meyletmeyişinden bunaldım. İnsan belli bir yaştan sonra ancak kendini ayakta tutabiliyormuş ve ben sanırım o belli yaşlara ha vardım ha varacağım!

Benim annemin çocukluk kayıpları ve kronik depresyonu var. Asla da tedavi olmadı, olmuyor ve olmayacak. Zira bunun kader olduğunu düşünüyor. Oysa değil, aslında hep onun hem de bizim çok daha tatminkar hayatlarımız olabilirdi. İzin vermedi. Herkesi ve herşeyi yönetme ve iktidar sevdası maalesef aşırı yıkıcı oldu. İncecik, minicik narsizm de olabilir zatına. Zira bence fazla emin cümleler var bazen.

Fakat konum bu değil. Konu benim buralarda çektiğim patinaj. Konu onu iyi kılmaya inat eden öğrenilmiş kalıplarım. Yenilgiyi, bu savaşta zafer olmadığını kabul etmek istemeyen, illa onun da kahkahası olsun şu hayatta ve buralardan gitmeden güzel günler biriktirsin diyen parçam. Çünkü çocuklar mutlu ebeveyn ister. Nokta.

Ancak besbelli ben hatalıyım. Olmayacak olanı oldurmaktaki ısrarım sadece zaman ve enerji kaybı. Kader yazıcı değilim ben, kimseyi iyi kılmak vazifem de değil.... Anlamak ve kabullenmek zorundayım. Dilerim anlarım... Dilerim yeni yaşıma girerken annemin şu hayattan ancak bu kadarını alabileceğini idrak etmiş, vicdanımı temiz tutmayı başarmış olarak uyanırım elli üçüme!

Kimse annesinin annesi değil, olmamalı Elvan diyorum üç kez.




18 Haziran 2026 Perşembe

YAVAŞTAN YAVAŞTAN GELEN YAZ.

 


Günaydın,

Elbette kargalardan az evvel, güneş doğduktan hemen sonra açtım gözlerimi. Aslında gözüm açılmıştı, sadece yataktan çıkmakta zorlandım. Şimdi iyiyim. Karnım tok, kahveler içildi, hatta akşam yemeği bile yapıldı. Bundan böyle günün kalanında okur, yazar, yıkanır ve spora giderim. Sonra akşam olur ve birgün daha yaşamış olmanın şükrü, teşekkürüyle tertemiz çarşaflara uzanırım. 

Aslında ne kadar basit bakıyor ve her zaman olacakmış, zaten hakkımızmış gibi hiç üzerinde düşünmeden tüketiyoruz hayatı ve getirdiklerini. Kim veriyor bize bu sabah içtiğimiz kahvenin yarın sabaha tekrarı olacağı garantisini? Ya temiz çarşaflar... Yemek yiyebilmek, daha da önemlisi yapabilecek parayı ve gücü bulabilmek..

Teyzem aylardır yatalak. Çarşafları kah temiz, kah pis... Karnı bazen tok, genellikle aç. Kendini yıkayamıyor, besleyemiyor. Öfkeli, çaresiz, daracık odasında ne ölü, ne de diri... Nasıl bir sınavdır bu izlediğim hem anlıyor, hem de hiç anlayamıyorum. Hayat kalıcı, insan geçici eyvallah. Peki dengeler? İdrak? Kabul bu hikayenin neresinde?

Ömrü boyunca herkese iyilik yapmış bir insan. Duasını, parasını, zamanını esirgememiş. Sevmiş, sevilmiş. Şefkatli. Cömert...

Belki ufacık bir hata? Dengeleri bozmuş olabilir mi? Sonsuz vermek, kendini yok edesiye vermek... Önceliklerinde asla maddenin olmaması... Bilmiyorum. 

Yaz yavaş yavaş yükselirken içimdeki telaşlı sıcaklık da artıyor. Teyzem yaz sonunu görebilecek mi? Bu yatarak geçen zaman uzadıkça neler deneyimleyecek? Bütün bunları izlerken ben nasıl eşlik edeceğim? Hiç bilmiyorum. Hiç bilmek istemiyorum. Umutsuz bir yerden en iyisi için dua ediyorum. Allah'ın kolu kanadı altında teyzem ve kendim için de merhametli sığınaklar olabilsin diliyorum.

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANLAM ARAYIŞIYLA GEÇEN ELLİ YILIN ARDINDAN EYLEMDE HUZUR BULMA HALLERİNE HOŞGELDİK!




 

 

BÜYÜKLERİMİZ "nerede hareket orada bereket" der. Hatta İşleyen demir ışıldar, tebdili mekanda ferahlık vardır da der aynı büyükler. Onlar kimdir, nerede yaşarlar hiç bilmiyorum. Tek anladığım arada bir ortaya çıkıp, birkaç kelam edip kayboldukları. Artık in  midir o büyükler yoksa cin mi  orasını sır. Ama var bi büyükler meselesi, orası kesin.

Şahsen kendileriyle tanışmadım. Tanışmış ve kim olduklarını anlamadıysam da affetsinler. Sadece, yaşım ilerledikçe sağa sola bıraktıkları kelimeleri daha bir görür, duyar oldum. Sonra bir an geldi Hansel ve Gretel'in ormanda takip ettikleri kırıntılar gibi büyüklerin kelimeleri beni bana götüren yol oluverdi. İnsan bir kez duymanın ötesine geçip idrak edince, mananın kokusu doluyor ciğerlerine. İşte, o Kaf Dağı ardındaki büyüklerin sözleri tam olarak böyle bence; önce kulağına, oradan ciğerine doluyor insanın ve malumunuz ciğerden kalbe düşüş an meselesi!

Velhasıl sezdiğim şu ki, büyüklerle kontak iyidir. Fakat biz istedik diye olmaz, zamanı onlar belirler. İnsan bir kere büyükleri duyup, kendine bağlandı mı oradan, yani kendi merkezinden diğerleriyle iletişim çok daha kolay. 

Sabah sabah yine kendine dolandı Elvan diyorsanız, yanılıyorsunuz, benimki olsa olsa çözülme hali, dolanma değil. Çünkü filmi geriye sararsanız hepiniz kendi hayatlarınızda açıkça göreceksiniz ki, yaşama sevinci, içsel neşe, yaratım gücü daima kımıldamakla, hareketle gelir. Canlılıkla kımıldamak arasında delice bir ilişki var. Tantra, sema, spor, toprakla haşır neşir olma, sanatsal veya zaanatla ilintili üretim... Özellikle elleri aktif kullanmak, mesela yemek pişirmek ve sonrasında gelen genişleme hissi. Ya da dip köşe temizliğin garip, adını koyamadığımız hazzı? Ne ola bütün bunlar?  Peki bağ bozumu ne? Hasat şenlikleri? Kına geceleri? Lohusa şerbetleri? Ne bütün bu sırlanmış kımıldamalar?

İnsanın kendine ulaşmasının binbir yolu elbette vardır fakat en kestirme, en dolaysız olan hareket etmek! Bunu ben söylemiyorum, zatımın keşfi falan da değil sadece fark edişim diyebilirim. Anlamlandırmaya çalışmak aşırı saçma, fazla nafile bişi. Diğerinin duygusunu, düşüncesini anlamaya çalışmak, eylemine kılıf aramak boş, bomboş işler. Neyse işte tek tek yazamayacağım, hepsi, bütünü deli saçması. Zihin koskoca ömrü böyle çer çöp şeylerle dolduruyor. Buna da dünyevi olana, nefse yenilmek diyoruz. Muhammedi inançta anlatıyor ya imam üç defa seslenince hakkın rahmetine kavuşan zat tabuta kafayı vurup "ha s.tir öldüm!" diyormuş. Hah bildin mi? Hal o hal genellikle. Uyanmanın en geç, en vah hali ölüm! O yüzden hep o, ölmeden evvel ölünüz mevzuları.

Ben ne zaman neşelensem ama sahiden, içtenlikle neşelensem altında kesin hareket vardır. Taşınma, dans, yoga, spor, yüzme, yürüyüş, seyahat, mutfakta kaybolma, ev temizliği, tarlada ot yolma, sevişme, öpüşme, sarılma ve benzeri herşey. Elbette mekana, zamana ve kişinin dünyevi biriktirdiklerine göre kımıldama değişir; bana yoga olur, sana namaz, diğerine balık tutma. Orasını ben bilemem. Yunus'a odun toplama olmamış mı? İdris'e dikiş dikmek? Mecnun'a beşeri aşkla çöllere düşmek, Ferhat'a dağları delmek? Tam olarak bu işte; insanın beden, zihin ve ruh arasındaki harmoniyi yakalamasının biricik yolu kımıltı.

Cümlesi var yahu, kader gayrete aşık derler!

Bunu modern tıp da onaylamaya başladı. Ruh sağlığı nanay olanlara seyahat et, müze gez, yüzmeye git, ormanda dolan demeye başladılar. Kuzey Avrupa ülkelerinde bu şekilde reçeteler yazılmaya başladı. Türkiye'de belli bir kesime zimmetlediğimiz zikir, döndü dolaştı nefes egzersizi oluverdi di mi? Diyorum ki eteğinle bluzunu kombinlerken ruhunla zihnini de bedene mi kombinlesen acaba? Ben deniyorum güzel oluyor. Sana kebapçı tarifi verir gibi iyi hissetme hallerine dair reçete vermek elbette haddim değil ama şu mini minnacık keşfimi de yabana atma, bi düşün bak, içeride sende de benzer bişiler vardır. 

On sene evvel annemi götürdüğümüz nörolog söylemişti; anneniz spor yapsın, dans etsin, eve her gün farklı sokaktan gitsin, ezbere düşmesin demişti... Yaşıtlarıyla sosyalleşsin. Çayını evde değil, pastanede içsin... Annem mi? Hiçbirini yapmadı. Yavaş yavaş kımıldamaya dair tüm eylemlerini evle sınırlamakta ısrar etti. Sonuç şu an için çok iç açıcı görünmüyor. Çünkü eylem azalıp, belli alanda sınırlı sayıya düştükçe beden ve zihin kapasitesi doğru orantılı olarak geriliyor. Anneme bakarken sadece onu değil, olası geleceğimi de seyrediyor ve kaderi daha olumlu biçimde yazmaya gayret ediyorum. İstiyorum ki şu ufacık tefecik blogumu okuyan da nasiplensin. 

Kitlesel uyanış tırı vırı olsa da sen, ben, bizim oğlan beraberce uyanabiliriz. İyi de olur, uykunun rehavetine dönenen olursa aramızda, ki olacaktır, hemen dürtüveririz. Olmaz mı? Olamaz mı? Bi düşünsen şu kımıldama işini?




13 Haziran 2026 Cumartesi

KİM KURMUŞ DA DENİZLER KUDURMUŞ?

 






Kimsin sen allasan deseler sabah sabah ve aniden; aşık olduğu adamla evlenememiş, sevdiği kentte yaşamayı becerememiş, bir kez olsun kendini seçip, seçiminin arkasında duramamış, tezgahtan boğaza atlayıp kaderinden kaçamamış palamut. I ıh mı? Öksesiz daldan havalanamamış ürkek serçeyim o halde. Bildin mi beni? Hani şu eski kalıplara yeni karışımlar döküp, sonra niye dibi tuttu kekin diye kafası bulanan?

Derinimde öyle paslı puslu, öyle dolanıklı bir his var ki, durmadan "sen her yaşamda zoru seçtin; yapış yapış ökseye sarılmayı, denizi uzak  sanmayı, acıdan donmayı!" diyor. Öyleyse sorarım o hisse, benim sevmekten, güvenmekten, bağlanmaktan yana otobandan şansa kurtulmuş kedi yavrusundan  ne farkım var? O ne kadar iknaysa güvende olduğuna al benden de o kadar; ne eksiğim, ne de fazla, kilomdan başka!

Evet şaka yapabiliyorum. Fakat gülümseyecek yerlerime beton döküyorlar uykumda ve o sebepten her sabah dudaklarımın kıvrımında öbeklenmiş, beton kırıcı kuşların sesiyle uyanıyorum. Bedenimi hayata ikna etmek o kadar meşakkatli iş ki, çoğu zaman zihnim ve ruhuma sözüm geçmiyor, onları balkonda bırakıp çıkıyorum evden.

Rüzgar eken fırtına biçer derler, ister istemez merak ediyor insan, ne ekmiş olabilirim dönümlerce anlamsızlık biçmek için? Belki de düşündüğüm kadar anlamlı olmak zorunda değildir hayat? Belki sadece öylesine denk geldiğimiz yüzlerce hatta binlerce olasılıktan biridir eteklerimiz tutuşa tutuşa ataletle oturuşumuz? Kim bilebilir ki gerçeği? Hem ne malum başka bir evrende üç çocuklu, sabah güneşten önce uyanıp bahçesini sulayan, ailesine sofralar kuran mutlu bir anne olmadığım? Ya da hiç medeniyet görmemiş isimsiz kabilenin ot toplayan ninesi?

İkna oldum, yaşam sadece kurgu! Kimin? Kurabilenin.

Devamı başka sabaha...







10 Haziran 2026 Çarşamba

WIFI PEOPLE

 

Bazen kendimi mi kandırıyorum yoksa sahiden yaşıyor muyum emin olamıyorum. dahil olduğum insan güruhu nicedir toplumun bağlayıcı, birleştirici özelliklerinden uzak. En içerideki çemberden, metroda tesadüfen yanımda oturan dış kapının mandalına kadar herkes kendi galaksisinde. Galaksi diyorum bak, dünya bile değil, o kadar uzağız anlayacağın. Bu konuda epeydir yalnız, bildiğin dımdızlak hissetmekle beraber, son yıllara deneye yanıla kendime benimle benzer rahatsızlıklardan müzdarip insanlar buluyorum. Bazılarıyla bilardo topları gibi hızla çarpıp uzaklaşırken, kimileriyle de sakin sakin yuvarlanıyorum sahilde. İyi ki, ama iyi ki varlar di mi? Yoksa ne yapardım ben şu koskocaman evrende?

Herkesin kulaklığı var. Müziği, videosu, olmadı kitabı. Ama öyle bi havadaki gariplerim zannedersin görünmezlik pelerini var diğer herkeste! Burada garip benim aslında di mi? Çünkü görünmez olan benim! Onlar sağa sola çarpabilir, kapı önlerinde durabilir ve canları ne isterse yaparlar. Sosyal yaşam? Ortak yaşam? Bilmiyor, inanmıyor ve en fenası umursamıyorlar!

Kocaman görünmez bir ağ atılmış üzerlerine ve o wifi ağı sayesinde canlı olduklarını zannediyorlar. Fakat bu bir zan! Canlı falan değiller. İnternet siparişiyle yemek yerken, dinlenme müziğiyle uyurken, spor hocasını cep telefonuna bağlarken nasıl canlı olabilirler ki?

Benim neslim için yangından kaçmak için son alarm, bu wifiye bağlı zombiler bizi kıtır kıtır yer. Çok korkuyorum ben. Vallahi.

9 Haziran 2026 Salı

YEDİ KAT ŞİLTENİN ALTINDAN BATAN HAYAT




 Sevdiğim Andersen masallarından biridir Gerçek Prenses ve elbette çocuklara yazılmamıştır pek çok diğer masal gibi. Derdi de söylemi de bambaşkadır. 

Masal ormanda kaybolan genç bir kızın, üstü başı perişan halde komşu ülkenin sarayına gidip, yardım istemesiyle başlar. Sıradan bir yolcu olmadığını, aslında prenses olduğunu söyler kraliçeye. Masal da burda başlar; oğluna uygun eş arayan kraliçe sınava tabi tutar genç kızı ve ona tertemiz kıyafetler verir ve oldukça konforlu, bir değil, iki değil tam dokuz kat şilte serilmiş efsane bir yatak hazırlatır.

Ertesi sabah Kraliçe kızı ziyaret eder ve iyi uyuyup uyuyamadığını sorduğunda beklenen cevap gelir, uyuyamamıştır genç kadın. Çünkü kraliçenin şiltlerin en altına koyduğu bezelye tanesi gece boyunca canını yakmıştır!

Şimdi soruyorum prenses kim? Kraliçe kim? Bezelye tanesi kim? Veya ne? Ve Dünya niçin soylu bir ruh için bu kadar acı verici??

3 Haziran 2026 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN GÜZELLİK




 


Günaydın:)

Baharda az yazdım belki, bazen yaşamak yazmanın önüne geçiyor. Ama şimdi yaz, şimdi yazmak mevsimi. İçimde erken, daha erken, mümkünse tüm canlılıkla birlikte uyanma hissi var. İstiyorum ki hep beraber uyanalım ve hep birlikte selamlayalım güneşi, günü, geleni. 

Gönlümüzü duymak, onun söyledikleriyle hizalanmak ne zahmetliymiş. Zihnin bir adım geride durması gereken yerleri sezebilmek, "hadi sen azıcık dinlen" diyerek o en derin sese, iç sesimize izin vermek... Anlatamadım di mi? Normal, zira anlatılamayan "şey"ler listesinde bu vaziyet, ondan. Ama anlarsınız siz, herkes bilir aslında o bağıran fısıltıyı, hayatın bir yerinde avaz avaz susan parçasını. Bilmez mi?

İşte o sesle uyanıp çıktım evden. Yine o sesle gittim güllerin yanına. Sabah esintisiyle, koku hangisinden geliyor bilmeyerek gülümsedim her birine. Sonra banka oturdum, kahvemi doldurdum ve canlılığın bir parçası olmanın ayrıcalığını hissettim. Sahici, canlı ve bütün.  Aferin dedim kendime, şu an kaçmazmış ve sen kaçırmadım, aferin sana. Aferin an içine yerleşebilen varlığına dedim. Sanki elimi ağzımdan içeri sokup içimde yüreklendirilmeye aç, takdir görmeyen özümü, aslımı sevip okşadım.

Yaz demiştim değil mi? Yaz yazmak, kendiliğinden akmak için güzel mevsim:)





29 Mayıs 2026 Cuma

ALDIN, VERDİN, ALDIN, VERDİN SEN BENİ DAİMA YENDİN HAYAT!




 

İyi bayramlar herkese. Siz ne kurban ettiniz bu bayram? Asla yapamam, olmaz veremem, versem eksilirim, yolumu bulamam dediğiniz neyi, hangi huyunuzu, alışkanlığınızı, yanılgınızı kurban ettiniz? Hiç di mi? Birileri kazan kazan et kaynattı, tabak tabak yaladı yuttu. Kimileri de hayvan boğazlamadı diye aferin dedi kendine ve egosunun tüylerini taradı sabahtan akşama.

Ben mi? İkisini de yapmadım. Ne hayvan kestim, ne de aferin dedim kendime. Fakat affettim herkesi, haklılığımı kurban ettim bu bayram. Üzerime basanı, emeğimi çalanı, zamanımı çarçur edeni, duygumu hiçe sayanı, fikrimi görmezden geleni affetim. Sanmayın eve alırım seri katillerimi, alarm taktırdım kalbimin tüm kapılarına pencerelerine.

Hayat kısa. Defansta kalmak, anlatmak, anlaşılmayı ummak için sahiden kısacık. Tertemiz bir ruh gelecekse hayatımıza olabildiğince temizlemeliydim evimi, zihnimi, kalbimi. Ona en iyi versiyonumu sunmalıyım elinden tutarken. İşte bu yüzden kurban ettim haklılığımı ve eski kocamın hak senin huzur benim sözüne inanmayı seçtim. O haklı değil, kolaycıydı. Ben galiba haklıyım. En azından benim baktığım yerden. Yine de haklılığımı değil, mutluluğumu seçiyorum bugün. Mutlu yarınları seçiyorum. Ütülü mendil içinde gıcır parayı, şekeri ve gelmekte olan iyi günleri seçiyorum :))

Sen? Hala vaktin var, sende birşey kurban etsen? Edersin belki? Ha?








21 Mayıs 2026 Perşembe

VİCTOR'UN DOĞUMGÜNÜ...



Ne kadar da güzel doğduğun mevsim dostum; boğadan ikizlere, bahardan yaza geçerken, serin havalar bitmiş, sıcaklar henüz basmamışken. Ve biliyor musun ne kadar zor senin buralarda olmadığın baharda nefes almak!

Çok özlüyorum seni. Bazen herşey kocaman bir şakaymış ve  herkesten, herşeyden kaçıp, gizlice Akdeniz'de bir adaya yerleşmişsin diye hayal ediyorum. Birgün ben o adaya tesadüfen geleceğim ve ağzına sıçacağım senin beni bu kadar üzdüğün için! Sen kahkahalarla güleceksin. İkimiz de sevinçten ağlayacağız. Aç mısın diyeceksin bana, yine incirler, zeytinler olacak sepetinde. 

Nefret ediyorum yokluğundan. Nefret ediyorum gitmiş olmandan. 
Seni Seviyorum Vitito, seni ve zamanın bir yerinde kahkahalar atan gençliğimizi...

14 Mayıs 2026 Perşembe

ANNELER GÜNÜ PART II

 



Günaydın,

Yeşilliğiyle gözümü alan sarmaşığın tam karşısındayım. Onun kadar güzelini görmedim diyemem ama daha önce hiçbir sarmaşığın önünde bu kadar uzun oturmamış, böyle uzun uzun içime düşmemiştim. Onu tüm diğer sarmaşıklardan ayıran, penceremin tam karşısında olması belki.. Kalbimizi çalan, zihnimize çapa atanlar da öyle değil mi? Tesadüfen yolumuza çıkıp, öylece olan biteni anlayalım diye varlar. Uyanalım, ayılalım diye...

Benim hayatımda alarm pek çok defa çaldı. Uyanamadım. Bazen bir bardak su içip uyumaya devam ettim, bazen de kısmetimde değil uyanmak diyerek avuttum kendimi. Fakat gel gör ki işler böyle yürümüyormuş.Öyle bir an geliyormuş ki, alarm kafamızın içinde çalıyormuş... Dilerim bir daha uyuyakalmam...

Annemle beraber şehrin göbeğinde, üstelik anneler gününde öngörülemeyen bir kaza yaşadık.

Ters yönden gelen motor kurye anneme çarptı. Oldukça yavaş gelmiş olmasına rağmen, annemi yola savurdu. Kaç saniye yerde yatan anneme baktım bilmiyorum. Bana göre dakikalarca, ama muhtemelen olsa olsa birkaç saniye. Kımıldamıyordu, sesi çıkmıyordu. Yüzü yerdeydi. Ben donmuştum, titriyordum, nefes alamadım. Eğildim yavaşça kaldırdım.Kaşı patlamıştı, kanıyordu. Çantamdan selpak çıkartıp bastırdım. İnsanlar geldiler etrafımıza, annem konuşmuyordu. Yüzü donmuş gibiydi. Ben zaten donmuştum. Ne yaşıyorduk hiç anlamıyordum. Karşı binanın güvenlik görevlisi koştu geldi. Ambulans arandı, polis arandı. Sanki herşey hem çok hızlı, hem de aşırı yavaştı. Kanama sakinleşmiş, ambulans gelmişti. Taksi çağırdı bana aynı güvenlik görevlisi. Ambulans hasta yakınını almıyordu. kardeşimi aradım taksiden. Bilmiyordum hastanede neler olacağını. Başını ne kadar çarpmıştı? 

Doktor Mazhar Bey. Şans gibiydi. Kardeşim ve kızarkadaşı hemen geldiler. Genç ve güler yüzlü acil doktorumuz annemi hemen  tomografiye gönderdi.. Sonra acile döndük, bir başka genç adam dikiş attı. Neyse ki Gonca vardı, annemin elini tuttu. Ben yapamadım, o sırada dışarıda kendi kalbimi tutuyordum, kaçıp gitmesin diye.

Korktum, dondum, yaşamın sonsuz olmayışına kafama inen balyozla kimbilir kaçıncı kez aydım! 

Karakola uğradıktan sonra evimize döndük. Yemek yedik. Fakat içimizdeki şok dalgası durup durup çarpıyordu. Uyudum mu? Yemek mi yedim? Hiç bilemedim... Birşey paramparça etmişti doğrularımı, haklılıklarımı. Hiçbiri önemli değildi aniden gelen diskalifiye olma tehditi karşısında. Yaşam bu kadardı; an, tek bir an.

Hala şaşkınım. Şaşkın, tükenmiş ve yeşilliğin farkında... Uyanmış, yüzünü yıkamış ve alarmı duymuş halde yaşadıklarımızdaki hayır ve şer muhasebesindeyim. 

Tüm verilmiş sadakalar ve dualarla bu eşiği atladığımıza inanıyorum. Herşey oyun, herşey sahte, sadece sevgi o gerçek ve an. 

10 Mayıs 2026 Pazar

ANNEM



Günaydın, daha minicikken annesiz kalmış, henüz büyüyemeden anne olmuş, kendini büyütürken ve bizi annelik ederken fazlaca canı yanmış  annenin, annesini iyi edemeyen kızıyım ben. Hani şu ebeveynine ebeveynlik yapanlardan.

Annem bana oldum olası kendimi başarısız hissettirmiştir. Çünkü hep başkalarına güvenmiş ve kaybetmiştir annem. Oysa her ikimiz de bir noktada ayılıp kendimize güvenebilseydik ama sadece kendimize, bu hikayeyi nasıl yazardık diye merak ediyor insan ve bazı meraklar, asla cevabını bulamayacağımız sorular gibi, hayat boyu sürükleniyor zihnin ücrasında.

Kaderin değiştirilemeyeceğine inandırılarak büyütülen bizler, tam da şimdilerde bir başka yol daha olabilir mi diye şüpheye düşmüşken, şahsımıza ayrılan süreyi oyunu başka yöne çekerek bitirebilir miyiz bilmiyorum. Kim bilir belki mümkündür. Belki annemin kendini seçtiği, anneannesinden kalan kudreti giydiği, annesinden çalınan herşeyi geri aldığı yaşam mümkündür. Kim bilir, belki de o kadar hüzünlü ve yorucu değildir de hayat, ara ara neşeli ve umut tazeleyicidir. Olamaz mı?

Kaç tane daha annemli bahar var önümde bilmiyor ve şimdiden kederleniyorum annesizliğime. Farkındayım güne yakışan umut dolu bir yazı olmadı, oysa öğleden sonra annemle piknik yapacağız ama dedim ya öğrenilmiş çaresizlik kadere takılıp kalma hallerimiz meşhur. Dilerim buraları bir bir hallederim, hallederiz.

Anneler Günü çok çok kutlu olsun tüm canlılığa.







5 Mayıs 2026 Salı

BUGÜN RESMİ OLARAK VE İTİNAYLA BAHARI HIZIR'DAN TESLİM ALIYORUZ.

 


Uzun zamandır ruhu çiçeklenmeyen, tarlasına yağmur düşmeyen, içindeki odalara yeteri kadar rüzgar dolmayan biriyim, biriydim. Bacaklarıma sütun gibi derlerdi gençliğimde, bunu söyleyenler şimdilerde aynı bacakların gerçekten taş kestiğini ve hiçbir kırda koşamadığımı, yıllarca dans etmekten utanmanın keşkeleriyle kıvrandığımı duysalar gülerler mi? Gülmesinler, hayat beş dakika; zor ve kolay, iyi ve kötü arası sadece beş dakika. Öyle çok gördüm ki gülüşü yüzünde donanları, gözyaşları kahkahasına karışanları, sonunda galiba Victor gibi oldum; elde var an, elde var şimdiki zaman ... 

Bahar diyordum, bana nicedir uğramamıştı. Dayımın ölümünden sonra geldi. Bahar ölümle geldi. Günlerin bitimsiz olmadığı idrakı içinden geçtiğim mevsimi görmemi, gerçekten görebilmemi sağladı. Ömründe ilk kez mevsimleri fark eden çocuklar gibi an be an izledim doğayı. Mimozaları, manolyaları, erguvan ve mor salkımları... Denizin rengini, gökyüzünün kafa karıştıran anlık değişimlerini, hatta yıldızları.

Bütün bunlardan sonra bir zamanlar sütun gibi, şimdilerde taştan hallice bacaklarımı artık koşamayacakları ama hala yürüyebilecekleri kırlara götürdüm. Onlar beni götürmeliydi diye gurur yapmadım, aldım bacaklarımı parktaki patikalarda bol bol yürüttüm. İyi geldi. Önce yürüyüp, sonra en davetkar ağacın altına oturarak mevsimi doya doya hissettim. Elbette yalnız değildim cebimde niyetim vardı, niyet etmiş niyet eylemiştim kalan süremin içine sıçmamaya.

On dört ay olmuş canlılığıma sahip çıkmaya karar vereli. Henüz yeniyim buralarda, acemiyim. Süreç yavaş ilerlese de artık geriye düşmüyor olmanın memnuniyeti var içimde. Çok farklı algılıyorum varlığımı. İlk kez bedenim, zihnim ve ruhum arasındaki yolların nasıl kesiştiğini izliyorum. Hiç öğrenmediğim yerden öğreniyor, adım atmadığım patikalarda düşe kalka ilerliyorum. Bazen günlerce güneş açmıyor içimde, eyvah başa mı saracağım diye ürperiyorum fakat sonra en vazgeçmeye yaklaştığım noktada yeniden yüzümü ısıtıyor.

Ben Hızır'a inanıyorum. Bana yetişti, ben duydu. Dilerim bu yıl ona seslenen herkesi, hepimizi duysun; hastalar iyi olsun, hayatını ziyan edenler tez vakitte zarardan dönsün, bereketim kaçtı diyenlerin sofrası dolsun taşsın. Hepimizin havasız kalmış odalarına tertemiz bahar havası dolsun. Bahar tüm canlılığa, kurda, kuşa, ağaca, insana, kutlu ve mutlu olsun!








19 Nisan 2026 Pazar

NEFES'E YOGA DERSİ VERMEK NASIL BİRŞEY?

 




Hepinize iyi Pazarlar. Gerçi akşam oldu ama bana o kadar güzeldi ki gün, iki çift laf etmeden ve şu müthiş adamdan bahsetmeden başımı yastığa koyamayacağım.

Nefes benim yaklaşık iki sene önce tanıştığım, zamanla da fazlasıyla sevdiğim ve alıştığım tatlı mı tatlı bir genç adam. Ona genç adam diyebilirim çünkü artık on bir yaşında ve yavaş yavaş olgunlaşıyor. Geçen sene tanıştığım tatlı tatlı şımaran çocukla şu genç adam arasında inanılmaz fark var. Zaten çok zekiydi, sanırım pek çok yaşıtı gibi şimdiden ergenliğe girdi diyebiliriz.

Nefes başta ailesi olmak üzere çok sayıda mesleğinde uzmanlaşmış insanın ortak noktası. Diğer öğretmenleriyle tanışmamış olsam da Nefes'den dinlediğime göre neredeyse hepsiyle ahenkle çalıştığını biliyorum. Üstelik bu çalışmalar neredeyse haftanın her günü kesintisiz devam ediyor. Nefes'i benim için ayrıcalıklı kılan şeye gelirsek kesinlikle Çekmeköy'de oturuyor olması demem çünkü bana çok uzak! Şaka bir yana, Nefes, asla ricasını kıramayacağım çok güçlü bir referansla geldi. Açıkcası niyetim önce onunla tanışmak, sonrasında da ihtiyacını belirleyip, güvendiğim bir öğrencime dersleri devretmekti. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı, Nefes'i başka birine emanet etmek fikri içime sinmedi. Sonuç olarak iyi ki sinmemiş, iki yıla yakın süredir birlikteyiz.

Nefes bu süre zarfında matı, yoga felsefesine uygun oyunları, nefes çalışmalarımızı hatta savasana yani küçük dinlenmeyi çok iyi kavradı. Aramızdaki tanışma süreci uzun sürse de sonuçta birbirimize güvenmeyi, saygı duymayı öğrendik. Benim fiziksel yetersizliklerimle (kilo almıştım ve dizimi sakatlamıştım), onunkilere gülümsemeyi ve hatta birbirimizi olumlu anlamda zorlamayı, teşvik etmeyi öğrendik. Öğrendik diyorum çünkü bizim çalışmalarımızda tek öğrenci Nefes'miş gibi görünse de aslında ben de ondan öğrendim. 

Denemeden hayır dememeyi birlikte öğrendik mesela. Sevginin sınırlar zorlanmadan da yaşanabileceğini de. Açıklıkla kendimizi, o gün içinde bulunduğumuz duygu durumunu dile getirmeyi de. Başarı odaklı değil, an içinde olmanın kıymetini, her dersin çok şahane olamayabileceğini ve daha neleri neleri beraberce öğrendik. Her derse hazırlıklı gitsem de nasıl bir ders olacağına da her zaman beraber karar verdik.

Ve günün sonunda yoga pozlarını seven, kendi bedenini hizalayarak asanada başarı yakalayabilen, yetmediği yerde bile denemekten ve yettiği kadarı görüp şenlenen hallere ulaştık! Yoga bizi eğlendirdi, esnetti ve bağladı; hem birbirimize, hem de beden zihin ve ruhun birlikte güçlenmesinin güzelliğine bağlandık.

Şu yukarıda gördüğünüz fotoğrafta azıcık emeğim varsa ne mutlu bana. Asıl güzel olan ne biliyor musunuz? Kendini inşa eden genç bir insana destek olabilmek. O birgün kocaman olduğunda şu güzel genç adamın oluşumunda bende oralardaydım diyebilmek paha biçilmez olacak. Daha şahane bir his varsa Dünya'da, ki vardır, inanın değişmem. Nefes'e ders vermek, ona yoga öğretmek şu hayatta yaptığım en güzel şey.

Ondan aldığım ilhamla on yıl önce yazdığım, sonra küsüp bıraktığım çocuk yogası kitabımı yazmaya ve Nefes'e ithaf etmeye karar verdim, çünkü Nefes beni yeniden kendime bağladı. Dilerim ömrü boyunca sağlıkla, neşeyle, coşkuyla yaşasın! Maşallah ona!