5 Temmuz 2026 Pazar

NEŞEM, BANA DÖNER MİSİN LÜTFEN?


                                                                                                                                       Başak ve Şirin'e

 

Affetmeye inanmam. İnsan ne diğerini, ne de kendini affedemez. Olsa olsa anlar ve halden anlayan da kızgın, kırgın olmayı sürdüremez. Ha, o makam herkese açık mıdır dersen, zannetmiyorum. Affetmek yemeğe tuz atmak gibi bişi değil, affetmek sahiden diğer taraftaki kötülüğün de her ne, her kim olursa olsun kendi ruhunun parçası olduğuna aymak! İnsan kolunu affedebilir mi? Ya da ona kızabilir mi?Yani kısmetinde, kabının çapında yok ise hiç kasma, affedemezsin ne kendini, ne de öteki parça pinçiğini... Geçmiş ola!

Neşemi çaldıklarında dokuz yaşındaydım. Ara sıra bahçeye çıkan, Bardakçı'ya giden, bazen de limanda gazoz kapağı toplayan gülüşüm  birgün yüzümde dondu ve neşem gittiği yerden dönmedi. Uzun yıllar bekledim, dönmedi. Sonra sonra anladım, babamla gitmişti; neşem yanlışlıkla babamın kefenine sıkışmıştı! Bu yüzden uzun yıllar boyunca  geri dönemedi... Babamı gömen ekip belki yanlışlıkla, kimbilir belki bile isteye neşemi de gömmüştü. Deli deli resimlerim, danslarım, mandalinadan parlak ışığım yedi kat toprağın altındaydı artık. Ben mi? Ben ya da benden kalanlar yeryüzündeydik. Hissetmiyor değildim, yediğim içtiğim de doğruydu ama neşem yoktu, tatsızdım. Yabancıydım buralarda. Dışarlıklı! Ve bütün bunları anlamlandıramayacak kadar küçük...

Hayat kalın, ağır bir yas perdesi bırakmıştı; sorumluluklarım boyumdan, kilomdan hatta çillerimden bile fazlaydı. Eğer taşımayı reddedersem diğerleri de gider, yalnız kalırım diye korktum. İşe yarar olmalıydım. Çözüm üreten, neşe saçan, ışıklı, istenen! Oldum da.

Hem de ne olmak! Arkeolog bile oldum yahu! Hani belki neşem kazarak bulunur bişidir diye eşelemediğim coğrafya kalmadı! Önce toprağı, sonra eşimi, dostumu, sevdiğim adamları, en çok da kendi ciğerimi didikledim durdum. İçeride huzursuz, kısmen kayıp dışarıda kudretli, yıkılmaz bişi oldum çıktım! Ve nihayetinde oldurduğum şeyden pişman, epeyce de şişman yaşlara kadar geldim. Son üç yılı kendimi affetmeye, anlamaya ve iyileştirmeye çalışarak geçirdim. Kısmen başardım da. Fakat anladım ki bu başarı öyle alıp kenara konulacak bir kupa gibi değil, çünkü neşe hırsızları her yerde! Tetikte ve dikkatli olmalıyım. Gerekiyorsa her gece ölmeli, her sabah doğmalıyım. Güneş gibi yaşamalıyım; keder geldiğinde kaçmamalı, sabah olduğunda tekrar neşeyi kucaklamalıyım! Ne olmayana dövünmeli, ne de bulduğumla rehavete düşmemeliyim.

Velhasıl kelam, neşem bana dönsün, yine benim olsun istiyorum. Beni gezegene bırakıp yuvasına giden babamın  kefeninden nihayet kurtulan neşem; bunları sana diyorum, hadi gel, buradayım! İkimiz de ışığı hakettik! Aslında hepimiz ışığı haketmedik mi? 

Öyleyse niyetimi buraya bırakıyorum: mutlu kertenkeleler gibi kalbimizi ve göbeğimizi güneşe açtığımız nefis bir yaz olsun! 

Oleyy!





3 Temmuz 2026 Cuma

YAŞAMIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

İnsanlar değil, tek biri var yollarımı kesen, pusuda bekleyen; ben! Kendi hayatımın önündeki bariyer benden başkası değil ve bana rağmen akan hayatın an be an cılızlaşan suyu karşısında ne acıdır ki paniklemiyorum bile.... Oysa korkmalıyım belki apansız gitmekten. Fakat ölümün anlık acı, birkaç günlük şoke edicilik olduğuna dair yavan deneyimler var zihnimin kuytularına. Öyle tanımsız bir kavşak ve öyle eli ayağı durmayan bir yavşak ki hayatın ortası, ahanda burası, bitirsen yazık, devam etsen muhtemelen sorular daha da kazık!

Nasıl ama kafiye? Güzel di mi? Vaziyette tam bu zaten; trajik ve zorla komik!

Teyzem acilde dünden beri. O acilde ben vicdanımla akan zaman arasında arafta. Tam yaşayacağım, bir durdurulma, bir engelleme geliyor sanki! Son üç yıldır hiç olmadığım kadar farkında ve bir o kadar da karışığım. Barajlar kurmuşum hayatla arama sırf korunayım diye ama öyle abartmışım ki yaşayamıyorum. Yaşarsam hele de fazla neşelenirsem sanki bir parçam utanıyor. Bana ne oluyor hiç bilmiyorum. Eğer deliriyorsam da deliriyorum ne yapayım!

Otomatik pilottaki uçak gibi bedenim. Hava korsanının da kendim olduğunu anladım, hala kımıldayamıyorum... Nasıl bir bariyer kurmuşum yaşamla arama? Tövbe tövbe!


1 Temmuz 2026 Çarşamba

KAZKAFALILIK DEĞİŞEBİLİR BİŞİ Mİ ACEBA?

 

İnşallah değişebilir çünkü yoruldum! Ben, kendimi yordum. Yazacaklar mezar taşıma: "Kazkafalı oluşu, yok oluşunun müsebbibidir!" Ya ne olacaktı? İnsan dokuz yaşında otuz, otuz yaşında elli hissederse, elli olunca da bi yetmişlik haller gelir tabii. Eee beden de taş değil, ona da vuracaktı elbet kazkafalılığımın faturası.

Aşırı yorgun, aşırı bıkkın ve çokça yenilmiş hissediyorum. Eldeki ruh haliyle de yeni yaşıma girmek hiç işime gelmiyor. İyileşmek, iyi olmak istiyorum. İyileşemeyecek olandan da vazgeçecek kadar sağduyu reca ediyorum! Bu ben olsam bile... O kadar yıldım yani.

Benim dertleri çuval çuval bir annem var. Kendimi bildim bileli derdi vardır annemin ama kalıcı çözümü yoktur. Kaygılı hallerim, sürekli sorun çözme itkim kendisinden bana kalan, daha doğrusu ruhuma çöken yığıntıdır. Uzun ama upuzun yıllar boyunca, annemin eksiğini tamamlamak üzere bedenlenmiş, sanki başına gelenler benim suçummuş gibi yaşadım. Sonunda sıkıldım! Başarısız hissetmekten, asla ilri adım atmayışından, iyi olmaya meyletmeyişinden bunaldım. İnsan belli bir yaştan sonra ancak kendini ayakta tutabiliyormuş ve ben sanırım o belli yaşlara ha vardım ha varacağım!

Benim annemin çocukluk kayıpları ve kronik depresyonu var. Asla da tedavi olmadı, olmuyor ve olmayacak. Zira bunun kader olduğunu düşünüyor. Oysa değil, aslında hep onun hem de bizim çok daha tatminkar hayatlarımız olabilirdi. İzin vermedi. Herkesi ve herşeyi yönetme ve iktidar sevdası maalesef aşırı yıkıcı oldu. İncecik, minicik narsizm de olabilir zatına. Zira bence fazla emin cümleler var bazen.

Fakat konum bu değil. Konu benim buralarda çektiğim patinaj. Konu onu iyi kılmaya inat eden öğrenilmiş kalıplarım. Yenilgiyi, bu savaşta zafer olmadığını kabul etmek istemeyen, illa onun da kahkahası olsun şu hayatta ve buralardan gitmeden güzel günler biriktirsin diyen parçam. Çünkü çocuklar mutlu ebeveyn ister. Nokta.

Ancak besbelli ben hatalıyım. Olmayacak olanı oldurmaktaki ısrarım sadece zaman ve enerji kaybı. Kader yazıcı değilim ben, kimseyi iyi kılmak vazifem de değil.... Anlamak ve kabullenmek zorundayım. Dilerim anlarım... Dilerim yeni yaşıma girerken annemin şu hayattan ancak bu kadarını alabileceğini idrak etmiş, vicdanımı temiz tutmayı başarmış olarak uyanırım elli üçüme!

Kimse annesinin annesi değil, olmamalı Elvan diyorum üç kez.




18 Haziran 2026 Perşembe

YAVAŞTAN YAVAŞTAN GELEN YAZ.

 


Günaydın,

Elbette kargalardan az evvel, güneş doğduktan hemen sonra açtım gözlerimi. Aslında gözüm açılmıştı, sadece yataktan çıkmakta zorlandım. Şimdi iyiyim. Karnım tok, kahveler içildi, hatta akşam yemeği bile yapıldı. Bundan böyle günün kalanında okur, yazar, yıkanır ve spora giderim. Sonra akşam olur ve birgün daha yaşamış olmanın şükrü, teşekkürüyle tertemiz çarşaflara uzanırım. 

Aslında ne kadar basit bakıyor ve her zaman olacakmış, zaten hakkımızmış gibi hiç üzerinde düşünmeden tüketiyoruz hayatı ve getirdiklerini. Kim veriyor bize bu sabah içtiğimiz kahvenin yarın sabaha tekrarı olacağı garantisini? Ya temiz çarşaflar... Yemek yiyebilmek, daha da önemlisi yapabilecek parayı ve gücü bulabilmek..

Teyzem aylardır yatalak. Çarşafları kah temiz, kah pis... Karnı bazen tok, genellikle aç. Kendini yıkayamıyor, besleyemiyor. Öfkeli, çaresiz, daracık odasında ne ölü, ne de diri... Nasıl bir sınavdır bu izlediğim hem anlıyor, hem de hiç anlayamıyorum. Hayat kalıcı, insan geçici eyvallah. Peki dengeler? İdrak? Kabul bu hikayenin neresinde?

Ömrü boyunca herkese iyilik yapmış bir insan. Duasını, parasını, zamanını esirgememiş. Sevmiş, sevilmiş. Şefkatli. Cömert...

Belki ufacık bir hata? Dengeleri bozmuş olabilir mi? Sonsuz vermek, kendini yok edesiye vermek... Önceliklerinde asla maddenin olmaması... Bilmiyorum. 

Yaz yavaş yavaş yükselirken içimdeki telaşlı sıcaklık da artıyor. Teyzem yaz sonunu görebilecek mi? Bu yatarak geçen zaman uzadıkça neler deneyimleyecek? Bütün bunları izlerken ben nasıl eşlik edeceğim? Hiç bilmiyorum. Hiç bilmek istemiyorum. Umutsuz bir yerden en iyisi için dua ediyorum. Allah'ın kolu kanadı altında teyzem ve kendim için de merhametli sığınaklar olabilsin diliyorum.

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANLAM ARAYIŞIYLA GEÇEN ELLİ YILIN ARDINDAN EYLEMDE HUZUR BULMA HALLERİNE HOŞGELDİK!




 

 

BÜYÜKLERİMİZ "nerede hareket orada bereket" der. Hatta İşleyen demir ışıldar, tebdili mekanda ferahlık vardır da der aynı büyükler. Onlar kimdir, nerede yaşarlar hiç bilmiyorum. Tek anladığım arada bir ortaya çıkıp, birkaç kelam edip kayboldukları. Artık in  midir o büyükler yoksa cin mi  orasını sır. Ama var bi büyükler meselesi, orası kesin.

Şahsen kendileriyle tanışmadım. Tanışmış ve kim olduklarını anlamadıysam da affetsinler. Sadece, yaşım ilerledikçe sağa sola bıraktıkları kelimeleri daha bir görür, duyar oldum. Sonra bir an geldi Hansel ve Gretel'in ormanda takip ettikleri kırıntılar gibi büyüklerin kelimeleri beni bana götüren yol oluverdi. İnsan bir kez duymanın ötesine geçip idrak edince, mananın kokusu doluyor ciğerlerine. İşte, o Kaf Dağı ardındaki büyüklerin sözleri tam olarak böyle bence; önce kulağına, oradan ciğerine doluyor insanın ve malumunuz ciğerden kalbe düşüş an meselesi!

Velhasıl sezdiğim şu ki, büyüklerle kontak iyidir. Fakat biz istedik diye olmaz, zamanı onlar belirler. İnsan bir kere büyükleri duyup, kendine bağlandı mı oradan, yani kendi merkezinden diğerleriyle iletişim çok daha kolay. 

Sabah sabah yine kendine dolandı Elvan diyorsanız, yanılıyorsunuz, benimki olsa olsa çözülme hali, dolanma değil. Çünkü filmi geriye sararsanız hepiniz kendi hayatlarınızda açıkça göreceksiniz ki, yaşama sevinci, içsel neşe, yaratım gücü daima kımıldamakla, hareketle gelir. Canlılıkla kımıldamak arasında delice bir ilişki var. Tantra, sema, spor, toprakla haşır neşir olma, sanatsal veya zaanatla ilintili üretim... Özellikle elleri aktif kullanmak, mesela yemek pişirmek ve sonrasında gelen genişleme hissi. Ya da dip köşe temizliğin garip, adını koyamadığımız hazzı? Ne ola bütün bunlar?  Peki bağ bozumu ne? Hasat şenlikleri? Kına geceleri? Lohusa şerbetleri? Ne bütün bu sırlanmış kımıldamalar?

İnsanın kendine ulaşmasının binbir yolu elbette vardır fakat en kestirme, en dolaysız olan hareket etmek! Bunu ben söylemiyorum, zatımın keşfi falan da değil sadece fark edişim diyebilirim. Anlamlandırmaya çalışmak aşırı saçma, fazla nafile bişi. Diğerinin duygusunu, düşüncesini anlamaya çalışmak, eylemine kılıf aramak boş, bomboş işler. Neyse işte tek tek yazamayacağım, hepsi, bütünü deli saçması. Zihin koskoca ömrü böyle çer çöp şeylerle dolduruyor. Buna da dünyevi olana, nefse yenilmek diyoruz. Muhammedi inançta anlatıyor ya imam üç defa seslenince hakkın rahmetine kavuşan zat tabuta kafayı vurup "ha s.tir öldüm!" diyormuş. Hah bildin mi? Hal o hal genellikle. Uyanmanın en geç, en vah hali ölüm! O yüzden hep o, ölmeden evvel ölünüz mevzuları.

Ben ne zaman neşelensem ama sahiden, içtenlikle neşelensem altında kesin hareket vardır. Taşınma, dans, yoga, spor, yüzme, yürüyüş, seyahat, mutfakta kaybolma, ev temizliği, tarlada ot yolma, sevişme, öpüşme, sarılma ve benzeri herşey. Elbette mekana, zamana ve kişinin dünyevi biriktirdiklerine göre kımıldama değişir; bana yoga olur, sana namaz, diğerine balık tutma. Orasını ben bilemem. Yunus'a odun toplama olmamış mı? İdris'e dikiş dikmek? Mecnun'a beşeri aşkla çöllere düşmek, Ferhat'a dağları delmek? Tam olarak bu işte; insanın beden, zihin ve ruh arasındaki harmoniyi yakalamasının biricik yolu kımıltı.

Cümlesi var yahu, kader gayrete aşık derler!

Bunu modern tıp da onaylamaya başladı. Ruh sağlığı nanay olanlara seyahat et, müze gez, yüzmeye git, ormanda dolan demeye başladılar. Kuzey Avrupa ülkelerinde bu şekilde reçeteler yazılmaya başladı. Türkiye'de belli bir kesime zimmetlediğimiz zikir, döndü dolaştı nefes egzersizi oluverdi di mi? Diyorum ki eteğinle bluzunu kombinlerken ruhunla zihnini de bedene mi kombinlesen acaba? Ben deniyorum güzel oluyor. Sana kebapçı tarifi verir gibi iyi hissetme hallerine dair reçete vermek elbette haddim değil ama şu mini minnacık keşfimi de yabana atma, bi düşün bak, içeride sende de benzer bişiler vardır. 

On sene evvel annemi götürdüğümüz nörolog söylemişti; anneniz spor yapsın, dans etsin, eve her gün farklı sokaktan gitsin, ezbere düşmesin demişti... Yaşıtlarıyla sosyalleşsin. Çayını evde değil, pastanede içsin... Annem mi? Hiçbirini yapmadı. Yavaş yavaş kımıldamaya dair tüm eylemlerini evle sınırlamakta ısrar etti. Sonuç şu an için çok iç açıcı görünmüyor. Çünkü eylem azalıp, belli alanda sınırlı sayıya düştükçe beden ve zihin kapasitesi doğru orantılı olarak geriliyor. Anneme bakarken sadece onu değil, olası geleceğimi de seyrediyor ve kaderi daha olumlu biçimde yazmaya gayret ediyorum. İstiyorum ki şu ufacık tefecik blogumu okuyan da nasiplensin. 

Kitlesel uyanış tırı vırı olsa da sen, ben, bizim oğlan beraberce uyanabiliriz. İyi de olur, uykunun rehavetine dönenen olursa aramızda, ki olacaktır, hemen dürtüveririz. Olmaz mı? Olamaz mı? Bi düşünsen şu kımıldama işini?




13 Haziran 2026 Cumartesi

KİM KURMUŞ DA DENİZLER KUDURMUŞ?

 






Kimsin sen allasan deseler sabah sabah ve aniden; aşık olduğu adamla evlenememiş, sevdiği kentte yaşamayı becerememiş, bir kez olsun kendini seçip, seçiminin arkasında duramamış, tezgahtan boğaza atlayıp kaderinden kaçamamış palamut. I ıh mı? Öksesiz daldan havalanamamış ürkek serçeyim o halde. Bildin mi beni? Hani şu eski kalıplara yeni karışımlar döküp, sonra niye dibi tuttu kekin diye kafası bulanan?

Derinimde öyle paslı puslu, öyle dolanıklı bir his var ki, durmadan "sen her yaşamda zoru seçtin; yapış yapış ökseye sarılmayı, denizi uzak  sanmayı, acıdan donmayı!" diyor. Öyleyse sorarım o hisse, benim sevmekten, güvenmekten, bağlanmaktan yana otobandan şansa kurtulmuş kedi yavrusundan  ne farkım var? O ne kadar iknaysa güvende olduğuna al benden de o kadar; ne eksiğim, ne de fazla, kilomdan başka!

Evet şaka yapabiliyorum. Fakat gülümseyecek yerlerime beton döküyorlar uykumda ve o sebepten her sabah dudaklarımın kıvrımında öbeklenmiş, beton kırıcı kuşların sesiyle uyanıyorum. Bedenimi hayata ikna etmek o kadar meşakkatli iş ki, çoğu zaman zihnim ve ruhuma sözüm geçmiyor, onları balkonda bırakıp çıkıyorum evden.

Rüzgar eken fırtına biçer derler, ister istemez merak ediyor insan, ne ekmiş olabilirim dönümlerce anlamsızlık biçmek için? Belki de düşündüğüm kadar anlamlı olmak zorunda değildir hayat? Belki sadece öylesine denk geldiğimiz yüzlerce hatta binlerce olasılıktan biridir eteklerimiz tutuşa tutuşa ataletle oturuşumuz? Kim bilebilir ki gerçeği? Hem ne malum başka bir evrende üç çocuklu, sabah güneşten önce uyanıp bahçesini sulayan, ailesine sofralar kuran mutlu bir anne olmadığım? Ya da hiç medeniyet görmemiş isimsiz kabilenin ot toplayan ninesi?

İkna oldum, yaşam sadece kurgu! Kimin? Kurabilenin.

Devamı başka sabaha...







10 Haziran 2026 Çarşamba

WIFI PEOPLE

 

Bazen kendimi mi kandırıyorum yoksa sahiden yaşıyor muyum emin olamıyorum. dahil olduğum insan güruhu nicedir toplumun bağlayıcı, birleştirici özelliklerinden uzak. En içerideki çemberden, metroda tesadüfen yanımda oturan dış kapının mandalına kadar herkes kendi galaksisinde. Galaksi diyorum bak, dünya bile değil, o kadar uzağız anlayacağın. Bu konuda epeydir yalnız, bildiğin dımdızlak hissetmekle beraber, son yıllara deneye yanıla kendime benimle benzer rahatsızlıklardan müzdarip insanlar buluyorum. Bazılarıyla bilardo topları gibi hızla çarpıp uzaklaşırken, kimileriyle de sakin sakin yuvarlanıyorum sahilde. İyi ki, ama iyi ki varlar di mi? Yoksa ne yapardım ben şu koskocaman evrende?

Herkesin kulaklığı var. Müziği, videosu, olmadı kitabı. Ama öyle bi havadaki gariplerim zannedersin görünmezlik pelerini var diğer herkeste! Burada garip benim aslında di mi? Çünkü görünmez olan benim! Onlar sağa sola çarpabilir, kapı önlerinde durabilir ve canları ne isterse yaparlar. Sosyal yaşam? Ortak yaşam? Bilmiyor, inanmıyor ve en fenası umursamıyorlar!

Kocaman görünmez bir ağ atılmış üzerlerine ve o wifi ağı sayesinde canlı olduklarını zannediyorlar. Fakat bu bir zan! Canlı falan değiller. İnternet siparişiyle yemek yerken, dinlenme müziğiyle uyurken, spor hocasını cep telefonuna bağlarken nasıl canlı olabilirler ki?

Benim neslim için yangından kaçmak için son alarm, bu wifiye bağlı zombiler bizi kıtır kıtır yer. Çok korkuyorum ben. Vallahi.

9 Haziran 2026 Salı

YEDİ KAT ŞİLTENİN ALTINDAN BATAN HAYAT




 Sevdiğim Andersen masallarından biridir Gerçek Prenses ve elbette çocuklara yazılmamıştır pek çok diğer masal gibi. Derdi de söylemi de bambaşkadır. 

Masal ormanda kaybolan genç bir kızın, üstü başı perişan halde komşu ülkenin sarayına gidip, yardım istemesiyle başlar. Sıradan bir yolcu olmadığını, aslında prenses olduğunu söyler kraliçeye. Masal da burda başlar; oğluna uygun eş arayan kraliçe sınava tabi tutar genç kızı ve ona tertemiz kıyafetler verir ve oldukça konforlu, bir değil, iki değil tam dokuz kat şilte serilmiş efsane bir yatak hazırlatır.

Ertesi sabah Kraliçe kızı ziyaret eder ve iyi uyuyup uyuyamadığını sorduğunda beklenen cevap gelir, uyuyamamıştır genç kadın. Çünkü kraliçenin şiltlerin en altına koyduğu bezelye tanesi gece boyunca canını yakmıştır!

Şimdi soruyorum prenses kim? Kraliçe kim? Bezelye tanesi kim? Veya ne? Ve Dünya niçin soylu bir ruh için bu kadar acı verici??

3 Haziran 2026 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN GÜZELLİK




 


Günaydın:)

Baharda az yazdım belki, bazen yaşamak yazmanın önüne geçiyor. Ama şimdi yaz, şimdi yazmak mevsimi. İçimde erken, daha erken, mümkünse tüm canlılıkla birlikte uyanma hissi var. İstiyorum ki hep beraber uyanalım ve hep birlikte selamlayalım güneşi, günü, geleni. 

Gönlümüzü duymak, onun söyledikleriyle hizalanmak ne zahmetliymiş. Zihnin bir adım geride durması gereken yerleri sezebilmek, "hadi sen azıcık dinlen" diyerek o en derin sese, iç sesimize izin vermek... Anlatamadım di mi? Normal, zira anlatılamayan "şey"ler listesinde bu vaziyet, ondan. Ama anlarsınız siz, herkes bilir aslında o bağıran fısıltıyı, hayatın bir yerinde avaz avaz susan parçasını. Bilmez mi?

İşte o sesle uyanıp çıktım evden. Yine o sesle gittim güllerin yanına. Sabah esintisiyle, koku hangisinden geliyor bilmeyerek gülümsedim her birine. Sonra banka oturdum, kahvemi doldurdum ve canlılığın bir parçası olmanın ayrıcalığını hissettim. Sahici, canlı ve bütün.  Aferin dedim kendime, şu an kaçmazmış ve sen kaçırmadım, aferin sana. Aferin an içine yerleşebilen varlığına dedim. Sanki elimi ağzımdan içeri sokup içimde yüreklendirilmeye aç, takdir görmeyen özümü, aslımı sevip okşadım.

Yaz demiştim değil mi? Yaz yazmak, kendiliğinden akmak için güzel mevsim:)





29 Mayıs 2026 Cuma

ALDIN, VERDİN, ALDIN, VERDİN SEN BENİ DAİMA YENDİN HAYAT!




 

İyi bayramlar herkese. Siz ne kurban ettiniz bu bayram? Asla yapamam, olmaz veremem, versem eksilirim, yolumu bulamam dediğiniz neyi, hangi huyunuzu, alışkanlığınızı, yanılgınızı kurban ettiniz? Hiç di mi? Birileri kazan kazan et kaynattı, tabak tabak yaladı yuttu. Kimileri de hayvan boğazlamadı diye aferin dedi kendine ve egosunun tüylerini taradı sabahtan akşama.

Ben mi? İkisini de yapmadım. Ne hayvan kestim, ne de aferin dedim kendime. Fakat affettim herkesi, haklılığımı kurban ettim bu bayram. Üzerime basanı, emeğimi çalanı, zamanımı çarçur edeni, duygumu hiçe sayanı, fikrimi görmezden geleni affetim. Sanmayın eve alırım seri katillerimi, alarm taktırdım kalbimin tüm kapılarına pencerelerine.

Hayat kısa. Defansta kalmak, anlatmak, anlaşılmayı ummak için sahiden kısacık. Tertemiz bir ruh gelecekse hayatımıza olabildiğince temizlemeliydim evimi, zihnimi, kalbimi. Ona en iyi versiyonumu sunmalıyım elinden tutarken. İşte bu yüzden kurban ettim haklılığımı ve eski kocamın hak senin huzur benim sözüne inanmayı seçtim. O haklı değil, kolaycıydı. Ben galiba haklıyım. En azından benim baktığım yerden. Yine de haklılığımı değil, mutluluğumu seçiyorum bugün. Mutlu yarınları seçiyorum. Ütülü mendil içinde gıcır parayı, şekeri ve gelmekte olan iyi günleri seçiyorum :))

Sen? Hala vaktin var, sende birşey kurban etsen? Edersin belki? Ha?








21 Mayıs 2026 Perşembe

VİCTOR'UN DOĞUMGÜNÜ...



Ne kadar da güzel doğduğun mevsim dostum; boğadan ikizlere, bahardan yaza geçerken, serin havalar bitmiş, sıcaklar henüz basmamışken. Ve biliyor musun ne kadar zor senin buralarda olmadığın baharda nefes almak!

Çok özlüyorum seni. Bazen herşey kocaman bir şakaymış ve  herkesten, herşeyden kaçıp, gizlice Akdeniz'de bir adaya yerleşmişsin diye hayal ediyorum. Birgün ben o adaya tesadüfen geleceğim ve ağzına sıçacağım senin beni bu kadar üzdüğün için! Sen kahkahalarla güleceksin. İkimiz de sevinçten ağlayacağız. Aç mısın diyeceksin bana, yine incirler, zeytinler olacak sepetinde. 

Nefret ediyorum yokluğundan. Nefret ediyorum gitmiş olmandan. 
Seni Seviyorum Vitito, seni ve zamanın bir yerinde kahkahalar atan gençliğimizi...

14 Mayıs 2026 Perşembe

ANNELER GÜNÜ PART II

 



Günaydın,

Yeşilliğiyle gözümü alan sarmaşığın tam karşısındayım. Onun kadar güzelini görmedim diyemem ama daha önce hiçbir sarmaşığın önünde bu kadar uzun oturmamış, böyle uzun uzun içime düşmemiştim. Onu tüm diğer sarmaşıklardan ayıran, penceremin tam karşısında olması belki.. Kalbimizi çalan, zihnimize çapa atanlar da öyle değil mi? Tesadüfen yolumuza çıkıp, öylece olan biteni anlayalım diye varlar. Uyanalım, ayılalım diye...

Benim hayatımda alarm pek çok defa çaldı. Uyanamadım. Bazen bir bardak su içip uyumaya devam ettim, bazen de kısmetimde değil uyanmak diyerek avuttum kendimi. Fakat gel gör ki işler böyle yürümüyormuş.Öyle bir an geliyormuş ki, alarm kafamızın içinde çalıyormuş... Dilerim bir daha uyuyakalmam...

Annemle beraber şehrin göbeğinde, üstelik anneler gününde öngörülemeyen bir kaza yaşadık.

Ters yönden gelen motor kurye anneme çarptı. Oldukça yavaş gelmiş olmasına rağmen, annemi yola savurdu. Kaç saniye yerde yatan anneme baktım bilmiyorum. Bana göre dakikalarca, ama muhtemelen olsa olsa birkaç saniye. Kımıldamıyordu, sesi çıkmıyordu. Yüzü yerdeydi. Ben donmuştum, titriyordum, nefes alamadım. Eğildim yavaşça kaldırdım.Kaşı patlamıştı, kanıyordu. Çantamdan selpak çıkartıp bastırdım. İnsanlar geldiler etrafımıza, annem konuşmuyordu. Yüzü donmuş gibiydi. Ben zaten donmuştum. Ne yaşıyorduk hiç anlamıyordum. Karşı binanın güvenlik görevlisi koştu geldi. Ambulans arandı, polis arandı. Sanki herşey hem çok hızlı, hem de aşırı yavaştı. Kanama sakinleşmiş, ambulans gelmişti. Taksi çağırdı bana aynı güvenlik görevlisi. Ambulans hasta yakınını almıyordu. kardeşimi aradım taksiden. Bilmiyordum hastanede neler olacağını. Başını ne kadar çarpmıştı? 

Doktor Mazhar Bey. Şans gibiydi. Kardeşim ve kızarkadaşı hemen geldiler. Genç ve güler yüzlü acil doktorumuz annemi hemen  tomografiye gönderdi.. Sonra acile döndük, bir başka genç adam dikiş attı. Neyse ki Gonca vardı, annemin elini tuttu. Ben yapamadım, o sırada dışarıda kendi kalbimi tutuyordum, kaçıp gitmesin diye.

Korktum, dondum, yaşamın sonsuz olmayışına kafama inen balyozla kimbilir kaçıncı kez aydım! 

Karakola uğradıktan sonra evimize döndük. Yemek yedik. Fakat içimizdeki şok dalgası durup durup çarpıyordu. Uyudum mu? Yemek mi yedim? Hiç bilemedim... Birşey paramparça etmişti doğrularımı, haklılıklarımı. Hiçbiri önemli değildi aniden gelen diskalifiye olma tehditi karşısında. Yaşam bu kadardı; an, tek bir an.

Hala şaşkınım. Şaşkın, tükenmiş ve yeşilliğin farkında... Uyanmış, yüzünü yıkamış ve alarmı duymuş halde yaşadıklarımızdaki hayır ve şer muhasebesindeyim. 

Tüm verilmiş sadakalar ve dualarla bu eşiği atladığımıza inanıyorum. Herşey oyun, herşey sahte, sadece sevgi o gerçek ve an. 

10 Mayıs 2026 Pazar

ANNEM



Günaydın, daha minicikken annesiz kalmış, henüz büyüyemeden anne olmuş, kendini büyütürken ve bizi annelik ederken fazlaca canı yanmış  annenin, annesini iyi edemeyen kızıyım ben. Hani şu ebeveynine ebeveynlik yapanlardan.

Annem bana oldum olası kendimi başarısız hissettirmiştir. Çünkü hep başkalarına güvenmiş ve kaybetmiştir annem. Oysa her ikimiz de bir noktada ayılıp kendimize güvenebilseydik ama sadece kendimize, bu hikayeyi nasıl yazardık diye merak ediyor insan ve bazı meraklar, asla cevabını bulamayacağımız sorular gibi, hayat boyu sürükleniyor zihnin ücrasında.

Kaderin değiştirilemeyeceğine inandırılarak büyütülen bizler, tam da şimdilerde bir başka yol daha olabilir mi diye şüpheye düşmüşken, şahsımıza ayrılan süreyi oyunu başka yöne çekerek bitirebilir miyiz bilmiyorum. Kim bilir belki mümkündür. Belki annemin kendini seçtiği, anneannesinden kalan kudreti giydiği, annesinden çalınan herşeyi geri aldığı yaşam mümkündür. Kim bilir, belki de o kadar hüzünlü ve yorucu değildir de hayat, ara ara neşeli ve umut tazeleyicidir. Olamaz mı?

Kaç tane daha annemli bahar var önümde bilmiyor ve şimdiden kederleniyorum annesizliğime. Farkındayım güne yakışan umut dolu bir yazı olmadı, oysa öğleden sonra annemle piknik yapacağız ama dedim ya öğrenilmiş çaresizlik kadere takılıp kalma hallerimiz meşhur. Dilerim buraları bir bir hallederim, hallederiz.

Anneler Günü çok çok kutlu olsun tüm canlılığa.







5 Mayıs 2026 Salı

BUGÜN RESMİ OLARAK VE İTİNAYLA BAHARI HIZIR'DAN TESLİM ALIYORUZ.

 


Uzun zamandır ruhu çiçeklenmeyen, tarlasına yağmur düşmeyen, içindeki odalara yeteri kadar rüzgar dolmayan biriyim, biriydim. Bacaklarıma sütun gibi derlerdi gençliğimde, bunu söyleyenler şimdilerde aynı bacakların gerçekten taş kestiğini ve hiçbir kırda koşamadığımı, yıllarca dans etmekten utanmanın keşkeleriyle kıvrandığımı duysalar gülerler mi? Gülmesinler, hayat beş dakika; zor ve kolay, iyi ve kötü arası sadece beş dakika. Öyle çok gördüm ki gülüşü yüzünde donanları, gözyaşları kahkahasına karışanları, sonunda galiba Victor gibi oldum; elde var an, elde var şimdiki zaman ... 

Bahar diyordum, bana nicedir uğramamıştı. Dayımın ölümünden sonra geldi. Bahar ölümle geldi. Günlerin bitimsiz olmadığı idrakı içinden geçtiğim mevsimi görmemi, gerçekten görebilmemi sağladı. Ömründe ilk kez mevsimleri fark eden çocuklar gibi an be an izledim doğayı. Mimozaları, manolyaları, erguvan ve mor salkımları... Denizin rengini, gökyüzünün kafa karıştıran anlık değişimlerini, hatta yıldızları.

Bütün bunlardan sonra bir zamanlar sütun gibi, şimdilerde taştan hallice bacaklarımı artık koşamayacakları ama hala yürüyebilecekleri kırlara götürdüm. Onlar beni götürmeliydi diye gurur yapmadım, aldım bacaklarımı parktaki patikalarda bol bol yürüttüm. İyi geldi. Önce yürüyüp, sonra en davetkar ağacın altına oturarak mevsimi doya doya hissettim. Elbette yalnız değildim cebimde niyetim vardı, niyet etmiş niyet eylemiştim kalan süremin içine sıçmamaya.

On dört ay olmuş canlılığıma sahip çıkmaya karar vereli. Henüz yeniyim buralarda, acemiyim. Süreç yavaş ilerlese de artık geriye düşmüyor olmanın memnuniyeti var içimde. Çok farklı algılıyorum varlığımı. İlk kez bedenim, zihnim ve ruhum arasındaki yolların nasıl kesiştiğini izliyorum. Hiç öğrenmediğim yerden öğreniyor, adım atmadığım patikalarda düşe kalka ilerliyorum. Bazen günlerce güneş açmıyor içimde, eyvah başa mı saracağım diye ürperiyorum fakat sonra en vazgeçmeye yaklaştığım noktada yeniden yüzümü ısıtıyor.

Ben Hızır'a inanıyorum. Bana yetişti, ben duydu. Dilerim bu yıl ona seslenen herkesi, hepimizi duysun; hastalar iyi olsun, hayatını ziyan edenler tez vakitte zarardan dönsün, bereketim kaçtı diyenlerin sofrası dolsun taşsın. Hepimizin havasız kalmış odalarına tertemiz bahar havası dolsun. Bahar tüm canlılığa, kurda, kuşa, ağaca, insana, kutlu ve mutlu olsun!








19 Nisan 2026 Pazar

NEFES'E YOGA DERSİ VERMEK NASIL BİRŞEY?

 




Hepinize iyi Pazarlar. Gerçi akşam oldu ama bana o kadar güzeldi ki gün, iki çift laf etmeden ve şu müthiş adamdan bahsetmeden başımı yastığa koyamayacağım.

Nefes benim yaklaşık iki sene önce tanıştığım, zamanla da fazlasıyla sevdiğim ve alıştığım tatlı mı tatlı bir genç adam. Ona genç adam diyebilirim çünkü artık on bir yaşında ve yavaş yavaş olgunlaşıyor. Geçen sene tanıştığım tatlı tatlı şımaran çocukla şu genç adam arasında inanılmaz fark var. Zaten çok zekiydi, sanırım pek çok yaşıtı gibi şimdiden ergenliğe girdi diyebiliriz.

Nefes başta ailesi olmak üzere çok sayıda mesleğinde uzmanlaşmış insanın ortak noktası. Diğer öğretmenleriyle tanışmamış olsam da Nefes'den dinlediğime göre neredeyse hepsiyle ahenkle çalıştığını biliyorum. Üstelik bu çalışmalar neredeyse haftanın her günü kesintisiz devam ediyor. Nefes'i benim için ayrıcalıklı kılan şeye gelirsek kesinlikle Çekmeköy'de oturuyor olması demem çünkü bana çok uzak! Şaka bir yana, Nefes, asla ricasını kıramayacağım çok güçlü bir referansla geldi. Açıkcası niyetim önce onunla tanışmak, sonrasında da ihtiyacını belirleyip, güvendiğim bir öğrencime dersleri devretmekti. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı, Nefes'i başka birine emanet etmek fikri içime sinmedi. Sonuç olarak iyi ki sinmemiş, iki yıla yakın süredir birlikteyiz.

Nefes bu süre zarfında matı, yoga felsefesine uygun oyunları, nefes çalışmalarımızı hatta savasana yani küçük dinlenmeyi çok iyi kavradı. Aramızdaki tanışma süreci uzun sürse de sonuçta birbirimize güvenmeyi, saygı duymayı öğrendik. Benim fiziksel yetersizliklerimle (kilo almıştım ve dizimi sakatlamıştım), onunkilere gülümsemeyi ve hatta birbirimizi olumlu anlamda zorlamayı, teşvik etmeyi öğrendik. Öğrendik diyorum çünkü bizim çalışmalarımızda tek öğrenci Nefes'miş gibi görünse de aslında ben de ondan öğrendim. 

Denemeden hayır dememeyi birlikte öğrendik mesela. Sevginin sınırlar zorlanmadan da yaşanabileceğini de. Açıklıkla kendimizi, o gün içinde bulunduğumuz duygu durumunu dile getirmeyi de. Başarı odaklı değil, an içinde olmanın kıymetini, her dersin çok şahane olamayabileceğini ve daha neleri neleri beraberce öğrendik. Her derse hazırlıklı gitsem de nasıl bir ders olacağına da her zaman beraber karar verdik.

Ve günün sonunda yoga pozlarını seven, kendi bedenini hizalayarak asanada başarı yakalayabilen, yetmediği yerde bile denemekten ve yettiği kadarı görüp şenlenen hallere ulaştık! Yoga bizi eğlendirdi, esnetti ve bağladı; hem birbirimize, hem de beden zihin ve ruhun birlikte güçlenmesinin güzelliğine bağlandık.

Şu yukarıda gördüğünüz fotoğrafta azıcık emeğim varsa ne mutlu bana. Asıl güzel olan ne biliyor musunuz? Kendini inşa eden genç bir insana destek olabilmek. O birgün kocaman olduğunda şu güzel genç adamın oluşumunda bende oralardaydım diyebilmek paha biçilmez olacak. Daha şahane bir his varsa Dünya'da, ki vardır, inanın değişmem. Nefes'e ders vermek, ona yoga öğretmek şu hayatta yaptığım en güzel şey.

Ondan aldığım ilhamla on yıl önce yazdığım, sonra küsüp bıraktığım çocuk yogası kitabımı yazmaya ve Nefes'e ithaf etmeye karar verdim, çünkü Nefes beni yeniden kendime bağladı. Dilerim ömrü boyunca sağlıkla, neşeyle, coşkuyla yaşasın! Maşallah ona!

18 Nisan 2026 Cumartesi

GEÇ GELEN HİÇ GELMESE DAHA MI İYİ OLACAKTI?




 


HAYIRLI CUMARTESİLER,

Pek muhterem okur, farkındayım, son haftalarda disiplinsizim ama napıcan işte oluyor bazen böyle dönemler. Bakıyorsun sular seller gibi yazıyorum, sonra bi bakmışsın değil yazmak konuşmaya mecalim yok. Takdir edersin ki, insanım.

Şimdilerde şehirde bahar var. Gerçi güneşi, rüzgarı, bitmeyen bulutlu havasıyla dirlik düzen vermedi ama nihayetinde Nisan ayındayız ve erguvanlar açtı. His olarak sorarsan eğer ortada bahar mahar olmadığı gibi hem küçük Dünyamız, hem de büyük olan yangın yeri.

Herkesin evinde hem sağlıkla, hem de parayla ilgili kaygı var. En varsılından en yoksuluna hepimizin gelir gider dengesi değişti. Sokağa bırakacağımız her kuruşu dikkatlice tartar olduk. Üzücü mü dersen, e biraz ama yapacak birşey yok, pek çok defa bu döngülerden geçmiş insanlık ve her defasında kalanlar devam etmişler. Öyle ya da böyle hayat akmış.

Ben ve etrafımdaki bir avuç insan iyiden iyiye kaçan tadımız dışında, çözümlü dertlerimize sevinir haldeyiz. Zira hızla aramızdan ayrılanlar var ve bu gidişlerin hepsi vakitli değil... Geçmiş olsun, başınız sağolsun gibi kelimeler günaydın, iyi akşamlar kadar sık kullanılmaya başlayınca insan tedirginleşiyor, anlam vermekte zorlanıyor; acaba bu büyümek denilen şey mi, yoksa kontrolünü çoktan yitirdiğimiz bir trende miyiz?

Her ne yaşıyorsak, ki gerçekten artık anlamlandırmaya çalışmaktan  bıkkınım, hayatı yavanlaştırdığı kesin. Hani kabak tadı verdi derler ya, öyle işte. Ülkenin dört bir tarafında olanlar basında çıkmıyor diye o evlere düşen acıyı hissetmiyor değiliz. Her an bilinmezlik, belirsizlik hakim Dünya'ya.

Bütün bu önüne geçilemez kaos ortamında insan an içinde durmanın kıymetini daha iyi anlıyor. Aldığımız nefes dışında herşey boş. Temiz bir yatakta uyumak, güzel bir banyo, bir kase çorba... O kadar basit ki aslında teşekkür edilecek şeyler... En sevdiğim arkadaşlarımdan biri romatizma tedavisiyle cebelleşiyor, bir diğeri annesini iyi kılmakla meşgul, başka biri MR sonucu bekliyor... 

Ben mi? Ben spora gidip geliyorum, daha önce çalıştığım iki taslaktan  kitap çıkar mı sorusunu kafamda çeviriyorum ve haftaya baharı görünür kılmak adına arkadaşlarıma kiraz ağaçları altında piknik planlayacağım. Daha ne yapayım. Ha bi de ayak tırnaklarımı düzeltirim bugün:)))

Yani diyeceğim o ki, bu kafa hiç gelmeyebilirdi. Her an olmasa da bir kısmını yakalayabiliyor olmak güzel. Olmamıştaki hayırı görmek, sakince nefes almak güzel. Eskisi kadar yükselmemek, öylece durmak güzel. Kıranla kırılanın, vazgeçenle, vazgeçilenin aynı kişi olduğunu görmek güzel.Daha ne olsun?

4 Nisan 2026 Cumartesi

HARMANDALI

 

Kış bitimsiz gibiydi, bitti. Seneca demiş "başlayan herşey biter" diye ve haklı; sahiden bitiyor. İyi veya kötü olaylar, ilişkiler, zarar, ziyan, kar hepsi geçiyor, gidiyor. 

Bu sabah şöyle baktım da, doğa aklını kaçırmış olmalı; son yağışlardan sonra inanılmaz gözalıcı görünüyor çayır çimen. Sabah, yağan yağmurun yumuşacık serinliğinde üşümeden ve ıslanmadan, üstelik güneş koruyucuya ihtiyaç duymaksızın yürümek iyi geldi.

Kuşlar memnun, kediler memnun, ben niye olmayayım ki dedim kendime. Herkes bahtıyla yar ise bende bahtiyar olabilirim. Olabilirdim de  eğer önümdeki su birikintisine yansıyan dalların fotoğrafını çekmeye kalmasaydım.

Kısacık, ufacık bir an nasıl da güçlü çağrışımlar yapabiliyor insanın hafızasında! Sabahın beni neden böylesine gevşettiğini ve aynı anda hüzünlendirdiğini anımsadım birden. 

Bundan uzun yıllar önce, ama sahiden uzun, hani neredeyse yarım asır evvel, yaşadığımız kasabada yağmur günlerce dinmez, dere yatakları taşar, komşu komşuya gidemez olurdu. Evindeki erzakla öylece kalakalırdı herkes bir tür inziva gibi. O vakitlerde beton direkler henüz dikilmediğinden yağmurun şiddeti elektrik ve elbette telefon hatlarını da etkilerdi. Gündüz hadi neyse de akşam çökünce bir iki saat daha yağ kandilleri ve mumlarla idare eder ve sonra erkenden yatardık.

Henüz okula gitmiyordum ve en iyi eğlencem tüm gün resim çizmekti. Boyama kalemlerinin her türlüsüyle balkon kapısının önündeki alana yayılır ve başlardım boyamaya. Orayı özellikle severdim, çünkü yalnız değildim. Balkon kapısının camında kendi aksimi görür ve benimle beraber bir arkadaşımın da resim yaptığını hayal ederdim. Belki isim bir vermiştim ona ama hatırlamıyorum. Günlerce bıkmadan usanmadan boyar dururduk kağıtları. Özellikle babamın kurutemizlemeciden gelen kıyafetlerinin sarıldığı ve tam ortasına oturarak resim yapabildiğim dev kağıtları severdim. Bu kocaman çarşaf gibi kağıtlar boyamakla bitmezdi.

Sonra yağmur diner, güneş açar ve ev sahibimizin babası Hüseyin Dede el radyosuyla bahçeye çıkardı. Kim bilir hangi Ege Türküsünün çaldığını duyar duymaz bir sonraki yağmura kadar hayali arkadaşımı unutur bahçeye fırlardım.

Peki şimdi ne olmuştu da bu ayaklarımın ucundaki su birikintisiyle cup diye düşmüştüm harmandalının ortasına? Besbelli yalnız hissetmiştim bu kış ve uzun gelmişti tekbaşınalık.

Yavaş yavaş eve doğru yürürken kuru pastelleri nereye koyduğumu düşündüm. Spotfy da Ege Türküleri dinleyerek, arkadaşımın adını anımsamaya çalışarak bekleyecektim güneşi. bahtımla yar olacaktım ince ince






31 Mart 2026 Salı

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK



Yaklaşık iki ay önce spora başlamış olman elbette tesadüf değil, tam olarak hayatta kalma arzusu, hatta itkisi. İyi geldi mi geldi, sorunlarımı çözdü mü hayır. Her zaman olduğu gibi görünür kıldı, tesbit etmeme yardımcı oldu ama iş çözüm üretmeye gelince yalnızım, basiretsizim.

Başkalarının sorunlarına çözüm ararken ve onlara el verirken gösterdiğim içtenliği, cesareti neden kendimden esirgediğimi asla anlayamıyorum. Sadece tembellikle açıklanabileceğine de ikna değilim. Cesaret eksikliği, konfor alanını korumanın erken yaşta öğretilmiş olması kim bilir neler neler vardır zihnin halıları altında.
Bütün bunları tesbit etmekle çok zaman kaybettiğimi, asıl olandan hızla akıp geçmekte olan zamandan an be an uzaklaştığımı hissediyorum. Tıpkı film izlemek gibi; çok beğensek de, hiç hoşumuza gitmese de o bileti aldık, salondaki koltuğa oturduk ve belli bir süre sonra da bitecek. Oysa doğumla bana verilen biletle içinde olduğum filmin süresi belli değil, oyuncular değişken ve spontanite dışında makul bir seçenek yok.... 

Yaşadığım şeyler beni ne kadar güçledirdi emin değilim. Çok bişi yaşadım mı ondan da emin değilim. Bazen hayatım epeyce dramatik görünüyor gözüme, kimi zaman da fazlasıyla korunup kollanmışım diyorum. Her ikisinin de doğru olmadığını bilerek, şu iki saçma uçta gidip gelmediğim dürüst alanlar özlüyorum içimde.

Beraber yürüyeceğim kimseyi bulamadığımdan aşırı kırgın hissediyorum. Mutlaka birilerine hayal kırıklığı olmuşumdur şu hayatta ama bana hayal kırıklığı olanların düzinelere ulaşmış olması anormal değil mi? Gerçekten bu kadar talihsiz olabilir miyim yoksa bu sadece benim algımla ilgili bir sorun mu?

Neden kendimi merkeze alamıyorum? Neden sadece varolduğum için sevilesi bulmuyorum? Herşeyi çözmek, herkese yardım etmek zorunda mıyım? İyi biri miyim ben, yoksa kibirli mi?

Yorulmadan ve yormadan, kafa içi seslerden muaf bir hayat olmalı, ben onu mümkün kılmanın yolunu bulmalıyım. Yoksa şu önümden akan zamanın içine asla atlayamayacağım. çatlatamadığı yumurtanın içinde havasızlıktan ölen bir civciv gibi çekip gitmek hiç istemiyorum.

Peki şimdi bu öğrenilmiş çaresizlik valizini ne yapacağım? Metaforlar içinde yuvarlanmak dışında elimden ne gelir? Öncelikle belli ki er ya da geç tek başıma yürümeyi öğrenmem gerekecek. Hamle yapmaktan korkmamayı, gücümü giyinmekten kaçmamayı, değişim ve dönüşümden ürkmemeyi, birilerinden güvence beklemek yerine hayatın kendisine güvenmeyi...

Acaba ben bunları becerebilir miyim? Becerir gibi olduğum günlerin hatırası ivmelenmeme yeter mi? Of!



26 Mart 2026 Perşembe

OYUN BOZAN

 


İlk değil, eskiden de bırakırdım ben; bazen ötekini, çoğu zaman da kendimi. Sonra affeder, özler, eksiklenir yeniden koynuma alırdım  beni sevemeyeni; annemi, kardeşimi, sevgilimi, dostumu.. Yalama ederdim değerimi.

Bu defa yapmadım, bırakmadım kendimi. Ne kendimi, ne de ötekini. Yerine koydum usulca, hakkını vermeyi vermemeyi bile düşünmeden, ilk kez açıkça baktım ve gördüm yaşamı. 

Bozdum oyunu.

Yirmi altı Mart, öfkemin dinginliğe tam niyette olduğu tarih. 

23 Mart 2026 Pazartesi

AFTER BAYRAM

 

Gelmiş geçmiş karakteri en zayıf bayram şu son yaşadığımız olabilir. Hava leş, hareket isteği sıfır, samimiyet dersen onu zaten gömmüştük! Bayram tamam, geldi geçti de havanın hala bayramın sevimsizliğini sürdürmek isteyen tavrına ne demeli? Kar yağsa anlarım, fakat İstanbul ahalisinin sinirlerini bozmaya and içmişçesine tükürük gibi yağan yağmur, senin amacın nedir kardeşim?

Bıktık, bezdik ve darlandık. Kendi adıma hava durumundan böylesine negatif etkilendiğim başka bir dönem hatırlamıyorum. Karanlık hiç iyi gelmedi. Ruhumu yordu. Lüzumundan fazla yemek yedirdi ve şişirdi.

Bugün Pazartesi, pazara gitmek, spora dönmek ve benzeri eylemlerle mecburen Çarşamba'ya kadar dayanacağız. Sonrası için azıcık güneş vaadinde bulunan hava durumuna güvenmekten gayrı çare göremiyorum.  

Elimdeki süreyi yemek pişirerek, evden çıkması gereken eşyaları çıkartarak geçiririm diye düşünüyorum. Bir tür bahar temizliği. İnsan sadece düşüncede değil, ıvır zıvırda da sadeleştikçe rahatlıyor. Belki yatak odasının perdelerini yıkarım? İlk fırsatta da Theodora'nın veterinerine uğrayıp vitamin sormam lazım. 

Bugün hareket planımda pazardan yumurta ve pancar almak var. Bi de hafta içinde mobilya boyadığımız malzemelere bakacağım. Ev renklenirse belki keyfim yerine gelir.

O halde after bayrama hoşgeldik, hazırsanız başlayalım.

16 Mart 2026 Pazartesi

MERYEM'İN ÇOCUKLARI -IV- LALELİ’DE İKİ MECZUP

                                       




                                                                                                 Babama…

Sırtını Myrelaion Manastırı'nın* soylu ölülerine, yüzünü seni bin bir maceraya davet eden Propontis'e** dönmüşsün. Ellerini başının arkasında kenetlemiş, her defasında en az birini sokağa yuvarladığın kiremitleri hiç umursamadan öylece gökyüzüne bakıyorsun. Az sonra komşu kadınlar seni görüp, annene haber uçuracaklar. Tabii hemen ardından temiz bir dayak gelecek Melek Hanım'dan, biliyorsun. Boşver, seni anlıyorum, şu manzara yediğin sopaların topuna bedel. 

Kim ne dediyse seni çatıdan indiremedi değil mi? Çünkü senin ruhuna dar geliyor sokaklar, Yürümek veya düşmekle değil, sadece uçmakla ilgileniyorsun. Başka ihtimallerin hayaline daldığın yer burası, senin gizli sığınağın. 

Bir kere çatıda rüzgar bambaşka. Hele denizden estiğinde öyle güzel ki, kıvır kıvır saçlarının arasında dolaşırken seni seviyor gibi olmalı. Sana bakarken havalanıp gideceğinden korkuyorum, küçücüksün, zayıfsın... Yazın leylekler de geliyormuş yanına, öyle mi? Duydum ki etrafta kimseler olmayınca  onlara yemek aşırıyormuşsun mutfaktan.  Artık tel dolapta ne kaldıysa... 

Bugün yine damdasın. Seni seyretmeye geldim. Bütün dikkatin denizin üzerindeki hareketlilikte. Askeri gemiler demirlemiş limanın açıklarında. Çok meraklandığını yüzünden okuyabiliyorum. Pabuçlarını giydiğin  gibi fırladın evden. Gelenler Fransız subaylar. Güzel fırsat Fransızcanı ilerletmek için! 

Sende böyle mi düşündün?

Subaylar senin heyecanından ve rehberliğinden çok hoşlandılar. Birkaç saatlik turun sonunda eve davet ettin onları, hiç tereddütsüz kabul ettiler. Türk evlerinde ikram edilecek bir şeyler bulunması adettendir. Ama şansına daha fazlası var mutfakta; kase kase sütlaç pişirmiş Melek Hanım. 

Mis gibi süt kokan ılık sütlaçları afiyetle yedi subaylar. Onlar teşekkür edip ayrılırken annen belirdi kapıda. Öylece kaldınız birbirinizin gözlerinde. Bakalım nasıl vereceksin boş kaselerin hesabını? Değil öz baban, semtin meczubu Laleli Baba*** hortlasa bu iş köteksiz çözülmez diyeyim sana!

Sopadan kaçamadın ama yine çatıdasın, yanımda. Bacaklarındaki oklava izlerinin acısını alıyor mu bari rüzgar? Komşu kadınlar avaz avaz kapıya gelmeden acele et de az sevilmiş saçlarını uzun uzun okşat aşam serinine. Ne müthiş bir mucizedir ki, düz yolda aksamadan yürüyemeyen sen,  tüm kuşları kıskandıracak kadar  hürsün burada. Kimse anlamamış olsa bile, ben seni gördüm baba.

Topallayan ayağını severim.

 

 

*M.S. 2-4 Y.Y. inşa edilen pagan tapınağı, bugün Bodrum Mesih Camii olarak bilinir.

**Marmara Denizi

***Sultan III. Mustafa Han zamanında İstanbul'da Laleli semtinde yaşayan ve semte adını veren derviş.

6 Mart 2026 Cuma

ELMAS'IN BOYA KALEMLERİ



Helvadere köyü, Atatürk ilkokulu burası. Az ilerisi Danişmentlilerin, birkaç bin yıl ötesi dersen Çatalhöyük insanlarının toprakları. Elmas bu okulda öğrenci, ikinci sınıfa gidiyor. Ucunda bembeyaz kurdelasıyla çift örgülü saçları ve Hasandağ’ın obsidyenlerinden daha parlak gözleriyle zehir gibi hergele.  Geçen yaz ablasına yetişmiş boyu posu, onları ikiz zannedenler bile varmış. Okulda da abisinin rakibi matematikte. Çok güzel resim çiziyor Elmas, çiziyor çizmesine de her gün değil; okuma bayramında öğretmeninin hediye ettiği boya kalemleri bitsin istemiyormuş.

 

Elmas’la geçen hafta göl kenarındaki alabalık lokantasında tanıştık. Ablasıyla birlikte nenesinin yaptığı bez bebekleri satıyorlardı. İki küçük kızı ve sepetlerine doldurdukları bebekleri görünce buralardan İstanbul’a götürebileceğim en naif, en güzel hediyelik başka ne olabilir diye düşündüm. Elmas ve ablası Nazlı’yla beraber seçtik bebeklerimi. Parasını öderken kızlarda bozukluk yetişmeyince sorun olmadığını söyledim ama, daha dur ne gerek var diyemeden Elmas “ben bi koşup gelirim bakkala” dedi. Ufacık avucundaki kırış buruş paraları güzelce dizinde ütüleye ütülete, Atatürk resimlerini üst üste koyarak uzattı bana. Çok hoşuma gitti intizam severliği.

Kızlara helva ve çay ikram ettik. Hep beraber sohbet ederek yedik helvalarımızı. Ne ertesi gün ve  ne de daha sonraki günlerde onları göremedim. Garsona sordum. Babaları lokantanın alabalık tedarikçisiymiş. Kızlara da sadece Pazar günleri bebek satma izni veriliyormuş. Ama pek tatlılarmış, tüm çalışanların gönlünü fethetmişler, özellikle de Elmas. Garson bana tuvaletlerin olduğu yerde lambiriye asılmış resmi Elmas’ın yaptığını söyledi. 

 

Tuvalete birkaç gittiğim halde resmi görmemiştim. Garson söyledikten sonra ellerimi yıkama bahanesiyle Elmas'ın resme bakmaya gittim. Gittim ama masaya dönemedim. Öylece mıhlandı bakışlarım çerçeveye. Hasandağ’ın kendisinden bile güzeldi resmi. Elmas zirvesi karlı, etekleri çiçekli çizmişti dağı. Üstelik o çiçek bezeli yamaçlara karışmıştı dağı seyreden iki küçük kızın elbiseleri! 

Masaya döndüm. Duygulanmıştım. Bundan sonra Elmas’ı tanımamış, onun gözleriyle Hasandağ’ı görmemiş gibi devam edemezdim. Ertesi gün okula uğradım. Bakkaldan aldığım gofretleri ve balonları öğretmene teslim ettim. Uygun zamanda dağıtırdı çocuklara. Sonra nedir okulun eksikleri sordum. Sağolsun tek tek anlattı. Aslında pek bir şey eksik değildi ama fazla bir şey de yoktu. Sanırım ne dediğini kendimce anlamıştım. Elmas’la bir iki defa daha denk geldik İstanbul’a dönmeden evvel. Sonuncusunda ona on tane üzerinde pul ve adresim olan boş zarf verdim. Eğer isterse yaza kadar mektuplaşabileceğimizi veya resimleşebileceğimizi, bu da ne demekse o an uyduruvermiştim işte, söyledim. Tabii isterse. Ses etmedi Elmas, ama bi düşürdü yüzünü. Vedayı sevmedi diye düşündüm o an. Tokalaşarak ve sarılarak ayrıldım kızlardan, bi de azıcık gözlerim dolmuş olabilir.. 

 

İstanbul’da hazırladığım kağıt ve boya kalemleriyle dolu koli Helvadere’ye vardıktan birkaç  hafta sonra Elmas’dan ilk mektup geldi. Çok heyecanlandım. Resim yapmıştı Elmas, yine Hasandağ vardı fonda, kocaman, görkemli. Fakat bu defa azalmıştı zirvedeki kar ve resimdeki iki küçük kızın yüzleri artık dağa dönük değildi! Yine çiçekli elbiseler giymişlerdi ve kocaman gülüyorlardı. Şapkalı, elinde mala ve fırçasıyla biri daha eklenmişti  resme. Beni çizmişti Elmas!

 

Hayatım boyunca yaşadığım en güzel ve muhtemelen de tek resimleşmeydi bu. Hemen üstümü değiştirip resmi çerçeveciye götürmek üzere evden çıktım. Sokakta kendi kendime gülerek mırıldandım, resmi kesinlikle salona asacaktım.

4 Mart 2026 Çarşamba

DANCING QUEEN

Tuna ve Agi'ye


Tarih kitaplarından bildiğimiz üzere Avusturya Macaristan İmparatorluğu uzun yıllar önce parçalanmış. Her iki ülke de kendi coğrafyasında küllerinden yükselirken, ne güzeldir ki benim oralarda köklenmiş iki manevi kız kardeşim var. Ve yine tatlı tesadüftür ki biri Macar, diğeri Avusturyalı olan dostlarımın davetiyle şimdi tam burada, baharın ve Avrupa’nın ortasında onların ortak geçmişinden bugüne uzanan klasik güzellikleri seyrediyorum. 

 

Budapeşte’den Viyana’ya geçmeden önce Magritte Island’da baharı koklamak istedim. Yıllar önceki son Budapeşte ziyaretimde adanın güzelliğine vurulmuş ve kendime söz vermiştim, bir kez daha gelecek ve gülleri koklayacağım diye. İşte şimdi buradayım, o meşhur Tuna Nehri’nin ortasında, güllerle bezeli büyülü adada.

Aslında ada dev bir park; yürüyüş yapan, koşan, kahvesini içen, sohbet eden, bebeğini gezdiren farklı farklı yaş gruplarından insanlarla dolu. Dolu dediysem, Avrupa’nın doğusunda bir şehrin kalabalığından bahsediyorum, yani bizim toprakların Pazar günü gibi etraf.

Biraz yürüyüş yapıyorum, sonra derin derin içime çekiyorum güllerin kokusunu. Ne kadar ilginç bir his bu, sanki Mayıs ayının ta kendisini kokluyor gibiyim. Hafif rüzgar ve belli belirsiz serin koku moleküllerini daha da güçlendiriyor. Renk ve kokular o kadar aklımı başımdan alıyor ki, kahve ihtiyacımı çok sonra fark ediyorum. 

 

Oturduğum kafede belli belirsiz ısıtan güneşe veriyorum sırtımı. Ilık ılık gevşiyor omuzlarım. Buraların Mayıs’ı bizim diyarın Mart sonu sayılır, biliyorum. Bu yüzden kıyafetlerim birkaç kat ve hafif. Kahvemi keyfini çıkartarak, yavaş yavaş içiyorum. Hesabı getiren garson kız tam Macar güzeli, masmavi gözleriyle nazikçe gülümsüyor. Kahvemi ödeyip ayağa kalktığımda yerde parlak bir şey görüyorum. Eğilip alıyorum. Anahtarsız bir nahtarlık. Üstelik çok tatlı, küçük bir disko topu bu! Gülüyorum kendi kendime, tam da yarın Tuna’yla Viyana’da buluşacakken ne manidar oldu disko topu bulmak! 

Tuna Graz’a taşındı birkaç sene evvel. İstanbul’da Macar arkadaşımın, Agi’nin evinde tanışmıştık. Tanıdığım en komik, en hoşsohbet kadınlardandır kendisi. Ama pek çok değerli özelliği bir yana müzik ve sinemaya tutkusu inanılmazdır. Anahtarlık tam Tuna’ya göre diye geçiriyorum içimden. 

Dancing Queen çalıyor kulağımda.

 

Elimde anahtarlık, gökyüzünde tatlı güneş, şarkı mırıldanarak yürürken o kadar neşeli ve dalgınım ki bisiklet yolunda olduğumu fark etmiyorum bile. Tam kenara çekilmem gerektiğini gördüğümde ani bir darbeyle dengem bozuluyor. Orta sertlikte düşüyorum bisiklet yolunun kenarına ve bana çarpan bisikletten inen adam koşarak yanıma geliyor:

“İyi misiniz?”diyor galiba Macarca. “It’s okey, I am fine”diyorum. Beni yerden kaldırıyor. Kenardaki banka kadar eşlik ediyor. Oturuyoruz. Biraz su veriyor, dizlerime bakıyor. Bir iki dakika sonra daha iyiyim. Yaram berem yok. Konuşunca anlıyoruz ki tam o bana çarpmamak için bisikleti kırdığında, ben de bisiklet yolundan çıkıyorum ve sonuç kaçınılan sahne gerçekleşiyor. Teşekkür ederek kalkıyorum banktan ve düştüğüm yere yürüyorum, Tuna’ya götüreceğim anahtarlık elimden fırlamıştı. Bulmam lazım.

Adam da benimle arıyor ve hayat bu ya, o buluyor. Gülerek bana doğru geliyor ve cebinden aynı anahtarlıktan bir tane daha çıkartıyor. Ama  onunkinin ucunda anahtar da  var. Parmağıyla işaret ederek adadaki otelde mi kaldığımı soruyor, hayır diyorum ama hatırlıyorum kahve içtim orada. Söylemiyorum bisikletçiye. Kaskını çıkartıyor. Saçları çok güzel. “Çok uzak değil, bir özür kahvesi ısmarlayayım size” diyor. Biliyorum üst üste iki kahve çarpıntı yapacak ama zaten nabzım tatlı tatlı yükselmeye başladı bile. Kabul ediyorum.

 

Elimizde disko toplarıyla az evvel kalktığım masaya doğru yürüyoruz, garson kız bu defa daha kocaman gülümsüyor. Kulağımda Dancing Queen.

 

BÜYÜK LONDRA OTELİ




 

Yerdeyim, yüzükoyun uzanmışım. Kolumu bacağımı oynattığımda avucumdaki yumuşaklığı fark ediyorum. Pijama; elimde pembe satenden, paçaları siyah dantelden pijama altı var. Doğrulup etrafıma bakıyorum. Burası neresi bilmiyorum. Geniş bir oda, etrafta kimse yok, ses yok. Işık loş, herhangi bir koku da yok. 

 

Ayağa kalkıp biraz ayrıntı arıyorum. Acaba buraya nasıl geldim derken sağ altta ufacık, apartmanlarda boşluğa bakan pencerelere benzeyen yere takılıyor gözüm. Ah ya, evet işte tam buradan tırmandım odaya. Kardeşim de yanımdaydı. İkimiz ve şu an yüzünü hatırlamadığım üçüncü kişi, hep birlikte gitgide daralan ve sonunda o ufacık çerçeveden geçebilmek için ayakkabılarımızı ve paltomuzu çıkartmak zorunda kaldığımız pencereden geçerek geldik buraya!  Öteki kişi kimdi acaba? Odaya geldiğimizde Berrak buradaydı. Hatta “pijama bana uzun gelir, sen giy istersen” diye uzattım ona. Pijamayı beline tutup “bak, aslında düşündüğün kadar uzun değil” dedi. Sonra yan yana oturduk, lafladık biraz.

Tamam da hala bir türlü anlam veremiyorum neden buradayım, burası neresi, niçin Berrak’la pijama konuştuk? Kardeşim nerede? Ya ayakkabılarımız? Paltom?

 

Elimde pijamayla bir süre daha dolanıyorum salon salomanje odada. Gerçekten çok güzel ve aşırı görkemli bordo perdelerin önündeki berjere oturup hafızamı zorluyorum. Ah al işte bir sahne daha! “Yıl bitmeden yakacağım tüm defterlerimi, benden sonra birilerinin okumasını istemiyorum” diyorum Berrak’a. Çünkü bilinçaltımda onun “aman ha sakın yapma, iyi yazıyorsun sen yazık etme emeğine” cümlesine ölesiye ihtiyacım var. Fakat susuyor ya da ben hatırlayamıyorum.

 

Uzun oturamıyorum berjerde, göründüğü kadar rahat değilmiş. Yüzlerce bıçak saplanmış gibi ağrıyor sırtım, yerde yatmaktan oldu muhtemelen. Odanın diğer ucundaki yatağa gidip biraz uyumalıyım diye düşünüyorum. İki tek kişilik yataktan soldakini seçip, örtüyü kaldırmadan uzanıyorum.

 

Gözlerimi açtığımda evimde, yatağımdayım. Hatırladığım kadarıyla rüyamı yorumluyorum: ayakkabı sıkıntı demek benim için ama tırmanırken çıkarttım. Demek sıkıntılarım bitecek. Güzel. Tırmanışta kardeşim yanımdaydı çünkü son haftalarda spora gidiyoruz birlikte, ki bu eylem de bir tür tırmanış. Ve elbette Berrak var rüyamda çünkü o hem eşcinsel, hem budist, hem de beğendiğim bir yazar. Dolayısıyla son dönemde yaşadığım duygusal yakınlık, tabuları sorgulama ve edebiyat karmaşasının en mükemmel sembolü. Tabii koltuktayken hissettiğim korkunç ağrı ve pijama da var değil mi? Ağrı hayal kırıklığımın ruhumdaki yükü, pijama ise bir an evvel giyinmem gereken deneyim ve ondan damıtacaklarım.


Şimdi mi? Salonayım. Kahvemi içerken yüzüme yayılan gülümseme ve dışarıdaki güneş çok hoşuma gidiyor. Ne manyak rüyalar görüyorum diye için için seviniyorum. Sırtımda hala hafif bir sızı var ama mühim değil, deneyim deneyimdir :)


 

23 Şubat 2026 Pazartesi

KALKMAK VE GİTMEK





 


Haftaya nostaljik bir giriş yapmak istedim eski kocamla, zira Massive Attack ve Garbage beni mecbur kıldı sabah sabah aniden yükselen şarkıyla :) Öncelikle yazacaklarım sitem ve hakaret içermeyecektir belirtmek isterim, zira kendisi, yani eski eşim şu Dünyanın görüp görebileceği en edilgen insandı. Onu ben seçtim, ben evlendim ve ben boşadım. Dolayısıyla ona saydırsam, kendime hakaret olurdu.

Her ne kadar kader bizi bir araya getirmiş gibi görünse de onu kolay ve idare edilebilir bulduğum için seçtim. Elbette bunu kendime itiraf etmem epeyce yenidir çünkü diğerlerinin dürüstlüğüne o kadar takıntılıyız ki, kendi dürüstlüğümüz ve onurlu davranıp davranmadığımız noktasına gelişimiz epeyce zaman alıyor.

Şarkının beni sabahın köründe bu noktaya sürüklemesi de çok acayip değil mi? Aklımın ucunda yoktu zat. Fakat benzer tekrarlar önüme gelince, bi de üzerine şarkı, savruldum o günlere...

Evlendiğim gün pişmandım. Evlendiğimizin sabahına boşadım aslında onu ama söylemedim. Bekledim, işler iyice soğuyana kadar sinsice bekledim. Hiç devam etmeyi umut ettim mi bilmiyorum ama çok kolay vazgeçtim.

İstanbul'da Massive Attack konseri vardı. Annem ve kardeşim aradılar konser alanından.... Ben onunlaydım. Evli. Evimde. Kocamla, dibine kadar mutsuz.

Belki bu sebeple şarkı üzdü beni. Bir insandan gitmek ne kadar uzun zaman çalmıştı benden! Bir kez daha anladım ki başlatmak ve bitirmek benim kaderim değil, asıl kader seçimlerim. Seçimlerim değiştiğinde ne başlatan ne de bitiren olmayacağım. 

Bu yazı devam eder... bugün değil.





17 Şubat 2026 Salı

SENİ SEÇTİM ŞİMDİKİ ZAMAN








Kişi sadece yaptığından ötürü değil, yapmadığından ötürü de haksızlık eder.

                                                                                              Marcus Aurelius



Bir iki saate güneş tutulması yaşayacağız. Sonuncusunda Bodrum'daydım, neticesi pek iyi olmamıştı. Dilerim bu defa bahsi geçen eşik etkisi ve eskiyi bırakmayı gerekli kılan enerjisi kabul edebileceğimiz, taşıyabileceğimiz miktarlarda yıkım yaratır. Zira harbelerden sağ çıkıp, moloz kaldırmak için yorgunum. 

Bence herkes yorgun.

Etrafıma baktığımda geçmişin yükü altında ezilen insanlar görüyorum. En çok annem gözüme batıyor. Onun hayaletlere saklanarak ziyan ettiği hayatının benim de kaderim olmasından, anneme sevgimin bedelinin onun enerji alanında ziyan edilmek olmasından korkuyorum. 

Korkum öfkeye dönüşüyor. Bunu hiç sevmiyorum.

Yani, şöyle ki insanların eskiye sımsıkı tutunarak kendilerine ettikleri yetmez gibi yanlarındakilere de bu manasız yükü taşıtmaya çalışmaları büyük acımasızlık. Annem bize, çok sevdiğini söylediği çocuklarına bunu yaptı. Belki istemeyerek ama yaptı.

Aslında ben de pek masum sayılmam bırakma meselelerinde, aynı  çaresizlik hisini uzun yıllar yaşattım kendime. Özür bekledim, hakkım verilsin istedim. Elbette olmadı. Çünkü insanlar arkalarında bıraktıkları enkazla ilgilenmezler, hareket edebilen gider, yerine mıhlanan da öylece kalır kucağındakilerle. Geri dönüp hasar tesbiti yapacak olsalar zaten kırıp dökmezlerdi...

Neyse ki bir yerde durdum. Durdum ve vefalı olmayı da, geçmişe methiyeler düzmeyi de bıraktım. Özür beklemek ve haklı olmaktan geçtim. Hiçbir haklılık, şimdiki zamanın kendisinden kıymetli olamazdı. Çünkü haklı olduğum an geçmişte kalmıştı ama şimdiki zaman buradaydı, ben şimdiki zamandaydım.

Çok uzun süren iç hesaplaşmalardan anladığım şey eğer gereğinden fazla   uzatılırsa insanı kendi haklılığına ikna ettiğidir. Fakat ne yazık ki bunun hiç önemi yok. Zira eğer şimdiki zamansa ellerimizden kayıp giden haklı olsak ne fayda olmasak ne?

Ben yeni dönemde haklılıklarımdan vazgeçtim. Belki ilk kez mutlu olmaya hazırım. Hazır mı? Hem hazır, hem de niyetli. Yani niyet ettim niyet eyledim mutlu, huzurlu, bereketli ve neşeli yaşamaya!

Çok gülme ağlarsın diyenlere gönderme yaparak, çok ağladığımdan çok güleceğim kalan ömrümde. Ağlamayı seçenlerle de itişmeyeceğim. Eğer seçimleri buysa, yapabileceğim birşey yok.

Çok yoruldum, dinlenmem gerekiyor. Bedenimi, zihnimi ve ruhumu tam hakettikleri gibi pamuklara sarmalı, hizalamalı ve kendimi sevgiye açmalıyım. Ben buna sahiden inanıyorum. Birgün gelecek sokak kedisi sever gibi, çiçek sever gibi düşünmeden, korkmadan sevebileceğim ve aynı şekilde bana sevgi gösterildiğinde de korkmayacak, neşeyle kabul edeceğim.

Bütün bunları niye yazdım bilmiyorum. Aslında elimde iki uzun metin var çalışmak istediğim. Birini yıllar önce yazmıştım, diğerini geçen hafta. İki metnin ortak özelliği onlara birer son yazamamış, öykünün kahramanı kim seçememiş olmam. Fakat artık biliyorum, öykünün kahramanı benim ve şimdi ikisine de istediğim sonu yazabilirim.

Bugün, burada klavyenin önünde bu saatten sonra giyemem dediğim elbisemle oturmuş, bu satırları yazıyorsam herkes için, her an yaşam yeniden yazılabilir.  Eski duygularım dönüşüm kutusunda benden daha genç insanlara birere deneyim olarak giderken ben yaşımın benden önceki yolcularının rotalarına bi bakmak istiyorum. Özellikle de kendini aramaktan hiç vazgeçmemiş olanların:)

Tüm sevgimle değerli okur, özellikle kızıl saçlı olan:)))