Sana yemeğe geldiğim gece "eğer eşikteysen ve kımıldamamakta ısrar ederek tılsımlı şeyler bekliyorsan, anlatsana bana orada neler oluyor?" diyerek nurtopu gibi bir soru bıraktın kucağıma ve kesinlikle haklıydın; tanıdık bir eşikteydim ve tez zamanda seçim yapmam gerekiyordu.
Aşkın ve sevginin her zaman yapıcı, onarıcı olmadığını, hatta çoğu zaman içimizdeki tüm kuleleri ve hattabentleri yerle bir edebileceğini biliriz. Çünkü yaşamak yavaş yavaş ve istikrarla öğretir ki, etrafta kuleleri kaleleri yıkılmayan, şehirleri kuşatılıp, işgal edilmemiş tek ruh yoktur. Yetmezmiş gibi hayat, acının, kederin, ıstırabın hepimize bolca dağıtıldığı, kazanan veya kaybedenin önemli olmadığı, insanın dönüp dolaşıp aynı sorularla sınandığı ve idrak edene kadar da çarklar arasında ezildiği, sıkıştığı saçmalıklar silsilesinden ibarettir.
Sevgi, sıcaklık, yol arkadaşlığı, aşk veya dostluk artık adına ne derseniz o, işte böylesine gerekli hava ve su kadar ihtiyaç duyduğumuz ama yere burnumuz düşse almayacağımız gibi, olmasa da olur tadında yaşadığımız ve aslında umutsuzca düşlenen o his ya aniden geliverirse? Ne yaparsınız? Şimdi ben ne yapmalıyım?
Şahsen kontrol edebilirim zannettim. Zaten zan ve umut değil midir insanı zihin ve kalp arasındaki hendeğe yuvarlayan? Yuvarlandım.
Şimdi mi? Eşiktedim. Sokağa bakıyorum. Üzerimde pijamalarım, başımı kaldırmış yavaş yavaş aydınlanan gökyüzünü seyrediyorum. Önceki sabahtan hiç farkı yok gördüklerimin; ıhlamur ağacı solda, komşu çatıdaki kediler mama beklentisinde, sığırcıklar yine pür neşe.
Eski Türkler eşiğe basmaz, inanışa göre eşik kutsaldır. Eşiği koruyan ruhların varlığına inanılır. Eşik ruhları iki alem arasında gidip gelebilen, kaderimizi, bahtımızı biçimlendirirken bize yardım eden ruhlardır.
Öyleyse yavaşça oturuyorum eşiğe ve orada olduğuna dair tek işaret almadığım eşiğin ruhuna bizden bahsetmeye başlıyorum. Seninle nasıl tanıştığımı, ilk andan itibaren hissettiğim o akla zarar tanıdıklık hissini ve sonrasında nasıl yaralanıp, nasıl eski kuyulara yuvarlandığımı. Küsmelerimizi, barışmalarımızı artık ne olup bittiyse aramızda hepsini tek tek anlatıyorum. İyi geliyor biliyor musun, anlattıkça yanıbaşımda dinleyenim olduğuna basbayağı inanıyorum. Hatta biraz daha yerleşiyorum eşiğe, kürek kemiklerimi ortalıyorum kapı pervazına ve sonra karşı pervaza üst üste ayaklarımı dayıyorum. Eşik küçük bir kutucuk oluveriyor ve ben iyice içine yerleşiyorum. Anlattıkça hem eşiğin sınırlarına, hem de kendi içime sokuluyorum.
Saatlerce kalıyorum burada, ne içeri giriyorum ne de oturduğum yerden kalkıp sana geliyorum. Sadece rüyanı suya anlat diyen annemi düşünerek, seni eşiğe anlatmaya devam ediyorum.
Karmakarışık anlattığımı fark etsem de bir dakika bile susmuyorum.. Kibre düşmeden kendimi anlattığımı ama senin anlamaya yanaşmadığını, hadi gidelim dediğimde gelmediğini, kal dediğimde gittiğini söylüyorum. Basbayağı şikayet ediyorum seni. Eşik benim, hikaye benim ya, sırf bu yüzden nalıncı keseri gibi kendime yonta yonta, haklılığımı parlata parlata anlatıyorum hikayemi.
Böyle böyle öğle güneşi yükseliyor iki kaşımın ortasında. Gözlerimi kısıp, kalbimin perdelerini açıyorum ılık ışığa. Gevşiyor çatılmış kaşlarım. Birden dişlerimi sıktığımı farkediyorum. Anlatmaya ara verip, dikkatimi nefesime yoğunlaştırıyorum. Sanki kapı pervazında değil, Delphi Tapınağı'ndaki iki sütunun arasındayım artık. Ayak tabanlarımda mermerin sıcaklığı, sütunun ardında sen! Gülümsüyorsun. Gülüşünü gördüğüm halde görmezden geliyorum. Uyuyakalmış gibi derin nefesler alıp vererek kim bilir kaç hayat sonra yeniden burada oluşumuza inanamıyorum vembirden anlıyorum neden buradayım ve neden bir kez daha buradayız. Beni yoluma, beni merkezime götürecek tek gerçeğin, sevebilme gücümün, koşulsuzluğun bedenlenmiş hali varlığın!
Gözlerimi açıyorum, eşikteyim. Sen gelmişsin. Hala gülümsüyorsun, bu defa ben de gülümsüyorum çünkü sen henüz bilmesen de ben artık neyin eşiğinde olduğumu biliyorum*
*Delphi Tapınağı'nın kapısında altın harflerle yazar: kendini bil. Gnothi Seauton.



