8 Ağustos 2026 Cumartesi

GECE ÇİŞE KALKMAK DEĞİLDİR UYANIŞ VOL.I

 

Dün spor salonunda set arasında Mehmet Ali Hoca ile hamstriglerime bundan sonra nasıl davranmam gerektiği konusunda sohbet ederken daha önce de bahsettiği bir makalesi gündeme geldi; "Esneklik Seksilik Değildir." Göndermesini rica ettim, okudum. Siz de okumak isterseniz linkini aşağıda paylaşacağım. Haklıydı, esnek olmakla seksi olmak arasında düşünüldüğü gibi bir bağ yoktu ve tabii tantra kamasutra değildi ve tüm o pozlar  da sadece seks değildi.

Makaleyi okudum. Üzerine kendi bedenimle kurduğum veya kurmaktan kaçındığım ilişki üzerinde düşünmeye başladım. Yıllarca aralıklı da olsa yoga deneyimlemiş, hatta işi ilerletip dersler vermiş, eğitimler açmış konumumdan azıcık geri çekilerek kendimi seyrettim. Tam olarak neydi yaşadığım? Neyi eksik yapmıştım? Nerede derinleşirken, nerelerde boğulmuş veya karaya vurmuştum!

Evet, görünen o ki kendi algısının kıyısına vurmuştu zihnim. Biliyorum çorba olacak herşey ama iki yıldır dilime pelesenk olan Yunus kıssası da inanın tüm bunlarla çok bağlantılı. Çünkü Yunus'un balinanın karnında geçirdiği rivayet edilen o karanlık günlerde tek bir zikir dökülür dilinden "ben kendine yazık edenlerdenim, affet yarabbim!"

İnsana diğerleri yazık etmez, hele Tanrı, haşa! İnsan kendi sarmalında, kendi ipliğini dolar boynuna, bandını bağlar gözüne ve bizzat elleriyle yazık eder kendine. Kimse ışıkları kapatmamış, hiçkimse elimizi kolumuzu bağlamamıştır. Aslına bizi balina falan da yutmamıştır. Velevki yutmuştur, kusar! Balina her zaman kusar.

Gurjiyef uzun arayışlar sonucu toparladığı öğretisinde "insan hapisaneden kaçmalıdır" der ve kaçışın matematiğini sunar kendince; dans, dua, egzersiz ve meditasyonlar... Gelmiş geçmiş tüm inanç sistemlerinde bedensel kımıldama, nefes egzersizleri ve dua vardır. Üşenmezseniz bakın, ben baktım. Yeminle durum budur.

Peki öyleyse toparlayalım, benim zihnim neden vurdu algımın kıyısına?

Benim neslimde herkes olmasa da pek çok genç insan özellikle de kadınlar cinsiyet ayrımcılığı savaşında eşitlik sağlayabilmek uğruna cinsiyetsiz tavırları benimsediler. Kıyafetlerimiz olabildiğince sade, saç ve makyajdan anlaşılan da en fazla temizlikti. Tırnaklarımızı ve saçlarımızı bakımlı tuttuğumuzda yeterince güzeldik. Hazin olan ise konu benim cephemde çarpı iki olarak yaşanıyordu çünkü babam yoktu ve daha fenası saçlarım kızıldı! Çok güzel miydim, değil miydim pek önemli değildi ama kızıldım maalesef. Demek ki daha fazla saklanmam gerekiyordu.

Babam ölmeden önce dans ediyordum. Baleyi çok sevmiştim. Fakat şimdi şimdi anlıyorum ki başında erkek olmayan evin kadınlarına sözsüz bir baskı vardı bedenleriyle ilgili. Çocuk yaşta o baskıyı sezdim ve kabul ettim. Annem kabul etmişti.

Aradan geçen yıllarda hiç beden konuşmadık. Buna benim adet dönemim de dahil. Bedenim hakkında konuşacak kimsem yoktu. Annem konuşmuyordu çünkü muhtemelen onunla da konuşan olmamıştı. Ben de kafamı doldurmaya başladım. Madem annem kadınlığımızı sahiplenmiyordu, o hale bende babamın kızı olurdum, babasının akıllı kızı. Akıllıydım ben, aklım vardı, memem olmasa da olurdu. Oysa babasından doğan Athena'nın bile memesi vardı.

Konu basit değildi. Erkek egemen dünyada güçlü bir adamın kızı veya eşi değilseniz, silahlarınızı yedi yirmidört bilemek zorundaydınız. Ucuz olmayacaktınız, kolay erişilebilir olmayacaktınız. Elalem durmaksızın ne olmamanız gerektiğini fısıldıyordu ve tüm o cümlelerden anladıklarımı birleştirdiğimde ortaya çıkan şey hiç hoş olmadı: Medusa!

Donmuştum. Duygum donmuştu. Bedenim donmuştu. Tiyatroyu bıraktım, çünkü bedenimle bağ kuramıyordum. Metin deşifre ederken aşırı mutluydum fakat sahneye çıktığımda taş kesiyordum. Duygumun bedenime inmesine izin veren sisteme muhtemelen hatırlamadığım bir noktada ambargo konmuştu. Bütün bunlar  kararlarımı ele geçirmeye başladığında on beş yaşımdaydım. 

Tiyatro maceramı başarısızlık öyküsü olarak kişisel tarihime not düştükten sonra okumanın suyunu çıkarttım.  Üniversite bana iyi gelmişti. Bölümümü seviyordum. Her ne kadar annem tarafından tebrik edilmesem, bir tek gün bile onaylanmasam da arkeolojiye bağlanmıştım. O da benim gibi donmuştu, durmuştu, unutulmuştu ve gelip biri bulsun diye bekliyordu. Benziyorduk.

Birkaç sene Anadolu'nun, hatta suların altını üstüne getirdikten sonra o çok aşık olduğum eğitim hayatımda da cinsiyet ayrımcılığı karşıma çıktı. İtaat bekleniyordu. Koşulsuz itaat. Tez danışmanın sabah on Taksim'de otel lobisinde ol diyorsa olacaktın, bir saate bende ol diyerek seni evinde sabahlığıyla karşılıyorsa görmezden gelecektin. 

Aynı dönemde çok daha fenasıda  hayatlarına evin çocuğu gibi girdiğim yerlerden kocalarını kıskanan kadınlar tarafından hırpalanarak uzaklaştırılmaktı.

Arkeolojiyi başarısızlıklar listeme not düştükten sonra yavaş yavaş şişmanlamaya başladım sanırım. Korunmak, örtünmek, göze hoş gelmemek iyi bir seçenek olabilir gibi gelmişti. Bende öyle yaptım. Gerçi bu seçim evlenmemi engellemedi ama bir sene dolmadan kocam Medusa olduğumu anladı. Onu da taşa çevirmeyi başarmıştım! Gerçi bu şahsi başarım mı hala emin değilim, muhtemelen onun kumaşı da böyle bir oluşuma çok uygundu.

Yogayla iyice tombullaştığım dönemde uyku sorunuma çözüm ararken denk geldim. Aşk dolu üç yılın sonunda bu konuda okumaktan, öğrenmekten ve uygulamalardan çok mutluluk duymaya başladım. Değerli bir usta bulmuştum kendime ve onun anlattıklarını saatlerce dinliyor, ne okumamı önerirse ikiletmeden okuyordum.

Fakat malumunuz aşkın ömrü vardır. Üç yıl sonra bu camianın da arazlarına vakıf olmaya başladım. Ne kadar görmezden gelsem de yerine oturmayan parçalar vardı...

devam edeceğim..




2 Ağustos 2026 Pazar

KAÇ DOĞRU KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR BİLEMEDİĞİMİZ GÜNLERDEN GEÇİYORUZ.

 

Geçen gün yüzerken birden bire hava karardı, gökyüzüne simsiyah bulutlarla doluştu ve tabii deniz de karardı! Kaldı ki en fenası bu, ben siyah sudan aşırı korkuyorum!

Az sonra o simsiyah bulutların arasından güneşin ışıkları suya değmeye başlayınca, Verda'ya "sakın seninki geliyor olmasın?" dedim. Zira kutsal ışık bu değilse ne idi? İsa inecekse inmeliydi, tam vaktiydi. Biraz bekledik, fakat İsa yerine toz bulutu ve ufak çaplı bir hortum geldi. Sudan nasıl çıktık, eve ne vakit girdik orası karışık. İnsan gerçekten doğa karşısında minicik!

Sonrası iyilik güzellikti ama ben bozuldum biraz. Daha ne kadar sürecek bütün bu belirsizlik? Yanlışların doğrulara denk geldiği, iyilik ne, kötülük ne bilemez olduğumuz günler ne zaman bitecek?

Siz rahatsız değil misiniz askıya alınmış gibi yaşamaktan? Uzun uzun beklediğimiz bir istasyona benzemedi mi hayatlarımız? Neyse, Başak gelecek, kahve yapayım ben, vazgeçtim yazmayacağım bu sabah.

31 Temmuz 2026 Cuma

KEDİM THEODORA

 

Bazen ona yemek ve su vermek dışında hiç birşey yapmadığımı farkediyorum. Yeterince oynamıyoruz. Okumayı, yazmayı, sokak işlerimi bahane ederek ortak zamanımızdan çalıyorum sanki. Elbette onu çok seviyorum, uzun uzun okşuyor, öpüyorum ve elbette akşam benimle uyuyor ama sanki sadece kendime değil, ona da haksızlık ediyor gibiyim. Neyse o yeterince olan, olması gereken, bende mevcut değil sanki... Hep eksiğim, hep yarım yamalak.

Belki yazla ilgilidir, kimbilir belki de atmosferle?

Biraz sonra spora gitmek için çıkacağım ve eve dönüşüm akşamı bulacak. Ufacık, benden başka canlı teması olmayan bir hayvana göre çok iyi idare ettiğini düşünüyorum. 

Theodora sakin, uyumlu, beni üzmeyen bir hayvan. Peki o konuşabilse benim için neler söylerdi acaba? Doğrusu insan merak ediyor? Acaba on üzerinden kaç verirdi kedi severliğime? 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

CANI YANMIŞ KURT MASALI


 

Kucağıma torba dolusu taşbıraktığında sevgili kurt, onları senden ben istemişolmama rağmen eve zar zor taşımıştım. O zamanlar keskin dişve tırnakların sadece kendini savunmak için zannediyordum. Oysa artık biliyorum, senin için paramparça… Sen avcı değilsin, sen kendi tuzağına düşş,canı yanan ve acıdan kendini paralayansın.

 

Yapma kurt.

 

Bak, herkes acını görüp, kalbine doldurduğun taşları iç denizinde sektiremez. Sana yapılan haksızlığı, yapılmasına izin verdiğin, kendini koruyamadın için hala taşıdığın, o kuyruğunun ucuna bağlanmışyüz tonluk haksızlığı, er geç bırakman gerekecek. Kendi canını yakmaya son ver ve hatırla, sen bir zamanlar iyi kalpliydin. Ormanda mutlu mesut gezinirdin. Çiçekler, tavşanlar ve en renkli, en neşeli kuşlar korkmadan sokulurdu sana. Hatırladın mı? Hatırladın tabii ve sana bunları anımsattım diye geçirdin dişlerini etime.Bana kızmak, beni ısırmak yerine, bir daha da hiç kimsenin kalbine taşdoldurmasına müsaade etme olur mu?

 

Yuvana dön kurt. Aynaya bak, hatta uzun uzun bak. En sevdiğine bakarcasına, gözlerini kırpmadan  bi bak. Kendini hatırla, neşene sahiplen. Ben mi? Beni boşver, bende kendi taşlarımı çıkartıyorum en derinlerimden. İnsanın sevdiğine yapabileceği en büyük jest bu değil mi? Ruhunu hafifletmek. Korkma, o taşlarlaseni yaralamaya kalkmayacağım. Uzak bir yere gömerim muhtemelen yada yedi denizin dibine yuvarlarım hepsini. 

 

Son bir şey; tırnaklarını kesmek için acele ettiysem kusuruma bakma, kendini acıtanı görünce içim kaldırmıyor hemen bitsin istiyorum. Artık sen hazır olduğunda kendin halledersin. Ben iyi olacağım, aklın kalıyorsa, kalmasın. Üstelik ikimizi de affettim gitti, yaralı ve acısını öfkeye dönüştürmüşbir hayvandan aldığım ve karşılığını verdiğimilk darbe değildi. 

 

Sağlıcakla kal, bu ormanda ve tüm diğerlerinde… 

 

                                                                                                                 Kırmızı Saçlı Kız

27 Temmuz 2026 Pazartesi

KARŞILAŞMALAR


Duygumu görebileyim diye gerekliymiş o birkaç saniye. Gördüm; mutlu değil, haklı olmak isteyen bakışların hiç değişmemiş. Kilo vermişsin, yaz gelmiş kıyafetlerine ama kalbindeki sonbahar mıh gibi yerinde. Rüzgarsız, güneşi soğuk..

Peki ne bekliyordum? Muhtemelen beklemiyor ama merak ediyordum. Elbette kucaklaşacak değildik caddenin orta yerinde ve hiç birşey yaşanmamış gibi de davranamazdık. Duramazdım durmadım, kafamı çeviremezdim, çevirmedim. 

Sıfır heyecan. Sıfır öfke. Kocaman bir boşluk sadece.

Neyi, niye yaşadığımı anlayacak kadar büyüdüysem de, her defasında oltada çırpınan istavritten hiç farkım yok' Yazık benim içimdeki ufaklığa, yazık aynı oltada çırpınan yüzlercesine...


25 Temmuz 2026 Cumartesi

KİME SORSAN SAMİMİYET PEŞİNDE AMA KİMSE SAMİMİ DEĞİL!

 

İnsanların samimiyet falan istediklerini düşünmüyorum. Bence açıklık  da umurlarında değil, sadece konfor alanlarını korumak istiyorlar hepsi bu. Bence onlar da çok başarısızlar, herkesin kaybettiği bir oyun hayat. Velevki kazandın sandın, öleceksin.

Ölüm takıntım yok benim. Varsa bile, ki olabilir malum insan kendine kördür, sandığınız gibi değil. Benim derdim yaşanmamış hayatla; yanımdan, elimden usul usul kayan, öylece bakakaldığım dakikalarla. Yıllardır ne vakit donduğumu, ne sebeple oyundan çıkıp, hangi korkumla kendimi seyirci koltuğuna zamklandığımı anlamaya çalışıyorum. Kopmuş kuyruğuna rağmen hayatta kalışını hayretle izleyen yavru kertenkeleden hiç farkım yok zaman karşısında. Şaşkınlıkla, çaresizce izliyorum ve birgün yeniden oyuna katılabilmeyi umut ediyorum. Belki çoktan yepyeni bir kuyruğum var ama ben onu algılayamıyorum.

Çevrem hiç yüreklendirici değil, tanıdığım herkes içinde yalnız. Kimi aşırı sosyal, bazısı işkolik ya da ailesine adanmış... Eğlence düşkünleri, oburlar, bağımlının her türlüsü bende! Eş dost yelpazem dehşet verici. Ama güzel olan ne biliyor musunuz? Bütün bu olanlar gerçek, bu insanların çoğu mışıl mışıl uyuyorlar. Onların Hora Usta'yla bir dertleri yok. Zamanın başladığı yeri muhtemelen hiç merak etmiyorlar. Anın içinde yüzmek gibi manyakça takıntıları da yok. Yeter ki uykuları bozulmasın, oyuncakları da ellerinden alınmasın.

Son cümleler küçümsemek değil, daha çok imrenmek ve anlayamamak... Benim sorunum ne? Neden bu kadar rahatsız oluyorum göründüğü gibi olmayan insanlardan? Neden beni hayal kırıklığına uğratabilecekleri kadar yaklaşıyorum onlara? Belki de doğada yalnız takılan hayvanları izlemeliyim? Kimbilir belki ben sürüsü olmayan hayvanlardanım? Sanmam. Tümden insansızlık istemem. Sadece gerçek ilişkilerden azına isyankarım. Yüzüme söylenemeyenin ardımda dillenmesinden bıktım. İnsanların kendi doğrularına sımsıkı tutunması, şahane yönettikleri hayatlarına beni de eklemeye çalışmaları aşırı yorucu geliyor. Muhtemelen fazla düşünüyorum. Belki de bir film izler gibi izlemeliyim ve o karedeki karakter hakkında nasıl sahne geçtikten sonra düşünmüyorsam insanlara da fazla anlam yükleyip ne kendimi ne de onları bunaltmamalıyım. Muhtemelen çıkış bu.

Diyorum size, kimse samimiyet falan istemiyor. Güzel bir sofralık şarap gibi yemeğe eşlik edin istiyorlar o kadar... Peki ben ne istiyorum? Oturduğum koltuktan kalkıp, içeride ve dışarıda çok daha sahici bir yere taşınmak! bBen artık kuyruğumu alıp buralardan gitmek istiyorum!

22 Temmuz 2026 Çarşamba

NEDEN KİŞİSEL GELİŞİM YALANI BU KADAR TUTTU?

 

Hep söylüyorum, adı üzerinde, "kişisel gelişim" yani öyle kamyonet dolusu kadınla inzivalarda gelişemezsin! Sadece kendi deneyimlerinden ilham alarak, onları talihsizlik öyküne eklemekten vazgeçtiğinde ve elbette eğer istersen zaman zaman diğerlerinden ilham alarak mümkündür değişim, dönüşüm fakat bu her zaman şart değildir. Diğerleri  ne çok anlam yükleme, varlıkları şart değildir. Onlar belki tekeri döndürür ama yolculuk senindir. Aslına bakarsan çoğu zaman iki taşın ortasından fırlamış, varoluşta senden bile küçücük  karahindibağ onlarca kitabı, bir o kadar kursu, eğitimi, kampı ve özellikle kadının kadının yarasını yaladığı çemberi bombalayabilir. Üstelik topsuz tüfeksiz, orada öylece durarak ve senin gözüne takılarak. 

Buna çabasız çaba diyoruz. Karahindibağ seni ne bilir, ne de umursar. Peki kim ola bu karahindibağ?

Yunus ona sarı çiçek demiş, kuantumcular evrene benzetiyor, şifacılara sorsan lokmanın reçetesindendir kardeş derler. 

Ben insanın kendine tutunmasına inanırım. En sevdiğim öykü ustası Jeannet'in Fortunata'sı gibi havada ipler kesip bağlayarak, o iplerin üzerinde yürüme sanatıdır yaşamak ve hem herkesle, hem de aynı anda tekbaşına icra edilir. Eğer sanata soyunduysan, eğer samsaradan çıkmak, bir ömrü daha zanaatla aşındırıp ziyan etmek istemezsen şu belirsizliklerle dolu evrende o sonsuz boşlukta iplerle ne yapacağını öğrenmeli ve hatta bununla eğlenmelisin..

Yüzlerce öğreti, binlerce guru, çokça inanışı, hatta ayıp olmasın ama öpüp kokladığın kitabı bile sakince  kenara bırak, bırak dediysem oku tabii, oku ve sonra Şems'in Mevlana'ya ne yaptığını hatırla; kitapları suya at! Bırak mürekkepler birbirine karışsın, harfler çözülsün. Sen sudaki halkaları izle, nefes al ve nefes ver. İzle. Bak bakalım senin sarı çiçeğin ne? Nerede?

Aramayı bırak, debelenmeyi, oldurmaya çalışmayı, olmuş gibi davranmayı ve benzeri ne varsa elinde, kolunda bırak. Taşıma. Bilinmeyen bir anda fişini çekecekleri hatırla, hep hatırla. Yaşamı değerli, biricik kılan şey ölüm değil mi? Korkulacak birşey değil. Budist öğretiye göre hastalık, yaşlılık, keder ve ölüme eyvallah diyerek geldik buraya. Tasavvuf mu? Aynı şeyi söyler; eyvallah, her şey Allah'tan. Stoacılar mı? Yemin ederim sana aynı fikirdeler. Yani ister ateist, ister deist veya ne isen o ol, hepsi Roma'ya! Her yol sarı çiçek. 

Senin sarı çiçeğin nerede?

Jung semboller ve rüyalarda kollektifteki anlamları dışına kendi sembol dünyamızın kapılarına çağırıyor bizi. Sadece içeriden açılan kapılar... Belki de bu yüzden toplu olarak gelişemiyoruz, çünkü kolektifte tamam ama ayrıntıda başkayız, bambaşka. Hem bir ve bütün, hem biricik, hem herşey, hem hiç!

İş döner dolaşır sarı çiçeği aramaktaki inadında biter. Onu bulduğunda aramaktan yorulmuş olabilirsin, hiç beklemediğinde karşına çıkar, tanımayabilirsin. Eğer gerçekten varoluşla ilgili dertliysen, eğer böylesine derinden anlam arayışın varsa gözün hep açık, kalbin her daim istekli olmalı. Düşünsene hayatın binlerce defa üzerine bastığın minicik bir sarı çiçeğin ellerinde.

Kişisel gelişim pastasından dilim isteyen herkes yalnızdır ve aynı zamanda bir saniye bile ondan vazgeçilmemiştir, sahiplidir!