9 Eylül 2026 Çarşamba

HİÇ BİR USTANIN TAMİR EDEMEYECEĞİ KIRIKLAR.

 


İnsan şu hayatta en çok kime kırılıyor biliyor musun? Cennetinden gidenlere, hazinesine burun kıvırana falan değil. Onları unutuyor, unutamadıklarını da vardır kendince bir sebebi diyerek aklıyor zamanla. Ama ya cehenneminden kaçanlar? Elinden tutup, en derine indirdiklerimiz topuklayınca insan çok fena duvara tosluyor. Sonrasında toparlanmak da hiç kolay olmuyor çünkü bol bol odun atıyorsun cehennem ateşine gölgenden korkmamak, donarak ölmemek için!

Ben cennetimi sevmeyen herkesi affettim. Vallahi affettim, ki zaten ben de onlarınkine meftun değildim. Fakat cehennem meselsini bu kadar kolay çözemedim. Şarkıdaki gibi "beni benimle bırak giderken"  diyemedim. İlla şarkıysa konu "beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın" derdim. Hatta geçtim merdiveni, insan sağda solda azcık halattır, baltadır bişi kor gider, o da yok. 

Zalim seçmede Dünya markası olduğuma inancım mı? Tam!

İnsan neden yarasına parmak sokup döndüre döndüre kanatanı seçer? Neden yarayı açandan merhamet beklemek gibi saçma zaman kayıplarına meyyaliz? Bi bilsem!





5 Eylül 2026 Cumartesi

GEÇMİŞTEN GELEN


 


Hafta sonu temizliğinden çocukluğum çıkmış olabilir. Uzun zamandır düzenlenmeyen çekmeceden dokuz yaşındaki kız çocuğunun diğerine, bana yolladığı kartı bulmuş ve hatta kimbilir onu, kartı yazanı bulmuş olabilirim.... 

Uzun zamandır hiçbir şey yapmadan, öylece uyuyup uyandığım günlerden çıkıp, artık yepyeni, daha önce cesaret etmediğim şeyler yapmak istiyorum. Belki yepyeni bir sayfa açmak, sadece çocuklara? Bilmiyorum. Birşey!

Elis'in hikayelerini yazmaya devam etmek olabilir. Dikiş makinesi inadı veya yoga oyunlarını yenilemek? Nefes'in derslerini planlamak bile olabilir.


25 Ağustos 2026 Salı

DÜNDEN ARTAKALAN

 

Yumuşak başlayan fakat gece uykumu kaçıran dün. Hakkında hiç yazmadan, duyduklarımı duymamış gibi yaparak gidemezdim. Seni duydum. Üstelik duymakla kalmadım, düşündüm.

Sabah spora gitmiştim Egemen'le. İyi geldi. Antreman sonrası eskisi kadar canımın yanmadığını, mıymıntılığımın yerinde yeller estiğini fark ettim. Daha doğrusu hep sezdiğim şey, az daha belirgin bir hisle yine geldi. Mehmet Ali Hoca'ya da söyledim. Enerjim değişmişti. Yine aynı şey olmuştu; içimde kaybolmuş, yolumu bedene tutunarak bulmuştum. Aslında gayet iyi bildiğim senaryo tekrar edilmişti. Benim en iyi versiyonum hareket halinde olandı, mümkünse yüzen. Hep öyleydi. Ne zaman dursam, takılsam, donsam kendime dolandım ve  canım yandı.

Çıkışta Ekin'e gittim. Gonca ve Ada da geldiler. Ekin'in doktor haberlerini dinledik. Korktuk, korktum, sustum. Gonca'nın spora başlamasına sevindik. Beraber yüzsek diye heveslendik. Mehmet bize hoca önerir diye düşündüm. Sonra sohbetin bir yerinde Gonca "bunca senede bir kez evlenmiş, sonra da hiç evlenmemişsin" dedi. Cümlenin önünde ve ardında ne vardı tam hatırlamıyorum ama gece yattığımda zınk diye tekrar etti kafamın içinde... Günden bana kalan sadece yorgunluk, doktor kontrolü değildi besbelli, birisi hiçbir art niyet olmaksızın benimle ilgili gözlemini paylaşmıştı, belki sadece şakalaşmıştı ama oradan bakılınca zor, zora koşan, yalnızlığı seçen ve daha kimbilir başka neler nelerdim... Öyle değilsem bile dışarıya yansıttığım buydu demek. 

Eyvallah diyerek uykuya geçemedim. Duyduğum şey içimdeki kırgınlığı tetikledi; eksikti fakat haklılık payı vardı. Seçilmeyendim ben, kolayca vazgeçilen, türlü bahaneyle göze alınmayan, gücünden korkulan, çekip çeviren... Ne imaj ama!

Başka şeyler de vardı dışa yansımayan... Mesela kaç kez yarı yolda bırakılmıştım sayamadım. Evet kesinlikle masum değildim ama bana da az zulmetmemişti hayat. Aşırı yorulmuştum konfor alanını kollayan insanlardan, paraya tapanlardan, sosyal sınıfına putperest olanlardan. Ne malda gözüm olmuştu, ne mülkte, sadece yanımda duran birini istemiştim. Fakat hayat ya karşımda dikilen narsistlerle ya da ardımda kalan peltecilerle sınadı beni. Birilerine göre nefis bir satranç arkadaşıydım, bazıları eteğimin altında saklanıp sonsuz bir huzurla yaşamak istiyordu. Herkes kendince anlam yüklemişti bana ama kimse bu kudreti elde etmek adına verdiğim savaşları sormadı, bilmek istemediler. Kırılganlığım öfke paketiyle gelince önlerine, açmaya tenezzül etmeden kaçtılar. Kimsenin annesi veya çocuğu olmak istememiştim tek istediğim eşitlikti ve muhtemelen yanlış coğrafyada istedim.

Oysa ben bana rağmen, benle kalan birini istemiştim. Beni her korktuğumda, her kaçtığımda ensemden tutup kendime getirecek birini. Çok seçici olduğumdan mı yalnızım ben? Yooo, seçilmeyen olduğumdan, beni sırf ben olduğum için seçen olmadığından. Sonuçta Gonca hem haklıydı, hem haksız. Haklıydı, görünen tastamam onun dediği gibiydi. Haksızdı çünkü paketim yanıltıcıydı, birkaç dostum dışında tenezzül edip açan olmamıştı.

Şimdi bu sabah düşünüyorum. Sporda yeteri kadar güçlenirsem acaba bu top buradan döner mi? İnsan kendini yeniden paketleyebilir mi? Ne garip di mi? Biri bir kuyuya taş atıyor, sonra ben kuyunun dibinde mal gibi kalıyorum:))

Ah be Gonca!


21 Ağustos 2026 Cuma

ARTAKALAN






Müslüm Babadan gelsin mi bu sabah? 
Desene bi bana ne kaldı bize koskoca hayatlardan? Aşklardan? varlıktan, yokluktan...
Aklı kalbe bağlayan bir yer bulduk mu? Ateşin taaa ortasında soğukla yıkanmayan kaldı mı aramızda?
Abim ne demesi gerekiyorsa demiş, demiş ve gitmiş...
Artakalan mı? Üç beş hoş seda gerisi yalan.

18 Ağustos 2026 Salı

ÇARESİZLİĞİN KABULÜNE ŞAHİTLİK ETMEK


Günaydın,

Son günlerde başıma gelen tam olarak bu sanırım; şahitlik ediyorum. Sadece kendi askıda kalmış hayatıma değil, diğerlerininkine de tanık olmaktayım. Hep birlikte aşılması gereken problemleri, atlanması gereken eşikleri ve daha nicesini bekliyoruz. Bekliyoruz çünkü harekete geçemeyişimizi başka nasıl açıklarım bilmiyorum.

Ekin Ruhi'nin kan tahlillerini, Gonca çiçeklerin satışının ivmelenmesini, Hüseyin yeni iş yerine geçisi, Agi evine dönüşü, Alpay oğlanların okullarına yerleşmesini, ben işe başlamayı, İnci ebeveylikten istifa etmeyi... Hepimiz bekliyoruz; elimizde olmayan ve belirleyemeyeceğimiz şeylerin kesinlik kazanmasını....

Yoruluyor ve darlanıyoruz ama beklemede, askıda öylece durmak ve günü kurtarmak dışında da pek bir çare yok görünürde.

Tüm sevdiklerim için güzel günler yaratabilmeyi içtenlikle isterdim. Kaderlerini değiştiremeyeceğimin kabulüyle iyi günle vermek isterdim her birine, tek tek..

14 Ağustos 2026 Cuma

KÜSMEDEN YAŞAMAk

 

Çok küsen, her tartışmayı beş evvelkine bağlayan annelerle büyümenin hayatı epeyce zorlaştıran tarafları var. Küsen insana tahammülsüz oluyorsunuz. Siz yetişkin tepkisi özledikçe, hayatın ısrarla önünüze çıkarttığı beş yaşından sahneler sergileyen insanlar asabınızı bozmaya başlıyor. Şöyle ki sizi de kendi beş yaşınıza ışınlıyorlar! Üstelik orada olmayı hiç mi hiç sevmediğiniz halde!

Evet, konu annem. Benim annem iyidir hoştur fakat tahammül kavanozumun dibini sıyırmıştır. Öylesine sıyırmış, parlatmış ve bomboş bırakmıştır ki, kapağın dönerken çıkarttığı ses bile beni çileden çıkartmaya yeter olmuştur!

Son romantik ilişkimde "ne yapıyorum da sen bu hale geliyorsun?" demişti zat-ı şahaneleri. Diyemedim ki konu seni aşar, konu kapak! 

Hal böyle olunca ilişkiden uzaklaşmak zorunda kalıyor insan çünkü bu ufacık minicik, incir çekirdeğini doldurmaz kusurlar, sinir sistemimde depremlere sebep oluyor. Sana göre ufacık bir iletişim hatası, sadece erteleme veya anlık, telaştan kaynaklı yanlış anlama olabilir fakat bende devirdiği duvarı bilemezsin... O duvarın her devrilişinde kaygı eşiğimin sel gibi taştığını, kanımdaki stres hormonunun tavan yaptığını nereden bileceksin? Her yokluğunla tehdit edişinin beni güvenli alandan diskalifiye ettiği ve en eski kaybıma düştüğümü bilsen yapmazsın. Ama yaptın. Herkes yaptı.

Ben mi? Önce annemi taklit ettim, küstüm. Sonra küsmeden, küsmeme gerek kalmayacak mesafeden yaşamayı, canımı yakamayacakları yere mevzilenmeyi anlamaya başladım. Yeterince hissedemediğim, yeterince güvenemediğim ama küsmediğim, medeni bir kuytuya...

Oralar nasıl dersen? Eh derim. En azından küsmenin stresi kalmadı omuzlarımda... Daha iyisini bilen, bulan yazsın bana. Ben yoruldum.

9 Ağustos 2026 Pazar

GECE ÇİŞE KALKMAK DEĞİLDİR UYANIŞ VOL. II

 

Yoga diyordum. Evet kesinlikle müthiş, doğru uygulamalarla bırakın işe yaramayı, işe bakışınızı, işin kendisini tümden değiştiren yüzlerce yıllık işlevsel bir felsefesi duruş! Hani insanı insana kavuşturan, demek istediğim insanı kendine ulaştıran en pratik araçlardan biri. Derin mi? Evet. İşlevsel mi? Kesinlikle! Bütüncül mü? Ne diyorsun? Tabii! Eksik mi peki? Kusuru var mı? İşte asıl sorulara geldik! Eksik veya kusurlu değil olan yoga değil, bizim onu  yorumlayışımız.

Çünkü yoga spor salonunda uygulanmaz, sadece bedensel değildir, çünkü yegane derdi beden değildir....

Öncelikle biz Türkler yogayı Hintli kardeşimizden öğrenmedik.. Bize keşke on dördüncü yüzyılda Mevlana ile gelseydi diyeceğim ama işler öyle yürümedi. Yoga yüzlerce yıl kendi toprağında demlendi ve sonra bizi pas geçip Amerika'ya gitti. Az biraz oralarda dolandı, çiçek çocuklara kısa yolun ( dmt, lsd ) uzun versiyonunu gösterdi ve oradan da Avrupa'ya sıçrayarak nihayet bize geldi. 

Türkiye topraklarına girişi küçük bir topluluk için altmışların sonu olsa da, geniş kitlelerin mevzuyla muhataplığı doksanlı yılların başıdır. Kaldı ki o vakitlerde de zengin, yalnız, arayışta kadınlara tahsis edilmiş gibiydi. Tıpkı golf, dalış, binicilik gibi Türkiye kariyerine epeyce yukarıdan başladı. Neyse ki dekoru kostümü daha ulaşılabilirdi ve yavaş yavaş avama yayıldı. Yalnız işin en fena tarafı şuydu; eksile eksile yayıldı...

Ben mi? Ben kısmen şanslıydım. Ustam ustasından öğrenmişti yoga uygulamalarını ve bu yüzden bana en geleneksel haliyle geldi. Yoga maceramı onlarca kez anlattığımdan burada tekrarlamayacağım. Bilen bilir, merak eden eski postlarda gezinebilir.

Yoga usta çırak ilişkisiyle öğrenilir. Egzersiz serisi değil, yaşam biçimidir. Pratikler sadece fizik bedeni değil aynı zamanda zihni ve ruhu da hedefler. Ben bu noktada yoga anlatmaktan ziyade biraz bedensel uygulamalarda neyi eksik anladığımdan, bedenle temasta nerede eksik kaldığımdan bahsetmek istiyorum. Ve tabii bunun sonuçlarından.

Benim ustam şişkoydu. Şişko ama dengesi, gücü, esnekliği gayet yerinde bir adamdı. Allahı var, ashram kültürünü anlayalım diye çok uğraştı. Ashram hayatı bizim çok iyi bildiğimiz tekke yaşamını anımsatır. Hayatta ne varsa ashramda vardır; bahçedeki meyve ve sebzelerle ilgilenmek, yemek pişirmek, temizlik. Hatta eski gelenekte dokumacılık, ahşap işçiliği... Yani yaşamak için gereken herşey ashram hayatına dahildir. Yoga yoluna girmeye heveslenen kişi aslında dergaha kabulünü istemiş derviş adayıdır. Yoga yapmak değil, yaşamak için gelmiştir huzura. Yani niyet etmiştir. Mevzuda bir felsefeye bağlanma arzusu vardır.

Fakat uygulamaların özü şehir yaşamında çuvallar... Temizlik, yemek gibi kapalı alan hizmetlerinde görev alınabilse de iş döner dolaşır zamanın açmazında kilitlenir.... Benim görmediğim, belki hocamın da göremediği nokta tam olarak burasıydı. Bahçede çalışmadım, şöminelere odun taşımadım. Esnedim ama o kadar. Bize bir reform gerekiyordu besbelli fakat kendi adıma o reformu zihnimde ve ruhumda yapmak daha kolay geldi.. Beden farkındalığım bahsettiğim travmalar sonucu epeyce eksikli olduğundan o sularda dolanamadım. Korktum. Üstelik sürekli beden pazarlaması yapan sistemden de tiksinmiştim.

Fakat bedenin öğretinin şartlarını eksik yerine getirmesinin orta ve uzun vaadede sonuçları oldu. Öncelikle eklemlerimde ve kilomda bozulmalar başladı. Yağ oranım arttı. Hala esnektim ama yağlanma ivmelenmişti. Damarlarım uzun meditasyonlarda zorlanmaya başlamış, lenf akışım bozulmuştu. Evet yogaya devam ediyordum ve işimi yapmakta sorun yoktu ama yavaş yavaş orada da çuvallamaya başladım. Birşey olmuştu. Yaşam bedenimde akmıyordu. Bacaklarımda toplar damar kapakçıkları bozuldu, göllenmeler oldu. Hiç bir hekim çıkıp "hareket et, spor yap!" demedi. Aksine zaten yoga yapıyorsunuz yeterli dediler. Oysa şimdi öğreniyorum ki, güçlenmeyen bedene bunca esneklik bana büyük zarar vermiş... Yapısal yatkınlığım da eklenince esnek değil, gevşek olmuş bağlarım! İşlerin sarpa sardığı yer tam orasıymış!

Mehmet Ali Hoca esneklik seksilik değildir demiş ya makalesinde, esneklik tekbaşına sağlık da değildir. Yoga da sadece esnek olmak değildir. Aksine esnekliği dert etmeyin deriz öğrencilerimize ama ne yalan söyleyeyim içten içe de hoşumuza gider günden güne esnemeleri. Çünkü öğreti gereği bu esnekliği beden ve zihnin eş zamanlı esnemesi olarak yorumlarız. Bu doğrudur. Doğrudur ve eksiktir!

Esnek demek güçlü demek değildir. Bedenin gücü ile zihin gücü arasında yadsınamaz bir bağ vardır. Dolayısıyla yeterince esnek olan ama yeterince güçlenmemiş bir beden meditasyonda duramaz. İkisi de gereklidir: güç artı esneklik. Nereden biliyorum? Kendimden! Çünkü bir süre sonra meditasyona da oturamaz oldum.

Gerçekten kaliteli bir iş çıkartmaksa amacımız ve ashram ortamı için yaşadığımız mekan ve zaman uygun değilse o halde bakınız İngiltere'deki en ünlü yoga eğitmenleri ne yapıyorlar?

Öncelikle çoğu Hindistan'ı hayatında görmemiş. Evdeki geleneğin üzerine devam etmişler pratiklerine ve hemen hemen hepsi İngiliz vatandaşı. Bu sebepledir ki ashram hizmeti devreden çıkınca yerine spor eklemişler!!!! En iyiler haftada birkaç gün pilates ve ağırlık antremanı yapıyorlar! Ben bunu uzun yıllardır biliyordum ama o kadar tiksinmiştim ki bedeni parlatan sistemden, işin özünü kaçırdım! 

Yıllarca ülkemizde güzel meme ve popo için yapılan yoga ve tüm yoga öğrencileri ve öğretmenleri kamasutra ustasıymış gibi yan yan sırıtmalar muhtemelen beni içten içe o kadar gerdi ki bu konuda göz göre göre baktığımı anlayamaz oldum. Belki bu yüzden çocuklara ve bedeni kısıtlı insanlara yöneldim? Elbette bu baktığını görememe halinin bedelini şu an ödüyorum; kaldığım yerden, zararın neresinden dönsem kardır diyerek bedenime ihtiyacı olan gücü sunuyorum. Farkı da daha beş ay olmasına rağmen ufak ufak hissediyorum.

Bu sebeple yazının başlığında uyku arasında çişe kalkmak değildir uyanış, o uyanış sandığımız şey bazen derin uyku öncesidir sadece demek istedim. Ben senelerce çişe kalmalarımı uyanış zannetmişim. Oysa oysa... 

Hadi hadi çişe değil, sabaha uyanalım ve mümkünse hep beraber:))