18 Nisan 2026 Cumartesi

GEÇ GELEN HİÇ GELMESE DAHA MI İYİ OLACAKTI?




 


HAYIRLI CUMARTESİLER,

Pek muhterem okur, farkındayım, son haftalarda disiplinsizim ama napıcan işte oluyor bazen böyle dönemler. Bakıyorsun sular seller gibi yazıyorum, sonra bi bakmışsın değil yazmak konuşmaya mecalim yok. Takdir edersin ki, insanım.

Şimdilerde şehirde bahar var. Gerçi güneşi, rüzgarı, bitmeyen bulutlu havasıyla dirlik düzen vermedi ama nihayetinde Nisan ayındayız ve erguvanlar açtı. His olarak sorarsan eğer ortada bahar mahar olmadığı gibi hem küçük Dünyamız, hem de büyük olan yangın yeri.

Herkesin evinde hem sağlıkla, hem de parayla ilgili kaygı var. En varsılından en yoksuluna hepimizin gelir gider dengesi değişti. Sokağa bırakacağımız her kuruşu dikkatlice tartar olduk. Üzücü mü dersen, e biraz ama yapacak birşey yok, pek çok defa bu döngülerden geçmiş insanlık ve her defasında kalanlar devam etmişler. Öyle ya da böyle hayat akmış.

Ben ve etrafımdaki bir avuç insan iyiden iyiye kaçan tadımız dışında, çözümlü dertlerimize sevinir haldeyiz. Zira hızla aramızdan ayrılanlar var ve bu gidişlerin hepsi vakitli değil... Geçmiş olsun, başınız sağolsun gibi kelimeler günaydın, iyi akşamlar kadar sık kullanılmaya başlayınca insan tedirginleşiyor, anlam vermekte zorlanıyor; acaba bu büyümek denilen şey mi, yoksa kontrolünü çoktan yitirdiğimiz bir trende miyiz?

Her ne yaşıyorsak, ki gerçekten artık anlamlandırmaya çalışmaktan  bıkkınım, hayatı yavanlaştırdığı kesin. Hani kabak tadı verdi derler ya, öyle işte. Ülkenin dört bir tarafında olanlar basında çıkmıyor diye o evlere düşen acıyı hissetmiyor değiliz. Her an bilinmezlik, belirsizlik hakim Dünya'ya.

Bütün bu önüne geçilemez kaos ortamında insan an içinde durmanın kıymetini daha iyi anlıyor. Aldığımız nefes dışında herşey boş. Temiz bir yatakta uyumak, güzel bir banyo, bir kase çorba... O kadar basit ki aslında teşekkür edilecek şeyler... En sevdiğim arkadaşlarımdan biri romatizma tedavisiyle cebelleşiyor, bir diğeri annesini iyi kılmakla meşgul, başka biri MR sonucu bekliyor... 

Ben mi? Ben spora gidip geliyorum, daha önce çalıştığım iki taslaktan  kitap çıkar mı sorusunu kafamda çeviriyorum ve haftaya baharı görünür kılmak adına arkadaşlarıma kiraz ağaçları altında piknik planlayacağım. Daha ne yapayım. Ha bi de ayak tırnaklarımı düzeltirim bugün:)))

Yani diyeceğim o ki, bu kafa hiç gelmeyebilirdi. Her an olmasa da bir kısmını yakalayabiliyor olmak güzel. Olmamıştaki hayırı görmek, sakince nefes almak güzel. Eskisi kadar yükselmemek, öylece durmak güzel. Kıranla kırılanın, vazgeçenle, vazgeçilenin aynı kişi olduğunu görmek güzel.Daha ne olsun?

4 Nisan 2026 Cumartesi

HARMANDALI

 

Kış bitimsiz gibiydi, bitti. Seneca demiş "başlayan herşey biter" diye ve haklı; sahiden bitiyor. İyi veya kötü olaylar, ilişkiler, zarar, ziyan, kar hepsi geçiyor, gidiyor. 

Bu sabah şöyle baktım da, doğa aklını kaçırmış olmalı; son yağışlardan sonra inanılmaz gözalıcı görünüyor çayır çimen. Sabah, yağan yağmurun yumuşacık serinliğinde üşümeden ve ıslanmadan, üstelik güneş koruyucuya ihtiyaç duymaksızın yürümek iyi geldi.

Kuşlar memnun, kediler memnun, ben niye olmayayım ki dedim kendime. Herkes bahtıyla yar ise bende bahtiyar olabilirim. Olabilirdim de  eğer önümdeki su birikintisine yansıyan dalların fotoğrafını çekmeye kalmasaydım.

Kısacık, ufacık bir an nasıl da güçlü çağrışımlar yapabiliyor insanın hafızasında! Sabahın beni neden böylesine gevşettiğini ve aynı anda hüzünlendirdiğini anımsadım birden. 

Bundan uzun yıllar önce, ama sahiden uzun, hani neredeyse yarım asır evvel, yaşadığımız kasabada yağmur günlerce dinmez, dere yatakları taşar, komşu komşuya gidemez olurdu. Evindeki erzakla öylece kalakalırdı herkes bir tür inziva gibi. O vakitlerde beton direkler henüz dikilmediğinden yağmurun şiddeti elektrik ve elbette telefon hatlarını da etkilerdi. Gündüz hadi neyse de akşam çökünce bir iki saat daha yağ kandilleri ve mumlarla idare eder ve sonra erkenden yatardık.

Henüz okula gitmiyordum ve en iyi eğlencem tüm gün resim çizmekti. Boyama kalemlerinin her türlüsüyle balkon kapısının önündeki alana yayılır ve başlardım boyamaya. Orayı özellikle severdim, çünkü yalnız değildim. Balkon kapısının camında kendi aksimi görür ve benimle beraber bir arkadaşımın da resim yaptığını hayal ederdim. Belki isim bir vermiştim ona ama hatırlamıyorum. Günlerce bıkmadan usanmadan boyar dururduk kağıtları. Özellikle babamın kurutemizlemeciden gelen kıyafetlerinin sarıldığı ve tam ortasına oturarak resim yapabildiğim dev kağıtları severdim. Bu kocaman çarşaf gibi kağıtlar boyamakla bitmezdi.

Sonra yağmur diner, güneş açar ve ev sahibimizin babası Hüseyin Dede el radyosuyla bahçeye çıkardı. Kim bilir hangi Ege Türküsünün çaldığını duyar duymaz bir sonraki yağmura kadar hayali arkadaşımı unutur bahçeye fırlardım.

Peki şimdi ne olmuştu da bu ayaklarımın ucundaki su birikintisiyle cup diye düşmüştüm harmandalının ortasına? Besbelli yalnız hissetmiştim bu kış ve uzun gelmişti tekbaşınalık.

Yavaş yavaş eve doğru yürürken kuru pastelleri nereye koyduğumu düşündüm. Spotfy da Ege Türküleri dinleyerek, arkadaşımın adını anımsamaya çalışarak bekleyecektim güneşi. bahtımla yar olacaktım ince ince






31 Mart 2026 Salı

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK



Yaklaşık iki ay önce spora başlamış olman elbette tesadüf değil, tam olarak hayatta kalma arzusu, hatta itkisi. İyi geldi mi geldi, sorunlarımı çözdü mü hayır. Her zaman olduğu gibi görünür kıldı, tesbit etmeme yardımcı oldu ama iş çözüm üretmeye gelince yalnızım, basiretsizim.

Başkalarının sorunlarına çözüm ararken ve onlara el verirken gösterdiğim içtenliği, cesareti neden kendimden esirgediğimi asla anlayamıyorum. Sadece tembellikle açıklanabileceğine de ikna değilim. Cesaret eksikliği, konfor alanını korumanın erken yaşta öğretilmiş olması kim bilir neler neler vardır zihnin halıları altında.
Bütün bunları tesbit etmekle çok zaman kaybettiğimi, asıl olandan hızla akıp geçmekte olan zamandan an be an uzaklaştığımı hissediyorum. Tıpkı film izlemek gibi; çok beğensek de, hiç hoşumuza gitmese de o bileti aldık, salondaki koltuğa oturduk ve belli bir süre sonra da bitecek. Oysa doğumla bana verilen biletle içinde olduğum filmin süresi belli değil, oyuncular değişken ve spontanite dışında makul bir seçenek yok.... 

Yaşadığım şeyler beni ne kadar güçledirdi emin değilim. Çok bişi yaşadım mı ondan da emin değilim. Bazen hayatım epeyce dramatik görünüyor gözüme, kimi zaman da fazlasıyla korunup kollanmışım diyorum. Her ikisinin de doğru olmadığını bilerek, şu iki saçma uçta gidip gelmediğim dürüst alanlar özlüyorum içimde.

Beraber yürüyeceğim kimseyi bulamadığımdan aşırı kırgın hissediyorum. Mutlaka birilerine hayal kırıklığı olmuşumdur şu hayatta ama bana hayal kırıklığı olanların düzinelere ulaşmış olması anormal değil mi? Gerçekten bu kadar talihsiz olabilir miyim yoksa bu sadece benim algımla ilgili bir sorun mu?

Neden kendimi merkeze alamıyorum? Neden sadece varolduğum için sevilesi bulmuyorum? Herşeyi çözmek, herkese yardım etmek zorunda mıyım? İyi biri miyim ben, yoksa kibirli mi?

Yorulmadan ve yormadan, kafa içi seslerden muaf bir hayat olmalı, ben onu mümkün kılmanın yolunu bulmalıyım. Yoksa şu önümden akan zamanın içine asla atlayamayacağım. çatlatamadığı yumurtanın içinde havasızlıktan ölen bir civciv gibi çekip gitmek hiç istemiyorum.

Peki şimdi bu öğrenilmiş çaresizlik valizini ne yapacağım? Metaforlar içinde yuvarlanmak dışında elimden ne gelir? Öncelikle belli ki er ya da geç tek başıma yürümeyi öğrenmem gerekecek. Hamle yapmaktan korkmamayı, gücümü giyinmekten kaçmamayı, değişim ve dönüşümden ürkmemeyi, birilerinden güvence beklemek yerine hayatın kendisine güvenmeyi...

Acaba ben bunları becerebilir miyim? Becerir gibi olduğum günlerin hatırası ivmelenmeme yeter mi? Of!



26 Mart 2026 Perşembe

OYUN BOZAN

 


İlk değil, eskiden de bırakırdım ben; bazen ötekini, çoğu zaman da kendimi. Sonra affeder, özler, eksiklenir yeniden koynuma alırdım  beni sevemeyeni; annemi, kardeşimi, sevgilimi, dostumu.. Yalama ederdim değerimi.

Bu defa yapmadım, bırakmadım kendimi. Ne kendimi, ne de ötekini. Yerine koydum usulca, hakkını vermeyi vermemeyi bile düşünmeden, ilk kez açıkça baktım ve gördüm yaşamı. 

Bozdum oyunu.

Yirmi altı Mart, öfkemin dinginliğe tam niyette olduğu tarih. 

23 Mart 2026 Pazartesi

AFTER BAYRAM

 

Gelmiş geçmiş karakteri en zayıf bayram şu son yaşadığımız olabilir. Hava leş, hareket isteği sıfır, samimiyet dersen onu zaten gömmüştük! Bayram tamam, geldi geçti de havanın hala bayramın sevimsizliğini sürdürmek isteyen tavrına ne demeli? Kar yağsa anlarım, fakat İstanbul ahalisinin sinirlerini bozmaya and içmişçesine tükürük gibi yağan yağmur, senin amacın nedir kardeşim?

Bıktık, bezdik ve darlandık. Kendi adıma hava durumundan böylesine negatif etkilendiğim başka bir dönem hatırlamıyorum. Karanlık hiç iyi gelmedi. Ruhumu yordu. Lüzumundan fazla yemek yedirdi ve şişirdi.

Bugün Pazartesi, pazara gitmek, spora dönmek ve benzeri eylemlerle mecburen Çarşamba'ya kadar dayanacağız. Sonrası için azıcık güneş vaadinde bulunan hava durumuna güvenmekten gayrı çare göremiyorum.  

Elimdeki süreyi yemek pişirerek, evden çıkması gereken eşyaları çıkartarak geçiririm diye düşünüyorum. Bir tür bahar temizliği. İnsan sadece düşüncede değil, ıvır zıvırda da sadeleştikçe rahatlıyor. Belki yatak odasının perdelerini yıkarım? İlk fırsatta da Theodora'nın veterinerine uğrayıp vitamin sormam lazım. 

Bugün hareket planımda pazardan yumurta ve pancar almak var. Bi de hafta içinde mobilya boyadığımız malzemelere bakacağım. Ev renklenirse belki keyfim yerine gelir.

O halde after bayrama hoşgeldik, hazırsanız başlayalım.

16 Mart 2026 Pazartesi

MERYEM'İN ÇOCUKLARI -IV- LALELİ’DE İKİ MECZUP

                                       




                                                                                                 Babama…

Sırtını Myrelaion Manastırı'nın* soylu ölülerine, yüzünü seni bin bir maceraya davet eden Propontis'e** dönmüşsün. Ellerini başının arkasında kenetlemiş, her defasında en az birini sokağa yuvarladığın kiremitleri hiç umursamadan öylece gökyüzüne bakıyorsun. Az sonra komşu kadınlar seni görüp, annene haber uçuracaklar. Tabii hemen ardından temiz bir dayak gelecek Melek Hanım'dan, biliyorsun. Boşver, seni anlıyorum, şu manzara yediğin sopaların topuna bedel. 

Kim ne dediyse seni çatıdan indiremedi değil mi? Çünkü senin ruhuna dar geliyor sokaklar, Yürümek veya düşmekle değil, sadece uçmakla ilgileniyorsun. Başka ihtimallerin hayaline daldığın yer burası, senin gizli sığınağın. 

Bir kere çatıda rüzgar bambaşka. Hele denizden estiğinde öyle güzel ki, kıvır kıvır saçlarının arasında dolaşırken seni seviyor gibi olmalı. Sana bakarken havalanıp gideceğinden korkuyorum, küçücüksün, zayıfsın... Yazın leylekler de geliyormuş yanına, öyle mi? Duydum ki etrafta kimseler olmayınca  onlara yemek aşırıyormuşsun mutfaktan.  Artık tel dolapta ne kaldıysa... 

Bugün yine damdasın. Seni seyretmeye geldim. Bütün dikkatin denizin üzerindeki hareketlilikte. Askeri gemiler demirlemiş limanın açıklarında. Çok meraklandığını yüzünden okuyabiliyorum. Pabuçlarını giydiğin  gibi fırladın evden. Gelenler Fransız subaylar. Güzel fırsat Fransızcanı ilerletmek için! 

Sende böyle mi düşündün?

Subaylar senin heyecanından ve rehberliğinden çok hoşlandılar. Birkaç saatlik turun sonunda eve davet ettin onları, hiç tereddütsüz kabul ettiler. Türk evlerinde ikram edilecek bir şeyler bulunması adettendir. Ama şansına daha fazlası var mutfakta; kase kase sütlaç pişirmiş Melek Hanım. 

Mis gibi süt kokan ılık sütlaçları afiyetle yedi subaylar. Onlar teşekkür edip ayrılırken annen belirdi kapıda. Öylece kaldınız birbirinizin gözlerinde. Bakalım nasıl vereceksin boş kaselerin hesabını? Değil öz baban, semtin meczubu Laleli Baba*** hortlasa bu iş köteksiz çözülmez diyeyim sana!

Sopadan kaçamadın ama yine çatıdasın, yanımda. Bacaklarındaki oklava izlerinin acısını alıyor mu bari rüzgar? Komşu kadınlar avaz avaz kapıya gelmeden acele et de az sevilmiş saçlarını uzun uzun okşat aşam serinine. Ne müthiş bir mucizedir ki, düz yolda aksamadan yürüyemeyen sen,  tüm kuşları kıskandıracak kadar  hürsün burada. Kimse anlamamış olsa bile, ben seni gördüm baba.

Topallayan ayağını severim.

 

 

*M.S. 2-4 Y.Y. inşa edilen pagan tapınağı, bugün Bodrum Mesih Camii olarak bilinir.

**Marmara Denizi

***Sultan III. Mustafa Han zamanında İstanbul'da Laleli semtinde yaşayan ve semte adını veren derviş.

6 Mart 2026 Cuma

ELMAS'IN BOYA KALEMLERİ



Helvadere köyü, Atatürk ilkokulu burası. Az ilerisi Danişmentlilerin, birkaç bin yıl ötesi dersen Çatalhöyük insanlarının toprakları. Elmas bu okulda öğrenci, ikinci sınıfa gidiyor. Ucunda bembeyaz kurdelasıyla çift örgülü saçları ve Hasandağ’ın obsidyenlerinden daha parlak gözleriyle zehir gibi hergele.  Geçen yaz ablasına yetişmiş boyu posu, onları ikiz zannedenler bile varmış. Okulda da abisinin rakibi matematikte. Çok güzel resim çiziyor Elmas, çiziyor çizmesine de her gün değil; okuma bayramında öğretmeninin hediye ettiği boya kalemleri bitsin istemiyormuş.

 

Elmas’la geçen hafta göl kenarındaki alabalık lokantasında tanıştık. Ablasıyla birlikte nenesinin yaptığı bez bebekleri satıyorlardı. İki küçük kızı ve sepetlerine doldurdukları bebekleri görünce buralardan İstanbul’a götürebileceğim en naif, en güzel hediyelik başka ne olabilir diye düşündüm. Elmas ve ablası Nazlı’yla beraber seçtik bebeklerimi. Parasını öderken kızlarda bozukluk yetişmeyince sorun olmadığını söyledim ama, daha dur ne gerek var diyemeden Elmas “ben bi koşup gelirim bakkala” dedi. Ufacık avucundaki kırış buruş paraları güzelce dizinde ütüleye ütülete, Atatürk resimlerini üst üste koyarak uzattı bana. Çok hoşuma gitti intizam severliği.

Kızlara helva ve çay ikram ettik. Hep beraber sohbet ederek yedik helvalarımızı. Ne ertesi gün ve  ne de daha sonraki günlerde onları göremedim. Garsona sordum. Babaları lokantanın alabalık tedarikçisiymiş. Kızlara da sadece Pazar günleri bebek satma izni veriliyormuş. Ama pek tatlılarmış, tüm çalışanların gönlünü fethetmişler, özellikle de Elmas. Garson bana tuvaletlerin olduğu yerde lambiriye asılmış resmi Elmas’ın yaptığını söyledi. 

 

Tuvalete birkaç gittiğim halde resmi görmemiştim. Garson söyledikten sonra ellerimi yıkama bahanesiyle Elmas'ın resme bakmaya gittim. Gittim ama masaya dönemedim. Öylece mıhlandı bakışlarım çerçeveye. Hasandağ’ın kendisinden bile güzeldi resmi. Elmas zirvesi karlı, etekleri çiçekli çizmişti dağı. Üstelik o çiçek bezeli yamaçlara karışmıştı dağı seyreden iki küçük kızın elbiseleri! 

Masaya döndüm. Duygulanmıştım. Bundan sonra Elmas’ı tanımamış, onun gözleriyle Hasandağ’ı görmemiş gibi devam edemezdim. Ertesi gün okula uğradım. Bakkaldan aldığım gofretleri ve balonları öğretmene teslim ettim. Uygun zamanda dağıtırdı çocuklara. Sonra nedir okulun eksikleri sordum. Sağolsun tek tek anlattı. Aslında pek bir şey eksik değildi ama fazla bir şey de yoktu. Sanırım ne dediğini kendimce anlamıştım. Elmas’la bir iki defa daha denk geldik İstanbul’a dönmeden evvel. Sonuncusunda ona on tane üzerinde pul ve adresim olan boş zarf verdim. Eğer isterse yaza kadar mektuplaşabileceğimizi veya resimleşebileceğimizi, bu da ne demekse o an uyduruvermiştim işte, söyledim. Tabii isterse. Ses etmedi Elmas, ama bi düşürdü yüzünü. Vedayı sevmedi diye düşündüm o an. Tokalaşarak ve sarılarak ayrıldım kızlardan, bi de azıcık gözlerim dolmuş olabilir.. 

 

İstanbul’da hazırladığım kağıt ve boya kalemleriyle dolu koli Helvadere’ye vardıktan birkaç  hafta sonra Elmas’dan ilk mektup geldi. Çok heyecanlandım. Resim yapmıştı Elmas, yine Hasandağ vardı fonda, kocaman, görkemli. Fakat bu defa azalmıştı zirvedeki kar ve resimdeki iki küçük kızın yüzleri artık dağa dönük değildi! Yine çiçekli elbiseler giymişlerdi ve kocaman gülüyorlardı. Şapkalı, elinde mala ve fırçasıyla biri daha eklenmişti  resme. Beni çizmişti Elmas!

 

Hayatım boyunca yaşadığım en güzel ve muhtemelen de tek resimleşmeydi bu. Hemen üstümü değiştirip resmi çerçeveciye götürmek üzere evden çıktım. Sokakta kendi kendime gülerek mırıldandım, resmi kesinlikle salona asacaktım.