Budist inanışa göre Dünya’ya bedenlenirken hastalık, ızdırap, acı, keder ve elbette ölüme “evet” diyoruz. Öyle bir okul ki burası, illa kabul edilelim, muhakkak mezun olalım diye ancak aklını yitirmiş ruhların tamam diyeceği deneyimlere bayıla bayıla rıza gösteriyoruz. Neden? Ruhun sonsuz huzura kavuşmasında son aşama burası da ondan. Dünya’yı deneyimlemeden, insan bedeninde karma yaratmadan yaşamayı öğrenmeden o sonsuz huzur yok! Budizm insanın dönüp dönüp hayata ve kendine dolanmasına samsara diyor. Nirvana öncesindeki dönemde hepimiz dolap beygiri gibi tekrar tekrar benzer yolları arşınlıyor ve her defasında bütünlemeden kaldığımız konuları bu defa sahiden görmek, anlamak niyetiyle bir daha bir daha bedenleniyoruz. Yani onlar, Budist kardeşlerimiz buna inanıyorlar.
Ben mi? Beni geç, sen neye inanıyorsun?
Bi kere kabul et, Dünya sevinçten kıçımızın tavan yaptığı bir yer değil, üstelik nedir ne değildir kafası epey geç geliyor. Yani velevki yaşadıklarını damıtsan, deniz derya olsan, okuyup yazsan bile birkaç cümle elde etmek asla kırktan evvel gelen kafa değil. Kaldı ki herkese böyle bir an gelecek diye vaat yok. Mal gibi gelip mal gibi gideni bol gezegenin. Buna da nefse yenilmek, dünyevi oyunda kaybolmak diyor tasavvuf. Yani Budist bakışın bizim buralardaki meali bu: tasavvuf. Her hayat yeni bir perde, yine perde!
Konumuza dönersek her iki sistemde de intihar sevilen bir şey değil. Eğer doğru anladıysam böyle bir seçim yaptığın an “game over” diyorlar ama samsaradan farklı olarak tüm kazandıklarını siliyorlar ve ennnn ama ennn başa sarıyorsun! Bu da cezamı ya, boşver denilebilir malum zaman da dünyevi bişi ve binlerce hayat belki on dakika sürdü? Yine de ben risk alamıyorum. Ölümün son olmadığa epeyce emin olsam da samsara meselesi canımı sıkıyor. Eğer sezgim bu yönde olmasaydı yıllar önce Şeytan Sofrası’ndan aşağıya bırakırdım kendimi.
Sırf insan oyunu anlasın, kavrasın diye var bütün o sutralar, kıssalar, ayetler. Ama öyle hemen hop diye değil, sırlamışlar harfleri! Kendileri telef olup oyunu giderayak çözerek nefes alanlar, bize bişiler bırakmışlar ama toprağa koyar koymaz boy veren çiçekler gibi değil… Öncesinde toprak bilmek, bitki bilmek gerekiyor ki, o an geldiğinde burnunun ucunu görebilesin. En yakınına saklıyorlar hazineyi, sen diğer evlerde aranırken evine, bahçeleri kazarken balkondaki saksına, hatta belki ceketinin cebine! Biricik değil hakikatin yeri yurdu ama besbelli çok yakın, çok yalın. Hakikat ensende misal.
İnsan bedeninde hastalığa evet demiş olmamıza inanamıyorsun değil mi? Önceleri bende inanmamıştım. Ama şifanın gücü başka nasıl gösterilebilir ki? Peki sevinç? Kalbinden taşan sevinçler, gerçek gözyaşları derin bir kederin yaşanmadığı yerde fark edilebilir mi? Ancak zıttıyla idrak eden insana ışığı, sevgiyi, şifayı, kendi kudretini anlatmanın başka bir yolu olsaydı bütün bunlar seçilir miydi?
Tanrı zalim mi? Bilmem, saklambaç oynarken gözlerini yummanı isteyen arkadaşın zalim miydi? Veya körebe? Yağ satarım bal satarım? Bence Tanrı oyun kurucu sadece, O da seninle gülmek, eğlenmek, bilmek, bilinmek istiyor. Hepsi bu.
Tanrıyı bırakalım bence, onun varlığı yokluğu, yeri, kuralı herkesin kafasında bambaşka. Konu biziz, bize verilen süreyle, ki o da bilinmez, ne halt edeceğimiz? Oyunu nasıl oynayacağımız? Yedek oyuncu mu olacağız, başrol mü?
Misal ben, ben genellikle yardımcı kadın oyuncuydum şu güne kadar çünkü başrol için hiç fırsatım olmadı. Her defasında bir başka başrol eteğimden çekti ve ben nedense itiraz edemedim. Yıllar yılları kovaladı ve öyle bir an geldi ki artık istesem de o başrolün bana verilemeyeceğini daha doğrusu bazı başroller için yaşlanmış olduğumu anladım. Anne olmazdım artık. Elinde taze çiçeklerle bayırlardan yuvarlanan genç kadın da olmazdım. Veya sörf yapan? Benim için kalan roller tüm tüylerini yolup, yeniden doğan kartal rolleriydi. Anladın di mi? Son dakikada çark etmiş elli plus deyze rolleri hala müsaitti ama sadece onlar.
İşte böyle bişi çocukluğa saklanmayı bırakıp büyümek; gerçeği olduğu haliyle görmek! Şimdi sana bi soru kendi başrolün için hamle yapacak mısın, yoksa yedekte pas diyecek ve samsara gereği bir tur daha dönecek misin? Neyi seçersen seç, bu hayatta ve diğerlerinde unutma ki her defasında aynı şeylere talip olarak bedenleneceksin gezegene. Acı, ızdırap, hastalık, keder ve ölüme evet diyerek geleceksin. Mezuniyet tezi gibi düşün. No pain, no game falan.
Yani ben böyle anladım, sen kendi baktığın yerden ne gördün bilemem ama üşenmez yazarsan ne güzel olur, belki azıcık hızlanırız? Malum zaman da belli değil….



