Dün spor salonunda set arasında Mehmet Ali Hoca ile hamstriglerime bundan sonra nasıl davranmam gerektiği konusunda sohbet ederken daha önce de bahsettiği bir makalesi gündeme geldi; "Esneklik Seksilik Değildir." Göndermesini rica ettim, okudum. Siz de okumak isterseniz linkini aşağıda paylaşacağım. Haklıydı, esnek olmakla seksi olmak arasında düşünüldüğü gibi bir bağ yoktu ve tabii tantra kamasutra değildi ve tüm o pozlar da sadece seks değildi.
Makaleyi okudum. Üzerine kendi bedenimle kurduğum veya kurmaktan kaçındığım ilişki üzerinde düşünmeye başladım. Yıllarca aralıklı da olsa yoga deneyimlemiş, hatta işi ilerletip dersler vermiş, eğitimler açmış konumumdan azıcık geri çekilerek kendimi seyrettim. Tam olarak neydi yaşadığım? Neyi eksik yapmıştım? Nerede derinleşirken, nerelerde boğulmuş veya karaya vurmuştum!
Evet, görünen o ki kendi algısının kıyısına vurmuştu zihnim. Biliyorum çorba olacak herşey ama iki yıldır dilime pelesenk olan Yunus kıssası da inanın tüm bunlarla çok bağlantılı. Çünkü Yunus'un balinanın karnında geçirdiği rivayet edilen o karanlık günlerde tek bir zikir dökülür dilinden "ben kendine yazık edenlerdenim, affet yarabbim!"
İnsana diğerleri yazık etmez, hele Tanrı, haşa! İnsan kendi sarmalında, kendi ipliğini dolar boynuna, bandını bağlar gözüne ve bizzat elleriyle yazık eder kendine. Kimse ışıkları kapatmamış, hiçkimse elimizi kolumuzu bağlamamıştır. Aslına bizi balina falan da yutmamıştır. Velevki yutmuştur, kusar! Balina her zaman kusar.
Gurjiyef uzun arayışlar sonucu toparladığı öğretisinde "insan hapisaneden kaçmalıdır" der ve kaçışın matematiğini sunar kendince; dans, dua, egzersiz ve meditasyonlar... Gelmiş geçmiş tüm inanç sistemlerinde bedensel kımıldama, nefes egzersizleri ve dua vardır. Üşenmezseniz bakın, ben baktım. Yeminle durum budur.
Peki öyleyse toparlayalım, benim zihnim neden vurdu algımın kıyısına?
Benim neslimde herkes olmasa da pek çok genç insan özellikle de kadınlar cinsiyet ayrımcılığı savaşında eşitlik sağlayabilmek uğruna cinsiyetsiz tavırları benimsediler. Kıyafetlerimiz olabildiğince sade, saç ve makyajdan anlaşılan da en fazla temizlikti. Tırnaklarımızı ve saçlarımızı bakımlı tuttuğumuzda yeterince güzeldik. Hazin olan ise konu benim cephemde çarpı iki olarak yaşanıyordu çünkü babam yoktu ve daha fenası saçlarım kızıldı! Çok güzel miydim, değil miydim pek önemli değildi ama kızıldım maalesef. Demek ki daha fazla saklanmam gerekiyordu.
Babam ölmeden önce dans ediyordum. Baleyi çok sevmiştim. Fakat şimdi şimdi anlıyorum ki başında erkek olmayan evin kadınlarına sözsüz bir baskı vardı bedenleriyle ilgili. Çocuk yaşta o baskıyı sezdim ve kabul ettim. Annem kabul etmişti.
Aradan geçen yıllarda hiç beden konuşmadık. Buna benim adet dönemim de dahil. Bedenim hakkında konuşacak kimsem yoktu. Annem konuşmuyordu çünkü muhtemelen onunla da konuşan olmamıştı. Ben de kafamı doldurmaya başladım. Madem annem kadınlığımızı sahiplenmiyordu, o hale bende babamın kızı olurdum, babasının akıllı kızı. Akıllıydım ben, aklım vardı, memem olmasa da olurdu. Oysa babasından doğan Athena'nın bile memesi vardı.
Konu basit değildi. Erkek egemen dünyada güçlü bir adamın kızı veya eşi değilseniz, silahlarınızı yedi yirmidört bilemek zorundaydınız. Ucuz olmayacaktınız, kolay erişilebilir olmayacaktınız. Elalem durmaksızın ne olmamanız gerektiğini fısıldıyordu ve tüm o cümlelerden anladıklarımı birleştirdiğimde ortaya çıkan şey hiç hoş olmadı: Medusa!
Donmuştum. Duygum donmuştu. Bedenim donmuştu. Tiyatroyu bıraktım, çünkü bedenimle bağ kuramıyordum. Metin deşifre ederken aşırı mutluydum fakat sahneye çıktığımda taş kesiyordum. Duygumun bedenime inmesine izin veren sisteme muhtemelen hatırlamadığım bir noktada ambargo konmuştu. Bütün bunlar kararlarımı ele geçirmeye başladığında on beş yaşımdaydım.
Tiyatro maceramı başarısızlık öyküsü olarak kişisel tarihime not düştükten sonra okumanın suyunu çıkarttım. Üniversite bana iyi gelmişti. Bölümümü seviyordum. Her ne kadar annem tarafından tebrik edilmesem, bir tek gün bile onaylanmasam da arkeolojiye bağlanmıştım. O da benim gibi donmuştu, durmuştu, unutulmuştu ve gelip biri bulsun diye bekliyordu. Benziyorduk.
Birkaç sene Anadolu'nun, hatta suların altını üstüne getirdikten sonra o çok aşık olduğum eğitim hayatımda da cinsiyet ayrımcılığı karşıma çıktı. İtaat bekleniyordu. Koşulsuz itaat. Tez danışmanın sabah on Taksim'de otel lobisinde ol diyorsa olacaktın, bir saate bende ol diyerek seni evinde sabahlığıyla karşılıyorsa görmezden gelecektin.
Aynı dönemde çok daha fenasıda hayatlarına evin çocuğu gibi girdiğim yerlerden kocalarını kıskanan kadınlar tarafından hırpalanarak uzaklaştırılmaktı.
Arkeolojiyi başarısızlıklar listeme not düştükten sonra yavaş yavaş şişmanlamaya başladım sanırım. Korunmak, örtünmek, göze hoş gelmemek iyi bir seçenek olabilir gibi gelmişti. Bende öyle yaptım. Gerçi bu seçim evlenmemi engellemedi ama bir sene dolmadan kocam Medusa olduğumu anladı. Onu da taşa çevirmeyi başarmıştım! Gerçi bu şahsi başarım mı hala emin değilim, muhtemelen onun kumaşı da böyle bir oluşuma çok uygundu.
Yogayla iyice tombullaştığım dönemde uyku sorunuma çözüm ararken denk geldim. Aşk dolu üç yılın sonunda bu konuda okumaktan, öğrenmekten ve uygulamalardan çok mutluluk duymaya başladım. Değerli bir usta bulmuştum kendime ve onun anlattıklarını saatlerce dinliyor, ne okumamı önerirse ikiletmeden okuyordum.
Fakat malumunuz aşkın ömrü vardır. Üç yıl sonra bu camianın da arazlarına vakıf olmaya başladım. Ne kadar görmezden gelsem de yerine oturmayan parçalar vardı...
devam edeceğim..