18 Haziran 2026 Perşembe

YAVAŞTAN YAVAŞTAN GELEN YAZ.

 


Günaydın,

Elbette kargalardan az evvel, güneş doğduktan hemen sonra açtım gözlerimi. Aslında gözüm açılmıştı, sadece yataktan çıkmakta zorlandım. Şimdi iyiyim. Karnım tok, kahveler içildi, hatta akşam yemeği bile yapıldı. Bundan böyle günün kalanında okur, yazar, yıkanır ve spora giderim. Sonra akşam olur ve birgün daha yaşamış olmanın şükrü, teşekkürüyle tertemiz çarşaflara uzanırım. 

Aslında ne kadar basit bakıyor ve her zaman olacakmış, zaten hakkımızmış gibi hiç üzerinde düşünmeden tüketiyoruz hayatı ve getirdiklerini. Kim veriyor bize bu sabah içtiğimiz kahvenin yarın sabaha tekrarı olacağı garantisini? Ya temiz çarşaflar... Yemek yiyebilmek, daha da önemlisi yapabilecek parayı ve gücü bulabilmek..

Teyzem aylardır yatalak. Çarşafları kah temiz, kah pis... Karnı bazen tok, genellikle aç. Kendini yıkayamıyor, besleyemiyor. Öfkeli, çaresiz, daracık odasında ne ölü, ne de diri... Nasıl bir sınavdır bu izlediğim hem anlıyor, hem de hiç anlayamıyorum. Hayat kalıcı, insan geçici eyvallah. Peki dengeler? İdrak? Kabul bu hikayenin neresinde?

Ömrü boyunca herkese iyilik yapmış bir insan. Duasını, parasını, zamanını esirgememiş. Sevmiş, sevilmiş. Şefkatli. Cömert...

Belki ufacık bir hata? Dengeleri bozmuş olabilir mi? Sonsuz vermek, kendini yok edesiye vermek... Önceliklerinde asla maddenin olmaması... Bilmiyorum. 

Yaz yavaş yavaş yükselirken içimdeki telaşlı sıcaklık da artıyor. Teyzem yaz sonunu görebilecek mi? Bu yatarak geçen zaman uzadıkça neler deneyimleyecek? Bütün bunları izlerken ben nasıl eşlik edeceğim? Hiç bilmiyorum. Hiç bilmek istemiyorum. Umutsuz bir yerden en iyisi için dua ediyorum. Allah'ın kolu kanadı altında teyzem ve kendim için de merhametli sığınaklar olabilsin diliyorum.

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANLAM ARAYIŞIYLA GEÇEN ELLİ YILIN ARDINDAN EYLEMDE HUZUR BULMA HALLERİNE HOŞGELDİK!




 

 

BÜYÜKLERİMİZ "nerede hareket orada bereket" der. Hatta İşleyen demir ışıldar, tebdili mekanda ferahlık vardır da der aynı büyükler. Onlar kimdir, nerede yaşarlar hiç bilmiyorum. Tek anladığım arada bir ortaya çıkıp, birkaç kelam edip kayboldukları. Artık in  midir o büyükler yoksa cin mi  orasını sır. Ama var bi büyükler meselesi, orası kesin.

Şahsen kendileriyle tanışmadım. Tanışmış ve kim olduklarını anlamadıysam da affetsinler. Sadece, yaşım ilerledikçe sağa sola bıraktıkları kelimeleri daha bir görür, duyar oldum. Sonra bir an geldi Hansel ve Gretel'in ormanda takip ettikleri kırıntılar gibi büyüklerin kelimeleri beni bana götüren yol oluverdi. İnsan bir kez duymanın ötesine geçip idrak edince, mananın kokusu doluyor ciğerlerine. İşte, o Kaf Dağı ardındaki büyüklerin sözleri tam olarak böyle bence; önce kulağına, oradan ciğerine doluyor insanın ve malumunuz ciğerden kalbe düşüş an meselesi!

Velhasıl sezdiğim şu ki, büyüklerle kontak iyidir. Fakat biz istedik diye olmaz, zamanı onlar belirler. İnsan bir kere büyükleri duyup, kendine bağlandı mı oradan, yani kendi merkezinden diğerleriyle iletişim çok daha kolay. 

Sabah sabah yine kendine dolandı Elvan diyorsanız, yanılıyorsunuz, benimki olsa olsa çözülme hali, dolanma değil. Çünkü filmi geriye sararsanız hepiniz kendi hayatlarınızda açıkça göreceksiniz ki, yaşama sevinci, içsel neşe, yaratım gücü daima kımıldamakla, hareketle gelir. Canlılıkla kımıldamak arasında delice bir ilişki var. Tantra, sema, spor, toprakla haşır neşir olma, sanatsal veya zaanatla ilintili üretim... Özellikle elleri aktif kullanmak, mesela yemek pişirmek ve sonrasında gelen genişleme hissi. Ya da dip köşe temizliğin garip, adını koyamadığımız hazzı? Ne ola bütün bunlar?  Peki bağ bozumu ne? Hasat şenlikleri? Kına geceleri? Lohusa şerbetleri? Ne bütün bu sırlanmış kımıldamalar?

İnsanın kendine ulaşmasının binbir yolu elbette vardır fakat en kestirme, en dolaysız olan hareket etmek! Bunu ben söylemiyorum, zatımın keşfi falan da değil sadece fark edişim diyebilirim. Anlamlandırmaya çalışmak aşırı saçma, fazla nafile bişi. Diğerinin duygusunu, düşüncesini anlamaya çalışmak, eylemine kılıf aramak boş, bomboş işler. Neyse işte tek tek yazamayacağım, hepsi, bütünü deli saçması. Zihin koskoca ömrü böyle çer çöp şeylerle dolduruyor. Buna da dünyevi olana, nefse yenilmek diyoruz. Muhammedi inançta anlatıyor ya imam üç defa seslenince hakkın rahmetine kavuşan zat tabuta kafayı vurup "ha s.tir öldüm!" diyormuş. Hah bildin mi? Hal o hal genellikle. Uyanmanın en geç, en vah hali ölüm! O yüzden hep o, ölmeden evvel ölünüz mevzuları.

Ben ne zaman neşelensem ama sahiden, içtenlikle neşelensem altında kesin hareket vardır. Taşınma, dans, yoga, spor, yüzme, yürüyüş, seyahat, mutfakta kaybolma, ev temizliği, tarlada ot yolma, sevişme, öpüşme, sarılma ve benzeri herşey. Elbette mekana, zamana ve kişinin dünyevi biriktirdiklerine göre kımıldama değişir; bana yoga olur, sana namaz, diğerine balık tutma. Orasını ben bilemem. Yunus'a odun toplama olmamış mı? İdris'e dikiş dikmek? Mecnun'a beşeri aşkla çöllere düşmek, Ferhat'a dağları delmek? Tam olarak bu işte; insanın beden, zihin ve ruh arasındaki harmoniyi yakalamasının biricik yolu kımıltı.

Cümlesi var yahu, kader gayrete aşık derler!

Bunu modern tıp da onaylamaya başladı. Ruh sağlığı nanay olanlara seyahat et, müze gez, yüzmeye git, ormanda dolan demeye başladılar. Kuzey Avrupa ülkelerinde bu şekilde reçeteler yazılmaya başladı. Türkiye'de belli bir kesime zimmetlediğimiz zikir, döndü dolaştı nefes egzersizi oluverdi di mi? Diyorum ki eteğinle bluzunu kombinlerken ruhunla zihnini de bedene mi kombinlesen acaba? Ben deniyorum güzel oluyor. Sana kebapçı tarifi verir gibi iyi hissetme hallerine dair reçete vermek elbette haddim değil ama şu mini minnacık keşfimi de yabana atma, bi düşün bak, içeride sende de benzer bişiler vardır. 

On sene evvel annemi götürdüğümüz nörolog söylemişti; anneniz spor yapsın, dans etsin, eve her gün farklı sokaktan gitsin, ezbere düşmesin demişti... Yaşıtlarıyla sosyalleşsin. Çayını evde değil, pastanede içsin... Annem mi? Hiçbirini yapmadı. Yavaş yavaş kımıldamaya dair tüm eylemlerini evle sınırlamakta ısrar etti. Sonuç şu an için çok iç açıcı görünmüyor. Çünkü eylem azalıp, belli alanda sınırlı sayıya düştükçe beden ve zihin kapasitesi doğru orantılı olarak geriliyor. Anneme bakarken sadece onu değil, olası geleceğimi de seyrediyor ve kaderi daha olumlu biçimde yazmaya gayret ediyorum. İstiyorum ki şu ufacık tefecik blogumu okuyan da nasiplensin. 

Kitlesel uyanış tırı vırı olsa da sen, ben, bizim oğlan beraberce uyanabiliriz. İyi de olur, uykunun rehavetine dönenen olursa aramızda, ki olacaktır, hemen dürtüveririz. Olmaz mı? Olamaz mı? Bi düşünsen şu kımıldama işini?




13 Haziran 2026 Cumartesi

KİM KURMUŞ DA DENİZLER KUDURMUŞ?

 






Kimsin sen allasan deseler sabah sabah ve aniden; aşık olduğu adamla evlenememiş, sevdiği kentte yaşamayı becerememiş, bir kez olsun kendini seçip, seçiminin arkasında duramamış, tezgahtan boğaza atlayıp kaderinden kaçamamış palamut. I ıh mı? Öksesiz daldan havalanamamış ürkek serçeyim o halde. Bildin mi beni? Hani şu eski kalıplara yeni karışımlar döküp, sonra niye dibi tuttu kekin diye kafası bulanan?

Derinimde öyle paslı puslu, öyle dolanıklı bir his var ki, durmadan "sen her yaşamda zoru seçtin; yapış yapış ökseye sarılmayı, denizi uzak  sanmayı, acıdan donmayı!" diyor. Öyleyse sorarım o hisse, benim sevmekten, güvenmekten, bağlanmaktan yana otobandan şansa kurtulmuş kedi yavrusundan  ne farkım var? O ne kadar iknaysa güvende olduğuna al benden de o kadar; ne eksiğim, ne de fazla, kilomdan başka!

Evet şaka yapabiliyorum. Fakat gülümseyecek yerlerime beton döküyorlar uykumda ve o sebepten her sabah dudaklarımın kıvrımında öbeklenmiş, beton kırıcı kuşların sesiyle uyanıyorum. Bedenimi hayata ikna etmek o kadar meşakkatli iş ki, çoğu zaman zihnim ve ruhuma sözüm geçmiyor, onları balkonda bırakıp çıkıyorum evden.

Rüzgar eken fırtına biçer derler, ister istemez merak ediyor insan, ne ekmiş olabilirim dönümlerce anlamsızlık biçmek için? Belki de düşündüğüm kadar anlamlı olmak zorunda değildir hayat? Belki sadece öylesine denk geldiğimiz yüzlerce hatta binlerce olasılıktan biridir eteklerimiz tutuşa tutuşa ataletle oturuşumuz? Kim bilebilir ki gerçeği? Hem ne malum başka bir evrende üç çocuklu, sabah güneşten önce uyanıp bahçesini sulayan, ailesine sofralar kuran mutlu bir anne olmadığım? Ya da hiç medeniyet görmemiş isimsiz kabilenin ot toplayan ninesi?

İkna oldum, yaşam sadece kurgu! Kimin? Kurabilenin.

Devamı başka sabaha...







10 Haziran 2026 Çarşamba

WIFI PEOPLE

 

Bazen kendimi mi kandırıyorum yoksa sahiden yaşıyor muyum emin olamıyorum. dahil olduğum insan güruhu nicedir toplumun bağlayıcı, birleştirici özelliklerinden uzak. En içerideki çemberden, metroda tesadüfen yanımda oturan dış kapının mandalına kadar herkes kendi galaksisinde. Galaksi diyorum bak, dünya bile değil, o kadar uzağız anlayacağın. Bu konuda epeydir yalnız, bildiğin dımdızlak hissetmekle beraber, son yıllara deneye yanıla kendime benimle benzer rahatsızlıklardan müzdarip insanlar buluyorum. Bazılarıyla bilardo topları gibi hızla çarpıp uzaklaşırken, kimileriyle de sakin sakin yuvarlanıyorum sahilde. İyi ki, ama iyi ki varlar di mi? Yoksa ne yapardım ben şu koskocaman evrende?

Herkesin kulaklığı var. Müziği, videosu, olmadı kitabı. Ama öyle bi havadaki gariplerim zannedersin görünmezlik pelerini var diğer herkeste! Burada garip benim aslında di mi? Çünkü görünmez olan benim! Onlar sağa sola çarpabilir, kapı önlerinde durabilir ve canları ne isterse yaparlar. Sosyal yaşam? Ortak yaşam? Bilmiyor, inanmıyor ve en fenası umursamıyorlar!

Kocaman görünmez bir ağ atılmış üzerlerine ve o wifi ağı sayesinde canlı olduklarını zannediyorlar. Fakat bu bir zan! Canlı falan değiller. İnternet siparişiyle yemek yerken, dinlenme müziğiyle uyurken, spor hocasını cep telefonuna bağlarken nasıl canlı olabilirler ki?

Benim neslim için yangından kaçmak için son alarm, bu wifiye bağlı zombiler bizi kıtır kıtır yer. Çok korkuyorum ben. Vallahi.

9 Haziran 2026 Salı

YEDİ KAT ŞİLTENİN ALTINDAN BATAN HAYAT




 Sevdiğim Andersen masallarından biridir Gerçek Prenses ve elbette çocuklara yazılmamıştır pek çok diğer masal gibi. Derdi de söylemi de bambaşkadır. 

Masal ormanda kaybolan genç bir kızın, üstü başı perişan halde komşu ülkenin sarayına gidip, yardım istemesiyle başlar. Sıradan bir yolcu olmadığını, aslında prenses olduğunu söyler kraliçeye. Masal da burda başlar; oğluna uygun eş arayan kraliçe sınava tabi tutar genç kızı ve ona tertemiz kıyafetler verir ve oldukça konforlu, bir değil, iki değil tam dokuz kat şilte serilmiş efsane bir yatak hazırlatır.

Ertesi sabah Kraliçe kızı ziyaret eder ve iyi uyuyup uyuyamadığını sorduğunda beklenen cevap gelir, uyuyamamıştır genç kadın. Çünkü kraliçenin şiltlerin en altına koyduğu bezelye tanesi gece boyunca canını yakmıştır!

Şimdi soruyorum prenses kim? Kraliçe kim? Bezelye tanesi kim? Veya ne? Ve Dünya niçin soylu bir ruh için bu kadar acı verici??

3 Haziran 2026 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN GÜZELLİK




 


Günaydın:)

Baharda az yazdım belki, bazen yaşamak yazmanın önüne geçiyor. Ama şimdi yaz, şimdi yazmak mevsimi. İçimde erken, daha erken, mümkünse tüm canlılıkla birlikte uyanma hissi var. İstiyorum ki hep beraber uyanalım ve hep birlikte selamlayalım güneşi, günü, geleni. 

Gönlümüzü duymak, onun söyledikleriyle hizalanmak ne zahmetliymiş. Zihnin bir adım geride durması gereken yerleri sezebilmek, "hadi sen azıcık dinlen" diyerek o en derin sese, iç sesimize izin vermek... Anlatamadım di mi? Normal, zira anlatılamayan "şey"ler listesinde bu vaziyet, ondan. Ama anlarsınız siz, herkes bilir aslında o bağıran fısıltıyı, hayatın bir yerinde avaz avaz susan parçasını. Bilmez mi?

İşte o sesle uyanıp çıktım evden. Yine o sesle gittim güllerin yanına. Sabah esintisiyle, koku hangisinden geliyor bilmeyerek gülümsedim her birine. Sonra banka oturdum, kahvemi doldurdum ve canlılığın bir parçası olmanın ayrıcalığını hissettim. Sahici, canlı ve bütün.  Aferin dedim kendime, şu an kaçmazmış ve sen kaçırmadım, aferin sana. Aferin an içine yerleşebilen varlığına dedim. Sanki elimi ağzımdan içeri sokup içimde yüreklendirilmeye aç, takdir görmeyen özümü, aslımı sevip okşadım.

Yaz demiştim değil mi? Yaz yazmak, kendiliğinden akmak için güzel mevsim:)





29 Mayıs 2026 Cuma

ALDIN, VERDİN, ALDIN, VERDİN SEN BENİ DAİMA YENDİN HAYAT!




 

İyi bayramlar herkese. Siz ne kurban ettiniz bu bayram? Asla yapamam, olmaz veremem, versem eksilirim, yolumu bulamam dediğiniz neyi, hangi huyunuzu, alışkanlığınızı, yanılgınızı kurban ettiniz? Hiç di mi? Birileri kazan kazan et kaynattı, tabak tabak yaladı yuttu. Kimileri de hayvan boğazlamadı diye aferin dedi kendine ve egosunun tüylerini taradı sabahtan akşama.

Ben mi? İkisini de yapmadım. Ne hayvan kestim, ne de aferin dedim kendime. Fakat affettim herkesi, haklılığımı kurban ettim bu bayram. Üzerime basanı, emeğimi çalanı, zamanımı çarçur edeni, duygumu hiçe sayanı, fikrimi görmezden geleni affetim. Sanmayın eve alırım seri katillerimi, alarm taktırdım kalbimin tüm kapılarına pencerelerine.

Hayat kısa. Defansta kalmak, anlatmak, anlaşılmayı ummak için sahiden kısacık. Tertemiz bir ruh gelecekse hayatımıza olabildiğince temizlemeliydim evimi, zihnimi, kalbimi. Ona en iyi versiyonumu sunmalıyım elinden tutarken. İşte bu yüzden kurban ettim haklılığımı ve eski kocamın hak senin huzur benim sözüne inanmayı seçtim. O haklı değil, kolaycıydı. Ben galiba haklıyım. En azından benim baktığım yerden. Yine de haklılığımı değil, mutluluğumu seçiyorum bugün. Mutlu yarınları seçiyorum. Ütülü mendil içinde gıcır parayı, şekeri ve gelmekte olan iyi günleri seçiyorum :))

Sen? Hala vaktin var, sende birşey kurban etsen? Edersin belki? Ha?