29 Temmuz 2026 Çarşamba

CANI YANMIŞ KURT MASALI


 

Kucağıma torba dolusu taşbıraktığında sevgili kurt, onları senden ben istemişolmama rağmen eve zar zor taşımıştım. O zamanlar keskin dişve tırnakların sadece kendini savunmak için zannediyordum. Oysa artık biliyorum, senin için paramparça… Sen avcı değilsin, sen kendi tuzağına düşş,canı yanan ve acıdan kendini paralayansın.

 

Yapma kurt.

 

Bak, herkes acını görüp, kalbine doldurduğun taşları iç denizinde sektiremez. Sana yapılan haksızlığı, yapılmasına izin verdiğin, kendini koruyamadın için hala taşıdığın, o kuyruğunun ucuna bağlanmışyüz tonluk haksızlığı, er geç bırakman gerekecek. Kendi canını yakmaya son ver ve hatırla, sen bir zamanlar iyi kalpliydin. Ormanda mutlu mesut gezinirdin. Çiçekler, tavşanlar ve en renkli, en neşeli kuşlar korkmadan sokulurdu sana. Hatırladın mı? Hatırladın tabii ve sana bunları anımsattım diye geçirdin dişlerini etime.Bana kızmak, beni ısırmak yerine, bir daha da hiç kimsenin kalbine taşdoldurmasına müsaade etme olur mu?

 

Yuvana dön kurt. Aynaya bak, hatta uzun uzun bak. En sevdiğine bakarcasına, gözlerini kırpmadan  bi bak. Kendini hatırla, neşene sahiplen. Ben mi? Beni boşver, bende kendi taşlarımı çıkartıyorum en derinlerimden. İnsanın sevdiğine yapabileceği en büyük jest bu değil mi? Ruhunu hafifletmek. Korkma, o taşlarlaseni yaralamaya kalkmayacağım. Uzak bir yere gömerim muhtemelen yada yedi denizin dibine yuvarlarım hepsini. 

 

Son bir şey; tırnaklarını kesmek için acele ettiysem kusuruma bakma, kendini acıtanı görünce içim kaldırmıyor hemen bitsin istiyorum. Artık sen hazır olduğunda kendin halledersin. Ben iyi olacağım, aklın kalıyorsa, kalmasın. Üstelik ikimizi de affettim gitti, yaralı ve acısını öfkeye dönüştürmüşbir hayvandan aldığım ve karşılığını verdiğimilk darbe değildi. 

 

Sağlıcakla kal, bu ormanda ve tüm diğerlerinde… 

 

                                                                                                                 Kırmızı Saçlı Kız

27 Temmuz 2026 Pazartesi

KARŞILAŞMALAR


Duygumu görebileyim diye gerekliymiş o birkaç saniye. Gördüm; mutlu değil, haklı olmak isteyen bakışların hiç değişmemiş. Kilo vermişsin, yaz gelmiş kıyafetlerine ama kalbindeki sonbahar mıh gibi yerinde. Rüzgarsız, güneşi soğuk..

Peki ne bekliyordum? Muhtemelen beklemiyor ama merak ediyordum. Elbette kucaklaşacak değildik caddenin orta yerinde ve hiç birşey yaşanmamış gibi de davranamazdık. Duramazdım durmadım, kafamı çeviremezdim, çevirmedim. 

Sıfır heyecan. Sıfır öfke. Kocaman bir boşluk sadece.

Neyi, niye yaşadığımı anlayacak kadar büyüdüysem de, her defasında oltada çırpınan istavritten hiç farkım yok' Yazık benim içimdeki ufaklığa, yazık aynı oltada çırpınan yüzlercesine...


25 Temmuz 2026 Cumartesi

KİME SORSAN SAMİMİYET PEŞİNDE AMA KİMSE SAMİMİ DEĞİL!

 

İnsanların samimiyet falan istediklerini düşünmüyorum. Bence açıklık  da umurlarında değil, sadece konfor alanlarını korumak istiyorlar hepsi bu. Bence onlar da çok başarısızlar, herkesin kaybettiği bir oyun hayat. Velevki kazandın sandın, öleceksin.

Ölüm takıntım yok benim. Varsa bile, ki olabilir malum insan kendine kördür, sandığınız gibi değil. Benim derdim yaşanmamış hayatla; yanımdan, elimden usul usul kayan, öylece bakakaldığım dakikalarla. Yıllardır ne vakit donduğumu, ne sebeple oyundan çıkıp, hangi korkumla kendimi seyirci koltuğuna zamklandığımı anlamaya çalışıyorum. Kopmuş kuyruğuna rağmen hayatta kalışını hayretle izleyen yavru kertenkeleden hiç farkım yok zaman karşısında. Şaşkınlıkla, çaresizce izliyorum ve birgün yeniden oyuna katılabilmeyi umut ediyorum. Belki çoktan yepyeni bir kuyruğum var ama ben onu algılayamıyorum.

Çevrem hiç yüreklendirici değil, tanıdığım herkes içinde yalnız. Kimi aşırı sosyal, bazısı işkolik ya da ailesine adanmış... Eğlence düşkünleri, oburlar, bağımlının her türlüsü bende! Eş dost yelpazem dehşet verici. Ama güzel olan ne biliyor musunuz? Bütün bu olanlar gerçek, bu insanların çoğu mışıl mışıl uyuyorlar. Onların Hora Usta'yla bir dertleri yok. Zamanın başladığı yeri muhtemelen hiç merak etmiyorlar. Anın içinde yüzmek gibi manyakça takıntıları da yok. Yeter ki uykuları bozulmasın, oyuncakları da ellerinden alınmasın.

Son cümleler küçümsemek değil, daha çok imrenmek ve anlayamamak... Benim sorunum ne? Neden bu kadar rahatsız oluyorum göründüğü gibi olmayan insanlardan? Neden beni hayal kırıklığına uğratabilecekleri kadar yaklaşıyorum onlara? Belki de doğada yalnız takılan hayvanları izlemeliyim? Kimbilir belki ben sürüsü olmayan hayvanlardanım? Sanmam. Tümden insansızlık istemem. Sadece gerçek ilişkilerden azına isyankarım. Yüzüme söylenemeyenin ardımda dillenmesinden bıktım. İnsanların kendi doğrularına sımsıkı tutunması, şahane yönettikleri hayatlarına beni de eklemeye çalışmaları aşırı yorucu geliyor. Muhtemelen fazla düşünüyorum. Belki de bir film izler gibi izlemeliyim ve o karedeki karakter hakkında nasıl sahne geçtikten sonra düşünmüyorsam insanlara da fazla anlam yükleyip ne kendimi ne de onları bunaltmamalıyım. Muhtemelen çıkış bu.

Diyorum size, kimse samimiyet falan istemiyor. Güzel bir sofralık şarap gibi yemeğe eşlik edin istiyorlar o kadar... Peki ben ne istiyorum? Oturduğum koltuktan kalkıp, içeride ve dışarıda çok daha sahici bir yere taşınmak! bBen artık kuyruğumu alıp buralardan gitmek istiyorum!

22 Temmuz 2026 Çarşamba

NEDEN KİŞİSEL GELİŞİM YALANI BU KADAR TUTTU?

 

Hep söylüyorum, adı üzerinde, "kişisel gelişim" yani öyle kamyonet dolusu kadınla inzivalarda gelişemezsin! Sadece kendi deneyimlerinden ilham alarak, onları talihsizlik öyküne eklemekten vazgeçtiğinde ve elbette eğer istersen zaman zaman diğerlerinden ilham alarak mümkündür değişim, dönüşüm fakat bu her zaman şart değildir. Diğerleri  ne çok anlam yükleme, varlıkları şart değildir. Onlar belki tekeri döndürür ama yolculuk senindir. Aslına bakarsan çoğu zaman iki taşın ortasından fırlamış, varoluşta senden bile küçücük  karahindibağ onlarca kitabı, bir o kadar kursu, eğitimi, kampı ve özellikle kadının kadının yarasını yaladığı çemberi bombalayabilir. Üstelik topsuz tüfeksiz, orada öylece durarak ve senin gözüne takılarak. 

Buna çabasız çaba diyoruz. Karahindibağ seni ne bilir, ne de umursar. Peki kim ola bu karahindibağ?

Yunus ona sarı çiçek demiş, kuantumcular evrene benzetiyor, şifacılara sorsan lokmanın reçetesindendir kardeş derler. 

Ben insanın kendine tutunmasına inanırım. En sevdiğim öykü ustası Jeannet'in Fortunata'sı gibi havada ipler kesip bağlayarak, o iplerin üzerinde yürüme sanatıdır yaşamak ve hem herkesle, hem de aynı anda tekbaşına icra edilir. Eğer sanata soyunduysan, eğer samsaradan çıkmak, bir ömrü daha zanaatla aşındırıp ziyan etmek istemezsen şu belirsizliklerle dolu evrende o sonsuz boşlukta iplerle ne yapacağını öğrenmeli ve hatta bununla eğlenmelisin..

Yüzlerce öğreti, binlerce guru, çokça inanışı, hatta ayıp olmasın ama öpüp kokladığın kitabı bile sakince  kenara bırak, bırak dediysem oku tabii, oku ve sonra Şems'in Mevlana'ya ne yaptığını hatırla; kitapları suya at! Bırak mürekkepler birbirine karışsın, harfler çözülsün. Sen sudaki halkaları izle, nefes al ve nefes ver. İzle. Bak bakalım senin sarı çiçeğin ne? Nerede?

Aramayı bırak, debelenmeyi, oldurmaya çalışmayı, olmuş gibi davranmayı ve benzeri ne varsa elinde, kolunda bırak. Taşıma. Bilinmeyen bir anda fişini çekecekleri hatırla, hep hatırla. Yaşamı değerli, biricik kılan şey ölüm değil mi? Korkulacak birşey değil. Budist öğretiye göre hastalık, yaşlılık, keder ve ölüme eyvallah diyerek geldik buraya. Tasavvuf mu? Aynı şeyi söyler; eyvallah, her şey Allah'tan. Stoacılar mı? Yemin ederim sana aynı fikirdeler. Yani ister ateist, ister deist veya ne isen o ol, hepsi Roma'ya! Her yol sarı çiçek. 

Senin sarı çiçeğin nerede?

Jung semboller ve rüyalarda kollektifteki anlamları dışına kendi sembol dünyamızın kapılarına çağırıyor bizi. Sadece içeriden açılan kapılar... Belki de bu yüzden toplu olarak gelişemiyoruz, çünkü kolektifte tamam ama ayrıntıda başkayız, bambaşka. Hem bir ve bütün, hem biricik, hem herşey, hem hiç!

İş döner dolaşır sarı çiçeği aramaktaki inadında biter. Onu bulduğunda aramaktan yorulmuş olabilirsin, hiç beklemediğinde karşına çıkar, tanımayabilirsin. Eğer gerçekten varoluşla ilgili dertliysen, eğer böylesine derinden anlam arayışın varsa gözün hep açık, kalbin her daim istekli olmalı. Düşünsene hayatın binlerce defa üzerine bastığın minicik bir sarı çiçeğin ellerinde.

Kişisel gelişim pastasından dilim isteyen herkes yalnızdır ve aynı zamanda bir saniye bile ondan vazgeçilmemiştir, sahiplidir!


21 Temmuz 2026 Salı

ÖLÜMSÜZ KIRGINLIĞIM



Siz ölülerinizi duayla anarsınız değil mi? Ne güzel! Ben küfürle anıyorum. Dinmeyen öfkemden, bitmeyen gözyaşlarımdan geriye kalan tek şey küfür!
Beni şu hiç tanımadığım gezegende bir başıma bırakıp, yersiz yurtsuz, yönsüz koyanlara bir de dua mı edecektim? Nerede benim altında yaşlanacağım zeytin ağacı? Onu hala dikememiş olabilir miyim? Ve nerede yüzerken içinde uyuyakalacağım deniz...

Bazen günlerce haritalara bakıyorum, bütün içine yerleşememiş insanlar gibi. Öylece uzun uzun, boş boş bilmediğim coğrafyalara gönderiyorum bakışlarımı. Umutsuzca aşinalık, ufacık bir not belki aradığım. Bilmiyorum. Anlam arayışımı hala ıskaladıklarıma yüklemekten acilen vazgeçmem gerekiyor. Akmakta olan nehrin çoktan denize dökülmüş sularına hasretim ve bunu bırakmak zorundayım. Gelecek günlere inanmak tek çare, gelmeyecek olsalar bile.

Uçamayan kuşlar niçin kanatlarım var diye düşünür mü acaba? Ben bazen niçin bacaklarım var diye düşünüyorum. Eğer beni bana, beni eve, beni ana yurduma götürmeye güçleri yoksa neden var iki bacağım? 

Dedim ya, beni bunca sorunun içinde bir başıma bırakıp giden ölülerime ölümsüzdür kırgınlığım... Muhtemelen kırgın ölürüm bu kafayla... Oysa denize sıfır bir köy evim olsaydı Akdeniz'in değdiği yerlerde belki daha az öfkeli olurdum? belki dalgalar alırdı içimdeki ateşi. Kimbilir kırgınlığımı ufacık ufacık parçalara bölüp balıklara verirdim? Belki o zaman serin olurdu ölüm.


19 Temmuz 2026 Pazar

İyi Pazarlar,

Temmuz doğduğum ay, normal koşullarda sevmemem için neden yok derdim ama zaten koşullar makulken de pek içim almazdı kendisini zira sıcak, fazla sıcak. Neyse ki bir Ağustos değil! 

Bu sabah rüzgar doğudan esiyor, serinlik tatlı, ikinci kahveye izin veren saatlerdeyiz. 

Günlerdir okuyamıyorum. Her gece kendime söz versem, sabah güne okuyarak başlayacağım desem de olmadı, olmuyor. İçimden gelmiyor. Yazamıyorum da. Sanki söyleyecek söz azalmış, kalanla da cümle kurulmazmış gibi, anlamlandıramadığım bir havada asılı kalmışlık hali var. Sadece bende de değil, annem, birkaç arkadaşım da aynı durumdalar. Birşey bekliyor gibiyiz. Zaten ülkede bayram öncesi ve bayramlarda herşey durur malum, yaz desen çok iş çıkan mevsim değildir. Belki biraz bu öğrenilmişlikler, biraz da ruh halimiz? Bilemiyorum. 

Sokak sakin. Elbette Pazar olması etkilidir ama fazla sakin. Hoşuma gitmedi de değil, bu sayede rüzgarı ve martıları dinleyebiliyorum. Sabahın serini beni öğleden sonra basacak havaya hazırlıyor zannımca:))

Bedenimdeki gerginlik var bi de, malum yaşım gereği biyolojik çeşitlilik içindeyim ve adet düzenimde aksamalar yaşıyorum. Bazen regl olacakmış gibi sinyaller alıp, sadece şişip oturuyorum. Hoş olmuyor tabii. Zira aşırı acıkma, şişme, gerginlik ne istersen geliyor ve o beklenen hadise ise ortada yok! Neyse, baktık gelen giden yok, Pazartesi yine yüzmeye giderim. En azından kımıldamış oluyorum.

Şimdi eldeki güzel sabah bir çırpıda uçmadan kahvemden son yudumlarımı alıp bakayım azıcık Jung okuması yapabilir miyim?

Herkese iyi Pazarlar!

14 Temmuz 2026 Salı

BEBEK KEDİ

 

Bu sabah küçük bir kedi gömüldü mahallede. Kimse fark etmedi. Zaten yaşarken de öyle göze batacak cinsten değildi. Cılız, siyah beyaz, hani şu maskelilerden. Onu hiç görmemiştim etrafta, belki de alt sokakların birinden geldi. Kimbilir belki ilk ve son keşif gezisiydi apartmanımızın önü.

Komşu bulmuş akşamüzeri, ölü gibi serilmiş yatıyordu dedi. Dükkancılar da öylece seyrediyormuş. Dilerim kendi geleceklerine bakıyorlardır. Alıp evine getirmiş kız, patilerini temizlemiş, azıcık mama yemiş. Sonra yavaş yavaş yavaşlamış. Beni aradığında patileri soğumuştu. Dudakları beyazlamış, bakışları da donuklaşmıştı. Elbette veterinere gittik. Ve elbette yardım alabileceği bir durum yoktu. Öylece usul usul ayrıldı aramızdan. Birkaç küçük, cılız inlemeyle boynunu bırakıverdi. Yaşanmamış kocaman bir hayat gibi açıldı gözbebekleri, azıcık ıslandı ve dondu.

Yaşam önü ardı tam olarak bu kadar kırılgan bişi, gerisi bizim ilüzyonumuz. Buzdolabına magnet yapıştırır gibi kendimizce anlam yüklesek de içten içe gayet iyi biliyoruz ki asıl olan, en sade hali nefes alıp verebilmek. Nefes yoksa nabız yok, nabız yoksa da yaşam yok.

Kedicik öteye geçti.

Bu sabah uyandığımda hala toktum. Onun yutamadığı mama kalmıştı ruhumun kursağında. Kusamadım, sindiremedim. Ben yaşamı da ölümü de sindiremedim.

Küçük bir kedicik geçti kedi cennetine. Melekler bir kap su verecektir di mi?