17 Şubat 2026 Salı

SENİ SEÇTİM ŞİMDİKİ ZAMAN








Kişi sadece yaptığından ötürü değil, yapmadığından ötürü de haksızlık eder.

                                                                                              Marcus Aurelius



Bir iki saate güneş tutulması yaşayacağız. Sonuncusunda Bodrum'daydım, neticesi pek iyi olmamıştı. Dilerim bu defa bahsi geçen eşik etkisi ve eskiyi bırakmayı gerekli kılan enerjisi kabul edebileceğimiz, taşıyabileceğimiz miktarlarda yıkım yaratır. Zira harbelerden sağ çıkıp, moloz kaldırmak için yorgunum. 

Bence herkes yorgun.

Etrafıma baktığımda geçmişin yükü altında ezilen insanlar görüyorum. En çok annem gözüme batıyor. Onun hayaletlere saklanarak ziyan ettiği hayatının benim de kaderim olmasından, anneme sevgimin bedelinin onun enerji alanında ziyan edilmek olmasından korkuyorum. 

Korkum öfkeye dönüşüyor. Bunu hiç sevmiyorum.

Yani, şöyle ki insanların eskiye sımsıkı tutunarak kendilerine ettikleri yetmez gibi yanlarındakilere de bu manasız yükü taşıtmaya çalışmaları büyük acımasızlık. Annem bize, çok sevdiğini söylediği çocuklarına bunu yaptı. Belki istemeyerek ama yaptı.

Aslında ben de pek masum sayılmam bırakma meselelerinde, aynı  çaresizlik hisini uzun yıllar yaşattım kendime. Özür bekledim, hakkım verilsin istedim. Elbette olmadı. Çünkü insanlar arkalarında bıraktıkları enkazla ilgilenmezler, hareket edebilen gider, yerine mıhlanan da öylece kalır kucağındakilerle. Geri dönüp hasar tesbiti yapacak olsalar zaten kırıp dökmezlerdi...

Neyse ki bir yerde durdum. Durdum ve vefalı olmayı da, geçmişe methiyeler düzmeyi de bıraktım. Özür beklemek ve haklı olmaktan geçtim. Hiçbir haklılık, şimdiki zamanın kendisinden kıymetli olamazdı. Çünkü haklı olduğum an geçmişte kalmıştı ama şimdiki zaman buradaydı, ben şimdiki zamandaydım.

Çok uzun süren iç hesaplaşmalardan anladığım şey eğer gereğinden fazla   uzatılırsa insanı kendi haklılığına ikna ettiğidir. Fakat ne yazık ki bunun hiç önemi yok. Zira eğer şimdiki zamansa ellerimizden kayıp giden haklı olsak ne fayda olmasak ne?

Ben yeni dönemde haklılıklarımdan vazgeçtim. Belki ilk kez mutlu olmaya hazırım. Hazır mı? Hem hazır, hem de niyetli. Yani niyet ettim niyet eyledim mutlu, huzurlu, bereketli ve neşeli yaşamaya!

Çok gülme ağlarsın diyenlere gönderme yaparak, çok ağladığımdan çok güleceğim kalan ömrümde. Ağlamayı seçenlerle de itişmeyeceğim. Eğer seçimleri buysa, yapabileceğim birşey yok.

Çok yoruldum, dinlenmem gerekiyor. Bedenimi, zihnimi ve ruhumu tam hakettikleri gibi pamuklara sarmalı, hizalamalı ve kendimi sevgiye açmalıyım. Ben buna sahiden inanıyorum. Birgün gelecek sokak kedisi sever gibi, çiçek sever gibi düşünmeden, korkmadan sevebileceğim ve aynı şekilde bana sevgi gösterildiğinde de korkmayacak, neşeyle kabul edeceğim.

Bütün bunları niye yazdım bilmiyorum. Aslında elimde iki uzun metin var çalışmak istediğim. Birini yıllar önce yazmıştım, diğerini geçen hafta. İki metnin ortak özelliği onlara birer son yazamamış, öykünün kahramanı kim seçememiş olmam. Fakat artık biliyorum, öykünün kahramanı benim ve şimdi ikisine de istediğim sonu yazabilirim.

Bugün, burada klavyenin önünde bu saatten sonra giyemem dediğim elbisemle oturmuş, bu satırları yazıyorsam herkes için, her an yaşam yeniden yazılabilir.  Eski duygularım dönüşüm kutusunda benden daha genç insanlara birere deneyim olarak giderken ben yaşımın benden önceki yolcularının rotalarına bi bakmak istiyorum. Özellikle de kendini aramaktan hiç vazgeçmemiş olanların:)

Tüm sevgimle değerli okur, özellikle kızıl saçlı olan:)))







7 Şubat 2026 Cumartesi

MINUET IN G MINOR, G.F. HANDEL

 

Dayımı gördüm rüyamda. Aslında ilk değildi ama bu defa konuştu ve mutluydu. Sanırım rüya bana huzur verdi. Bırakmam gereken şeylerin ne olduğunu hatırlattı ve tabii tutunmam gerekenleri.

Ölülerin konuşmadığını söylerler. İnanmam. Aşıkların heyecandan sus pus olduğunu da. Buna da inanmam. Ölüler bizimle konuşur ve gerçek aşıklar içlerinde o kadar büyük bir his taşırken susamazlar.

Duygu görülmek, bilinmek ister. Kelimeler, renkler, bir parça çamur, bir kap yemek, saksıya dikilmiş ufacık cılız fide. Eğer sahiden anlatmak, anlaşılmaksa arzumuz konuşmanın tek yolu yok. Yeter ki istensin.

Sessizliği veda kabul ederim.

6 Şubat 2026 Cuma

 



Günaydın, 

Sonsuz kış uykusundan uyananlarda ben varım bu sabah. 

Anlaşılan o ki daha fazla ısrar etmemeliyim. Hayat bana istenmediğin kapılarda ısrarcı olma derken, artık sahiden durmalı ve çarkın diğer yöne de dönebileceğine aymalıyım, ben artık mecburen u yan ma lı yım. Başka yolum yok!

Ölüm, kendi ölümüm ve ölümlülüğüm ilk kez bu kadar sahici bir yerden gözüme sokuluyor. Her zaman başkalarının sağlığı ve yaşamı hakkında endişelenen ben, onlara kendimce tavsiyeler, hediyeler ve bakım verirken acaba asıl kollanılması gerekeni ıskalıyor olabileceğim ihtimalini hiç düşündüm mü? Yoksa kendime ara ara verdiğim vitaminler ve üç beş doğal beslenme reçetesiyle kiloma ve yaşıma rağmen kazık kakcağım ilüzyonunda mıydım?

Belli ki uyuyordum! Derin, yarın hallederim kafasıyla, hem de çok derin uykudaydım. Fakat anladım ki yaşım genç değil artık ve ölüm benim de ensemde! Her canlı ölecek elbette ama mümkünse sürünmeden ölmek isterim. İste benim yeni hedefim bu, ruhumu ve bedenimi paçavra etmemek!

Teyzem yaptı. Bence babam da bir şekilde yaptı. Onlara mı öykündüm bilmiyorum ama durmam lazım. Herkesin tek hayatı var ve kendimize sahip çıkmak zorundayız.

Burası idrak noktam. Bir yıldır içselleştirmek, kalıcı kılmak için debeleniyorum. Kötü de yol almadım, kendi hakkıma girmek istemem ama  artık ivmelenmeliyim. Hala bir u dönüşü şansım varken, burasının tam da orası olduğuna uyanmalıyım.

O halde günaydın Elvan, bir kez daha kendine geldin ve çok şükür ki hoşgeldin!


4 Şubat 2026 Çarşamba

HİS




BİR SÜREDİR mağarada sıkışmış, daha doğrusu sıkıştığını zannederek kurtarma ekiplerini bekleyen acemi dalgıçlar gibiyim. Aslında ilk kez başıma gelmediğinden hikayenin sonununda ne yaşayacağımı gayet iyi biliyorum.

Önce bekleyeceğim. Sonra biraz daha bekleyeceğim. Hatta tüpteki hava rezerve gelecek, ben yine de bekleyeceğim. Ta ki hayatta kalma güdüm beni yüzeye fırlatana kadar! Aslında sıkışmadığım, kendimi sıkışmış zannettiğim gerçeğine uyanamasam da, hayatta kalma itkim beni son anda yukarı atacak. Biliyorum.

Ölmeyeceğim. Ölümüm ihanetten, zannetmekten, farz etmekten, yanılmaktan ve/veya hassasiyetten olmayacak. Sadece her deneyimle biraz daha vazgeçeceğim Dünya hayatından ve kendi türümle yakınlaşma ihtimalinden.

Mahkemeler inancımızı zedeleyen, korkularımızı tetikleyen, en gizli sırlarımızın üstüne basıp geçen insanları yargılamıyor ne yazık ki. Onları şikayet edebileceğimiz bir üst makam yok. Evet yok. Ama bize hissettirdiklerine sonsuza kadar tutunmak zorunda bırakan bir akış da yok.

Bugün itibariyle hayatın bir kez daha önüme çıkarttığı basiretsiz insan örüntüsünü bırakıyorum. Kendini sevmeyene sevilesi olduğunu gösterme çabamı, kendini iyi kılmaktan aciz olana el vermeyi, benden istenmeyen yardımı karşı tarafın ayakları altına sermeyi şimdi şu an tüm geçmiş ve gelecek hayatlarımda bırakıyorum.

Kalbimi ve hayatımı birlikte iyileşmek, şifalanmak ve olgunlaşmak isteyen ruhlara açıyorum. Bedenen, zihnen ve ruhen hizalanmaya inanan, düştüğümde ve korktuğumda usulca yanımda duran, aynı şey başına geldiğinde yara beresiyle yanımda kalabilen ruhlara açıyorum hayatımı. Ben artık sadece yaşamaya niyeti olan ruhlarla karşılaşmak ve devam etmek istiyorum.

28 Ocak 2026 Çarşamba

KENDİNİ BİL




Sana yemeğe geldiğim gece "eğer eşikteysen ve kımıldamamakta ısrar ederek tılsımlı şeyler bekliyorsan, anlatsana bana orada neler oluyor?" diyerek nurtopu gibi bir soru bıraktın kucağıma ve kesinlikle haklıydın; tanıdık bir eşikteydim ve tez zamanda seçim yapmam gerekiyordu.

Aşkın ve sevginin her zaman yapıcı, onarıcı olmadığını, hatta çoğu zaman içimizdeki tüm kuleleri ve hatta bentleri yerle bir edebileceğini biliriz. Çünkü yaşamak yavaş yavaş ve istikrarla öğretir ki, etrafta kuleleri kaleleri yıkılmayan, şehirleri kuşatılıp, işgal altında kalmamış tek ruh yoktur ve hayat acının, kederin, ıstırabın eşit dağıtıldığı, kazanan veya kaybedenin önemli olmadığı, insanın dönüp dolaşıp aynı sorularla sınandığı ve idrak edene kadar da çarklar arasında dönüp durduğu, sıkıldığı, sıkıştığı bir saçmalıklar silsilesidir. 

Sevgi, sıcaklık, yol arkadaşlığı, aşk veya dostluk artık adına ne derseniz o, işte böylesine gerekli hava ve su kadar ihtiyaç duyduğumuz, ama yere burnumuz düşse almayacağımız gibi, olmasa da olur tadında yaşadığımız ve aslında umutsuzca düşlenen o his ya aniden geliverirse? Ne yaparsınız? Şimdi ben ne yapmalıyım?

Kontrol edebilirim zannettim. Zaten zan ve umut değil mi insanı zihin ve kalp arasındaki hendeğe yuvarlayan? 

Yuvarlandım.

Şimdi mi? Eşiktedim. Sokağa bakıyorum. Üzerimde pijamalarım, başımı kaldırmış yavaş yavaş aydınlanan gökyüzünü seyrediyorum. Önceki sabahtan hiç farkı yok gördüklerimin; ıhlamur ağacı solda, komşu çatıdaki kediler mama beklentisinde, sığırcıklar desen yine pür neşe. 

Eşiğe basmaz Eski Türkler, inanışa göre eşik kutsaldır ve eşiği koruyan ruhların varlığına inanılır. Eşik ruhları iki alem arasında gidip gelebilen, kaderimizi, bahtımızı biçimlendirirken bize yardım eden ruhlardır.

Yavaşça oturuyorum eşiğe ve orada olduğuna dair tek işaret almadığım  eşiğin ruhuna bizden bahsetmeye başlıyorum. Seninle nasıl tanıştığımı, ilk andan itibaren hissettiğim o akıllara zarar tanıdıklık hissini ve sonrasında nasıl yaralanıp, nasıl eski kuyulara yuvarlandığımı. Küsmelerimizi, barışmalarımızı artık ne olup bittiyse aramızda hepsini tek tek anlatıyorum. İyi geliyor biliyor musun, anlattıkça yanıbaşımda dinleyenim olduğuna basbayağı inanıyorum. Hatta biraz daha yerleşiyorum eşiğe, kürek kemiklerimi ortalıyorum kapı pervazına ve sonra karşı pervaza üst üste ayaklarımı dayıyorum. Eşik küçük bir kutucuk oluveriyor ve ben iyice içine yerleşiyorum. Anlattıkça hem eşiğin sınırlarına, hem de kendi içime sokuluyorum. 

Saatlerce kalıyorum burada, ne içeri giriyorum ne de oturduğum yerden kalkıp sana geliyorum. Sadece rüyanı suya anlat diyen annemi düşünerek, seni eşiğe anlatmaya devam ediyorum.

Karmakarışık anlattığımı fark etsem de bir dakika bile susmuyorum.. Kibre düşmeden kendimi anlattığımı ama senin anlamaya yanaşmadığını, hadi gidelim dediğimde gelmediğini, kal dediğimde gittiğini söylüyorum. Basbayağı şikayet ediyorum seni. Eşik benim, hikaye benim ya, sırf bu yüzden nalıncı keseri gibi kendime yonta yonta, haklılığımı parlata parlata anlatıyorum hikayemizi.

Böyle böyle öğle güneşi yükseliyor iki kaşımın ortasında. Gözlerimi kısıp, kalbimin perdelerini açıyorum ılık ışığa. Gevşiyor çatılmış kaşlarım. Birden dişlerimi sıktığımı farkediyorum. Anlatmaya ara verip, dikkatimi nefesime yoğunlaştırıyorum. Sanki kapı pervazında değil, Delphi Tapınağı'nda iki sütun arasındayım artık. Ayak tabanlarımda mermerin sıcaklığı, sütunun ardında sen! Gülümsüyorsun. Gülüşünü gördüğüm halde görmezden geliyorum. Uyuyakalmış gibi derin nefesler alıp vererek kim bilir kaç hayat sonra yeniden burada oluşumuza inanamıyorum.

Birden anlıyorum neden buradayım ve neden bir kez daha birlikte buradayız. Beni yoluma, beni merkezime getiren tek gerçeğin, sevebilme gücümün, koşulsuzluğun bedenlenmiş hali varlığın! 

Gözlerimi açıyorum, eşikteyim. Sen gelmişsin. Hala gülümsüyorsun, bu defa ben de gülümsüyorum çünkü sen henüz bilmesen  de ben artık neyin eşiğinde oturduğumu biliyorum*

*Delphi Tapınağı'nın kapısında altın harflerle yazar: kendini bil. Gnothi Seauton.








21 Ocak 2026 Çarşamba

 




HAYATTA NE İSTER İNSAN?

BİLSEK!

19 Ocak 2026 Pazartesi

hayat


Neye inanacağımı bilmediğim dünyada, kendimden başka seçenek kalmayana kadar dolaştım. İslam düşünürlerinden, Antik Yunan'ın ve Roma'nın en saygıdeğer felsefecilerine kadar herkes ne demiş, şu dünya oyununda nasıl top sürmüş diye tek tek baktım. 

Hayatın takım oyunu olmadığına aydım.