17 Eylül 2026 Perşembe

SAMSARA SARMALI SARMAN KEDİ DEĞİLDİR






 

Budist inanışa göre Dünya’ya bedenlenirken hastalık, ızdırap, acı, keder ve elbette ölüme “evet” diyoruz. Öyle bir okul ki burası, illa kabul edilelim, muhakkak mezun olalım diye ancak aklını yitirmiş ruhların tamam diyeceği deneyimlere bayıla bayıla rıza gösteriyoruz. Neden? Ruhun sonsuz huzura kavuşmasında son aşama burası da ondan. Dünya’yı deneyimlemeden, insan bedeninde karma yaratmadan yaşamayı öğrenmeden o sonsuz huzur yok! Budizm insanın dönüp dönüp hayata ve kendine dolanmasına samsara diyor. Nirvana öncesindeki dönemde hepimiz dolap beygiri gibi tekrar tekrar benzer yolları arşınlıyor ve her defasında bütünlemeden kaldığımız konuları bu defa sahiden görmek, anlamak niyetiyle bir daha bir daha bedenleniyoruz. Yani onlar, Budist kardeşlerimiz buna inanıyorlar. 

 

Ben mi? Beni geç, sen neye inanıyorsun?

 

Bi kere kabul et, Dünya sevinçten kıçımızın tavan yaptığı bir yer değil, üstelik nedir ne değildir kafası epey geç geliyor. Yani velevki yaşadıklarını damıtsan, deniz derya olsan, okuyup yazsan bile birkaç cümle elde etmek asla kırktan evvel gelen kafa değil. Kaldı ki herkese böyle bir an gelecek diye vaat yok. Mal gibi gelip mal gibi gideni bol gezegenin. Buna da nefse yenilmek, dünyevi oyunda kaybolmak diyor tasavvuf. Yani Budist bakışın bizim buralardaki meali bu: tasavvuf. Her hayat yeni bir perde, yine perde!

 

Konumuza dönersek her iki sistemde de intihar sevilen bir şey değil. Eğer doğru anladıysam böyle bir seçim yaptığın an “game over” diyorlar ama samsaradan farklı olarak tüm kazandıklarını siliyorlar ve ennnn ama ennn başa sarıyorsun! Bu da cezamı ya, boşver denilebilir malum zaman da dünyevi bişi ve binlerce hayat belki on dakika sürdü? Yine de ben risk alamıyorum. Ölümün son olmadığa epeyce emin olsam da samsara meselesi canımı sıkıyor. Eğer sezgim bu yönde olmasaydı yıllar önce Şeytan Sofrası’ndan aşağıya bırakırdım kendimi. 

 

Sırf insan oyunu anlasın, kavrasın diye var bütün o sutralar, kıssalar, ayetler. Ama öyle hemen hop diye değil, sırlamışlar harfleri! Kendileri telef olup oyunu giderayak çözerek nefes alanlar, bize bişiler bırakmışlar ama toprağa koyar koymaz boy veren çiçekler gibi değil… Öncesinde toprak bilmek, bitki bilmek gerekiyor ki, o an geldiğinde burnunun ucunu görebilesin. En yakınına saklıyorlar hazineyi, sen diğer evlerde aranırken evine, bahçeleri kazarken balkondaki saksına, hatta belki ceketinin cebine! Biricik değil hakikatin yeri yurdu ama besbelli çok yakın, çok yalın. Hakikat ensende misal.

 

İnsan bedeninde hastalığa evet demiş olmamıza inanamıyorsun değil mi? Önceleri bende inanmamıştım. Ama şifanın gücü başka nasıl gösterilebilir ki? Peki sevinç? Kalbinden taşan sevinçler, gerçek gözyaşları derin bir kederin yaşanmadığı yerde fark edilebilir mi? Ancak zıttıyla idrak eden insana ışığı, sevgiyi, şifayı, kendi kudretini anlatmanın başka bir yolu olsaydı bütün bunlar seçilir miydi? 

 

Tanrı zalim mi? Bilmem, saklambaç oynarken gözlerini yummanı isteyen arkadaşın zalim miydi? Veya körebe? Yağ satarım bal satarım? Bence Tanrı oyun kurucu sadece, O da seninle gülmek, eğlenmek, bilmek, bilinmek istiyor. Hepsi bu.

 

Tanrıyı bırakalım bence, onun varlığı yokluğu, yeri, kuralı herkesin kafasında bambaşka. Konu biziz, bize verilen süreyle, ki o da bilinmez, ne halt edeceğimiz? Oyunu nasıl oynayacağımız? Yedek oyuncu mu olacağız, başrol mü?

 

Misal ben, ben genellikle yardımcı kadın oyuncuydum şu güne kadar çünkü başrol için hiç fırsatım olmadı. Her defasında bir başka başrol eteğimden çekti ve ben nedense itiraz edemedim. Yıllar yılları kovaladı ve öyle bir an geldi ki artık istesem de o başrolün bana verilemeyeceğini daha doğrusu bazı başroller için yaşlanmış olduğumu anladım. Anne olmazdım artık. Elinde taze çiçeklerle bayırlardan yuvarlanan genç kadın da olmazdım. Veya sörf yapan? Benim için kalan roller tüm tüylerini yolup, yeniden doğan kartal rolleriydi. Anladın di mi? Son dakikada çark etmiş elli plus deyze rolleri hala müsaitti ama sadece onlar.

 

İşte böyle bişi çocukluğa saklanmayı bırakıp büyümek; gerçeği olduğu haliyle görmek! Şimdi sana bi soru kendi başrolün için hamle yapacak mısın, yoksa yedekte pas diyecek ve samsara gereği bir tur daha dönecek misin? Neyi seçersen seç, bu hayatta ve diğerlerinde unutma ki her defasında aynı şeylere talip olarak bedenleneceksin gezegene. Acı, ızdırap, hastalık, keder ve ölüme evet diyerek geleceksin. Mezuniyet tezi gibi düşün. No pain, no game falan.

Yani ben böyle anladım, sen kendi baktığın yerden ne gördün bilemem ama üşenmez yazarsan ne güzel olur, belki azıcık hızlanırız? Malum zaman da belli değil….

9 Eylül 2026 Çarşamba

HİÇ BİR USTANIN TAMİR EDEMEYECEĞİ KIRIKLAR.

 


İnsan şu hayatta en çok kime kırılıyor biliyor musun? Cennetinden gidenlere, hazinesine burun kıvırana falan değil. Onları unutuyor, unutamadıklarını da vardır kendince bir sebebi diyerek aklıyor zamanla. Ama ya cehenneminden kaçanlar? Elinden tutup, en derine indirdiklerimiz topuklayınca insan çok fena duvara tosluyor. Sonrasında toparlanmak da hiç kolay olmuyor çünkü bol bol odun atıyorsun cehennem ateşine gölgenden korkmamak, donarak ölmemek için!

Ben cennetimi sevmeyen herkesi affettim. Vallahi affettim, ki zaten ben de onlarınkine meftun değildim. Fakat cehennem meselsini bu kadar kolay çözemedim. Şarkıdaki gibi "beni benimle bırak giderken"  diyemedim. İlla şarkıysa konu "beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın" derdim. Hatta geçtim merdiveni, insan sağda solda azcık halattır, baltadır bişi kor gider, o da yok. 

Zalim seçmede Dünya markası olduğuma inancım mı? Tam!

İnsan neden yarasına parmak sokup döndüre döndüre kanatanı seçer? Neden yarayı açandan merhamet beklemek gibi saçma zaman kayıplarına meyyaliz? Bi bilsem!





5 Eylül 2026 Cumartesi

GEÇMİŞTEN GELEN


 


Hafta sonu temizliğinden çocukluğum çıkmış olabilir. Uzun zamandır düzenlenmeyen çekmeceden dokuz yaşındaki kız çocuğunun diğerine, bana yolladığı kartı bulmuş ve hatta kimbilir onu, kartı yazanı bulmuş olabilirim.... 

Uzun zamandır hiçbir şey yapmadan, öylece uyuyup uyandığım günlerden çıkıp, artık yepyeni, daha önce cesaret etmediğim şeyler yapmak istiyorum. Belki yepyeni bir sayfa açmak, sadece çocuklara? Bilmiyorum. Birşey!

Elis'in hikayelerini yazmaya devam etmek olabilir. Dikiş makinesi inadı veya yoga oyunlarını yenilemek? Nefes'in derslerini planlamak bile olabilir.


25 Ağustos 2026 Salı

DÜNDEN ARTAKALAN

 

Yumuşak başlayan fakat gece uykumu kaçıran dün. Hakkında hiç yazmadan, duyduklarımı duymamış gibi yaparak gidemezdim. Seni duydum. Üstelik duymakla kalmadım, düşündüm.

Sabah spora gitmiştim Egemen'le. İyi geldi. Antreman sonrası eskisi kadar canımın yanmadığını, mıymıntılığımın yerinde yeller estiğini fark ettim. Daha doğrusu hep sezdiğim şey, az daha belirgin bir hisle yine geldi. Mehmet Ali Hoca'ya da söyledim. Enerjim değişmişti. Yine aynı şey olmuştu; içimde kaybolmuş, yolumu bedene tutunarak bulmuştum. Aslında gayet iyi bildiğim senaryo tekrar edilmişti. Benim en iyi versiyonum hareket halinde olandı, mümkünse yüzen. Hep öyleydi. Ne zaman dursam, takılsam, donsam kendime dolandım ve  canım yandı.

Çıkışta Ekin'e gittim. Gonca ve Ada da geldiler. Ekin'in doktor haberlerini dinledik. Korktuk, korktum, sustum. Gonca'nın spora başlamasına sevindik. Beraber yüzsek diye heveslendik. Mehmet bize hoca önerir diye düşündüm. Sonra sohbetin bir yerinde Gonca "bunca senede bir kez evlenmiş, sonra da hiç evlenmemişsin" dedi. Cümlenin önünde ve ardında ne vardı tam hatırlamıyorum ama gece yattığımda zınk diye tekrar etti kafamın içinde... Günden bana kalan sadece yorgunluk, doktor kontrolü değildi besbelli, birisi hiçbir art niyet olmaksızın benimle ilgili gözlemini paylaşmıştı, belki sadece şakalaşmıştı ama oradan bakılınca zor, zora koşan, yalnızlığı seçen ve daha kimbilir başka neler nelerdim... Öyle değilsem bile dışarıya yansıttığım buydu demek. 

Eyvallah diyerek uykuya geçemedim. Duyduğum şey içimdeki kırgınlığı tetikledi; eksikti fakat haklılık payı vardı. Seçilmeyendim ben, kolayca vazgeçilen, türlü bahaneyle göze alınmayan, gücünden korkulan, çekip çeviren... Ne imaj ama!

Başka şeyler de vardı dışa yansımayan... Mesela kaç kez yarı yolda bırakılmıştım sayamadım. Evet kesinlikle masum değildim ama bana da az zulmetmemişti hayat. Aşırı yorulmuştum konfor alanını kollayan insanlardan, paraya tapanlardan, sosyal sınıfına putperest olanlardan. Ne malda gözüm olmuştu, ne mülkte, sadece yanımda duran birini istemiştim. Fakat hayat ya karşımda dikilen narsistlerle ya da ardımda kalan peltecilerle sınadı beni. Birilerine göre nefis satranç arkadaşıydım, bazıları eteğimin altında saklanıp sonsuz huzurla yaşamak istiyordu. Herkes kendince anlam yüklemişti bana ama kimse bu kudreti elde etmek adına verdiğim savaşları sormadı, bilmek istemediler. Kırılganlığım öfke kağıdıyla gelince önlerine, paketi açmaya tenezzül etmeden kaçtılar. Kimsenin annesi veya çocuğu olmak istememiştim tek istediğim eşitlikti ve muhtemelen yanlış coğrafyada istedim.

Oysa ben bana rağmen, benle kalan birini istemiştim. Beni her korktuğumda, her kaçtığımda ensemden tutup kendime getirecek yetişkin birini. Çok seçici olduğumdan mı yalnızım ben? Yooo, seçilmeyen olduğumdan, beni sırf ben olduğum için seçen olmadığından. Sonuçta Gonca hem haklıydı, hem haksız. Haklıydı, görünen tastamam onun dediği gibiydi. Haksızdı çünkü paketim yanıltıcıydı, birkaç dostum dışında tenezzül edip açan olmamıştı.

Şimdi bu sabah düşünüyorum. Sporda yeteri kadar güçlenirsem acaba bu top buradan döner mi? İnsan kendini yeniden paketleyebilir mi? Ne garip di mi? Biri bir kuyuya taş atıyor, sonra ben kuyunun dibinde mal gibi kalıyorum:))

Ah be Gonca!


21 Ağustos 2026 Cuma

ARTAKALAN






Müslüm Babadan gelsin mi bu sabah? 
Desene bi bana ne kaldı bize koskoca hayatlardan? Aşklardan? varlıktan, yokluktan...
Aklı kalbe bağlayan bir yer bulduk mu? Ateşin taaa ortasında soğukla yıkanmayan kaldı mı aramızda?
Abim ne demesi gerekiyorsa demiş, demiş ve gitmiş...
Artakalan mı? Üç beş hoş seda gerisi yalan.

18 Ağustos 2026 Salı

ÇARESİZLİĞİN KABULÜNE ŞAHİTLİK ETMEK


Günaydın,

Son günlerde başıma gelen tam olarak bu sanırım; şahitlik ediyorum. Sadece kendi askıda kalmış hayatıma değil, diğerlerininkine de tanık olmaktayım. Hep birlikte aşılması gereken problemleri, atlanması gereken eşikleri ve daha nicesini bekliyoruz. Bekliyoruz çünkü harekete geçemeyişimizi başka nasıl açıklarım bilmiyorum.

Ekin Ruhi'nin kan tahlillerini, Gonca çiçeklerin satışının ivmelenmesini, Hüseyin yeni iş yerine geçisi, Agi evine dönüşü, Alpay oğlanların okullarına yerleşmesini, ben işe başlamayı, İnci ebeveylikten istifa etmeyi... Hepimiz bekliyoruz; elimizde olmayan ve belirleyemeyeceğimiz şeylerin kesinlik kazanmasını....

Yoruluyor ve darlanıyoruz ama beklemede, askıda öylece durmak ve günü kurtarmak dışında da pek bir çare yok görünürde.

Tüm sevdiklerim için güzel günler yaratabilmeyi içtenlikle isterdim. Kaderlerini değiştiremeyeceğimin kabulüyle iyi günle vermek isterdim her birine, tek tek..

14 Ağustos 2026 Cuma

KÜSMEDEN YAŞAMAk

 

Çok küsen, her tartışmayı beş evvelkine bağlayan annelerle büyümenin hayatı epeyce zorlaştıran tarafları var. Küsen insana tahammülsüz oluyorsunuz. Siz yetişkin tepkisi özledikçe, hayatın ısrarla önünüze çıkarttığı beş yaşından sahneler sergileyen insanlar asabınızı bozmaya başlıyor. Şöyle ki sizi de kendi beş yaşınıza ışınlıyorlar! Üstelik orada olmayı hiç mi hiç sevmediğiniz halde!

Evet, konu annem. Benim annem iyidir hoştur fakat tahammül kavanozumun dibini sıyırmıştır. Öylesine sıyırmış, parlatmış ve bomboş bırakmıştır ki, kapağın dönerken çıkarttığı ses bile beni çileden çıkartmaya yeter olmuştur!

Son romantik ilişkimde "ne yapıyorum da sen bu hale geliyorsun?" demişti zat-ı şahaneleri. Diyemedim ki konu seni aşar, konu kapak! 

Hal böyle olunca ilişkiden uzaklaşmak zorunda kalıyor insan çünkü bu ufacık minicik, incir çekirdeğini doldurmaz kusurlar, sinir sistemimde depremlere sebep oluyor. Sana göre ufacık bir iletişim hatası, sadece erteleme veya anlık, telaştan kaynaklı yanlış anlama olabilir fakat bende devirdiği duvarı bilemezsin... O duvarın her devrilişinde kaygı eşiğimin sel gibi taştığını, kanımdaki stres hormonunun tavan yaptığını nereden bileceksin? Her yokluğunla tehdit edişinin beni güvenli alandan diskalifiye ettiği ve en eski kaybıma düştüğümü bilsen yapmazsın. Ama yaptın. Herkes yaptı.

Ben mi? Önce annemi taklit ettim, küstüm. Sonra küsmeden, küsmeme gerek kalmayacak mesafeden yaşamayı, canımı yakamayacakları yere mevzilenmeyi anlamaya başladım. Yeterince hissedemediğim, yeterince güvenemediğim ama küsmediğim, medeni bir kuytuya...

Oralar nasıl dersen? Eh derim. En azından küsmenin stresi kalmadı omuzlarımda... Daha iyisini bilen, bulan yazsın bana. Ben yoruldum.