3 Ekim 2024 Perşembe

DÜNYA


Zamanın genişliğinde yolunu kaybetmiş, yuvasını yitirmiş yalnız bir ruh dolaşırmış. Nasıl olmuşsa olmuş, bir an gelmiş, yolu Usta'nın kapısına varmış. Orada, ustasının yanı başında huzur ve sevgi dolu yıllar geçirmiş. Hatta ustası ona isim vermiş, Vadin demiş; hikayeler anlatan.

İşte bu hikaye Vadin'den. 

Ay: Kalbinin kapısını aralamadan yıldızlara dokunamazsın.

Yıldızlar: Kalp kapısının anahtarı kimde? 

Uzak ülkenin birinde, muhtemelen Afrika'da güzeller güzeli bir prenses yaşarmış. Prenses sadece güzel değil, aynı zamanda çok da zekiymis. Kim ne anlatırsa anlatsın bilgiye doyamıyor, Dünya'yı keşfetmek istiyor ve saray duvarlarının ardında eşsiz bir hayat olduğuna inanıyormuş. Bu sezdigi, varlığını hissettiği hayat öyle bir şeymiş ki prensesin ipek saçlarından, atlas elbisesinden, kadife pelerini ve gece gibi ışıldayan gözlerinden çok ama çok daha fazlasıymış. Fakat yasakmış saraydan çıkmak.

İşte bu yüzden geceleri uyuyamıyormuş prenses, hep o bilinmeyen, eksik anlatılan gizemli hayatı merak ediyormuş. Her gece bahçeye çıkıyor, saray kurallarını çiğneyerek çıplak ayaklarıyla çimenlerde koşturup, hoplayıp zıplıyormuş. Her çocuk gibi kollarını bacaklarını hareket ettirmeye ihtiyacı varmış. Dev bao bab ağaçları varmış sarayın bahçesinde, prenses onlar gibi uzun boylu olup tüm şehri görebilmeyi öyle çok istiyormuş ki, sonunda bir gece saray halkı derin uykudayken cesaretini toplamış ve her gece yaptığı gibi penceresine uzanan sarmaşığın yardımıyla bahçeye inmiş. Fakat o gece daha önce hiç yapmadığı bir şey daha yapmış; bir başka sarmaşığa tırmanarak saray duvarının diğer tarafına geçmiş. 

Gördükleri karşısında hayrete düşmüş. Uzun süre hiç kımıldamadan yaşadığı saraya kesinlikle benzemeyen derme çatma evlere, birbirine sokulmuş ısınmaya çalışan köpek yavrularına ve solmak üzere olan çiçeklere, kurumuş ağaçlara bakakalmış .

O geceden sonra prensesin uykusuzluğuna iştahsızlık da eklenmiş. Kral ve kraliçe ne zaman odasına gitseler çocuklarını neşesiz, düşüncelere dalmış buluyorlarmış. Eskiden çimenlerde çıplak ayak dolaşmanın keyfi için bahçeye inen prenses, artık her gece saraydan kaçıp, duvarın ötesindeki hayata bakmaya gidiyormuş. Bu yolculuklar sırasında gördüğü ve duyduğu herşeyi anlamaya çalışıyor fakat yatağına döndüğünde olan biteni düşünmekten kafası iyice karışınca uyuyamıyormuş. 

Zamanla halsiz düşmeye baslamış. Gözlerindeki yıldızlar bir bir sönmüş. Yanaklarının pembesi, dudaklarının kırmızısı yavaş yavaş solmuş. Artık neredeyse hiç yemek yemiyor, en sevdiği elbiseleriyle, kitaplarıyla ve saraydaki eğlencelerle hiç ama hiç ilgilenmiyormuş. 

Kimselerin bilmediği bir sırrı da varmış prensesin; şehirde yalınayak gezerken ayak tabanlari kömür gibi olmuş! Öte tarafta dolaşırken de tıpkı sarayın bahçesindeki gibi  ayakkabı giymediğinden yoksulluğun, açlığın, mevsimlerin, neşenin, kederin, aşkın ve savaşın tüm yasanmışlığı artık ayak tabanlarındaymış. Yıkamak istemiyormuş ayaklarını prenses, dahil olmadığı ve hiç bilmediği diğer hayatı adeta ayak tabanlarıyla öğreniyormuş.

Masal bu ya, aynı günlerde uzaklarda yaşadığı sarayının duvarlarını aşan bir de prens varmış. Bambaşka bir kıtada, sanırım Avrupa'  da çok ama çok gösterişli imparatorluğun tek veliahtı olan prensin en merak ettiği şey dahil olmadığı hayatlar, saray kurallarını önemsemeden yaşayan sıradan insanlarmış. Prens doğduğu günden beri saray hizmetlileri ve soylular dışında hiçkimseyle tanışmamış. O da tıpkı Dünya'nın diğer ucundaki prenses gibi merakına yenilmiş ve  sık sık saraydan kaçıp ülkenin sokaklarında dolaşmaya başlamış. Gördüğü sefalet karşısında günden güne kederleniyor, yemek yemek istemiyor ve uykuları kaçıyormuş.  Ve şüphesiz onun da ayak tabanları simsiyahmış!

Aradan geçen onca günden sonra,  uzun ve sıcak mevsimin sonunda hem prens, hem de prenses duvarların ötesindeki hayat hakkında çok şey öğrenmişler. Orada olan tek şeyin yoksulluk olmadığını, sevinçlerin, varlığın, yokluğun, doğumun neşesinin, ölümün yasının aynı anda yaşanabildiğini görmüşler. Bu her ikisi için de çok inanılmaz bir maceraya dönüşmüş yaşamak. Çünkü örnek vermek gerekirse soylular hiç aç kalmaz, dolayısıyla hiçbir zaman büyük bir iştahla tatlı bir elmadan ısırık almazlarmış. Zaten elma soyulup getirilirmiş önlerine, pek çoğu gerçek bir elmaya dokunamazmış bile.  Hizmetkarlar üzerlerine titrediğinden hastalıklardan, soğuktan ve  hatta neredeyse ölümden bile uzak yaşarlarmış.  Sarayda üzüntülü konulardan bahsetmek uygun değilmiş.  İşte bu yüzden duvarların ötesindeki mevsimlere, duygulara, günlere ve saatlere göre an be an değişen hayat sahiden çok başkaymış. Mutluluk kocaman, yemekler lezzetli, uyku eşsiz, meyveler bal gibi tatlı, su desen en kıymetli içeceklerden bile lezzetliymiş. 

Fakat o mucizevi gün, çocukların ikisi de saraylarının bahçesine çıkmış kışın gelmekte olduğunu hissederek gökyüzünü seyrediyorlarmış. Önce leyleklerin göçünü izlemişler, sonra da herkes uyuyunca  yazın son dolunayını görmek için gizlice saraydan kaçmışlar. Birbirlerinden habersiz saray bahçıvanlarının ustaca biçtiği kusursuz çimenlere uzanmış, değişen mevsimin ülke sakinlerini nasıl etkileyeceğini düşünmeye başlamışlar. 

Farkında olmasalar da onları izleyen biri varmış!

Gökyüzündeki Ay bu iki iyi yürekli çocuğu görmüş. Onların ne kadar kederlendiklerini ve yalnız hissettiklerini hemen anlamış. Aslında pek adeti değilmiş yeryüzündeki işlere burnunu sokmak ama içinden bu işe karışmak gelmiş. Aşağıya ışıklı merdivenlerini uzatarak ikisini de yanına almış! 

Bu olanlar öylesine büyüleyiciymiş ki, ne prens, ne de prenses Ay'dan Dünya'yı izlerken tek kelime konuşamamışlar. Herşey rüya gibiymiş. Dünyanın uydusu tarafından davet edilen iki konuk olarak Ay'ın un gibi toprağına basmanın heyecanı varmış yüreklerinde.

Bütün gece birbirlerine başlarından geçen ilginç olaylardan, saray hayatı dışındaki dünyada gördükleri karşısında neler hissettiklerinden bahsetmişler. Sabaha karşı Ay tekrar ışıklı merdivenlerini hazırlayarak onları ülkelerine uğurlamış. Sabah olup uyandıklarında yaşadıklarının gerçek mi, yoksa rüya mı olduğunu bilememişler. Fakat herşeyin gerçek olduğuna dair inkar edilemez bir kanıt varmış: her zaman kömür gibi olan ayak tabanları ay yüzeyindeki incecik beyaz tozla kaplıymış!

Prenses, anne ve babasına koşmuş, bir prensle tanıştığını ve onu bulmak için yardım etmelerini rica etmiş. Çocuklarını neşeli ve heyecanlı gören kral ve kraliçe bu isteği seve seve kabul etmişler. Aynı heyecan prensin sarayında da yaşanıyormuş. O ve ailesi de sevinç ve umut içinde prensesi aramaya başlamışlar. Fazla zaman geçmeden haberciler işlerini layığıyla yapmışlar. Çok zaman geçmeden Prens ve prenses Akdeniz'in en güzel adasında buluşmak için sözleşmişler..

Bu ada Afrika ve Avrupa'nın  tam ortasındaymış. İki arkadaş, uzun ve eşsiz güzellikte kumsalların, renkli balıkların yüzdüğü denizin ve masmavi bulutların altında nefis bir tatil yapmışlar. Ancak güzel günler bitip herkesin evine dönme vakti geldiğinde hüzünlenmişler. Çünkü en iyi arkadaşından ayrılmak zormuş... 

Sonra prenses mevsimleri hatırlamış, bu ayrılık ikisi için kış gibi olacakmış ama geçen kıştan farkı birbirlerini tanıyor olmalarıymış. Ve asıl güzel olan tarafı bahar mutlaka gelecekmiş!

Prens ve prenses sımsıkı kucaklaştıktan sonra  vedalaşmışlar. Ve tabii kral kralı, kraliçe de kraliçeyi sevgiyle selamlamış.

O tatilden sonra herşey değişmiş. Her iki ülkenin de saray kapıları halka açılmış. Ülkenin çocukları olağanüstü güzellikteki saray bahçesinde oynamak ve mevsim meyvelerini yemek için sık sık davet edilmişler. Artık prensesin çıplak ayaklarını elbisesinin altına gizlenmesi de gerekiyormuş çünkü sarayın pek çok katı kuralı esnetilmiş. Artık sadece büyük törenlerde geleneklere uygun davranılıyormuş. 

Saraydaki bahçıvanlar ülkedeki parkları güzelleştirmek için erkeklerle birlikte çalışmaya, en usta dokumacılar yoksul mahallelerdeki kadınlara muhteşem battaniyeler dokunmayı öğretmeye başlamışlar. Elbette zor ve kederli günler yine olmuş, gelecekte de olacakmış ama farklı dünyaların kapıları arasında açılan geçitle, keder ve neşe paylaşılmaya, hep birlikte yaşanmaya başlamış. Bütün bunlar dünyayı merak eden iki iyi yürekli ayakkabı giymeyi sevmeyen çocuk sayesinde olmuş.

Prens ve prensesin dostlukları iki ülkenin kaderini değiştirmiş. Önce kalplerin, sonra sarayların kapıları açılmış. Dileriz ki birgün Dünya'nın hiçbir köşesinde bir tek kilitli kapı kalmasın, mevsimler, keder ve neşe doya doya paylaşılsın.



























              









ı hissetmek,anlamak isteği o kadar gucluymus ki 

İŞ GÜÇ

Benim işim sihir. Küvete mavi su doldurmak, iksirler kaynatmak. Pencereden gördüğüm ıhlamurla sohbet etmek. Saçlarımı kesip, kuleleri yıkmak.

Benim işim büyü. Sevdiklerimi sabah akşam kollamak. Yağmurları nehirlere, göllere sürükleyip, ağaç kökleriyle yardımlaşmak.

Benim tüm varlığım arayış. Tek arzum yitirdiğimi bulmak.

GÜZELLİK

 

Son aylarda iki yakın kız arkadaşım estetik operasyon geçirdiler. Görüştüğüm kadınların çoğu bu konuda konuşmalara doyamıyorlar. Gözaltı ışık dolgusu, botoks, vitamin bişi, lifting, çekiştirme, uzatma, ozon, şu bu...

Neler oluyor anlamıyorum. Evet yaş-la-nı-yo-ruz. Üstelik doğduğumuz günden beri ve hepimiz! Ölücez zaten. Bence güzel bir masajın, cilt bakımının, arada bir kendini şımartmanın kimseye zararı olmaz. Ama herkesin ölümsüzlük peşinde koşmasını ve sonsuz gençlik pınarını çaresizce ve yanlış yerde arayışını anlayamıyorum.

İnsan aslında neyi arar?

Hepimiz insanın aslında nasıl ve neyle parladığını çok iyi biliyoruz. İnsan aşkla parlar. Gerisi tırı vırı. Aşıksanız güzelsinizdir. Herkes yaydığınız ışığı görür. Aşk yoksa bütün o vitaminler falan işe yaramaz. Gözünüzün feri yoktur ki... 

Üstelik nedir bu ye kürküm ye meselsi? Ben diyorum Dünya batmış, sen diyorsun rujum ne renk?

Hiç anlamadım, anlayacağımı da sanmıyorum. Güzellik vardır veya yoktur. Bununla barışmak lazım. Benim annem çok güzel bir kadındı. Her zaman manikürü, pedikürü ve tertemiz saçlarıyla fazlasıyla doğal ve güzeldi. En süslü anında bir rimeli ve ruju olurdu, o kadar. Benim güzellikten anladığım da bu kadar. Fazlası zarar ziyan.  Kocaman memelerim olursa daha mı mutlu olacağım? Veya kusursuz kalçalarla? Durmadan rengini modelini değiştirsem saçımın? Veya instagramda müthiş filtreler bulsam?

Zaman kaybı...

Bakım verilmesi gereken yer içerisi. Yine de Deniz Akkaya'nın estetik operasyonlarını çok yerinde buluyorum:) İyi karar.

Erkek egemen dünyaya bu kadar yaranmaya çalışmayı da hemcinslerime yakıştıramıyorum. O kadar gerekli değil erkekler. Zaten çok seçici değiller. Onca paraya, acıya vallahi değmez.


ROMA

Geç bir günaydın benden. Erken uyanmadığımdan değil, klavyeme henüz kavuştuğumdan. 

Bizim balkonda güzel bir sabah; esintili, sakin. Tüm gerekli ritüellerimizi tamamladık. Kahve içildi, Theodora ve İsis'in bakımı yapıldı. Balkondaki bebek erguvan, biber ve domateslere su verildi. Bulaşık makinesi iki günün sonunda nihayet boşaltıldı ve inanmazsınız çamaşırlar yıkandı ve asıldı!

Geriye duş almak ve Kadıköy'e inmek kaldı, ki onlar öğleden sonra planına dahil. Neyse, emekli öğretmen tadındaki sabah saatlerimin son uğrama noktasındayım, buradayım, ekranın önünde. Ama size sıkıcı sayılabilecek gündelik işlerimden veya depresyona girmemek adına frene basan ruh durumumdan daha fazla bahsedecek değilim. Bugün bambaşka birinin başarı öyküsünü anlatmak istiyorum. Kahramanın adını söylemeyeceğim, çünkü ünlü.

Çok eski tanıdığım değil kendisi ama bir şekilde hayatıma sızmış, tüm farklılıklarımıza rağmen kendini sevdirmiş biri. Sevilmek için taklalar attığı falan da yok. Zor bir ilişki sürdürme tarzı var ama iyi kalpli. Niye zor, zira ikizler.

İşinde başarılı, okuma yazması ve dünyalar güzeli bir evladı olan kırklarının başında akıllı bir kadın. Mutsuzluktan, öğrenilmiş çaresizlikten şişmanlamış, dengesini zar zor sağlayan ama sonunda ha gayret diyerek tüm olumsuzlukları ardında bırakacak kadar da güçlü.

Aylar önce başlayan değişim mücadelesinin meyvelerini toplamak için bir ay içinde ikinci kez Roma'ya uçuyor bugün. Neden? Çünkü akşam bir randevusu var!

Üstelik fazlasıyla hakkı! Zira yirmi yıla yakın aynı adamı sevip, ona inanıp, güvenip kıçının üzerine oturan bir kızkardeşimiz kendisi. Ve son üç yılı bu ihanetler silsilesini sindirmeye çalışarak geçirmiş. Neden mi boşanmamış? Boşanmak insanların düşündüğü kadar kolay bir hamle değil. Bakmayın ben zırt diye boşandım ama genellikle o iş pek öyle olmuyor. İnsan bir süre sonra sadece karısını, kocasını değil, ailesini, inançlarını, ezberleri de boşamak zorunda kalıyor. Boşanmak bir başarısızlık. Öncelikle başarı takıntısı olanlar adına aşırı zor. Sonra toplumdaki statü meselesi var. Ah o statü!

Kahramanımız da o çatallı yollardan yürümüş, elini kolunu vaktiyle fazlasıyla kanatmış biri. Şimdi mi? Şu an yirmi kilo vermiş, mini elbisesini çekmiş ve uçağa binmeden evvel saçlarını yaptıran bir hatun kişi!

Herkes kenara çekilsin bence, birileri hakkı olan hayatı almaya gidiyor. 

Peki bu arkadaşımızı gazlarken ve alkışlarla uğurlarken aynı gaz kendime neden yok? Ben neyi bekliyorum hayata geri dönmek için? Ne olacak ve ben yeniden nefes alacağım. Herkesi yaşamaya teşvik eden ben, niçin inatla hayatı seçmiyorum? Kimden, neden saklanıyorum?

Bilmiyorum...

ERGÜN DAYIM

 

Beraber söylenmemiş şarkıların, neşeyle zıplanmamış konserlerin, yelken açılmamış yedi denizin, hele de Arşipel'in* derin kederi var aramızda. Elini uzatıyorsun, sıkı sıkı tutuyorum ve her defasında içimden"elim anneannemin eli kadar şefkatli olsun" diyorum.  Haftalardır  "yorulma, yat buraya"  diyorsun ama olmaz, yapamam.  Ya uyuyakalırsam, ya kapı kapı dolaşıp babaları çalan canavar geri gelirse?

Dayım bir zamanlar bisikletçi olduğunu anlattı. Bilmiyordum. Ben çocukken iyi bir yüzücü olduğunu kalenin önündeki dalga kırandan Salmakis Koyuna kadar yüzdüğünü hatırlıyorum. Apollo heykeli gibi güzeldir dayım ama ayağında Hermes'in sandaletleri, yüzünde Poseidon'un rüzgarıyla. 

Neşesinin çınladığı Bizans bedesteninin rutubet kokusuna inat güneşe olan tutkusunu düşünüyorum. 

Rüzgar sevdiğini gösteren tüm emareler bisiklet, uçurtma ve yelken... bana onun bir rüzgara binmek için zayıfladığını söylüyor. Bir kuş kadar küçücük yatakta, gözlerindeki ışık artık sadece günbatımı.


EVE DÖN, ŞARKIYA DÖN*




Bazen kayboluruz yolda ya da ötekinde. 
Bazen de kayboluruz içimizde, bulutta, denizde, 
Zamansız ikram edilen kadehte
Bazen bile isteye kayboluruz, 
Dolanmışızdır hayatın yumağına, uzaklaşmak isteriz ezberlerden. 
Tüm kayboluşlar hatırlamak, bütün arayışlar kendimize varmak arzusudur.

Bugün hem hoş, hem de ağır birgün. Sabahın gelişinden anladım burnumdan aldığım nefesin akciğerlerime yavaş yavaş ulaşacağını. Ölmeyecektim bugün ama gülmeyecektim de. Olur dedim içimden, bu da olur. Her gün neşeyle fırlayacak değildim yataktan. Fakat birşeyler ben itmeye başlayalı iyi gitmeye başlamıştı ya o tamam dedirtiyordu bana. Mesela uykum bitince yataktan kalkmak. Saat kaç diye bakmadan, yetti bana bu kadarı diyerek kolayca doğrulmak. Tam karşımdaki sarmaşığın incelikli dansını görmek, yeniden ve ilk kez duyarcasına müzik dinlemek. Sadece karnım açken yemek, ruhum acıkınca su içip yerime dönmek. Ne kadar basit ama ne kadar büyük meydan okumalar benim hayatımda bir bilseniz şaşarsınız.










*İSMET ÖZEL

HASAT ZAMANI

 

KAÇIŞI KURTULUŞU OLMAYAN ZAMANLARDAN GEÇİYORUZ. Hepimizin kurtulamayacağız besbelli. Hasadın hangi gruba yönelik olduğuysa belirsiz. Tek anladığım şu ki hem bireysel, hem de toplumsal anlamda hasattan kaçamayacağız....

Benim sınavım banaydı, seninki sana. Benim kayıp ve kazanç saydıklarım benim olacak, seninkiler senin. Ve aslında bu hikayede kazanan, kaybeden yok. Ne iyiler, ne kötüler, ne ak, ne de kara yok.

Yine de birileri gidecek, birileri kalacak.... 

Bazen sessizlik özlüyorum ama bugün sokağın seslerine sığınmak ister gibiyim. Asıl zor gelen sessizlik sanki. Etrafımdaki ve bedenimdeki mücadeleyi an itibariyle göremiyor ancak nihai nefes için kaygıyla bekliyorum. Hiçbir duygumu yönetemiyorum.

29 Eylül 2024 Pazar

DAM KEDİSİ VE BEN




Bana herşey ve her şeyin sebebi bile gösterilse şimdi, artık bende bunları beğenecek hal, Hızır'a "haa" diyecek hal kalmadı. Aşırıya kaçtığımı biliyorum ama kaçabileceğim başka bir yer de yok. Aşırılık zaten bundandır.

                                                                                                     Öyle miymiş?, Şule Gürbüz


İyi Pazarlar,

Dün Kel Kör Karga bugün Dam Kedisi ise konum, niye dersin sen şimdi. Öyleyse dinle. Dikkate aldığım, kutsal bellediğim tek emir kipi "oku" dur. Bundan mütevellit epeyce okumuşluğum da vardır. Ancak kitapların eriştirdiği yerden etrafa bakınca insana iyi gelen tek şey göğe yaklaşmışlığı olsa da bu hal bir kaynaşmışlık değil... Bir o kadar  fenalık hissi veren ise asıl olana daha çok yol olduğunu farketmek. Kalan yolun yolcusu olmaya adaysan kitabı kalemi bırakma zamanıdır. Bundan böyle kitap lazım değildir. Kendin sandığın şeyi ararken, aradığının dünyevi düzlemde bulunamayacağına aymak için gerekliydi kitaplar ama işlevlerini tamamladılar. Bütün o okumaların ulaştırdığı yerde durduğun an fazla öfkelenmemek lazım, zira her bir kitap gerekliydi. Bizden öncekiler de aynı yolları yürüdüler. Ama hepsinin sırra kadem bastığı, yazmayı okumayı bırakıp hiç olduğu an vardı. Öyle ki sonrasını bilmiyoruz... Yedi Uyurlar uyandıktan sonra ne oldu? Bilmiyoruz. Şems kuyuya atılmıştı ama öldü mü? Emin olamıyoruz. 

Velhasıl okumakla olmayacağını anladığım noktada okumaya değer bulmadığım her kitabı daha ilk sayfalarında bırakıp yüzümü güneşe, aya, ağaca, denize döndüm. O zaman anladım ki okumak ve doymak diye anlatılan bildiğimiz okumak ve doymak değil. Sofra da zaten çorbayı, ekmeği koyduğumuz yer değil. 

Belki bu yüzden sarmaşığa, kargaya, kediye, börtü böceğe daha sardırır, onlardan kendimi ayrı tutmaz oldum. Kendini daha fazlası zannedenle de aynı sebepten aram açıldı.

Şimdi izninle Dam Kedisi'nin bende uyandırdığı hayreti anlatacağım.

Aylardır her pencereyi açışımda gözleri bendeydi. O beni görüyor, ben ona bakıyordum. Dayım hastaydı, istesem de baktığımı net göremiyordum. Kalbime ölümün gölgesi düşmüştü, içimde uzanmış ölümler kımıldanırsa diye telaşlıydım. 

Her akşam perdeyi kapatırken orada bekliyor ve sabah pencereyi açtığım an sese geliyordu. Sonunda ona ufak tefek yiyecekler atmaya başladım. Çok güzeldi. Erkek. Sarı siyah alacalı upuzun tüyleri, kehribara çalan yeşil gözleri vardı. Mecbur bırakılmadıkça miyavlamıyordu. Bağırmak, yalvarmak fıtratında yoktu, sadece dikkatlice bana bakıyordu. 

Sonunda ona baktım ve gördüm. Ona özel mamalar sipariş ettim ve insana özgü isim verme hevesiyle Dam Kedisi dedim.  İki lokma verdim diye benden evvelki varoluşuna saygımı büsbütün yitirdim.  Onun, hikayemin güzel bir parçası olduğuna inandım. 

Oysa Dam Kedisi'nin minneti değil, sadece kesintisiz bakan bir çift gözü vardı.

Haftalar geçiyor, perde rutinimiz oturuyor ve artık sorumluluğa susamış ruhumun serinliği  Dam Kedisi oluyordu. Böyle böyle günler ilerlerken, bir süre şehir dışına gidince,  döndüğümde orada olur mu diye endişelendim. Fakat oradaydı, gitmemişti. Güneşlendiği, uyuduğu ve beni beklediği yerde, karşı binanın müştemilatının damındaydı.

Birkaç defa yiyeceğini diğer kedilere, hatta son birkaç gündür de yavaş ve isteksiz hareketleriyle martılara kaptırdığını fark ettim. Beton bölümde hiç durmayarak, saç damın ucunda oturmaya başlamıştı. Sacın ortasına bile atsam yemeği kokluyor ama olduğu yerden kımıldamıyordu. İçim bir tuhaf oldu, gözleri mi görmüyor diye telaşlandım. Ertesi gün daha önce yemeğini attığım beton kısma düşen beton parçalarını gördüm. Kim körmüş? Kedi mi? Ben! Ben!

Dam Kedisi çatıdan dökülen beton parçalarından uzak durmayı biliyor, güvenli alandan bir lokma yemek uğruna çıkmaya değmeyeceğini bilip,  benim bunu görmemi bekliyordu!

Kim kör, kim bakan, kim gören? İşte hayat kitabı insanla böyle konuşuyor. Kel Kör Karga yolluyor, olmadı karşı evin müştemilat damına bakmakla görmek arasındaki farkı anla diye Dam Kedisi'ni koyuyor. Dilsiz Kullar şiirli bir yerden susarken, insanın gürültüsü her an daha anlamsız geliyor.

Ben okumaya devam ettikçe bir vakitler çok sevdiklerimle aramdaki mesafe hızla açılıyor. Bu ucunu kaçırmama ramak kalan yalnızlık dörtnala koşan at gibi, içimden dizginlemek gelmiyor. 

İyi Pazarlar





28 Eylül 2024 Cumartesi

KARINCALARIN TANRISI

 

Maçka'da bir köydeyiz. Annem henüz anne değil, Çamçak Hatice'nin torunu. Güzel bir kız çocuğu ama fazlasıyla haylaz. Anneannesini anne, dedesini baba bildiğinden olsa gerek hiçbir eksiği yok. Kırlarda, bahçelerde astığım astık, kestiğim kestik yaşıyor. Uzun ipek gibi saçları var. Tertemiz, örgülü. Neresinden bakarsan bak, yetim gibi değil.

Dedesi kocaman ekmek dilimlerine bolca tereyağ sürüp yediriyor ona, ineklerin sütü desen elbette ilk kupa hep annemin. Keyifleri yerinde. Okula gidilen, geri kalan zamanda coşup gülünen yıllar.

Annemin kendince oyunları var. Bir tanesi komşudan yumurta çalıp içini içip, kabuklarını kase yapmak. Dedesi tarafından enselenene kadar süren bu oyunda anneme ilk kez cennet cehennem anlatılınca durmuş. Aynı şey karıncalarla da yaşanmış. Annem karıncaların sosyal yaşamında aktif rol oynadığı oyunlar kuruyor, kim ne tarafa gidecek, suda mı boğulacak, başına taş mı düşecek kararlar alıyormuş. Bu oyun da dedenin radarına girmekte gecikmemiş. Çünkü Tahsin Dede canlılığa saygılı, inançlı bir adammış. Bende tanışmıştım onunla, çok tatlı kocaman bir gülümsemesi vardı. Az kelimeli, gözleri ışıltılı bir ihtiyarcık.

Annemin zaman içinde oyun kurma işini büyüttüğünü, hatta azıttığını söyleyebiliriz. Zira mesele ağaca tırmanıp aşağıdaki arkadaşlarına tanrınız benim demeye kadar varmış. Yaşayın diyor çocuklar yaşıyor, dans edin dediğinde ediyor, hasta olun veya ölün dediğinde de ölü ve hasta taklidi yapıyorlarmış. Ne kadar sürmüş bu oyun, annem kaç vakit tanrı olmuş bilmiyorum. Dedesi orada da enseleyip iki çift kıssa patlattı mı, o da meçhul. Ancak annemin ağaç maceraları tanrı eliyle sonlandırılmış olmalı ki ağaçtan düşüp alnını yarmış. O yüzden mi bilmem ama annem karayemiş çok sever. Düştüğü ağaç ya karaağaç, ya da karayemiş ağacıymış.

Hayatta kısacık bir süre için bile olsa herşeyi kontrol edebilmek muhtemelen güzeldir. Ben de yaptım, üstelik çocuk değildim ve ağaca çıkmamıştım. Yalnızca sevdiklerimi iyi kılma derdindeydim. O kadar hırslanmıştım ki "iyi bir yaşam hakkına" kendime ne ettiğimi çok sonra anladım. Velhasıl bir dönem tanrı olmuş, sonra asi bir kul olarak devam etmiş kelimenin tam anlamıyla eğitilemez, rotaya sokulamaz bir annenin kızıyım ben. 

Annem mi? Annem hala o ağacın altında. Düştüğü günün anısında hapis, tekrar tanrı olacağı günün özleminde tutuklu.

27 Eylül 2024 Cuma

KEL KÖR KARGA BURADA

 

HERKES NAMAZA GİTTİ ZAHİR, YAZIMI KİMSE OKUMAMIŞ:))) Neyse, size iki gün önce beslemeye başladığım Kel Kör Karga'nın hikayesini anlatacağım. Birara okursunuz.

Kitapları babam alıp eve getirmiş, annem benden fazla sevmiş ve bence bir bir okumuştu. Üç küçük ruhtuk evde; iki yetiştik, bir çocuk. Bahçemiz, çiçeklerimiz, havuzumuzda japon balıklarımız ve o yıllar düşünülünce gayet normal sayılacak bolca huzurumuz vardı. Mutlu muyduk emin değilim ama keyfimizi bozacak birşey yoktu.

Behrengi'nin masallarıyla büyüdüm ben. Püsküllü Deve, Sevgi Masalı, Karga, Bir Şeftali Bin Şeftali ve elbette Küçük Kara Balık. İlk kitabımdı Küçük Kara Balık. Okutmalara doyamazmışım öyle diyor annem. Fakat diğer hikayeler de en az Kara Balık kadar iz bırakmış ki bende Kel Kör Karga bana geldiğinden beri kargalar hakkında ne biliyorsam Uldız'dan öğrendiğimi fark ettim; hikayedeki öksüzdü Uldız.

Yetim ve öksüz kavramlarını henüz bilmediğim yıllarda tanıştım Uldız'ın üvey anası ve üveyliği aratmayan babasıyla. Bizim evden farklı bir evde, bambaşka coğrafyaların çocuğuydu Uldız ama nihayetinde o da ufacık bir kızcağızdı işte. Sana göre hikayedeki kahraman, bana göre oyun arkadaşımdı. Kargaları sevmeyi muhtemelen ondan öğrendim. Aslında ben hayata dair neredeyse herşeyi kitaplardan ve o ilk evimizin bahçesinde öğrendim. 

Uldız ve Kargalar hikayesi ne kadar hazin olursa olsun bir sonraki karga hikayem tam anlamıyla aşk masalıydı. Harun'a çok aşıktım ve kargalar bizi biliyor, bizi yüzyıllar ötesinden hatırlıyorlardı. Önce hiç anlayamasak, anlamlandıramasak da ilerleyen zamanlarda galiba bizde onları anımsadık... Zamanın bir yerinde gün batıyordu. Komşunun çılgın köpeği delice havlarken, kargalar siyah eşsiz lekeler olarak uçuyorlardı göğün alacasında. Harun'la birbirimize sarılmış, arazi sınırının dünyanın sonu olduğuna ikna, içinde nefes aldığımız anın sonsuzluktaki değerini iliklerimizde hissediyorduk. Biz hep oradaydık aslında kargaların ve bir çılgın köpeğin kutsadığı günbatımında. Ve orada da kaldık.

Haberci güvercinlerimiz kargalardı. Aramızda haber taşıma işini evren onlara vermişti ve biz bunu çok beğendik. Bir ortaçağ kalesinde tanışmış, iki yüz senelik kule evin sakini olmuştuk. Elbette bizim mesajlarımız olsa olsa yarasalara, hadi bilemedin kargalara emanet olmalıydı.

Uzun seneler zaman zaman bana birşeyler işaret etseler de kargalarla bağım bir daha o iki tılsımlı dönemdeki gibi olmadı. Ama şimdi, ben balkonda öylece dururken gelen Kel Kör Karga peynirini alıp gitmiyor, sanki ben sırtına bineyim diye bekliyor. Her defasında ağzında peynir, biri simsiyah, diğeri kataraktlı gibi mavilenmiş, buğulanmış gözüyle dikkatlice bana bakıyor. Kel Kör Karga bugün değilse yarın konuşur, bekliyorum.

Seni uzun zamandır bekliyorum Kel Kör Karga, anlat bakalım neler oluyor hayatta?



CUMA

 

İstanbul'da denize girilecek kadar güzel bir sabah. karnımdaki korkunç ağrı olmasa Caddebostan'a yüzmeye gidebilirdim ama hiç halim yok ne yazık ki. Menapoz böyle mi başlıyor bilmiyorum, fakat şu güne kadar bir iki istisna dışında hiç adet sancısı vesaire bilmediğimden bu tuhaf ağrı canımı sıkıyor, karnım davul gibi. Doğurmayacak kadının yumurtlaması gayet gereksiz bişi diyeceğim ama öğrendim ki öyle değilmiş. Yani mis gibi hoplayıp zıplarken üç gündür durdum ve hiç iyi hissetmiyorum.

Bu saçma hisse rağmen dün Gözde ile buluşup güzel bir Üsküdar günü geçirmeyi başardık. Birkaç senedir gecikmeli de olsa doğumgünlerimizi birlikte kutluyoruz ve ben bundan çok memnunum. Kuzguncuk sahili özlemişim. Oralarda dolanmak iyi hissettirdi. Fakat bugün evden çıkmak istemiyorum, halim gücüm yok. Biraz kitap okumak ve dinlenmek sanırım iyi gelecek.

Herkese şahane Cumalar dilerim.

25 Eylül 2024 Çarşamba

KRONİK TEMBELLİKLE KRONİK YORGUNLUK VE AZICIK DA HAYAT AYNI ÇIRPICIDA UZUN SÜRE ÇALKALANINCA NE OLUR?

 

SON HAFTALARDA önceki dönemlere göre daha fazla sosyalleşiyor ve bir grup insandaki bezginliği, kronik yorgunluğu izliyorum. Farklı sebeplerden hemen hemen herkes benzer şeylerden bahsediyor; yorgun, umutsuz ve tatsız olma. Kımıldamaya dair gönülsüzlük.

Bir şekilde yaşam bizi veya tam bir yanılsamayla biz yaşamı sürüklüyoruz fakat asıl olmakta olan şu: canlılığımız tehdit altında. Üstelik nasıl önlem alınır, neresinden toparlanır bilemiyoruz. Yemekler eskisi kadar lezzetli değil, içki içmek desen öyle. İş güç için hepimiz ivmelenmeye çalışıyoruz ancak üzerimizde ölü toprağı varmışcasına garip ruh hallerindeyiz. Kısacası ne anlayabiliyor, ne de anlatabiliyoruz olan biteni.

İyi hissetme hali ruhen pek mümkün olmadığı gibi bedenlerimiz de yorgun. En spor sever arkadaşımız iki gece dizi izlese pert olurken, mahallemizde beyin kanaması ve kalp krizi yaşı elli altına düştü. Öfke nöbeti geçirip eşini tokatlayandan veya evden çıkmayarak kendini tecrit edenden hiç bahsetmeyeceğim. Kanser de var. Çok şükür kaybetmedik ama korkusu yetti. Peki ne oluyor? En hafifi tansiyon ve anksiyete, en azılısı kanser ve krizler olan bu sarmaldan nasıl çıkılacak? 

Bana göre ön görülmüş ama umursanmamış senaryolarda avanak avanak geziniyoruz. Yıllar evvel çıkmış olmalıydık şehirden. Şehir işgal edilmeden, alım gücümüz yerle yeksan olmadan gitmiş olmalıydık. Çok söyledim, çok yalvardım ama umursamadılar. Şimdi durup durup bana anlatılan bu tatsız hikayeleri dinlerken konuşmak bile istemiyorum. Aynı kapanda sıkışmış bir fare olarak ne diyebilirim ki?

içimizde ve dışımızda azıcık ama gerçek anlamda azıcık kalmış olan yaşamı yeni bir saksıya alıp, toprağını değiştirmek farz oldu. Yapmazsak devamı hiç aydınlık görünmeyen şu sarmal herkesin sonu olacak. Ayakları kuyunun dibine vurup çıkmanın tam zamanı yoksa veda vakti gibi görünüyor....

21 Eylül 2024 Cumartesi

KIZIL KAHVE CEKETLER, DERİ BOTLAR VE YEŞİLİN VEDASI.

 

BÜYÜK BİR aşkla bağlı olduğum İstanbul'u yeniden keşfetmeye hevesliyim. Geçen yıl bu mevsimde Bodrum'daydım ve öyle başım dönmüştü ki denizin güzelliğinden geri kalan herşey ayrıntıydı. Aklım fikrim suyun içindeki dakikalarda, gerisi sadece sonraki kavuşmaya kadar geçirdim zamandı. Harun'a aşıkken onunla olmadığım, ondan mektup almadığım günleri de böyle yaşardım, geçiştirirdim. Demek insan sadece insana değil, mevsime, mevsimin sunduğu güzelliğe de abayı yakabiliyormuş. Ancak bunun için helalinden elliyi devirmek gerek. 

Yüzmek her sabah benim adıma düzenlenen vaftiz töreniydi. Güneş seramoniyi yöneten ilahi güç, kainatın mimarından gelen tılsımlı ışık ve su içimi dışımı paklayandı. Çoğu zaman ne yaptığımı bilmesem de teslimiyetin tadını almıştım. Kollarım, bacaklarım farklı yönlere uzanırken ve milim milim uzarken, katılaşmış zihnimin, buz kesmiş kalbimin ufak ufak çözüldüğünü hissediyor ve fokur fokur kaynayan çorbaya atılmış buz küpü misali korkmam gerekirken, tam tersi çorbaya karışmak istiyordum. Sıcak ülkeleri hayal ederek hayatta kalmış kalbim yanım kül olmak pahasına atlamıştı çorbaya, bitsindi artık şu sen ben davası, artık hiçlikle veya birlikle gelecek olana hazırdı.

Bütün bunları şimdi yazıyorum, çünkü hücrelerime bıraktığı hissi ancak okuyabiliyorum. 






20 Eylül 2024 Cuma

DAM KEDİSİ DEPRESYONDA MI?

Kedi sevdiğimi biliyorsunuz. Her evimde içerideki çocuk dışında ötekilere de sardırdığım malum. Elimde değil. Her zaman kazanan ve iyi kılabilen olamıyorum bu hikayelerde. Bazen Korsan da olduğu gibi aptal bir şöför alıp götürüyor güzeller güzeli bir canı ama bazen de İsis'de olduğu gibi hayatta kalma süresi uzuyor bir diğerinin.

Şimdilerde karşı apartmanın müştemilat damında güneşlenen kediyi besliyorum. Hatta onun için özel mama alıyorum. İşsiz biri için iddialı değil mi? Belki öyle belki değil. Dünya aleminde neyin peşinden koşacağımıza kendimiz karar vermeliyiz. Öbür türlüsü büyük zaman kaybı.

Damda yaşayan ve sabah akşam pencereme bakarak bekleyecek kadar akıllı olan bu hayvan birkaç gün öncesine kadar diğerlerine yemeğini kaptırmayan cevval bir tavır sergilerken, şimdilerde atak davranan olursa kenara çekiliyor, yemeği ona bırakıyor. Hareketlerinde yavaşlık, gücünde azalma seziyorum. Belki de sadece kendi duygu durumumu ona yansıtıyorum. Emin değilim. 

Günlerdir ellerim titriyor. Babaannem gibi olur muyum bilmiyorum. Kahvesini içerken fincan dibinin tabaktaki tıkırtısı duyulurdu. Yine de beş tane Türk Kahvesi içtiği olurdu aynı gün içinde. Ah keşke olsaydı da gidip ona sorsaydım ne olacak bu dünyanın hali? O da anlatsaydı bin dokuz yüz kırklarda anne olmanın meşakkatini. Karneyle yiyecek alıp, memleketten gelecek treni gözlemeyi. Bunları hiç konuşamadık, ben hep yanlış gündemdeydim. 

Dam kedisi iyi olsun diye dua edeceğim bugün. Dama çıkıp bağıra bağıra ağlamak isteyen ruhumun selametine, içime serpilecek bir avuç suya dua edeceğim. Depresif olmak istemiyorum. Yaratıcı ve neşeli kalmak istiyorum. 





19 Eylül 2024 Perşembe

TETİKLENMEK

 

Kardeşine göz kulak olamadın Elvan, denize düştü. ( yedi yaşındayım, sen bak çocuğuna anne!)

Çok ağladın, uluyarak ağladın baban öldü. ( sekiz yaşındayım, keşke böyle birşey söylemek yerine kucağına alıp, derdimi sorsaydın, sana şımarsaydım anne! )

Tembellik ettin sınıfta kaldın ( Ölüyordum yalnızlıktan, babam gitmişti ve tekbaşımaydım. On bir yaşındayım anne )

Şişmansın. ( Ölüyorum yalnızlıktan, boşluklarla başa çıkamıyorum, mutsuzluktan içime ne varsa dolduruyorum anne )

Öfkelisin..... ( Çünkü korkuyorum )

Şusun, busun.

Yeter. Gerçekten yeter. Hiçkimsenin, hiçbir başlık altında bana kendimi yetersiz hissettirmesine, eksik, yavaş, arızalı muamelesi yapmasına iznim yok! Şefkatsiz, yukarıdan ve gerçekliğime dair tek fikri olmadan konuşan bir tek insana gücüm yok. Bitti. Benim gerçeğim hakkında kimseye konuşma izni vermiyorum. O kadar.

Çok canım yanıyor. Öfkeden ağlayacak hale geliyorum. Hiç mi elle tutulur yanım yok benim? Bu kadar mı sevilemez, yardım edilemez biriyim? Neden sınavım devam ediyor, niçin hala ederim tartışılır şekillde ortada gerçekten bilmiyorum. Ben insanları desteklerken, güzel övgülerle yüceltirken ben neden hep pataklanan, hırpalanan oluyorum?

Kesinlikle izin vermiyorum.

REDDETMEK

Dünya'da mutluluğu bulmanın, kabul görerek yaşamanın bedeli ağır. Ödememi bekledikleri meblağa sahip olmadığımdan değil, bu ödeme sonrasında geriye benden birşey kalmayacağından evet demedim. Yine de bir ödedim tabii, bu defa da tek başıma kalmanın bedelini ödedim ama ben bana kalmıştım.

Tüccar bir babanın kızıyım, aldığıma verdiğime dikkat ederim. Matematiğim pek parlak değilse de satılan veya takasa sunulanın ederini iyi tahmin ederim. Değmezdi. Kendimi yok sayarak başkaları tarafından var sayılmaya hiç değmezdi. Bu yüzden ödemedim. Bana sevgi, kariyer, saygı veya benzeri ne verilecek olursa olsun kendimi reddetmemi isteyen her alış veriş, her takas imkansızdı. Oluru yoktu, olmadı.

Kulun kula zulmünü, kulun derin uykusuna veriyorum. Ancak uykuda esir kalmış varlıklar diğerini aynı esarete çekmek isteyebilir. Oysa ben uyanmak, uyanmışlardan olmak istiyordum. Ha istiyordum da başarabilmiş miydim o ayrı. Fakat arzum buydu. Ben uyanmışlardan olmayı çok derinden özlüyordum.

18 Eylül 2024 Çarşamba

 

İnsan iç sesini duyamadığında dışarıdan birinin iç ses taklidi yapması ve rotadan sapan ne var ne yoksa hizalaması gerekiyor, ki biz buna bazen arkadaş, bazen mürşid, gün geliyor guru veya taksi şöförü diyoruz. Kim olduğu değil, bize ne ettiği önemli.

Bu sabah yolu gözümde büyütmeden, sancıyı tüm bedenime yaymadan evvel ne güzel ki böyle birine döküverdim içimi. Sağolsun o da hatırlamam gereken ne varsa bıraktı eteğime.

Uzun uzun seyrettim kucağımdaki hazineyi. Beni ben yapan her şey eteğimdeydi. Ne kalkıp silkelendim, ne de onları alıp ceplerime doldurdum. Ama bu satırlar muhatabınadır: dur artık. Ya da bu satırlar muhatabınadır: kımılda!

Bugün denizdeki kardinali seyrettim. Kuşlar konmuştu yamacına, çalkantılı deniz köpük köpüktü etrafında. Yaklaşma diyordu denizcilere, yaklaşma kayalık burası. Bende çok uzun zamandır kıyıya paralel bir kardinal gibiydim. Biri gelsin istiyordum ama durmadan yaklaşma sinyali veriyordum. Artık değilim, ben bir kardinal değilim. Hem kuşlar, hem dalgalar, hem de insanlar yanıma gelebilir. Geçmişi ve geleceği şimdi bugün burada değiştiriyor ve kendi hikayesinden firar eden tüm prensesler adına kraliçeliğimi ilan ediyorum:)

Kim olduğumuzu söylerlerse söylesinler önemli  değil, asıl olan kim olmak istediğimiz ve bunun için ne yaptığımızdır. Ben kımıldadım bugün, bana gerdan kıran şehrin incisine, mercanına, kedisine, yokuşuna açtım yüreğimi. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir kahve ve kitaptan nasıl da mahrum etmiş, klişe göründüğünden nasıl da hayatımdan çıkartmıştım sokakta okumayı! Bu günden tezi yok, sadece kitap mı? Kalem, kağıt ve boyalarımla gezeceğim. Kim olduğuma ve hikayenin devamına da ben karar vereceğim. 

SARMAŞIK

 

Günaydın,

Bizim güzel sarmaşık kuşların o çok sevdiği meyvelerini vermeye başladı. Hatta tahminime göre bir iki haftaya kalmadan tatlı tatlı renk değiştirmeye başlayacak. İŞte o zaman balkon için yepyeni mutluluk saatleri başlıyor demek.

Bu ufacık balkon, zar zor sığan sandalyelerim ve masamla benim sığınağım oldu. Okumak, yazmak, dışarıdaki hayatı izlemek için hep balkondayım. Sabahın serini, akşamın renkleri ve hatta dolunay'ın kısacık konukluğu bile hep burada. Bana göre evin en huzurlu yeri. İnsana ufacık alanlarda nasıl da keyifli yaşanabileceğini anımsatıyor.

Bu haftanın ortasına geldik. Biraz sonra Etiler'e doğru yola çıkacağım. Acaba bir delilik yapıp Bebek sahile iner miyim? Bilemedim:) Hafta bitmeden yeni internet paketimi seçip, biraz ev toparlamak hatta Ardınç'ın paketini Ebru'ya teslim etmek güzel olabilir. Böylece bir sonraki hafta benim olur.

Ah sarmaşık diye başlamıştım değil mi? Onu beğeniyorum. Sadece güzelliğini değil, azmini, mevsimlerle itişmeyen, kendisini çekip çekiştiren kuşlara direnmeyen halini de seviyorum. Bana göre kendisi şehrin dört mevsim ziyarete açık doğa tarihi müzesi. Bazen yeterince param olmayışına hayıflanıyorum. Mesela bir yüzme havuzum yok:)) Ya da canım istediğinde Londra'ya uçup Kew Gardens gezemiyorum. Acaba müzenin girişindeki dükkan duruyor mudur?

Kahvemi bitirince ufaktan toparlanıp çıkmam lazım. Ama Marmaray'ın sakin saatini bekliyorum. Son yaşadığım soğuk algınlığı öyle sert geçti ki yenisine hiç istekli değilim. Ama hafta sonu tavuksuyu çorba yapıp atmalıyım dolaba. Sanırım kendisi çok geç keşfettiğim fakat çok önemli bir gereklilik. Her an insanın dolabında olmalı. 

Ne garip, kendime bakmayı yeni yeni öğreniyorum. Muhtemelen bu yoldaki yalnızlığımla henüz barışabildiğimden bu kadar geç kaldım. Yoksa insan neden böylesine erteler ki kendini? Saçma.

O halde ben başlıyorum güne, dilerim dolunay hepimize güçlü bir ışık olsun ve içerideki, dışarıdaki herşeyi görünür kılsın. Giden gittiği yerde mutlu olsun, dönmek isteyen acele etsin.




17 Eylül 2024 Salı

İSTANBUL İÇİN MASAL VAKTİ.

 

Ah canım, bahtsızım, ahraza gelin giden kraliçem, İstanbul'um, öyle özlemişim, o kadar  göresim gelmiş ki seni aman aman. Çok şükür kavuşturana sultanım. Ben sadık köleniz Elvan, eteğinize yüz sürmekten pek memnunum bugün. Elma şekeri yemiş, üzerine macun şekeri ısmarlanmış ruhum tutup çekmesem uçtu uçacak.  Çok özlemişim bulutların hızla geçtiği, vapurların vals yaptığı mavi gri gün ortalarını. Üst notalarda şehrin kendine has seslerini, orta notalarda gel geç misafirlerinin nahoşluğunu ve en altta dilsizlerin ehil olmayandan sakladıklarını.

Layığıyla sevilememiş, seveni tarafından bin kez bıçaklanmışken nasıl hala bu kadar masalsı, bu denli güzel olabilirsin anlayamıyorum. Evet kalabalık, kirli ve taşkınsın ama ya o deniz fenerlerin? Kubbelerin?  Olta sallayan, simit satan, banka kıvrılıp uyuyanl gerçek insanların?  Çok seviyorum, çok beğeniyorum seni İstanbul.

Kasımpatı vakti gelmiş. Türk kahvesi yanına lokum, kahveye konyak zamanına girmiş şehir. Kadife eteğini giyip Göksu'ya uzanmanın tam zamanı. Theodora'nın ruhuna Çengelköy'de soluklanmanın, Hürrem'in kuvartsla  tılsımlanmış türbesinde elham okumanın vakti. 

Özledim ben; Molla Gürani'nin minicik, devşirme sütunlarla süslü, hocanın hikayesini fısıldayan camiisini, Kılıç Ali Paşa'nın hamuşanını, Hazar Türkleri'ne yuva olan Karahimköyü'nün güzeller güzeli bina fasadlarını... II. Mahmud'un gavurluğuna gülümseten haliç kıyılarını çok ama çok özledim. 

Şehrin kendine has ışığını, mevsim dönümlerini, dökülen manolya yapraklarını, tohuma duran erguvanlarını doya doya seyrettim. Yüksek dozda uyarıcı almışcasına derin derin, içime içime işledi her baktığım, her gördüğüm. Kitapçıda dertop olmuş sokak köpeğinin acısını ciğerimde hissederken, onunla göz göze gelecek kadar insan kalabilen yanıma "aferim kız sana" dedim. Öyle yüreklendirilmeyen, o kadar yalnızdı ki o yanım, hakkıydı bir aferin aptal zihnimden! Salyangoz gibi kıvrılan, kıvrım kıvrım kıvranan ruhumun keyifle yükselişini izledim hayal dünyamda. Elma şekerini macuna bulamıştı ve her yanı rengarenkti!

Ne mi diyorum, masal vakti diyorum. Adım üç kez bağırıldığında uyanacaktım ya, bugün kraliçem üç kez Elvan dedi. "Elvan, Elvan, Elvan"

Adımı sevesim, İstanbul'un eteğinde uyanasım geldi.


16 Eylül 2024 Pazartesi

VEEEE İŞTE BEKLENEN SICAKLIK VE ÖZLENEN YAĞMUR.

 

Nihayet özlediğimiz ısıda uyandık. Bugün günlerden Pazartesi ve şehirlerden İstanbul'dayız. Hepimiz şu serin sabah için minnet dolu ama ıslanmayı unuttuğumuz için de azıcık şaşkın ama yine de içten içe keyifliyiz. Evden çıkmam ben bugün, doya doya okurum, yazarım, kahvemi, çayımı içerim, yogamı yaparım. Kedimi severim. Dün taslağını çıkarttığım seminercikler serisine bakınırım. Hatta belki resim bile yaparım. Arada hava sakinleşirse de pazara uğrar incir ve hünnap alırım. Biraz da patates.

Oh be! İşte sevilen sabah budur. Dilerim her birimiz için verimli, bereketli, karşılaştığımız durum ve olaylarla rahatlıkla başa çıkabildiğimiz günler olsun.

15 Eylül 2024 Pazar

GÜNAYDIN PAZAR SABAHI

 

Günaydın,

Tatlı bir serinle uyandık. Hafta boyunca nefes aldırmayan hava an itibariyle merhamete gelmiş görünüyor ve büyük ihtimalle önümüzdeki haftayı da böyle geçireceğiz.

Kronik yorgunluğum azalmış gibi hissediyorum. Sanki bu sabah biraz daha dirençliyim. Kahvenin güzelliği de olabilir. Zira bazı kıymetli stoklarımı Eylül, Ekim'e saklamıştım ve bu sabah bir tanesini açarak sezona giriş yaptım. Açıkcası son rose şişeleri akşamüzerlerine ve aroması güzel kahveler de sabahlara çok yakışıyor bu mevsimde.

Haftaya iş ve güçle ilgili yapılması gerekenler listem olacağından bugüne son yayılma günü olarak bakıyorum. Pandemi sonrası öylesine hamlaştı ki bedenim, karşıya geçmek zannedersiniz ki uluslararası seyahat! Üşeniyor ve kafamda büyütüyorum. Oysa gittiğimde de gayet memnun oluyorum, beğeniyorum çabamı.

Bu sonbaharda iki tane güzel festival var katılacağım. Daha doğrusu biri festival, diğeri fuar. Festivale genç bir hanımın davetlisi olarak gidiyorum, kokteyl festivali. Fuar tiny house görmek için. uzun zamandır internette bakınıyor olsam da gidip bakmanın şart olduğunu düşünüyorum. Tabii arada Sapanca ve Konya ziyaretlerine niyetliyim. Bakalım hepsini başarabilir miyim?

Bütün bu gezmek ve de tozmaklar bir yana online da arkadaşlarıma bazı konu başlıklarıyla ilgimi çeken konularda kısa seminercikler düzenlemeye karar verdim. Bu güne dek ne biriktirdiysem ve neden hoşlandıysam o. Bence bunu en çok Selma sevecek:) Çünkü eğer yıllardır beni okumaktan sıkılmadıysa yazılı Elvan'dan anlatan Elvan'a geçmeyi en çok o hak ediyor. Sağol Selma, öpüyorum yanaklarından.

Bu mini seminerlerde kendi yaşam döngümden, ilgi alanlarımdan seçmeler yapacağım. İstanbul'dan bir semt, Anadolu'dan bir kazı alanı, Avrupa resim sanatından bir ressam, kültür tarihinden bir sembol gibi. Ücretlendirmeyi de düşündüm. Bağış usulü olacak. İsteyen kafasına göre birşey öder, isteyen bir şişe elma sirkesi yollar veya ödemez ve sokakta kedilere bir kap su koyar :)

Herkesin birbirinin gırtlağına çöktüğü şu karanlık dönemde bir saat için bile olsa arkadaşlarımı alıp, kendi ülkemde, içimdeki labirentlerde gezdirmek istiyorum. Ekim'de hatta belki Eylül sonu başlayacağım.

Geliyorsun di mi Selma? Sensiz olmaz:)



14 Eylül 2024 Cumartesi

KADER MİDİR ZİHİN HAPİSHANESİ?

 

Bundan çok uzun yıllar önce Delfi'de yaşayan kahin gizli kehanetini fısıldamış Arşipel* sularına:"her kim kalbindeki yükten adım atamaz hale gelirse, kader onu Halikarnas'a götürsün."

Babam böyle gelmiş Arşipel kıyılarına. Ama onu buraya sürükleyen kaderi kim/kimler ve nasıl olaylarla yazılmış hiç bilmiyorum. İşin doğrusu ben hikayemi gerçeğe öykünerek, kahinin içime fısıldadığı biçimde anlatacağım.

Geçen hafta orada, Arşipel sularındaydım. Hiç abartmadan söylersem öyle mutluydum ki, kendimi eski bir kartpostalda anne ve babası tarafından havalara atılıp tutulan çocuklar gibi hissettim. Tek fark benim ne havaya atacak, ne de düşerken tutacak kimsem yoktu kendimden başka. Moralimi bozmadım, zira babam da tekbaşına gelmişti bu kıyıya, hatta annem de. Üstelik her ikisi de çok kıymetli ilişkiler bulmuştu zamanla. Öyleyse bende bulurdum, hatta bulmuştum, Derya vardı.

Derya beni denize götüren, her sabah suya basan, bana hafif kalmam için destek veren kadın. 

Yüzerken çok iyi hissediyorum ve diyorum ki içimden acaba ben bir yengeç miyim yoksa çözemeyeceği bir paradoksa düşmüş ve rüyasında kendini yengeç olarak gören cennet kuşu muyum uyanamamakla lanetlenmiş? Kimbilir? Zamanda gezinip 2374 yıl önceye gidebilsem paradoksu ortaya koyan adama sorardım. Öyle bir şansım olmadığına göre ister yengeç olayım, ister cennet kuşu hiç önemli değil diyerek batıp çıkıyorum sulara.

Bazen kırlangıç balıklarına imreniyorum uçabilmelerine, hayran kalıyorum yüzebilişlerine. Yerçekimiyle cezalandırılmış gibi hissediyorum kendimi. Görünmeyen iplerle bağlanmış, kıskıvrak yakalanmış, hatta ökseye tutulmuş ağır bir bedende hapislik gibi geliyor yeryüzü yaşamı. Oysa inandığım ve öğrendiğim şeyler tam tersini söylüyor; ödülsüz, cezasız, sadece ve sadece yaratımda olduğumuz bir deneyim için buradayız. 

Zihnimi kendim zannediyorum, tüm kontrolün onda olmasındaki tehlikeyi göremiyorum. Ne zaman zihnime vermeliyim kontrolü ve ne vakit onu hiç dinlememeliyim ayırdına varmakta zorlanıyorum. İşler karıştığında kendimi beyni kafatası sınırlarını zorlayan tarih öncesi canlılar gibi hissediyorum. Fazla düşünüyorum, aynı kasedi başa sarıp sarıp en sevdiği şarkıyı bant yıpranasıya dinleyen ergen gibi ama en sevmediğim deneyimleri, en kırıldığım insanları gezdiriyorum zihnimde. Onları şebnem kağıt bebekler gibi konuşturuyor, söyleyemediklerimi yüzlerine söylüyor ve bana dediklerini defalarca ta ki onların gerçekten söyledikleriyle, benim hatırlamayı seçtiklerim birbirine karışana kadar dinleyip duruyorum. Neden ki? O sırada güz gülleri açıyor, mevsim dönüyor, kedim öğleden sonra uykusunda mırıldanıyor. Ben neden şimdiki zamanın güzelliğini olan bitene kurban ediyorum? Etmeyeceğim!


*Ege Denizi












12 Eylül 2024 Perşembe

NE HAKKINDA YAZMAK?


Bildiklerimi yazmak istemiyorum. Bilgimin alkışlanması, takdir edilmesi tatmin etmiyor. Bunu azıcık mürekkep yalamış herkes yapabilir ve çoğu zaman özgün bile değil. 

Ben hissettiklerimi, özellikle hissedemediklerimi anlatmak istiyorum. Eksiklendiğim, ıskaladığım, karşılık veremediğim duygulardan bahsetmek istiyorum. Fakat kim yaşamın boşluklarına ağıt yakan birini okumak ister? İşin orasından emin olamıyorum. 

Kendimi nasıl tanımlarım diye düşünüyorum bazen. Naif? Merhametli? Donuk? Neşeli? Akıllı? Öfkeli? Dengesiz? Öngörülemeyen? Kırılgan? Hırçın? Cömert? Hepsi ve hiçbiriyim. 

Demiş ve bırakmışım dün. Kalsın bakalım burada belki sonra birşeyler ekleriz altına.

İstanbul azıcık serinledi sanki. Şehre geldiğimden bu yana yeniden dişlerimi sıkmaya başladım. Bedenim katı, düşüncelerim olumsuz. Kıstırıldığı köşede tüyleri diken diken olmuş kedi gibiyim. Sanırım Süper Prenses'le aramızda geçen konuşma beni bildik döngüye düşürdü ve buradan çıkmak adına harcadığım emek boşa gidecek diye korktum. Bazı insanlar değiştiğimize, değişilebileceğine inanmıyorlar ve bizi uzun zaman oynadığımız, iki tarafın da yaralandığı oyunlara çekmek istiyorlar. İçinde sevgi, hem de bolca sevgi olsa bile ben bu tür oyunlarda yokum artık. Rüzgarı bile dengemi bozuyor.

Sesimin ve içimin yumuşamış olabileceği, en az onun kadar zor bir kıştan çıktığım ve kırılgan olma ihtimalim gelmedi dostumun aklına biliyor musunuz? Onu manipüle etmek ve üste çıkmak için tatlılık gösterdiğimi söyledi. Onu samimiyetime ve duygularımı dinlemeye ikna edemeyeceğimi neyse ki hemen anladım. Bu onunla ilgiliydi, benimle değil. 

Kimseyi ikna etmekle uğraşmayacağım yaşa geldim. Ben biliyordum hissettiğimi, yaşadığımı ve onun nasıl algıladığına müdahale edemezdim. Şimdi düşünüyorum da ilişkiler de mevsimler gibi, biz Süper Prenses'le hep sonbahar kış yaşadık, belki de onun kalbi yaza ve ilkbahara ikna değil? Kısmet:) 


11 Eylül 2024 Çarşamba

İNCEDEN YAĞMUR SESİ.

 

İki yıl önce aşağı yukarı bu mevsimde taşındığım evimin ilk anda gözüme çarpan güzelliği karşı binayı saran sarmaşık ve kuş sesleri olmuştu.

Biraz önce kahvemi içerken öyle inceden değdi ki yağmur sarmaşığın yapraklarına herşey sussun, sadece o ikisi konuşsun istedim. Birkaç dakikalık cennet sesinden sonra sabahın ilk ışıkları binaların yüzünü yalamaya başladı ve ben güne hediye gibi dakikaların büyüsüyle başlamış oldum.  Şükür ki ne şükür.

Son birkaç yıldır kaygıdan, telaştan ve uğradığım haksızlıkların çetelesini tutmaktan anın biricikliğini yaşayamaz oldum. Güzeli görmek ve güzeli yaratmak konusunda eskisi kadar hevesli, yetenekli hissetmiyorum kendimi. Oysa bir zamanlar sofradaki peçetelerden tutun, çiçek saksılarına, kazağımın rengine uygun seçtiğim çorabıma kadar öyle çok severdim ki ayrıntıları.. Ama kalmadı, kocaman bir durağanlık tüm devinim arzumu, yaşam sevincimi tek lokmada ham yaptı.

Bazen düşünüyorum, hayatı yutan canavarı sadece dış koşullar mı besledi, benim hiç mi suçum yoktu semirmesinde? Elbette vardı, ben olan biten karşısında fazlasıyla kabulleniciydim, gücümü kudretimi gündelik telaşlarla harcadığımdan ruhum aç açık kalmıştı. Açlıktan kıvranan bir ruhla ne kadar tatminkar olabilirdi ki hayat?

Bu sabah ince ince yağan yağmura kulak kesildiğimde aynı hevesle içimi, varoluşumun sahici sebebini de duyabileceğimi anımsadım. Zaten yaşam yüzlerce kez hatırlama ve unutma döngüsünden başka neydi ki?


Tuna'ya soru: Her unuttuğumuzda, hatırlayamayışın hüznü olabilir mi o hissettiğimiz sızı?





10 Eylül 2024 Salı

HALSİZİM

 

Günaydın,

Düşük doz uyuşturucu verilmişcesine halsizim. Yaşamaya gücüm kalmamış gibi hissediyorum. Nedenini anlayamadım ama tam anlamıyla iyileşemedim. Acaba yetersiz mi besleniyorum? 

Uykum iyi. Kendiliğinden mi iyi yoksa magnezyum sayesinde mi onu bilemiyorum. Fakat büyüklerin "elim kolum kalkmıyor evladım" cümlesini alnıma yapıştırıp hayat gazisi olarak gezesim var. Öyle ki kahveyle bile ayılamıyor, kalçamın ağrısından yürümekten kaçıyorum. Burhan ve Ela'nın İstanbul dışında olmaları da ayrı bir talihsizlik.

Neyse, kan tahlillerim iyi çıkmıştı, muhtemelen mevsim dönümünden etkileniyorum. Tabii kimsenin ruh tahlili yaptığı yok. 

Jasmin beni çok üzdü Bodrum'da. Sanırım en sevdiğimin bile hırçınlığına, haklılık davasına gücüm kalmadı. Eski kocamın tüm sorunlardan kaçma cümlesi olan hak senin huzur benim lafını onun gibi yerli yersiz değilse de pek çok konuda, çokça sevdiğime kullanasım var. Kimin neye ihtiyacı var bilemem, ben benim ihtiyacımı bilirim ve benim huzurlu olmaya, bunu sağlamak için de anlayabilmeye ve kendimi ifade edebilmeye ihtiyacım var. Her kelimemi savunma sayan birine karşı ne diyebilirim ki. Duygu durumumu duyarsa empati kurup bana hak verir diye bastıra bastıra sertçe konuşmak... Sonra beni yumuşak ses tonuyla baskın olmaya çalışmakla itham etmek. Demek Süper Prenses'le de yol ayrımındayız. Olsun bakalım. Bu yola yalnız çıkmıştık, yalnız öleceğiz biliyorum.

Yine de üzüldüm. Bedenim zaten hırpalanmıştı, bu hal ruhumu da yordu. Geçecek, geriye hayat, mevsim kalacak:)

Bugün Salı. Henüz kucağımdaki günle ne yapacağımı bilmiyorum ama bulurum bir güzellik.

9 Eylül 2024 Pazartesi

GİTTİM, YÜZDÜM, DÖNDÜM

 

Günaydın, 

İyi Haftalar olsun hepimize. 

En son nefes alamayarak ve tavuksuyu çorbadan medet umma halinde yatıyordum. Fakat o hal beni durdurmadı, ne yaptım ettim uçağa bindim. Çünkü iyi olduğumda kaçırdıklarıma çok üzüleceğimi biliyordum. 

Elbette yolculuk kolay olmadı. Burhan eşlik etmese havalanına ulaşamazdım. Kulağım da fena ağrıdı. Fakat bir şekilde kendimi Derya'nın evine atmayı başardım. Hatta o başarı ile yetinmeyip her sabah yüzmeye gittim! İyi ki öyle yaptım çünkü tuzlu suyla ağzım burnum üç günde açıldı. Tam iyilik hali hala olmasa da kına gecesinde ve düğünde gayet sağlıklıydım ve gerçekten çok eğlendim.

Hayatımda ilk kez yenge sıfatıyla geline ve damada kına yaktım! Ne kadar güzel duyguymuş sevgi ve saygı görmek, tadını çıkarttım. Köyümün türküleriyle oynadım, sevdiklerime sarıldım ve doya doya içtim:))) Düşünün bu benim hasta halim!

Hayatım boyunca katıldığım en güzel düğünlerden biri oldu. Hem damat güzeldi, hem gelin. Kahkahamız bol, ufak tefek şeylere toleransımız yüksekti. Bunca zalimliğin ve gelmekte olan karanlığın ortasında incecik ama güçlü bir ışık gibiydi yeni hayat ve ona eşlik eden törenler.

Yaşamı iyi kılmak her zaman olmasa da genellikle elimizde. Başarılmaması için bir neden yok. Umut, inanç ve inat güzel kelimeler.

Şimdi evimdeyim. Kaldığımız yerden iş güç, eş dost ve şehrin güzel mevsimine tutunmaya devam.

Siz peki? Ben yokken nasıldı hayatınız?


28 Ağustos 2024 Çarşamba

ÜST SOLUNUM YOLLARI BİTİK

Neden kafamdan aşağıya su dökülmüş gibi terlediğim meçhul. Virütik birşeye beden tepkisi de olabilir, İstanbul'da nemin % 80'e varmış olması vesilesiyle de olabilir. Bilmiyoruz ve umurumda değil. Ne bu ya! Fakat azmettim akşam o uçağa bineceğim diye. Bakalım gündüz azmim gece de olacak mı? Göreceğiz.

Diyeceğim o ki hasta olunca işler sakat, ne tavuk suyuna çorba ne de zencefiller, c vitaminleri bir halta yaramıyor. Mesele işler buraya varmadan bünyeyi sıkı tutmakta. Bence sonbahar sert bir giriş yapacak. O yüzden meyve, sebze gevelemeye ve bolca bitki çayı içmeye başlayın derim. Ben yandım, sahiden ateşim var buarada, bari siz yanmayın.

24 Ağustos 2024 Cumartesi

ARAYIŞ

 

Arayış bitmiyor. Aramanın yorgunluğu, bıkkınlığı zaman zaman zorlasa da insan duraklama dönemlerinde daha fazla acı çekiyor. Arayış aradığımızı bulacağımızın, bulduğumuzda onu tanıyacağımızın garantisi de değil. Aramanın gereksizliğine inanan veya arayışta olmanın büyüsüne kapılan çok insan tanıdım. Baktığını görememek, bulduğuna ikna olamamak ne demek biliyorum.

Son zamanlarda herkes hayat amacını sorguluyor. Neden buradayım? Vazifeli miyim? Eskiden akıllarının ucundan geçmeyen sorulara gark oldu insanlar. Haklılar. Dünyevi eğlence, yaşama dair meşguliyetler azaldı. Sosyalleşmek ve topluluk içinde iç sesimizin vızıltısından bertaraf olmak daha kolaydı. Şimdi yalnızız ve duyuyoruz. İçeride tüm ihtiyaçları karşılanmayan bir ruh var.

Vazife kolay. Kendini fark etmek. Kendin sandığınla özünü ayırıp, özüne en yakışır şekilde kulaklarını, gözlerini açıp, en iyi versiyonuna ulaşmak. Vazife bu. Fazla mı basit? Evet basit ancak kolay değil. Dikkatini içeri çekmek ve etrafına anlayarak, hissederek bakmak hiç kolay değil. 

Arayışın değeri büyük. Bulduğunu sanma yanılgısına düşmek büyük tehlike. Her an yeniden ve yeniden aramak ve bulmak ise tek çare. 

Aramaya devam.


 

23 Ağustos 2024 Cuma

Günaydın,

Yüzmek için gün sayıyorum. Bir an evvel köyüme gidip kendimi suya basmak istiyorum. Aklım fikrim denizde. Bu yıl birkaç defa İstanbul'da yüzdüysem de bizim oralar gibi olmuyor. Neden bilmiyorum ama olmuyor işte.

Neyse, çok sıcak. Güneş sakinleşse de evden çıkabilsem.


20 Ağustos 2024 Salı

SEÇİMLER

 

Mutluluk sahiden seçim midir? Sabah uyandığımızda o gün ne yaşayacağımızı bilmeden, daha gözlerimizi açar açmaz mutlu olmayı seçebilir miyiz?

İçimden gülüyorum ve "tabii, eğer Korfu'da denize sıfır bir evde uyanmışsam ve etrafta rüzgardan başka ses seda yok ise neden olmasın?" Ama öyle değil. Beyaz pantolon giymek gibi. Hani nasıl beyaz pantolon giyince oturmadan önce refleks olarak oturacağımız yere bakarız ya veya renkli birşeye dokunmuşsak ellerimizi üzerimize değdirmeden gidip yıkarız. Öyle işte. Mutlu olmayı seçmek, beyaz pantolon giymeyi seçmekten farklı değil, dikkat ve özen gerektiriyor. Tercih etmediğimiz kişiler ve olaylar hayatımıza geldiğinde onları buyur edip, alan açmıyoruz. Onlarla aramızda geçen sohbetleri içselleştirmeden, tıpkı ellerimizi yıkar gibi sohbet bittiği an zihnimizi o kişi ve olaylardan azad ediyoruz. Elbette büyük felaketleri, çok can yakan olayları anlatmıyorum burada. Bazen gülümsemek, içtenlikle derin bir nefes almak çok zorlaşabiliyor ama ben kendi adıma daha yönetilebilir ufak tefek şeyler için lüzumsuz mesai yaptığımı fark ettim. Olay bitiyor, insanlar devam ediyor ama ben üzerime yığdıklarının altında kala kalıyorum. Geriye dönüp baktığımda oturduğum yere hiç dikkat etmediğimi ve üstümü başımı batırdığımı fark ettim. Bundan bahsediyorum.

Velhasıl mutluluk seçimdir ve mümkündür. Ağustos sıcağında evden dışarı çıkamasak da evimizin içinde yürüyebiliyor olmak ve kendi işlerimizi halledebilmek büyük bir mutluluk değil mi? Kahvaltımız, çamaşırlar, sevilecek bir kedicik, okunacak kitaplar, yazılacak öyküler bir seçim, mutlulukla ilgili seçimler değil mi?

Sende yaz, yaz bakalım alt alta bugün mutlu olmak için neler var elinde? Eminim yazdıkça şaşıracak ve sevineceksin. 

Hadi mutlu olmayı seçelim bugün.

19 Ağustos 2024 Pazartesi

DOLUNAY

 

Herkesi anlayabilmek isterdim. Korkularını, arzularını, kırgınlıklarını, umut ve umutsuzklarını. Anladım ki bu istediğim gerçekleşmesi pek mümkün değil. Kendini anlatmak, iyi kılmak ve dayanışma içinde olmak istemeyenlerle olmadı, olmayacak. Kabul ettim sanırım. 

Dolunay affetmek için uygunmuş. Öyleyse affediyorum. 

18 Ağustos 2024 Pazar

GECEYE DAİR ÖNEMLİ NOT:

Bir kez daha evlenecek olsam Saint Petersburg'da evlenir ve Trans Sibirya Ekspresi ile balayına çıkardım:))))

Not: Gelinlik istemem ama pasta olsun.

17 Ağustos 2024 Cumartesi

HALA CUMARTESİ

 

Kalktım. Balkonu silip süpürdüm. Kahvaltımı yaptım. Kızlar geç öğleden sonra rakısına rezervasyon yaptırmış. Gerçekten gitmek istiyorum ama Cumartesi Moda biraz düşündürüyor. Kalabalıklardan hoşlanmıyorum. O kadar alıştım ki gideceğim yere sabah erken veya akşam geç saatte gitmeye, başka türlüsü zorunluluk olmadıkça canımı sıkıyor. Öte yandan davetlere icabet etmedikçe gönül kırıp kendimi ıssızlaştırdığımın da farkındayım. Neyse daha var akşama.

Rüzgar durdu. Saat neredeyse üç. Bizim evin altıya kadar yandığı saatlere girmek üzereyiz. Yanmak dedim utandım. neyse, bu konuyu açmayacağım. Sadece içimden bir ses İzmir kundaklandı diyor.... 

Biraz hayal mi kursam?

Belki The Durelles seyrederim. Korfu Adası'nı görmedim ama sanki tam benlikmiş gibi hissediyorum. Deniz, adanın evleri, zeytinler, şarap ve keçi peyniri. Sanırım sevdiğim herşey Ege'de. 

Neyse, hayal kuracak kadar da gücüm yokmuş. Bişiler okumayı deneyeceğim. Güzel bir öğleden sonra olsun hepimize.

HAFTA SONU BAŞLIYOR AMA NASIL...

 

Günaydın,

Söylenecek sözlerin günden güne azaldığı, sessizce köşelerimizde ağlamanın normalleştirildiği, özgür iradeden eser kalmayan bu insanlık çukurunda içimden birşey yapmak gelmiyorsa suçlu muyum?

Zaman zaman bir fikirle coştuğumu, yazıp çizerek çalışmanın keyfiyle saatler geçirdiğimi hatırlıyorum. Uzun zamandır hiçbir şey beni kendine bağlayamıyor. Ne bir kitabı kesintisiz okuyabiliyorum, ne de bir filmi baştan sona izleyebiliyorum. Dikkatim dağınık, herşey eski ve bildik.

Birşeylerin değişebileceğine dair inancım azaldı. Yorgun ve huzursuzum. Bireysel anlamda ne kadar kendimi sağlıklı ve yüksek tutmaya çalışsam da istediğim enerjide değilim. Bazen önemli bir hastalık sinsi sinsi ilerliyor olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü eğer tüm bu hissettiklerim sadece ruhumun ve zihnimin işiyse, bayağı gerçekçi çalışıyorlar. 

Etraftaki felaket haberlerinden bezdim. İnsanın insana ettiği zulüm, yükselen cahillik ve kötülük karşısında çaresiz hissediyorum. Cahilin zulmü artıyor. 

İzmir ve otuzu aşkın nokta cayır cayır yanarken nasıl bir hafta sonu olur? Bilmiyorum... Dua etmek bile zor geliyor. Oysa sahiden toparlanıp yapmam gereken şeyler var. Ama önce yatağa döneceğim. Sekiz buçuk başlamak için çok erken. Saklanmak istiyorum.




16 Ağustos 2024 Cuma

YENİ BİR DÖNEM


Günaydın,

Hayat yeniden, yeni bir yerden başlamış gibi. Romanın bambaşka bir bölümüne gediğimizi artık sezmiyor, bizzat deneyimliyorum. Burası, tam üzerinde durduğum yer elli bir yaş. Üzgün, kırgın olmaya geç kalınmış, yenilenmek ve silkelenmeye ise sahiden istekli olunması gereken yer. Hayat, bittiği yerden başlıyor, tıpkı bir ağacın devrilip gitmeden evvel bambaşka yerlerde filizlenmesi gibi. Bittim dediğimiz yerden başlatıyoruz yaşamın kalanını.

Önceki gece korkunç bir spazmla sokaklara döküldüm. Gece iki. Kalbimde, göğsümde tarifi imkansız bir sancı. Nefes alamıyor, gitgide yüksele nabzımla ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Tansiyon normal ama nabız inanılmaz. Düşünüyorum, üzüldüm mü? Korktum mu? Ne oldu bana durduk yere? Anlayamıyorum. Aslında neler ettim kendime çok iyi biliyorum...

Sabah altıyı bekleyip çıktım evden. Çünkü hatırladım ki acilde ekg çekip, diyazem vurup yolluyorlardı. Orada tutsalar bile yetkin biri olmayacaktı sabaha kadar. Velhasıl artık nurtopu gibi bir mide hassasiyetiyle hasbıhaldeyim. Midem "kus Elvan" diyor, "neyse sindiremediğin, hazmedemediğin kus ve artık sadece sindirebileceğin şeyleri içine al!Yoksa tadını kaçıracağım."

Anladım midem. Yeni yaşımın ilk uyarısını dikkate aldım ve kendime iyi bakmayı ertelememem gerektiğini gördüm. İhmale gelmeyeceğini, en az diğerleri kadar özeni hak ettiğini epeyce kaygılanarak anladım. Evden çıkarken belki dönemem diye duş alıp, koltuk yastıklarını düzeltmek ve Theodora'ya mama bırakmak neydi?

Kapana kısılmış, tamamlanmamış içsel dilekleriyle yaşamdan paketlenmiş gibiydim. Öfkeli değildim ama iç sesim "hay aksi, tam da anlamaya başlamıştım" dedi. Duydum.

Yeni bir dönem başladı; kendine iyi bak diyor hayat. Anladım ölümlüyüm.


14 Ağustos 2024 Çarşamba

ZEBANİ GÖRSEM SOKAKTA HİÇ ŞAŞIRMAM

 

Günaydın,

İstanbul yanıyor. Sabah sabah fırın kapağı açmış gibi başladık güne. Sonbahar kokan sabahlar bir hafta evvelde kaldı. Yeniden yazın tam ortasında gibiyiz. İnşallah ben Bodrum'dayken azıcık insaf eder havalar yoksa zorlanacağız.

Bugüne dair niyetim evden çıkmamak. Sokak kedilerine su götürmek ve komşunun yavru kedisine bakmak dışında akşam olup güneş gidene kadar evdeyim inşallah. Klima dediğinizi duyar gibiyim. Evet var, fakat bana hiç yaramıyor. O yüzden akşamüzeri tam cinnet saatinde beş dakika açıp, on dakika kapatarak o en zor zamanı geçirip tekrar pervane ve balkona dönüyorum. Bu havalar benim İzmir'e yerleşmekten vazgeçme sebebimdir. Gün gelip İstanbul'da böylesine zorlayıcı yazlar yaşayacağımız aklıma gelmezdi. Okusan okunmuyor, yazsan olmuyor. Ne yapacağını, elini kolunu nereye bırakacağını bilemiyor insan. Sağlığımıza şükrettiğimiz günlerden geçiyoruz. İyi ki elimiz kolumuz tutuyor da yüzümüzü yıkamak, delirince duşa girebilmek gibi eylemleri tek başımıza yapabiliyoruz.

Bunlar kıymetli. Yaşam hızla akıp giderken yeni yaşımda en çok hissettiğim bizim de hızla yaş aldığımız. Değişen derimiz, saçımız, bakışlarımız... Zamana ve diğerlerine dair hislerimiz.

Böyle hissetmenin ne kadarı yaş, ne kadarı ülkedeki basiretsiz muhalefet ve hırslı iktidar bilemiyorum. Sağolsunlar karanlık günler yaşatıyorlar hepimize. İnancımızı, insanlığımızı sorgulamadan gün geçmiyor. İçinde yaşadığım toplumun vahşete eğilimini hep bilirdim ama o vahşet bizim buralara ulaşmaz, kırsalda kalır sanıyordum. Oysa kırsaldan gelen insan ve onun şehirde doğup büyümüş olana karşı kini yıllardır biryerlerde mayalanıyormuş...

Buralardan elbette geçeceğiz. Hep birlikte mi? Onu bilemiyorum. Ama ben bir sonbahar sahnesi hayal ediyorum. Four Seasons Sultanahmet'deyim. Mis gibi bir Türk kahvesi söylemişim. Çiçek kokuları ve hafif rüzgar var. Etraf sakin. Kahvemi içiyorum, rüzgarın keyfini çıkartıyorum. Biraz sonra kalkıp vapura bineceğim. Yoksa öncesinde Karaköy'e mi geçsem diye düşünüyorum. Çok değil, bir ay sonra hayalimi gerçek kılabilirim. Ben içinde olduğum anda zorlanınca böyle anlık firarlarla aklımı koruyorum:) Yoksa eyvah!

Velhasıl gündüz gözüyle ne kadar zorlanırız bugün hiç bilmiyorum. Dilerim tahminlerden kolay, kolaylılarla dolu olsun gün.








13 Ağustos 2024 Salı

ÇİÇEKLER

 

GÜNAYDIN,

Ne yazsam ne yazsam diye düşünürken gözümün önüne uçuşan çiçekler geldi. Rüzgarda uçuşan ve yukarı savrulup sonra döne döne yere inen yapraklar.

Bazen bu aniden gelen görüntüler o kadar beklenmedik yerlere götürüyor, o kadar huzur veriyor ki, dünyada neden iyi ve güzele odaklanmakta bu kadar zorlandığımızı anlayamıyorum. Vazoya yerleştirilen çiçekler, Fenerbahçe'deki evde yaşayan ıhlamurun bana neredeyse her sabah yaprak yollamaları veya kitap arasında bulduğum begonviller.

Bu sabah zayıf esiyor rüzgar. Öyle yaprakları, saçları havalandıracak cinsten değil. Belli belirsiz. Çok önemli birşey olmadığı sürece kedilere  su vermek dışında evden çıkmam diye düşünüyorum. Leyla'nın verdiği kitabı bitiririm. Çamaşırları asarım ve belki yarım kalan resmi tamamlarım. 

Şimdilik sizi rüzgarda uçuşan çiçek görüntüsüyle bırakıyorum. Ön gördüğümüzden daha yumuşak, daha şefkatli ve hafif olsun günümüz.

10 Ağustos 2024 Cumartesi

YARAN KAPANACAK DİYE KORKMA ELVAN

Bizi var eden yaramız mıdır? I ıh, değildir. Fakat öyle uzun zamandır orada durmaKTADIR Kİ VE BİZ HER DUYGUYA, duygulanmaya, hissetmeye SUSADIĞIMIZDA İYİ KÖTÜ DEĞİL, SEVGİ VEYA NEFRET DE DEĞİL, SADECE HİSSEDEBİLMEK İÇİN, ADETA KENDİNİ KESEN BİR ÇOCUK GİBİ GİDER ÇARESİZCE PİPETİMİZİ ORAYA, TAM ANAMIZI BELLEYEN HATIRANIN KAN GÖLÜNE SOKARIZ! Oh oh sabahlar olmasın diye diye ve bi de kana kana içer, üzerine gözyaşları döker ve "hissedebilmenin" hazzında bir kez daha harabenin en ağır taşıyla kalbimizi ezeriz.

Yaptım. Çok yaptım. Düşüne düşüne beynimi yaktım. Bitti. Si..timin yarası kapanacak. O kadar. Bunu ben yapacağım. Yeniden ormandaki kulübemi, kabımı kacağımı bulacak  ve o merhemi karacağım. Gerekirse içime uzanmış ölüleri tek tek yeniden yıkayacak ve gömeceğim. 

Ben ölü değilim. Üzerime toprak atıp, beni yok sayan her kim olursa olsun korksun! Geliyorum, çünkü hayattayım. Sen hayatlar boyu görmemeyi seçtin diye yok olmadım ben. Şimdi ve buradayım. 

Şarkımı bulmama az kaldı. Ebru bana yardım ediyor. Öyle derinden vazgeçmiştim ki kendimden çırpınıyordum ama tekbaşıma başaramazdım... Yavaş yavaş korkuya yenilmeden, üstümü milim milim silkeyerek kalkıyorum uzandığım mezardan. İstersen küllerinden doğmak de, istersen ateşin ta kendisi harlanıyor diye düşün. Öyle bir silkeleyeceğim ki kendimi yanması gereken yanacak, küllenmesi gereken küllenecek.

Öfkemden korkma ama yaramın kapanmasından kork:)


* Tamino söylesin mi? Habibi.






DÖRDÜNCÜ GÜN....

 

Günaydın, bugün dördüncü sabah, burnuma Eylül kokuyor. Sonbahar erken belli etti kendini. Sararmaya başlayan yapraklar ve Poyraz'ın taşıdığı koku, Eylül.

Uçak biletleri tamam, yakında köyüme gidiyorum. Herkesi fazlasıyla zorlayan deneyimlerle ilerlediğimiz Ağustos kısmetse güzel bir düğünle bitecek ve ben de o düğünün konuklarından biriyim. Uzun zamandır bir düğüne bu kadar istekle ve inançla gitmemiştim. Gençler adına seviniyorum.

Birkaç gündür tatlı bir misafirim var. O da çok kıymetli bir arkadaşımın kızı ve sayesinde deliler gibi sağdan sola koşturuyoruz. Genç insanların algısı, enerjisi ve kendi duygularını ifade ederken seçtikleri şakalar hoşuma gidiyor. Hayat bir yandan kendini tekrarlarken, öte taraftan ne kadar biricik.

Bugün sonbaharın dördüncü, Ağustos'un onuncu günü. Elvan İstanbul'dan bildirdi:)

8 Ağustos 2024 Perşembe

DÜŞÜNCELER, KELİMELER VE KADER


Benim hem gayet iyi anlayıp, hem de hiç anlamadığım girift bir örüntüsü varmış yaşamlarımızın. Kitap bilgisi, entellektüel anlamda biriktirdiklerimiz toplumda saygınlık kazandırırken, öte yandan ruhumuzu küstürüyormuş. Sahte mutluluklarla, olsa ne olmasa ne alkışlarla yaşam sevincini yanlış topraklarda aramalar ne fenaymış. Bu yüzden denizde veya arazide aşırı mutlu oluyormuşum; asıl olana yaklaştığımdan, evime, içime sokulduğumdan!

İnsan doğaya çıktığında zihne pek ihtiyacı olmuyor. Şehirde ayakta kalmak üzere edindiği tüm bilgi ve beceriler işlevini kaybediyor. Bu yüzden uzun dağ, orman yürüyüşleri veya deniz seyahatleri insan ruhuna iyi geliyor. Zihin ezberini dayatacak ortam bulamıyor. Ha ateş yakacaksan, avlanacaksa  tabii lazım ama onun dışında hükmü kalmıyor.

Kendini zihin zannetmek büyük yanılgı. Zihni yönetenin ruh olduğunu, varlığı, özütü unutmak  büyük hata.

İnsan zihin değildir. İnsan zihinde kaybolduğunda, zihin tarafından ele geçirildiğinde kendini sadece zihinden ibaret zannedip savrulmaya başladığında ruhunu küstürür. Bize geçmişin acıklı anlarını evire çevire seyrettiren, kaygıya, endişeye düşüren hep ruhu kenara ittiren, ipleri ele alan zihnimizdir. Karanlık yanımız, omuzumuzda oturan şeytanımızdır zihin. Ama ona ihtiyacımız var. İnsan olmayı deneyimlerken zihin de gerekli. Sadece biz zihinden ibaret değiliz, zihin bizim enstrümanlarımızdan biri. O kadar.

Namaza durmak, meditasyona oturmak, yüksek konsantrasyon gerektiren bir işe koyulmak bu yüzden rahatlatır. Uzun uzun maviye yeşile bakmak ve sadece nefes almak. 

Zihin işlevsiz bırakıldığında insan düşüncelerini kendisi belirleyebilir. Neyi düşünmek isterse onunla ilgili görüntüler, sesler, kelimeler yaratabilir. Mutluyum der, sağlıklıyım, tadım tuzum yerinde.... Düşüncelerimiz, hayallerimiz kelimelere, kelimeler de "kendini gerçekleştiren kehanetlere" dönüşür. Zihin bizi değil, biz onu kontrol edebiliriz.

Bugün benimle başlasana iyi şeyler düşünmeye. Hadi. Tam uyanmak istediğin gibi bir odada aç gözlerini. İstediğin mevsimde, istediğin çiçekler olsun vazoda. Bugün başlasana iyi şeyler düşünmeye:)

6 Ağustos 2024 Salı

ÖĞRENİLEBİLİR, DIŞARIDAN GELEN DEĞİL, İÇERİDE HİSSEDİLEN BİRŞEYMİŞ.

 Günaydın,

Hayat okumaları yaparken, çoğu zaman unuttuğumuz şey yaşamda şimdiki zaman dışında ne varsa uyduruyor olduğumuzdur. Geçmişi anlatırken alenen uyduruyor, kendi hislerimizle adete yeniden yazıyoruz. Geleceğe not düşerken de bundan farklı bir tutumda değiliz. Yani bir kez yaşıyor, sonra ruh durumumuza göre defalarca evirip çevirip anlatıyoruz zihnimisin kesintisiz yayın yapan radyosunda. Her anlatı hücrelerde ses buluyor ve her defasında artık üzerinde durmamamız gereken ayrıntılarla ömrümüzden çalıyoruz. Yaşamda canlı ve huzurlu kalmak mümkünken ölü vakitleri dürtüp duruyoruz. Bütün bunların sonucunda da huzurumuz kaçıyor. Yani kimse değil, bizzat biz huzur kaçıran oluyoruz.

Huzurlu insanlar, huzurlu evler ve yaşamlar diye birşey yok. Öyle anlar var ve bu anlar yaratıma açık. Huzur istiyorsak ilmek ilmek dokumak tek çare.

Ben öğrenilebilir birşey olduğuna Ebru ile ikna oldum. Zihni kendi çöplüğünde başıboş bırakmak ve kuduz köpek gibi sağa sola saldırmak yerine, seve okşaya bahçede gezdirmek mümkün. Ehlileşene kadar tasmasını tutmak da şart..

İçeride, hepimizin içinde huzurlu sabahların, hafif günlerin, yumuşacık kucaklaşmaların özlemini çeken birisi var. Günü akışında yaşamak, çözüm üretirken gerilmeden sakince yapabilmek isteyen biri. Ona vermeliyiz dikkatimizi, o kazansın diye olmalı tüm gayretimiz.

Ben resim yapmaya başladım mesela. Ne alakası var demeyin, çok alakası var. İnsan günde bir saatini boya kalemlerine ayırdığında ortaya çıkan iş estetik harikası olmasa da içinde kendine, sesine kulak kabartmanın keyfini barındırıyor. Bu sabah da niyetim kargaları çizmek. Masmavi gökyüzünün altında, sarmaşığın tepesinde o kadar güzeller ki, denemek istiyorum.

Yaşamı huzursuz ruhlar olarak geçirmek tamamen öğrenilmiş çaresizlik, bir başka yolu var. Var ve mümkün:)



4 Ağustos 2024 Pazar

ZİHİN OYUNLARI

 

Günaydın,

Çok düşünmek, yaşamdaki olasılıklar üzerine kafa içinde film oynatmak insanın en büyük kapanı.  Öyle ki hayatın anlamlı anları geldiğinde en tutuk, en yanlış, en ana uymayan cümleler duyguların önüne geçip, zihnin ezberinden dökülebilir. O kadar çok çevirmiştir ki zihin o anı kendi içinde size gerçek hissinizle tepki verme alanı kalmaz.

Biliyorum çünkü çok yaptım. Bunu mantıklı olmak, zihin kontrolü sandım. Oysa zihnimin beni kontrol ettiğini, beni kenara sıkıştırıp sazı eline aldığı onlarca anı nasıl kaçırdığımı ancak şimdi görebiliyorum.

Zihnim ben değil. Onun evirip çevirip gösterdiği olasılık senaryolarının hiçbiri gerçek değil. Hepsi olasılık. Sağdan soldan toplanmış duygu ve düşünce artıklarıyla yaratılmış, hatta benim deneyimlerimle alakası bile olmayan senaryolar.

Gerçek mi? O başka. Onu görmek istiyorsak temiz ve açık kalmalı zihnimiz. Yirmi sene sonra şimdi şimdi idrak ediyorum meditasyonun ne işe yaradığını desem? 

Hayat bana kendini akıllı zanneden insanların en büyük aptallar olduğunu gösterdi. İş dünyasında veya bir işimizi organize ederken gerçekten çok kullanışlı olan zihnin, gündelik hayatta ve yaşamsal kararlarımızda, özellikle hislerimiz, gerçek arzularımız söz konusu olunca sadece düzenbaz.

Dün benim için hayatımın en öğretici günlerinden biriydi. Küçük değişikliklerin büyük fark yaratabileceğine dair yaşayarak öğrendiğim anlamlı bir gün oldu.

Pembe rengi sevmem ben. Mavi, bordo, yeşilin bazı tonları her daim favorimdir değil mi? Oysa bir demet pembe gülden daha güzel ne az şey vardır dünyada.

Nevresimimi değiştirdim, evdeki tek kocaman kocaman güllü takımı serdim. Sonra pembe eflatun bir resim boyamaya başladım. Hatta akşam pembe geceliğimi giydim. Ela almıştı bana o geceliği. Gerçekten çok güzel. beğenmiş ve kalbi kırılmasın diye seve seve kabul etmiştim ama hiç gecelik insanı olmadığımdan acaba giyebilir miyim diye içimden geçirmiştim. Şimdi seve seve giyiyorum. Tıpkı pembe çiçekli yazlık nevresim takımını serdiğim gibi.

Bunları neden anlatıyorum, çünkü zihnimiz bize tuzak kuruyor. Kimi sevip, kimi sevmeyeceğimizi, nasıl bir imaj çizmemiz gerektiğini baskılayıp duruyor. Bizi ezberden anlamsız bir yaşamda uyutmak, avutmak adı altında öldürmek istiyor.

Sabah sabah ne mi söylüyorum, şunu: oyuna gelmeyin. Zihin sizi yönetmesin, siz onu yönetin. O zaman aptal olmadığınıza, olmadığıma inanırım:)




3 Ağustos 2024 Cumartesi

3 AĞUSTOS 2026?


Günaydın,

Bizim burada saat yedi, bir saat önce uyandım. Fakat tarihe neden iki bin yirmi altı dedim hiç bilmiyorum. Günler günleri kovalarken belki zihnim artık burada, tam şu anda durmakta zorlanıyor olabilir. Gerçekten bilemedim. Ama hadi bi gidelim mi oraya, iki bin yirmi altıya?

Göksu deresine yakınım, sabah yürüyüşümü yapıyorum. Veya Anadolu Hisarı'ndayım, namazgahın önünde. Boğazın buz gibi serini yüzümde. İstanbul hala çok güzel. Gidememişim. Kalıcı bir şehri tekediş olamamış. Buraya çok yakın oturuyoruz. Yalnız yaşamıyorum. Bahçesi güllerle dolu tam sevdiğim gibi bir eve yerleştik. Hep ama hep hayal ettiğim kokuya, kentin ortasından geçen denizin havaya karışan tuz kokusuna açıyorum gözlerimi. Güllerden yayılan koku ve yosun kokusu yeryüzündeki cennetim. Hala sabahları iki fincan kahve içiyorum. Bazen bu sabah olduğu gibi uzun yürüyüşlere çıkıyorum. 

Herşey değişti. Ben değiştim. İstanbul değişti. Hala yazıyorum, okuyorum. Küçük bir sandal aldık, belki ufak kıçtan takmalı motor? Onunla kıyıya paralel turlara çıkıyorum bazen. Çok güzel bir bordoya boyadım sandalı. Ben boyadım. Kış olunca hiç üşenmiyor, bahçeye getiriyoruz.

Kış soğuk oluyor burada, Karadeniz'den sıkı rüzgar yiyoruz. Sıcak tutan, ağır olmayan kıyafetler buldum kendime. Yaz kış yürüyorum, iyice babaanneme benzedim. Kayıplar oldu son iki senede. Tabii yeni doğanlarımız da. Artık herkes kendi dünyasında yaşıyor. En sevdiklerimizle bile az görüşüyoruz. Yakın arkadaşlarımızı yatılı misafir olarak ağırlamayı seviyoruz. Bir iki gün kaldıklarında uzun uzun sohbetlere, günü paylaşmaya vaktimiz oluyor. Mutfak mı? Evet, bahçeye açılan o güzel mutfak artık bizim.

Yakınlarda temiz balık lokantaları var. Haftada bir rutin yaptık kendimize rakı balığa. Bazen keyfimiz olursa şehrin özlediğimiz uzak semtlerine gidiyoruz ama her yer çok değişti. Genellikle evde kalmayı seviyoruz. Bahçe çok oyalıyor. Semra Abla ve Mehmet Abi bize güzel çiçekler verdiler. Sık sık onları ziyarete gidiyoruz Sapanca'ya. İkisi de sağlıklı. 

Yaşamın hiç ummadığım bir yerinde, aklımın köşesinden geçmeyecek bir ihtimalde yaşıyoruz. 

Bugün üç Ağustos 2026 ise aldım, kabul. Neden olmasın?










2 Ağustos 2024 Cuma

YANILGI

 

Ardımızda bıraktığımız şahıs (lar)  onu koyduğumuz yerde, oracıkta bizi bekleyecek zannederiz. Ama adı üzerinde bu zannımızdır, gerçekle alakası yoktur.

Gerçekte O (onlar) da zamanla akmış, fizik mekanda değişiklik yaşamamış, aynı adreste ikamet ediyor olsa da  deri değiştirmiş, bıraktığımız kayanın altında kendine yeni bir kabuk yapmıştır. Bizim giden, onun kalan olması şarkıdaki gibi paradokstan başka birşey değildir*

Giden ardında kalanın son duygu durumunda demirlediğini düşünür. Kendisi başka yaşam formlarında yeniden ve yeniden çiçeklenip, mevsimden mevsime geçerken o, öteki donmuştur. Sahi mi? Öyle mi olmuştur?

Ben hem giden, hem kalan, hem vazgeçen, hem de vazgeçilendim. Hikayede her iki role de eyvallah demek zorunda bırakılmış biri olarak şu kadarını söyleyeyim canavarlar her yerde. 

Geride kalmışsan, senden vazgeçilmişse rüyalarındalar, yatağının altında, zihninin en başıboş bırakılmış, kalbinin en kırılgan anındalar. "Unuttum" dediğinde hatırlamakla cezalandırıldığın zindanda yanı başında gardiyan onlar.

Eğer giden, vazgeçmeye zorlanansan bavulunda pek sık açmadığın iç gözde, almak istediğin kararlarda, kaldığın otelin kahve fincanında, izlediğin balerinin kan dolmuş puantındalar. 

Her Allahın günü temizlemek zorundasın zihnini. Ruhunu yıkamak, kelimelerini tek tek seçmek zorundasın. Akan zamanla uyumlanmak, sonsuzluk yanılgısından çıkmak, büyümek zorundasın. 

Ha bi de sadece kendine varmak için çıkmalısın yola, sadece bunun için vazgeçmelisin diğerlerinden ya da tam tersi senden vazgeçildiğinde kendinle kalmaya hevesli, istekli olmalısın. Yoksa büyük yanılgı olur.



*kimdi giden, kimdi kalan, giden mi suçludur her zaman....

1 Ağustos 2024 Perşembe

ATEŞKES DENEMELERİ

 

HELLO Ağustos yoksa Augustus mu demeliyim?

Bence yaz sıcağına en yakışan müzik bossa nova. Nasıl insanın kafası ağır viski veya kallavisinden roman kaldırmıyorsa, ruha da müziğin hafifi gerek:)

Zaten yazı şehirde geçirmek büyük hata. Yandık kül olduk arkadaş. Her gün mü stres, her an mı savaş mı olur havada vre! Neyse, ha gayret son aya girdik, nasıl olsa o sonbahar buraya gelecek.

Burhan İkiztepe'ye gitti, Ela çiftliğinde, Tuna Çeşme'de, Agi Roma'da, Derya Bodrum'da, Semra Sapanca'da, Elvan İstanbul'da. Çok şükür Mehmet geliyor da biraz onunla moral bulurum.

Çok severek kısa hikayecikler yazıyorum. Uzun zamandır içimden gelerek kişiye özel yazmamıştım. Üç gün bitti, bugün dördüncü gün içindeyiz ve şimdiden beş kısa hikayecik oldu bile. Ah bi de bu sabah yüzyıllar sonra resim yaptım. Valla yaptım. Sabahın altısında sergiye iş yetiştirecekmiş gibi gaza geldim ve bir buket çiçek çizdim. Gerçi kuru pastelin nasıl sıkıntı yarattığını unutmuşum ama olsun yahu, hoşuma gitti. Renoir olmasam da bişiler işte.

Bugün balkondayım. Uzun paçalı penye şortum, sütyen fora tavrım ve kafamda tülbentimle aşırı mutlu bir yaz günü yaşıyorum. Hayırlara vesile olsun, yoksa zihnim mi hafifliyor? Aaaa mümkün mü? Şahane:)))