29 Kasım 2008 Cumartesi

Masalını Kaybeden Kadınlara...

Eski Yunan'da gizli mektuplar yazılırmış bir zamanlar. Önce normal bir mektup hazırlanır, ardından satır aralarına farklı bir karışımla elde edilen sütle asıl cümleler yazılırmış. Bu gizli mektubu okumanın tek yolu kağıdı mum ışığına tutmakmış.

Şimdi, günlük hayat milyarlarca seçimle dolu; bazıları kahveye şeker koymak ya da koymamak kadar basitken , bazıları - önceki yazıda kemiklerini sızlattığım Shakespeare'in dediği gibi - olmak ya da olmamak kadar zor.

Biraz evvel çok değer verdiğim Maviay'ın, masallar hakkındaki yazısına ilişti gözüm. Bütün bu girizgah onun içindi. Maviay, bana göre inanılmaz akıllı, çekici ve sağduyulu bir kadın. Her özelliğinden geçtim, kelimenin tam anlamıyla "iyi kalpli" bir kadın. Fakat hayatı tam anlamıyla bambaşka pencerelerden seyrediyoruz. Mesela o, masalları floresan ışığında okumayı tercih ederken, ben elektiriğin hala keşfedilmemiş olduğu zamanlardaki gibi mum ışığını ya da yağ kandilinden süzülen zayıf bir ışığı yeğliyorum. İşte bu sebeple "masal" denilen şeye karşı birbirinden oldukça değişik duygular besliyoruz.

Benim için masal gerçeğin ta kendisidir. Yıllarca okumak zorunda bırakılacağımız külliyatın en yalın, en özet halidir! İnanın, dört yaşında elime tutuşturulan "Kara Balık" ve "Küçük Prens" bana hayat hakkında bilmem gereken her şeyi söyledi. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama ben o iki kitap dışında ne okuduysam sadece kendimi tekrarladığımı gördüm. Yani bundan otuz sene evvel seçimimi yaptım; satır aralarını okumayı tercih ettim hayatta! ( Bu konuda aileme minnettarım, onlar bana bir masal verdiler ve ben o masala bütün kalbimle bağlı kaldım:))

Rolümü şaşırmam, geleneksel yoldan sapmam, kendimi ancak sembollere sığınarak ifade edebilmem, ilişkilerimde daima "gerçeğin" ve "saf olanın" kokusunu aramam hep bu yüzden. Saçlarımı kuleden uzatmam ya da sinirlenip kesmem de bu yüzden. Yoksa elbette masal kahramanlarına öykünmek gibi bir ruh sakatlığım yok. Eda Lisa gibi prenses elbiseleri giyip, aklıma gelen her objenin pembesini alıp dolaşmıyorum evimde. Bir apartman dairesinde oturup, bu yüzyılın kıyafetlerini giyiyorum.

Masal tutkumla reddettiğim şey, ilişkilerdeki işgüzarlık. Şövalye ruhlu adamları özlüyorum, birbirine değer veren ve sevdikleri için akıl almaz fedakarlıklar yapan aşıkları anımsamak, anımsatmak istiyorum. İnancımı tazelemek istiyorum. Burnuma dayatılan ama leş gibi kokan yanılsamalardan uzak kalmak istiyorum.

Benim için güveni ve güvenilirliği temsil eden kalelerden bahsetmek içimi rahatlatıyor. Bir hatırlatma ya da benzetme yapmak istediğimde sevdiğim masallardan kahramanlar araklamak, sahneler aşırmak kalbimi, unutmaktan korktuğum bir sevinçle dolduruyor.

Ben kendi masalımın kraliçesiyim. Bugün otuz yaşımın tam ortasında kah gülüp, kah ağlarken, saçlarımı bir topuz yapıp, bir çözerken elbette yegane derdim bir prens bulmak değil. Sadece daha azını reddediyorum! Quazimodo'ya da razıyım ben, yeter ki satır aralarını okuyabilsin:))

Fakat her ne olursa olsun bu benim masalım ve rolümü seçmekte özgürüm! Bir başkasının masalında doğunun cadısıyım belki, kimbilir? Bütün bunlar hayatın ta kendisi değil ise nedir acaba? İyilikleriyle orman perilerini hatırlatan, göz bebeklerinize sevinç dolduran kanatsız melekler, sözleriyle başınızdan aşağıya kaynar yağ kazanları boşaltan düşman askerleri, en güvendiğiniz duygularınızın surlarını güllelerle al aşağı eden aşıklarınız olmadı mı hiç?

Anlayamadığım şey ise farkındalık farkındalık diye kıçınızı yırtarken nasıl olur da görünenlere bu kadar takılıp kalabilirsiniz? Görünmeyen, söylenmeyen onca şey için biraz sezgi kalmadı mı dünyada?

Deliler gibi aşık olduğu prense duygularını söyleyemeden, sırf onun mutluluğu için sesinden vazgeçen denizkızı ile sevdiği adam evli olduğu için susmak zorunda kalan bir kadın arasında bağ kuramayacak kadar mı dolu zihniniz gündelik kaygılarla? Nerede hayal gücü? Nerede sanat? Nerede çocukluğun güzel mevsimleri?

Romantik olmaktan utanmıyorum - ki ne yazık ki pek değilimdir - ancak masalların büyüsünden beslenmeyen, efsanelerin tılsımına kapılmayan insanları anlamakta zorlanıyorum. Sırf bu sebeple yetişkinler için masallar yazmak istiyorum. Taşlaşmaya yüz tutmuş ve adına gerçekçilik ya da sorumluluk duygusu vs dediğiniz şeylere savaş açmak niyetindeyim. Bir kişiyi ayartsam, kardır bana. Bir tek kalbi küskünlüğün esaretinden kurtarsam, bir tek sarsılmış inancı tazelesem daha ne isterim ki?

Lütfen, lütfen bir kez daha okuyun masalları. Cadılara bakın, prenseslere bakın, şövalyelere bakın, konuşan ejderhaları dinleyin. Her birinin, hayatınızdaki somut bir yüzle eşleştiğini göreceksiniz.

Masallar gerçeklerden kaçma yolu değildir, gerçeğin en yalın halidir olsa olsa. Ben basılan masallardan telif almıyorum, bütün bunları sadece inandığım için söylüyorum. Yoksa Maviay'ın dediği gibi masallardaki mantık dışı şeylere takılıp kalmak "hah işte masal " demek çok kolay. Burada zor olan inancı korumak, hayatın mucizelerine inanmak.*

Benim varolma şeklim bu; yazarak, hayal ederek ve inanarak ayakta kalabiliyorum. Sanırım sırf bu sebeple etrafımdaki kadınları ve adamları, hayatı, yaşadıklarımı masal kahramanlarıyla, mitolojik karakterlerle ve tarihten isimlerle anlatmayı çok seviyorum.
Maviay, masallara benim gözlerimle bakmasa bile, kendisi pek kıymetli kadın kahramanlarımdan biridir. En kısa zamanda ona olan duygularımı da bir masalla anlatmak isterim. Acaba sever mi? :))
*Bunlar tamamen benim düşünce ve duygularım, elbette mutlak doğrular değiller. Özellikle belirtmek isterim:))

24 Kasım 2008 Pazartesi

Hamlet Mi, Omlet Mi?

Cevap veriyorum: ruhum açsa Hamlet, karnım açsa omlet. Bu kadar basit.

Sanatı sadece bir yatırım aracı ya da sonradan kazandıkları sosyal sınıflarına kostüm olarak algılayan insanlardan kelimenin tam anlamıyla nefret ederim. Şükürler olsun ki bu topluluğa dahil olmadım hiç bir zaman. Ben bir sanat eserini sadece ruhumda bıraktığı iz üzerinden severim.

Fakat işin diğer ucu da pek içimi açmamıştır vesselam. Değerli kardeşim Purusya Kralı, daha da sevdiğim adıyla "Aydınlık Geleceğin Köftecisi", geçen yıl bu zamanlar soframızda Avrupa'da pek ünlü olan bir solist kemancıyı ağırlarken şöyle buyurmuşlardı: "sanatı sevmem, sanatçıyı hiç sevmem!" Zavallı adam gülsün mü, kaçıp gitsin mi bilememişti. Nihayetinde kaçtı gitti. Daha doğrusu onun egosu ve sanatı her şeyin üzerinde tutan havası beni kaçırdı! Adamın elinden kemanı alsan bizim salondaki benjaminden farkı mı vardı sanki? Yoooo..

Prusya Kralı bu lafı ederken yerden göğe haklıdır. Neden derseniz, sakin bir akşam yemeğinin sonlarına doğru, alkol kanda hızlı akmaya başlayınca yapılan sohbetler genellikle içimi baymıştır. Özellikle sahne tozu yutmuş ve mürekkep yalamış muhteremlerin sohbeti hiç ama hiç çekilmez! Anasını sattığımın dünyasında yegane var olma biçimi sanatmış gibi, ya olmadık bir şairi yere göğe koyamazlar ya da bir yönetmeni. Artık masadaki çoğunluğu kim oluşturuyorsa; filimci, fotoğrafçı, yazar... onların kurbanı olmuşsunuzdur.

Herkes, diğerine arenada, seyirciler eşliğinde ve görkemli bir şekilde öldürmesi gereken bir boğaymış gibi bakmaya başlar. Kelimeler boğaya saplanan zımbırtı ( afedersiniz bilemeyeceğim adı nedir o çubukların, malum İspanyol falan değilim ben), pelerin ise alkoldür. Ertesi gün herkes içkili olmanın affına sığınacaktır. Oh ya ne güzel. Sen eğlenmeye, dost meclisinde içmeye gelmiş garibanın sırtından prim yap, sonra utanmadan içkiyi kaçırmışım ayağına yat. ( Adam olsan lafını bilecek kadar içersin demezler mi sana?) Arada da bana laf sok. Sanki edebiyat dünyasına borcum varmış gibi!

Şunu iyice açıklığa kavuşturalım: burası yani bu blog benim serbest atış alanım. İster pasta tarifi veririm, ister eski sevgilime sayar söverim, istersem boynumu usulca uzatır ve hiç utanmadan bi de hüngür hüngür ağlarım. Kime ne ya? İmlamı beğenmeyen, yazdıklarımı bir ucundan tutamayan okumasın. Para mı veriyorum ben illa okuyun diye?

Ayrıca hayatımın tam ortasında, hala öğrenmeye bu kadar açık bir insanken eğer önerdiğiniz yazarları dikkate almadığımı söylüyorsam -ki alınacak gibi değiller!!!- lütfen üzerime gelmeyin. Bir adamın kitabı aylarca çok satanlar rafında durmuş diye veya pazarlaması iyi yapılmış diye alıp okuyacaksan seni durduruyor muyum? Aaalll, bana ne? Ama sen de bi düş yakamdan. Kitabımı basacak değilsin, ben bassam alıp koynuna sokacak değilsin. Eeeee?

Konuyu toparlarsak; bence Hamlet şahanedir, amatörce bile olsa sahnede Hamlet olmuşluğum, hatta sevgili Aytaç Yörükaslan'dan "Ayla Algan'dan sonra seyrettiğim en güzel kadın yorumlarından biridir" diye onurlandırılmışlığım da vardır. Üstelik dahası, kifayetsiz kalan İngilizceme meydan okuyarak Londra'da, Globe Theatre sahnesinde Hamlet izlemişliğim de mevcuttur - meraklısına - !

Bütün bunlara rağmen, yine de mübarek Pazar sabahı iyi bir kahveden sonra aklımın ucundan bile geçmez Hamlet. Geçerse insan diiliiim zaten. O anda sadece omlet isterim ben. İşte bu kadar net!

22 Kasım 2008 Cumartesi

İçimin Karayolları Haritası.

Haftalardır, rıza göstermediğimiz halde elimizden alınanları düşünüyorum; sağlık, servet, sevdiklerimiz, hayallerimiz, inançlarımız... Korkarım yapacak fazla bir şey yok. "Doğa boşlukları sevmez" söylemine inanıp, alınanlarının yerine bir şeyler verecektir elbet diyerek sakin kalmak dışında... Tabii yapabilene!
Düşünüyorum da, aslında benim hayattan çok büyük beklentilerim varmış. Nedense itiraf etmemiş, manasız bir tevazu göstermişim! Kendimi luna parka götürülmüş ve kapıdan içeri girince " a, kusura bakma elektrikler gitti " diyerek eline gazoz tutuşturulmuş bir çocuk gibi hissediyorum. Bir tarafım hala elindeki gazozla orada, o bankta oturmakta. İnatla elektriklerin gelmesini bekliyor.
Dönme dolabın tepesinde olmanın nasıl bir his olduğunu hayal ediyor. Eğer atış yaparsa bir oyuncak ejderha kazanır mı diye geçiriyor içinden... Bu bekleyiş sırasında, ardında kalan olasılıkları düşünmek dışında yaptığı tek şey önünden akıp giden hikayelere dokunmak. Kıçını kaldırıp teknisyenlerle konuşmuş değil, gidip birine arıza kalıcı mı diye sormuş da değil. Öylece duruyor; elinde gazoz, cebinde yıpranmış bir luna park bileti!
Diğer yanım hiç beklemeden, hatta bilet bile almadan kapıdan döndü. Onu zaman zaman sokaklarda, başka hayatlarda, kitaplıklarda, uzak şehirlerde başı boş dolaşırken görüyorum. Nadiren de olsa luna parkı düşünüyor olmalı ama bir daha asla geri dönmedi.
Bir başka ben, burada, klavyenin başında. Paylaşıyor; yazmak ve yazı üzerinden anlamak hakkında durmadan bir şeyler öğreniyor. Hayatın kostümlü prova olmadığını ve ölümün çok ama çok yakınında soluklandığını keşfediyor. Sahip olmadığı, olamadığı şeyler için ağlayıp sızlanmaktan nihayet vazgeçti. Yaşamakta olduğu her şeyin vaktiyle yaptığı seçimlerin sonunda önüne geldiğini görebiliyor. Kızgınlıklarını ve öfkesini neredeyse sıfırladı, şimdi kırgınlıklarını ikna etmeye çalışıyor. Onu yolun diğer tarafında bırakan herkesi affedebildiği anda selamete ereceğinin de basbayağı farkında. Artık, geri geri gidilemeyeceğinin, olsa olsa kalınan yerden devam edilebileceğinin bilinciyle bakıyor hayata. Çok yolu var, biliyor.
Bütün bunlarla kişilik bölünmesi yaşadığımı itiraf ediyor değilim. Anlatmak istediğim her konuyu kurgulayarak yazacak kadar, yazıya saklanacak kadar kelimelerle oynayabiliyorum artık. Yanlış anlaşılma korkularımı epeyce öteledim. Bir çekincem yok. Blog yazmak bana günlük yazmaktan çok daha iyi geliyor. Bu nedenle "birinci tekil şahıs" olarak yazmaktan ve üç gün kaybolduğumda "neredesin?" diye sorulmasından çok hoşlanıyorum. Mutlu hissediyorum. Teşekkür ederim:)
Söylemeye çalıştığım içimde birden fazla yola rastladığım, üstelik bu farkındalığa yazıyla eriştiğimdir. Ayrıca herkesin içinde birden fazla yol olduğu gerçeğine de aydım! Hep mi oradaydı bu yollar? Elbette! Sadece ben yok sayıyordum, durup düşünmüyordum. Yeterince dolu dolu yaşarsam, onlar da önüme çıkmaz sanıyordum.
Aslında öyle de oldu, uzun süre planlar tam istediğim gibi gitti. Taa ki bu yıla kadar. Sonra aniden yanımdan geçip giden hayatlarla tanıştım! Ardımda bırakamadığım yolların, bitmeyen işaretlerin tozunu aldım. Onlarla vedalaştım. Hala bunun komasındayım.
Yazamayışım, benden yüzyıllar evvel yaşamış adamların bunu nasıl çözdüğü üzerine okumalarım, hırçınlıklarım hep bu yüzden. Geçecek mi? Bilmem, sanırım bir gün geçer.
Herkes kadar sevecen, herkes kadar dikenli ve herkes kadar... Farklı değilim yani, epeyce sıradanım hatta.
Dışarıda gezmek için ne moralimin ne de sağlığımın pek elverişli olmadığı* bu soğuk günleri içimin karayollarını adımlayarak geçiriyorum. Bazı noktalarda saatlerce oturup, yolun diğer yanına bakıyorum. O yolu başka başka mevsimlerde hayal ediyorum. Sonra kalkıp devam ediyorum. Kimseyi anlamaya çalışmıyorum, kimse beni anlasın diye bir derdim de kalmadı. Sözlerimden ziyade, kalbime bakanlar yanımda kaldı zaten. Diğerleri için pek ağırmış alfabem, onlar galaksimi terk ettiler!
Tüm dikkatimi içimdeki sese verdim. Ondan gelen manalı bir tını yakaladığımda tam da olmam gereken kavşakta olacağım. Böylece sağa sola dağılmış irili ufaklı tüm parçalarım orada buluşacak.
Bugün hala, yani henüz o noktada değilsem, demek görmem gereken başka tali yollar var. Hayat laf olsun diye almış olamaz beni ana yoldan!
*Aslında dün tam gün sokaklardaydım. Yani yazıyı iki gün önce yazmıştım ve değiştirmek istemedim. Dün akşam için M. Ersan'a teşekkür ederim:)) Onu ve ailesinin mevlevilik macerasını elbette yazarım yakında.

16 Kasım 2008 Pazar

TEBRİZ'İN KIŞ GÜNEŞİ...

SAYFA 159, TEBRİZ'İN KIŞ GÜNEŞİ...

"Ne gördün?" diye sordu derviş.
Şemseddin düşündü "Gördüğümü anlatmam mı doğrudur yoksa göremediğimi mi?" Derviş yine sordu. "Ne gördün?"
"Her şeyin bir hayal olduğunu..."Derviş solgun hareli gözleriyle dik dik baktı ona.
"Aklınla cevap vermeyi bırak da söyle, ne gördün?"
Şemseddin durmadan ne gördüğünü düşünüyor ama gördüklerini sözlerle nasıl ifade edeceğini bilemiyordu.
"Hiç", dedi. "renksiz bir gül" dedi. "suretsiz bir renk" dedi, "zihnin gülü, zihnin rengi, zihnin sureti" dedi. Ne dediyse dervişi kandıramadı.
Her defasında "Akıl gözüyle bakmışsın" , diyerek yüzünü buruşturdu derviş.
Bir kuş yavrusunu karanlık bir kuyuya bile atsanız vakti gelince öter, çünkü o vaktini bilir."
Şemseddin bu sözü niye söylediğini bilemedi. Dilinin ucuna gelen bu sözler bir anda dudaklarından dökülüvermişti.
Dervişin bakışlarını görmemek için gözlerini kaçırdı. "Ne gördüğünü bilmiyorsun ama neden göremediğini anlamışsın" dedi derviş.
Bir süre hiç konuşmadan oturdular havuzun başında.
Şemseddin aklı karmakarışık, içi huzursuz, düşünüyor ancak düşünceler karasız kelebekler gibi kafasının içinde uçusup duruyordu...."

12 Kasım 2008 Çarşamba

6. Gündüz İçin Hazırım, Ya Siz?


Geçen hafta Maya takviminden ve 5.geceden bahsetmiştim. Ebru ve Ajdar, yavaş yavaş anlatıyorlar bana bütün bunların ne anlama geldiğini. Anlıyor muyum orası tartışılır. Fakat denize düşen yılana sarılır misali Mayaların yakasına sıkı sıkı yapışmış vaziyetteyiz:)) Sanırım acelesi olan ve benim hızımdan memnun olmayanlar, konuyla bizzat kendileri ilgilenmek durumunda kalacaklar! Zaten böylesi muhtemelen daha iyi olur, çünkü ben kafamda bir yere oturtana kadar muhtemelen 6. geceye geçeceğiz!

Kısaca özetlersek konunun özü şudur: önümüzdeki 365 gün hayatla ilgili bir önceki 365 gün ne ektiysek onu biçeceğiz. Yaptığımız maddi ve manevi yatırımların, seçimlerin meyvalarını toplamaya başlayacağız. Yaratıcılık artacak, gelişmeler hızlanacak ve karamsarlık az da olsa dağılacak. Daha fazla aşk, iş, para, sağlık ve huzur getireceği düşünülen bir sürece girilecek.
Ben inanıyor muyum? Evet inanıyorum. Ne zamandır hiç bir halta inanmadan yaşadım da ne oldu. Buna inanıyorum işte!

Bu sabah ailemle kahvaltı yaptıktan sonra, annemle hastaneye gittik. Şu dünyada en çok sevdiğim kadınlardan biri dün meme kanseri teşhisiyle ameliyat olmuştu. Bütün gün gözümün yaşı durmadı. Sokaklarda, markette, yemekte, yatakta çocuklar gibi durmadan ağladım. Ne zamandır bu kadar çok ağlamamıştım. Birikmiş yaşlarımı bu çok sevdiğim kadın için akıttım. Ve uzun zamandır kendimi hiç bu kadar aciz hissetmemiştim; ben küçücüktüm o, 2.01 cm. boyundaki canavar kocamandı.

Ben bu canavarın rengini, kokusunu, hızını ve nasıl bir oyun oynadığını çok erken yaşlarda öğrenmiştim. Ama onun karşısında, dokuz yaşında ne kadar çaresiz isem, şimdi de aynı derecede çaresizim. Hani ömrümden yıl istense hiç düşünmeden çıkartıp verecek kadar seviyorum bu kadını, fakat elim kolum bağlı... Neyse ki, bugün iyi görünüyordu. Bir gün önce yaklaşık beş saat süren bir ameliyattan çıkmış biri için iyiden de öte, harika görünüyordu. Açıkcası içim rahat etti. Benim 6. gündüzüm o saatte başladı zaten.

Meme kanseri hakkında hiç bir fikrim yok. Hayatında yalnızca bir kez ultrason çektirmiş biri olarak nasıl bir tehlike içinde olduğumuzu ancak dün anlayabildim. Bu konuda öğrendikçe blogda mutlaka yazacağım. Sanırım zaman zaman içiniz bayılacak, özellikle erkekler isyan edecek ama bu gerçekten umurumda değil.

Gelelim benim 5. gecemin gidişine. Hastane dönüşü pek sanat sever bir muhteremle kahve içip, beğendiğim ressamların piyasasını öğrendim. O, yere göğe sığdıramadığım isimlerin düşündüğüm kadar yüksek fiyatlı olmadığını duymak acayip hoşuma gitti. Tabii beş kuruş param yok diye muhtemelen uzunca bir süre daha sadece hayal etmek zorunda kalacağım gerçeği aynı derecede zevkli değildi! Yine de iyi bir görüşmeydi. Bu pek muhterem arkadaşımızı postalar postalamaz kızlarla buluşmak için evden çıktım.

Elmalı kurabiyeleri almış, sakin sakin yürürken, birden aklıma bir kaç satır geldi. Tam o anda P. Özer'in neden "defter taşı!" diye ısrar ettiğini anladım. Çünkü aklıma gelen satırları ne sms ile ilgili şahsa yollayabilirdim, ne de telefon açıp söyleyebilirdim. Fakat unutmamak için yazmam lazımdı. Ben de yazdım:".....................................................................................................
". Bunu yazmış olmak bile bana çok iyi geldi. Aklım devreye girmiş ve bir anlık hezeyana kapılıp telefona yapışmamı engellemişti ama bu sadece o anda hazır olmadığım içindi. Bir başka sefere bakalım beni kim durduracaktı?

Bu garip his, bu akıllara zarar itiraf 6. gündüz değildi de ne idi? Hayatımda ilk kez yürüdüğüm yol benden , ben yürüdüğüm yoldan memnunum.
Yukarıda bu gece çekilmiş bir fotoğraf var. Lütfen yarın dolunayı kaçırmayın. Sezgilerinize güvenin; akıl, ego ve kurban rolü, sadece zaman kaybına ve saçma sapan oyunlara sürüklüyor bizi...Delireceksek delirelim, yoksa hiç uyanamayacağız bu kabusdan.

Şimdiden çok aydınlık bir 365 gün diliyorum hepimize:))

10 Kasım 2008 Pazartesi

"SENİ SEVİYORUM"

Külkedisi biliyor, ama siz bilmiyorsunuz aşramda bana neler olduğunu... Ve daha da önemlisi, ben biliyorum içimde neler olduğunu ama henüz Külkedisi bile bilmiyor...

Aslında bu yazıyı onun meditasyon ve yoga üzerine deneyimlerimizi paylaşalım diye açtığı sayfaya yazmalıydım, hatta ne olursa olsun - hiç olmazsa ilgili kısmın - bir kopyasını da oraya koymalıyım. Fakat aklımdan geçenler, kalbimden geçenler ve başıma gelenler hakkında kendimi ne kadar ifade edebileceğimden emin değilim.

Aylardır sayıkladığım masalı nihayet yazmaya başladığımı söylemiştim. Bu masalın, Külkedisi'nin fikrini aldıktan sonra, dün gece gördüğüm bir rüyanın da etkisinde kalarak Kırmızı Balık'ın Maceraları şeklinde uzun uzun devam etmesine karar verdim. Bu kararımın ardında, tamamen terk edildiğim duygusuyla başa çıkamayışım var... Masalımı da bu sebeple terk edemeyeceğim. Son yazdığım satırlarda Ay, Kırmızı Balık'ı terk etmişti ve o, okyanusun ortasında kalakaldı. Masallar böyle bitmez ki! Ay ile olan bağı kalmalı, ayrılığa rağmen macera devam etmeli. Artık aralarında köprüler olmasa, bir kez daha göz göze gelemeyecek bile olsalar Kırmızı Balık bu gerçekle devam etmek zorunda. Eğer Ay başarmış ise O da başarabilir. Hiç olmazsa rüyaları var, hayalleri var...

Ben bu masalı canım yanarak yazıyorum. Külkedisi, daha evvel yazdıklarına hiç benzemiyor diyor. Haklı. Daha önce hiç ağlayarak yazmamıştım.

Aşrama dönersek, o bir türlü beceremediğim kundalini meditasyon sınıfına ittir kaktır katıldığımdan sanırım bahsetmiştim. Ya da bunadım da hatırlamıyorum. Neyse, bahsettiysem de detaylı anlatmadığımı gayet iyi biliyorum...

O gün orada bana bir şey oldu. Her anı, her davranışı kontrol etmek ve mümkünse belirsizlikleri ve de beklemeleri hayatın içinden çekip çıkartmak gibi manyakça bir duygu beslerim ben. Sanki sevmediğim her şey ayrık otudur da , ben yola yola bitirebilecekmişim gibi. Oysa elbette hayat böyle bir şey değil, bunu Eda Liza bile anladı...

Kundalini meditasyon tam bir saat sürdü. İlk yarım saatte sallandık ve dans ettik. Kendimi ateş dansı yapan yerliler gibi hissettim. Bütün gayretime rağmen bedenimi asla rahat bırakamadığıma bir kez daha tanıklık ettim. Yalnızca denizde, evet yalnızca denizde direnmiyorum. Onun dışındaki tüm zamanlarda kontrollü olmak gibi salakça bir derdim var benim. Neyse, farkına vardığıma göre umarım düzeltebilirim.

İlk yarım saatten sonra, olduğumuz yere oturduk. Hiç ama hiç kımıldamadan onbeş dakika yalnızca müziği dinledik. Dinledim. Zihnimden geçenleri kovalamadım ama beslemedim. Durdurup, uzun uzun seyretmedim. Akışa bıraktım görüntüleri. Sonra hiç ummadığım bir anda, içimin, daha da acıklısı kalbimin bomboş olduğunu gördüm! İçimde kim var dediğimde anladım bunu. Çünkü kimse yoktu! O kadar üzüldüm, o kadar hayalkırıklığına uğradım ki ağlamaya başladım. Benim kalbim bomboştu! Hayatımın tam ortasında, üstelik yazdığım masallarda içinize bakmayın* diye sıkı sıkı öğütlerken, ben kendi içime bakıp, bu gerçekle karşılaştım!

Çok ama çok canım yandı. O anda olmasa da, şimdi bunun nasıl bir mesaj taşıdığını görebiliyorum. Kalbimin neden boş olduğunu da biliyorum. Bununla yüzleşmek için niçin bunca zaman beklediğim ise hala sır. Zihnim orada devreye giriyor ve ben, o cevabın da zaman içinde geleceğine güvenerek dikkatimi başka şeylere yöneltiyorum.

En yakınlarım dahil olmak üzere ne kadar az insana seni seviyorum dediğimi düşünüyorum. Oysa Eda Liza'yı, Leyla'yı, Külkedisi'ni, annemi, Prusya Kralı'nı, etrafımdaki ve Dünya'nın her bir yanına saçılmış tüm cadıları, Cenk, Bingül, Muse, Burhan, T. Korkut, teyzem, Ozi, Hakan ve Meltem'i, Semra, Mehmet, Mehmetus'u seviyorum. Hatta artık yaşamayan kedilerimi, anneannemi.... Hatta... Buna rağmen kalbimin boş olması çok tuhaf.

Bu akşam, rüyalarıma girip "oku beni" diye çırpınan mektubu okudum. "Ölümden başka her duruma çare var, kaçamazsın benden" diye fısıldıyordu ne zamandır. Gerçekten kaçamadım. Okudum. Kelimeler ok gibi içime içime saplandı. E. Batur şu hissettiklerimi hissetseydi, alırdı eline oklardan birini ve kırmızı bir mürekkebe batıra batıra yazardı! Kime? Benim cevap yazacak kimsem yok ki!

Yazmayacağım. Ben artık yalnızca masal yazacağım. Okyanus ile başbaşa uzun yıllar geçirecek olan Kırmızı Balık'ın maceralarını yazacağım. O balık uyuyacak, düşler görecek, hayatına birileri girecek, birileri apansız göçüp gidecek... Ben artık yalnızca onu, Kırmızı Balık'ı düşüneceğim.

Eğer hayal ettiğim kadar hızlı yazabilirsem bu yılın sonunda onun maceralarını bir küçük kitap haline getirip, o "seni seviyorum" diyemediklerime dağıtmayı planlıyorum.

Sevgi üzerine daha çok düşünmem gerektiğini anladım. Hayat bana son üç aydır durmadan bu mesajı veriyor. Ölümler, hastalıklar, terk edilmeler, iş hayatındaki olumsuz gelişmeler... Hepsi ama hepsi bana maneviyatımı sorgulatıyor. Kimi seviyorum? Kim beni seviyor? Bu konuda ne yapıyorum?

Bir hafriyat başlattım içimde; duvarlar yıkılıyor, molozlar saçılıyor etrafa. Belli ki ha dediğimde bitmeyecek. Ama acelem de yok aslında. Giden gitti nasıl olsa... Kelimelerin çok güçlü olduğunu bildiğim gibi, onların büyüsüne kapılmanın gerçeği gölgelediğini de biliyorum. Bu durumda, o içimdeki hafriyatı anlatırken bu gece olduğum kadar samimi olabilir miyim emin değilim. Bazen yazmanın büyüsü, gerçeğin önüne geçebiliyor. Kalem söz dinlemez bir....

Yine de kalbime saplanan oklar için hayata teşekkür etmeliyim, beni kundalini meditasyon sınıfına sürükleyen Nazlı Hanım'a teşekkür etmeliyim. Teşekkür ederim herkese, teşekkür ederim "Hiçkimse"ye...




*"Gergin İnsanlar Krallığı" adındaki masalımda bunu bizzat söylemiştim!

8 Kasım 2008 Cumartesi

Olağanüstü Aile Toplantısı.

Dün 15.00'den başlayarak, bizim evde bir kaç eksikle planlanmamış "olağanüstü aile toplantısı" yapıldı. İstisnasız herkes, "hayat b.. sardı" nakaratlarıyla başladı konuşmaya. Ama biz, birbirimize iyi geliyoruz; ilerleyen zamanlarda ne keder kaldı, ne acı, ne de çözümsüz sorunlar. Çok geçmeden, bir süredir semtimize uğramayan kahkaha baloncukları üşüştü evin tavanına. Uzun ama çok uzun zamandır bu kadar gülmemiştim. Bazen ben nasıl kahkaha atardım diye düşünüp üzülüyordum. Ama şükürler olsun ki hala sesim çıkıyormuş!

Sonra ne mi oldu? Kuzenimin aşk acısı bir an için bile olsa kayboldu, Muse bütün iş problemlerini İzmir'deki düğünün detaylarını anlatırken unuttu! Barış ki birini bulup evlenmişti, demek hayatta herkes için bir şans vardı!

Burhan ve ben onları dinlerken zamanı kaybettik! O, aylardan Ekim dedi, ben Kasım! Muse Aralık! Kuzen sustu; aşıklar için farklı akar zaman.... Kalbinin acısına rağmen gülebildiği için suçlu hissediyordu besbelli. Ama aşığın verdiği acıya rağmen hayat devam eder. Bunu o da öğrenecek. Ki bence kendisi çok şanslı; gerçek bir aşk ve gerçek bir aşık var canını yakan!

Gündüz Burhan'la çizim çalışırken Nev dinledik bir ara. O pek sevmediğim şarkılar beni alıp, otuz yaşımın doğumgünü kutlamasına götürdü: bir anda Gündoğan Zeze'de gördüm kendimi, beş karış suratla! Sevgili kocamın ben mutlu olayım diye deli divane olduğu, içimin bayıldığı, Nev'in bana şarkılar söylediği ve benim hiç haz etmediğim geceye... Nankörlüğümü düşündüm, beni seven adamlara karşı yumuşamayan kalbimin haline güldüm... Sonra tüm dikkatimi önümdeki çizim programına verdim. Herkes ve herşeyi ardımda bırakmak için bildiğim tek şeye sıkı sıkı sarıldım: öğrenmenin iyileştirici gücüne!

Şimdi Mevlana'ya gitme planları yapıyoruz. Leyla'dan geçtik ya, Mevla'yı bulacağız! Burhan'la kafamıza takılan soruları kurcalayarak, yeni bir kapıyı daha aralayıp "oh!" diyeceğiz. Kuzen de katılacak bize. Seyahat planlamak ne kadar iyi geliyor insana tahmin bile edemezsiniz. Sanki yaşadığımızı hissetmenin üç beş sihirli formülünden biri seyahat. Ya da yaşamaktan kaçmanın sihirli formülü bazılarımız için... Ne dersin üçüncü tekil şahıs?

Geceyi, benim yaptığım haşhaşlı ve çikolatalı tatlıyı yiyerek, Konya gezisini ve Nisan'da gidilecek Mezopotamya seyahatini planlayarak ve elbette 5. geceden kurtulmanın sevinciyle geçirdik. Siz bilmiyor musunuz? Bütün bu başımızda dolaşan kara bulutların sebebi altıncı geceydi ve o, 12 Kasım'da güne dönüyor! Her şey çok daha güzel olacak. Yaratıcılık artacak, yeni aşklar başlayacak, yeni evler kurulacak.... Hayat her zaman olduğu gibi bir küsecek bir barışacak ölümlülerle. Barışmaya geri sayım başlamışken, karamsarlığından ve acılarından beslenenlere üzüntüyle bildiririm ki bir kaç gün kaldı...Yazılacak trajedi ya da sataşılacak birileri varsa etrafınızda acele edin:)))

Ne mi demeye çalışıyorum. Şunu: dün bir ölüm, bir kanser ve bir aşk acısı haberi vardı hayatımda. Ölen ölmüştü, ona çare yoktu. Aşk ise yeterli kadar değerliyse zaten yolunu bulup acıları ve imkansızlıkları devirecekti. Aksi durumda ardından vızıklamaya bile değmezdi. Beni asıl düşündüren genç bir kadının kanserle savaşı oldu. Bu çok sevdiğim insanın hayatta kalma mücadelesini izlemek zorunda kalacağım... Önüme gelen sınav beni güçlü olmak zorunda bırakıyor yine... Bütün kalbimle başaracağına inanmaktan başka çarem yok... Ben bu kadar inanırken onun da başarmaktan başka çaresi yok!

Bu denli bilgiye, öğrenmeye sığınmanın, Leyla'dan geçebilmenin ve gülebilmenin ardında yatan, ensemde hissettiğim ölüm. Ben de kanser olabilirim. Hem de hiç umulmadık bir anda, rutin bir doktor kontrolü sonrası öğrenebilirm bunu.. Hayat bu kadar işte. Biz o ya da bu şekilde yaşayıp gideceğiz. Ama o kalacak. Hayat kalacak. Ona karşı verilecek savaşta kaybetmeye mahkumuz. Peki ya kazanırsak? Ki bence kazanmanın tek yolu var; iyi izler burakmak. Öncelikle kendimizde iyi izler bırakmak. Benim aklıma yatan, içime sinen tek yolu bu; İZLER...

Ancak böylece insan kabir azabından kurtulabilir. Bence kabir azabı denilen şey, hayatta kurbanmışız gibi davranarak günleri harcamak ve kendimiz için yaşamadan göçüp gitmektir. Bu derin pişmanlıkla, o daracık yerde an be an çürümekten başka ne olabilir ki kabir azabı? Uykun gelmez, karnın acıkmaz, sohbet edecek kimse yoktur, okuyacak kitap, dinlenecek cd bile yoktur. Öylece kalmışsındır tabutta. Ne yapacaksın? Hesaplaşacaksın! Ya da Prusya Kralı'nın dediği gibi lanet olası bir elma kurdu olarak geri döneceksin dünyaya! Bilemiyorum hangisi daha trajik!!

Şunu diyorum; kanser var, ölüm var... Zaman az, tepe taklak düşünce, hızlıca kalkmak lazım. Emin olun, bu düşmeyeceğim diye kasmaktan çok daha kolay. Bir de doğru soruları sorup, cevaplarla yüzleşmek gerekiyor... Size iyi gelen, kahkahalarınızı canlandıran, sorularınızdan kaçmamanız için destek veren insanlarla görüşün. Bu kendinize sırt çevirmekten çok daha dürüsttür emin olun. (Şükürler olsun ki soru sormaya başladım!)

Biyolojik aileniz dışında , hatta mümkünse onları da içine katarak kocaman bir çember yaratın kendinize. Tazelenin. Tazelenmeden sorunlarla başa çıkamayacağımızı anlayın. Kaçmayın! Kaçanlar zamanından önce kaybedenlerdir. Onlarla aynı tabuta uzanmayın. Kazanma şansınız olması için meydanda kalmalısınız. Uzlaşın ve usulca savaşın:))



Not. Savaşmadan çekildiğim tüm meydanlardan, adamlardan, kadınlardan, anlardan, duygulardan özür dilemek isterdim... Eğer mümkün olsaydı.












5 Kasım 2008 Çarşamba

Cemile Hanım Selçuklu Bahçelerinde...

Sandalyede zar zor oturan yaşlı kadın "kırksekiz saattir acı duymuyorum" dedi. Sonra gülümsedi. Ağzına büyük gelen dişlerine baktım, ancak o zaman çok kilo verdiğini fark ettim. "Ne bacaklarımda şişlik, ne karnımda açlık, ne de kalbimde ağrı var... Hepsi geçti. Hafifledim" diye devam etti. "Saçlarımı boyatmam gerekmiyor. Ayaklarımın şişi inmediği için pedikür yaptıramıyorum diye dert etmeme, hatta uzayan bıyıklarım için Fahri Bey'e Nuray'ı yolayabilir misiniz dememe bile gerek kalmadı."

Haklıydı, uzamıyordu bıyıkları, saçlarını da boyatmasına gerek yoktu. Aslında, sadece uzun bir uykuya yatma zamanı gelmişti. "Rahatça uzansanız ve yormasanız kendinizi" dedim. "Yorulmuyorum ki, aksine anlatmak istiyorum sana. Bayramda gelmediğin için anlatamadığım bazı şeyler var" dedi.

Gülümsedim, kızmadım. Hatta gücenmedim bile, çünkü bizim ailenin bütün kadınları sivri dillidir; yaşlı, genç, hasta ya da sağlıklı olmamız bu huyumuzu değiştiremiyor maalesef...

Çocukluğumun en önemli mekanlarından birindeyim; dedemin kardeşinin evinde. Yatakta uzanmış ve bana birşeyler anlatmak için sabırsızlanan yaşlı kadın Mehmet dedenin eşi. Ölüyor. Ve ben, burada olmam gerektiği için geldim. Bu ruhumu sıkan ev ve aileye dair hatırladıklarımı birkaç cümleye sığdırabilirim aslında : Sallanan sandalye, loş odalar, yedi cücelerin porselen bibloları, Cemile Hanım'ın altın ve inci kolyeleri, kızıl saçları... Hepsi bu.

Küçükken beni sevdiklerini, hoş tuttuklarını anımsıyorum ama ilerleyen yıllarda iyice çıktık birbirimizin hayatından... Kalbinden... Görünce "nasılsınız? " demek dışında derin hisler beslemez oldum bu yaşlı kadına ve ailesine karşı. Şimdi, yatağında öylece uzanmış, bana bakıyor. Onu dinlememi istiyor. Ben? İsteksizim! Yine de, çaresiz susuyorum. Çünkü Melek Hanım'ın torunu olmak ağırbaşlı ve saygılı davranmayı gerektiriyor.

Uzun uzun anlatıyor, yorulunca susup biraz dinleniyor. O konuşurken ben babaannemi özlüyorum, bazen ne kadar anımsatıyor onu... Dudakları kupkuru; Cemile Hanım'ı ilk kez rujsuz görüyorum. Kızıl saçlarının yerinde ise yeller esmekte. Bembeyaz olmuş kafası! Anlattıklarının çoğu, dahil olamadığım zamanlardan ve elbette hiç hatırlamadığım olaylar. Anın çok özel olması dışında, içim inanılmaz derecede sakin ve bomboş. Buzdan bir duvar gibiyim. Kendi soğukluğumdan üşüyorum. Ellerini tutuyorum. Bu temastan mavi damarlar ve çiller bulaşıyor ellerime... Aklıma babaannem geliyor. Ya da o hiç aklımdan çıkmıyor... Çok güzel elleri vardı diye düşünüyorum... İçimde akan buz gibi kan da onun hediyesi bana, babaannem sevmezdi bu zavallı ihtiyarı. Onun için kötü söz de söylemezdi fakat biliyorum ki sevmezdi. İkisini hiç tatlı tatlı sohbet ederken anımsamıyorum. Daima bir mesafe vardı aralarında. Cemile Hanım, babaannemlerde resmi bir misafir, bir komşu hanım gibi ağırlanırdı.

Tanıdığım en görkemli kadınlardan biriyle de böyle vedalaşıyorum; kafam inanılmaz karışık ve hayatım sezgilerime teslim olmaya çalışırken... Ölüm ilk kez ağzımı sulandırıyor. İmreniyorum. Artık canı yanmayacağı için, kimseden bir isteği kalmadığı için, gözleri pencerede öylece sevdiklerini beklemeyeceği için, uykusuz saatlerle savaşmayacağı için delice kıskanıyorum onu. Belki sırf bu yüzden susuyorum; kıskançlığımdan!

Neyse, yaşamak ve devam etmek zorunda olmayan, hayatla hesabı kesilmiş bu yaşlı kadını dün gece paketleyip aile toprağımıza götürdüler. Oysa son görüşmemizde bana "Söylesene sence yürüyebilir miyim, tekrar dışarı çıkabilecek miyim? "demişti. Bende ona "elbette çıkacaksınız, bayrama kadar geçer bu şişlikler" demiştim. Kendim bile inanmadım söylediğime ama ona ihtiyacı olanı verdim, hayatın benden köşe bucak sakladığını ben ona bir cümleyle verdim gitti: Umut!

Bugün onu gömdüler. Ben orada değildim. Kendimizi ait hissetmediğimiz bir törene katılmamayı tercih ettik. Yine de içimden birkaç cümle fısıldadım ona. Çünkü O, ailemizin güllere gümre olan son kadınıydı! Ne halamın ne de kuzenlerimin oraya gömülmek isteyeceklerini sanmıyorum. Ben de istemiyorum.

Bu ölüm için hiç ağlamadım. Yaşanmış uzun bir hayatın sona ermesi beni hiç üzmedi. Hatta onun, o karanlık evdeki terk edilmişliğini içimde hissettikçe, yukarıdakinin geç bile kaldığını düşündüm. Sahi kendisi bugüne kadar hangi olayda iyi zamanlama yapmıştı ki?

Hoşçakalın Cemile Hanım, babaanneme benden çok selam söyleyin. Bana biraz yaşama hırsı yollasın oralardan, azıcık da şans rica ediyorum. Ah bir de şunu söyleyin lütfen, onun nasihatını dinleyip, "kan içip, kızılcık şerbeti içtim" diyorum!




2 Kasım 2008 Pazar

İki Gün, İki Film.


Üst üste iki gün, iki güzel film seyrettim. Biri ne zamandır adını duyduğum fakat nedense başroldeki esas adamı fala sulu bulduğum için seyretmemeyi tercih ettiğim bir filmdi. Ama geçenlerde Külkedisi, bu film hakkında yazınca iyice meraklandım:"Eternal Sunshine of the Spotless Mind". Diğeri ise aylardır merakla beklediğim Ferzan Özpetek filmi "Un Giorno Perfetto".

Takdir edersiniz ki ikisi birden bünyeye epeyce ağır geldi! Ama aynı zamanda iyi de geldi. Zaten maceram dün sabah saatlerinde elmalı turta ile aşrama giderken başlamıştı. Yol boyunca, sanki takıp takıştırmaya çok meraklıymışım gibi manasızca küpelerimi düşündüm; renklerinin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar eski ve ne kadar değerli olduklarını... Saçlarıma ne kadar yakıştıklarını... Oysa çok değil beş sene evvel bunlara benzer takıları çok abartılı bulur ve asla kendime yakıştıramazdım. Değişiyordum.... Yani elimde turta, kulaklarımda erguvan rengi küpelerimle mutlu mesut yürüdüm Göztepe'den Suadiye'ye.

Tam gün yoga ve meditasyonla geçince akşam için kızlara bakmaya iyice enerji toplamış oldum. Komşularıma, güzel bebeklerine göz kulak olmak için söz vermiştim. Bu nedenle Külkedisi ile içtiğimiz harika kahvenin ve kafamda ard arda ampuller yanmasına sebep olan sohbetin tadı damağımda kalarak eve döndüm. Agi ve Altuğ gidince, baktım kızlar melek gibi uyuyorlar, Agi'nin pişirdiği ıspanaklı börekle bir bardak cola alıp dvd seyretmeye karar verdim. İçimden de aynen şöyle söyledim: Şükürler olsun ki hala bu gibi basit konularda karar verebiliyorum!

Fakat seçtiğim film neredeyse yeni bir karmaşaya sebep olacaktı. Hem de tam "kararlarımı verdim, şimdi iş uygulamada" derken... Filmin başından sonuna kadar, o kadar fazla cümle vardı ki doğruca bana söylendiğini düşündüğüm.... Mesela kızın adının "mandalina" olması. Sonra her iki insanın da birbirleriyle anlaşamadıklarını düşünerek, aşık oldukları halde acı çekmemek adına hafızalarını sildirmek istemeleri... Adamın, "beni küçümseyerek git dediğin için gittim" diyen hali.... "Keşke çocukken tanışsaydık" cümlesi... Kadının, gerçek bir veda isteyen ama aslında veda istemeyen bakışı... "Beni utancına gizle" cümlesinin bir ilişkideki gücü ve ardından gelen muhteşem okyanus kıyısı sahnesi!

Bu filmi izleyin; kabinizden çıkartamadığınız birini hayatınızdan çıkartmanın manasızlığı üzerine çok çarpıcı bir senaryo. Acı çekmekten kaçarken, aslında yaşamın ta kendisinden kaçıyor olduğumuzun masalsı bir anlatımı... Zamanlaması epeyce can acıtıcı olsa da, bu film anlattıklarıyla benim en sevdiklerim arşivinde sağlam bir yer edindi bile kendine.

Amma Ferzan'ım Özpetek'im yine yıkıp geçirmiş ortalığı. Herkes bu kadar hayran mıdır onun filmlerine orasını bilemem. Fakat o, doğruca benim için film yapıyor sanki. Bu durumda benden tarafsız olmamı beklemeyin lütfen! Açıkcası hayatımda hiç fiziksel şiddete maruz kalmadım. Bir kadın bununla nasıl mücadele eder ya da buna benzer bir durum karşısında neden siner hiç bilemiyorum. Fakat her kare o kadar gerçekti ki, yaşamadığım bir acı karşısında da canım yanabiliyormuş bunu anladım. Zaten Ferzan Özpetek filmlerini benim için vazgeçilmez kılan da tam olarak bu. Yani eşcinsel olmadığım halde iki erkek arasındaki aşkı anlayabilmemi sağlaması gibi, beni deneyimlemediğim duyguları içselleştirip, zenginleşmem konusunda besleyen bir yönetmen olması.

Aile olmak, devam etmek, seçimler ve vazgeçişler üzerine hayatın tam ortasından ok gibi fırlayıp, doğruca kalbinizi hedef alan bir film. Zamanın acımasızlığı, hayatın cilveleri, aşkın çirkinliklere yenik düşen yüzü, çocukların tertemiz dünyası... Emin olun bu film sizi paramparça edebilir.

Dört kişilik bir ailenin, her üyesinin kendi payına düşeni nasıl algıladığı ve aile olabilmenin sırrı üzerine de çarpıcı detaylarla dolu film. Yanlış seçimler, yanlış seçimlerden kaçamayan güçlü karakterler, sessiz ve güven veren beklenmedik dostluklar, aşkın bomba gibi hayatına düşmesini görmezden gelip mutsuz hayatına geri dönebilen genç kadınlar... En kötü karaktere karşı bile izleyicinin kalbini yumuşak tutabilen kareler...

Unutmadan, cam küredeki küçük kırmızı balığı yeni filminde de kullanmış yönetmen. O küçücük detayla beni o kadar etkiliyor ki, çok ağladığımı bilse eminim yapmazdı!

Of ya, seyredin işte kardeşim ne diyebilirim ki daha. Gayet güzel olmuş işte.
Ferzan'ım işi biliyor; kimi nerede hangi renkle, hangi mimikle tavlayacağını kavramış. İzleyiciyi, hiç abartmadan ve tüm samimiyetine inandırarak öyle kolayca akışa dahil ediyor ki, içiniz kanıra kanıra ama ne hikmetse hayata inana inana çıkıyorsunuz salondan.

Ebru'cuğum, sana bu güzel Pazar keyfi için çok teşekkür ederim. Nice Ferzan filmleri izleyelim birlikte:))

31 Ekim 2008 Cuma

Akıl, Bana Ne Yaptın?

Geçenlerde en eski sevgilime* uzun uzun yazdım. İçimden, ona neler hissettiğimi, bana karşı davranışlarının ne kadar içimi acıttığını satır satır anlatmak geldi. Öyle yapmam gerektiğini düşündüm. Yaptım. Geride bırakmak için yapmam gerekiyordu.

Gerçekten rahatladım. Dün geceye kadar rüyalarımda ve gerçek hayatta, sorduğum sorulara alamadığım cevaplarla boğuşsam da, aslında bu savaşa hemen son vermem gerektiğini anladım.
Nazmi Hoca'nın egzersizlerinde olduğu gibi yapabilirdim mesela: İçine iyiliği çek, kötülüğü at. Sevgiyi çek, nefreti at. Mutluluğu çek, öfkeyi at....
Söylerken zor ama aslında yapabilmek çok kolay. Her şey gibi inanmak ve teslim olmak gerekiyor. Ancak bu şekilde özdeki gerçeği görebiliyor insan. Bu noktada bıraktım ben savaşı. Eğer kırgınlığıma ve yaralarıma teslim olmasaydım, hissettiklerimi dile getirmeseydim asla gerçeği göremeyecektim. Ben en azından denedim. Kuyunun dibine kadar korkmadan indim. Sonra kafamı kaldırıp yukarıya baktığımda, gördüğüm "hiçkimse"ydi. Ben o mektubu hiçkimse'ye yazdım. Beni, geçmişin unutulmuş bir noktasında dipsiz sandığım kuyuya indiren ve indiğim kuyudan tekbaşıma çıkmak zorunda bırakan hiçkimse'ye. Sayesinde "bu sınavdan da geçtim" demenin buruk tadı var kelimelerimde.

Şimdi, kulemin penceresinde oturmuş Mevlana'nın sözlerini okuyorum. Kitabı dün Burhan getirdi. Ne zamandır üzerinde konuştuğumuz bir konuydu Anadolu'da ortaçağ... Bilgelik vs vs.
Kitapta anlatılan hikayeleri gülerek dinliyorum. İlk kez şalteri kapatıp kalbimle dinlemeyi deniyorum. İyilik ve güzellik karşısında duygulanarak ağlamayalı ne çok olmuş! Son yıllarda döktüğüm gözyaşları hep öfkeden, kızgınlıktan...**
Kalbimi sevgiye açamamışım ben. Ertelemelere, ne isterim değil, ne istemeliyimlere kurban gitmiş saatler. Zamanla savaş, geçmişle itişmek hep bundan. Anda, tek ve biricik olan şu anda olmak konusunda geliştirememişim kendimi. Nazmi Hoca'nın ve Osho'nun varlığını bilmemizi istediği rehberin bana uzattığı eli görmezden gelmişim...

Mevlana'nın, arkadaşı öldüğü zaman düzenlediği cenaze törenini okuyunca gözümden yaşlar süzüldü. Büyük bir aşkla sevdiği Şems öldükten sonra toparlanması yıllar alan Mevlana, uzun bir süreden sonra Salahaddin adındaki şahsı kendine hemdem edinir. Fakat bu adam da gün gelir ölür. Mevlana, dostunun vasiyeti üzerine öyle bir cenaze töreni düzenler ki, Konya Konya olalı böyle şey görmemiştir. Devrin tüm geleneğini, göreneğini ve hatta inancını yok sayıp; defler, davullar çalınarak, besteler okunarak yürünür sokaklarda. Mevlana başı açık, çıplak ayak sema eder, naralar atar!
Adamın 13. yüzyılda başardığı kendi olabilme gücüne bakın! Konumu, saygınlığı, ailesi.... yok! Sadece ölümün acısı ve yapmayı gerçekten arzuladığı törenin biricikliği var.

Dün gece okuduklarım beni iç sesimi dinlemek konusunda iyice aydınlattı. Eğer orada bir yerde ötelediğim, kalbini kırdığım bir rehberim varsa artık hazırım, bana geri dönebilir. Hiç olmadığım kadar onu dinlemeye hazırım. Sanırım son yıllarda olan biten herşey beni buna hazırlıyordu. Ayak parmaklarıma değer suyu algıladım sonunda. Yani hala önümdeki okyanusu göremiyor olsam da, artık orada olduğunu biliyorum. Akıl beni çöllere götürdü, susuz bıraktı. Şimdi rehberime teslim olmak istiyorum!

*Gerçi o yıllarda "sevgililik" denilen şeyle şimdiki epeyce farklı ya, neyse.
**Leyla Nora'nın doğumu hariç:))


Önemli Not. Yarın Gurudwara aşramda sabahtan akşama kadar ücretsiz tanıtım var. Bence zamanı olanlar bunu kaçırmasınlar. Adrese facebook ya da Google'dan ulaşabilirsiniz.

Bütün Cadıların Cadılar Bayramı Kutlu Olsun.


Merhaba,
Aşağıdaki yazı bana dün Nazmi Hoca'dan gelmiş... Tam da balkona çıkmış aval aval denize bakarken benzer şeyleri düşünüyordum. Yani şu içimizdeki rehber hakkında. Acaba diyordum, hayattaki başarısızlığımın sebebi sezgilerime kulak tıkamamdan mı kaynaklanıyor?
Sanırım öyle. Çünkü herşeyi akıllı çözemeyeceğimi uzun zaman önce gayet güzel anlamış olmama rağmen, hala denenmiş ve köhnemiş yollarda misket oynamamın bana hiç faydası olmadı. Olamadı.Demek ki atladığım bir şey vardı.

Şimdi, bizim mahalledeki bir ağacın altına oturup ailemi zor durumda bırakmamak için, son iki gündür aynı apartmanda başka bir dairede yaşamaya başladım. Çünkü herşeyden arınıp, ama kaçmadan ve kendime anı kurtaracak yalanlar söylemeden, inanmadığım şeyleri sırf uyumlu olmak adına kendime kakalamadan sakin sakin denizi seyretmeye ihtiyacım var. Gelecek birkaç gün hatta bir kaç hafta bu şekilde kafamı boşaltmaya çalışacağım. Bakalım kafam gidince benden geriye neler kalacak?
Eğer bunu başarabilirsem, ben de Külkedisi ile Hindistan'a gideceğim:)) Aşramlarda çikolata yok ama olsun.

Benim bireysel sancılarım dışında günün mana ve önemini atlamayalım lütfen. Buradan tüm cadılara sesleniyorum, bu gece de her zaman olduğu gibi dikkatinizi muhterem uydumuza vermeyi ihmal etmeyin:))



İç rehberini bul

İçinde bir rehber var. Ama onu kullanmıyorsun. Onu o kadar uzun zamandır, o
kadar çok hayattır kullanmıyorsun ki, içinde bir rehber olduğunun farkında
bile olmayabilirsin.

Castaneda'nın bir kitabını okuyordum. Ustası Don Juan ondan çok güzel bir
deney yapmasını istiyor. Bu, en eski deneylerden biridir. Karanlık bir
gecede, hiçbir ışığın olmadığı engebeli ve tehlikeli bir yolda,
Castaneda'nın ustası, "İçindeki rehbere inan ve koşmaya başla." dedi. Bu
tehlikeliydi. Engebeli yolu tanımıyordu. Her tarafta ağaçlar, çalılar,
uçurumlar vardı. Castaneda herhangi bir yere düşebilirdi. Gündüz vakti bile
orada dikkatli yürümek zorundaydı. Ve geceleyin karanlık yüzünden hiçbir şey
görünmüyordu. Hiçbir şey göremiyordu ve ustası, "Yürüme, koş!" dedi.

Castaneda buna inanamadı. Bu intihar etmek gibi bir şeydi. O korktu. Ama
ustası koştu. Vahşi bir hayvan gibi koştu ve sonra koşarak döndü. Castaneda
bunu nasıl yaptığını anlayamamıştı. Sadece karanlıkta koşmakla kalmıyor, her
defasında Castaneda'yı sanki görüyormuş gibi buluyordu. Zamanla Castaneda
cesaretini topladı. Eğer bu yaşlı adam bunu yapabiliyorsa, o neden
yapamasın? Denedi ve bir süre sonra bir iç ışığı hissetti. Sonra koşmaya
başladı.
'
Sen ancak düşünmeyi bıraktığında varsın. Düşünmeyi bıraktığın an, içteki
belirir. Eğer düşünmezsen her şey yolundadır. Sanki bir iç rehber devreye
girer. Mantığın seni yanlış yönlendirmiştir. En büyük yanlış ise, bu. Kendi
iç rehberine güvenemiyorsun.

Önce mantığını ikna etmen gerekiyor. İç rehberin, "Haydi!" dese bile,
mantığını ikna etmen gerekiyor. Ve o sırada fırsatları kaçırıyorsun. Çünkü
bunlar anlardır. Onları ya kullanırsın ya da kaçırırsın. Akıl zaman alır. Ve
sen düşünürken, artıları eksileri hesaplarken, o anı kaçırırsın. Hayat senin
için beklemez. İnsanın anlık yaşaması gerekiyor. Zen'de ifade edildiği gibi,
gerçek bir savaşçı olman gerekiyor. Çünkü elinde kılıçla savaş alanında
savaşırken, düşünemezsin. Düşünmeden hareket etmelisin.

Zen ustaları, kılıcı bir meditasyon tekniği olarak kullandı. Ve Japonya'da
söylendiğine göre, eğer iki Zen ustası kılıçlarla karşı karşıya gelirse, bir
sonuca varamazmış. Hiçbiri yenilmez ya da kazanamaz. Çünkü ikisi de
düşünmüyor. Kılıçlar kendi ellerinde değil, iç rehberlerinin ellerindedir.
Düşünmeyen iç rehber. Ve biri hamle yapmadan önce, rehber bilir ve
savunmasını yapar. Bunu düşünemezsin, çünkü vakit yoktur. Karşındaki kalbini
hedef almıştır. Bir an içinde kılıç kalbine saplanacaktır. Ne yapacağını
düşünecek vakit yoktur. Onun içinde "kalbe sapla" düşüncesi oluştuğu zaman,
aynı anda senin içinde savunma hamlesi düşüncesi oluşmalıdır. Aynı anda;
hiçbir boşluk olmadan. Ancak o zaman savunabilirsin. Aksi halde ölürsün.

O yüzden meditasyon olarak kılıç kullanmayı öğretirler. "İç rehberini
serbest bırak. Düşünme. Bırak iç varlık ne gerekiyorsa yapsın. Zihninle ona
karışma." derler. Bu çok zordur, çünkü zihnimizle eğitilmişizdir.
Okullarımız, kolejlerimiz, üniversitelerimiz, bütün kültürümüz, bütün
medeniyet çizgimiz, kafamızı eğitir. İç rehberimizle teması kaybetmişizdir.
Herkesin doğuştan bir iç rehberi vardır. Ancak onun işlemesine izin
verilmiyor. Sanki felç geçirmiş gibi. Ama o, tekrar sağlığına kavuşabilir.

Beyninle düşünme. Gerçekten. Hiç düşünme. Sadece hareket et. Bazı durumlarda
dene. Zor olacaktır. Çünkü hemen düşünmeye alışmış olacaksın. Tetikte olman
gerekir. Düşünceye değil, zihnine içerden gelen duygu için tetikte
olmalısın. Bazen kafan karışabilir. Çünkü iç rehberinden mi, yoksa zihninin
yüzeyinden mi geldiğini anlayamayacaksın. Ama bir süre sonra o duyguyu
bilecek, farkı hissedeceksin.

İçten bir şey geldiği zaman, göbeğinden yukarı doğru gelir. Göbeğinden
yukarı akan sıcaklığı hissedersin. Zihnin düşündüğü zaman, o sadece yüzeyde,
yani kafadadır. Sonra aşağı iner. Eğer zihnin bir şeye karar verirse, onu
aşağı doğru zorlaman gerekir. Eğer iç rehberin karar verirse, içinde bir şey
köpürür. Varlığının derin çekirdeğinden zihne doğru yükselir. Onu zihin
alır, ancak zihinden değildir. Daha öteden gelir. O yüzden zihin ondan
korkar. Muhakeme için, o güvenilmezdir. Çünkü içten gelir. Hiçbir mantık ya
da ispat taşımaz. Birden zihinde kabarır.

Bazı durumlarda dene. Örneğin, ormanda yolunu kaybettin. Dene. Düşünme.
Gözlerini kapatıp otur. Düşüncelerden arın. Çünkü işe yaramaz. Nasıl
düşüneceksin? Bilmiyorsun. Ama düşünce öyle bir alışkanlık olmuştur ki,
hiçbir sonuca ulaşmasan bile düşünmeye devam edersin. Düşünce, sadece
bilinen şeyleri düşünebilir. Bir ormanda kayboldun. Bir haritan yok. Yol
soracak kimse yok. Ne düşünebilirsin? Ama hâlâ düşünüyorsun. O düşünce, bir
düşünce değil, sadece endişe olacaktır. Ve sen ne kadar endişelenirsen, iç
rehberin o kadar zorlanır.

Endişelenme. Bir ağacın altında otur ve bütün düşüncelerin dinmesine izin
ver. Bekle. Düşünme. Sorunu abartma. Sadece bekle. Düşünmeme haline
ulaştığını hissettiğin an, ayağa kalkıp yürü. Bedenin nereye doğru
yönelirse, gitmesine izin ver. Sadece tanık ol. Karışma. Kaybolmuş yol
kolayca bulunur. Ancak bunun tek şartı var. Zihninin karışmasına izin verme.

Bu, birçok kere bilmeden olmuştur. Büyük bilim adamları, ne zaman bir keşif
yapılsa, bunun zihin tarafından değil, iç rehber tarafından yapıldığını
söyler.

Zihnin tükendiği ve daha fazlasını yapamadığı zaman artık pes eder. O pes
etme anında içindeki rehber işaretler, deliller ve anahtarlar sunar. İnsan
hücresinin iç yapısını ortaya koyarak Nobel Ödülü kazanan kişi bunu
rüyasında gördü. İnsan hücresinin yapısını, çekirdeğini, rüyasında gördü. Ve
sonra, sabah kalkıp resmini yaptı. Kendisi bile bunun doğru olabileceğine
inanmadı. O yüzden üzerinde yıllarca çalıştı. Yıllarca çalıştıktan sonra
rüyasının doğru olduğuna kanaat getirdi.

Madam Curie ise bu iç rehber sürecini yaşadıktan sonra tekrar denemeye karar
verdi. Çözmesi gereken bir soru olduğu zaman, "Neden çabalayıp uğraşayım,
uyumam yeter," dedi. Güzel uyudu, ama bir çözüm yoktu. O yüzden şaşırdı.
Birçok kere denedi. Bir sorun olduğu zaman, anında gidip yatıyordu. Ancak
hiçbir çözüm çıkmıyordu.

Önce aklın tamamen sınanması gerekir. Ancak ondan sonra çözüm kabarabilir.
Başın tamamen tükenmesi gerekiyor. Aksi halde, rüya görürken bile işlemeye
devam ediyor.

O yüzden bilim adamları, bütün büyük keşiflerin, akılla değil, sezgiyle
yapıldığını söyler. İç rehberle bu kastedilir.

Başını kaybet ve bu iç rehberine atla. O oradadır. Eski yazıtlar, ustanın ya
da gurunun, dış gurunun, sadece iç guruyu bulmada yardımcı olabileceğini
yazar. Hepsi bu. Dış guru, iç gurunu bulmaya yardım ettikten sonra, artık
dış gurunun bir işlevi kalmaz.

Bir usta aracılığıyla gerçeğe ulaşamazsın. Bir usta aracılığıyla ancak iç
guruna ulaşabilirsin. Ancak ondan sonra bu iç guru seni gerçeğe götürebilir.
Dış usta sadece bir temsilci, bir yedektir. Onun bir iç rehberi vardır ve
senin iç rehberini de hissedebilir. Çünkü onlar aynı dalga boyunda
varolurlar. Aynı boyutta, aynı dalga boyundadırlar. Eğer kendi iç rehberini
bulursan, sana bakıp, senin iç rehberini hissedebilirim. Ve eğer ben, sana
gerçekten rehberlik edeceksem, benim rehberliğim seni kendi iç rehberine
götürmek olacaktır. Sen iç rehberinle temasa girdiğin zaman, artık bana
ihtiyaç yoktur. Artık tek başına hareket edebilirsin. Yani bir gurunun
yapabileceği tek şey, seni kafandan göbeğine, muhakemenden sezgi gücüne,
tartışmacı zihninden, güvenilir rehberine itmektir. Bu sadece insanlar için
geçerli değildir. Aynı şey hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, her şey için
geçerlidir. Bu iç rehber vardır. Ve gizemli birçok yeni olgu daha
keşfedilmiştir.

Birçok örnek vardır. Örneğin, anne balık yumurtladıktan hemen sonra ölür.
Sonra baba, yumurtaları döller ve ölür. Yumurta, annesiz ve babasız kalır ve
olgunlaşır. Yeni bir balık doğar. Bu balık, anne, baba ve ebeveynlik
hakkında hiçbir şey bilmez. Nereden geldiğini bile bilmez. Ama bu balık,
denizin belirli bir bölgesinde yaşar. Ve yavru balık, anne ve babasının
yumurtlamak için yola çıktıkları bölgeye gider. Kaynağa ulaşır. Bu tekrar
tekrar yaşanmaktadır. Ve o balık yumurtlama zamanı geldiğinde aynı sahile
gelecek, yumurtlayıp ölecektir. Yani, ebeveynlerle yavruları arasında hiçbir
iletişim yok. Ama yavrular, bir şekilde nereye gitmeleri gerektiğini, nasıl
gideceklerini bir şekilde bilir. Ve asla yanılmaz. Onları yanlış
yönlendiremezsin. Bu konuda deneyler yapıldı, ama başarılı olmadı. Onlar
kaynağa ulaşacak. Bir iç rehber devrededir.
'
Sovyetler Birliğinde, kediler, fareler ve birçok küçük hayvanla çeşitli
deneyler yapıldı. Bir anne kedi, yavrularından ayrıldı ve yavrular bir
denizaltıyla denizin derinliklerine indirildi. Anne kedi, yavrularına ne
olduğunu bilemeyecek durumdaydı. Kediye kalp ve beyin etkinliğini ölçen her
türlü cihazı taktılar. Ve sonra denizaltıda yavrulardan biri öldürüldü. Anne
bunu anında hissetti. Nabzı hızlandı. Endişeli ve gergin oldu. Nabzı,
yavrusu öldürülür öldürülmez hızlanmıştı. Bilimsel cihazlar çok derin bir
acı hissettiğini belgeledi. Bir süre sonra, her şey normale dönünce, bir
yavru daha öldürüldü. Yine aynı değişiklikler görüldü. Üçüncü yavruyla da
aynı şey yaşandı. Her defasında yaşandı. Hem de aynı anda. Hiçbir zaman
dilimi olmadan. Ne oluyordu?

Bilim adamları, anne kedinin iç rehberi olduğunu söylüyor. Bu iç duygu
merkezi, nerede olursa olsun çocuklarına bağlı. Anında telepatik ilişkiyi
hissediyordu. İnsan anneler bu kadar hissetmez. Bu çok şaşırtıcı. Aslında
tam aksi geçerli olmalı. İnsan anne, evrimde daha gelişkin olduğu için, daha
çok şey hissetmeli ama hissetmez. Çünkü kafa her şeyi denetimine almıştır ve
iç merkezler felç olmuş durumdadır.
'
Ne zaman bir ikileme düşsen ve bir çıkış yolu bulamazsan, düşünme. Sadece
derin bir düşünmeme halinde bulun ve iç rehberinin sana yol göstermesine
izin ver. En başta korkacak, güven duymayacaksın. Ama bir süre sonra, her
zaman doğru sonuca ulaşınca, her zaman doğru kapıyı açınca, cesaretini
toplayacak ve güvenmeye başlayacaksın.

Bilgelik kalpten gelir. Akılla ilgisi yoktur. Bilgelik, varlığının en derin
noktasından çıkar. Kafaya ait değildir.

Kafanı kes. Kafasız ol ve varlığın yolundan git. Seni tehlikeye yöneltse
bile, tehlikeye gir. Çünkü sen ve gelişmen için gerekli yol budur. Onu izle.
Güven ve birlikte hareket et.

Osho.

28 Ekim 2008 Salı

Dilek Departmanı Çalışmayan Bir Tanrı İstemiyorum!

Nihayet yasak kalkmış! Müjdesini Virgilius'un yazısını okurken, Arzu pınar'ın yorumlar bölümüne bıraktığı mesajdan aldım:)) Herkese geçmiş olsun, tabii şimdilik!!

Gerçekten tuhaf bir durum oldu blogların kapatılması hali. Meğer ne kadar hızlı alışmışım aslında resmen tanışmadığım* bir insan topluluğuyla yazı üzerinden iletişim halinde olmaya:)) Çok kısa bir zamanda sadece ve sadece kelimelere güvenerek bir bağ oluşturabilmek gerçekten hoşuma gitti. Birinci yılın sonuna yaklaşırken, geri dönüp baktığımda bu blogu açtığım için çok memnunum. Huzurlarınızda Külkedisi'ne tekrar teşekkür etmek isterim:))

Neyse, Ateş'le bu sabah sohbet ederken Jake ve Fasulye Sırığı'nı anımsadım. Amma deli bu hatun aklı fikri 0-6 yaş arası dinlediği masallarda kalmış diyorsanız, kesinlikle haklısınız. Ama yemin ederim hayat, o masallların tekrar tekrar değişirilip önümüze sunulmasından gayrı bir halt değil. Şimdi halim yok da o yüzden örneklerle uzun uzun anlatamayacağım. Fakat inanın dönüp dolaşıp aynı hikayeyi didikliyoruz. Bazen iyi karakter oluyoruz, bazen kötü. Ama fondaki müzik* aslında hiiiiç değişmiyor. Mesela Virgilius'un hayatını peri masalına çevirecek sarışın kızı beklemesi bile masal değil de nedir? Haksız mıyım Virgilius:))

Gelelim gerçek dünyaya... Japonlarla ilgili yaşadığım hayal kırıklığının üzerine , Hüseyin amca da terk-i diyar eyleyince azıcık** sarsıldım. Nasıl mı mücadele ettim bu durumla? Bildiğim tek yolla: bol bol yemek yiyerek! Zaten bayramda ipler kopmuştu bende; kendimi glikozun büyülü dünyasında kaybetmiş, uçsuz bucaksız şekerleme havuzunda kulaç atmaya başlamıştım.

Elbette böyle olacaktı, masallar ve ejderhalar konusundaki inancım son gelişmeler karşısında epeyce ivme kaybetti. Yine de odamın tabanına yayılmış direnç kırıntılarını toparlayınca, Jake gibi bir fasulye sırığına tırmanıp boyut değiştirmek istedim. Beğendiğim bir masala sıçramak ve bildik tüm gerçekliklerin dışında yaşamak. İşte benim hayalim... Böyle bir hakkımızın olmaması hiç adil değil. Her ne istiyorsak cennette var! O da inançlı olanlara!!! Yoksa benim gibi inancı son nefesini yıllar önce vermiş biri için öyle bir umut da yok!

Niye delirmediğimi anlayamadım gitti. Hala niye direniyorum diye ciddi ciddi merak etmeye başladım. Tüpündeki hava çoktan bitmiş ama hala çimlene çimlene gezen inatçı bir dalgıcım sanki hayatta; ne yukarı çıkıp ikinci dalışa hazırlanıyorum ne de çimlenmekten vazgeçip şöyle Big Blue'daki gibi bir yunusun peşine takılıp havalı bir şekilde ölüyorum!

Bu filmin sonunu epey zamandır merak ediyorum. Ajdar'ın da dediği gibi sanırım hiç gücüm kalmadı... İttire kaktıra yazdığım bir masal, noel için hazırlamaya başladığımız ağaç süsleri ve glikoz: işte benden kalanlar! Ajdar bana göre çok şanslı, daha önce bahsetmiştim ya, onun dünya güzeli bir çan çiçeği var. Sophie!

Şimdi P.Özer ile buluşmaya gidiyorum. Muhtemelen "daha çok yaz" diyecek bana. Yarın Külkedisi "haydi yoga yapalım" diye ısrar edecek... Hepsi ama hepsi kocaman bir kandırmaca gibi geliyor. Oysa iyi niyetli nasihatlar bunlar...

Merak ediyorum, beni seven, beni yaratan o -sözde- tanrı*** nerede? Neden sorularıma cevap vermiyor? Yoksa dilek departmanından memur mu eksiltti kriz yüzünden? Cimri tanrı!




* Ne demekse resmen tanışmak!!??
** Azıcıktan kasıt 7.8 şiddetinde bir tusunami!
***Onu durmadan kışkırtıyorum, hani belki sahiden vardır ve bana kızıp tepeme bir yıldırım düşürür diye ama ya gerçekten ben haklıyım ve o yok. Ya da daha fenası beni gözden çıkardı!

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yalnız ve Güzel Ülkem.

Nuri Bilge Ceylan, herkesin tanıdığı kadar tanıdığım ve bildiğim bir yönetmen. Yoksa, kendisi hakkında araştırma yapmış ve ardından doktora tezi yazmış değilim. Bende filmlerinden çok daha etkili olan, şüphesiz Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü alırken söyledikleriydi: "Ödülümü yalnız ve güzel ülkeme adıyorum"

Bu "yalnız ve güzel" ülkenin daha da yalnız ve daha da azınlık insanları olarak hala düşünmeye, okumaya ve yazmaya çalışan bir avuç blog yazarıyız şu sanal dünyada. Fakat ne hikmetse birilerini bu sessiz sedasız varlığımız bile bir şekilde huzursuz etmiş besbelli...
Sözün bittiği yer de burası olsa gerek. Dünden beri Arzu-Pınar'ın yorumunu okumaya ve yayınlamaya çalışıyorum. Fakat olamadı. Sistem o noktada kilitleniyor. Ve ben, ne yazdıklarını okuyabiliyorum, ne de teşekkür edebiliyorum.

Bu saçmalık ne kadar sürer, biz ne zaman yeniden duygu ve düşünce komşuluğu yapabiliriz gerçekten bilemiyorum. Ama yazmaya devam etmek lazım. Olmadı facebook ve gmail üzerinden yollarız birbirimize yorumlar bölümünde demek istediklerimizi.
Neyse, kızdım işte. Yalnız ve güzel bir ülkenin yaşayanı olmak bazen çok fazla geliyor...


Not. Diğer ülkelerden blog takip eden arkadaşlar paniğe kapılmasınlar, hala çarşaf giymedik! Ama korkarım az kaldı!!!

26 Ekim 2008 Pazar

Yağmurlu Gün.

Haftalardır vıdı vıdı söyleniyordum, hatta aylardır. Yağmursuzluktan içime sıkıntı basmıştı. Sanki yağmur yağacaktı ve benim bütün derdimi tasamı alıp denize bırakacaktı! Dün, bu tuhaf beklentiyle, neredeyse öğleden sonramın tamamını Ebru ile arabanın içinde, ha yağdı ha yağacak olan yağmuru kovalayarak geçirince azıcık sakinleştim. Sık dişini dedim kendime, bugün, bilemedin yarın donuna kadar ıslanacak bütün kent. Daha da komiği, beklemekten nefret ettiğim için, Beyoğlu'nda bir barda yapılacak doğumgününe gitmek yerine eve gelip uyudum! Üstelik saat olsa olsa 21.00 falandı. Elbette sabahın kör karanlığında açtım gözümü. Üstelik tam hayal ettiğim gibi bir sabaha uyandım; gri-mavi, yağmurlu ve ılık!

Yöneticimiz üşüyor olmalı ki kaloriferler yanıyordu. Oysa birazcık daha serin olmasını tercih ederdim odamın. Hafif üşüyerek uyanmak bana Bodrum'daki uzun kışları anımsatıyor... Öyle güzeldi ki...Pencereni açarsın, içeriye toprak kokusu dolar. Mandalinler yağmurla yıkanmış yeşil ağaçlarda altın gibi parlarlar... Annen kahvaltı hazırlar. O gün evden çıkılamayacaktır besbelli ama buna hiç üzülmezsin. Neden? Çünkü yüzlerce oyuncağın, binbir çeşit boya kalemin ve bahçenin sonunda sana hayaller kurduran bir kale vardır...

Neyse, kapıdan gazeteyi aldım, kahvemi yaptım ve bu sabahı en güzel seyredebileceğim koltuğa yayıldım. Bütün bu törensel işlerin başlaması ile bitmesi arasında olsa olsa yarım saat geçmiştir. Yani ayalardır özlediğim yağmurlu sabah ve ona dair aktiviteler hop diye bitti! Şimdi bana koskocaman bir gün kaldı. Al beni ne yaparsan yap diye gözümün içine bakıp duruyor. Şimdi hem yazıyorum hem de düşünüyorum nasıl başlasam diye.
Öncelikle parkta uzun bir yürüyüş yapılmalı, ardından kızlarla oynamak, dünden kalan haşhaşlı tatlıyı yemek ve kahve içmek iyi bir fikir olabilir. Arada, bir alış veriş merkezine uğrayıp azıcık kahve alınabilir, oradaki manasız kalabalığı görünce koşarak eve dönüp, pencere kenarındaki koltuğa saklanılabilir. Işığı az olan köşede biraz örgü örülür, bu eylem fazla evcil gelince kütüphaneden sevilen bir kitap seçilir. O arada Muse gelir, belki çay partisi yapılır. Hatta kışa merhaba için bir iki el okey oynanıp, salonun bir köşesi kahvehane tadında kullanılabilir.

Yani, kısadan hisse, bunca zaman içim hop ederek beklediğim gün ile toplasan bütün yapacağım bunlar ya da az buçuk benzerleri... Maalesef adaya gitmeye halim yok, ki zaten onu P. Özer ile perşembe günü yapacağız. T. Korkut bugün hayatta aramaz, muhtemelen akşamdan kalmadır ve mışıl mışıl uyuyordur. M. Ersan da kimbilir hangi partide söndürmüştür kandili:)) Kızlar mı? Onlar bugün bakım yaparlar, oda toplarlar ve haftaya işe giderken ne giyeceklerine bakarlar. Şahsen ben çalışırken öyle yapardım ve bundan nefret ederdim!
Zaten okunacak kitaplar birikmiştir... Aslında tam bira içip "ah ulen, ah" denirdi ya bugün. Hadi dokunmayayım size:))

Aaaa bir dakika, ben Eda Liza için slayt gösterisi yapabilirim bugün, ona Titrek'i göstereceğime söz vermiştim. Hem ona cadılar bayramına güzel bir şapka vaadinde de bulunmuştum. Arayıp bulayım bari, bakalım benim yarasalı şapkam nerede?


Not. Önümüzdeki hafta gayet önemli bir sürece giriyoruz. Neden derseniz; öncelikle Prusya Kralı'nın doğumgünü ve ardından Bağdat Caddesi'nde fener alayı var. Ah birde cadılar bayramı!

25 Ekim 2008 Cumartesi

Bir Tutam Bildik Hikaye.

Perşembe gecesi mevsimin ilk sıcak şarabı eşkiğinde Türk - Yunan yapımı bir film izledik. Açıkcası, teknik olarak ciddi bir hayal kırıklığı olan bu film, bence uzun bir hikaye olarak kalsaymış daha iyi bir tad bırakırmış. Neden derseniz, görüntülerle verilmek istenen her duygu film boyunca üzerinize bombardıman gibi yağıyor. Onca yılı anlatırken araya özlü sözler ve hayata dair tılsımlı bilgiler sıkıştırmak epeyce zahmetli olsa gerek diye düşünüp, bunalıyorsunuz. İzleyici bu zorlama ve gayret karşısında yoruluyor. Güzel fakat akmayan bir film kalıyor sonuçta. Üstelik görüntü için ayrılan sınırlı bütçenin sıkıntısı filmden sonra kalan en kötü his ne yazık ki.

Yine de güzel cümlelere vurgun olanlar, benim gibi bazı şeyleri attılar cebe şüphesiz. Mesela emekli kaptan dayı şöyle diyor yiğenine: "iki tür yolculuk vardır; haritalar üzerinde yapılanlar ve aynada yüzümüzü gördüğümüzde başlayan eve dönüş yolculukları... "

Benim hayatım yolcularla dolu. Bir kısmı harita üzerinde seyahat ederler, ki onlarla olan bağım araya giren yıllara ve yollara rağmen asla kopmaz. Diğerleri ise aynada yolculuk yaparlar; onlar hala ev nerede diye aramaya devam ediyorlar.
Ben? Her iki tür yolculuğu da severim. Hatta bunlara ek olarak, üstadın dediği gibi, "kan damarları boyunca seyahat" etmeye bayılırım. Fakat ilerleyen yıllarla, elde kalanın sadece somut geziler olduğunu görüyorum...

Ülkenin gerçeklerinden ve ondan fazlasıyla etkilenen kendi gerçeklerinizden bir nefes molası istediğinizde yapılacak en güzel şey yolculuk.
Yolculuğun türleri diye başlayıp konuyu dağıtmak istemem fakat, birinin kalbine yolculuk, eski hikayelere yolculuk, bilmediğimiz bir şehre yolculuk, aradığımız şeye/kişiye götüren yolculuk... Hepsi ne kadar anlamlı... Hatta çoğu zaman "varmak" kelimesinden çok ama çok daha gizemli değil mi "yolculuk"?

Bugün Cumartesi; ilham perim, annesi ve ben bir mutfak yolculuğu yapacağız. Haşhaşlı tatlı pişireceğiz! Gerçi dün gece yediğim acıbademlerden sonra hala tatlı krizinde değilim ama yine de mutfakta olacağım. Kokularla yapılan yolculuklardan birine bırakacağım kendimi. Belki geçen hafta Eminönü'nden aldığım lale kalıbıyla kurabiye de pişirebiliriz, kimbilir?

21 Ekim 2008 Salı

Gracias A La Vida...

"Ad perpetuam memorian… Adsum"*
Bu ne ya? Hayat, benimle dalga mı geçiyorsun. Geç bakalım. "Üzüntü müydü istediğin al sana en güzelinden" diyorsun. Peki. Korkmuyorum ki. Ben, dizlerinin üzerine kapaklanan ve "acımadı ki" diyen çocuğum, hatırladın mı? Ağlıyorum. Evet evet, kına yak bi tarafına. Ama üzüntüden değil, seninle göz göze gelince "gözüme çöp kaçtı" diyeceğim! Sen bana haz vermiyorsan, ben de sana vermeyeceğim! Didişe didişe nereye varacağız bakalım.

Hüseyin amca öldü dün akşam. Kocaman, neşeli ve benim sevdiğim bir adam... Hani şu, birlikte geçirilen her andan sonra içimizden "ölümsüzlük iksirinden içmiştir inşallah" dediklerimizden. Ama öldü. Karısı çok güçlü; hem ağlıyor, hem gülüyor. Kırkaltı yıllık evliliğin ardından hiç kolay olmasa gerek dik durmak... "1996 yılından beri hayatımın merkezinde yalnızca o vardı, şimdi nasıl yaşayacağım?" dedi. Ve dün Topkapı Sarayı'na bakan yaşlı çifti izlerken hissettiğim duygunun kıskançlık değil, derin bir hayranlık ve imrenme olduğunu anladım gözü yaşlı kadını dinlerken. Onları bir kez daha birlikte göremeyeceğimi düşününce çok canım yandı. Oysa zaman zaman yukarıdan gelen piano sesi ve birlikte söyledikleri şarkılar, hayatla aramı yumuşatan nadir iyiliklerdendi. İçimdeki hastalanmış ve inançsız cüce bile onların şarkısını duyunca, "bak Elvan, o kadar kötü değil, başaranlar var" diyordu.

Onlar neşe içinde şarkı söylerken, ben televizyonu kapatıp, kış bile olsa balkona çıkıyordum. Gözümde canlandırıyordum; pianonun başında, mutlu... Her şarkıda bir anıyla... Gülüyordum deli gibi, kendi kendime üzerime yağan notalara bakıp gülüyordum. Meğer ben dün akşam köprü altında göz yaşlarımı zapdetmeye çalışırken aynı dakikalarda o ölüyormuş. Şimdi anladım içimdeki delice ağlama isteğinin nedenini... İnsan ne tuhaf bir canlı! Sezgiler bazen inanılmaz ürkütüyor insanı...

Kadim sözlerden, beklemelerden, geri dönüp dönüp ağlayıp zırlamalardan fena halde sıkıldım. An, evet an dışında her şey yalan. Sokrates kadar akıllı değilim ama şükürler olsun ki bunu ne zamandır anladım; an ve anın biricikliği... Zamanın elle tutulamayışı. Hatta tutulamadığı için sevinmemiz gerektiği. Her dakikanın bizi bir sonraki maceraya taşımasına katılmanın hazzı. Denenmemişin gücüne inanmanın ve sürüden olmayanı tercih etmenin tek kişilik zaferi!

Bazı şeyleri biz seçiyoruz. Ne gibi mi? Issızlığımız gibi, herşeyden çok gerçeği istemek adına eski bir aşkı/yanılsamayı diri diri gömmek gibi. Sırf sürüden olmamak adına kazıklara bağlanıp yakılmak gibi. Hayat vaktinden önce söylenmiş sözlerinin kurbanı olan niceleriyle dolu. Neyse ki ünlü biri değilim ve tarih beni hatırlamayacak... Benden sonra yaşamaya devam edenler için ise kimbilir nasıl izler bırakacağım? Sokrates'in dediği gibi bu benim sorunum olmayacak! Herkes ne anladıysa onu anımsayacak. Ve aslında ben hiç biri olmayacağım ve hepsi olacağım. Ne saçmalık ama!

Yarın bir toplantım ve katılmam gereken bir cenaze var. Akşam eve döndüğümde Hüseyin amcanın hatırası için bir kadeh nane likörü** içerim. Yataktan kalkamadığı için bana verdiği rakı sözünü tutamadı... Ona kırgın değilim. İnanıyorum ki elinden gelse o benden daha çok isterdi birlikte rakı içmeyi. Zaten beni boşverelim, elinden gelse onu seven ailesi için azıcık daha yaşamaz mıydı?

Külkedisi sorup duruyordu ne zamandır "hazır mısın?" diye. Evet hazırım. Bugün aylardır sayıkladığım masalı yazmaya başladım. Ay'la göz göze gelen küçük bir balığın hikayesi... Daha bitmedi, fakat ilk cümleden sonrası sayfadan çıkıp, üç boyutlu oldu desem inanır mısınız? Sonra o şarkı çalmaya başladı, hani şu Cahil Periler filmindeki "Gracias A La Vida!"




* Sonsuzluğun anısına... Buradayım.
**İkimizin de en sevdiği likördü.


Kendini Seven Adam: Sokrates.

Sokrates kendi toplumu tarafından cezalandırılmıştı. Sokrates gibi insanların ceza- landırılması kaçınılmazdır, çünkü onlar bireydirler ve hiçkimsenin onlara hükmetmesine izin vermezler.
Ona zehir verilmişti. O yatakta yatıyordu ve ona zehir verecek adam zehrihazırlıyordu. Güneş doğuyordu; zaman gelmişti. Mahkeme tam olarak zamanı belirtmişti ama adam zehri hazırlarken vakti erteliyordu; Sokrates adama sordu, "Zaman geçiyor, güneş doğuyor, bu gecikme neden?"
Adam, ölecek olan birisinin kendi ölüm zamanı hakkında bu kadar titiz olabilmesine inanamadı. Aslında onun bu gecikme için müteşekkir olması gerekirdi.


Adam Sokrates'i seviyordu. Onu mahkemede duymuştu ve bu kimsenin güzelliğini görmüştü. Tek başına o tüm Atina'dan daha zekiydi. Birazcık dahageciktirmek istedi. Böylelikle Sokrates biraz daha fazla yaşayabilecekti. Fakat Sokrates ona izin vermedi. "Tembellik yapma, hadi, zehri getir," dedi.
Sokrates'e zehri veren adam, "Niçin bu kadar heyecanlısın? Yüzünde öyle birışıltı görüyorum ki, gözlerinde öyle bir merak görüyorum ki... Anlamıyor musun? Öleceksin!"
Sokrates, "Bu, bilmek istediğim bir şey. Hayatı tanıdım, o güzeldi; tüm kaygılarıyla, kederleriyle o hâlâ bir keyiftir. Yalnızca nefes almak yeterli mutluluktur. Yaşadım, sevdim; canım ne isterse yaptım, içimden ne geldiyse söyledim. Artık ölümü tatmak istiyorum. Ve ne kadar çabuk olursa o kadar iyi."

"Sadece iki olasılık var: Ya Doğulu mistiklerin söylediği gibi ruhum başka şekillerde yaşamaya devam edecek; bedenin yükünden özgür bir şekilde ruhun yolculuğunu sürdürmesi çok büyük bir heyecandır. Beden bir kafestir, onun sınırları vardır. Ya da belki de, materyalistler haklıdır; bedenin öldüğündeher şey ölür. Geride kimse kalmaz. Bu da - olmamak da - çok büyük birheyecandır! Olmanın ne olduğunu biliyorum. Ve olmamanın ne demek olduğunu bilme anı geldi. Ve artık olmadığımda sorun nedir? Niçin onla ilgili endişeleneyim? Endişelenmek için burada olmayacağım, o halde niçin şimdivakit kaybedeyim?"
Kendini seven adam budur. Ölüm sorumluluğunu dahi almıştır, çünkü mahkemenin ona karşı herhangi bir şeyi yoktu; bu sadece toplumsal bir önyargıydı, Sokrates'in zekâsının muazzam uçuşlarını anlayamayan sıradan insanlarınönyargısıydı. Fakat onlar çoğunluktaydı ve hepsi Sokrates'in ölümüne kararvermişti.
Onun tarafından öne sürülen tek bir iddiayı dahi yanıtlayamadılar. Zannediyorum onlar, onun ne dediğini bile anlamamışlardı. Yanıtlamak mevzubahis değildi. Ve o, onların tüm iddialarını çürüttü; yine de o bir şehir devleti demokrasisiydi. İnsanlar bu adamın tehlikeli olduğuna, ona zehir verilmesi gerektiğine karar verdiler.
Onun yanlışı neydi? Onun yanlışı şuydu: "O, gençlerimizi asi yapıyor; o,gençlerimizi şüpheci yapıyor; o, gençlerimizi yabancılaştırıyor; o, eskikuşakla genç kuşak arasında bir uçurum yaratıyor. Onlar artık bizidinlemiyor, onlar her şey hakkında tartışıyor ve bunun nedeni de bu adamdır."
Ancak, hâkimler sıradan insanlardan biraz daha iyiler. Onlar Sokrates'e,"Sana birkaç alternatif sunuyoruz, eğer Atina'yı terk edersen ve asla birdaha geri gelmeyeceğine söz verirsen kendini ölümden kurtarabilirsin. Ya daşayet Atina'da kalmak istersen, o zaman konuşmayı bırak, sessiz kal. O zaman biz insanları, senin yaşamana ikna edebiliriz. Aksi takdirde üçüncü alternatif şudur: Yarın güneş doğarken zehri içmek zorunda kalacaksın,"dediler.
Sokrates ne yaptı? "Zehri yarın ya da bugün almaya hazırım, zehir ne zaman hazırsa ama hakikati söylemekten vazgeçemem. Canlıysam son nefesime kadar bunu söylemeye devam edeceğim. Ve Atina'yı sadece hayatımı kurtarmak içinterk edemem çünkü o zaman kendimi ölümden korkmuş, ölümden kaçmış, ölümün sorumluluğunu alamamış güçsüz birisi olarak hissedeceğim. Ben kendi düşünceme, hislerime, varlığıma göre yaşadım; bu şekilde de ölmek isterim."
"Ve suçlu hissetmeyin. Kimse benim ölümümden sorumlu değildir, sorumlu benim. Bunun olacağını biliyordum çünkü yalanlara, dolanlara, yanılsamalara dayanarak yaşayan bir toplumda hakikatten bahsetmek ölmeyi istemektir. Ölmem için karar alan şu zavallı insanları suçlamayın. Eğer bundan sorumlu olan birisi varsa benim. Ve hepinizin bilmesini istiyorum ki kendi sorumluluğumu alarak yaşadım ve kendi sorumluluğumu alarak ölüyorum. Yaşarken bir bireydim. Ölürken bir bireyim. Benim için kimse karar veremez; kendimle ilgili, ben karar veririm."
Haysiyet budur. Bütünlük budur. Bir insanoğlu böyle olmalıdır. Ve şayet tüm dünya bu adam gibi insanlarla dolu olsaydı, bu dünyayı öylesine güzelleştirebilirdik, öylesine mutlu kılabilirdik, öylesine her şeyle zenginleştirebilirdik ki...
Ancak, birey kayıptır, o nedenle sen kendi sorumluluğunu almak zorundasın. Ancak, bunu sadece her ne isen kendini sevmeye başlarsan alabileceksin; varoluş senin bu şekilde olmanı istedi. Şayet varoluş başka bir İsa Mesihisteseydi onu yaratmış olurdu. Hıristiyan olmak çirkindir, Müslüman olmak çirkindir, Hindu olmak çirkindir.
Kendin ol, sadece kendin, basitçe kendin. Ve hatırla, basitçe kendin olduğunu ilan ederken çok büyük bir risk alıyorsun. Hiçbir kalabalığa, hiçbir sürüye ait değilsin. Bunların hepsi sürüdür: Hindular, Müslümanlar,Hıristiyanlar, komünistler. Bunun riskli olduğunu gayet iyi bilerek kendininbir birey olduğunu ilan ediyorsun. Kalabalık seni hiç affedemeyebilir. Ancak; risk almak, her adımın tehlikeli olduğu bıçak sırtında hareket etmek çok güzeldir. Ne kadar tehlikeli yaşarsan o kadar çok yaşarsın. Ve şayet bütünüyle, her şeyi riske etmeye hazırsan tek bir anın içinde tüm sonsuzluğu yaşamak mümkündür.
Ben senin bir iş adamı olmanı istemiyorum, ben senin bir kumarbaz olmanı istiyorum. Ve kumar oynarken her şeyi öne sür, bir sonraki an için hiçbirşeyi saklama. O zaman ne olursa olsun senin için muazzam bir rahmet getirecektir. Bir dilenci haline bile gelsen, varlığın bir imparatorunkinden çok daha haysiyetli olacaktır.


Erkek/ Osho / Ganj

20 Ekim 2008 Pazartesi

SAHİP OLMADIĞI BİR YAŞAM ÜSTÜNE...

GEÇEN YIL DOĞUMGÜNÜMDE HAYATIMIN EN ÇARPICI HEDİYELERİNDEN BİRİNİ ALMIŞTIM. GERÇİ ÇİÇEK DÜRBÜNÜM, DENİZCİ BLUZUM, CENK VE BİNGÜL'ÜN PİŞİRDİĞİ MUHTEŞEM YEMEK, YELKEN YAPARAK YEDİĞİM ÇİLEKLİ TART VE T. KORKUT' UN ARAMASI GİBİ BİRBİRİNDEN MUHTEŞEM HEDİYELERİN DE HAKKINI VERMELİYİM AMA O ANAHTARLIK VE ONDAN DAHA DA ANLAMLI OLAN İÇİNDEKİ NOT İNANILMAZDI: "... SAHİP OLMADIĞI BİR YAŞAM ÜSTÜNE DİLE GETİRİLEMEYECEK HAYALLERE DALMIŞ OLAN BİR ERKEK YA DA KADIN BİRDEN DÜZ BİR DUVARDA BİR KAPIYLA KARŞI KARŞIYA GELİR. BU KAPIYI AÇAR. KAPININ ÖTESİNDE O HAYAT VE O HAYATI DOĞAL KARŞILAYAN BİR ERKEK YA DA KADIN VARDIR ..."
ANNEM VE PERİ HANIM'LA GÜNÜN ORTASINDA BAŞLAYAN TARİHİ YARIMADA GEZİMİZ BOYUNCA BU NOTU, ARDINDAKİ MANAYI, İYİ DİLEĞİ DÜŞÜNDÜM. AÇTIM AJANDAMI VE ÇIKARTIP OKUDUM. O KADAR HASSASLAŞTIM Kİ, KENDİMİ ZAMANINDAN EVVEL YAŞLANMIŞ, SON GÜNLERİNİ YAŞAYAN HASTA BİR KADIN GİBİ GÜÇSÜZ HİSSETTİM...
NE YEDİĞİM YEMEKTEN NE DE İÇTİĞİM KAHVELERDEN HİÇ ZEVK ALAMADIM. FAKAT ZİYARET ETTİĞİM HER İKİ ARKADAŞIM DA "SENDE BİR GÜZELLİK VAR" DEDİLER İNADINA! SANIRIM ŞEKER BAYRAMINDA ALINAN ÜÇ KİLO MÜTHİŞ BİR SAĞLIK KATMIŞ GÖRÜNTÜME!!
HER ŞEY, O YA DA BU ŞEKİLDE GÜZELDİ ASLINDA, TAA Kİ GÜNÜN SONUNDA MUTFAK MALZEMELERİ SATAN DÜKKANDA SATICININ ELİME BİR BALIK VE BİR LALE KALIBI TUTUŞTURDUĞU ANA KADAR; VOLKAN COŞKUN TABLOLARINDAN FIRLAMIŞ BİR BALIK VE WINTERSON HİKAYESİNDEN SAVRULMUŞ BİR LALE. NEDENSE BURADA DA BİTMEDİ HAYATIN KABAK OYACAĞIYLA YOLUMU KESİP, ATLADIĞIM VEYA VAZGEÇTİĞİM ŞEYLERİ GÖZÜME SOKMASI. PERİ HANIM GALATA KÖPRÜSÜ'NDE OTURUP BİRŞEYLER İÇELİM DEDİ. ANNEM DE BAYILDI BU TEKLİFE. BEN? NE DİYEBİLİRDİM Kİ...
OTURDUK. SARAY BANA, BEN SARAYA KİLİTLENDİK HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ. SONRA HAVA SERİNLEDİ, ÜŞÜDÜK VE İÇERİ GİRDİK. SAYFANIN ALTINDAKİ FOTOĞRAFTIR BENİ AĞLAMANIN EŞİĞİNE GETİREN. EĞER KARŞIMDA OTURAN ANNEM OLMASAYDI VE BENİM GÖZYAŞLARIM ÇOK UZUN ZAMAN ÖNCE EHLİLEŞİP İÇİME DOĞRU AKMAYI ÖĞRENEMEMİŞ OLSALARDI KATILA KATILA AĞLAYABİLİRDİM. BURNUMUN UCUNDA HİSSETTİM GELECEĞİMDE PUSU KURMUŞ HİKAYEMİ. DELİ GİBİ KISKANDIM BÜTÜN GÜN ALIŞ VERİŞ YAPIP EVE DÖNMEDEN EVVEL KÖPRÜDE SOLUKLANAN VE TEK KELİME ETMEDEN SARAYI SEYREDEN YAŞLI ÇİFTİ. EVET, DELİLER GİBİ KISKANDIM. HİÇ SAHİP OLAMAYACAĞIM ŞEYLERİ YÜZÜME YÜZÜME ÜFLEYEN BU GÖRÜNTÜYÜ BELKİ ACIMI HAFİFLETİR DİYE PAYLAŞMAK İSTEDİM. HEPSİ BU.