Osho'dan Alıntı. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osho'dan Alıntı. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ekim 2012 Perşembe
11 Ağustos 2010 Çarşamba
SEZGİ....
"BİLGE İNSAN KAFA, KALP VE BEDEN ARASINDA BİR UYUM YARATIR. BU UYUMDA, HAYATIN KAYNAĞI VE ASIL MERKEZİ OLAN RUH DEVREYE GİRER. VE BU, MÜMKÜN OLAN EN BÜYÜK BAŞARIDIR. SADECE İNSANOĞLU İÇİN DEĞİL, BÜTÜN EVREN İÇİN BUNDAN ÖTESİ YOKTUR."
"BİLMEK DEMEK, SESSİZ OLMAK DEMEKTİR. TAMAMEN SESSİZ. BÖYLECE İÇİNDEKİ O KÜÇÜK DİNGİN SESİ DUYARSIN. BİLMEK DEMEK, DÜŞÜNCEYİ BIRAKMAK DEMEKTİR. TAMAMEN HAREKETSİZ KALDIĞIN ZAMAN, HİÇBİR ŞEY SANA ULAŞMADIĞI ZAMAN KAPILAR AÇILIR. SEN BU GİZEMLİ VAROLUŞUN BİR PARÇASISIN. ONUN BİR PARÇASI OLARAK BİLİRSİN. BİR KATILIMCI OLARAK BİLİRSİN. BİLMEK, BUDUR."
3 Temmuz 2010 Cumartesi
ÇOCUK
"... Bu yüzden ben, yaptığında yeniden çocuk olabileceğin belli meditasyonlar üzerinde ısrar ediyorum. Dans ettiğinde sen bir yetişkin kimseden çok bir çocuk gibisin.Biraz saygınlığı olan adamlar hiçbir şey yapamadıkları için takılıp kalmış haldedirler; onlar saygınlıklarını riske edemezler. Onlar korkarlar. Onlar mutlu değiller. Onlar saadetin ne olduğunu bilmezler, onlar tam olarak canlı olmanın ne demek olduğunu bilmezler ama onlar saygıdeğerdir. Bu yüzden onlar, saygınlıklarına yapışır sonra ölürler.Onlar asla yaşamaz; onlar hiç yaşamaya başlamadan önce ölür. Hiç yaşamadan ölen pek çok insan vardır.
Benim meditasyonlarım seni saygıdeğer olmadığın zamana, çılgınca şeyler yapabildiğin zamana, masum olduğun, toplum tarafından bozulmadığın zamana, çocukluğuna geri götürür. Ben senin bu noktaya geri dönmeni ve oradan yeniden başlamanı isterim. Ve senin ahyatın budur. Saygınlık yada para bubi tuzağı gibidir. Onlar gerçek ödüller değildir. Onlara kanma
Saygıdeğerliği yiyemezsin ve parayı yiyemezsin ve prestiji yiyemezsin. Onlar sadece oyundur. Eğer sen yeterince zekiysen hayatını yaşamak zorunda olduğunu ve diğer şeyleri umursamaman gerektiğini anlayacaksın. Tüm kaygılar anlamsızdır. Onu kendine has bir şekilde sevgi dolu olarak büyük bir şefkatle ve büyük bir tutku ile büyük bir enerji ile yaşaman gerekir. Bunun için ne yapman gerekiyorsa yap!
Unuttuklarını öğrenmen gerekecek. Öğrendiklerini unutman, bu yanlış rotayı değiştirmen, toplumun sana dayattığı seni ikna ettiği, seni içine girmeye kışkırttığı bu yanlış yolda ilerlemeni durdurman gerekir. Kendi hayatının sorumluluğunu al; kendi hayatının efendisi ol. Sannyas'ın anlamı budur. Gerçek bir sannyasin başkalarının fikrini umursamayan, hayatını canı istediği gibi yaşamaya karar vermiş olan kişidir. Hayatını sorumlu olarak- kendinden sorumlu - yaşamaya başladığında, sadece kendini umursamazsın, başkalarının hayatını da umursarsın. Ama tamamen farklı bir anlamda.
Artık hiç kimsenin hayatına karışmama konusunda her türlü özeni göstereceksin. Sorumluluk budur. Hiç kimsenin hayatına karışmasına izin vermezsin ve doğal olarak sen de hiç kimsenin hayatına karışmazsın..."
27 Haziran 2010 Pazar
MATRUŞKA: RAPUNZEL'İN İÇİNDE ALİCE SAKLIYMIŞ BİLİYOR MUYDUNUZ?

İnsanoğlu bir acayip, hani Sezen Aksu şarkısında geçen mısralar gibi: "... öteki olabilmeyi, yerine koyabilmeyi, geride durabilmeyi öğreniyorsun..." Öğren öğren bitmiyor! Bitmesin de. Hele ki haayatın tam ortasında öğrenilenlerin kıymeti bambaşka. Sanki bu cümleler ilk kez fısıldanıyormuş, sanki ben ilk kez bu kitapları elime alıyormuş gibiyim. Oysa hemen hemen hepsi orta okul yıllarımdan beri kütüphanemdeler. O gurur duyduğum, beni ben yaptığına inandığım, odamı oda olmaktan çıkartıp, kütüphane köşesinde bir yatak haline getiren kitaplarım...
Sahiden işe yaradıkları zamanlar vardı belki; yine de yeterli olamadılar. Bedenimi tıpkı hocamın ve yıllar önce de Okan'ın söylediği gibi uzun yıllar boyunca sadece kafa olarak algıladım. Sanki memem, elim, kolum, dizim, tırnağım yoktu da, bir kafam vardı birbuçuk metrelik sopanın ucunda. O güzel olmalıydı, içi dolu olmalıydı. Al işte sana içi tıka basa dolu bir kafa!
Ashramda okuma günleri başlattık. Sonbaharda "alternatif hayat dersleri"* başlığı altında çok sevdiğim iki hocam da ders verecekler. Gerçi bu konuda sonra uzun uzun yazacağım. Bugün asıl anlatmak istediğim bizim ilk birlikte okuyacağımız kitap: Osho'nun "Cesaret" i. Elbette hepimizin daha önce okuyup bitirdiği bir kitap. Ama okuyup anlamış olduğumuz bir kitap değil...
Osho kimdi, neydi, ne kadar şöyleydi, böyleydi bilemem. Bildiğim tek şey söylediklerinin kıymeti. İnsanı güdmeyen, zorlamayan, sadece mutluluğu, sevgiyi sezmeye, onun kokusu peşine düşmeye yönlendiren tavrı. Osho Cesaret'te birbirinden büyük hikayeler anlatıyor. Özellikle çakravartin hikayesine bayılıyorum. Ama en güzellerinden biri de orman yangını sırasında iki düşman dilencinin hikayesi:
Ormanda yangın çıkmıştı. Bacakları olmayan dilenci kaçmaya kalksa asla yeteri kadar hızlı olamayacaktı. Ve gözleri kör olan dilencinin de çıkış yolunu bulması neredeyse imkansızdı! Ama bu acil bir durumdu. Kör olan, bacakları olmayana seslendi: " kurtulmanın tek yolu var, seni omuzlarıma alacağım. Sen benim gözlerim olacaksın, ben de senin bacakların." Ve kurtuldular. Bu masal dilencilikle değil, bizim halimizle ilgilidir aslında... Yanmakta olan biziz, orman değil.
Akıl tek başına kördür. Bizi ormandan çıkartamaz. Zira sadece bacakları vardır. Sürekli tökezler, hangi yöne gideceğini bilemez. Düşe kalka yara bere içinde kalır ve kendine zarar verdikçe "hayat anlamsız" diye düşünmeye başlar. Dünyadaki bütün entellektüeller bunu yapar. Kalp ise bacakları olmayan dilencidir. Görür, hisseder ama onu harekete geçirecek bacaklardan yoksundur. Olduğu yerde kalır ve bekler...
Bir gün akıl anlayacak ve kalbinin gözlerini kullanabilecektir. İkisi bir araya gelince yangından kurtulabilir. Ama aklın, kalbi omuzlarının üstünde kalbullenmesi gerekir.
Bilgelik kalp ile aklın buluşmasıyla ortaya çıkar. Kalp atışlarınla aklının ürettikleri arasında uyum yaratma sanatını bir kez öğrendiğin zaman, bütün sırrı avuçlarının içine alırsın: Bütün gizemlerin kapısını açacak maymuncuğa sahip olursun."
Osho maymuncuk demiş, ben olsam anahtar derdim. Geçen gün hocamla sabah dersimizi yaparken ona kısaca anlattım: Kendimi Alice gibi hissediyorum. Değişik sıvılar içip bir büyüyor, bir küçülüyorum. Tam biri bana anahtarı uzatıyor ve ben onu deliğe sokacakken hoooop miniciğim! Anahtar ağır geliyor ve bırakıyorum! Bu sahne yüzlerce kez tekrarlanırken, durmadan koşuşturan ve köstekli saatine bakıp "hadi Alice!" diye bağıran ve bana zamanı hatırlatıp, iyice panikleten bir tavşan bile var!
Evet, ben kendimi şu son zamanlarda Rapunzel'den ziyade Alice gibi hissediyorum.
Ne kuleler, ne prensler ne de başka bir şey umurumda değil. Beni iki havuca satan anne ve babam ya da bir kez bile kuleye tırmanmaya teşebbüs etmeyen kardeşim ve hatta kendini kral zanneden en büyük aşk hikayemin kahramanı da umurumda değil. Bütün kırgınlıklarım bir süpürge hareketinin ucunda!
"Umurumda değil" den gülümseme haline geçmeme saniyeler kaldı. Bunu sağlayan da elinde saatle koşan tavşan değil, önüme gelen her sıvıyı içmekten vazgeçişim...
Osho okumak zordur. Zor. Hele ki müslüman bir ülkede, müslüman bir çevrede koşullanmışsa zihinler için, bizim için daha da zordur. Oysa Osho ne müslümanlığa, ne başka bir dine karşı değil. Osho merkeze kalbimizi koymayan, bizi biz olmaktan alıkoyan şeylere karşı.
Cesaret okullarda okutursaydı, Mesnevi okullarda okutulsaydı hayat bambaşka olurdu. Ama bizi idare edenler - edemeyenler demeliyim - buna asla izin vermezlerdi. Düşünen, kendi orjinalliğinde kalmak isteyen insanlar sorun yaratırdı! Oysa şimdi deriiiin uykudaki yürekleri idare etmek çok kolay.
Uyanmak çok zor... Yatak rahat, uyku tatlı. Denenmiş bizi mutlu etmese de denenmemişim yeni olanın belirsizliği ürkütücü. Mutsuzluğumuzun yoganına sıkı sıkı sarılmak ve kafayı gömmek en kolayı! Ayazda kalma ihtimalini kim ister?
Osho şöyle diyor: "yeni her zaman zorluk getirecektir. Sen o yüzden eskiyi seçiyorsun; o hiçbir zorluk getirmez. O bir avuntudur, o bir sığınaktır."
Ama....."Sadece yeninin gelişi seni dönüştürebilir, dönüşmenin başka bir yolu yoktur."
Neyse işte Alice, işte Rapunzel. Mızmız Rapunzel'i postalayıp, meraklı Alice ile Harikalar Diyarı'na giriyorum. Anahtar mı? Bilmem, bugün yarın gelir:)))
5 Haziran 2010 Cumartesi
ÇOCUK
17 Mart 2010 Çarşamba
YAKINLIK....

....Bu durumda, sadece masken ilişki kurar, sen değil.Böyle bir şey olduğunda, ilişkide dört kişi bulunur, iki değil. İki sahte kişi buluşmaya devam eder, iki gerçek kişinin arasında dünyalar kadar mesafe kalır.Risk vardır; sen gerçek olduğun zaman, bu ilişkinin gerçekliği, sahiciliği anlayabileceği, bu ilişkinin fırtınayla yüzleşecek kadar güçlü olduğu garanti değil. Böyle bir risk bulunuyor ve bu yüzden insanlar çok, çok korunaklı davranıyor. Söylenmesi gerekenler söyleniyor, yapılması gerekenler yapılıyor; sevgi görev gibi bir şeye dönüşüyor. Ama gerçek, aç kalmaya devam ediyor, özün beslenemiyor. Özün, gün geçtikçe daha kederli bir hale geliyor. Kişiliğin yalanları, öz için, ruh için çok ağır bir yüktür. Risk gerçekten var, hiçbir şeyin garantisi yok, ama ben diyorum ki, o riske girmeye değer. En fazlası, ilişki parçalanır; en fazlası. Ama ayrı ve gerçek olmak, sahte ve birlikte olmaktan daha iyidir, çünkü başka türlü mutlu olamazsın. Huzur bulamazsın. Açlığın ve susuzluğun devam eder, sürünmeye devam edersin, bir mucize olmasını beklersin. Mucizenin olması için, senin bir şey yapman gerekiyor, o da şu: Gerçek olmaya başla.İlişkinin belki yeterince güçlü olmaması ve buna dayanmayabileceği — bazen gerçeğe dayanmak zordur — riskine rağmen. Ama o zaman bu ilişki de sürdürülmeye değmez demektir. Bu sınavdan geçmesi gerekir. Gerçek için her riske gir; yoksa mutlu olamazsın. Bir sürü şey yaparsın, ama gerçekte sana hiçbir şey olmaz. Hareket halindesindir, ama hiçbir yere varmazsın. Bütüne baktığında her şey saçmadır. Karnın açken, nefis yemek hayalleri kurmak gibidir bu. Ama hayal, hayaldir; gerçek değil. Sahte yemeği yiyemezsin. Bazen kendini kandırabilirsin, hayal dünyasında yaşayabilirsin, ama rüya sana hiçbir şey veremez. Senden çok şey alır, ama karşılığında sana bir şey vermez. Sahte bir kişilik kullanarak geçirdiğin bütün zaman boşa harcanır, sana asla geri dönmez.O dakikalar gerçek olabilirdi, sahici olabilirdi. Tek bir an sahici olmak bile, hayat boyu sahte yaşamaktan iyidir. O yüzden, korkma. Aklın sana kendini ve diğerini kollamanı, kendini korumanı söylemeye devam edecektir. Milyonlarca insan öyle yaşıyor.
’ Freud son günlerindeyken, bir arkadaşına yazdığı mektupta, hayatı boyunca yaptığı gözlemlere göre — ve gerçekten gözlemişti insanları; başka hiç kimse onun kadar ısrarla ve bilimsel olarak gözlem yapmamıştır — şu sonucun kaçınılmaz olduğunu söylemiş: İnsanlar yalansız yaşayamıyor. Gerçek tehlikeli. Yalanlarsa lezzetli, ama sahte. Sevgiline tatlı saçmalıklar söylemeye devam ediyorsun, o da sana tatlı saçmalıklar söylemeye devam ediyor. Ve bu arada hayat elinden kayıp gidiyor, herkes ölüme giderek daha çok yaklaşıyor.’ Ölüm gelmeden önce, unutma: Ölüm gelmeden önce sevgi yaşanmalıdır. Aksi halde boşuna yaşarsın, tüm hayatın boş bir çöl olur. Ölüm gelmeden önce, sevgiyi yaşadığına emin ol. Ama bu, ancak gerçekle mümkündür. O yüzden, gerçek ol. Gerçek için her riske gir, ama gerçeği hiçbir şey için riske atma. Şunun hayatındaki temel kural olmasına izin ver: Kendimi, hayatımı riske atmam gerekse de, gerçeği hiçbir şey için riske atmayacağım. O zaman, muhteşem bir mutluluk senin olacak, hayal bile edemediğin zenginlikler üzerine yağacak. Gerçek olduğunda, başka her şey mümkün olur. Sahte olduğunda; sadece bir örtü, boyanmış bir şey, bir maske olduğunda; hiçbir şey mümkün olmaz. Çünkü sahtelikte ancak sahtelik mümkündür, gerçeklikte de ancak gerçeklik. Sorunu anlayabiliyorum, sevgililerin problemini, derinlerde taşıdıkları korkuyu. İlişkinin gerçeği kaldıracak kadar güçlü olup olmadığından şüpheleniyorlar. Ama bunu önceden nasıl bilebilirsin? Bu önceden bilinemez. Bunu bilmek için, içine girmek gerekir. Evinin içinde otururken, dışarıdaki fırtınaya dayanıp dayanmayacağını nasıl bilebilirsin? Fırtınaya hiç girmedin. Git ve gör! Deneme ve yanılma, tek yoldur. Git ve gör; belki yenilgiye uğrarsın, ama yenilginin içinde bile, şimdi olduğundan daha güçlü olursun. Eğer bir deneyimde yenilgiye uğrarsan, bir daha, bir daha dene, ve yavaş yavaş, fırtınanın içinden geçme deneyimi seni daha, daha daha güçlü yapar. Bir gün gelir, insan fırtınanın içinde olmaktan mutluluk duyar, fırtınada dans etmeye başlar. O zaman fırtına düşman değildir artık; o da bir fırsattır, var olmak için çılgınca bir fırsat.
Unutma, var olmak asla rahatça olmaz, aksi halde herkesin başına gelirdi. Unutma, var olmak kolayca olamaz, aksi halde herkes ona sahip olurdu. Var olmak sadece riske girdiğin zaman olur, tehlikeye girdiğin zaman. Ve sevgi en büyük tehlikedir. Seni bütün olarak ister. O zaman korkma, gir içine. Eğer ilişki, gerçeğe dayanabilirse, bu harika olur. Eğer dayanamaz ve ölürse, bu da iyidir çünkü sahte bir ilişki bitmiştir ve şimdi başka bir ilişkiye girmen mümkündür; daha gerçek, daha sağlam, özüne daha çok yaklaşabileceğin bir ilişkiye. Ama unutma, sahtelik bir şey kazandırmaz; kazandırırmış gibi görünür, ama kazandırmaz. Sadece gerçek kazandırır; ve başlangıçta kazandıracakmış gibi görünmez. Sanki her şeyi yok edecekmiş gibi görünür. Eğer dışardan bakarsan, gerçek çok tehlikeli görünür, korkunç görünür. Ama bu, dışardan görünen manzaradır. İçine girersen, gerçek, güzel olan tek şeydir. Bir kere onun tadını çıkarmaya başlayınca, daha fazlasını, daha fazlasını istersin, çünkü sana mutluluk verir. Hiç izledin mi? Yabancılarla birlikteyken gerçek olmak daha kolaydır. Trende yolculuk yapan insan, yabancılarla konuşmaya başlar, arkadaşlarıyla yapamadığı şeyleri yapmaya başlar, çünkü bir yabancıyla birlikteyken, başka şeylerin önemi yoktur. Yarım saat sonra ineceğin istasyona varıp inersin; unutursun, ve o da senin dediklerini unutur. Ne söylemiş olduğunun önemi yoktur. Yabancıyla hiçbir risk yoktur. Yabancılarla konuşurken, insan daha gerçektir, kalbini açar. Ama arkadaşlarınla, akrabalarınla konuşurken — baba, anne, eş, kardeş — bilinçaltında derin bir korku vardır. “Bunu söyleme, incinebilir. Bunu yapma, hoşlanmaz. Böyle yapma, baban yaşlı, şok olabilir.” İnsan kontrol halindedir. Yavaş yavaş, gerçek, varlığının en ücra köşesine atılır ve sahtelik konusunda çok kurnaz bir hale gelirsin. Dudaklarına yerleşen sahte gülüşü takınmaya devam edersin. Hiçbir anlama gelmeyen iyi şeyler söylemeye devam edersin. Sevgilinden ya da babandan sıkılmış durumdasındır ama dersin ki “Seni gördüğüm için çok mutluyum!” Ve bütün varlığın o anda şöyle demektedir: “Git başımdan!” Ama söylediklerinle rol yaparsın. Onlar da aynı şeyi yapar; kimse ne olduğunun farkında değildir, çünkü herkes aynı gemidedir. Dindar bir insan, bu gemiden çıkıp, hayatını riske atan insandır. “Ya gerçek olurum ya da hiç olmam. Asla sahte olmayacağım.” diyen insandır. Risk ne olursa olsun dene, sahteliğe devam etme. İlişki yeterince güçlü olabilir. Gerçeğe dayanabilir. O zaman bu ilişki çok güzel olur. Sevdiğin insanla bile gerçek olamazsan, nerde gerçek olacaksın? Nerede? Seni sevdiğini düşündüğün insanla da gerçek olamazsan, onunlayken bile gerçeği açıklamaya korkuyor ve saklanıyorsan, tamamen özgür olabileceğin bir yeri nerde bulacaksın? Sevginin anlamı budur, hiç değilse bir insanın yanında tamamen çıplak olabilmek. Seni seviyor, o halde seni yanlış anlamaz. Seni seviyor, o zaman korku ortadan kalkabilir. Her şeyi açığa vurabilirsin. Bütün kapıları açabilirsin, diğerini içeri davet edebilirsin. Diğerinin varoluşunu paylaşabilirsin.Sevgi paylaşmaktır, o yüzden, hiç değilse sevgilinle birlikteyken sahte olma. Sana herkesin ortasına çık ve gerçek ol demiyorum. Çünkü bu, şu anda gereksiz problemlere yol açar. Ama önce sevgilinle başla, sonra ailenle devam et, sonra daha uzağındaki insanlarla. Yavaş yavaş anlarsın, gerçek olmak o kadar güzeldir ki, onun uğruna her şeyi kaybetmeyi göze alabilirsin. Ve sonra istediğin yerde yapabilirsin bunu; gerçek, senin yaşam biçimin olur. Sevginin alfabesi, yani gerçek, önce sana çok yakın olanlarla öğrenilmelidir, çünkü onlar anlayabilir.
22 Şubat 2010 Pazartesi
SEZGİ

Zen insanları hikâyeler anlatarak konuşur, buna mecburdurlar çünkü teori ve doktrin yaratamazlar, sadece hikâye anlatabilirler. Hepsi harika hikâyeler anlatır. İsa sürekli ders çıkartılacak hikâyeler anlatırdı, Buddha sürekli ders çıkartılacak hikâyeler anlatırdı, Sufi mistikler de öyle. Bu bir tesadüf değil. Hikâye, mesel ve fıkra sağ lobun yöntemleridir; mantık, argüman, ispat, kıyaslama ise sol lobun yöntemleridir.Şunu dinleyin:Goso Hoyen, “insanlar bana Zen’in nasıl bir şey olduğunu sorduğu zaman onlara şu hikâyeyi anlatıyorum!” derdi.Bu hikâye Zen’in nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Bir tanım yapmadan işaret ediyor. Bir tanım zaten mümkün değil çünkü Zen temelde tanımlanabilir bir şey değil. Onu hissedebilirsin ama tanımlayamazsın; onu yaşayabilirsin ama dil açıklamaya yeterli olmaz; onu gösterebilirsin ama anlatamazsın. Ancak bir hikâye ile küçük bir parçasını aktarabilirsin. Ve bu hikâye Zen’in nasıl bir şey olduğunu gerçekten çok güzel anlatıyor.Bu sadece bir işaret, buradan yola çıkıp tanım yapma, bir felsefe oluşturmaya çalışma; bırak şimşek gibi çaksın, bir kavrayış parıltısı oluşsun. Bu hikâye senin bilgini arttırmayacak ama tavır değişikliği yaratmaya katkı yapabilir. Zihnin allak bullak olabilir ve zaten hikâyenin amacı da bu.Babasının yaşlandığını gören hırsızın oğlu, babası emekli olduktan sonra aile işini devam ettirebilmek için ondan bu işin inceliklerini öğretmesini ister.Bir hırsızın mesleği bilimsel bir olay değildir, bir sanattır. Hırsızlar, tıpkı şairler gibi bu yetenekle doğar; bunu öğrenemezsin, öğrenmek işe yaramaz. Eğer öğrenirsen, kısa sürede yakalanırsın çünkü polis senden daha bilgilidir, onlarda yüzyılların bilgi birikimi bulunuyor.Bir hırsız, hırsız doğar. Sezgiyle yaşar. Bir beceridir. Hisleriyle yaşar. Bir hırsız kadınsıdır. O bir iş adamı değil, kumarbazdır; bir hiç için her şeyini riske edebilir. Bütün sanatı tehlike ve risk üzerine kuruludur. Tıpkı dindar insanlar gibilerdir. Zen insanları, dindar insanların hırsıza benzediklerini söyler: “Tanrıyı aramaktadırlar, onlar da birer hırsız.” Mantık, muhakeme ya da kabul edilmiş toplum, kültür ve medeniyetler üzerinden Tanrıya ulaşmak mümkün değildir. Bir yerden duvarı kırmak, arka kapıdan girmek zorundadırlar. Eğer gün ışığında girmelerine izin verilmezse, karanlıkta girerler. Eğer bir otoyolda ilerleyen kalabalığı izlemek mümkün değilse, ormanda kendi patikalarını yaratırlar. Evet, belirli bir benzerlik var. Tanrıya ancak bir hırsızsan, bir ateş ya da hazine çalma sanatçısıysan ulaşabilirsin.
Baba emekli olacaktı ve oğlu, “emekli olmadan önce bana bu mesleği öğret!” dedi.Baba kabul eder ve o gece birlikte bir eve girerler.Büyük bir dolabı açarlar. Ve baba oğluna, içeri girip elbiseleri almasını söyler. Oğlan içeri girdikten sonra, baba dolabı kilitler ve bütün ev ayaklansın diye gürültü yaptıktan sonra sessizce kaçıp gider.Baba gerçek bir usta olmalı, kesinlikle sıradan bir hırsız değil.Dolabın içinde kilitli kalan oğlan, korkmuş ve öfkeli bir şekilde nasıl dışarı çıkacağını düşünmektedir.Elbette! Çok doğal! Bu ne biçim bir öğretmenlik? Tehlikeli bir durumla karşı karşıya bırakılmış. Ancak bilinmeyen bir şeyi öğretmenin tek yolu da budur. Sağ loba ait bir şeyi öğretmenin tek yolu budur.Sol lob okullarda eğitilebilir; öğrenmek mümkündür, disiplin verilebilir, çeşitli kurslar görülebilir. Sonra, sınıfları etap etap geçerek bir sanatın, bir bilimin ya da birçok başka şeyin uzmanı olabiliyorsun. Ama sağ lob için bir okul olamaz. O sezgiseldir, etaplardan oluşmaz. Aniden parlayan bir ışık gibidir, gece karanlığında çakan bir şimşek gibi. Eğer olursa, olur; olmazsa, olmaz. Bu konuda yapılacak bir şey yoktur. Sen sadece yaşanmasının daha muhtemel olduğu bir durum oluşturmaya çalışırsın.O yüzden babanın gerçek bir usta olduğunu söylüyorum.Dolabın içinde kilitli kalan oğlan, korkmuş ve öfkelenmişti.Şimdi, o dolaptan çıkmanın hiçbir mantıklı yolu yok. Dışarıdan kilitlenmişti, baba gürültü yapmıştı, bütün ev uyanmış ve etrafı ararken babası onu bırakıp kaçmıştı. Şimdi bu dolaptan çıkmanın mantıklı bir yolu var mı? Mantık yetersiz kalıyor, muhakeme hiçbir işe yaramıyor. Ne düşünebilirsin? Ne düşünebilirsin? Zihin aniden duruyor. Babanın yapmaya çalıştığı da aslında tamamen bu. Oğlunu mantıksal zihnin tamamen durduğu bir duruma sokmaya çalışıyor çünkü bir hırsızın mantıksal zihne ihtiyacı yoktur. Eğer mantıksal zihinden yola çıkarsa er ya da geç polis tarafından yakalanacaktır çünkü polis de aynı mantıktan yola çıkarak önlem alır.‘Bu, İkinci Dünya Savaşında yaşandı: Üç yıl boyunca Adolf Hitler kazanmaya devam etti. Bunun tek nedeni ise mantıkdışı hareket etmesiydi. Onunla savaşan bütün ülkeler bu savaşı mantıklı bir şekilde yürütüyordu. Tabii, hepsinin büyük savaş bilimleri akademileri ve askeri eğitim gibi aşamalardan geçmiş birçok uzmanı vardı. Bu uzmanlar, “Hitler şimdi bu taraftan saldıracak,” diyordu ve eğer Hitler mantıklı bir insan olsaydı o taraftan saldırırdı çünkü düşman hattının en zayıf noktası orası olurdu. Tabii, düşmana en zayıf noktasından saldırmak gerekir çünkü mantık bunu gerektirir. Düşman Hitler’in en zayıf noktadan saldırmasını beklerken, güçlerini bu noktalarda yoğunlaştırıyordu ancak Hitler, her an herhangi bir noktadan saldırıya geçebiliyordu.Kendi generallerinin tavsiyelerini bile dinlemiyordu; nereye saldırması gerektiğini öneren bir astrologu vardı. Bu daha önce hiç yapılmamış bir şeydi. Bir savaş astrologlarla yönetilmez. Casuslar bu adamın sürekli mantıkdışı kararlar verdiğini rapor edince Churchill savaşı bu şekilde kazanamayacaklarını anlamıştı. Kararları savaş nedir bilmeyen, hayatında hiç cepheye gitmemiş aptal bir astrolog yıldızlara bakarak alıyordu. Yıldızların dünyadaki bir savaşla ne ilgisi olabilir ki? Churchill hemen krala bir kraliyet astrologu atadı ve onun talimatlarını yerine getirdi. O zaman savaş belirli bir dengeye oturmaya başladı çünkü artık iki aptalın kararları karşılıklı savaşıyordu. O zaman sonuç almak kolaylaştı.’Eğer bir hırsız Aristo mantığını takip edecekse er ya da geç yakalanacaktır çünkü polis de aynı Aristo mantığını izlemektedir. Eğer mantıklı hareket edersen, bu mantık yolunu takip eden herkes seni yakalayabilir. Bir hırsızın tahmin edilemez olması gerekir; mantıkla bir yere varamaz. O kadar mantıksız olmalı ki, kimse onun hareketlerini tahmin edememeli. Mantıkdışılık ancak enerjin sağ loba geçtiği zaman mümkün olabilir.
Dolabın içinde kilitli kalan oğlan, korkmuş ve öfkeli bir şekilde nasıl dışarı çıkacağını düşünmektedir.Nasıl sözcüğü bir mantık sorusudur. O korkuyordu çünkü hiçbir yolu yoktu. Nasıl sözcüğü anlamını yitirmişti.Sonra birden aklında bir şimşek çakar. Şimdi, bu bir yönelimdir. Sol lob sadece tehlikeli durumlarda, kendisi bir işe yaramadığı zaman, sağ lobun devreye girmesini kabul eder. Bir çözüm bulamadığı zaman, köşeye sıkıştığını hissettiği zaman, yenilgiyi kabullenince, baskı altında tuttuğu zihin bölümüne söz söyleme hakkını tanır. Artık kaybedecek bir şeyi yoktur. Ona bir şans vermekle bir şey kaybetmiş olmaz.O sırada birden aklında bir şimşek çakar ve kedi gibi miyavlar.Şimdi bu hiç mantıklı değil. Kedi gibi miyavlamak mı? Bu tamamen saçma bir fikir. Ama işe yaradı.Aile, hizmetçiye bir mum alıp dolabı incelemesini söyler.Kapı açıldığı an çocuk dışarı atlar, mumu üfleyip söndürür, şaşkınlığa uğramış hizmetçiyi kenara itip kaçar. İnsanlar peşine düşer.Yolun kenarında bir kuyu fark eden oğlan, kuyuya büyük bir taş atar ve sonra karanlıkta saklanır. Peşinden gelenler kuyunun etrafına toplanarak, hırsızın boğuluşunu görmeye çalışır.Mantıklı bir zihin bu şekilde davranmaz. Çünkü mantıklı zihnin zamana ihtiyacı vardır. Mantıklı zihnin düşünmek, binlerce olasılığın artısını eksisini değerlendirmek için zamana ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir durumda düşünmek için vakit yoktur.
Eğer peşinde insanlar varsa, nasıl düşüneceksin? Bir koltukta otururken düşünmek iyidir. Gözlerin kapalıyken felsefe yapabilir, düşünüp farklı görüş açılarını içinde tartışabilirsin. Ancak insanlar peşine düşmüş ve hayatın tehlikedeyse, düşünecek vaktin olmaz. İnsan o anı sadece yaşar, kararların kendiliğinden oluşur. O genç, taşı kuyuya atmaya karar vermedi, bunu o anda yaptı. Bir yargı değildi, yaparken düşünmüyordu, sadece kendini taşı kuyuya atarken buldu. Taşı kuyuya attı ve sonra karanlıkta saklandı. Peşindekiler hırsızın kuyuda boğulduğunu düşünerek takipten vazgeçti.Oğlan eve ulaştığı zaman babasına çok kızgındır ve ona yaşadıklarını anlatmaya çalışır. Ancak babası “Bana detayları anlatmana gerek yok. Burada olduğuna göre, bu sanatı öğrendin.” der.
Detayları anlatmanın anlamı nedir? Hiçbir işe yaramazlar.Sezgi söz konusu olduğu zaman detayların hiçbir önemi yoktur çünkü sezgi asla tekrarlanmaz. Detaylar ancak mantık söz konusu olduğu zaman anlam kazanır; o yüzden mantık insanları her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek ister. Böylece aynı durum tekrarlandığı zaman ne yapacaklarını bilir ve kontrolü kaybetmemiş olurlar. Ancak bir hırsızın hayatında aynı durumun iki kere yaşanması gibi bir durum söz konusu değildir.Gerçek hayatta da aynı durum iki kere yaşanmaz. Eğer zihninde yerleşik sonuçlar varsa, neredeyse ölü gibi olursun ve herhangi bir karşılık veremezsin. Hayatta sorunlara yanıt vermek gerekir, tepki değil. İçinde herhangi bir sonuç yargısı olmadan harekete geçmen gerekir. Bir mihenk taşı olmadan eyleme geçmelisin. Bilinmeyenden yola çıkarak bilinmeyene karşılık vermelisin.İnsanlar Zen’in nasıl bir şey olduğunu sorduğu zaman Goso Hoyen bu şekilde yanıtlardı. Bu hikâyeyi anlatırdı. Zen, tıpkı bir hırsızlık gibidir. O bir sanattır, bilim değil. Erkeksi değil, kadınsıdır; saldırgan değil, her şarta açıktır. İyi planlanmış bir metodoloji değil; anlıksal bir olaydır. Teoriler, hipotezler, doktrinler ve yasalarla ilgili değildir; sadece ve sadece tek bir şeyle ilgilidir ve bu da farkındalıktır.O oğlanın dolapta olduğu anda ne oldu? Böyle bir tehlike anında insanın uykusu gelmez. Böyle bir tehlike anında bilinciniz keskinleşir, buna mecburdur. Hayatınız tehlikededir ve tamamen uyanıksınızdır.
İnsan her anında bu şekilde uyanık olmalıdır. İşte bu keskin bilinç anında, böyle bir yönelim yaşanır. Sol lobtaki enerji sağ loba geçer.Ne zaman tetikte olursanız, sezgileriniz devreye girer; beyninizde şimşekler çakar, bilinmeyenden gelen şimşekler. Onları izlemek istemeyebilirsiniz. O zaman çok şey kaçırırsınız.Artık mantığın tükendiği bir köşede kapana kısıldığın zaman sakın umudunu yitirme. O anlar hayatının en lütuf duyacağın anları olabilir. Tam o anlarda sol lob, sağ loba yol verir. İşte o zaman kadınsı kısım, her şeye açık olan kısım sana bir fikir verir. Eğer onu izlersen karşında birçok kapı açılır. Ancak bunları kaçırma olasılığın var; “bunlar boş şeyler” diyebilirsin.Bu oğlan o anı kaçırabilirdi. O fikir kesinlikle normal, sıradan ve mantıklı değildi. Kedi gibi ses çıkarmak mı? Ne için? “Neden?” diye sorabilirdi ve o zaman ıskalamış olurdu. Ancak durum o kadar zorluydu ki, hiçbir şey soramadı. Başka hiçbir yolu yoktu. O yüzden, “Deneyeceğim. Kaybedecek neyim var ki?” diye düşündü.Baba haklıydı. “Bana detayları anlatmana gerek yok. Burada olduğuna göre, bu sanatı öğrendin.” demektedir.Burada sanat, zihnin kadınsı tarafından eyleme geçebilmektir. Çünkü kadın bütüne bağlıdır ve erkek bütüne bağlı değildir. Erkek agresiftir, erkek sürekli bir çatışma halindedir. Kadın ise sürekli teslim olma durumundadır, derin bir güven halindedir. O yüzden kadın vücudu çok güzel ve yuvarlak hatlıdır. Doğaya yönelik derin bir güven ve uyum vardır. Kadın sürekli derin bir teslim olmuşluk içindedir. Bir erkek ise sürekli öfke ve çatışma halindedir. Her zaman bir şeyler yapar, bir şeyleri ispat etmeye çalışır ve bir yerlere ulaşmaya çabalar.Bir kadına aya gitmek ister misin diye sor. Sadece şaşırırlar. Ne için? Ne gereği vardır? Neden bu sıkıntı yaşansın? Yuvası yeterince güzeldir. O daha anlık şeylerle ilgilidir; burada, hemen. Bu da ona bir uyum, bir zarafet verir. Erkek sürekli bir şeyler ispat etme peşindedir. Ve eğer bir şeyi ispat etmek istiyorsan, tabii ki mücadele edecek, rekabete girecek ve birikim yapacaksın. Bir keresinde bir kadın Dr. Johnson ile konuşmaya çalışıyordu ancak doktor onunla pek ilgilenmiyordu.Cilveli bir şekilde “Neden, doktor?” diye sordu. “Sizin kadınlar yerine erkeklerin arkadaşlığını tercih ettiğinize inanmaya başlayacağım.”“Bayan, ben kadınların arkadaşlığını çok severim.” diye yanıtladı Johnson. “Güzelliklerini severim, inceliklerini severim, neşelerini severim. Sessizliklerini severim.” Erkek, kadınları sessiz kalmaya zorlamaktadır. Sadece dıştan değil, aynı zamanda içten de. Kadın tarafını sessiz kalmaya zorlarlar.
Kendini sına. Ne zaman zihninin kadın tarafı bir şey söylese, hemen üstüne atlıyor ve “mantıksız, saçma!” diyorsun. Dr. Johnson kadınların sessiz kalmasını sağlamaya çalışıyor.Kalp kadına aittir. Kalbin sesine kulak vermeyip, sürekli başın konuşmasını dinlediğin için hayatta çok şey kaçırıyorsun. Ve kafadaki tek nitelik daha net, kurnaz, tehlikeli ve şiddete meyilli olmaktır. Bu şiddet nedeniyle iç dünyanın lideri olmuştur ve bu iç liderlik erkeklerde dış dünyada liderliğe yönelime neden olur. Erkekler, dış dünyada da kadınlara hükmetmiştir; asalet her zaman şiddet tarafından hükmedilmiştir. Nasrettin Hoca, bir etkinlik için okula davet edilmişti. Çocukların bir yürüyüşü vardı ve çocuklar boy sırasına göre dizilmişti. En kısadan, en uzuna. Ancak bu sırada bir istisna vardı, en baştaki çocuk, yürüyüşün en başındaki çocuk diğerlerinden neredeyse bir kafa boyu uzun görünüyordu. Hoca, küçük bir kıza sordu: “Neden en başta o var? Okulun öğrenci lideri ya da takım kaptanı falan mı?” “Hayır!” diye fısıldadı küçük kız. “Çok kötü çimdiklediği için.” Erkek zihin sürekli çimdik atıp, sorun yaratır. Sorun yaratanlar da lider olur. Okullarda bütün deneyimli öğretmenler sınıf başkanı olarak en yaramaz, en haydut öğrenciyi seçer. O güçlü sıfata sahip olduktan sonra ise bütün yaramazlık enerjileri öğretmenin işine yaramaya başlar. Çünkü bir disiplin oluşturmaya başlarlar, kendi sınıf arkadaşlarının üzerinde!Dünyadaki siyasetçileri izle. Bir parti iktidardayken, muhalefet partisi ülkede sürekli sorun yaratmaya başlar. Onlar yasaları zorlar, devrimci olur. İktidar partisi ise disiplin oluşturmaya çalışır. İktidardan düştükten sonra, bu sefer onlar sorun yaratmaya başlar. Muhalefet partisi ise iktidara geldikten sonra disiplin peşinde koşmaya başlar.Hepsi sorun çıkarıcıdır.Erkek zihni sorun çıkarmada uzmandır. O yüzden güç kullanır, hükmeder. Ancak derinde, belirli bir iktidara sahip olsan bile hayatı ıskalarsın. Derinde, kadın zihni devam eder. Eğer zihninin kadın tarafına düşmez, teslim olmazsan; direnişini ve savaşımını bırakıp teslim olmazsan, gerçek hayatı ve o keyfi bilemezsin.Şöyle bir hikâye duydum:Bir Amerikalı bilim adamı, Nobel Ödülü sahibi ünlü fizikçi Niels Bohr’u Kopenhag’daki ofisinde ziyaret etti ve masasının arkasındaki duvarda bir at nalı görünce şaşırdı. Nal, iyi şansları toplayıp düşmesini önlemek için, batıl inanca uygun bir şekilde ters asılmıştı. Amerikalı gergin bir şekilde gülümseyip, “Bir at nalının size iyi şans getirmesini beklemiyorsunuz, değil mi, Profesör? Sonuçta bir bilim adamı olarak böyle bir şeye inanıyor olamazsınız,” dedi.Bohr gülümsedi: “Ben böyle bir şeye inanmıyorum, dostum. Hem de hiç inanmıyorum. Böyle aptalca bir saçmalığa inanmam çok zor. Ancak bana at nalının, inansan da inanmasan da iyi şans getirdiğini söylediler.” Biraz daha derine baktığında, sadece mantığının biraz altına indiğinde orada sezgi ve güven nehirlerinin aktığını görürsün.Zen, kendiliğinden oluşun yoludur. Çabasız çabanın, sezginin yolu. Büyük bir şair olan Zen ustası İkkyu, “binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebiliyor, çam ormanlarındaki antik müzikleri duyabiliyorum.” demişti.Zen işte budur. Mantığınla bin kilometre uzaktaki bulutları göremezsin. Mantıklı zihin cam gibidir. Çok kirlidir; fikir, teori ve doktrin tozlarıyla kaplanmıştır. Ancak sezginin saf camıyla bin kilometre uzaktaki bulutları görebilirsin. Düşünce olmadan, sadece farkındalıkla. O zaman ayna temiz ve netlik sonsuzdur.Sıradan, mantık zihniyle çamların antik müziğini duyamazsın. Antik müziği nasıl duyabilirsin? Müzik çalınıp bittikten sonra sonsuza dek kaybolur.Ama sana söylüyorum, İkkyu doğru söylüyor. Çamların antik müziğini duyabilirsin. Ben duydum. Ama bir yönelim, tam bir değişim, bir sıçrama gerekiyor. O zaman Buddha’nın vaaz verdiğini görebilir ve onu dinleyebilirsin. Çamların antik müziğini duyabilirsin. Çünkü o sonsuz bir müziktir, asla kaybolmaz. Sen sadece onu duyma kapasiteni kaybettin. Müzik sonsuzdur; kapasiteni yeniden kazandığın zaman, birden yine duymaya başlarsın. O her zaman oradaydı, ama sen orada değildin.Şimdi burada ol ve o zaman sen de bin kilometre uzaktaki bulutları görebilir ve çamların antik müziğini duyabilirsin.
Beyninin sağ lobuna doğru yönel, daha kadınsı ol; daha sevgi dolu, teslimiyetçi, güven duyan ve bütüne biraz daha yakın ol. Bir ada olmaya çalışma, kıtanın bir parçası ol.
30 Haziran 2009 Salı
Kendini Kandırma.
İlk şey ve bu, anlaşılması gereken çok temel bir şeydir; “Sık sık kendi acılarımızı yarattığımızı hissederiz,” dediğinde aslında durum böyle değildir. Sen asla kendi acılarının yaratıcısı olduğunu hissetmezsin. Öyle düşünebilirsin, çünkü sana öyle öğretilmiştir; çünkü yüzyıllardır öğretmenler sana kendi acılarını yaratanın sizler olduğunu, başka hiç kimsenin sorumlu olmadığını öğretmektedir. Bu şeyleri duymuş, bu şeyleri okumuşsundur. Bunlar senin kanın ve kemiğin olmuştur, senin bilinçsiz koşullanman haline gelmiştir, bu yüzden bazen papağan gibi tekrarlarsın: “Biz kendi acılarımızı yaratırız…” Ama böyle hissetmezsin, bu senin fark edişin değildir; çünkü bunu fark edersen, o zaman diğer şey mümkün değildir. O zaman, “Buna rağmen neden yaratmaya devam ediyoruz?” diyemezsin. Eğer gerçekten hissediyorsan ve kendi acını senin yarattığın duygusu gerçekten sana aitse, her an durabilirsin… Onu yaratmak istemiyorsan, ondan zevk almıyorsan, mazoşist değilsen durabilirsin. O zaman her şey yolundadır, o zaman mesele yoktur. “Ben acımdan zevk alıyorum,” diyorsan tamam; yaratmaya devam edebilirsin. Ama “Ben acı çekiyorum ve onun ötesine geçmek istiyorum. Tamamen durmak istiyorum… Ve onu yaratanın ben olduğumu biliyorum.” diyorsan, o zaman yanılıyorsun. Anlamıyorsun.Sokrates’in, bilginin erdem olduğunu söylediği anlatılır. Ve Sokrates’in haklı olup olmadığı iki bin senedir tartışılmaktadır… Bilginin erdem olup olmadığı konusunda. Sokrates der ki, bir kez bir şeyi öğrenince ona karşı hareket edemezsin. Öfkenin, acının kaynağı olduğunu biliyorsan, öfkelenemezsin. Sokrates’in kastettiği budur… Bilgi erdemdir. “Öfkenin kötü olduğunu biliyorum; yine de öfke içinde hareket ediyorum. Şimdi bu konuda ne yapmalıyım?” diyemezsin. Sokrates ilk şeyin yanlış olduğunu söyler. Sen öfkenin kötü olduğunu bilmiyorsun; işte bu yüzden öfke içinde hareket etmeye devam ediyorsun. Biliyorsan, öfke içinde hareket edemezsin. Kendi bilgine karşı nasıl hareket edebilirsin? Elimi ateşe soksam acı vereceğini biliyorum. Biliyorsam, elimi ateşe sokmam. Ama başka biri bana söylediyse, geleneklerden duyduysam, ateşin yaktığını yazmalardan okuduysam ve ateşi bilmiyorsam ve benzer bir deneyim yaşamamışsam, ancak o zaman elimi ateşe sokabilirim… Ve bu da yalnızca bir kez olur. Kavrayabiliyor musun? Elini ateşe sokup yandıktan sonra, acı çektikten sonra, yine gidip, “Ateşin yaktığını biliyorum, ama buna rağmen elimi ateşe sokuyorum. Bu konuda ne yapabilirim?” diye soruyor musun? Bildiğine kim inanır? Ve bu ne tür bir bilgidir? Eğer kendi acı ve yanma deneyimin seni durduramıyorsa, seni hiçbir şey durduramaz. Artık olasılık yoktur, çünkü son olasılık kaçırılmıştır. Ama kimse bunu kaçıramaz; bu imkânsızdır. Sokrates haklıdır ve bilen herkes de Sokrates’e katılır…
Bu anlaşmanın içinde çok derin bir nokta vardır. Bir kez öğrenince… Ama hatırla… Bilgi sana ait olmalıdır. Ödünç alınmış bilgi işe yaramaz; ödünç alınmış bilgi faydasızdır. Senin kendi deneyimin olmadığı sürece, seni değiştirmeyecektir. Başkalarının deneyimlerinin faydası yoktur. Kendi acını kendinin yarattığını duymuşsun, ama bu yalnızca zihindedir. Benliğine girememiştir, senin kendi bilgin değildir. Bu yüzden tartışırken beyninle tartışabilirsin, ama asıl olgu gerçekleştiğinde unutursun ve bildiğin şekilde davranırsın, başkalarının bildiği şekilde değil. Rahat, serin, kendine hâkim, sessiz bir şekilde öfkeyi tartışırken, onun bir zehir olduğunu, bir hastalık, şer olduğunu söyleyebilirsin. Ama biri seni öfkelendirdiğinde eksiksiz bir değişim gerçekleşir. Artık bu, düşünsel bir tartışma değildir, artık işin içinde sen varsın. Ve sen işe karıştığın an öfkelenirsin. Daha sonra, geriye dönüp baktığında, yine serinkanlılığını kazandığında, an gelir, zihnin yine işlemeye başlar ve şöyle dersin: “Bu yanlıştı. Bunu yapmam iyi olmadı. Öfkenin yanlış olduğunu biliyorum.” Bu ‘ben’ kim?… Yalnızca zekâ, yalnızca yüzeysel zihin. Sen bilmiyorsun… Çünkü biri seni öfkelendirdiği zaman bu zihni fırlatıp atıyorsun. Tartışma söz konusu olduğunda faydalı, ama gerçek bir durum doğduğunda yalnızca gerçek bilginin faydası olur. Bu durum söz konusu olmadığında devam edebilirsin. Bir tartışmada bile gerçek bir durum doğabilir. Karşındaki sana öyle çok karşı çıkar ki öfkelenirsin ve sonra unutursun. Gerçek bilgi, senin başına gelen demektir. Duymamışsın, okumamışsın, bilgi toplamamış- sındır… Bu kendi deneyimindir. Ve o zaman soru olmaz, çünkü bundan sonra ona karşı davranamazsın. Ona karşı davranmamak için çaba göstereceğinden değil; yalnızca yapamazsın.
Nasıl yapabilirim ki? Bunun bir duvar olduğunu biliyorsam ve bu odadan çıkmak istiyorsam, nasıl duvardan geçmeye çalışırım? Bunun bir duvar olduğunu biliyorum, o zaman kapıyı açarım. Yalnızca kör bir adam duvardan geçmeye çalışır. Benim gözlerim var. Bir duvarın ne olduğunu, bir kapının ne olduğunu biliyorum. Ama ben duvara girmeye çalışırsam ve sana, “Kapının nerede olduğunu çok iyi biliyorum ve bunun bir duvar olduğunu biliyorum, ama buna rağmen kendimi bu duvara girmeye çalışmaktan nasıl alıkoyabilirim?” desem, o zaman bu, beni ilgilendirdiği kadarıyla kapının sahte göründüğü anlamına gelir. Bunun kapı olduğunu başkaları söylemiştir, ama beni ilgilendirdiği kadarıyla bu kapı sahtedir. Ve bunun bir duvar olduğunu bana başkaları söylemiştir, ama benim görebildiğim kadarıyla ben bu duvarda kapı görüyorum ve işte bu yüzden deniyorum. Bu durumda, neyi bildiğin ile ilgili olarak neleri topladığın arasında net bir ayırım yapman gerekir.
Bilgiye güvenme. En büyük kaynaktan da gelse, en büyük kaynaktan da edinsen, bilgi bilgidir. Bir usta sana söylemiş olsa bile sana ait değildir ve sana hiçbir şekilde faydası olmayacaktır. Ama sen bunun, senin bilgin olduğunu düşünmeye devam edebilirsin ve bu yanlış anlama yüzünden enerji, zaman ve ömür harcarsın. Temel şey, acının yaratılmaması için ne yapacağını sormak değildir. Temel şey, acını senin yarattığını bilmektedir. Bir sonraki sefer, gerçek bir durum doğduğunda ve sen acı çektiğinde, bunun sebebinin sen olup olmadığını bulmayı hatırla. Ve eğer sebebin sen olduğunu öğrenirsen, acı kaybolacaktır ve aynı acı bir daha ortaya çıkmayacaktır… İmkânsızdır. Ama kendini kandırma. Kandırabilirsin…
Bu yüzden söylüyorum. Acı çekerken şöyle diyebilirsin: “Evet, bu acıyı benim yarattığımı biliyorum.” Ama derinlerde başka birinin yarattığını bilirsin. Karın yaratmıştır, kocan yaratmıştır, başka biri yaratmıştır ve sen hiçbir şey yapamadığın için yalnızca bir tesellidir bu. Kendini teselli edersin: “Kimse yaratmadı; ben, kendim yarattım ve yavaş yavaş bırakacağım.” Ama bilgi anlık dönüşümdür; ‘yavaş yavaş’ diye bir şey yoktur. Onu senin yarattığını bili- yorsan, hemen bırakırsın. Ve bir daha ortaya çıkmaz. Bir daha ortaya çıkarsa bu, anlayışın derine gitmediği anlamına gelir. Bu yüzden ne yapacağını, nasıl duracağını öğrenmeye gerek yoktur. Tek gereken derine gitmek ve asıl sebebin kim olduğunu bulmaktır. Sebep başkalarıysa, o zaman durdurulamaz, çünkü sen tüm dünyayı değiştiremezsin. Sebep sensen, ancak o zaman durdurulabilir. İşte bu yüzden insanlığı acısızlığa yalnızca dinin götürebileceği konusunda ısrar ediyorum. Başka hiçbir şey yapamaz bunu, çünkü başka herkes acının başkaları tarafından yaratıldığına inanır; yalnızca din, sebebin sen olduğunu söyler. Böylece din seni kendi yazgının efendisi kılar. Acının sebebi sensin, dolayısıyla mutluluğun sebebi de sen olabilirsin.
Sırlar Kitabı ,Kendini Anlamanın Anahtarı
21 Ekim 2008 Salı
Kendini Seven Adam: Sokrates.
Sokrates kendi toplumu tarafından cezalandırılmıştı. Sokrates gibi insanların ceza- landırılması kaçınılmazdır, çünkü onlar bireydirler ve hiçkimsenin onlara hükmetmesine izin vermezler.Ona zehir verilmişti. O yatakta yatıyordu ve ona zehir verecek adam zehrihazırlıyordu. Güneş doğuyordu; zaman gelmişti. Mahkeme tam olarak zamanı belirtmişti ama adam zehri hazırlarken vakti erteliyordu; Sokrates adama sordu, "Zaman geçiyor, güneş doğuyor, bu gecikme neden?"
Adam, ölecek olan birisinin kendi ölüm zamanı hakkında bu kadar titiz olabilmesine inanamadı. Aslında onun bu gecikme için müteşekkir olması gerekirdi.
Adam Sokrates'i seviyordu. Onu mahkemede duymuştu ve bu kimsenin güzelliğini görmüştü. Tek başına o tüm Atina'dan daha zekiydi. Birazcık dahageciktirmek istedi. Böylelikle Sokrates biraz daha fazla yaşayabilecekti. Fakat Sokrates ona izin vermedi. "Tembellik yapma, hadi, zehri getir," dedi.
Sokrates'e zehri veren adam, "Niçin bu kadar heyecanlısın? Yüzünde öyle birışıltı görüyorum ki, gözlerinde öyle bir merak görüyorum ki... Anlamıyor musun? Öleceksin!"
Sokrates, "Bu, bilmek istediğim bir şey. Hayatı tanıdım, o güzeldi; tüm kaygılarıyla, kederleriyle o hâlâ bir keyiftir. Yalnızca nefes almak yeterli mutluluktur. Yaşadım, sevdim; canım ne isterse yaptım, içimden ne geldiyse söyledim. Artık ölümü tatmak istiyorum. Ve ne kadar çabuk olursa o kadar iyi."
Sokrates'e zehri veren adam, "Niçin bu kadar heyecanlısın? Yüzünde öyle birışıltı görüyorum ki, gözlerinde öyle bir merak görüyorum ki... Anlamıyor musun? Öleceksin!"
Sokrates, "Bu, bilmek istediğim bir şey. Hayatı tanıdım, o güzeldi; tüm kaygılarıyla, kederleriyle o hâlâ bir keyiftir. Yalnızca nefes almak yeterli mutluluktur. Yaşadım, sevdim; canım ne isterse yaptım, içimden ne geldiyse söyledim. Artık ölümü tatmak istiyorum. Ve ne kadar çabuk olursa o kadar iyi."
"Sadece iki olasılık var: Ya Doğulu mistiklerin söylediği gibi ruhum başka şekillerde yaşamaya devam edecek; bedenin yükünden özgür bir şekilde ruhun yolculuğunu sürdürmesi çok büyük bir heyecandır. Beden bir kafestir, onun sınırları vardır. Ya da belki de, materyalistler haklıdır; bedenin öldüğündeher şey ölür. Geride kimse kalmaz. Bu da - olmamak da - çok büyük birheyecandır! Olmanın ne olduğunu biliyorum. Ve olmamanın ne demek olduğunu bilme anı geldi. Ve artık olmadığımda sorun nedir? Niçin onla ilgili endişeleneyim? Endişelenmek için burada olmayacağım, o halde niçin şimdivakit kaybedeyim?"
Kendini seven adam budur. Ölüm sorumluluğunu dahi almıştır, çünkü mahkemenin ona karşı herhangi bir şeyi yoktu; bu sadece toplumsal bir önyargıydı, Sokrates'in zekâsının muazzam uçuşlarını anlayamayan sıradan insanlarınönyargısıydı. Fakat onlar çoğunluktaydı ve hepsi Sokrates'in ölümüne kararvermişti.
Onun tarafından öne sürülen tek bir iddiayı dahi yanıtlayamadılar. Zannediyorum onlar, onun ne dediğini bile anlamamışlardı. Yanıtlamak mevzubahis değildi. Ve o, onların tüm iddialarını çürüttü; yine de o bir şehir devleti demokrasisiydi. İnsanlar bu adamın tehlikeli olduğuna, ona zehir verilmesi gerektiğine karar verdiler.
Onun tarafından öne sürülen tek bir iddiayı dahi yanıtlayamadılar. Zannediyorum onlar, onun ne dediğini bile anlamamışlardı. Yanıtlamak mevzubahis değildi. Ve o, onların tüm iddialarını çürüttü; yine de o bir şehir devleti demokrasisiydi. İnsanlar bu adamın tehlikeli olduğuna, ona zehir verilmesi gerektiğine karar verdiler.
Onun yanlışı neydi? Onun yanlışı şuydu: "O, gençlerimizi asi yapıyor; o,gençlerimizi şüpheci yapıyor; o, gençlerimizi yabancılaştırıyor; o, eskikuşakla genç kuşak arasında bir uçurum yaratıyor. Onlar artık bizidinlemiyor, onlar her şey hakkında tartışıyor ve bunun nedeni de bu adamdır."
Ancak, hâkimler sıradan insanlardan biraz daha iyiler. Onlar Sokrates'e,"Sana birkaç alternatif sunuyoruz, eğer Atina'yı terk edersen ve asla birdaha geri gelmeyeceğine söz verirsen kendini ölümden kurtarabilirsin. Ya daşayet Atina'da kalmak istersen, o zaman konuşmayı bırak, sessiz kal. O zaman biz insanları, senin yaşamana ikna edebiliriz. Aksi takdirde üçüncü alternatif şudur: Yarın güneş doğarken zehri içmek zorunda kalacaksın,"dediler.
Sokrates ne yaptı? "Zehri yarın ya da bugün almaya hazırım, zehir ne zaman hazırsa ama hakikati söylemekten vazgeçemem. Canlıysam son nefesime kadar bunu söylemeye devam edeceğim. Ve Atina'yı sadece hayatımı kurtarmak içinterk edemem çünkü o zaman kendimi ölümden korkmuş, ölümden kaçmış, ölümün sorumluluğunu alamamış güçsüz birisi olarak hissedeceğim. Ben kendi düşünceme, hislerime, varlığıma göre yaşadım; bu şekilde de ölmek isterim."
"Ve suçlu hissetmeyin. Kimse benim ölümümden sorumlu değildir, sorumlu benim. Bunun olacağını biliyordum çünkü yalanlara, dolanlara, yanılsamalara dayanarak yaşayan bir toplumda hakikatten bahsetmek ölmeyi istemektir. Ölmem için karar alan şu zavallı insanları suçlamayın. Eğer bundan sorumlu olan birisi varsa benim. Ve hepinizin bilmesini istiyorum ki kendi sorumluluğumu alarak yaşadım ve kendi sorumluluğumu alarak ölüyorum. Yaşarken bir bireydim. Ölürken bir bireyim. Benim için kimse karar veremez; kendimle ilgili, ben karar veririm."
Haysiyet budur. Bütünlük budur. Bir insanoğlu böyle olmalıdır. Ve şayet tüm dünya bu adam gibi insanlarla dolu olsaydı, bu dünyayı öylesine güzelleştirebilirdik, öylesine mutlu kılabilirdik, öylesine her şeyle zenginleştirebilirdik ki...
Ancak, birey kayıptır, o nedenle sen kendi sorumluluğunu almak zorundasın. Ancak, bunu sadece her ne isen kendini sevmeye başlarsan alabileceksin; varoluş senin bu şekilde olmanı istedi. Şayet varoluş başka bir İsa Mesihisteseydi onu yaratmış olurdu. Hıristiyan olmak çirkindir, Müslüman olmak çirkindir, Hindu olmak çirkindir.
Ancak, birey kayıptır, o nedenle sen kendi sorumluluğunu almak zorundasın. Ancak, bunu sadece her ne isen kendini sevmeye başlarsan alabileceksin; varoluş senin bu şekilde olmanı istedi. Şayet varoluş başka bir İsa Mesihisteseydi onu yaratmış olurdu. Hıristiyan olmak çirkindir, Müslüman olmak çirkindir, Hindu olmak çirkindir.
Kendin ol, sadece kendin, basitçe kendin. Ve hatırla, basitçe kendin olduğunu ilan ederken çok büyük bir risk alıyorsun. Hiçbir kalabalığa, hiçbir sürüye ait değilsin. Bunların hepsi sürüdür: Hindular, Müslümanlar,Hıristiyanlar, komünistler. Bunun riskli olduğunu gayet iyi bilerek kendininbir birey olduğunu ilan ediyorsun. Kalabalık seni hiç affedemeyebilir. Ancak; risk almak, her adımın tehlikeli olduğu bıçak sırtında hareket etmek çok güzeldir. Ne kadar tehlikeli yaşarsan o kadar çok yaşarsın. Ve şayet bütünüyle, her şeyi riske etmeye hazırsan tek bir anın içinde tüm sonsuzluğu yaşamak mümkündür.
Ben senin bir iş adamı olmanı istemiyorum, ben senin bir kumarbaz olmanı istiyorum. Ve kumar oynarken her şeyi öne sür, bir sonraki an için hiçbirşeyi saklama. O zaman ne olursa olsun senin için muazzam bir rahmet getirecektir. Bir dilenci haline bile gelsen, varlığın bir imparatorunkinden çok daha haysiyetli olacaktır.
Erkek/ Osho / Ganj
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

