14 Nisan 2024 Pazar

HUZUR İÇİNDE ÖLMEK

 

Babam ölürken annem otuz yaşındaydı. Babam ağrıyla inlerken, kusarken O ne hissediyordu, hissettiği şeyle nasıl başa çıkıyordu merak ediyorum. Bazen de başa çıkabilmişse eğer ancak ve ancak hisseden taraflarını kullanmayarak başarmıştır diye düşünüyorum. 

İnsan bazen beton mu dökmeli hislerine. Acaba?

Bizim aile tuhaftır. Bence aile denilen şey külliyen tuhaftır, zira insan tuhaftır. İtiraz? Yok değil mi? Çünkü ben de tuhafım, sende. İşin temelinde yatan nedir dersen, hayatı kendi üzerimizden değil de başkalarının yapıp ettiklerinden okumaya çok teşneyiz. Oysa ilk okunacak kitap insanın kendisi olmalı. Kendim dediğimiz şeyin kullanım kılavuzunu oluşturmadan, onu birkaç dile çevirip kuytu köşe anlamadan başkalarıyla yakınlaşmak ne mümkün?

Benim sorunum fazla düşünmek. Bazen o kadar ipin ucu kaçıyor ki, düşünmekten, kafamın içinde yazıp çizmekten yaşayamıyorum. Zihnim almış sazı eline kendi çalıp kendi oynarken, hayat yoldan geçen arabalar gibi akıyor yanımdan.

Bugün on dört Nisan Pazar. Dün hayatımın direksiyonundaydım, kısmetse bugün de niyetim aynı. Çünkü kendini yönetme becerisine kavuşmadan içsel neşesini bulamıyor insan. Oysa sahici bir ölüm anı istiyorsak gerçek bir yaşamdan geçmek gerekmez mi?

Acı, hastalık, keder yaşamın deneyimleridir. Pozitif düşünerek, evrene "iyiyim, harikayım" gibi salak saçma sözler göndererek içinde olduğumuz gerçeklikten kaçamayız. Bu düpedüz yalancılık olur. Yapılacak şey basittir. Basit ve dikkat gerektiren şey şu: anın içinde dur. İzin ver hissettiğin şeye. Sadece bak, his bedeninde nerede? Hangi hatıranla eşleşiyor? Orada ne hatırlıyorsun? Bütün bunlardan sonra da o hissi ve getirdiği her şeyi bırak!

Ne acıyı, ne de sevinci tutamayız. Duygulara tutunamayız. Yaşarız ve devam ederiz. Sidharta'da Hesse bize tam olarak bunu anlatır; nehrin kıyısındaki güzel kızı unut ve devam et!

Hayatın ortalık yerinde, elli yaşımda ve ormanın en derininde tek öğrendiğim bu oldu: yaşamakta olduğun deneyimden kaçamazsın! Dönüp dolaşıp geleceğin yer kendinsin. İşte bu yüzden hisler dondurulamaz, yaşamın akışı, ritmi bizim arzumuza göre değişemez. Biz spontan olmalı, biz değişen duygu durumlarına hızlıca uyum sağlamalıyız. Üzülüyor muyuz? Ağla. Sevinçli miyiz? Dans et, şarkı söyle. Kısacası neyse gelen his, içine çekildiğin olaylar silsilesi yaşa, yaşa fakat seni ele geçirmesine izin verme. Nasıl ilkokulda oynadığın piyesteki prenses değilsen, şimdi de yaşadığın olayın mağduru veya kahramanı değilsin. Birkaç saat, birkaç gün veya ay için giyindiğin duyguyu, yaşadığın olayları sen sanma. Yüzlerce insanlık kostümünden biriydi o. Çıkart, gitsin.

Ben şimdilerde babamın içimde upuzun yatan hastalığını, beni yerden yere vuran gidişini, kaldıramadığım cenazesini ve ondan bana kalan terk edilme korkularımı öpüp okşuyorum. İyi miyim? Aslında hem evet, hem de hayır. Nihayet içimde ağlaya inleye dolaşan yersiz yurtsuz kız çocuğuna eğer arzu ederse benimle yaşayabileceğini, ona göz kulak olabileceğimi söylüyorum. İnşallah inanır da yerini bulur garibim.

Huzur içinde ölmemim tek yolu huzur içinde yaşamam. Elli yaşımda araba sürmeyi öğreniyor, kendime analık babalık ediyorum. Canımdan çok sevdiğim kardeşimin üstüne çullanmadan, Onu uzaktan sevmeyi öğreniyorum. Ağaçlarla konuşuyor, damdaki kediyi besliyorum. ben deli miyim? Yok elbette değilim, fakat tuhafım. Benim bütün ailem tuhaf, seninkiler? Elbette onlar da:))

Anlayacağın kendini oku, her an seyret. ne yapıyor, nasıl tepkiler veriyorsun? Hangi duyguna tutunup, yaşamak yerine yaşayanları izliyorsun? Yapma tatlım, gel yaşayalım:)







12 Nisan 2024 Cuma

BAYRAMIN SON GÜNÜ GELMİŞ, HOŞGELMİŞ.

 


Günaydın,

Çok şükür kıymetli bayramın sonuna geldik. Eğer bugünü de hayırla uğurla atlatırsak, Haziran'a kadar rahatız. 

Bayram boyunca bizim buralarda hava güzeldi, ama insan ilişkileri zordu. Dolayısıyla ilişkilenmediğim bir noktada kalmayı tercih ettim. Yani az insanla görüşüp, o zamalarda da mümkün olduğunca  havadan sudan konuşmalar yaptım. Ancak rüyalarım feci. İnsan kendi rüyasından korkar mı? Ben korkuyorum. Dün gece dolaştığım evlerin kasvetini görseydiniz, ruh durumum için en az benim kadar endişe ederdiniz. Bi de dalgalarda köpeğini yüzdüren tuhaf kadın vardı ki, of! İnsanın ister istemez canı sıkılıyor. Fakat normal, zira dayımı ziyaret etmiştim ve onun ufak ufak azalan dengesi, keyfi elbette keyfimi kaçırıyor. Şimdi hayaller görme evresindeyiz. Baş dönmeleri ve halüsilasyonlar... 

Öte yandan Theo ve ben Bodrum için hazırlanıyoruz. Elbette gitmek istiyorum ama bakalım oldurabilecek miyiz? Orada da tıpkı İstanbul'da olduğu gibi sevenimiz de var, iyi olmamızdan pek haz etmeyenimiz de. Tek fark ortalık biraz daha basit ve sakin. Neden temelli yerleşmediğime gelince, klostrofobik! Belki araba bu algımı değiştirir. Göreceğiz:)

Hah, bayram diyordum. Çok şükür bitti sayılır. Yarın sevdiklerimizle çay kahve içip, bi de dostlarla akşam yemeği yiyerek kapatıyoruz kısmetse. Dilerim herkes bir şekilde az hasarla geçmiştir bayramdan.

sevgiler, selamlar



11 Nisan 2024 Perşembe

KENDİNİ SEÇMEK

 



Günaydın Sevgili Okur ve Günaydın Selma*,

Çok şükür bayramın birinci günü hayırla ve uğurla aramızdan ayrıldı. Geldik ikinci güne. Açıkcası düne göre daha mutlu, sakin ve kararlı hissediyorum. Neden? Dün zordu. Dün ailem kocaman bir sofrada bayramı kutlarken ben ömrümde ilk kez onlarla aynı şehirde olmama rağmen, o sofrada değildim. Ailemi, yokluğumla cezalandırmış gibi görünsem de aslında onlarsız bırakılmanın acısıyla kendimi terbiye ediyordum. Aylardır birbirimizin hayatında yoktuk, neden şimdi hiç incinmemiş, kırılmamış gibi gidip kahvaltı edecek ve bayramlaşacaktık ki? Kırılmıştım. Hem de ne kırılmak, tuzla buzdum. Beni paramparça edene dek onlara dur demedim diye kendime çok kırgındım. Velhasıl dün, bayramın ilk günüydü ve düşünüldüğü gibi kimseyi cezalandırmadım, sadece durdum, kendimi seçtim.

Yalnızlığını kabul etmiş bir adamla, annesiz büyümüş bir kadının çocuğu olarak doğmak inanın hiç kolay değil. İçimin tekbaşına bırakılmışlığıyla halleşmeye çalışırken, annesiz kalmış anneme annelik etmek beni müthiş hırpaladı. Tüm gayretimle uğraşsamda annemin eksik parçalarını tamamlayamadım, zira eksik ben değildim. Bunu gerçek anlamda idrak etmek bana yarım yüzyıla patladı. Kardeşimin de sabrını muhtemelen oralarda bir yerde taşırdım. İmkansızı kabul edemeyen bir abla... 

Egemen hep mesafe istedi benden. O kadar azdır ki kardeşim tarafından kucaklandığım, sevildiğimi hissettiğim anlar, sayabilirim. Şimdi onun arzu ettiği mesafeden deniyoruz kardeşliği. Canı sağolsun. Eyvallah.

Yazımı Küçük Emrah filmine çevirecek değilim. Çok şükür evim barkım, sağlığım yerinde. E direksiyon derslerine de başladım. Yakında o hep hayal ettiğim uzun yollara çıkıp, mutlu mesut özgürce dolaşabileceğim. Bangır bangır müzik dinleyecek ve uçacağım.

Ben Elvan Lütfiye Eti, kimseye hesap sormadan, neden niçin ile zerre kadar meşgul olmayarak kendimi seçiyorum. Rest olarak değil, küserek değil, sadece olması gereken bu olduğundan, mecburiyet ve idrakle kendimi seçiyorum.

Erguvanlarla sohbet etmeyi, bayram kahvemi onlarla içmeyi, dostlarıma layık oldukları değeri vermeyi, kendimi sevgiyle beslemeyi, iyi kılmayı ve olabildiğince yaşamla akmayı seçiyorum.

Orman çok güzel, gelsene.






* Selma'yı tanımayanlara not, kendisi gezegenin en tatlı, en halden anlayan, en teşvik edici okurudur. Yazmak için klavye başına oturmaktan kaçtığım zamanların cesaretlendirenidir. Bütün bu sebeplerden özeldir. 

9 Nisan 2024 Salı

MERHAMET

 

Günaydın,

Biraz geç bir günaydın oldu yazı alemine ama aslında ben çoktan uyandım,  aydım:) Hatta kahvemi içtim, yürüyüşe gittim falan filan.

Bu sabah konumuz merhamet. Biliyorsunuz dayım hasta. Üstelik o en sevimsiz hastalıktan. Mümkün olduğunca destek olmak ve yardım etmek için elimden gelen, aklımın yettiği ne varsa yaptım, yapıyorum. Yaşamak isteyen birinin ölüme an be an yaklaşıyor olması gerçekten çok trajik. Daha üzücü olan ise bu hikayeden kendi payımı ağır bir şekilde alıyor olmam. 

Dayım kötü biri değil. Herkes gibi kendine has huysuzlukları, doğruları ve yanlışları olan bir adam. Ortak noktamız ise yaşama sevincimizin azalmış olması ve merhametsizliğimiz.... Yanlış duymadınız merhametsiziz biz, ikimiz.

Dayım yardımsever biridir. Dışarıdan bakınca pek umursamaz gibi görünse de aslında kimseden elinden gelen yardımı esirgemez. Fakat benim onunla ilgili başka bir gözlemim daha var... İnadı ve kendine merhametsizliği. Müthiş bir müzik sevdalısıydı benim dayım. Santana, Pink Floyd gibi isimleri ondan öğrenmişimdir. Hatta blogda da yazdığım efsane bir Santana konserimiz bile var dayı yeğen. Bi de nefis yelkencidir. Konuya geç dahil olmuş ama iyi seyir yapmış bir yelkencidir. 

Ancak eşinin tekne sevmiyor oluşu, dini vecibelere aşırı kaptırıp evde müzikten bile keyif alınamayan bir ortam yaratışı ile başlayan hikayelerinde dayım kendisinden hiç beklenmeyecek bir yolda yürümeye başladı. Ardından ekonominin cilveleriyle işinden erken emekli oldu ve sanırım aşıların da yardımıyla sona doğru iyiden iyiye ivme kazandı. 

Ağır kemoterapi ile ancak bir sene verilen dayım, sıfır kemo ile bir buçuk yıla kadar uzattı ömrünü. Bazen ister istemez merak ediyorum eğer şekerden uzak durup fitoterapistlerin tavsiyeleri doğrultusunda yaşasaydı daha da fazla uzatabilir miydi zamanını? Bilmiyoruz.

Tek bildiğim özellikle son yıllarda hem yakın çevresi hem de bizzat kendi kendine aşırı merhametsiz oluşudur. Bunu itiraf etmesi de ayrı bir can acıtıcı konu... Seçimleri tüm aile tarafından eleştirildi... Madde ve mana arasında sıkıştı... Hayatın tadı diye algıladığı şey gerçekten ona zevk veriyor muydu? Hiç emin değilim.

Bütün bu gözlemler nesnellikten uzak ve külliyen hatalı da olabilir. Ama bildiğim şu ki etrafın ne yaptığını veya yapmadığını kontrol etme şansımız hiç yok. Fakat bizim kendimize be ettiğimizi kontrol şansımız hep var. İşin güzel tarafı her an bu uyanma için müsait.

Ben neden takılıyordum bu kadar merhamet işine? Neden hep gözüme batıyor insanların zalimliği? Çünkü ben, bana en büyük zarar veren asıl zalimim. Ben kendime merhamet etmediğimden dış dünyanın merhametsizliğine bu kadar takılıyorum. Kontrol gücüm olan yeri bırakıp, benim dışımda gelişene odaklanarak kurban kostümü giymek işime geliyor. 

İnsan ne manyak bir sistem!

O halde kendimize başta olmak üzere tüm canlara merhamet ettiğimiz samimi, içtenlikli bayramlara diyelim:)


8 Nisan 2024 Pazartesi

Bugün nasılım?

Ejderhalar suya girmiş, korkudan okyanusun en kuytu köşesindeki  akvaryuma saklanmış şapşal bir balık gibiyim. Ya da annesinin dokunma dediği pastanın tüm kremasını yalamış ve görünmezlik pelerini ile dayaktan yirtabilecegini sanan bir afacan!

Yok yok sabah evi,  pazarı, yemeği halledip kitapların icinde günü bitirmeye çalışan biriyim. Gozlerimi kapatayım, hızlıca geçsin bayram diye duada biri.

Güneş o kadar güzel ki... Üç kahve içmiş olmasam, bu muhteşem akşamüzeri ışığı şerefine bir tane daha içerdim.  

Bugün güneş tutulması, yeryüzüne insan tutuşması olarak inecek dediler. O yüzden saklandım. Bulasmayayim kimseye istedim. Kircililar'in iki romanı bitti. Şimdi elimde Solstad var, yeni başladım. Bugün yarın biter, ufacık zaten. 

Akşam ne izlesem acaba? 

6 Nisan 2024 Cumartesi

NİSAN 2024

 

Günaydın,

Haftalardır tarihleri karıştırarak yaşıyordum ama nihayet Mart ayının bitişiyle birlikte içinde olduğum günün farkındayım. Çok şükür bugün günlerden altı Nisan!

Dün aylar sonra ilk kez çok güzel uyudum. Uzun zamandır gerçekten uyumakla bayılmak arasındaki farkı ayıramayacak kadar teslim olmuştum parça pinçik uykulara. Sanırım doğada olmanın, baharla gelen kokuların insan bedenindeki gevşemeye büyük katkısı var.

Evimde olmak, yemek pişirmek, sokaktaki kedilere bakmak, erguvanları izlemek, parkta kitap okumak ve evdeki arkadaşla zaman geçirmek iyi geldi. Aslında bir önceki gün de çok güzeldi. Dayım çağırmıştı. Sabah erkenden banyomu yapıp gittim. Onunla ilgilendim biraz, sonra berberi geldi, traş oldu ve uyudu. Uyuttum. Ne garip değil mi? Kim derdi ki ben dayımı uyutacağım? Hani şu "... ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... "gibi. Hayat... Sonra Ela'ya gittim. İlgisi, sevgisi, samimiyeti gerçekten ruhumu sakinleştirdi.... Hafiflemiş, sakinleşmiş ve minnet dolu ayrıldım Ela'dan. Sürekli birilerini sarıp sarmalamaya çalışırken buna benim de en az onlar kadar ihtiyacım olduğunu unutuyorum. Bir daha buraya düşmek istemiyorum.

Yalnızlığımı kabullendim ben. Hatta içinde keyifli olduğumu da fark ettim. Sadece sevdiğim ve seçtiğim insanlarla sosyalleşmek bana fazlasıyla yetiyor. Büyük sofralar, bir günde üç kişiyle buluşmalar bitmiş. Burası, şimdi içinde durduğum yer, susmak, kuşu böceği, rüzgarı dinlemek noktası. En sevdiğim şeyi yemek, en istediğim anda uyumak ve doya doya okumak sosyalleşmekten daha iyi geliyor.

İnsan, an gelip yalnızlığını kabul ediyor. Ama öyle boyun bükerek falan değil, pek sevdiğin biri sürpriz yapmış da onu eşikten içeri alır gibi. Galiba derinlerde bir yerde hep biliyordum hayatımın böyle olacağını. Belki de kehanete inandığımdan tam olarak onu gerçekleştirdim. Kimbilir?

Nisan'a dönersek, koskocaman bir gün var avuçlarımda okumak, yazmak ve uyumak için. Hatta uzun güzel bir yürüyüşle erguvanları seyretmeye de yeter zaman. 

Dilerim herkesin hafta sonu çok keyifli geçsin. 


31 Mart 2024 Pazar

İYİ PAZARLAR

 

Ağzıma eden ağrılar ve uykusuz bir geceden çıkıp, istemeye istemeye oy kullanmaya gittim. Tüm oylarımı CHP ye bastım, muhtarı da adını en beğendiğimden seçtim. Kısmet artık.

Sonra beş gündür görmediğim dayımdan kalanları ziyarete gittim. Ağır hasta yakınınız olursa birgün,  ki dilerim hiç olmasın, her an ziyaret edin, beş gün ara demek yüreğinizi ortadan kesip, içine taş doldurmanın sessizcesi.

Dayım kendi tasarladığı bir kolyeyi hediye etti bugün bana. Şimdi boynumda. Bu kolye ne diyor biliyor musunuz? Sen kocaman bir kız oldun Elvan, artık ölümün yaşamın parçası olduğunu biliyorsun diyor. Çok konuşuyor, dilini keseceğim ama dili yok!

Bir bira içtim ama yetmedi, uyuyayım kalkayım da şarabımı açayım! 

29 Mart 2024 Cuma

RETRO GELİYOR DEYYOLAR

 

Günaydın,

Gelse neyime, gitse neyime? Benim hayatım retro:))) Eskinin kancasına takılmış ruhumu yırta yırta kurtarmaya çalışırken, gökyüzü azıcık destek olsa şaşardım. Neyse ki beklentim yok, herşey içimizde ya; güç içimizde, güzellik içimizde, yetenek vesaire neyimiz varsa ve de yoksa her biriciği içimizde!

Bu sabah erguvan koktu burnuma. Galiba haftanın güneşli geçmesi onları coşturacak, muhtemelen erken çiçeklenecekler. Gelsinler bakalım. Epeyce siyah beyaz geçen hayatımıza bahar dokunuşu güzel olur.

Sabahın erken saatlerindeki kuş sesleri ne güzel değil mi? Onlar ötüşürken içimde tatlı bir his oluyor. Deniz kokusuna az kaldı, sık dişini Elvan diyorlar sanki. Sıkıyorum. Hatta o kadar manasızca sıkıyorum ki, diş doktoruna gidip baktırmak zorunda kaldım.

Yazmaktan başka çaresi olmayan yazar okuyucuda nasıl bir duygu uyandırır bazen merak ediyorum. Acaba yazmasaydım rehabilite edilebilir miydim? Veya yazarak bir anlamda yerimde saydım ama karşılığında aklımı mı korudum? Korudum derken, kısmen:)

Bugün hareketli geçecek. Şimdiden iki kahve içip, çamaşırları yıkamayı başardım. Sırada duş ve sokaklara dökülüş var. O da olur inşallah. Kapıdan çıktıktan sonrası daha makul gelişiyor. O halde ben ufak ufak kaçıyorum. İstanbul'da bahar var, bence parka falan gidin bugün:)




28 Mart 2024 Perşembe

ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU VEYA KÜÇÜK KARA BALIK

 

Zamanın nehir gibi bir yerlerden başlayıp, ötelere doğru aktığına zerre kadar inanmayan ben, geçmişin ve geleceğin bana yazılan masallarını okuyup, babamın çantasından çıkan takvim yaprağını düşünüyorum. Öyleyse babama bir iki kelam bırakmak isterim.

Sana asla ve kat'a kızgın değilim canımın içi. Mesajlarını bunca yıl saklamıştım ama şimdi aldım. Aldım ve seni anladım. Acını gördüm. İnan yanımda olsan öpüp bağrıma basardım seni. Dilerim sizin oralarda sevgiye buradakinden daha yakınsındır.  Notlarından taşınabilecek olanları kalbime güzelce iliştirdim, fazla gelenleri  gönderdim. İnan, haftalardır o kadar yalnız ve çaresizdim ki, tek arzum bir masal kitabına sızmak ve orada donup kalmaktı. Oysa senin gidişinle öğrendiğim ve çok iyi bildiğim bir şey var ki, yaşamda donmak yok. Sadece olmak ya da ölmek var.

İyi misin sen? Beni sorarsan yere paralelim. En verimlisinden acı çekiyor, en şefkatlisinden çocukluğuma analık babalık etmeye çalışıyorum. Bizi merak etme; dokuz yaşındaki Elvan, ellisindeki Elvan ve ölüme uzanmış kimbilir kaç yaşındaki Elvan koyun koyuna, el eleyiz nihayet. Hepimiz seni çok seviyor, çok özlüyoruz. 

Seni anlamaya başlamak, kendimi anlamak gibi baba. Bu kadar çok ortak yönümüz olduğunu bilmiyordum. Acıdan kaçışımız, kederden ölüşümüz, sanata saklanışımız nasıl da aynıymış. 

Güzel yüzün, güzel yüzüm,  sözlerin aynam.

Biliyor musun bu sabah çantanı çöpe attım. Lime lime olmuştu. Ama içinden pasaport cüzdanını aldım. Bi de son babalar gününde sana aldığım ve hiç kullanamadığın anahtarlığı. Gerisi an itibariyle Dersaadet çöplüğünde. Ah bir de Renin teyzenin sana yazdığı nota kıyamadım. Ne güzel dostların vardı, benim de var merak etme:)

Ben bütün bunları yaparken ikimiz ormanda dolanan Hansel ve Gretel gibiydik. Sonra yine Çirkin Ördek yavrusu oldum birden. Beni ördeklerin yanına bırakıp gidişini anımsadım. Tam hüzünlenmiştim, kafamı suya daldırdım ve çıktığımda okyanusu düşleyen küçük kırmızı balığın oldum yeniden. 

Sağol baba, bana bıraktığın cephaneliği gördüm. Aldım, kabul ettim ve  havaya uçurmaya karar verdim. İkimizin şu dünyadan geçişini, benim kendimi seçişimi dev bir havai fişek gösterisiyle kutlayacağım. Tehditkar değil temkinli, savaşçı değil, korumacı olacağım. Hazinen, hazinemdir. Bizden bir sebeple alınanın hesabını sormak yerine, kalanın kokusunu soluyacağım.

Azalarak çoğalacak ve inan ormandan döndüğümde tam senin kızın olacağım. "Boşuna ölmemişim" dedirteceğim sana, "iyi ki yaşıyorum" dedirteceğim Elvan'a. Ne sen gittiğine üzüleceksin bundan gayrı, ne de ben ardın sıra kala kalışıma.

Şimdilerde yerlerdeyim, zemine paralel. Boylu boyunca uzandım ikimizin arasındaki zamana. Sen de Uyuyan Güzel, ben diyeyim Pamuk Prenses. Birkaç zamana uyanırım sakın meraklanma. 

Ha unutmadan dayım geliyor yakında, etrafı bi turlatır mısın hatırım için?


26 Mart 2024 Salı

ÇOK AĞRIM VAR

 

Günaydın,

Çok ağrım var. Üzülen, kırılan, olmuş ve olacak ne varsa her birini kişiselleştiren akılsız tarafım ağrıdan ölecek. 

Çok ağrım var, çünkü ağrıma giden çok şey var. Hayat, hayat çok ağrıma gidiyor mesela; dayanmakta, uzlaşmakta zorlanıyorum. Tam beceriyorum derken, en devasasından öyle bir hamle yapıyor ki, güceniyorum."Hadi top oynayalım" diye sokağa çağıran, sonra topu hiç bırakmayan zalim çocuk hayat. Ona kendimce yaklaşmaya çalışsam, hatta gardrop düzsem de, ne ara bilinmez gidip bambaşka şeyler giyiyor üzerine. 

Onu yine tanıyamıyorum.

Kusurumun farkındayım. Onunla her defasında ilk kez görmüşcesine tanışmalı ve bildiğim yerlerini işaretlemeyi bırakmalıyım.  Ama çok ağrım var, her yanım sızım sızım sızlarken bunu nasıl yapacağım?  






24 Mart 2024 Pazar

İYİ PAZARLAR

Astrologlar yarım kalan hesaplar kapanacak, son sözler tamamlanacak diyor. Gülüyorum. Yıllarca tek bir içten söz, mahçup bir özür bekleyen ben, artık geçmişin geçmişte kaldığını ve hiçbir sözle tamir edilemeyeceğini biliyorum. Çalışmayan bir saat gibi kolumda taşıdığım kendimi sevdiremediklerime diyecek sözüm kalmış değil, benim sözüm geleceğe. Elli senenin kırkında geçmişe konuşup bir nane elde edemeyince artık durmalı insan. 

Biliyorsunuz hala ormandayım. Henüz dönmedim. Döner miyim belli değil. Fakat burası çok karanlık. Soğuk. İnsanı şoke eden kabuslar, gelip sertçe çarpan rüzgar koridorları var. İnsanın yaşlanmaya başladığı an, yaşamdan umudunu kestiği an olmalı. Ormanda böyle olmuyor, burada işler farklı yürüyor. Umut var, ruh taze ama beden aşırı kullanılmış ve hoyratlıktan lime lime olmuş hırka gibi. İnsan o bahsettiğim rüzgarlardan korunurken tereddüt ediyor; acaba giymeli miyim bu eskimiş ve delik deşik hırkayı, yoksa çıkartıp rüzgarın önünde çırılçıplak durup beni önüne katmasına izin mi vermeliyim?

Ben şimdilerde o koridorda nihai kararını vermek üzere olan dayıma eşlikçiyim. Aynı rüzgarın önünde kendi ormanlarımızda titriyoruz. Onun yüzünü göğsüme saklıyor, sırtını sıvazlayarak ısınmasına yardım etmeye çalışıyorum. Tir tir titriyor. Yaşanmışlık öyle ağır, geçmiş o kadar pişmanlıklarla dolu ki kusuyor. İçinden çıkan geçmiş yaşam, üstünde duran o mendebur hırka... Bazen elime iğne iplik alıp onarmak istesem de, eşlikçiliğin kuralları var biliyorum. Biliyor ve usul usul rüzgarı yollayana yakarıyorum "hadi! Tamam artık lütfen!!"

İşte böyle bir Pazar bana. Biraz sonra Dünya'nın en tatlı ailesine kahvaltıya gideceğim. Ben ve orman.

20 Mart 2024 Çarşamba

DOLABIN KUYTUSUNDA


Dev boşluğumla hiçbir yere sığamamak. Hani balon yutmuşum da en güvendiklerim içime içime üfleyip sonuna kadar şişirmişler ve yetmemiş daracık bir dolaba kapatmışlar beni. 

Karnında bolca hava yine de nefes alamayan ben, uçsuz bucaksız gökyüzü düşlerine dalmışım unutulmuş dolabın kuytusunda.

Yıllardır giyilmemiş dans pabuçları duruyor az ötede.  Yüzüme değen kürkün hangi hayvana ait olduğunu bilmek bile istemiyorum. Teyzemin ipek sabahlığı değiyor yanaklarıma, kokusundan tanıyorum. Etek ucunu avucuma alıp yüzümü onun merhametine bıraktığımı hayal ediyorum.....

Demiş ve bırakmışım birkaç gün önce. Tekrar okuduğumda içinde olduğum duyguyu değilse de o duyguyu anlatış tarzımı sevdim. Bu bana nadiren olur, yani bir zaman yazıp bıraktığımı sonra okuduğumda beğenmek. Nadiren dedim, zira kendimi de nadiren sever, beğenirim. Öyle derinden inandırıldım ki ayrık otu olduğuma sahiden o bahsedilen ot muyum yoksa bir nergis mi bilemeden yaşadım gitti senelerimi.

Şimdilerde aynalara daha sık bakar oldum. gençliğimde bakmadığım kadar bakıyorum yansımama. Aynalaradaki suretime, insanlardaki suretime. Ve ne var biliyor musunuz? Kendimi hiç ayrık otu gibi hissetmiyorum. Bence yabani nergisim ben denize yakın balçığın kıyısında.

Dayım aradı az evvel, çamaşır makinasının durmasını bekliyorum, durunca gidip onu ziyaret edeceğim. Sesi çok iyi geliyor, hani neredeyse hiç hasta olmamış gibi. Fakat yaşadıkları, yaşadıklarımız bizi değiştirdi. Dayım hasta oldu, ben ona destek oldum ve biz artık bir yıl önceki dayı yeğen değiliz. Dost olduk. Hep sever, kayırırdık birbirimizi ama dost değildik. imdi eğer dayım sabah dokuzda beni arıyorsa bu biraz evde sıkıldığından, biraz da benim dostluğumu tercih ettiğindendir. İnsanın bir diğeri için görünür olması ve bunun kısa süreceğini bilmesi ne hazin. Yine de eyvallah.

Pis renkli ama yağmuru güzel kokan İstanbul sabahından sevgiler.

16 Mart 2024 Cumartesi

WOLFSHEIM*

 


Bir haftadır öyle hoşuma gitti ki bu şarkı, sonunda bugün sözlerine baktım. Daha da sevdim. T.P. listesiyle gelmişti. T. iyi müzik dinler. Bu güzel güneşli on altı Mart'da paylaşmak istedim. Benden babama kırk bir yıllık özlemle....



*Kein Zurück

AFFETMEK BİR TÜR VAZGEÇMEYE DÖNÜŞMÜŞSE EĞER HEM AFFET, HEM VAZGEÇ NİDASIYLA İNLİYOR RUHUM.

 

Herkesten gizli, kimseleri buyur etmediğim bir odam var benim. Doğduğumda sol yanıma iliştirmişler, o andan sonra nereye gidersem gideyim hep yanıbaşımda olmuş. 

İçinde sevinçlerim, öfkelerim, anam, babamdan kalan hisler, anımsamalar, oldurduğum ve olduramadığım herkes, herşey var. Kimi aleni ortada, bazısı kutularda raflarda. 

Oda da bir tuhaf; bazen daracık, gün oluyor dev bir salon.

Ne dediğimi anlamıyorsun değil mi? Bende anlamıyorum inan. Neye girizgahtır oda metaforu dersen, hiç iyileşmeyen geçmişime derim. İşte ben o odanın kundakçısı olmaya and içtim. Şimdilerde tek tek elden geçirdiğim her yaşanmışlığı lime lime ederek serbest bırakıyorum. Biliyorum ki, eğer bu işi tamamlarsam sol yanım iyi olacak, sol yanım aksamayı bırakıp, sadece şimdinin canlılığında bana katılacak.

Affedeceğim, ama öyle lafla değil, içimden içimden, en derinlerimden affedecek ve her affettiğimden oracıkta vazgeçeceğim. Affettiklerim geçmişim, vazgeçişlerim geleceğe biletim.

Gönlümü kıran nicesinden vazgeçtiğimin andıdır affedişim. Bunda sevinecek birşey yok affettiğim, sevincin niye?




15 Mart 2024 Cuma

DÜNDEN KALAN


İstanbul'a döndüm döneli istiyordum Gülhane Parkı tarafına geçmeyi. Fırsat yaratamamış, zamandan bol olsam da gücümü toplayıp yola çıkamamıştım. Dün, Burhan okula giderken ben de ona takıldım, iyi ki de takıldım.  

Uzun aralardan sonra ister insan olsun, ister şehir mesafeleniyoruz. İnsanın içi uzaklaşıyor temasta kalmadığından. Hiç yaşamam sanırdım ama bana da oldu, yabancıydım kentlerin kraliçesi huzurunda. O yine eteklerine iti böceği yatırmış, mis gibi bahara salmıştı saçlarını ama ben üç saatlik dolanmada kendime bir tabure bulup oturamadım.

Önce Burhan'la Divan Yolu'nu yürüdük. Beyazıd Meydanı'nda otuz yıl sonra fotoğrafımız oldu. Fakat O okula gidince ben ipi boşa çıkmış it gibiydim. Kımıltısı düşük, takip edecek esrarlı bir koku bulamamış, sahipsiz. 

Meryem neredeydi?

Önce Çınaraltına yürüdüm. Avni Dede orada değildi. Ivır zıvır satan abilerden de eser yoktu. Oysa ne toprakaltı eser olurdu burada, of! İki çöpçü fosforlu üniformaları çekmiş sigara içiyorlardı. Öyle farkında değillerdi ki altında oturdukları çınarın, vah anam vah nidası yükseldi içimden.

Sahaflara girdim. Bir ümit, bir koku, bir sürpriz yüz arıyordum içten içe, ama yoktu. Bütün gün de olmadı. 

Çarşının içinden Nur-u Osmaniye'ye oradan da At Meydanı'na sürüklendim. Ne köfte çekti canım, ne de kahve. Oturamadım, sığamadım kente. Değil sevinmek, özlem gidermek, kederlenmiştim inceden inceden. Bu muydu hasretiyle burnumun direğini sızlatan şehir? 

Meryem neredeydi?

Gülhane'ye indim. Bakmak istedim laleler açmış mı? Açmamış. Bir bankta oturdum. Kitap okurum diye heves edip yanıma almıştım nasılsa. Olmadı. Tam karşımdaki banka yüzyıl sevişmemiş gibi arsızca gözlerini bana diken bir mahlukat oturunca kalktım. Keyfim kaçmıştı. Ramazan paketine şişme kadın eklemek isterdim, isterdim ki şehrin arsızı, uğursuzu doya doya boşalsın ve kadınlar parklardaki bankların keyfini çıkartabilsin.

Mecburen Eminönü'ne indim. Doğubank özlemiştim, bi bakındım ne var, ne yok diye. Hatta yıllardır güneş gözlüğü almaya parama kıyamadığımı anımsayıp gözlük baktım kendime. Buldum. Aldım. 

Fakat bitmişti. Burhan'ı bekleyecek gücüm, hevesim kalmamıştı. Varlığım içinde dolandığı kalabalıkta anlamsızdı. Evime döndüm. 

Meryem neredeydi?





13 Mart 2024 Çarşamba

BEN HERŞEY VE HİÇBİR ŞEYİM


 

Yaralı bir hayvan gibi uluyarak gözyaşlarımı yalıyorum.

Ne çok  tuzlu su var içimde, şaşırıyorum. Ben hayatta en çok kendime hayret ediyorum. Çocukça neşelenen Elvan'dan kederden aklını kaçıracak olana geçişlerime hiç yetişemiyorum.

Sabahı beklediğimiz geceler başladı. Ben içime içime ulurken, dayım dışına dışına inliyor. Bütün bunları ayrıca yazıyorum başka bir yere, içimin duvarlarına. Ona eşlik edemeyeceğimiz yere hızla yol alırken, hem sakin, hem acı içindeyim. Gelmiş geçmiş tüm terk edilişlerimin bataklığından gülümsüyor, elimdeki çiçekleri gücüm yettiğince havada tutuyorum. Kafamı karıştıran bu tanıklık sonrasında ben yine bildiğim savrulan hayatıma dönecek miyim? Ya da şöyle sormalıyım insan ölümün tek mutlak olduğu yerde yaşamı niçin seçmez? Seçemez? Aslında onlar, tüm gidenler için de daha da tutkuyla yaşamamız gerekmez mi?

Her ölüm eksilterek çoğaltıyor. Gün ortasında tüm ışıklarını yakmış bir şehir kadar çaresizim gelmekte olan karanlığın eteklerinde.

8 Mart 2024 Cuma

SABAH

 

Günaydın,

Bir zamanlar her sabah ekmek almaya gidercesine yazardım. Ama mantıklı ama mantıksız, komik, gerekli, gereksiz vaya öfkeli. Yazardım. Şimdilerde bazı duygularımın içinde yeni matematikler keşfediyorum. Onlara hiç fark etmediğim hava akımları, bilmediğim yönlerden esen rüzgarlar diyelim. Evet, böylesi daha şiirli. İçimde daha önce hiç koklamadığım, tenime değmemiş  rüzgarlar esiyor. Nihayet kendini tekrar eden çarktan kurtuluyor gibiyim. Zaten bunun için yazmıyor muydum? 

Yaşamaya cesaret edemediğim tüm duyguları kelimelerle eskittim ben.

Dayım ölüyor, bahar da öyle güzel çiçekleniyor ki. İkisini yan yana görmek "işte Elvan'cım bak tatlım biz bütün bunlara, toplamına hayat diyoruz" diye şefkatle tınlıyor içimde. Evet, hayatta hepsi var ve aynı anda yaşanıyor. Birilerine hoşgeldin derken, bazılarının gitmesi gerekiyor. Peki benim içim neden bu kadar kalabalık? 

Artık taşıyamıyorum. Şaka değil, zaten son yıllarda zorlandığımı fazlasıyla hissediyordum, yakınımdakilere söylemiştim. Duymak istemediler. Kelimelerim, duygularım hep ağır geldi aileme. 

Şimdi bir seçim yapmak zorundayım. Ya ben, ya şimdiye kadar olan biten, içime kamp kuran herkes ve herşey.

Hala ormandayım. Fakat vaktim daraldı. Benim inancıma göre yeni bir karma yaratmadan seçmeliyim kendimi. Biliyorum başka şansım yok, ancak yetişkin olmayı becerememiş parçam öyle ürkek, o kadar döngüden çıkmaya hazırlıksız ki. Sonunda onu hop diye suya atmak ve yüzmesini dilemek zorunda kalacağım. Ben bir hain miyim? Kimbilir, belki? Ne önemi var? Öyle bile bile olsam, dayım bunu hissetmiyor. Ona göre onu çok seven ve üzerine titreyen yeğeniyim. Demek ki bir tane ben yok. Birden fazlaysa bu benler, sahici olan hangisi?

Pek çok davranışım ve seçimim aslı gibi ama asıl olan değil. Beklenen, alışılagelmiş, bana yapıştırılmış haliyle yaşıyorum hayatı, sürüklenircesine. 

Çok önce gitmeliydim diğerlerinden.

Beni uyandıran bu blogdaki yazılarım oldu. Kendime ekmek kırıntıları bırakmışım, birgün dönüp bakayım diye.... Yıllarca aynı şeyi yazmışım: yorgunum, haksızlığa uğruyorum, yazmak istiyorum ve komikliklerimle yakıcı öfkem arasında yaşam çemberinde bir suya, bir aleve sıçrıyorum.

Benim yogayla değil, sanatla uğraşmam gerekiyordu. Resim yapmalıydım. Yazık ettim ellerime. Belki babamı dinleyip piyano çalmalıydım. 

Bahar girdi takvimlere. Dün çiçekleri öpe koklaya yürüdüm evimin önündeki uçsuz bucaksız parkta. Sevinç doldu mu içim? Yok. Yine de gördüm çiçekleri, gökyüzünü, denizi, yeşili. Benim kalbim kör değil, benim kalbim çok kederli. Üstelik bilmediğim hayatlardan da bi dolu kederli.

İnsan olma deneyimi çok ağır geliyor bana. Zorlanıyorum. Uçuşan, hafif, bağımsız gerçek varlığımı özlüyorum. Sanki bir balığım ama demir  çıpa ile okyanusun yedi kat dibine mıhlanmışım. Halatı kesmesi gereken benim, farkındayım. Fakat bir balık tonlarca suyun altında, güneşin inemediği derinlerde tek başıma nasıl bir çözüm bulabilir? 

Küçük Kırmızı Bir Balık.

Bazen soruyorum kendime, "Elvan, sihirli değneğin olsa ve tam istediğin hayatın içine gidebilecek olsan, hadi git, nereye gidiyorsun? " diyorum. "Hadi gittin, orada olmayı düşle, mutlu musun?"

Değilim.... Beni en fazla üzen de bu, mutluluğum veya mutsuzluğum koşullarımla ilgili değil. İçimde birşey, derinimde. Muhtemelen bir tür ruh hastalığı kırılganlığım. İnsan kurumuş dala bakıp ağlar mı? Sonra da gidip hasta dayısına Bagavatgita'dan ilham veren, ona yolun güzelliğini anlatan güneşli birine dönüşebilir mi? 

Hangisi Elvan? Elvan kim?

Bir meczup, potansiyelini ortaya koyamamış bir kadın mı? Yoksa neşesi ve zekasıyla umut satan bir tacir mi?

Bazen kendimi çözümlemek için geç kaldığımı hissediyorum. Varlık sorununa fazla takıldığımı, aslında yaşıtım kadınlar gibi yirmi senelik evli, iki çocuklu olmam gerektiğini düşünüyorum. 

Yanlış yerdeyim hissi atmosferimi kaplıyor. Nefes alamıyorum. Dayım da alamıyor... Ciğerleri su topladı. Birlikte derin, sakin nefes egzersizleri yapıyoruz... Bunları yaşarken ona mı kendime mi nefesi hatırlattığımı gerçekten hiç bilmiyorum. Ciğerlerime dolan ölümün kokusuna gülümseyerek bahar çiçekleri çiziyorum resim defterime.

Ölüm varsa Elvan dokuz yaşında.

Gençken rahibe olmak isterdim. Sanki erkeklerle yaşanacak ilişkilerden başlamadan vazgeçmek istemişti kalbim. Hep uçsuz bucaksız yeşilliğe bakan yüksek bir kule hayal ettim. Tanrıya hizmet ederek, tefekkürle başlayıp bitecek bir ömür. Kimbilir belki öyle huzurlu bir hayattan atıldım Dünya'ya. Ya da çok böbürlendim ruhumun kudretiyle ve buralara gelip, mümkün olmayanı mümkün kılma kibrine kapıldım?

İkinci kahvemi aldım az evvel. Karanlık, yağmurlu bir İstanbul sabahından....


6 Mart 2024 Çarşamba

SO IT'S GOES*


 

Kendimle ilgili en merak ettiğim şey neden hayatla bu kadar uyumsuz ve tatminsizim? Her hissi doğum travmasına veya devamında yaşananların bıraktığı izlere bağlayabilir miyiz? Evet, tabii. Ama benim hissettiğim, en aşağıda sezdiğim daha korkunç, daha acıtan ve hırçınlaştıran birşey. 

En mutlu anımda, mesela bu sabah ağaçları öpe koklaya yürürken, öyle bir keder çöktü ki yüreğime anlatılmaz. Şimşek çakması gibi. Anlık bir zokayı yutuş ve uyanış!

Bazı geceler uçtuğumdan hiç bahsetmemiştim di mi? :))) Ailem okur da bu yazıları beni bi yere tıkar diye pek anlatmadım. Ama uçuyorum. Beden ağırlığımı bıraktığımı hissediyorum. Bir defasında açık havadaydım. Zar zor bir ağacın dalına tutunarak durdum! Çünkü hem deneyimin içindeyim ve hoşuma gidiyor, hem de bilinmezden aşırı korkuyorum. Bu hafta da oldu. Uçtum.

Benim ölümüm böyle olacak. Nerede ve nasıl elbette bilemem ama ruhum bir çiçek fırtınası ile alıp başını gidecek. Belki baharda. Doğa yenilenirken, ben de elbisemi yenileyeceğim. Hepsi bu.


*Tamino


3 Mart 2024 Pazar

TAŞTAN BALIKLAR




 

Mutlu muyum yoksa tedirgin mi belli değil. Garip bir his karnımda. Kesinlikle yorgunum, onlarca duyum arasından sadece bunu ayırabiliyorum.

Harun gelmiş. Yüzüne bakmasam da yanımdakinin O olduğunu biliyorum. Sorularım dizilmiş dilimin ucuna, sormuyorum. Bunca yıldan sonra cevapların anlamı olmadığını fark ediyorum. Bu gece İstanbul'da kalacak. Ama nerede? Teyzemi görüyoruz, saçları uzamış, halsiz "bende kalsın" diyor. Yas elbisesi mi üzerindeki?

Harun deniz kenarında üç katlı, sarmaşıklardan görünmez hale gelmiş binayı gösteriyor. Gece orada kalalım istiyor. İçimden terk edilmiş gibi diyorum, romantik ama kimseye iyi hissettirmeyecek bir seçim. Başımı göğsüne yaslıyorum. Hatırladığım duygu artık orada yok. Birden gökyüzüne kayıyor bakışlarım. Denizin üzerinde irili ufaklı balıklar uçuyor! Evet, uçuyorlar! Ve bu balıklar taştan!

Taştan balıklar.

Yakınımızdan geçen bir orfozla göz göze geliyor ve uyanıyorum.

Peki ben bu rüyayı nasıl yorumluyorum?

Teyzem, ölmek üzere olan kardeşinin yasını şimdiden tutuyor, saçları uzuyor... Kederi akıllara zarar. Dar bir yoldan geliyor yanımıza, ruhu dar, uykusu dar, nefesi dar bir yerden.

Harun peki? Dün gece günlüklerimi yırttığımı ve sıranın onun mektuplarına geldiğini seziyor olabilir mi? Belki? Ama büyük ihtimalle aklının ucundan geçmediğim gibi, bilseydi umurunda olmama olasılığı da çok yüksek. Kimse benim kadar takılmıyor geçmişin ağına. Ölmeyen ve aynı zamanda o hasretiyle yanıp tutuştuğu okyanusa açılamayan küçük kırmızı balığım ben.

Bugün yapabilir miyim bilmiyorum ama Harun'un mektuplarının da benden ayrılma vakti geldi. ( kendime soru: Harun'u bir günde terk etmiş ve asla affetmemiştim, peki mektupları niçin otuz senedir saklıyorum? ) Onlardan bir hikaye çıkar mı diye saklamıştım. Fakat gerek var mı sahiden? Kimi kandırıyorum ben? Hikayelerin hepsi bende, hücrelerimde değil mi?

Velhasıl rüya şunu söyledi bana: balıklar yüzmeli Elvan, onların taş kestiği gibi anları, hatıralarını dondurursan hayatın aç kalır, günah işlersin. Akışta kalmalı herşey, ardında kalmalı. Bırak artık!

Şimdiki zamanı yaşamamak günahtır!






2 Mart 2024 Cumartesi

ONÜÇÜNCÜ KABİLE

 

Merhaba,

Güzel bir hafta sonu olsun hepimize. Ben evdeyim, dayımla ilgili herşey yolunda giderse hafta sonunu evimde geçirmeyi planlıyorum. Yeteri kadar kahvem ve peynirim var. Takdir edersiniz ki, yalnız kalmanın da bir erzak çantasına ihtiyacı oluyor biz ölümlüler dünyasında.

Hadi güne entellektüel değeri de olan bir tatlı magazin haberiyle başlayalım. Sevdiğim yazarlardan biri sevgili yapmış. Gerçi ne zamandır biliyordum ama artık bi bağırmadıkları kalmış "seviyoruz uleyyyn!" diye. Çok hoşuma gitti. Darısı başımıza. Neyse sevdiceğine bi yakından bakayım instagramda dedim, iyi ki bakmışım. Meğer bu sabah bişi öğrenmem gerekiyormuş. Bir kelime: 

Mimophant!

İngilizce iki kelimeden oluşuyor, mimosa ( mimoza ) ve elephant ( fil )

Kendi duygularına narin bir mimozaymışcasına yaklaşan ama başkalarının hislerine duyarlılık söz konusu olduğunda derileri fil gibi kalınlaşan insanlar için yazar Arthur Koestler tarafından uydurulmuş bir kelime.

Ne güzel bir tesadüftür ki Arthur Koestler en sevdiğim kitaplardan birinin yazarıdır. Yani bir yazarın bu kadar güzel bir kelime uydurabilmesi ve kızı yaşındaki bir başka kadının da bunu ölümünden kırk yıl sonra anımsayıp bir postta derdini anlatırken paylaşması çok hoşuma gitti. Çünkü şimdilerde tam da böyle bir kelimeye ihtiyaç hissediyordum.

Empati, duyarlılık, kabalık, bencillik gibi kelimelerle demek istediğimi diyemiyor ve uzun uzun cümlelerle zihnimin içini kelime çöplüğüne çeviriyordum. Veee birden bire ortaya çıkan mimophant kelimesi tüm hislerime tercüman oldu. 

Onüçüncü Kabile en sevdiğim kitaplardan biridir, bana babamın kitaplığından transfer olmuştu. Malum o yıllarda Castenada, Erik von Daniken, Agatha Cristie gibi yazarlar babamın yaş grubundaki insanlar tarafından çok okunuyordu. Bunu da yıllar içinde arkadaşlarıma ebeveynlerinden kalan kitapları gördükçe anladım. O dönem yani 1968 gençliğinin yaşadığı yıllarda aslında bir uyanış yaşanmış. Fakat gizli eller hemen perdeleri çekmiş! Uzun bir geceye daha girmiş insanlık. Belki de bu sebeple neşesi bile keder barındırıyor o kuşağın.

Neyse artık elimde demek istediğimi demek için bir kelimem var. Dün Arthur Koestler'ın ölüm yıldönümüymüş. Babamla aynı ay, aynı yıl ölmüşler. Yani ölmemişler. Eğer biz inanmayı ve geniş zamanda bakmayı seçersek ne insanlar, ne de ortaya koydukları duygu ve düşünceler ölmüyor. Eğer ölmüş olsalardı   mimophant bana ulaşamazdı değil mi?

Mutlu olun, henüz buradayız, gitmedik.