21 Ekim 2020 Çarşamba

HİSSET VE GEVŞET





Babaannem öldüğünde Cunda adasında tatildeydim. Haberi aldığımda, saçımın tuzuyla bindim otobüse.  Camiye arkadaşlarımız gelmişti. Bir ara avlunun dışına çıktım. Değer'le beraber öylece kaldırımın kenarında durduk. O sigara içiyordu, ben de havanın   sonbahara geçişini kokluyordum.

On üç Eylül.

Gittikçe yaklaşan akordeon sesiyle dalgınlığımızdan sıyrıldık. Müziğin geldiği tarafta  üstü başı pek iç acıcı olmayan genç bir çift yaptıkları müzik ve yaşadıkları hayatla yanımızdan geçip gittiler... İlk nota ile son nota arasında belki sadece altı yedi dakika vardı. İçimdeki birşeyi de yıkayıp geçmişti sesler. Tertemiz gül bahçeleri koktu ortalık. 

Cenazeden anımsadığım tek ayrıntı akordeon sesi.

Dün, en bezgin halimle uyanmış ve hafta sonu salonun ortasına serdiğim defnedilmemiş ölülerimle ne yapacağımı düşünürken yine yumuşacık bir müzik sızdı evime. Ses salondan başladı, sonra yavaş yavaş mutfağı, banyoyu dolaştı. Müziğin hem sokağın, hem de kalbimin köşesinden dönüşünü takip ettim. Beklenmedik güzellik beni içinde bulunduğum zaman diliminden sıyırıp bambaşka bir yere fırlatmıştı. Sersemledim, hareketlerim tutuklaştı. Üzerimdeki kıyafete baktım. Ceketimi kaptığım gibi sokağa fırladım. Son dakikada cüzdanımdan yirmi lira almayı ve maskemi takmayı akıl edebilmiştim ama beni yaka paça dışarı döken duygu neredeydi?

Sesler iyice uzaklaştı. Apartmanın köşesini döndüm. Onları duyuyordum fakat henüz göremiyordum. Çok uzaklaşmış olamazlardı. Dört yol ağzındaki inşaatın önünde arabalar ve bir minibüs park etmişti. Müzik arabaların arkasından geliyordu.

Minibüsle arabanın arasından geçip, kaldırıma çıkınca ay yüzlü, gözlerinin içi ışıl ışıl olan genç bir kadınla göz göze geldik. Saniyeler içinde bakışlarımı kaçırdım. "Merhaba abla" dediğini duydum ve sanırım bende bir şeyler mırıldandım. Üzerindeki hırkanın cebine elimdeki parayı koydum. Yanında iki küçük çocuk vardı. Bir kaç metre ilerideki genç adama ilişti gözüm.  O da kadın gibi esmerdi. Onca yoksulluğa rağmen tıpkı kadınınki gibi aydınlık bir gülümsemesi vardı. Başıyla selam verdi. Ben mi? Onunla da kontak kuramadım. Gülümsedim mi, bilmiyorum. 

Onları ve sayılarından ve cinsiyetlerinden emin olamadığım, dört veya beş ufak çocuğu hızlıca ardımda bırakarak koşar adım eve döndüm.

Neydi bu?

Beni hızlıca evden çıkartan, var olan konfor alanımdan delice utandıran, ardından hislerimi göstermekten alıkoyan, gördüğüm şeye bakıp derinleşmekten çok ama çok korkutan şey neydi? Ne oluyordu bana? Neden bu kadar geri duruyordum hissetmekten? Üzülmek, gerekirse kaybetmek doğal değil miydi? Kalbimin yeniden derin bir bir duyguyla yanıp kavrulmak için çırpınması niçin hem en temel ihtiyacım, hem de en dipsiz korkumdu? Nerede korkuya teslim olmuş, sevgiden ve sevgiyle gelecek her deneyimden bu denli köşe bucak kaçar olmuştum? Kime, ne zaman kapatmıştım kapıyı da altından sızacak en ufak duygu kırıntısı beni dehşete sürüklüyordu?

Müzik uzaklaştı. Salonun ortasında uzanan ölülerimin yanına döndüm. Gülle gibi ağırlaşmıştı kalbim. Sürünerek yerdeki ceset torbalarının yanına uzandım. Gözlerim tavanda, sessizce mırıldandım, "ayak parmaklarını hisset Elvan. Hisset ve gevşet. Ayak tabanlarını hisset ve gevşet. Topuklarının matla temasını hisset ve gevşet... Cesur ol Elvan, bu sadece bir savasana, kalbini hisset  ve gevşet."

16 Ekim 2020 Cuma

KİMBİLİR... *







Katre idim ummanlara karıştım

Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Âlemleri kaç devredip dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Bâran ile yağdığımı bilirim
Alt'anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakır
Bilmem ki kaç kâtip ismimi okur
Kaç deftere kaç görüldüm kim bilir

Kaç âlet oldum ellerde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık olup binalarda yapıldım
Kaç yıkıldım kaç kuruldum kim bilir

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Bir def'a cennet-i âlâya girdim
Fakat nâra kaç sürüldüm kim bilir

Beni bir kaç kere nakl etti Hallâk
Külli şey'e Kâdir Feyyâz-ı Mutlak
Kaç kez kâse oldum kaç kerre bardak
Kaç yoğruldum kaç kırıldım kim bilir

Hikmet-i Yezdan'a karışmak muhal
Bazı nisa eyler bazı da rical
Bu kaçıncı kemâl kaçınc ı zeval
Bir Mansûr'um kaç dâr oldum kim bilir

Şikâr olup saydolundum tutuldum
Nice nice penbe olup atıldım
Dokundum tezgâhta halka satıldım
Kaç açıldım kaç dürüldüm kim bilir

Kaç kere süt oldum kaç kere ayran
Kaç kez davar oldum kaç kere kurban
Kaç kere memlûk olup misâl-i hayvan
Elden ele kaç verildim kim bilir

Kaç kez gezdim ehl-i dükkan elinde
Kul ne bilir her şey Sultan elinde
İlâç idim Hekim Lokman elinde
Kaç kurudum kaç karıldım kim bilir

Kaçıncı Âdem'in evlâdındanız
Kaçıncı âlemin bünyâdındanız
Kaçıncı fırkanın efrâdındanız
Anlatamam kaç bozuldum kim bilir

Gufrani

13 Ekim 2020 Salı

IHLAMUR

Gökyüzü delinmiş, içimdeki aklı selim delirmişse kime ne? Nasıl da umurumda değilsiniz dışarıdakiler. Dışımda estirdiği terör yetmeyip, içimde köy kuran sinsiler. Şişt size diyorum  And olsun yağan yağmurun her damlasına, yakacağım her birinizi hem de suyla!

Kalbimden ne geçiyor biliyor musunuz? Hani şu benim arka balkondaki ıhlamur var ya, gidip onu öpmek sonra da her bir yaprağını tek tek kurulamak istiyorum. Çünkü bu yazdan bana kalan en güzel şey onun gölgesi, kokusu ve balkonuma gizlice bıraktığı çiçeklerdi. 

Fakat çok çaresizim; bir ağaç nasıl sevilir bilmiyorum... Bir insan nasıl sevilir peki? Bunu bildiğimden de hiç emin değilim. Neyse, önce ıhlamuru öpeceğim, sonra sizi yakacağım.


 


Genç kadın, "Söylenebilecek her şey söylendi, hem de en güzel biçimde" dedi. Muhtemelen haklıydı, pek çok değerli eser okumamış mıydım? İçten içe imrenmemiş miydim?  Hatta Winterson iyi yazıyor diye bayram kartı karalarken bile elim titrememiş miydi? Haklıydı, o genç kadın  çok haklıydı.

Aynı zamanda, haksızdı. Çünkü en iyi kitaplar yazılmış, en büyüleyici kelimeler ard arda dizilmiş olsa bile, ben henüz yazmamıştım! Yani yazmıştım yazmasına da, bu işi bi tuhaf yapmıştım. Okunmasa da olur, okunmazsa azalır mıyım diye kibirlenmiş, kendi yazdıklarımı bile tekrar okuyacak yürekliliği gösterememiştim. Hem görülmek istemiş, yardım çığlıkları atmıştım, hem de köşe bucak saklanmıştım. Dürüst değildim şu yazma işinde. 

Dürüstçe yaşayamazken neyi dürüstçe yazacaktım ki?

Ne kadar da anlaşılabilir bir hal... Kendim diyerek sürüklediğim kalıba ettiklerim tartışmaya açıkken, hiç bilmediğim bir okura mı samimiyet, şefkat gösterecektim? 

Boşversene!

Şimdi keyifle, cesaretle kalemimi yarama bereme, etime derime, kanıma, iltihabıma batıra batıra yazıyorum. O kadar iyi geliyor ki bu yeni yazma, bazen hiç geçmez sandığım yaralarım iyileşirse ne yaparım diye panikleyip, gülüyorum.

Ama korkmayayım değil mi? Hayatta hepimize yetecek kadar aşk, ıstırap ve yara bere var şükür! 

Diyeceğim şu ki, yazdıklarımın nesi eksik diye düşüne düşüne bulamadığıma, çok kıymetli bir dostun yazı atölyesinde* yakalandım!  Öyle bir formül sıkıştırdı ki avucuma, parmaklarımı gevşetirsem uçup gider diye sımsıkı tutuyorum.

O halde şimdi ekranın arkasından çekiliyor ve gerçek bir metin için kanlı savaşıma dönüyorum. Bana şans dile!


*Pelin Özer



8 Ekim 2020 Perşembe

YAPRAK DÖKÜMÜ FIRTINASI

 





Bir kadın tanırdım eskiden, yaz gibi sıcacık,  kısacık saçları vardı. Her sabah ilk işi limonlu su içmek ve platin sarısı saçlarını bir avuç şekillendiriciyle Tanrı Şamaş'ın* ışınları gibi havaya dikmekti. Yüzünde yaramaz bir çocuğun masumiyeti dolanırdı. Kedileri, bitkileri  ve  ona insafsızca ihanet eden kocasını çok severdi.

En sevdiği mevsimin yaz olduğunu söylemiş miydim? Bu durumda tahmin edersiniz, en sevmediği de sonbahardı. Evi, iki yanı yemyeşil ağaçlarla süslü geniş bir caddenin kenarındaydı. Yaşadığı apartmanın en üst katında otururdu. Adeta bir gözetleme kulesini andıran balkonunda sabırla baharı ve yazı beklerdi. Tanıdığım en sakin kadındı. Onun için ilkbaharın gelişi yazın eşikte olduğunun müjdecisiydi. Ağaçların yapraklanması desen,  kalın kıyafetlerin sonu, bikini ve terliklerin özgürlük vaktiydi. Bütün yaz kelebekler gibi uçuşur, İnce beyaz gömlekleri, bol paça pantolonları ve çok sevdiği yeşil göz farıyla yaza çok yakışırdı. Ama yazın da kaçınılmaz bir sonu vardı...

Birgün, akşamüzeri saatlerinde balkonda oturmuş yavaş yavaş kararan gökyüzünü, rüzgarın önünde yuvarlanan simsiyah bulut öbeğini seyrediyorduk. Vakit akşam yemeği için erken, kahve için geçti.

Kollarını balkonun demirine yaslamış, çenesini de bu etten yastığın üzerine bırakmıştı.   "Elimden gelse dökülen yaprakları toplar,  sonra da tek tek yerine yapıştırırdım" diye mırıldandı.

İçim sızladı. Tek kelime çıkmadı ağzımdan. Tercih etmediği durumlar karşısında ne kadar inatçı, nasıl da inkarcıydı insan. Ne kocası tarafından  aldatıldığını hazmedebilmişti, ne de bunca yaşına rağmen mevsimlerin kaçınılmaz döngüsüne dair bir kabulü vardı.  Yaradılışımız böyleydi. Kavramak, kucaklamak, onarmak, tam da istediğimiz şekilde yoğurmak istiyorduk hayatı. Bazı şeylerin tamiri, telafisi olmasa bile şansımızı zorluyorduk. Metaforlar yaratıp, çaresizliğimize methiyeler düzüyorduk. Değişim ödümüzü kopartıyordu.

Tüm çabasına rağmen kocası gitmişti ve şüphesiz mevsim de dönecekti. Döngülerin en güzel yanı bizi defalarca başladığımız noktaya getirmesi değil midir? Keşke bunu görebilsek. Eğer bir an  görebilirsek  kesinlikle her defasında yeni bir şansımız olur.

Onunla başka bir sonbaharım olmadı. Farklı hayatlarımız, birbirine benzemeyen inkar ve kabullerimiz vardı. İlişkimizin tutkalı bakkaldan alınmış ucuz bir seloteypti. Komşuluk. Ben o mahalleden taşınınca arkadaşlığımız kendiliğinden sonlandı. Yine de, ne zaman rüzgarın önünde uçuşan kuru yapraklar görsem, balkon demirine yaslandığı an gelir gözlerimin önüne. Asla mümkün olmayacak bir şeyi nasıl da derinden dilediğini hatırlarım. Mırıltısı kulaklarımda dolanır ve o mırıltıya kendi iç sesimi de ekler benzerliğimizin fırtına takvimiyle uyumuna gülümserim.

Yarın yaprak dökümü fırtınası başlıyor. Ne onun ne de bir başkasının asla yerine yapıştıramayacağı milyonlarca yaprak bir kez daha ağaçlardan düşüp toprağa dokunacak. Eyvah öldü dediğimizde ufalanıp, yağmur sularıyla zemine karışacak. Biz daha ıstırabımızı, kederimizi dile getiremeden kar suyuyla güçlenip, binlerce ağacın gövdesinde yürüyecekler. Defalarca ve defalarca dönecek zaman. Bitti dediğimiz her şey yeniden başlayacak, başladı diye sevindiren de   er geç sonlanacak.

Kibir, öfke, kabullenememe ve daha nicesiyle yoğrulduğumuz hayat, biz hiç farkına varmadan onlarca, yüzlerce kez biçimlendirecek bizi. Beni,  seni, yaz kokan kadını. Hiç bir mevsimde bir öncekine benzemeyeceğiz, ama varlık daima devam edecek sonsuzluk dansına.


* Güneş Tanrının Akadca ismi.

NOT. 8-9 Ekim Yaprak Dökümü Fırtınası



5 Ekim 2020 Pazartesi

YAVAŞÇA ACELE EDİYORUM







Çok eskiden, tanıdığım ünlü bir şair vardı, İlhan Berk. Zaman zaman denk geldiğimizde birlikte yürürdük. Daha doğrusu onun günlük rutinine misafir olurdum. İlginç biriydi. Kasabanın kıyı şeridini teftişten kendisi sorumluymuşçasına her gün, hemen hemen aynı saatlerde tüm kıyı şeridini hiç telaşa düşmeden, tadına vara vara yürürdü.. Bazen Aleko'nun Kahvesi'nde otururken önümden geçerdi. Yanına gidip bölmezdim ayinini, sezerdim tek başınalığından aldığı keyfi. Onu ufukta kaybolana kadar izlerdim. Latince bir cümlenin bedenlenmiş hali gibi görünürdü gözüme; 

festina lente. Yavaşça acele et!

Beni ona mıknatıs gibi çeken en değerli şey, şiir ve resimden bahsederken aşk ve ciddiyetle titreşen kelimeleriydi. Üstelik aynı denize vurgunduk. Bütün bunları birleştirince paylaştığımız atmosfer değişirdi. Aramızdaki yaş farkına inat benden çok daha sıkı tutunuyordu hayatın aydınlığına. Sanata, doğaya  ve tabii aşka. 

Ona imrenirdim.

Beraber yürürken öyle ilginç bir şey söylerdi ki bazen, beni gerçeklikten, daha fenası anlattıklarından kopartır, kendi dünyama savururdu.  O sabah da her ne dediyse, La fontaine fabllarından birine gitmişti aklım. Pek çok insanın birkaç dakika sohbet edebilmek için kim bilir neler vereceği kıymetli bir sanatçıyla, gezegenin en güzel kasabalarından birinde yürüyüş yapıyordum fakat bilinmez bir sebepten ikimizi cadılar bayramında şeker toplamaya çıkan çocuklar gibi, tavşan ve kaplumbağa kostümü içinde hayal etmeye başlamıştım. 
Koskoca şairi ve kendimi o tuhaf kostümlerle canlandırmakta ısrar ettikçe içimden durdurulması imkansız bir kahkaha yükseliyordu. Elbette gülmüyordum ama dudağımı öyle bir ısırıyordum ki, kanatmak üzerindeydim.

Hayal dünyamda çoştukça coşuyor, bize birer kostüm giydirmekle yetinmeyip metaforlar yaratıyordum. Karakterlerimize dair ayrıntılar üşüşüyordu beynime. İki insan değildik artık, dağ tepe aşan iki yaratığa dönüşmüştük. Ben, tüyleri tutuşmuşçasına koşan, durduğunda bile yerinde zıplayan kızıl bir tavşandım. O, ağır ağır ama devamlı yol alan, defalarca zirvelere tırmanıp bayır aşağı yuvarlanmış bilge  kaplumbağa.

Festina lente nin beden bulmuş hali!

Aradan uzun yıllar geçti. Birlikte nice kıymetli sohbetimiz, bolca yürüyüşümüz oldu. Sonra araya benim o mavi kasabaya içimin kırıldığı yıllar girdi. Bütün o küskün senelerde ben olduğum yerde zıplamaya, o ise aydınlığa tutunarak üretmeye devam etti. Hiç telefonla konuşmazdık. Onu dünya gözüyle bir daha göremedim. Ancak ellerimi cayır cayır yakan büyük bir hikaye bıraktı avuçlarıma. Nicedir kasabanın dilinde dolaşan o tuhaf fısıltı, yolları, yılları aşıp, denizlerin arasından geçip kulaklarıma ulaşmıştı.

Koca koca kelimelerin, sabırla yaratılan resimlerin şairi, bir konuda fena gölgelemişti hayatın ışığını. Şüphesiz onun da pek çok başarılı insan gibi aç ruhlara cazip geldiği anları olmuştur. İnsandı.  Buraya kadarını anladım elbette. Ancak beni asıl yakan, kasıp kavuran, aşkla kırılan bir ruhun son sözleriydi. Şairin gidişi karşısında hissettiğim keder o birkaç kelime yüzünden alabora olmuştu. Tam yasını tutacakken, kadınca bir serzeniş tüm varlığımı titretti. Karıştım.

Yasımı denize bıraktım, titrememi şefkatle kucakladım.

Kasabada kulaktan kulağa fısıldanan rivayete göre uzun yıllar boyunca ona yol arkadaşı olan eşi kötü hastalığın pençesinde son zamanlarını geçirirken şairi odasına kabul etmemişti. "Onu affetmiyorum, görmek de istemiyorum" diyordu.  Her şeye yavaşça acele eden adam, hiç yılmadan onlarca kez sormuştu, neden, neydi affedilemez hatası? Özür dilemek istiyordu, eşini görmek ve ellerini tutmak istiyordu belki...
Nihayet nice sonra, yaşamın kıyısından bir ses gelmişti. Odanın derinliklerinden, çarşafın kıvrımından, bir kadının derin kederinden beklenen cevap "Onu koca bir hayat için affetmiyorum!"

Bu cümleyi ilk duyduğum an bastığım yere mıhlandım. Bir kez bile sohbet etmediğim ve artık hayatta olmayan bir kadın, üzerinde kamp kurduğum acımı görünür kılmıştı. Beni şaşkına çeviren kederimizin, hatta belki de kaderimizin benzerliğiydi. Ben de onun gibi sevdiğime görünmezdim. Tıpkı o kadın gibi sevdiğimi  affedemiyordum.

Ölümden ve aşktan bana kalan sınırsız karanlığın sabahında, çocuksuz ve sevgisiz geçen yaşamın tersten yazılmış satırlarında ona  tek  bir sözüm olabilirdi "seni koca bir hayat için affetmiyorum"

Bütün o metaforlar, sahil yürüyüşlerimiz, şiirler, resimler  demek bu  nedenle uçuşurmuş zihnimde! Biz ikimiz, o şairlerin şairi değerli insanla birlikte sahil boyunca neşeyle ilerlerken, içimde bir yerlerde evdeki bilge kadına bağlanmışım meğer... Bilginin ihtişamından kopuşlarım, sonsuz metaforlarda savruluşum hep bundanmış; geleceğime pusu kuran kederin sezgisiymiş. 

Yaşamlarımızın ana motifi, asıl olanı bizden  gizleyen tılsımlı bir örüntüsü var ben buna inanıyorum.. Doğru zaman gelmeden esas olanı göremiyoruz. İlk gençlik ömrün güvenli kıyılarından çekilmeden, bolca su yutulup ölümle koklaşıp, öpüşmeden o ana motifi sezemiyoruz. Ne zamanki eski günlerin anılarına bir görmezin parmaklarıyla dokunuyoruz, işte ancak o vakit dile geliyor sessiz kahramanlarımız. Onların kendine özgü duruşu, belli belirsiz gülümsemeleri ve havaya bıraktıkları derin dokunuşlarla nefes alıp vermeye başlıyor ve nihayet kendi gerçekliğimizde soluklanıyoruz.

Şimdilerde her aklıma düştüğünde o bir tek kelime dahi konuşmadığım, iki adımlık yola çıkmadığım kırgın kadının derin incinmişliği önünde şefkatle kapatıyorum gözlerimi. Elim gayri ihtiyari göğsüme uzanıyor, kalbim orada mı diye yokluyorum. Kulağım fısıltılarda, dikkatim örtülü olanda. 

Yavaşça acele ediyorum kalan ömrüm için. 






 

4 Ekim 2020 Pazar

YOL




"Elvan yolda olmayı sever"

Az evvel eski bir dostum beni böyle tanımladı. Annem "sence uyudular mı?" diye sordu.  O cevap verdi " Egemen uyumuştur ama Elvan uyumaz. O yolu sever."

Severim sahiden. Yollar kavuşturur. Yollar ayırır. Gitmek yolun gereği, tekrar buluşmanın mecburiyetidir. Bilirim. 

Çocukken öğrendiğim şeyler bütün bunlar. Yola çıkmak, bavul hazırlamak, niyet belirlemek.

Şimdi hepsi bitti. Gidecek yolum yok. Bavula koyacak eşyam bile yok. Yalnızca niyetim var. Cebimde, kalbimde, aklımda.. Her hücremde. Tek niyet, tek bir arzu.

Bu sabah yollara dökülmeden az evvel kedileri besledim. Kahvemi içtim. Balkonumun güzelliğine baktım. Hayal ettiğim her şeye sahip olmanın şaşkınlığıyla artık hiçbir özlemim kalmayışına burkuldum. Oysa biliyorum ki bu bir sevinç olmalıydı. 

Sabahın el değmemiş serininde, Erol Hocam'la yaptığımız tekne transferleri geldi aklıma. Çarşaf gibi denizde, bilinmezin ortasında yelken açmanın büyüsünü anımsadım. O zaman da rüzgar böyle tertemiz, kalbime kalbime eserdi. Hocamın rehberliğini, paylaştığımız yolculukları hiç unutmuyorum. Beni seferlerimizi yazmaya teşvik edişini, dergilerde görünce gururlanışını, yaptığım şapşalca hataları yelken kulübündeki ihtiyarlara göğsü kabara kabara, sanki kabahat değil de denizci olmanın şanındanmışcasına anlatışını nasıl minnetle hatırlıyorum. Beni sadece ben olduğum için, olduğum gibi, beceriksizliklerim, kırılganlıklarım, alınganlıklarımla sevişini hiç unutmuyorum. Kardinalleri, fenerleri, sığlıkları... Rusların yatına bodoslama bindirdiğim günü! 

Onun, hocamın,  bana gösterdiği şefkatle yaşamak istiyorum bugünümü. Yolda, yola inançlı. Kendime tutunarak. Benim benden gayrı kimsem yok.

29 Eylül 2020 Salı

NE Kİ YAZMAK?

 




Pelin Özer'den yardım istedim. "Bana yardım et, ben yazabilir miyim, yoksa bu boş, anlamsız, uzatmaları oynayan yıpranmış bir sevda mı? Eğer yazabiliyorsam yazmak, yok beceremiyorsam gelmiş geçmiş tüm kelimelerimi bırakmak istiyorum" dedim. Bunu ona, kendime, dağa taşa, kedim Theodora'ya ve bahçemdeki ıhlamura tek tek, bir daha bir daha söyledim.

"Yazı hayatının omurgası mı?" diye sordu Pelin. Ne güzel, ne kocaman  bir soruydu. Beni köşeye sıkıştırmak yerine kendime yakalanacağım bir patikaya sokmuştu aklımı.

O nicedir kaçındığım patikada yürürken, yazının hayatımın omurgası olmadığını, buna cesaret edemediğimi, yine aynı cesaretsizlikten ıskaladığım yüzlerce şeyi özlerken tutunmak için yazdığımı fark ettim. İkiye ayrılıyordu yazdıklarım; birinde okumalarım, yaşantıladıklarım, deneyimlerim, karşılaşmalarım, özlemlerim yani hayatın akışı öyle yükseliyor, o denli   duvarları yıkıyordu ki, kendi içime sığamıyor yazarak anlatmak, çoğaltmak merkezimden fırlayıp bolca konuk davet etmek istiyordum. Onlar da gelsin, onlar da duysun, hissetsin diliyordum. Dilek dilemeydi yazı. Dileğimdi. Görülmek, anlaşılmak ve paylaşmak isteğiyle yanıp tutuşmaktı. Şefkat, alkış ve daha ne lazımsa hepsini talep etmekti yazmak.

Bir de tüm bu görünür alemden uzak, göz kırpması kadar kısacık anlarda, kendimi hatırladığımda, o bilmediğim kaynaktan rüya gibi, sayıklama, esrime gibi gelen yazmalarım vardı. Çoğu kağıtla buluşamadan geldiği yere dönen, zihnimde akıp, bilinmezden gelip oraya dönen, nadiren kelimelere kavuşabilen üst bilincimin hediyeleri....

Semboller, sesler, hatıralar mıydı onlar? Kimdi bana şiir gibi fısıldayan varlıklar bilmiyorum.... Onların üzerime serptiği ışıltıyı kağıda götürene kadar yoluma olmadık engeller koyanlar kimdi peki? Beni yatağa çivileyen, her bir saç telimi yorgana yastığa düğümleyenler?

Koca bir hayattan geriye toplasan beş sayfalık şiiri varsa ömrümün, işte o engelleyicilere rağmen yazabildiklerimdir. 

Şimdi sen söyle Pelin Özer, yazmak dediğin şey tüm engellere rağmen yapılan eylem midir? Aklın kağıda dökülmesi midir? Yoksa o ikincisi gibi bir tür ruhsal esrime halinin kağıda kaçabilen sembollerini hale yola sokmak mıdır? 

Ne ola ki bu yazmak?





15 Eylül 2020 Salı

MELEKLER VE ŞEYTANLAR, KORUYUN BİZİ!

 




Şeytanlar ve melekler, karanlık ve aydınlık taraf. Biliyoruz buradalar, her an içimizde ve aynı anda etrafımızda. Çetin bir çarpışma yaşanıyor. Hepimiz hissediyoruz. Adını koyamasak da, çarkın dişlilerine bir şey sıkıştı, hissediyoruz.

Öyle değil mi?

Kimi sabahlar buzlu camın ardından sonu gelmez fırtınaları izler gibiyim; çaresiz, sessiz ve belirsiz. Bazen de tam ortasındayım bulduğunu önüne katan, ağaçları kökünden, düşünceleri zihinden savuran deli bir rüzgarın! 

Aç kalmak istemeyen ve sırf bu yüzden kan dolaşımını yavaşlatıp, derin uykuya yatabilen tüm hayvanlara imrenir oldum. Belli ki bu nedenle uzun uzun uyuyor, uzun uzun uyuyamadığımda da odamın karanlığında kımıldamadan durup, annemin "her şey geçti Elvan, hadi gel kahvaltı hazır" sesiyle kalkmak istiyorum yataktan.

Ama olmaz ki... İnsanlar kış uykusuna yatmaz, metabolizmaları dört mevsime uygun yaratılmıştır. Öyle mi sahiden? Bence bu konu yeterince araştırılmış değil. Hem zaten annem bizde yaşamıyor, yani kimse bana kahvaltı  falan hazırlamayacak...

Öyleyse bu sonu belirsiz kabustan nasıl uyanacağım?

Nasıl?

Kendime ayırdığım yoga vakti, başımı matıma koyduğum anlar, yüzerken, birazcık da yürürken huzurlu hissediyorum. Kımıldadığım an, bedenimde salgılanan hormonlar sayesinde azıcık da olsa döndürüyorum nefesimi, hayat enerjimi. Fakat hepsi bu. Durmanın zorluğunu hiç böylesine derin hissetmemiştim.

Hazinelerle dolu sulara tek başıma dalış yapıyor gibiyim. Heyecanlı ve güvenlik hissinden yoksun.

Bütün bunlar olup biterken dinliyorum, okuyorum. İnsan olmanın manası üzerine dalıp gidiyor, gittiğim yerde huzursuzlanıp, en olmadık hatıralara düşüyorum. Hayatın salınımı, rotası, halatı ve hatta mevsimi değişti... Dengede kalmak büyük beceri oldu bir saatten diğerine akarken.

Gözlerimi kapatıp birkaç derin nefes alıp verdikten sonra, penceremin önündeki ıhlamur ağacının nasıl da farklı göründüğüne hayret ediyorum. Onu aylardır seyretmeme rağmen sadece birkaç dakikada bile ışığın değişimini, yapraklarının bir mevsimden ötekine geçişini görebiliyorum. Tam şu an güneş ona uygun bir eğime gelmiş ve bütün bunları izlemekten, anlamlandırmaktan, en  önemlisi de onlarla bir olup akmaktan aciz insan.

Bugün söyleyeceklerim bu kadar. Sabaha benim gibi kendi kedine konuşma arzusuyla uyanmış yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim, gün uzun.

namaste

11 Eylül 2020 Cuma

ÇAYLAK FIRTINASI

 





 


Eylül ayındayız. Fırtına takvimine göre önümüzde Çaylak Fırtınası var. Ne yalan söyleyeyim eskisi kadar korkmuyorum şu fırtına işinden. Sebebi de gayet basit; ciddiye alıyorum.

Bir zamanlar ruhumu uçuran mevsimsiz rüzgarların artık olsa olsa saçlarımı havalandıracağını öyle iyi anladım ki. Üstelik o bile eskisi gibi olamaz. Uzun saçlı bir kadın değilim artık.

Yoga derslerine gitmeye başladığım ilk yıllardan yönlendirmeli bir meditasyon hatırlıyorum. Zihin izleme meselesinde epeyce acemi olduğum o senelerde en sevdiğim şey hocamın sesini takip etmekti. Onun sesi, bana iç sesime sağır olduğum zamanlarda yönümü bulmam için destek olurdu. O kadar pis bir şeydir ki insanın içsel rehberini duyamaması... Bu yüzden değil midir pek çoklarının olur olmaz şeyhlere, guru müsvettelerine kapılıp gitmesi?

Neyse, o gün çok acayip bir şey oldu. Varlığım, yani bu dünyada ve bu bedende geçici olarak bedenlenen öz benliğim, bambaşka bir formla karşımdaydı! Onu daha evvel de bir kez görmüştüm ama o zaman yüzü çatlamış toprak gibi kırış buruş bir ihtiyardı ve harika gülümsüyordu. Oysa bu defa en fazla elli kilo, ince uzun bir genç kadındı karşımdaki.

Karşımdaki? Zihnimdeki? İçimdeki?

Boşlukta yürüyordu. Havada! Dansçı gibiydi duruşu, kelebek ya da balerin gibi. Yüzünü net seçemiyordum ama bedeni ince ve hafif kaslıydı.

Yıllar içinde o kadını hep gördüm. Olur olmaz yerlerde çıktı önüme. Müzedeki heykellerde, romanlarda, bale seyrederken. Ama en çok şaşırdığım sirkteki trapez gösterisi olmuştu.

Birkaç kadın ipten ipe atlarken, bir tanesi de, bu çok iyi bildiği beden durumunu gözlerimin içinden,  benim içimden izliyordu! Artık bedenimin potansiyelini biliyordum! Hatırlamıştım! Deneyimlediği sporları, yükseklikle ilgili algısını ve daha neleri neleri anlamlandırabilir olmuştum!

Ben, bu beden ve bu hayattan ibaret değildim! Çok daha fazlasıydım!

O gün mat üzerinde yaşadığım kısacık karşılaşmanın hayatımda gerçek anlamda bir yer edinebilmesi yıllarımı aldı. Tıpkı göğsüme beton dökülmüşlük hissinin bir fil oturması falan değil, düpedüz bir fil ailesinin yuvalanması olduğunu anladığım gibi!

Kalbim. Kalbimden bahsediyorum. Elbette atıyor ve elbette bir şeyler hissediyorum. Ama derin derin değil.. Hislerim donuk, kesik, kopuk. Soluğum gibi. Halim tavrım insanı yalnız, öksüz bırakan cinsten. İşte şimdi tam buraları okuyorum. Ve bu defa o, öz benliğimin bedensel deneyimlerini anımsayarak, kelimelerimden değil, hareketlerimden okuyorum. Bedenimin fırtına takvimini iç haritamda deniz deniz, okyanus okyanus işaretliyorum. Sığlıklar, kardinaller ve şilepler arasından geçerken hayal gücümü baskılamak çok zor. Yine de hem kendim, hem de bu sulara meyledecek denizciler için işaretler bırakıyorum. 

Düşünüyorum da, evrendeki en büyüleyici, en dudak uçuklatan yolculuk insanın iç sularında ve tek başına yaptığı.

Jordan* gibi.

*Vişnenin Cinsiyeti, J. Winterson

4 Eylül 2020 Cuma

külli ve cuzzi






Bilirkişilerden biri dedi ki, "gezegenin bir sınavı var eyvallah da, bir de sizin sınavınız var..." Hımmm. Sınavı vermek için önce soruyu bulmak, okumak gerekir di mi? Peki soruyu nasıl bulacağız? "Dönüp dolaşıp tosladığın neyse soru da odur, sınav da dedi" zat-ı şahaneleri!

Benim meselem basit. Sorum  ve cevabım cüzzi ve külli meselesinde.  Ben nerede başlıyor ve bitiyorum, nerede akışla itişiyor, nerede eyvallah kafasına geçiyorum bunu görmeliyim. Soruyu buldum ya, sınav cepte sandım!

Nah cepte! 

Elli yıllık ego, onca yalanıp yutulan kitap, halledilmiş iş ve hepsine bir anda nanik? Yooo bu öyle insanın ha dediğinde geceden sabaha yoluna koyabileceği bir şey değil. Öyle bir hal ki, niyetle başlayan ve kimbilir belki de bu hayatta natamam olarak kalacak bir serüven!

Bildiğim, anladığımı sandığım şey ise şu, eksik parçalarımın bana doğru çekilmeye başladığı. Niyetim ve farkındalığım mıknatıs etkisi yarattı! Zorlandığım, tek başıma halletmem gerektiğini düşündüğüm bu derin meselemde yalnız bırakılmayacağımı sezdim! Benimle aynı yerden yaralanmış, dolayısıyla benzer şifalanma süreçlerinde olan insanlar var. Kedilerin birbirini temizlediği gibi,  birbirimizi iyileştirirken, bütündeki yerimizi, büyük ve küçük arasındaki uyumu görebileceğiz, bunu bildiğim an rahatladım.

Bu tek başıma olmama hali bana çok iyi geldi. Cüzzi ve külli meselesi bir hare gibi çevreledi başımı. Sorular anlamlandı, ilişkiler ve o görünmez iplikçikler daha bir görünür, yerini bulur oldu. Elbise değiştirir gibi değiştirdim umutsuzluğumla, kabulün yerini.

İrade, amaç, misyon, Adının ne olduğu da önemli değil. Hissettirdiği şey çok daha kıymetli. 
Diyeceğim o ki, bu sabah dün sabahın aynısı değil. Hiçbir sabah bir diğerinin aynısı değildi, sadece ben göremiyordum....  Her nefesin, her bakışın, her hareketin anlamı derinleştikçe, bir ömür birkaç hayatlık olabiliyormuş. Anlar birkaç ömürlük dopdolu yaşanabilirmiş... 

Tuzlu suyun gücü, kirpilerin selamı, kediler ve kimbilir daha görmeye hazır oldukça önüme çıkacak neler neler var şu ahir ömrümde...


19 Ağustos 2020 Çarşamba

ÇARK DÖNÜMÜ FIRTINASI*






 



BEN (FAITH)

Fırtınada yola çıkmışım. Cesaretim cehaletimden. Dünyaya gelmemek için çok direnmişim ama babamın duaları ve annemin azmi karşısında Cemaziye’l –i Ahir’in 11. günü atmosfere düşmüşüm. Yıl 1393.

Doğulu bilgeler doğum anındaki yıldızlar insanın kaderini belirler der. Buna pek inanmam. Fakat beklenmedik bir fırtınanın ortasında, feleğin çarkına sıkışmış ve kaderin dümenini tutmaya çalıştığım o dakikalarda, inançlarımı yeniden sorguluyordum. Kadere inanmaya başlıyordum…

Adım Fortunata. Yaşım 35.

Annem anarşisttir. Babam tüccardı. Sadece bir kardeşim var. Uzaklarda yaşayan benden gizli…
Çocukluğum, kendi iç denizlerinde çırpınan ebeveynlerimin sağa sola sıçrattıkları sularda, kayık yüzdürerek geçti. Bu yüzden denizciliğimin tarihi eskilere dayanır.

Kardeşim ve ben, boya kalemlerimiz ve masal kitaplarımızla, uçsuz bucaksız bir mandalina bahçesinde büyüdük. Öğrendiğim her harfe karşılık, boya kalemlerimi tek tek kaybetmeye başladığımda, kelimelerle de resim yapabileceğimi keşfettim. Sonraki yıllarda kardeşim bir sol anahtarıyla flört etmeye başladı ama o ikisi hiç bir zaman evlenmediler...

Kayıplarım daima keşiflerime yol açtı. Asla kaybettiğimin peşine düşmedim.

Zaman zaman evimize giren ve olur olmaz eşyalarımızı yürüten birileri vardı. Bir gün gelip babamı aldılar. O günden sonra ne boya kalemlerimden, ne de babamdan hiç haber alamadık. Onu bazen görüyorum ama rüya aleminde emirler çok açık: benimle buraya dönmesine izin yok. 

O beni görüyor mu?

Annem hala kendi iç sularında dalıp çıkıyor... Çok saçı var, kurutmuyor. Hasta olacak diye korkuyorum.

Aşk geçti üzerimden. Denizcilerin, değişen iklimlere güvenerek, yıllardır takvimlerde görünmeyen bir fırtınayı yok saymaları ne denli büyük hataysa, benim aşkı yok saymam da en az o kadar ölümcüldü...

Ve biri gerçekten öldü.

Baştan anlatıyorum:

Gün ışığında olimpik havuzlarda geçen hayatım, geceyle beraber karanlık bir okyanusa dönüşürdü. Karanlıkta yüzmekten çok korkardım. Bu yüzden, başıma taktığım şapkanın ampulünü gece boyunca hiç kapatmazdım. Tıpkı madencilerinkine benzerdi şapkam ama bir farkla; ben maddeye inanmam. Bu ampul benim ruh sigortamdı. Nasıl, bir deniz feneri yakınından geçen gemilere doğru mesajları göndermekle yükümlüyse, ben de ruhumu bu karanlık sularda olur olmaz tehlikelerden korumakla yükümlüyüm diye düşünürdüm.

O gece ampul söndü. Yedek pilim yoktu. Zaten hiçbir zaman da olmamıştı. Bazı şeylerin yedeklenmemesi gerektiğine inanırım; aşk gibi, hayat gibi. Yedekli yaşamak sürprizleri baltalar. Sürprizsiz hayat uzun bir uykudan başka nedir ki?

Bana doğru yaklaşanın kim olduğunu göremedim. Çok karanlıktı. Ama kokusunu aldım. Uzun süre önce, kapatıldığı kasadan firar etmiş bir kelime ciniydi gelen. Kulağımı yakan nefesiyle, aşk hakkında bir cümle fısıldadı ve kaçtı! Ruhumu ondan koruyamadım... Her kulacımda beni takip eden inatçı sözcüklerinden kaçamadım. Gün ışıyana kadar yanımda kaldı kelimeleri...

Yenildim.

Işıksız geceyi takip eden, zifiri karanlık aylar boyunca “bir çocuk doğurabilirdim” diye sayıkladım. Uykuya sığındığım kısacık zamanlarda o hiç tanışmadığım bebeği kokladım. Oysa benim sancılarımdan ölü bir aşk doğmuştu sadece...

Bu sabah, kucağımda o karanlık geceden kalan kelimeler ve üzerimde sarı mayomla güneşe teslim olmuş yüzüyorum. Başımda saçlarımı acıtan dar bir bone var. Balıklar kaçışıyor tenime sinen yalanın kokusundan. Kokuyor içimdeki kelimeler… Hemen çıkıyorum sudan. Çok utanıyorum balıklardan.

Kadınlar güneş kremi sürüyorlar kavrulmuş omuzlarıma. Annem şemsiyenin altına sürüklüyor çillerimi. Çocuklar kokumdan huzursuzlanıp, buruşturdukları yüzleriyle, usulca uzaklaşıyorlar benden. Neden?

 Hatırlıyorum!

Akşam oldu. Odamdayım. Gizli gizli takvime bakıyorum pikemin altında. Kardeşim bunu bir saplantıya dönüştürdüğümü düşünüyor ama kafasının üzerinde yağmur bulutuyla dolaşan talihsiz çocuk benim. O bunu hiç anlamıyor. Oysa takvim hala işliyor; önümde fırtınalar var... Hissediyorum!

Bugün Mevsimsiz Soğukların ilk günü. Hava durumu raporu okuyan kadın hafta sonuna kadar sıcaklar artacak diyor. Yüzü rahat, gülümsüyor. Onun içinde kokuşan kelimeler yok… Onu takip eden bir takvim de yok.

 Ne şanslı biri...

SEN (SORROW)

Adım bu benim. İsmimi o verdi. Ruhum zaten onun. Sadekarım. Doğduğum ve büyüdüğüm şehrin hikayelerine kulak tıkayarak, daha kötüsü içimdeki masala sağırlaşarak yaşamanın son noktasındayım. Babam çok hasta. Annem yıllardır Akdeniz’in eski bir liman kentinde sürgün.

Kırk bir yaşındayım. Ne Ali Baba ve Kırk Haramilere, ne de diğer masallara inanmam. Çark Dönümü Fırtınası nedir bilmem, ağzımdan çıkan kelimelerin koktuğunu da ilk kez ondan duydum.

Oysa sadece aşığım; hem altına, hem de altın saçlı kadına.

Karım bizi biliyor. Ona eski bir aşk hikayesi anlatmıştım ama sürmekte olanı gizledim. Şu an, klavyenin üzerinde dolaşan parmaklarıyla bana ses olan kadını seviyorum. Hep sevdim. O ise, benden kurtulmak için aslında bir tekini bile söylemediğim kelimeleri ekrana döküyor. Çaresiz izliyorum. Bana cesaretsiz diyor, sadakatsiz diyor.

Evet, ben bunların hepsiyim ve Aşık!

İki kış önce kapısına gittiğimde ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Ona göre sarhoştum, bana göre Bardül’aczin etkisinde... Önemi yok. Bildiğim tek şey; o gece, gün ışıyana kadar kızıl bir denizde yüzdü ruhum.

Lale mevsiminden Kırlangıç Fırtınası’na dek onsuz kalabildim. Uzun zaman, çok uzun bir zaman hayalinin gölgesinde, nefessiz uykulara yattım. Yüzüme dökülen saçlarını parmaklarıma doladım. O tuhaf gecelerde sırtıma batan çiviler mi vardı, yoksa sırtım dikenlenmiş ve bir kirpi mi olmuştum, hiç anlayamadım. Onun gözünde işe yaramaz bir diken yumağıydı varlığım, ne zaman yakınlaşsak canını acıttım…

Çark Dönümü Fırtınası’nda savrulduk! Başlatan bendim, bitiren O. Bevarih Rüzgarları’na teslim oldu hikayemiz. 306 gün geçti.

Aramıyor.

O (DESTINY)

Aralarına girmedim. Ben geldiğimde o yoktu. Varlığını hep hissettim fakat evimin çatısını uçuran o ilk fırtınaya kadar hala emin değildim yaşadığından. Doksan bir ay önceki Kırlangıç Fırtınası…

Hiç yüz yüze gelmedik. Ama bakışları hep kocamın gözlerinin içindeydi. Bazen beni oradan izlediğini hissederdim. Sanki alaycı bir ifadeyle gülümsüyordu. Kötü biriydi muhtemelen. Dedim ya, hiç tanışmadık.

Ne mi yapıyorum? Son on beş yıldır her sabah erken saatlerde uyanıp, oğlumla beraber yuvamızın duvarlarına sorumluluk tutkalı sürüyoruz. Bir yıl önceki Çiçek Fırtınası’ndan bizi koruyan da bu tutkal olmuştu.

Biliyorum, uzun zamandır üçümüz birlikte nefes alıyoruz; o, ben ve kocam. Artık düşünmüyorum. Çünkü kocamı seviyorum. Onu mutlu etmek için yıllardır bu madende en saf altını arıyorum. Bazen gecelerce uyumadan çalışıyorum. Fedakarlığım onu büyülüyor. Büyüyü hep taze tutuyorum.

Hayattaki tek arzum kocama, onun saçlarını unutturacak kadar parlak bir altın sunabilmek. Şimdi Soğuk Mevsimler’den geçiyoruz…

Yine gelecek hissediyorum.

BEN

Yedinin üç katı sessizlik… Hayatlarımızın tamamı bir tek ışıksız geceye hapsolabilir mi? Etten ve kemikten kafeslere kapatılan vahşi hayvanlar ne kadar zaptedilebilir? Uykularımı kaçırıyor, ruhumu kemiriyorsun.
Bazen biri ölmüş gibi hissediyorum. Sen ölmüşsün, ben ölmüşüm. Biz ölmüşüz. Her yalnız kalışımda, her canım yanışında böyle hissediyorum; biri ölmüş gibi… Hatta sanki tam da o anda ölmüş ve ben cesedin altında soluksuz kalmışım gibi!

SEN

Karımın madenden dönmesini bekliyorum. İşlemem için altın getirecek bana; parlak turuncu hazinem! Senin dönmeyeceğinden eminim. -Emin miyim? Yoksa umutsuzca diliyor muyum?- Hayaletimi içeri almadın… Gölgem reddedilişinin şaşkınlığıyla aylardır içine kapandı… İttiğin bedenim yalnız uyumuyor! Ruhumun yerini biliyorsun…

Takvimi boşver. Denize açıl. Bizi bul.

O

Biz ne yaşıyoruz emin olamıyorum. Sormuyorum. Benim olanı korumak dışında hareketsizim. Kramp girmiş kalbim ve solunum cihazındaki ilişkimle mutluyum. Evet, huzursuzum. Katil olduğumu fısıldıyor erguvanlar, ama kimi öldürdüğümü söylemiyorlar…

Ellerim titriyor.

Bazen gün ortasında uyuyakalıyorum. Rüyamda kızıl bir ormanda yürüdüğümü görüyorum. Ağaçların ruhları sarıyor etrafımı. Kiraz çiçekleri uçuşuyor üzerime. Ayaklarımın altında ezilmiş yabani çilekler var; kan gibi bulaşıyorlar bileklerime. Kırlangıç Fırtınası zamanıymış...

Onun nefesi var havada, gölgesi göz kapaklarımı ağırlaştırıyor. İyi biri olamaz. Hissediyorum!

BEN

Hayattayız; Çaylak Fırtınası’ndan hepimiz yaralı ve İncinmiş çıktık… Aşk mı bu boşluğun adı? Yoksa hiçliği anlamak için mi bu uçurumda sallanıyorum?

Benim adım Fortunata. Hayatımın tam ortasında kadere ve şansa inanmayı öğreniyorum. Ömrünü fırtına takvimine göre yaşamış biriydim. Şimdi, bu beklenmedik fırtınanın ortasında yanılgımla vedalaşıyorum. İçimdeki limana yaklaşıyorum.

Kitaplar teslimiyeti anlatıyorlar; direnmemeyi ve izlemeyi. Öğreniyor muyum? Bilmem. Gözyaşlarımı siliyorum, yas mevsimini uğurluyorum… Sırf, içinde kendinden iz bulabilmek için acımasız bir cerrah gibi kesip biçtiği kalbimin yırtıklarını  dikiyorum. İçimle uyumlanıyorum, rüzgarla uyumlanıyorum. Geçmişi çözüyor, geleceğe yer açıyorum…

Bazen kabuslar görüyorum. O geliyor; Sadekar. Elinde altından teller var, kolları tıpkı bir örümceğinki gibi uzun, elleri hızlı Bütün bedenim felç olmuş, gözlerine bakıyorum. Gözleri ellerine. Tuttuğu makarayla yavaş yavaş etrafımda dönmesine izin veriyorum. Teller bitip dönmeyi bıraktığında kımıldayamıyorum.

Altın kozanın tırtılıyım ben, asla kelebek olmuyorum.

SEN

Artık başka çarem kalmadı. Onun için savaşamam. Benim için savaşmasını isteyemem. Onu bizden korumalıydım. Özellikle de kendimden. Başka çarem yok ya da çare aramaya gücüm yok.

Bu hikayenin Yahudası benim, Yahyası O.

Az sonra uğruna savaşmadığım kadının, başka insanlarla yaşadığı hayatı seyredebilmek için buz gibi ekranın önünde olacağım. Senin sadece sezinlediğin ama asla emin olamadığın anlar bunlar. Buradayım, ekranın tam ardında, parmaklarının ucunda.

Kelimelerle hançerlediğin ölüyüm ben. Artık hayalet hikayeleri vakti!

O

Bir anlamı yok hayatımın. Ya da nihayet anlamlı. Ne zamandır fırtına takvimi dışında yaşıyoruz. Oğlumla birlikte sorumluluk tutkalını bütün kapı ve pencerelere bol bol sürdük. Buz gibi esen Poyraz dışında hiçbir tehdit yok yuvamızda. Hüsun Fırtına’sı sadece eski bir tarih ajandalarımızda.

Fırtınadan korkan aşığın altın limanıyım ben.

BEN

Devran döndü, Zilhicce geldi. Sonunda anladım. Bana biçtiğin rolü ilk günden reddetmiştim. Çünkü aşkı hassas terazide ağlatan, ağırlığınca altına satan sarrafsın sen. Senin terazinde birkaç gramlık bir et parçasıydı kalbim. 

Rüya:

Şişmanlamışsın, bedenin kocaman. Sana sarılamıyorum. Karaköy vapur iskelesinden Kabataş’a doğru yürürken sokaklar karanlık, liman kahvelerin kokusu ve seni ardımda bırakmanın keskin acısı var sol avucumda. Yavaşça parmaklarımı gevşetiyorum, dizlerimin bağı çözülüyor. Kuzey rüzgarı tutuyor elimden; saçlarını ağaçlara, gözlerini denize, imkansızlıklarla mühürlediğin her şeyi Altın Boynuz’un çamurlu sularına savuruyorum.

Gün Dönümü Fırtınası’ndan ellerim boş, omuzlarım hafiflemiş olarak çıktım. Hiç beklemediğim bir anda çağlar ötesinden gelen aşık, bana gerçek aşkı anlattı. Zamanın ezeli ve ebediliğinde göz göze gelmenin derinliğinden bahsetti. Beni hiçbir zaman sevmediğini anlamanın huzuruyla uyuyorum.

Sen, yedi denizin dibindeki hazinemdin. Ama sandığı açtım, usul usul üfleyen Kuzey rüzgarına bıraktım anılarımızı.

Zemheri Fırtınası’nda yitenlere armağan olma zamanın artık.

Zilhicce 1430



* Hiç bitmeyeceğini ve asla nokta koyamayacağımı sandığım bu hikayeyi, otuziki yıllık derin uykuma ve uyanışıma ithaf ediyorum.

14 Ağustos 2020 Cuma

KOKULAR



Bu haftaya damgasını kokular vurdu; kızlarla çıktığımız akşam İstanbul ve deniz kokusu doldurdum ciğerlerime. Aynı gece gelen ve odamı güzelleştiren muhteşem güllerin kokusu ise sabaha kadar burnumdaydı. Bugün de kış için hazırladığım domateslerin tırnaklarımın içine sinen kokusuna doyamıyorum... Ah bir de kardeşimden gelen şarabın kokusu efsaneydi bu hafta. Koklamaktan yutmak istemedim, o kadar diyeyim! Ve tabii sokaktaki tüm kokulardan mahrum kalmamıza sebep olan maskeler yüzünden ıskaladıklarımız var... İşte orası hazin...

Geçen yıl da çok ilginçti hayat, bu yıl da öyle... Geçtiğimiz Temmuz Ağustos aylarında ölümle, yasla hesabımı kesiyor, tüm yanlış anlaşılmaların temize çekilmesi için bana fırsat veren Ayşe'nin elini tutuyordum. Ayşe ateş içinde yandıkça, ona Kuzey Afrika manzaraları anlatıp, yanaklarını dolapta soğuttuğum gül suyu ile serinletirken, yıllarca alev alev yanan kalbimi de nihayet özgürleştiriyordum. Geçmişte ölüm vardı, odada ölüm vardı. Fakat bu defa ölüm normaldi, ölüm döngünün parçasıydı ve ölüm bir son değildi. Tıpkı aşk gibiydi ölüm, tıpkı mevsimler gibiydi; hep vardı, hep bizimleydi, hep biz idi....

Bu yaz, Seray ve salgın hastalıkla derin bir gaflet uykusundan uyandığım o uğursuz sandığım Temmuz akşamında, bu kez aşk için geçtim o daracık kapıdan. Oh dedim biliyor musun? Oh, nihayet aşk için hazır evim barkım dedim. Sonunda kendimi tutsak ettiğim şu amansız illüzyondan özgürleştim, akit içinde olduğum varlıkla helalleştim ve oh dedim. 

Sırf bu yüzden anlamlandı renkler, bu sebeple içime işler oldu kokular. İşte bu sebeple mis gibi domates kokan ellerimi hiç yıkamak istemiyorum. Beni gerçeklikten koparacak hiç bir şeye eyvallahım yok gelecekte. Ne ölüm, ne de aşk almasın gerçekliği. Acısı, kederi ve heybesindeki her saniyesi ile kabulümdür hayat, yeter ki bir daha kalbim donup kalmasın korkuyla, kalbim unutmasın döngüleri, kokuları tatları....

14.08.2020


12 Ağustos 2020 Çarşamba

ZİHİN EMEKLİ


Bunca sene ben sandığım zihnim, onun telaşı, korkuları, yapılması gerektiğini düşündüğü şeyler. Bütün bunlar meğer ne çok işime gelmiş.  Beni benden sakınan, hayatı  benden saklayan, kim olduğumu bilmeden rüzgara takılıp sürüklenmeme kıs kıs gülen şahane zihin!
Şimdi aylardır o her haltı bilip programlayan hesapçı, kitapçı zihim devre dışı! Elde var ruh. Nefes almakta acemi, geniş zaman nedir sorusuna cevap arayan, hayat denilen süreçte insan olma deneyimine  yabancı bir varlık!

Yazamıyorum, okuyamıyorum. Yoga falan hak getire. Malum seyahat edemiyor, hatta yaşadığım şehirde karşı kıyıya geçemiyorum. Evde kaliteli zaman geçirmekle övünen, kendi başına olmayı seven ben, azıcık daha zorlarlarsa bas bas bağıracağım gibi geliyor. Elim kolum görünmez iplikçiklerle bağlı sanki... Nefessiz kaldım günlerin, saatlerin ortasında. Evime, kabıma, hayata sığamıyorum.

Bir anlamda tutuklu gibiyim. Uykuyu da sevmediğimden epeyce zorlanıyorum.

Sahi siz? Akışa teslim, yeni düzene uyumlu olanlar, bunu nasıl başarıyorsunuz? Biri bana anlatsa,  bi dinlesem?

18 Temmuz 2020 Cumartesi

HUYSUZ



Virjin'in ölüm haberine uyandık bu sabah. Kimbilir kaçıncı tayin başka boyuta?

Bizim buralarda kalmak zordur. Hep bı gidesi vadır ruhlarımızın ama heyhat, akidler yaptık gelmeden evvel.... Varligimizi tıka basa umutla , ödevler, görevle donattık. Beş hayatlık aşk yukledik minicik kalplerimize ve hoplaya zıplaya geldik şeytanları yenmeye...

Aramızdan bazıları ne yaptı etti, genç yasta kasla goz arası, topukları kicina vura vura  goctu, gitti.

Biz kalanlar, öylece mıhlanıp bakakaldık kapılara....

Burada kalmak zordur. Buralı olmak desen o zaten imkansız... Bir varlık düşün ki sevgiyi  deneyimlemeye gelmiş, nasıl kucaklasin bunca şiddeti?

Er geç tayinimiz çıkar  elbet. İttir kaktir onu ardı taş çatlasa 70 sene.

İz mi?

İz ruj. Kırmızı, kan kırmızı, aşk kırmızı, kalp kırmızı ruj.

Virjin, huysuzlugu daha az, sevgide ve aşkta daha cömert bir boyutta bolca dans et inşallah.

Amin.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

CİNNETTEN CENNETE ADIM ADIM.





"Oğlumu uyurken öpüyorum, kulağına onu sevdiğimi fısıldıyorum" demişti bir anne. Annesiz büyümüş bir anneydi, sevgi sözcükleri boğazında düğümlenen, kalbi zamansız kaybetme korkusuyla dolu bir anne... 

Anlarım korkunun sevgiyi nasıl ezdiğini, bilirim.

Bu sene diğer yıllardan farklı değil. Ne pandemi, ne de benim bilinçaltım hayatı yenilemedi. Ne daha rahat nefes alıyorum, ne de daha mutluyum. Çözdüğüm bir şey de yok yaşananlara dair. Sadece kabullenme kısmında daha iyiyim. Payıma düşeni anlıyorum, yaptığım ve yapmadığım her hareketin, dile gelen ve gelmeyen her sözümün benim seçimim olduğunu  görüyorum. Olmuş olanın hayır ve uğuru, olmayanın da kendi içindeki güzelliği bana  ödül veya ceza değil, sadece hayat.

Fırtına takvimine inanırım ben, hayatımızın döngüleri gibidir fırtınalar. Kimi rüzgarın önüne katar varımızı yoğumuzu. Bazısı da sadece evin çatısını uçurur fakat içeride perde kımıldamaz...

Bu defa fırtınanın hakkını vereyim diyorum. Çatımı uçurup, hiç sorumluluk üstlenmeden yoluna devam edenler azıcık rahatsız olsunlar! Sonuçta insanım, hayatın attığı tokatları görmeyen birine en ağırından bir tokat da ben atsam elbette uyanmayacak, zaten ne haddime birini hayal aleminden çekip almak? Ama yüreğime oturan taşlar kuş olup uçacak belki? Belki içine keder yuvalanan gözlerim azıcık ışığa kavuşacak?

















5 Temmuz 2020 Pazar

UZUN YAŞAMAK



Kimse istemez bence. Daha elli olmadan, gidenlerin sayısı kalanların sayısına yaklaşmışsa, kim ister ki bu mutsuz gezegende daha  uzun yaşamayı?

Sevdiklerimin ölüm tarihleri, başka sevdiklerimin doğumgünlerine denk gelmeye başlayınca, bana verilen sürenin sonsuz olmadığına aydığım anlarından birini daha yaşadım. Çünkü ajandalar dürüsttür. Ajandaların hafızası güçlüdür. Ve biz insanlar yaşamı rakamlarla ölçüp biçmeyi severiz.

Bazen merak ediyorum, bir ağaç ilkbaharda yeşeren yapraklarını veya sonbaharda dökülenleri sayma ihtiyacı hissediyor mu? Ya da doğada bizim gibi gün gelip renk pigmetlerini kaybeden ve buna hayıflanan başka hayvan var mı?

Hiç hırslanmadım uzun bir ömür için. Hiç dünyaya kazık çakma derdine düşmedim. Maddi olana da zerre kadar eğilmedim. Ama hep sevdiklerimle yaşamak istedim. Hayatın mutlu mesut  bişi olmadığını keşfedince de değerli anları arttırmayı iş edindim kendime. 

Başardım da. Onlarca doğumgünü, ev partisi, akşam yemeği, yüzlerce kahvaltı sofrası hazırladım. Hepsini de seve isteye yaptım. Dünya ancak bu şekilde yaşanabilir bir yer oldu.

Kalan zamanımda da yapmak istediğim tam olarak bu; büyük sofralar kurmak, neşeli zamanlar yaratmak. Sevdiğim bir avuç insanla hayatı, ölümü, neşeyi, kederi ve gerektiğinde çaresizliği ve yası bile paylaşmak. İyi ve aydınlık olanı çoğaltıp, zor ve karanlık olanı bölüşerek kabullenmek.

Niyetler böyle, yani uzun yaşamak niyetlerimin içinde yok. Nitelik ve nicelik arasındaki tercih diyelim nitelikten yana.