25 Haziran 2011 Cumartesi

BİR AŞK VE ÖLÜMSÜZLÜK MASALI YAZMADAN GİTMEYECEĞİZ!


Sana yazmak kendime yazmak gibi bazen... Çok düşünme ne olur. Düşünmek her derdin devası olmuyor biliyoruz. Bu gece konserdeydim. Bilmediğim bir dilde, içine doğmadığım bir kültürün, kalbimin tam ortasına çöreklenen masalını dinlerken bir kez daha doğuya yakın yanımla keyiflendim. BİR KUYRUĞUM OLDUĞUNU VE BUNU HERKESTEN GİZLEDİĞİMİ HAYAL ETTİM DELİ DELİ:))
Bak sana ne diyeceğim iyi dinle...
Bir kere yaşamak veya ölmek meselesini unut. Vedaları ve merhabaları da... Mektup yazmakla olmuyor o işler inan bana. Eğer öylece halledilebilseydi ben çoktaaannnn bir kaç mektup yazıp gitmiştim buralardan. Bunu unut. Bir hayat yaz. İçinde aşk, içinde ölümsüzlük olsun. Yazalım. Bu topraklarda doğmuş olmak bir tesadüf olmadığı gibi, yaşadığımız iyi ve kötü herşeyin kesinlikle anlamı var. Bazen yaralarımızın sarılmasına izin vermemiz lazım... Bırak birileri tam canının yandığı yere dokunsun. Bırakalım o vazgeçilmez sandığımız katı kurallarımız esnesin. Çınar ağaçları örneğini hatırla... Fırtına çınarları köklerinden çekip çıkarttığında otlar sadece eğildiler rüzgara... ve bugün hala çayırdalar...*
Eğilmek zor... Bunu benden iyi kimse bilemez. Önünde eğilmediğim "aşk" üzerimden silindir gibi geçtiğinde elimde sadece yaşanmamış bir hikayenin taşıması zor yükü kaldı... KEŞKE YAŞAYIP YALANI DA, YALANCIYI DA GÖRSEYDİM... Bu gece Şahmaran'ın aşkını dinlerken, tüm göze alınamamış aşklar ve hayatlar için "tüh" dedim en gürültülüsünden. "Tüh be!"
Elde ne var peki? Kaç gün süreceği belirsiz bir ömür. Belki on ay, belki kırk yıl? Uyan, uyanalım ve hakkını verelim. Evini, yurdunu, düzenini, bildiğin her şeyi ve hatta gerekirse derini bile değiştirerek yaşamalısın kalan zamanı. Kartalı hatırla... İşte şimdi gaganı kayalara vuruyorsun.... Kanıyor elbet. Elbet yalnızsın yukarılarda... Kim değil ki?
Geçecek. Bu derin acı, bu hiç bitmeyecek sandığımız lanet de geçecek. Cesaret korkusuzluk demek değildir. Korkunun üzerine gitmektir, biliyorsun. Aptallar korkmaz. Korkmalısın. Sadece korkuya teslim olmamalısın.
Bana olan duygularını, konforu ve huzurlu mutsuzluğuyla takas edemeyen adamı anlatmıştım sana. Korkusu aşkına galip gelmişti... O baharın soluğu hala üzerimde biliyorsun. Yaralar geçti.. İz bile kalmadı. Ama gölgeler duruyor. Bazen aynaya bakarken yüzümü yalayıp geçiyor acının geri döneceği korkusu. Sonra sakinleşip, güne bırakıyorum kendimi... Derin acı, ölü dalga gibi canım, bitti sandığında yanılırsın... En huzurlu anında, en güvenli havada yakalar seni. Yapılması gereken bu endişeyle seyri berbat etmek değil, can yeleği giymek. Tutunmak. Bu gemide beraberiz. Daha keşfedilecek aşklar ve masallar var... Yemin ederim ki var.
Bugün Eda Lisa ile onun yeni çalışma masası hakkında konuşup çizimler yaparken ve kağıda ailelerimizin isimlerini yazarken Eda dedi ki: "işte bu bir aile defteri"
Baksana ya, beş yaşındaki bir prensesin ailesinden biriyim ben. Sırf bu bile ardımda veda mektubu bırakma hakkını alır benden, isteğim kalmaz gitmeye. Gidemem...
Düşün, seni buraya bağlayan hayallerini, seni kalbinin tamamıyla sevenleri düşün... Bugüne kadar bizi yalnızlaştıran ne varsa soyun. Ölüme çıplak gideceğiz zaten, korkma:)
Sana Şahmaran'ın, "insanın yılana ihanetinin masalını" yollayacağım. Tanrı bizi kendimize ihanetten korusun! Gerisi yalan. Yalan ki ne yalan!
Zor yok, zorlaştıran zihinlerimiz var. İlacımız bazen hiç ummadığımız birinin ellerinde... Bütün dikkatini önüne ver. Çek gözlerini dikiz aynasından. Gevşet ellerini, kasma artık omuzlarını... Çeneni ve dişlerini sıkma. Bak, şu dakika hayat güzel.
Beni düşün. Bu şehirde kalabalığın, ailemin, arkadaşlarımın ve onlarca meleğin ortasında sence ne hissediyorum? Evet senin kadar hasta değilim belki, ama inan en az o kadar dengesiz ve güçsüzüm. Umut dersen, her gün çok yüksek değil içimde... Barometrem kah fırtına, kah güneş diyor...
Bana veda mektubu yazma, hayallerini yaz olur mu? Ben hayatımda kimseye veda edemedim. Etmem. Hele ki sana... Kimbilir daha kaç hayat beraber olacağız... Yaz, ölümsüzlük ve aşk üzerine yaz. Hastalıkla yaşamayı öğrenirken, canının acısıyla kıvranırken içini temizlemekten vazgeçme. Aşk ve ölüm biz beklediğimizde değil, umudu kestiğimizde gelirler. Sen temizliğe başla, niyetinde ölümsüz bir aşk olsun. Efsanelere inan Süper Prenses. Bugün efsane dediğimiz yüzbinlerce hikaye, dün gerçekti. Bunu sakın unutma.
Sana Belkıya'nın pişmanlığını anlatacağım yakında... Şu hayatın tüm anlamını silip süpüren tek şey "keşkeler"... geride kalan keşkeleri bırakalım. Önümüzde başka keşke olmasın yeter.
Bu gece yağmur vardı İstanbul'da. Konser boyunca yüzüm, saçım hep ıslaktı. Bir an düşündüm, ya bacaklarım bir yılana dönseydi? O zaman inanır mıydı insanlar Şahmaran'a? İnanmasınlar boşver. Ben inanıyorum... Geçmişin tüm masallarına ve efsanelerine inanmasaydım, sana inanmadığım şeyler için ümit vermezdim.
Sana Belkıya'nın şarkısını yolluyorum:

http://www.youtube.com/watch?v=g1MQ0HkFFH8

Ağlattı beni biliyor musun? Henüz doğmamış peygamberini arayan bir adam Belkıya. Bir mezar başında karşılaştığı adam ona kendi hikayesini anlatmayı teklif ettiğinde, daha acı bir hikaye olabilir mi diye tereddüt ediyor... Ama vardı işte... Acı hep vardı ve olacak. Hayat ve aşk ve hatta ölümsüzlük de bütün bu acılara rağmen varlığını sürdürecek. Kadının biri yağmurun altında Belkıya için ağlayıp, acaba kuyruğum nerede diye düşünürken, bir başka kadın tıpkı bir yılan gibi boğacak sevdiğini... Ve dünya dönmeye devam edecek canım..

İyi geceler...



Osho açmadıysa bakınız C. Darwin Türlerin Kökeni, "... uyum sağlayan kalır, güçlü olan değil..."

HAYKO DİYORUM, NE DERSİN?


Her şey o kadar hızlı ki, bazen sana yazana kadar eskiyor klavye üzerinde... Önem sıraları birbirine karışırken, tüm koşuşturmasıyla hayatım devam ediyor. Fakat inan, bütün anlar eskisinden çok daha anlamlı. Yaşadığım her sabah teşekkür ederek başlıyorum güne. Yatağıma döndüğümde ise bir kez daha teşekkür ediyorum, tüm getirdikleri için... İyi ve kötüyü ayırmadan...
Sürüm sürüm sürünmeme sebep olan herkese, tüm kaybettiklerime ve tabii daima "hiçkimseye" teşekkür ediyorum. O olmasaydı, hayattan bu kadar vazgeçip, geri dönüşte bu kadar zevk alamazdım değil mi? ( dövme yaptıralım mı? : "öldürmeyen allah öldürmez!" ) Hani son telefon konuşmamızda yemek konusunda istediğini yiyememe durumundan bahsetmiştin ya, bir kaç zaman sonra istediğin şeyleri yiyebildiğinde eskisinden daha anlamlı olduğunu göreceksin. Uzun uzun ağzında tutmak, her lokmayı önce koklamak isteyeceksin belki... Kazanmak için kaybetmek lazım. Bunu da sırf edebiyat olsun diye değil, "kaybedenler kulübüne" gerçekten inandığımdan söylüyorum. Zira kazananlara bakıyorum da, daha iyi bir yerde değiller inan. Boş zaferler, yalnız zirveler... Kalbi aç, gözü aç, saygıdeğmez hayatlar... ( malları mülkleri onları sıcak tutuyor mu, ya da kefenlerinde cep olacak mı inan merak ediyorum. Veya azrail geldiğinde ona ne küstahlık yapacaklar dersin? )
Of çok ciddi oldu bu söylediklerim. Bak ne karar verdim. Evleneyim diyorum. Kiminle diyeceksin, onu da buldum. Hayko Cepkin'le! Gerçi biraz küçük benden ama yaşlı kadın kocasını zengin eder derler. Hem ne var ya, adamlar kendilerinden yüz yaş genç kadınlara talip oluyorsa, ben neden Hayko ile evlenemeyeyim? Akıllıyım, sevimliyim hem kıskançlığım falan da yoktur. Gerçi bir kilise-camii karmaşası olacak ama onu da çözdüm: Ayasofya'da evleniriz. Böylece isteyen istediği tarafa dua eder:))) Nasıl? İş Hayko ile tanışmaya kaldı artık. Bu ara ne istesem oluyor biliyorsun. Haftaya Hayko abinle çekilmiş bir fotoğrafımızı görürsen şaşırma:)))
Ayrıca bak nasıl kendiyle barışık ve kuralsız bir adam, Penti reklamında bile oynamış. Gelecekte yavrularımıza, hatta galaksideki tüm evlatlara anlatabileceğimiz on numara bir hikaye!
Haa unutmadan, sana düğün şarkımızı da yolluyorum. Gerçi Hayko'ya sormadım ama itiraz etmez herhalde: http://www.youtube.com/watch?v=fQ26nqyLc0M&feature=related

23 Haziran 2011 Perşembe

SÜPER PRENSES İYİ GECELER....

Konuşamadık bu akşam... Olsun:) Ararım ben seni yarın. Zaten kalbim durmadan numaranı çevirip duruyor. Birkaç saatte bir "aloooo" diyorum sana, duymuyor musun?
Şımarma ama:)))

PRENSESLERİM HAKKINDA...

Nicedir güzel şeyler yazamadığımın farkındayım. Victor'un beni yarı yolda bırakması, ardından uzaklardaki Süper Prenses'in yolumuza çıkan beklenmedik sürprizi.. Benim bacağımın protestosu... Vesaire vesaire...
Fakat aslında hayat o kadar umutsuz değil... En büyük prensesim bu yaz sonu nişanlanıyor. Nişan elbisesi aldık bile! Canımın içi Aysel'im evlenecek! İnanılır gibi değil.. Bir diğeri seneye mezun oluyor ve en küçük iki tanesinin bu Pazar ilk gösterileri olacak!
Ayrıca yaz okullarımdan birinde öyle güzel bir hediye ile karşılaştım ki bir kez daha meleklerin varlığına inandım.... Tam bir yıl önce bizim ashrama gelen küçük bir kız vardı. Annesine "yeter ki derslerime gelsin, para istemem" demiştim. Getirmediler. Dün onun anaokulunda derslere başladım. Zeynep nihayet benim öğrencim artık. Buna deliler gibi seviniyorum. O çocukla çok güzel dersler yaşayacağımıza eminim...
Hem tekne partisinin güzelliği sayesinde boğazla barışmam da bu yazın hediyesi oldu bana. Aaaa bu arada favori kız çocuğum Aslı'cım evleniyor 2 Temmuz'da! Veee yıllar sonra yeniden gelin çiçeği ve nikah şekeri yapacak olmak beni havalara uçuruyor. Yeni başlangıçlar ve temiz sayfalar için emek harcamak, şu dünyada en sevdiğim şey...
Aslı'nın uçuş uçuş şekerleri yakında fotoğraflanıp paylaşılır elbet. Bugün sadece tekne partisi fotoğraflarını ekleyebildim. Bakalım Eda Lisa ve Leyla Nora'dan ne kareler gelecek Pazar günü... Bazen bu çocuklara sevgimin büyüklüğüne inanamıyorum... Sanki hayatımı isteseler hiç düşünmeden verecek kadar seviyorum onları. İyi ki anne ve babaları ile tanışmış, onları dost seçmişim :)) İyi yatırım doğrusu!
Bugün çevirilere devam.... Ders yazmaya devam... Akşama doğru şehir dışından önemli bir misafirim olacak. Onun dışında hayat her zaman ki gibi sepetinde en taze ile çürük çarığı yanyana doldurup, giriyor koluma usulca.. Ben de taşımaya devam ediyorum gücüm yettiğince:)

21 Haziran 2011 Salı

EKİNOKS?

Bugün olanlar sence tarihle mi ilgili? Bence olabilir. Gece gündüze, iyi kötüye, güzel çirkine eşitlenirken kimbilir sen ve ben, birbirimize bebek adımlarıyla yaklaşırken, içimizde neleri eşitliyoruz hiç düşünmeden, hesaplamadan ve fark etmeden...
Bir yolculuğumuz var, bunu anladım. Sen de anladın. Sadece nereye, ne zaman bilmiyoruz.. Boşver yahu, vakti geldiğinde öğrenmeyecek miyiz nasıl olsa? Biz yolun çoğunu yürüdük, artık aynı gezegende, aynı gökyüzünün altında uyandığımızın farkındayız. Ve ikimiz de biliyoruz ki bu az şey değil... Birini fark etmek, onu fark ettiğine şaşırmak, şaşkınlığında selamlaşmak az şey değil... Heyecanlı mısın dersen, daha çok meraktayım. İçimde bir gülme isteği ve dudaklarımı kocaman bir kahkahaya açmaktan çekinen korkularım var. Oysa güldükçe güleceğimi biliyorum, tıpkı ağladıkça ağladığım gibi..
Bak bakalım içine, bana doğru minicik adımlarınla gelirken neyi eşitliyorsun gönlündeki kapta?

SONSUZLUĞA AÇILAN KAPI


Gözleri iyi görmeyen adam bir gün kapısının anahtarını kaybeder. Küçük ve eski kulübesinin dışındaki bahçede yana yakıla anahtarını aramaya başlar. Anahtarının küçük olmasından kaynaklı tüm çabasına karşılık onun bulamaz. O sırada yoldan geçmekte olan genç bir kişi gözleri iyi görmeyen adama yardım etmek ister ve ne aradığını sorar. Adam: "Anahtarımı düşürdüm, onu arıyorum" deyince, ikisi birlikte aramaya başlarlar. Ama yine çabaları bir netice vermez ve anahtarı bulamazlar.

Bunun üzerine, delikanlı işleri kolaylaştıracağını düşünerek, adama anahtarı bahçenin hangi bölümünde düşürdüğünü sorar. Amacı özellikle o bölümü araştırmaktır. Ancak gözleri iyi görmeyen adan şu cevabı verir: "Anahtarı burada değil, bahçenin arka tarafında düşürdüm." Delikanlı iyice şaşırmıştır, "O halde neden bahçenin bu tarafını araştırmaktasınız, anahtarı burada blamazsınız ki" der. Adam şöyle yanıt verir: "Evet ama benim gözlerim pek iyi görmez. Arka bahçem çok karanlık, bu nedenle kaybettiğim anahtarı bahçenin aydınlık olan tarafında arıyorum" der....





Bu hikaye çok önemli bir noktaya değinmektedir. Kişi sıkıştığı madde dünyasında sınırlarını genişletebilmek, aradığı mutluluk ve huzuru bulabilmek için çıkış kapısını ve anahtarı aramaktadır. Anahtarı ve sonsuza açılan çıkış kapısını sadece aydınlıkta, görünende, bilinende bulabileceği beklentisi ile arayışlarını dışarıda sürdürmektedir. Ancak çıkış kapısının dışarıda değil, içeride bilinçaltında olduğunun farkına varamadığından çabaları sonuç vermemektedir...
İçerideki sonsuzluğa açılan kapı bilinçaltımızdır. Kapı, kişinin kendi gerçeklik dünyasında göremeyeceği ve erişemeyeceği bir boyutta gizli durumdadır. Kişi, zihin dalgalarını belli bir seviyeye indirmeden çıkış kapısını görme veya hissetme imkanına sahip değildir. Kişi ancak bilinç ve farkındalık gelişimi için reiki, yoga, meditasyon gibi öğretilerle nefe ve düşünce kontrolü oluşturmayı öğrenerek zihin dalgalarını istenilen seviyeye ayarlayabilir.
Kapının normal olarak gözlenebildiği en iyi durum, uykuya dalmadan az önceki uyku uyanıklık arası oaln andır...

20 Haziran 2011 Pazartesi

AH AMY AH!

Amy içip dağıtmış... Şimdi bizim Muse kahrolmuştur üzüntüsünden. Nicedir Amy görecek diye sevinçliydi. Hani neredeyse mutluluğunun biricik sebebiydi bu konser. İnsan ancak SEVGİLİSİNİ bu kadar bekler ! Neyse, bir bardak su içilecek üzerine besbelli...
Zaten Amy ne yaptığını bilse, hiç Muse'u bekletir miydi? Neyse canım, belki kısmette hatunu Londra'da izlemek vardır? Zaten ben Amy değil, Elton bekleyenlerdendim. Gerçi ona bile zahmet edip bilet almadım. Zira hayalim bana nehir kıyısında özel bir konser vermesi:))))
Neyse, yoğunluğu P.tesi gününden belli olan bu sıcak ve bunaltıcı hafta ile ne yapacağımızı doğrusu pek merak etmekteyim. İnşallah korktuğum kadar acılı olmaz. Özellikle bu havada Levent'e gidip gelmek fikri pek bir bunaltıyor şimdiden. Keşke metro bizim evin önünden kalksa!
Neyse, :) Niye sabah sabah gam ettim ki şimdi, ben nasıl olsa havuza gideceğim di mi?

18 Haziran 2011 Cumartesi

HİÇBİR ŞEY İÇİN PİŞMAN DEĞİLİM, SADECE WHISKY DEN ÖZÜR DİLERİM...

Şahmaran efsanesi nicedir gönlümdedir. Nereden girmişse girmiştir kulağıma ve kuluçkadadır o zaman bu zaman... Yılanlardan korkmak veya korkmamakla ilgili hiç düşünmemiş olan ben, aslında için için, neden bizi soktuklarını merak ederim. Başka meraklarımda vardır. Mesela kertenkele gerçekten yılanın ninesi midir? Yılanlar bir gün öc almak için insanoğluna toplu saldırı düzenleyecekler mi? Yoksa saldırı onların bilgeliği olacak ve biz utanacak mıyız? Yılan nasıl bir kabahat işler ve bacaklarını kaybeder? Ejderhalar ve yılanlar soyağacının hangi noktasında ayrılırlar?
Sorular cevaplarına kavuşmak için bazen uzun yıllar beklerler... Sonra bir peri kızı gelir ve eteklerinden sorunun cevapları dökülür... Dün benim hayatımda öyle bir gün oldu. Dünyalar güzeli bir Zaza kızı bana Divanyolu üzerindeki bir medrese avlusunda insanoğlu ve yılanlar arasındaki efsaneyi anlattı. Ona ninesinin, ninesine de muhtemelen kendi ninesinin anlattığı, yolları çatallanıp, Asklepios ve hatta Hipokrat ve daha bilmediğim nice tanrı/kahramanla benzeşen, ama özünde hep o en naif, en yalın mesajın olduğu masalı...
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın, padişahının av merakına kurban giden kellesinin kanı hala canımı sıkarken, insanın aç gözlülüğü ve ihaneti üzerine bu toprakların tüyleri diken diken eden öz be öz masallarını dinlemek, fondaki ney... Ben bu şehrin sürprizlerini seviyorum. Hayatın bana durup durup verdiği zamansız hediyeleri, gerçeklere meydan okuyan yüzyıllara yenilmemiş masallarını seviyorum.
Haaa whisky meselesine gelince... Bu mistik gün Galata'da ney dinleyerek bitti ya da eve gidip yatağa uzandım ve rüyama Şahmaran'ı davet ettim sanıyorsanız yanıldınız... Boğazdaydım. Dostlarımla beraber Ay manzarasının, anın, bu anın gelecek yıl tekrarlanıp tekrarlanamayacağının belirsizliğinin yarattığı biricikliğin, eşsizliğin tadını çıkartıyordum. Ben bütün bunları yaparken Şahmaran hala içimde geziyordu... şehrimin dehlizlerinde, yeraltının tüm bilgeliğini koynuna saklamış, usul usul süzülüyordu. Bunu hayal ederek içtim, eğlendim. Bunu çocuklara nasıl anlatsam diye yüzlerce tilki gezindi durdu kafamda:)
O kadar içip eğlenince de whisky içine katılan elma suyuna ses etmedim. Sabah farkına vardım edepsizliğimin! Whisky gibi kutsal bir içeceğe meyva suyu katılır mu hiç? Affet beni whisky, Şahmaran beni benden aldı!

15 Haziran 2011 Çarşamba

HAYATIN DÜMEN SUYU ÜZERİNE FARKINDALIKLAR

Uzun zamandan sonra dümen tuttum Propontis* sularında. Su beni özlemiş mi bilmem ama ben onu çok özlemişim...
Sabah Ateş'le konuşmamızın üzerinden sadece 40 dakika geçmişti ki, giyinmiş, meyvaları ve lazım olup olmayacağını bile bilmediğim ıvır zıvırı çantaya doldurmuş, marinaya ulaşmıştım. Hani ancak "imdat "dese biri bu kadar hızlı olunabilir!
Mazottu, halattı derken işte çıktık bile! İlk hedef Kınalıada. Zamanımız az olduğu için yelken basma şansımız yok. Zaten yelkeni dolduracak hava da yok. Hani hava olup, zaman olmasa daha çok üzülürdüm!
Bundan sonrası klasik bir transfer macerası Yalova'ya kadar. Tabii Yalova'nın balta girmemiş marinasındaki balta güvenlik görevlisi ve marina kıyısındaki nezih çay bahçesi ( nefis bir köftesi ve evsiz genç çiftler için gözlerden ırak "aileye mahsus" konumuyla bizleri büyüledi:)) başlı başına, İstanbul'dan bir kaç kilometre ötede bile ne kadar farklı hayatlar olduğunu gösteren ilginç yazı dizileri haline getirilebilir.
Yalova'da genç olmak belli ki zor... Köfte ekmek ve gazozla bu işler ne kadar yürür insan ister istemez merak ediyor... Sonra da peki bizim oralarda nasıl yürür diye düşünüyor... Hatırlayamadım. Kendi onyedi yaşım, yüz onyedi deniz mili uzaktaydı sanki... Hem o zamanlardan bu zamana bizim kentte çok şey gibi ilişkiler de değişti, oysa eminim Yalova'da annesi nasıl ve nerede ne yaptıysa şimdi kızı da aynısını yapmakta. Daha mı iyi acep? Bu soruyu da bilemedim!
Neyse, benim derdim dümenle ve ardımız sıra bizi ham yapacakmış gibi, üzerimize gelen bulutlarla oldu.
Önce dümen tuttum. Nicedir paslanmış olan ellerimin altında on parmağımla dümene dokunup, önce her zaman olduğu gibi kendisine yeke muamelesi yaptım ve sonra "haaaa bu dümendi dimi" diye toparlandım. Cihazlar zaten gidilecek yeri gösterdiğinden, hava da hiiiç kımıldamadığı için bacaklarım izin verdiği müddetçe dümeni elimden bırakmadım. Bu defa egom daha zayıf, haz alma miktarım daha yüksekti. Dalgalarla mücadele noktasında bıraktığım dümen, bugün uzlaşmacı ve hafif kalmıştı ellerimde. Sevdim doğrusu, hırpalanmamak hoşuma gitti.
Dümenle vedalaştıktan sonra teknenin kıçından bacaklarımı suya sarkıtmak istedim. Kaptan Ateş Bey kardeşim olur dediler. Pantalon paçalarımı sıvadım ve sallandırdım kendimi aşağıya. Önce suyun ferahlığı, ardından Jaws ve benzeri çocukluk korkularım hızlıca bacaklarımı yalayıp geçtiler. Geriye sadece önümde uzanan dümen suyu kaldı. Öylece baktım. Bu köpük köpük güzellik, sadece şehir hatları vapurunda, özellikle de gün batımında Karaköy'den Kadıköy'e gelirken gözüme takılırdı. Ama yelkenlide gözlerim hep önde olurdu. Hiç dümen suyuna bakmamıştım... Şimdi dümen otomatik pilottaydı. Bu yüzden de mükemmel bir karayolu gibi, hiç yılan yapmadan usul usul yatağında akıyordu. Peki hayatı otomatik pilota almak mümkün müydü? Ya da kendi hayatımda dümeni bırakıp, gözümü dümen suyuna dikktiğimde ne görüyordum acaba??
Ey zihin, neyse ki getirdiklerinle seni kovalamamayı da öğrendim!
Kendi hayatımın dümeninden kalkıp, ardımda bıraktığım dümen suyuna baktığımda uzun ve bol kıvrımlı bir yol görüyorum. Aklımın kalbime, kalbimin aklıma yenildiği nice viraj, nice trajik an. Sonunda bibirlerine küstüklerindeyse, içimde hiç yaşam enerjisi bırakmayan bir hal. Gördüğüm bu sadece. Oysa aklın zaferleri değil miydi bizi mutluluğa taşıyacak olanlar? Ne oldu? Olmadı.. Sadece kalp dediğimizde ne oldu? Denize küsen denizci gibi, aşka küsüp, çöle taşındık. Sonuç?
Dümen suyuna bakmak hikayesi devam ederken, bulutlar peşimize düşmüştü. Öyle bir hal oldu ki o koskocaman bulutlar pars gibi ağzını açıp dümen suyunu, dümeni, hatta bizi yutacaktı sanki. İşte gerçekte olan da buydu aslında; pars önce geçmişi, sonra anı ve en son geleceği yutacaktı. Peki ben ne yaptıım? O tam geçmişi yutup, yalanırken, kaçırdım tekneyi hayallerimin denizine. Pars dağıldı, bulutlar yeniden şekillendi... Bunu seyretmek bana on numara iyi geldi:)
Sadece, bacaklarıma değen su, aklımın kıyısında köşesinde kalmış çalı çuprpıyı da temizledi... Gürül gürül, tenime çarpan zerrecikler, içerideki tembel damarlarıma da hayatı anımsattılar. Onlar da kımıldadı sanki. Hayat bulaşıcı mı ne?
Dümen tutmak kadar, dümen suyuna da bakmak lazım. İnsan ancak bu şekilde nasıl bir dümenci olduğunu anlayabiliyor. Bazen hayatı otomatik pilota alıp, ardımızda bıraktığımız zamana alıcı gözüyle bakıp, onu öğütüp devam etmeliyiz. Hazmedilememiş tüm hikayeler hastalık sebebi. Bugün baş ağrısı, yarın damar sancısı, olmadı huysuz bir tümör ve en sonunda tek yön gidiş bileti!
Ateş, teknede yoga yaptır birilerine diyor. Bence yoga değil ama farkındalık çalışması yaptırılabilir. Farkındalık çalışması, meditasyonla cilalanır ve suyun arındırıcı gücüyle gün sona erer. Ne dersiniz sevgili arkadaşlar?

10 Haziran 2011 Cuma


http://www.youtube.com/watch?v=g5l4MeYv8cE

YANAR DÖNER HAYAT

Kapalı havayı, dönen talihi bir de denizi çok seviyorum. Dün Erol Hocamla muhabbet o kadar iyi geldi, o kadar iyi geldi ki bugün bana karada ölüm yok. Yeniden transfer planları yapabilmek ve Kuzey Denizi hayallerine yaklaşabilmek hayatı anlamlandırdı.
Onu sağlıklı görmek ve bir yıl önceki talihsiz süreçten hızla uzaklaştığını hissetmek harikaydı. Darısı talihin dönmeyeceğini zannedenlerin başına! BAŞIMIZA:)))

7 Haziran 2011 Salı

ACABA???


Mısır Ölüler Kitabı’nda, ölümden sonra Osiris'in Muhakemesi’nde okunan bir bölüm vardır: (insan ölünce osiris mahkemesinde aşağıdaki gibi kendini savunur)

Hiç kimseye kötülük etmedim.

Yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.

Gerçek Evi’nde alçaklık etmedim.

Kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım.

Benim yüzümden kimse korku duymadı, yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı.

Tanrılar’ın kötü gördükleri şeyleri hiç bir zaman yapmadım.

Kölelere kötü muamele ettirmedim.

Kimseyi aç bırakmadım.

Kimseye gözyaşı döktürmedim.

Kimseyi öldürmedim.

Kimsenin kahbece öldürülmesini emretmedim.

Kimseye yalan söylemedim.

Hiçbir utandırıcı davranışta bulunmadım.

Zina etmedim.

Yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım.

Terazinin dirhemi üzere hiç bir zaman elimi bastırmadım. Teraziyle tartarken hiç bir zaman hile yapmadım.

Süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım.

Hayvanları çalmadım.

Tanrı’nın kuşlarını ağ kurup avlamadım.

Ölmüş balığı tutmadım.

Hiçbir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.

Ben temizim, temizim, temizim'

ÖTE TARAFTA SEN BUNLARI SÖYLEYEBİLECEK MİSİN ? SÖYLEYEMEZSİN :))

6 Haziran 2011 Pazartesi

BÜTÜN YOLLAR YOGAYA !


Dreams play an essential role in our lives. But you can’t go to sleep deliberately setting out to dream. Continue dancing in that sleep like way. Don’t think about where to place your foot. While your eyes remain open, they are sleeping eyes. (Kazuo Ohno)



Sevgili arkadaşım Agi uzun zamandır orff derslerine götürüyor kızlarını. Yani benim prenseslerimi: Eda Lisa ve Leyla Nora'yı.
Ben, ne yazık ki şimdiye kadar sadece bir iki sahne gösterisini izledim Agi'nin katıldığı eğitimlerin. Ama daha fazlası için nedense hevesim ve zamanım olmadı. Ya da yeteneğimin bu alanda sınırlı olduğunu düşünerek hep sonraya erteledim. Tıpkı Agi'nin yoga karşısındaki tutumu gibi; İnanmadım!

Fakat geçtiğimiz ay izlediğim bir beden perküsyonu gösterisi bu konudaki fikrimi değiştirdi. Zaten uzan zamandır çocukların müziğe olan ilgisi ve buna rağmen tutuk kalan bedenleri dikkatimi çekiyor ve yoga çalışmalarımızın müzikle ve oyunla daha da canlanması için arayışlarıma devam ediyordum.

Bütün bu hikayenin ve arayışın yine dönüp dolaşıp yogaya geleceğini tahmin edemezdim...

Açıkcası yazın gitmeyi planladığım İsviçre'deki eğitime gidememiş olmamı şerdeki hayır olarak değerlendiriyorum. Zira İsviçre bana geldi. Gerçi gelirken peynir ve çikolata getirmemiş ama olsun, zaten bu ara pek yemiyorum:)

Hafta sonumu uzun zamandır olmadığı kadar güzel geçirdim ve bu harika duygu Susanne adında bir kadın sayesinde oluştu. Susanne, bir dansçı. Çocuklara ve yetişkinlere orff eğitimi içinde beden farkındalığını öğreten - ya da aslında bedene bildiklerini hatırlatan - bir sihirbaz!

Bu kadını tanımıyorum. Belki de, düşündüğümden çok daha iyi tanıyor ama nerede karşılaştığımızı hatırlayamıyorum. Susanne ve onun eğitim saatleri hakkında uzun uzun yazacağım zamanlar elbette gelecektir. Hatta şu iki günlük eğitimden öğrendiklerimi ders notlarına dönüştürüp kendi sınıflarımda da kullanmayı planlıyorum. Eğer ben bu kadar eğlendiysem, eminim çocuklar havalra uçacaklar!
Fakat... bu yazı benim hissettiklerim ve keşiflerim hakkında olacak. Orff eğitiminden ben ne anladım acaba?
Sabah ders başladığında sınıfta yapılan ilk şey ellerimizi ısıtmak oldu. Sonra buna bütün beden katıldı.. Buraya kadar bir fark yaratılmamıştı ama henüz sadece on dakika oldu. Çemberdeki bütün insanlar ve ben Susanne ne yaparsa küçük şempanzeler gibi onu taklit ediyorduk. Yeni doğmuş yavruların annesini takip etmesinden bir farkı yoktu halimizin. Sonra birden Susanne üzerindeki negatif energiyi süpürmeye başladı. O an kafamda ışıl ışıl bir ampul yandı! Vallahi yandı, tıpkı Gırgır'daki gibi, kocaman bir ampul! Bakalım nereye gidecektik?
Bu enerji temizliği bana eğitmenliğimi ilk aldığımda Nazmi hocamın tavsiyesiydi: "Sınıfa aldığın çocukları önce dışarının enerjisinden temizle ve derse hazırla" demişti... Ben nasıl unutmuştum ki bunu? Tüh!
Evet, Susanne basbayağı kötü enerjiyi salondan kovalattı hepimize. Temizlik ve ısınma bitince de iletişim için sadece bedenimizi kullanarak neler yapabileceğimizi keşfe çıktık... Bunun için yer yer kendimize veya eşimize dokunduk. Ve zaman zaman da bazı objeler kullandık. Karşımızdaki kadın yaratıcılık esinleyen, insanın o güne dek hiç çalışmamış, yan gelip yatmış olan hücrelerini canlandıran bir sihirbazdı! Üsteliik bunu o kadar doğal yapıyordu ki hiçbirimiz büyülendiğimizi düşünmedik! Eğitimdi işte:) Pışııııkkk! Büyü bu büyü, ne eğitimi.
İki gün boyunca devam eden çalışmalarda toplam ömrümde dans etmediğim kadar dans ettim. Kımıldamayı bilmeyen bedenimi olabildiğince kımıldattım. Yoga derslerime ruhsal gelişimi nasıl ekleyebileceğimi keşfettim. Konsantrasyondan meditasyona geçişi esinlemenin anahtarını ele geçirdim! Heyecandan ve yorgunluktan bayıldım!
Orff içinde müzik olan yogadan başka bir şey değil. Hatta zen ve mevlevilikten başka bir şey de değil. İş döndü dolaştı "farkındalık" ve "anda olmakta" buluştu! Şaşırdım mı? Yooo, şaşırmaktan çok her yeni bilgide, öğrenmekten ziyade hatırlayan ve onaylayan yapımı, inşa edişimde ilham veren ve bu bilgileri kulağımıza sık sık fısıldayan hocama duacı oldum!
Susanne beden farkındalığa sezgilerini de ekleyerek beden-zihin ve ruh bütünlüğünü dansla ele geçirmiş bir yogi. Bedeni, bakışları, ses tonu o kadar bu bilgiyi içselleştirdiğini anlatıyor ki, ona gidip de yoga yapıyor musunuz demeye hiç gerek kalmadı. Bilgiyi aktarışı, insanı kendi içine doğru iten cümleleri, içsel yolculuklara uğurlayan deneysel çalışmalarıyla o kesinlikle bir yogiydi zaten!
İnsana, varlığını unuttuğu, yokluğuyla sınanmadığı için bir kenara fırlattığı organlarını yeniden keşfe çıkartan bir kaptan Susanne. Arada bir dönüp ardımızdaki yola bakan, ama gözünü güvertedeki maceradan hiç ayırmayan usta bir denizci. İç denizlerde yol alan bir denizci.
En yakın dostlarımdan biri daha önce hiç yüzmediğim denizlerde yol alırken, onu izleyen ben, derin üzüntü ve yarattığı hastalıklar üzerine düşünürken, yoluma çıkan orff, yoganın çocuklarından biriymiş sadece.... Bu tanışıklığa bayıldım. Hele ki dans edemeyen kalas bedenimden, kaçırdığım müzikal kariyerimden hayıflanırken bu ne güzel bir buluşma, ne güzel bir anımsama oldu anlatamam!
Şimdi bedenim hiç istemediği kadar yoga ve dans istiyor. Danslı meditasyonlarda mızıldandığım için Nazlı Hoca beni affetsin!

2 Haziran 2011 Perşembe

ÖLÜYORUM, HABERİM VAR.

Sabah yürüyüşe çıkamadım. Düşmüş enerjim, değil yürüyüşe çıkmak, yataktan kalmama bile zar zor yetti. "Prenses'in Çizmeleri" masalında olduğu gibi garip bir ruh durumu, hatta ona eşlik eden veya onun bizzat yarattığı o tarifsiz tükenme duygusu, beni çok zorladı. Ancak ve ancak hastaneye kadar gidebildim... Kontroller, ilgisiz doktorlar vs değil de, hastane çıkışı kafamın içinde konuşmak yerine olanı biteni anlatmak için hocama ulaşmak isteyip, onu bulamamak son darbe oldu. Eve zor ulaştım. Ceset pozisyonunda uzandım yatağa. Her ne geliyorsa buyursun gelsin dedim içimden... Kısmette böye gitmek varsa, eyvallah..
Ölüyorum ben. Bildiğin basbayağı ölüyorum. Bedenim hiç bu kadar ağır, hiç bu kadar yük olmamıştı ruhuma. Ondan ve tüm arızalarından, onu iyileştirmek zorunda kalmaktan dolayı çok bitkin hissediyorum. Sonra, amacımı yeni yeni keşfetmeye başladığımı ve asıl şimdi yaşamam gerektiğini hatırlayıp, ruhuma beş numara büyük gelen bu bedeni, karnı doymuş bir sokak köpeğinin kokmuş bir et parçasını bıkkınca sürüklediği gibi sürüklüyorum! Ha gayret!
En çok bozulduğum bu güçsüzlüğüm. Bir yaşlı var sanki üzerime abanmış. Ya da daha çok yeni bir kabuk bulamadığı için kendine epeyce büyük bir kabuğun içine saklanmış kafadan bacaklının durumundayım; uygun kabuk piyasada yok. Ama bu kabuğu atarsam kimbilir kime yem olacağım derdi büyük... ve fakat atmazsam artık taşıyamayacağım gerçeği ondan da büyük ... Gel de çık işin içinden...
Böyle mi ölüme teslim oluyor insan? Kabuk ağırlaşınca... Beden ruha abanınca... Güç bitip, hafifleme isteği herşeyin önüne geçince... Hiç ölmedim ki! Ölüm bizim mahallede hiç bu kadar ard arda volta atmadı ki...
Bildiğim tek şey kesinlikle ölüyorum. Bunu hissediyorum. İçimde, dışımda birşeylerin yeri değişiyor. Bedenimin gücü azalırken, ruhum tam tersine güçleniyor. Artık bana sonsuza dek kapalı olduğunu sandığım kapılar, asla gerçekleşmeyeceğini düşündüğüm mucizeler hiç olmadıkları kadar yakın... Sadece bu olan bitenle nasıl başa çıkacağımı ve bütün bu hikaye sürerken gündelik hayatımı nasıl sürdüreceğimi kestiremiyorum. Akışı bu defa bozmak, kaçırmak istemiyorum...
Çalışmayı kabul ettiğim yaz okullarına "üzgünüm" desem ve bir tekkeye kapansam... veya kimsenin olmadığı basit, sessiz herhangi bir yere... Orada öylece dursam. İçimdeki çalkantının, bu gafil avlandığım ölüm halinin tam karşısında öylece dursam... Alacaksa alsın bedenimi, almayacaksa da sıyrılıp gitsin yanımdan...
Bu, yazla gelen ölümü nasıl karşılamam gerektiğini hocama sormam lazım... Beni sadece o kurtarabilir... Bu bitkinliği, içimdeki ibrenin sıfıra yakın yaşam enerjisini işaret ederek yanıp sönüşünü ancak o görebilir...
İştahım hiç yok. Uykumun adı nicedir baygınlık... Bütün bu fiziksel sıkıntılara inat ruhum bir kelebek gibi; aşka, çocuklara, başka hayatlara, yeniliğe hiç olmadığı kadar açık. Bu ne? Bu nasıl bir ölmek?
Bu kadar derin acıyı ve umudu aynı kapta nasıl taşır insan? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey ölüyorum. Ve bu ölümün anlamını seziyorum....

1 Haziran 2011 Çarşamba

IRMAK BEBEK HOŞGELMİŞ...

Ölüm yaklaşmış gibi, geçmiş zamanlarda canını yaktığım, isteyerek veya istemeyerek kırdığım herkesi tek tek bulup, "kusura bakma" demek istiyorum. Onlar duysun, duymasın, görebileyim ya da cesaret edip yaklaşamayayım bunu her aklıma geldiğinde, ölümlüğün farkına her varışımda içimden söylüyorum;"özür dilerim..."
Neyse ki çok uzun değil özür dilemem için bekleyenlerin listesi. Gerçi beklediklerinden şüpheliyim. İçinde debelendiğimiz çağ o kadar hızlı, o kadar tozu dumana katarak devam ediyor ki, eminim çok az insan benim gibi geçmişin molozları altında eşeleniyordur.. Zamanları yok. Azıcık kalmış enerjilerini oralarda tüketmeye gönülleri yok. Haklılar. Bu bir seçim.
Bu yıl Hıdırellez gecesini kabus gibi yaşamıştım. Unutmuştum ateş yakıp, güle dileğimi asmayı. Uzaklarda bir Süper Prenses vardı ve bomba gibi bir haber vermişti. O zaman ne dilek, ne Hıdır... Hayat bütün anlamını yeniden belirledi. Geleceğe olta atmanın ne ehemmiyeti vardı. Balık zaten kucağımdaydı, andı!
Şimdi, neredeyse bir ay sonra Süper Prenses hızla iyileşirken, aynı gece bir başka meleğin gezegenimize iniş yaptığını öğreniyorum. Hem de öyle bir prenses ki annesinin biricik dileğiydi... Ve o dilek Hıdırellez gecesi gelmiş! Bu geç aldığım ama aldığım anda sevinçten havalara uçtuğum haber şunu anlatıyor: mucizeler hep var ve daima da olacaklar!

31 Mayıs 2011 Salı

PARİS-HİNDİSTAN ARASI BİR KAYBOLMUŞLUK YETMEZ GİBİ ÜZERİNE İZMİR KOKUSU!

Burası bizim mahalle; adını benimsediğim, kokusuna yeni yeni alışacağım cadı bostanı!
Sabah evden çıkıyorsun, her yanı gül ve yasemin kokuları sarmış. Yeşillenmemiş ot, ağaç ve de sokak kalmamış... Apartman altlarındaki tüm pastaneler dolu sabahın köründe. Sanırsın Paris, bilemedin Alsancak! Ne kadar emeklisi varsa semtin hepsi gazete, kahve keyfinde. İnsan ister istemez düşünüyor; acaba evleri yok mu ne?
Çok değil az sonra köşeyi dönünce duvarın dibinde yığılmış bir kumaş parçası görürsen şaşırma; o bir teyze. Dilenmeden dilenen bir dilenci teyze... İlk defa gördüğüm için para vermeden geçemiyorum. Aldanmak benim göbek adım sanki... Ama hocamı hatırlyorum, "bu ona değil Elvan, bu Allah rızası için" demişti. Ben de içimden Allah rızası için diyerek geçiyorum teyzenin önünden.
Yaseminler, güllere, güller pastane kokularına, pastane kokuları dilenci teyzenin güzel yüzüne karışıyor. Bütün bunlar eskisi kadar kafamı karıştırmıyor. Sokağımızda koşer market varsa ne olmuş. Önümdeki üç teyze ladino konuşurken, çöpçü baka kalmışsa kime ne? Hayat işte. Sadece yeni mahellem:))

30 Mayıs 2011 Pazartesi

MAMUTLARLA TANIŞTIM, ÇOK MUTLUYUM!


Sabah yataktan çok kararlı kalkmadım. Pijamalarımı çıkartırken ve hatta ayakkabılarımı giyerken bile iki kişi arasında çekiştiriliyor gibiydim; biri evde kalmamı, diğeri sokağa çıkmamı istiyordu. Hani, kendimi ortadan ikiye bölebilsem, ikisine de yarışarelvan verip, ben kaçmak istiyordum aslında. Kaçamadım ve sokağa doğru çekiştirenin elinde kaldım. Caddeye kadar hala birileri itekliyordu ardımdan. Ya da çekiştirenle itekleyen aynı kişiydi, bilemeyeceğim!
Işıklardan geçtim, denize doğru yaklaştıkça motivasyonuma artar sandım.. O da olmadı. Adımlarım kısa ve yavaş, yüzüm hala uykulu halde indim sahile. A, aaa ben hariç herkeste bir enerji, bir inanç! Ne çok insan erken kalkıyormuş meğer. Oysa, etrafımdaki kime uyandığım saati söylesem yüzüme tuhaf tuhaf bakıyordu.
Yavaştan yavaştan azıcık hızlanma derecesine doğru adımlarımı zorlarken, bir de baktım, kulaklığımın sesini bastıracak kadar yüksek sesle konuşan bir topluluk geliyor ardımdan. Mamutlar gibi! Evet evet, üç tane abi-amca giymişler cicilerini çıkmışlar sahile. Yüksek volüm halleri, önümüze gelene yüz tekme tempolarıyla o kadar sevimsizler ki. Hani halim olsa da dövsem:)
Önüme geçiyorlar, sevimsiz bir sollamayla. Tam parmak uçlarıma denk gelecek gibi yaşlı olanın topuğu, içimden bi bassam diye geçiyor. Yapmıyorum. Arkalarından bakmaya başlıyorum. Ve bakın neler görüp, utanıyorum....
Yaşlı olan aralarında en sağlamı, duruşu dik, kilosu normal, bacaklarında varis yok. Muhtemelen o "çalıştırıcı". Ortadakinde aksama var. sol bacağını bedeni adeta sürüklüyor. Üstelik bu bacak biraz incelmiş... Sanki hafif bir kalça çıkığı da var. Ya da bilemiyorum. Sadece çocuk felci geçirmiş olabilir... En soldakindeki skolyoz ciddi boyutta. Hem göbeği de yanlara doğru simit yapmış... Sol ve orta takım yürümekte zorlanıyorlar ama bu işi kendileri için en eğlenceli hale getirip, yola dökülmeyi başarmışlar. Mamutlar falan ama evde kıçını büyüten mamutlardan olmadıkları kesin. Hala umutları var.
Bu mamutları onları haberi yokken yargıladım ve yine onların haberi yokken içimi yumuşatıp, hallerinden anladım... Bunu kimbilir hayatta kaçıncı kez yaptım. Yani yargılamayı. Ama yargı bittikten sonra durup bakmak bir ilkti. Üstelik bu kadar ardı ardına.. Bunun bana ne faydası oldu derseniz. Öncelikle onlar yürüyorsa ben de yürürüm diye gaza geldim. Zira benim kilom ve bacaklarımın hali de Anna Kournikova gibi sayılmazdı:) Üstelik uzaklarda bir prenses vardı söz verdiğim. Ona ben de sağlığım için emek harcayacağım demiş ve kolayı bırakmıştım. Şimdi beni kim itip, kim çekerse çeksin çıkacaktım sabahları.. Bu mamutlar ve daha gözüme çarpan niceleri kendilerini yataktan ve evden çıkartmayı başarmışlarsa ben de yapacaktım. Ve işte başardım işte!

27 Mayıs 2011 Cuma

ANAHTAR

DEĞERİM

Adam kadına sorar:



'Nasıl bir erkek arıyorsun?'



Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine



bakarak sorar: 'Gerçekten bilmek istiyor musun?'



Adam biraz isteksiz, 'Evet' der.



Ve kadın başlar anlatmaya...



'Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak, bir erkeğe onun benim için



benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak



konumdayım.



Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum; bir erkeğin ya da bir başka



kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum.



Böyle olunca, 'Sen masaya ne koyuyorsun?' sorusunu sorma



konumundayım.



Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş.



Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş: 'Sözünü ettiğim, para değil.



Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmelliyeti



arayan bir erkeğe ihtiyacım var.'



Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz



daha açıklama ister. Kadın başlar anlatmaya:



'Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum,



çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacımyok.



Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz



bir birleşmeye ihtiyacım yok.



İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar.



Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı,



ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum.



Saygı duyabileceğim birini arıyorum.



Ona teslim olabilmem için



onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam,



onunda bana dürüst ve açık olması gerekir.



Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama teslim olamam.



Teslim olma konusunda sorunum yok... yeter ki buna değer biri olsun.



Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış.



Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.'



Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakar.



Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle donakalır:



'Çok fazla istiyorsun.' der.



'Değerim çok fazla da ondan' diye yanıtladı kadın...



Kaynak: Yazan bilinmiyor

26 Mayıs 2011 Perşembe

AŞK: CİDDİ BİR HASTALIK


"Ciddi bir hastalık korkunç derecede yalnız geçen bir yolculuk olabilir. Tehlike bir maymun grubu üzerinde dolanarak kaygı uyandırdığında, maymunlar içgüdüsel olarak bir araya gelip hararetle birbirlerini tımar ederler. Bu, tehlikeyi azaltmaz ama yalnızlığı giderir. Somut sonuçlara tapınırcasına bağlı olan Batılı değerlerimiz tehlike ve belirsizlik karşısında başkalarının varlığına duyduğumuz o derin, hayvansı ihtiyaca karşı gözlerimizi kör edebilir. Sevdiklerimizin nazik, sabit, güvenilir varlıkları, bize verebilecekleri en güzel armağandır, ama birçoğu bunu bilmez..."
Anti Kanser, David Servan- Schreiber
Sağlığıma mal olan "aşk acısını" meraklı gözlerden köşe bucak saklarken ve hiç kapanmayacakmış gibi taptaze duran yaralarımı yalaya yalaya iyileştirmeye çalışırken, çok ama çok sevdiğim bir dostumun başına gelenlerle birlikte bakın ne keşfettim: Aşk ve kanser kardeş! Nasıl mı? Şöyle:
Kanser hakkında okumaya ve ardından düşünmeye başladığımdan bu yana en sevdiğim paragraflardan biri yukarıda paylaştığım oldu. Yani bir maymun kadar hayata, sevdiklerimize tutunamadığım/mız gerçeğinin doğadaki örneği! Bu örnekten yola çıkarsak aşk ve kanserden korunmanın metodları birbirine çok benziyor.. İş, aktive olmak için pusuya yatmış hücreleri kudurtmamakta. Aktive olmuş ise de anti kanser beslenmeyle, ilerlemesini ve onu besleyen damarların semirmesini engellemek. Aşk acısını besleyen inadına unutmamak, kanseri besleyen de bu!
Nazmi Hocam "sen neye hazırsan o da sana hazırdır" der. Sanırım büyük bela, küçük belayı yutunca, nicedir niyetlendiğim ama besbelli beceremediğim ana, unutmaya, hazır olduğumu fark ettim. Dostum kanseri yenerken, ben de aşk acısını yeneceğim. Nasıl mı? Çabasız çabayla; unuttum seni diye bağırmadan, unuttum gitti diye yazmadan... Sadece aklıma geldiğinde gülümseyerek, fakat ne cümleleri, ne de görüntüleri uzun uzun beslemeden... Birkaç dakika beni ele geçirmelerine izin verip, sonra gözlerimi yeniden hayata çevirerek. Anılarımı korkutmadan, tehdit etmeden, alışkanlıklarımı değiştirerek kurtulacağım aşktan. Kendimi severek, kendime zaman ayırarak, içimden gelmeyen hiçbir şey için kımıldamayarak, sevdiklerime sokularak... Beni tımar etmelerine izin vererek! Bir kale değil, acı çeken bir insan olduğumu söyleyerek...
Kanserden korunmanın en temel kuralları belli: derin üzüntüden, şimanlıktan, hareketsizlikten, kötü beslenmeden ve sigaradan uzak bir hayat. Aşktan korunmanın kuralı da belli: bunlara sebep olacak adamı sezdiğinde hızla oradan uzaklaşmak!
Kanser sadece glikozla değil, derin acıyla da semiriyor. Bilim adamları hala adam akıllı bir beslenme listesi vermeseler de yeşilçay, zerdeçal, zencefil, yaban mersini, omega 3, yüzde % 70 kakao içeren çikolata gibi kansere savaş açan besinler var. Tıpkı onu kudurtan besinler olduğu gibi: kola, yağ, beyaz un, kırmızı et...
Aşk ve kanseri aktive eden en olmazsa olmaz şey "derin üzüntü".
Bu bilgi beni şu noktaya getirdi: aşk acısı çekmenin fazlası pek iyi bir noktaya götürmez insanı. Ve aşk acısı çektiğini söyleyen birine mutlaka daha iyi davranılmalı. Çünkü bu pek basit ve aşılabilir bir engel gibi görünen duygusal travma, dönüp dolaşıp bedenin kapılarını kanser kardeşine açabiliyor. İçinde yaşadığımız yüzyıl da bu konuda ona destek veriyor. Kimyasal gübrelerle büyütülen besinler, stres altında daracık odalarda semirtilen hayvanların etleri, bol kalorili tatlılarda mutluluk arayışımız... Her şey senaryoyu tamamlamak için hazır!
Kanser kesinlikle ciddi bir hastalık. Onu yenen de var, teslim olan da. Yenilenler genellikle yenebileceğine inanmayanlar. Oysa biraz inanç, azıcık alışkanlıkları değiştirmek ameliyat ve kemoterapiyi inanamayacağınız kadar destekliyor geri dönüşü. Bütün kanser hastalarının sevdikleri tarafından tımar edilmeye ihtiyaçları var. Tıpkı maymunlar gibi. Tıpkı aşk hastaları gibi.. Hastalığın pençesinde kıvranan hiç kimsenin "ben sana sigara içme demiştim ya da ne buldun o ciğeri beş para etmez herifte?" gibi cümlelere ihtiyacı yok. Aksine, sakin sakin anlatmak ve her şey gibi bunun da geçeceğini telkin etmek, hatta bazen sadece orada durmak lazım... Tıpkı Muse ve Burhan'ın benim yanımda durdukları gibi. Hani sanki hiç bir terslik yokmuş da hayat akıyormuş, damarlarımızdaki kan donmamış, gözlerimiz gördüklerine dayanamaz hale gelip kör olmak için sabısızlanmamış gibi...
Beni öldürmek üzere olan "aşk acısının" ne kadar tehlikeli olduğunu, dostumun bedenindeki kanserli hücrenin beklenmedik selamıyla kavrayışımı, hayatımın U DÖNÜŞÜ olarak kutsuyorum..

24 Mayıs 2011 Salı

AŞ, EŞ, İŞ DEĞİŞİR, ALLAH YETER Kİ AKIL FİKİR VERSİN:))


"İnsanın eşini, işini ve aşını bulması zaman alır" demişti bir aile dostumuz nişanlandığım zaman. Çok kızmıştım. İşimi seviyordum, eşimi de. Hem Bodrum'a yerleşince o hep sevdiğim otlardan ve peynir, zeytin olacaktı ya, daha ne?
Gel gör ki, hikaye böyle değilmiş... Çok bilen çok yanılırmış... ( Eski sevgililerimin "eski" olmalarının ortak paydası da budur: çok bilmeleri. O kadar fazla biliyorlardı ki herşeyi, ilişkide sürpriz kalmıyordu! Ve ben onların o çok bilen yanlarını kendimde yakaladığımda azimle, yavaş yavaş törpüledim zamanla. Neyseki hiçbir şey bilmeyenlerden oldum nihayet:)) Sonra sonra bu formülü anlamaya başladım. Hani durup durup dayatılmış hayatlar, öğretilmiş değerler hakkında yazıyorum ya, tüm serzenişim geç ayılışıma aslında..
Aşımı şimdi seçiyor olsaydım, kesinlikle İtalya'ya yerleşirdim; pizza, deniz ürünleri, zeytin, peynir, şarap! E tabii kahvee... Eşimi seçiyor olsaydım şu ana kadar tanıdıklarımın hepsini tereddütsüz pas geçer, aramaya devam ederdim; birlikte kahkahalarla gülebileceğim, öğretilmiş herşeyi umursamadan yaşayabilceğim bir adam isterdim. Ve işimi seçiyor olsaydım kesinlikle bir sirkte ya da müzikalde sahneye çıkıyor olmak isterdim, gezegenin herhangi bir yerinde...
E biraz geciktim:)) Bu yüzden çocuklarla yoga yaparak hiç olmazsa iş bölümüne en yakın noktada duruyorum. Buna da şükür di mi ya?
Bu sene sınıfta çocuklara bol bol kol bacak sallatarak serbest dans zamanı tanıdım. Aslında bunu onlar için değil, kesinlikle kendim için yaptım. Benim aşırı baskı altındaki kolum bacağım belki örnek olma kaygısıyla azıcık rahatlar da biraz sallanıp yuvarlanmayı öğrenir diye umutlandım... Hiç kolay değil. Ama hiç değil... Yıllarca kımıldamamış, özgürce hoplayıp zıplamamış bir bedeni kımıldatmak ciddi bir iş. Şimdilerde işim bu: kendimi ve çocukları eğlendirmek. Önümüzdeki ay orff eğitimine katılacağım. Müziği duyan kulaklarıma artık duymakla yetinmeyip, onu bedenime iletmelerini öğretmeyi deneyeceğim. Öldüğümde zaten kaskatı olacak bu beden, neden ölmeden evvel kasılıp kalsın ki? Onun da hakkı değil mi hoplayıp zıplamak? Düşünce ve duyguları bu kadar ip cambazı olan birinin bedeni benimki kadar utangaç olmamalı.
Şimdiiii; eş aramaya zamanım yok, aş desen doktor kilo ver dedi ama iş için çok keyfim yerinde. Yaşasın yeni okullar, yaşasın yeni çocuklar...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

MUTLU YILLAR VICTOR

Bugün erkenden uyandım, diğer günlerden farklı olmayarak... Son yıllarda uyuyamıyorum. İçimde, süratle daralan zamana karşı mıdır, yoksa güneşle giriştiğim manasız yarıştan mı bilinmez hep bir an evvel, hatta daha herkes uyurken sabaha ulaşmak isteği var...
Çıkıp yürüdüm. Ağaçlara, bir kez daha görme şansı yakaladığım erguvanlara, serin, gri asfalta baktım. Baktım. Bugünü diğerlerinden ayıran tek şey artık seninle aynı gökyüzünün altında farklı hikayeler yazıyor olduğumuzdu... Uzun uzun düşünmedim bu sabah seni, çünkü gittin gideli her gün aklımdasın; görüştüğümüz ve görüşemediğim tüm zamanlarla...
İnternette fotoğraflara bakarken içimden uçan halıma atlayıp yanına gelmek geçti. Hani insan isterse olur diyor ya gurular, inan istiyorum. Sana o hep dalga geçtiğim ve seni kızdırmak için inadına yapıp ettiğim herşeyin ne kadar yanlış olduğunu anladığımı, sadece dostum olduğun için değil, asıl şimdi, sana çok ihtiyacım varken gidişine fena halde bozulduğumu söylemek istiyorum. Çok korkardım ben hayaletlerden ama sen rüyama girince hiç korkmuyorum. Daha sık gel. Ne zaman istersen gel olur mu?
Bak ne diyeceğim, artık kolalı içecekler içmiyorum. Sabahları yine müsli yemeye başladım. Duş jellerini biliyorsun ne zamandır bırakmıştım. Şimdi Cemile'nin sabunlarıyla ( http://cemileninsabunlari.blogspot.com/ ) yıkanıyorum. Hem her sabah yürümeye başladım. Ama hiç bir yürüyüş seninle Göktepe'ye çıkıp sevgililerimize çiçek topladığımız sabahlar kadar güzel değil... Hiç bir an artık o kadar saf ve içten değil...
Evde senden kalanların peşine düştüm geçen haftalarda... Bir tahta kase, birkaç seramik hayvan, çiçek dürbünü, Tao Öğretisi ve Buddha'nın Öğretisi... Bunlar var kalan.. A bir de çok sevdiğim, at kılından bir kitap ayracı ve pembe sepet. Çoğunu Şili'den getirmiştin bana... Harun'un Amerika'dan yolladığı paketle senin bana gelişin aynı gün olmuştu. Onun paketinden çıkan Nike ayakkabı, Nasa gezisinden alınmış t-shirt ve birkaç karttı... İkimiz baka kalmıştık beni tanımaktan uzak hediyelerine... Hiç bir zaman ne senin Görkem'e , ne de benim Harun'a olan aşkımızın açıklaması yoktu. Aşktı işte :) Şimdi görüyorum ki sadece dostluktaki aşk, zamanı ve mekanı aşıyor...
O günlerde "aşk" kelimesini tek bir karşılığı ile kullanırdım. Yıllar, bana dostluğun, ablalığın, öğretmenliğin, öğrenciliğin, yolculuğun.. pek çok şeyin içindeki aşkı da gösterdi... Meğer ne büyük bir aşkla sevmişim seni... Bunu o zamanlar hiç düşünmezdim. Victor vardı işte, benim dostumdu.
Seni seviyor ve çok özlüyorum.. Ölüm yıldönümünü kutlamayacağım. Ama alınma, babamınkini de kutlamıyorum... Benim için sadece doğduğumuz anlar var. Ölüm yok.
Sen benim ölümsüz zeytin ağacımsın.

20 Mayıs 2011 Cuma

CENNET'E GİTTİM


Sabah kalktığımda aklımda cennetten ziyade, gündelik cehennemimin yapılacaklar listesi vardı; "hangisini ertelesem, yok yok ertelemek kaçış değil nasıl bir sıraya soksam" diye kendi kendime mızıldanıyordum. Saat çalmadan uyanmış olmama rağmen fazladan bir saaat kaldım yatakta. Sanki inatlaşıyordum. Ama kiminle? Bir bilsem!
Çıktım evden, doktora gidip kan tahlillerimi aldım. Doktor hasta, ben de doktor olup kendisini bir miktar teselli ettim. İçimden de "yaw bu kadın pek profesyonel diil galiba " diye geçirdim. İnsan elindeki kağıtta azrailin suratını bile görse, azıcık yüzünü, gözünü kontrol eder di mi? Mahalle kenarında tığ işi yapan teyzeler gibi ne o öyle alaturka mimikler? Cık cık cık...
Neyse, biraz Agi ile çeviri yaptık öğleden sonra. Sohbet muhabbet ve ver elini Beşiktaş vapuru... Vapura binerken, aklımda saraya gitmek vardı tabii, ama o sarayın içinde bir cennetle karşılaşacağım bana söylenmemişti...
Saraya girdim. Elimdeki mesajda yazılı olan odayı buldum. Güleryüzlü bir adamla birbirimize "memnun oldum" dedikten sonra aynı şeyi bir kadınla da tekrar ettik. Cennet tam karşımdaydı: Eden!
Eden, iki buçuk yaşında bir Newyork yahudisi. Hem de en güzelinden. Kendisiyle tanışma anımız pek parlak olmadı aslında... Annesine "bu akşam Eden ile zaman geçirebilirim" dediğime de yavaş yavaş pişman olmaya başladım ama söz vermiştim!
Eden dakikalarca ağladı. Halıda, annesinin kucağında ve babasının göğsünde... Sonra nasıl olduysa bahçedeki salıncağa gitmek için ikna oldu. Buna hepimiz çok sevindik. Artık uyku mahmurluğu geçmiş ve biraz sakinleşmiş görünüyordu. Ama bu minik insan daha hızlı sallanmak, hatta daha da hızlı sallanmak istiyordu. Hiç gülmeyen ciddi yüzü, ona uzun uzun anlattıklarıma sadece kaşlarını hareket ettirerek verdiği kısa cevaplar beni ürkütmüştü. Yine de içimden olumlu davranmak ve sakin olmak konusunda büyük bir güç yükseldiğini hissettim.
Herşeyden önce Eden haklıydı. Ömründe ilk defa gördüğü bir kadın onu salıncakta salllıyor ve hiç durmadan sorular sorup, Eden merak eder mi etmez mi düşünmeden anlatıyordu. Ağaçtan dökülen pembe çiçeklerden, denizdeki teknelerden ve rüzgarın sesinden bahsediyordu... O bendim tabii ki:))
Anne ve babası tekneye atlayıp gidince, yaklaşık kırk dakika kadar hiç durmadan ağladı Eden. Ter içindeki yüzünü, yavaş yavaş ağzının içine doğru inişe geçmiş sümüklerini ve gözyaşlarını silmeme izin vermedi. Ona bir metre bile yaklaşamadım! Eden ve ben sarayın koridorlarında odamızı aradık. Bulduk. İçeri girdik ve ağlama hala oradaydı! Ağlama bir yere gidecek gibi görünmüyordu ama asıl olan şuydu ki ben de gidemezdim. Üstelik "ağlama artık" dememem gerektiğini çok iyi biliyordum. Tek güzel şey Eden ben bir şey söylersen birkaç saniye için bile olsa susuyordu. Ben de ona en az yirmi kez aynı cümleyi sadece kelimelerin sırasını değiştirerek tekrar ettim: "Eden, annen ve baban sadece bir kaç saat arkadaşlarıyla zaman geçirecekler, yemek yiyecekler. İstersen biz de aynısını seninle yapabiliriz. Ya da istediğin kadar ağlayabilirsin. Ama boşuna ağlama bence, çünkü onlar seni seviyorlar ve zaten dönecekler..."
Eden beni can kulağıyla dinliyor ve sonra kaldığı yerden yaygaraya devam ediyordu. Gerçekten sakindim. İçimden bir ses "sonsuza kadar ağlayamaz, ateşi yükselip, tehlike yaratmadıkça sorun yok" diyordu. Sonra aklıma bir fikir geldi, ona "istersen anneni arayıp çağıralım" dedim. Bu beklenmedik teklif onu çok şaşırttı. Telefonu elime aldım ve tuşlara bastım. Hayali bir anneye, Eden ne kadar üzgün ve hemen dönmezlerse daha da üzgün olacağını anlattım. Bu hayali diyalog birden bire ağlamayı bitirdi. Sanki bir mucize olmuştu!
Eden ağlamayı bırakmıştı ama ben hala gözyaşlarına ve sümüklü burnuna yaklaşamıyordum. Saraydaki yabancıya ambargo devam ediyordu. Ama yabancı da epey azimliydi hani :)
Biraz zaman geçince kendim için yemek siparişi vereceğimi, eğer açsa ona da yemek isteyebileceğimi söyledim. İstiyordu! Makarna istiyordu hem de. Az sonra yemeklerimiz geldi ama bu defa da Eden yemek istemedi... Bu durum, beni birinci denemede çok işe yarayan hayali konuşmanın ikincisini yapmaya mecbur bıraktı. Fakat nasıl bir mucizedir ki son beş dakikadır yemek yemeyeceğini söyleyen küçük kız, birlikte makarna yemek için olumlu cevap verdi!
Ona piknik yapmak ister mi diye sordum. Ve işte bu soru cennetin kapılarını araladı! İstiyordu. Büyük beyaz peçetemizi halıya serdik ve yemek tabağımızı üzerine yerleştirdik. Çatallarımız da hazırdı. Ve oyun başladı: bir makarna, bir gülücük:) Hayatımda yediğim en lezzetli yemeklerden biriydi bu. Karşımdaki küçük kızın kaşları nihayet artık çatık değildi. Üstelik darma dağınık kızıl buklelerinin altında gözleri ışıl ışıl gülümsüyordu. Bu gülümseme az sonra gelecek kahkahaların habercisiydi aslında...
O anda anne aradı. Her ikimiz de telefonla konuştuk ve anne sesi duymak Eden için daha da rahatlatıcı oldu. Piknik bitince ne mi oldu? Ard arda oyunlar başladı elbette: önce Eden ayakkabıları anlattı bana. Üç günlük tatil için dört çift ayakkabısı vardı. Eden büyüyüp, genç bir kadın olduğunda kaç çift ayakkabısı olur diye düşündüm. İçimden kocaman bir gülümseme geldi. Bu arada Eden, İstanbul'dan aldığı ayakkabılarını bana giydirmişti bile! Parmaklarımın ucundaki pembe pullu pabuçlar o kadar güzeldi ki, gülmekten alamadım kendimi. İş bu kadarla bitse iyi; Eden benim ayakkabılarımı denemeye karar verdi. Denedi de. O kadar büyük bir sabır ve ciddiyetle yaptı ki bu deneme işini, kendimi yakın bir kız arkadaşımla özel bir güne kıyafet ayarlamaya çalışır gibi hissettim.
Ayakkabılarla işimiz bitince kitaplara geldi sıra... Eden, büyük bir dikkatle üç kitabı da sonuna kadar dinledi. Sonra pijamalarını giymesi gerektiğini, zira anne ve babası geldiğinde onu uykuda görürlerse çok mutlu olacaklarını söyledim. Pijama giymek öyle bildiğiniz gibi beş dakikada olmadı. Her bir parçayı en az dört beş kez havalarda uçurarak oldu bu iş. Saray saray olalı bu kadar neşeli bir pijama giyme töreni görmemiştir!
Bununla bitti sanıyorsanız yanıldınız. Meditasyon yaptık uykudan önce.. Karşılıklı oturup, gözlerimizi kapattık. Veee güzel rüyalar istedik uyku perilerinden!
Eden, sütü ve pembe pijamalarıyla yatağına gidince, biraz saçını okşadım. Sonra kitabımı alıp, kendi koltuğuma çekildiğimde bir süre sonra O, sütün bittiği söyleyene dek sakince bekledim. Süt bitti, şarkılar başladı. Eden, kendini uykuya hazırlamak için İbranice ninniler söylüyordu. Mırıl mmırıl ninnileriyle hem kendini, hem de neredeyse beni uyuttu.
Bu harika deneyim nasıl özetlenir bilemedim ama Eden, son haftalarda başıma gelen en güzel şey oldu. Uzun zamandır ziyaret etmediğim saraydaki gizli cennet... Ve bu saraya dair anılarımı değiştiren mucizeydi Eden... İşte yeni bir başak tarlaları meselesi; eskiden ne zaman gözüm saraya ilişse aklıma o uğursuz gece gelirdi, oysa şimdi Eden ve ben yeni bir tarih yazdık boğazın kıyısında. Kocaman bir Ay, muhteşem bulutlar ve mutlu bir gece. Ölmeden önce ölünüz mü demişti pirimiz... Ben, ölmeden ölmek ne demek, ölmeden cennete gittim o gece!
Bir kez daha gördüm ki, cennetin anahtarı çocuklarda....

17 Mayıs 2011 Salı

ONUNLA BERABER ONDAN GEÇEREK ONA VARACAĞIM...*

Pelin Özer'in kitabı çıktı, adı 17 Haziran. Okudum bile! Benim için çok değerliydi her kelimesi. O kitabın mutfağından gelen kokuları, kısık ateşte yavaş yavaş pişerken çıkarttığı sesleri ve sevgili dostumun yürek ağrısını hep inançla izledim. Ve şimdi okudum, bitirdim bir solukta. Tek şey söyleyebilirim, bu kitap uzun yıllar okunup, uzun yıllar konuşulacak. Çok katmanlı, çok naif ve bir o kadar da güçlü yapısı onu okuyup kenara bırakmaya izin vermeyecek. Neydi o güzelim cümle diye geri dönüp bakma isteği duyacağımız onlarca mucize ve şiir var içinde. Tıpa tıp annesi gibi kitap; iddasızlığıyla, yalınlığıyla kalbini dürtüyor insanın... Bunu uzun uzun yazacağım yakında inşallah..
*17 HAZİRAN, PELİN ÖZER.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

SÜPER PRENSES GÜNLÜĞÜ NEDİR?

Süper Prenses Günlüğü uzaklarda yaşayan ve şimdi değişik bir yoldan geçen en sevgili dostlarımdan biri için açılmış minicik bir penceredir. İlgim, sevgim ve merakımla onu bunaltmaktan korktuğum için ve tabii ilk kez bu yolda bizzat eşlik ettiğim için düşündüm, taşındım ve durmadan mail yazmak ve telefon açmak yerine blogumda ona özel bir yer olsun istedim. O da günlük ruh durumuna göre bazen okusun, istemezse de okumasın:)
Ama bilsin ki ben her gün onunla aynı yolda yürüyorum ve onu sevmeye devam ediyorum:)

12 Mayıs 2011 Perşembe

AYNA AYNA SÖYLE BANA BENİMKİNDEN DAHA DEĞERLİ BİR HAYAT VAR MI ŞU DÜNYADA?


Ağır yükümü bırakacağım
Nehir kıyısında
Savaşla uğraşmayacağım artık
Kılıcımla kalkanımı bırakacağım
Nehir kıyısında
Savaşla uğraşmayacağım artık....
"Anti kanser", David Servan-Schreiber
"Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer" der idi birileri. İnanırdım, inanmasına da, pek yerine oturmuyordu bazı cümleler. İçimde onlara yer açılmamıştı daha. Kafama giren kalbime girememiş, kalbime giren huzur bulup, bi tarafına yer edinememişti.
Büyüyorum. Yıpranmadan ve yıpratmadan yaşamanın yollarını ararken, teklemeye başlamış makinemi hor kullanmaktan vazgeçip, onun içinde kalacağım günlerin sonuna doğru büyüyorum.
Burhan'ın bahsettiği melekle konuşuyorum geceleri. Nicedir sırtımı döndüğüm maneviyatımla nihayet barıştım, konuşuyorum. Ona sıkıntımı, çözüm bekleyen derdimi anlatıyor, bana yol göstermesi için ricada bulunuyorum. Henüz o benimle kelimeleri kullanarak konuşmuyorsa da rüyalarım birer cevap nicedir.
Hayata karşı öfkelerimin ve beklentilerimin tam da olması gerektiği gibi karşılandığını, karşılanmadığını sandıklarımı ise gönülden istemediğimi, zamana bıraktığım kararsızlığımın çürümüş meyvaları tek tek başıma düşerken, artık kendime kızmayı bırakıp, az çürümüş yerlerinden birkaç ısırık alarak seyrediyorum. Kalanlarla da marmelat yapmayı planlıyorum.
Uzağımda sandığım ölümün, tüm huzuru ve heybetiyle usul usul fısıldadığını duyuyorum. Çok uzakta olmadığını söylüyor. Bu fısıltılar hayatımın en ilginç farkındalığı. Ölüm artık inkar etmediğim bir geçiş. Yakınlığı ürpertici ve bir o kadar da hayatın anlamını arttırıcı. Canlandırıcı!
Bu kıyıda otururken sorular gümbür gümbür geliyor sanki... Nedir aslında istediğim? Kimdir? Bütün bu bekleyiş ne uğrunadır? Yaprak neden yaprak olduğunu düşünmeden bir baharla gelip, diğer baharla giderken, insanın bunca anlam arasında hala ve illa da kendi varlığına bir değer biçmeye çalışması ne çaba ama? Mehmetus'un dediği gibi galaksi çok büyük...

11 Mayıs 2011 Çarşamba

HAYALETTEN KORKAN SEVGİLİ BEYEFENDİ

Dün istiklal Caddesi'nde işim vardı. Arkadaşım kahve içmeye çağırmıştı. Hem kahvemizi içtik, hem de birbirinden güzel kitaplara bakıp "vay be, ne yetenekli insanlar var şu hayatta" diyerek sohbetimizi koyulaştırdık. Hazır oraya kadar gitmişken, yani karşı tarafa geçmişken bari öğle yemeği için Prusya Kralı'nı arayayım dedim. O da şansıma müsaitmiş. Neyse, başladım tünel meydanında beklemeye. İşte tam o sırada süpriz bir gelişme oldu; karşılaşma olasılığım mevcut bulunan yüzlerce insandan biriyle karşılaştım. (Süpriz nerede derseniz şurada:) Karşılaştım derken, ben karşılaştım. O, karşılaşmak ne kelime, görmezden gelmenin en muhteşemiyle cevap verdi saniyenin onda birinde gerçekleşen fark etme anımıza. Abartmayayım ama yüzü soldu, yanakları yay gibi gerildi ve bakışları ölü balık bakışına döndü!
Hızla geçip gitti. Bir an arkasından koşup inadına "merhaba" demek geldi içimden. Sonra vazgeçtim. Suçlu hissettirmek istemedim. O zaman ondan ne farkım kalırdı. Yine de ömrümde ilk kez hayalet gömüş bir insanın yüzü neye benzer bizzat kendim hayalet yerine geçerek deneyimledim:))
Eksik bilgi yanlış sonuca götürür sevgili hayaletten korkan. Bunu bi düşün sen:)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

"GERÇEK DEDİĞİN, İNANDIKLARIMIZDAN YAPILIR ZAMANLA"*

Dostlar ve kitaplar vitamin hapı gibi; düştüm, düşeceğim derken bir tanesi gelip, kaldırıveriyor insanı...
Şairin Romanı henüz bitmedi. Bitmesin diye araya başka kitaplar sokmaktan, durup Aylin Tokcan'ın ödevini hazırlamaktan ve gelecek günler için endişemi azaltmaya çalışmaktan gayrı daha ne yapabilirim bilinmez.. Elbette bitecek, her şey gibi.. İz bırakarak...
"Bizler hayatımızı alabildiğine zorlaştırırken, bilinmezler hayatımızı kolaylaştırdı. Vücudumuzun yaraları olduğu gibi kaderimizin de yaraları vardı. Onlara da şifa gerekti. Kaderinin farkında olmak, kaderinin yaralarının farkında olmayı gerektiriyordu. Aklından bunları geçirirken, yalnız yüzü değil, ruhu da ayın gümüşüne bulanmışcasına bir yülümseme yayıldı yüzüne.." 142
"Kelimelerden büyü yapılabildiğine göre, bazen öylesine söylenivermiş sözler, neden biz farkında olmadan büyü yerine geçip yazgımızı çiçeklendirmesin ki?" 147
"Herkesin kendi çocukluğunu korumasının yollarının farklı olduğunu biliyordu. Bir keresinde 'çoğu kişi farkında bile olmadan kendi çocukluğunu başkalarından korur' demişti Lelalu. 'Ancak böyle kendimizin yetişkini oluruz'." 151
İnanmadığını sezmiş, risk almak istemeyen, aşka teslim olmayan halinden derin bir bulantı hissetmiş- tarih 17 Temmuz -, sonra da en olmadık oyuna ebe - 6 Mayıs - olmuştum. Oyunu, oyunla karşılayarak, içinde başrol aldığım gerçeğin kederini azaltırım sanmıştım. Yanıldım.
Dizlerimdeki yara kabuk bağladı.
Hatta geçti, gitti.
Seyyan Hanım'ın plakları o yaz yok sattı.
Mecidiyeköy otobüsü her daim kalabalıktı.
Hepsi geçen yılların içinde kaldı.
İçimde kaldı, uzandı boylu boyunca.
Neşemi çaldı, adımlarımı çaldı.
Sıkıntıda olduğunu hisseden içimdeki o garip parçayı besleyen aşk mı, ego mu bilmem. Ama artık huzura ersen ve ben de dizlerimi serbest bırakıp devam etsem hiç fena olmayacak!
Ne o? Huzurun içinde bir şey mi eksikmiş? Yoksa inanmak mı? Risk almış olsaydın belki hayatın boyunca yakanı bırakmayacak bu eksikliği bulabilirdin... Hiç öğrenemeyeceklerden biri, hep öğrenmek isteyen biriyle karşılaştığında olan bu zaten; bize olan!
Doğunun Cadısı, Henüz yazılmamış kitaptan. Kimbilir kaçıncı sayfa?
* ŞAİRİN ROMANI, MURATHAN MUNGAN

8 Mayıs 2011 Pazar

TOOTSIE


Moral bozukluğu için reçete:
İki yakın dostunu yemeğe çağır, gir mutfağa bişi pişir.
Sonra tatlı ve kahve ver.
Bir de Tootsie seyredin!

6 Mayıs 2011 Cuma

KONUŞAN KİTAP'DAN 5 MAYIS GECESİ HAZİNESİ...

"... KARA KIŞ ASIK SURATLIDIR AMA, ŞEFKATLİDİR, MERHAMETLİDİR. HALBUKİ YAZ GÜLER YÜZLÜDÜR, FAKAT YAKICIDIR, KAVURUCUDUR.
SANA DA KABZ (=DARLIK), SIKINTI GELİNCE, O DARLIKTA, O SIKINTIDA SEN BASTI (= FERAHLIĞI) GÖR, GENÇLEŞ, SEVİN, YÜZÜNÜ ALNINI BURUŞTURMA..."*

" EY HAKK YOLUNDA YÜRÜYEN KİŞİ! GAM YE, KEDER YE DE, GAM ARTTIRAN, SENİ DERDE SOKAN DÜNYA EHLİNİN, NAMERDİN EKMEĞİNİ YEME. ÇÜNKÜ AKILLI ADAM, SONUNDA NEŞE BULUNAN GAMI YER, ÇOCUK İSE ZEHİRLENECEĞİNİ BİLMEDEN ŞEKER YER.
NEŞE, SEVİÇ ŞÜKRÜ, GAM BAĞININ YEMİŞİDİR. ASLINDA FERAHLIK, RAHATLIK RUH İÇİN BİR YARADIR. GAM İSE, MANEVİ YARALARIMIZIN MERHEMİDİR."**


* "KABZ" KALBE GİDEN MANEVİ SIKINTIDIR. "BAST" İSE BUNUN ZITTIDIR. SUFİLER DİYORLAR Kİ: "KABZ" VE "BAST" HALLERİ SEVGİ MAKAMINA ULAŞAN VELİLERE HASIL OLUR. BÜYÜK VELİLERDEN İBN-İ ATAİ HAZRETLERİ DİYOR Kİ: "BAST HALİ'NDE NEFİS FERAHLADIĞI İÇİN ONDAN ZEVK DUYAR. KABZ'DA İSE NEFS İÇİN BİR ZEVK YOKTUR. BU SEBEPLE KABZ, BAST'TAN DAHA İYİDİR. HZ. MEVLANA DA: "EY SALİK, KABZ SENİN İYİLİĞİNE, SELAMETİNE ULAŞMAYA SEBEPTİR" BUYURUR.
** GAM VE KEDERİN, İNSANIN GELİŞMESİ İÇİN YARARLI OLDUĞU GÖRÜŞÜ, KEDERLERİN, NEŞE GETİRDİĞİ FİKRİNE MEVLANA'DA ÇOK RASTLANIR:
"GAM FİKRİ NEŞENİN YOLUNU KESERSE, SAKIN ÜZÜLME. ÇÜNKÜ GÖNÜLE GELEN GAM, SANA BAŞKA NEŞELER HAZIRLAMAKTADIR."
GAM, YENİ BİR NEŞE, YENİ BİR SEVİNÇ GELSİN DİYE, GÖNÜL EVİNİ SIKICA SÜPÜRÜR."

5 Mayıs 2011 Perşembe

4 Mayıs 2011 Çarşamba

BİR FİNCAN KEYİF VER KENDİNE


Gitmelisin sayın İstanbullu. Sen "hay Allah erguvan seyredecek yer yok!" diye mızıklanırken Bitlis, Tunceli, Kastamonu, Uşak ve benzeri illerimizden gelmiş kardeşlerimiz boğazın kıysındaki korularda keyif yapıyorlar. Ve inanır mısın, hala bülbül sesi duyuluyor! Renkler nefis... Kahvenin kağıt bardakta geliyor olması üzücü ama içtiği yüz fincanın doksandokuzunu kapatan insanlarız biz. Ne yapsın adamlar? İki yüz tane fincan mı satın alsınlar? Ha, ben asla kağıt fincan istemem dersen, azıcık daha ilerle, bak Beylerbeyi Sarayı'nda fincanla veriyorlar kahveyi. Eğer orayı kalabalık bulursan birazcık daha ilerle al sana Adile Sultan'ın terasında kahve keyfi ya da Küçüksu Kasrı'nda! Diyeceğim o ki, git de erguvanlara bak! Yakında bu muhteşem rengi sadece belediye otobüslerinde göreceksin!
Bütün bu anlattıklarıma zamansızlıkla karşılık veriyorsan hiç olmazsa Beşiktaş'a yolun düştüğünde Saray Kolleksiyonları Müzesi'ne bir uğra da TÜM ZAMANLARIN HATIRINA SARAYDA BİR FİNCAN KAHVE sergisinin tadını çıkart. Sadece bir lira. Yani pahalı olduğunu da söyleyemezsin. Üstelik o bir lira içeride içeceğin kahve için.
Cumartesi günü de malum boğaz yarışı var. Dolmabahçe'ye gidip seyredebilirsin, kimbilir belki sana el sallarım?

3 Mayıs 2011 Salı

YENİDEN BAHAR

Güzel şeyler ve çirkin şeyler... Hayatımın bir parçasısınız. Geçmişte kalan güzel ve çirkin şeyler ve geleceğimde sessiz sessiz gülümseyenler, siz de hayatımın bir parçasısınız. Özlediğim, zaman zaman özlemimden can acısı çektiğim geçmiş, seni ardımda bırakma ihtimalini seziyor olmak ve ilk kez meleklerin omuzumda oturuyor olduklarını hissetmek... İçimdeki ışığın varlığına olan inancımın - bana rağmen- gün be gün artışına tanıklık etmek... Bahar, bu sene başka şeyler varmış sepetinde...
Kalbinin kapıları bana ardına dek açık olan, tüm varlığıyla yanımda duran bunca güzel insan varken, neden kilidi paslı kalpler önünde zaman kaybettiğimi hiç anlayamıyorum... Açık kapılardan usulca, kolaylıkla geçebilmenin tadını fark ettim edeli, gün mü aydınlandı ne? Karadelik nerede Mehmetus? Tatile mi gitti acep?
Geçmişi güzellikleri ve çirkinlikleriyle yerinde bırakabilme hali, geleceğimde kaç bahar kaldı endişesini de götürdü beraberinde... Şimdi bir tek bahar var; o da tam şu anda içinden geçtiğim, tam şu anda içimden seke seke geçmekte olan!
Önüme gelen projeler, ihtimaller, yaşamak için sunulan şeyler... Hepsi için bin defa teşekkür etmeliyim. Şimdi yapmam gereken tek şey çok çalışmak. Çalışmak ve Noel zamanını hayal etmek. Benden umudunu kesme sakın Pamuk Prenses:))
Mehmetus'un gelişiyle yenilen yemek, Hamdi ile gelen teklif... Yogatime'daki salonum... Yogalin'e yetişecek ödevlerim... Purusya Kralı'nın ev heyecanı, o heyecanın içinde bana "bu masa senin çalışman için iyi mi?" diye soran cümlesinin güzelliği, Küçük İnsan'nın Orta Doğu heyecanı ve aşka inancı... Külkedisi'nin uzak ülkelere gidebilme ihtimali... Parmaklarımın yeniden kalem kağıt isteyen titreyişi... Agi ile çevirilecek güzel kitaplar... Ve tabii erguvanlar.. Hepsi güzel, hepsi benim için mutluluk... Yeniden bahar!