28 Haziran 2020 Pazar

UÇURTMA


Güne, topuk dikeni egzersizi yaparak ve ardından da balkondaki yavru kediyi besleyerek başladım. Annesi ameliyat olalı ve kliniğe gideli Pazartesi tam iki hafta olacak. Kardeşi de üç gündür başka bir klinikte tedavide. Gözünün üstünden zor bir ameliyat oldu.... Balkonda kalan  tekbaşına kalan yavruyu tok ve güvende tutmak konusunda haddimi aşmadan bir mücadele veriyorum. Yaratılmış hiçbir şeyi, özellikle kendimi, deneyimlemem gereken zorluklardan koruyamayacağımı gayet iyi anladım. Hayat kafama vura vura anlattı. Nasıl olsa ne kadar anladığımı zaman gösterecek ve anlamadıysam da yine kafama vurur nasılsa diyerek dert etmiyorum. Sadece şu an idrakım elverdiğince makul davranmaya gayret ediyorum.

Acıdan ve olası kederden kaçmak sadece yanılgı. Yapabileceğimiz tek şey olanı olduğu haliyle kabullenerek içinde durmak. Ama zor. 

Edirne'ye gittiğimizde Muradiye Camii avlusunda çingenelerin çocuklarıyla uçurtma uçurmuştum. Ahmet fotoğraflarımızı çekmişti. Sanırım hayatım boyunca en çok özleyeceğim anlar arasındadır. 
O hiç tanımadığım, kirli suratlı güleç yüzlü veletler öyle güzel eğleniyorlardı ki, uçurtmanın ipini elime alırsam o sonsuz eğlenme hali bana da sirayet eder sandım. Yanıldım.

Öyle olmadı. Daha uçurtma ellerimdeyken hüzünlendim.İçinde olduğum anı gelecekte ne kadar özleyeceğimi düşünüp, ilerideki olası anımsamanın kederinde boğuldum.

Mutlu olma fırsatlarını kendine zehir zıkkım eden zihnime tüküreyim! Zihnin öğrenilmiş ezberine tüküreyim!

Ben aynı hatayı şu hayatta en sevdiğim insanı koklarken de yaptım. Kokusunu hafızama kazımak istedim. Oldu mu? Elbette olmadı. Oysa ne vardı an içinde dursaydım? Ne olurdu hiç değilse o birkaç dakika hayatın kucağıma bıraktığı hediyeyi alıp bağrıma bassaydım?

Kontrol edemediğim bir uçurtma hayat. İpi hep sağda solda....

Yaşadığım tüm an'lar, içinde durmaktan kaçtığım kederler ve sevinçler, gözyaşları ve neşe, gün gelip hesap soracak biliyorum. Yapmam gerekenin basitliğine karşı nedir bu basiretsizliğim gerçekten anlayamıyorum.

Aldığım nefesin ciğerlerime dolmayışının sebebi de bu. Tek istediğim ipin ucundaki hayatı, hayatımı tıpkı uçurtmanın her hamlesini hisseder gibi hissetmek. Rüzgarı okumak, uçurtmamı ağaç dallarından, yere çakılmaktan olabildiğince kollamak. Ne olur? Düşer mi? Düşsün. Onu tekrar havalandırmak için tüm gücümle koşarım! Ağaca mı takılır? Yırtılmasın diye yavaşça, nazikçe dalların arasından alırım! Alamaz mıyım?

Hayat, uçurmaya cesaret edemediğim, takıldığı daldan alamadığım, her gün onlarca yüzlerce rüzgarı ıskalayan, imrenerek gökleri özleyen bir uçurtma ellerimde. Hiç kimse değilse bile ben bunun hesabını kendime soracağım, biliyorum.

Neden yaşamı parmaklarımda hissetmekten bu kadar korkuyorum? Kederden kaçarken dondurduğum kalbimin buzları ne zaman çözülecek? Bilmiyorum...







24 Haziran 2020 Çarşamba

- VI- DERİN BİR GÖL RÜYASI


Birbirimizin karasularında izinsiz yüzüyoruz nicedir. Ben yüzme biliyorum, sen bilmiyorsun. Ben sudan, boğularak ölmekten çok korkuyorum, sen korkmuyorsun. Hep daha derine dalmak isteyen, çok da korkan iki tuhaf varlığız. Ne yapacağımızı kestiremeden, el yordamıyla anlamlandırmaya çalışıyoruz hayatın işaretlerini.

Sana "anne" diyorum. Seni her çağırışımda, her anne dediğimde sesim eko yapıyor ve gelip tam kalbime çarpıyor. Çünkü sen de bana "anne" diyorsun!

Bir geceden ertesi sabaha yüreğimin odacıklarında yüz çocuk doğuruyorum da, gerçek hayatta sadece senin anne diyen sesin, bazen de keskin sessizliğin uğulduyor kulaklarımda. 

Bu derin, adına hayat dedikleri durgun suyun içinde hazineyi arıyoruz. Bazen günlerce, haftalarca süt liman yüzey. Kıyıda piknik yapıp, ağaçların gölgesinde huzurla uyuyoruz. Huzur nedir bilmeyen ruhlarımız hep tetikte olsa da, birkaç küçük an var zihnimizi oracıkta bırakıp gülümsediğimiz. Ama öyle zamanlar var ki, altı üstüne geliyor gölün. Bulanık suyun yeniden berraklaşması aylarımızı, hatta yıllarımızı alıyor. 

Yüzlerce metaforla anlatabilirim bağımızı, bağlılığımızı. Yine de   en güzeli, en iyi bildiğim yerden yürümek;  sınırlı bir oksijenle birbirimizin karasularında dolanan acemi dalgıçlarız o halde. Bu derin gölden ya birlikte çıkacağız ya da bir sonraki karşılaşmamıza kadar iç sularımızda bol bol su yutacağız. Seçim bizim. Benim tek başıma karar vermem yetmiyor. Bunu biliyorum.

Kalın elbiseler giyiyor ve tekinsiz derinliklerde geziniyoruz. Yosun tarlalarında göz göze geldiğimizde, kısacık da olsa anlar gibi oluyoruz birbirimizi. Dizine tırmanmış bir ahtapotu şefkatle severken gördüğüm sen, aynı yumuşaklığı ayaklarının dibinde dolaşan yengeçten esirgiyorsun. Kafam karışıyor.  

Sevginin ve korkunun belirsiz sınırında seni seyrediyorum.

İkimizde sırtımızdaki tüplerde an be an azalan bir hava olduğunu gayet iyi biliyoruz. Uzun süre gölün dibinde kalamayız. Birgün aradığımızı bulsak da bulmasak da yukarı çıkmamız gerekecek. Neden zamanı iyi kullanamadığımızı hiç anlayamıyorum. 

Derindeyiz o sabah. Suyun ritmine kapılmış dans eden  yosunların  ardından seni izliyorum. Mevsim kış. Bu göl donarsa ikimizde altında kalacağız. Hadi çıkalım diyorum sana. Ama kımıldamıyorsun, taş gibi bakışların. Belli ki dizindeki ahtapota olan  merhametini ayaklarının dibindeki yengeçten esirgeyeceksin.

Kendini dalgıç sanan bir yengecim ben; sen kıskacıma basınca anladım...

Uyandım!


19 Haziran 2020 Cuma

Allah Rızası İçin Yaşamak ve Yaşatmak





Sandal ağacı esansı kokan sabunumu iyi ki pijamaların arasına koymuşum. Şu serin Haziran akşamında ne güzel koktu ortalık. Haftalardır yüreğime dert olan anne kedi emin ellerde şifa bulurken ve ben yavrularını doyururken, şu "Allah rızası" ne güzel şey diye geçti gönlümden. Sokakta ekmek bulamayan binlerce, on binlerce canlı var biliyorum, hepsine yetemeyeceğimi de... Haftanın sonunda şu minicik dünyamda iki küçük kedi, bir bacağı kırık martıyla ne kadar tok, ne kadar şükran doluyum onu söylemek istiyorum. Allah rızası için verdikçe, adeta on mislini yağdıran hayat nasıl da büyük bir gizem! Günlerce an be an açıp, solan gül, kokusuyla sarhoş eden ıhlamur, meyvalarıyla besleyen malta eriğim... Bunlar her an kucağıma bırakılan hediyelerin sadece birkaçı.



Laf olsun diye değil, sadece verdiklerine de değil, asıl vermediklerine, esirgediklerine teşekkür ederim hayat. Olmuş ve olacak her şeyden, tüm ezeli ve ebedi akitlerden, hatırladıklarımdan ve hatırlayamadıklarımdan ölesiye razıyım. Hayattan ve ölümden, yediğim her lokmadan, örtündüğüm her kıyafetten ve karşılaştığım her insandan razıyım. Bu hafta bana "iyi ki" dedirten tüm uyanışlarımdan, kabullenişlerimden misliyle razıyım.

Kalan ömrümü Allah rızası şuuru ile yaşamaktan gayrı tek bir arzum yok.


22 Mayıs 2020 Cuma

21 Mayıs 2020





En sevdiğim yazarla benzerliklerimiz olduğunu bilmek bana kendimi özel hissettiriyor. Nasıl mı? Şöyle ki, küçük bir kızın annesinin topuklu ayakkabılarını giydiğinde kendini bir yetişkin olarak hayal etmesi gibi. Bir tür oyun diyelim ya da birbirini yatay ve dikey zamanlardan tanıyan ruhların dansı.

Bugün tam da öyle bir varlığın doğum günü... Beni Dünya zamanında vakitsiz terk eden ama evrensel anlamda bir an bile elimi bırakmayan dostumun. Çocukluk ve ilk gençlikten kalan en güzel anlarımın yoldaşı Victor'nun.

Birlikte olduğumuz tüm zamanların, o an yaşanırken de özel olduğunu bilirdim. Bazen kendimi çimdiklerdim yaşadıklarımı bedenim kaydetsin diye.. Bizi birlikte kılan hayata, beraber aştığımız zorluklara, tuhaflıklara, tüm benzerlik ve farklılıklarımıza neşeyle bakar, bunu mümkün kılan evrensel plana, ki o vakitler böyle kelimeler bilmezdim, hayret ve şükranla eğilirdim.

Ona sokularak varlığımı gerçek kılabildiğim, sayesinde gündelik hayatın mucizelerine bağlandığım, birlikte yol aldığım dostumdu. Onunla yaşanan her şey anlam kazanırdı. En küçük işler kutlamaya dönüşürdü. Çünkü "mış" gibi yaşamazdı. Hakikiydi. Onu biricik kılan, beni büyüleyen de buydu; insana dayatılmış tüm kuralların, mutlak doğru diye belletilen her şeyin dışına çekerdi kalbimi. Biz günü birlikte yaşıyorsak eğer, etrafımı saran madde dünyası ufalır, bir bardak yayla çayıyla uçsuz bucaksız kırlara yuvarlanırdık.

Kadınlarla sorunu vardı. Çünkü annesiyle derdi dermansızdı... Kısacık ömründe sevgi ve öfke arasında o kadar hızlı savruldu ki, bedeni vaktinden evvel yıprandı. Az sevilmiş çocuklardık.

Gözlerini ve sesini çok özlüyorum. Bakışları kömür madenindeki elmaslar gibiydi. Sesi kimselere benzemezdi. Bir erkek için belki biraz tiz ve ince ama güçlüydü. 

Hızla yükselir, çabuk sakinleşirdi. Öfkesi ile kahkahası, azarlaması ile kucaklaması arasında bir bardak suyu ancak içerdiniz. Bir kez bile kavga etmedik, bir defa dahi gücenmedik birbirimize... Hiç ayrılmadık, hiç kavuşmadık. Masallardaki kutsal ırmaklar gibi usul usul aktık. Kah yakınlaştık, kah uzaklaştık. Aynı kaynaktan doğmuştuk ve aynı kaynağa dökülecektik. Hiç konuşmasak da bunu her zaman iliklerimize kadar hissettik.

Unutulmaz hediyeler bıraktı bana. Varlığı kendime giden yola dair pusulamdı. Bunca yıldan sonra hala beni bana, beni ona, beni bütüne götüren ipuçlarını bir bir takip ederken, içimdeki özlem, geride bırakılmışlık hissi biraz olsun sakinleşiyor. 

Bir insanın sesi hala kulaklarınızdaysa, sahiden gitmiş olabilir mi?

Bazı insanlar vardır diğerlerinden daha canlıdır. Victor öyleydi, daha canlıydı. Bu yüzden olsa gerek bedenini bırakıp gittiğinde, elimde kalan kabukla ne yapacağımı bilemedim. 

Kabuk cansızdı, geçmiş canlı.

Şimdilerde izlediğim her yaprak kımıltısında, yüzüme değer her ılık rüzgarda, yağmurun serininde, bulutların hareketinde ve ceviz kabuklarının kokusunda hep o var.... Bugün onun anısına ekmek pişireceğim. Pek çok aç ruhu besleyen benzersiz dostumun hatırasına...












19 Mayıs 2020 Salı

19 MAYIS 2020




Hay huyla geçen koca ömürden kaç gün kalmış geriye haberin var mı? O kadar ağırdan alma bence, bir bakmışsın ruhun uçmuş gitmiş, bedenin cascavlak musalla taşında... 

Sahi nerede senin kurtarıcın?

Bahçemdeki pembe gül... Bana babaannemi, onun ölümünü hatırlatıyor. Haberi aldığımda ayışığı altında güzel bir gül bahçesinde yürüyordum. Yumuşacık bir Eylül akşamıydı. Kalbime su damlası gibi düştü ruhunun yükselişi. İçim kederle titredi. Böyle bir bağımız olduğunu ölüm anında fark etmem ne büyük talihsizlikti... Ve şimdi, o tarifi zor hüzünden bana kalan bu harikulade çiçekle, her sabah yeniden başlamanın şevkini hissediyorum. 

Ellerimi açmasam da, dizlerimin üzerine çökmesem de yaşanmışlığın içindeki eşsiz anlara; neşeye de  boğsalar, hatta acıtsalar bile ne kadar minnettarım bilemezsin.

Kapılar açılacak diyorlar bu gece... Kim bilebilir ki, belki de günlerdir açıktı göklerin kapısı... Ben girmedim, sen girmedin diye, sırf biz bilemedik diye kapalı olamaz değil mi?

Eşikte durmanın kitabını yazanlarız nihayetinde....

Sana göre muhtemelen çok alaturka bir adetten ibaret Kadir Gecesi... Benim için şenlik ateşi, taze tutulması gereken evrensel bir kutlama. Gökyüzüyle dans etmek, onun tarafından şefkatle kucaklanmak için, büyük bir sevgiye dahil olmak adına kıymetli bir fırsat!

Bahar bu, insanlar baharı kutlar, insanlar hayatı kutlar. Hayat döngüsü kutlamalar ve yaslar ile sürer gider. Ne mutlak ve kesintisiz bir mutluluktur deneyimlerimiz, ne de bitmeyen kederli günler silsilesi... 

Hepsi geçer, gider. Elde var hayat...

Uzun zamandır iyice abattım biliyor musun? Karşılaştırmalı din tarihi merakım, felsefe ve edebiyatla beslenen arayışım öyle gizemli bir kesişme noktasına geldi ki, kocaman bir hava limanında hissediyorum kendimi, biletim numarası yazılmamış çek gibi elimde. Tek yapmam gereken hangi uçağa bineceğime karar vermek. Çünkü artık hiç şüphem kalmadı, sadece karar vermem kafi, gerisi kendiliğinden gelecek. Hangi uçağa binersem bineyim mutlaka eve götürecek beni. 

Gördüğün gibi onca yıldır boş durmadım. Aradım taradım, hatta aramakta kaybolup uzun uzun dinlendim. Atıl gibi görünen altın nadaslarım oldu. Altın dedim diye heyecanlanma hemen, benim altınımdan ne olacak? Işığı sezme anlarımı kasdediyorum. Gerçeğin, evrensel büyünün ince ince kalbime sızdığı anlardan... Fakirin altını başka ne ola?

Böyle işte. Kalenderiye, haydariye, melamiyye derken bir Kadir Gecesinde daha kalbinim kapıları açık, gövdem gökyüzünün altında, zihnim başıboş, varlığım birliğe teslim öylece nefes alıp nefes veriyorum..

Beni ararsan, bil istedim: duanın ve bedduanın bittiği yerdeyim.


10 Mayıs 2020 Pazar

JORDAN








Sence kaç parçalık puzzle idi hayatlarımız? Çok olmalı. Tasnifle, hesapla kitapla geçen onca yılın ardından, geri dönüp baktığımda ne kadar da sonuç odaklıymışım diye hayıflanıyorum. Parçaları renklerine göre ayırmakla uğraşırken bütünün tadını çıkartarak ilerlemeyi nasıl da atlamışım! Bitirmeye kilitlenmiş, aşka, mateme, hatta doğuma ve ölüme haksızlık etmişim.

Benim yaşam akışındaki halim buydu; aceleci, tahammülsüz, an içinde duramayan ve çok derin bir uykuda anlamsız kabuslarla mühürlü....Çabucak büyümeliydim, hızlıca bitmeliydi okul, yutarcasına okumalıydı  tüm kitaplar ve yazarken fırtınalar estirmeliydim...

Hızlı, telaşlı, donmuş. Hızlı, donmuş, telaşlı, donmuş... Korkmuş..


Ama bitti. Bu hayatta natamam olarak kalması gereken bölümler de olduğunu anladım. Renklerine göre ayırmayı bıraktım.
Doğru eve girip, yanlış adamla evlendiğim için kendime kızmayı, hatta onun yanlış insan olduğunu düşünmeyi bile bıraktım. 

En sevdiğim yazarın bir zamanlar favorim olan kitabında sırf saçlarımız aynı renk diye ben sandığım kahramanıyla kader birliği ettiğimiz fantazisini de bıraktım. Uzun çok uzun yıllardan sonra bambaşka bir öyküde, aslında karşılaştığımız ilk öyküde kendimle yeniden tanıştım:

"Benim adım Jordan.

Her yolculuk kendi çizgileri içinde başka bir yolculuk gizler; sapılmayan dönemeç, unutulan açı. Kayda geçirmek istediğim yolculuklar bunlar işte. Yaptıklarım değil de yapmış olabileceklerim ya da belki başka bir zamanda başka bir yerde yapmış olduklarım...."*

Devamı Yok....

*J.W.

1 Mayıs 2020 Cuma

O YÜZDEN Mİ?






Yazmak, zamandan kaçmaksa eğer 
ve
Susmak, konuşmaksa....

O yüzden mi koşarken susar insan?!

28 Nisan 2020 Salı

SUDA BOĞULAN DİLEKLER...






28 Nisan 2020


Bir zamanlar gerçek hayatta yan yana yürümeye cesaret edemeyen, birbirlerinin öfkesinden, şiddetinden deliler gibi korkan iki varlık tanırdım. Gün ışığında kalplerini simsiyah örtülerle saklar, ay ışığı yükselince en gizli dileklerini yakamozlara fısıldarlardı. Onlarca hayat karşılaşmalarına rağmen, her defasında dizlerini kanatan çocuklar gibi kendi köşelerinde sızlanmayı seçtiler.

Bu hikaye onların, dileklerini yüksek sesle söyleyemeyenlerin, dilekleri suda boğulanların.

Çok su yuttum ben, belki de bu yüzdendir en derin korkumun boğulmak oluşu.. Bütün gezegenin akciğerlere yapışan bir virüsle savaştığı şu akıl almaz günlerde ben buz kesmiş ellerim ve kalbimle bin yıllık dileklere bakıyorum. İnsanlık nefes bile alamayacağı anlardan korkarken, benim soluğumu kesen bambaşka bir şey var.... Kalbim nicedir güvenilir bir organ değil, uzun zamandır fizik bedenimin devamlılığı dışınca bir ricam olmuyor kendisinden. Karşılıklı bir beklentisizlik içinde, bize verilen süreyi sessizce tamamlıyoruz. Mutlu muyuz, değil miyiz bilmiyoruz. Nicedir sormuyoruz.

Yıllar önce kalbimle bir olup cüret ettiğimiz, sayfalar dolusu yazdığım, gül fidanlarına bağlayıp, ateşler yakıp, üzerinden atladığım bir dileğimiz vardı... Boynumu yakan bir kolyem ve asla kazanamadığım kağıt oyunları vardı. Kalbimi masaya koymuştum ve kaybettim. 

Dün gece küçük mavi kağıtlara dileklerimi yazarken içten olmaya çalıştım. Sonra sonra anladım ki nicedir tek kelime konuşmadığım kalbim samimiyet nedir unutmuş! Bütün samimiyetimle yazarken ve söylerken bile ne kadar derin bir korunma arzum var... Ne kadar da canım yanmış ve korkmuşum boğulmaktan! Hangisiymiş beni daha çok yıpratan anlayamadım... 

Yaşanmışlık mı? Yaşanmamışlık mı? 

Bundan böyle dileklerim suda boğulsun istemiyorum. Kalbim benimle barışsın, hayat donmuş bir nehir gibi yanımdan geçip gitmesin. Uçmayan, boğulmayan, kalbimin derinliklerinden gelen dilekler gerçekleşsin istiyorum. 








23 Nisan 2020 Perşembe

PANDEMİ GÜNLERİNDE İÇİME DÜŞEN BİR MERAK!







Bitiremediğim bir hikaye kitabının, başına ne geldiğini öğrenemediğim esas oğlanı acaba pandemi günlerinde ne yapar? İnsan dışarıyla ilişkisi azaldıkça, nicedir iç işlerini ihmal ettiğini fark etmeye başlıyor; ayıklanmayı bekleyen eski kıyafetler, buzdolabında küflenip unutulmuş peynir kırıntıları ve hatta hatta yarım kalmış hikayelerin kahramanları da bu meraka dahil...

Fiziki haritada bir bağımız kalmamış olsa da, o hep bahsedilen görünmez iplikçiklerle düğümlü ve bir o kadar da tek başına oluşumuzu sindirebildik mi sence? İstersen ekranın diğer tarafındaki insan olarak önce ben cevap vereyim: Eh, saat saat değişen ruh halimle bir ileri bir geri idare ediyorum diyelim. Ki bilirsin evimi çok severim ve kendimi eyleme terbiyem epeyce yüksektir.

Peki sen ne dersin?

Söylesene, hala dokunduğu her şeyi altına çeviren Kral Midas'ın izinden mi gidiyorsun? Yoksa uzun yıllar aç ve susuz kalınca anladın mı asıl açlığın, dinmeyen susuzluğun neye imiş? 

Biliyor musun, bazı insanların kaderinde idrak yok... Delice bir zeka, eşsiz eğitimler, binlerce zevk ve tatmin var da, idrak yok... O ruhlar "pas" diyorlar bu hayatta, "bozma uykumu, sonra uyanacağım ben, çekil git başımdan!" diyorlar. Çaresiz uzaklaşıyorsun. Çünkü şu hayat bir tek kendini bile uyanık tutmak için çok katmanlı, çok yorucu bir oyun. Dış dünya hiç durmadan ninniler mırıldanırken gözlerini açık tutmak ölümüne zorken, yanındaki uykucuyu sarsmak çok manasız. 

Uykunu böldüğüm günler dün gibi...

Gerçeğin ışığı, kısacık bir an için bile olsa, sımsıkı kapattığı gözlerinden içeri sızmış biri olarak, söylesene gitgide azalan görme duyunla, ışığa daha da aç değil misin? 

Pandemi meraklısı diyebilirsin bana ve haklısın. Bir yönüm sana benziyor; iç sularımda uzun süre kalamıyorum, huzur huzursuzluğum bile olabiliyor bazen.... Ama gel gör ki, ruhumun labirentlerinde turlarken, sana rastlamasam, rastlayıp hal hatır sormasam riya olurdu. Bir de insan bilmek istiyor; hala aynanın sırrını arıyor musun? Aynada gözlerinin içine bakabiliyor musun?






11 Nisan 2020 Cumartesi

BUGÜN







Şaka değil, sahiden eser miktarda güneş alıyor evimiz. Şöyle ki, öğleden sonra 16-17 arasındaki otuz dakikada ancak fotoğraftaki kadar ışık görüyoruz! Güneş, son sürat giden arabanın farı misali balkon kapısı önünü hızlıca yalayıp, kayboluyor! Taşındığımda bu duruma hiç takılmamıştım çünkü loş ışık ve serin atmosfer fikri bırakın rahatsız etmeyi, hoşuma gitmişti. Evim için yakıştırmalar yapıp, "dört mevsim Londra" falan diyordum. Ancak gel zaman git zaman balkonları kullanamamak, bitmeyen sonbahar ve içimi oymaya başlayan rutubet zorlamaya başladı. Ha, neden taşınmadın dostum derseniz, o iş o kadar kolay değildi... Ülkenin tepetaklak olmuş ekonomisinde kımıldamaya cüret edemedim. Dikkatinizi çekerim cüret diyorum, cesaret değil.

Sonuç? İçinden geçmekte olduğumuz şu günlerce yüz binlerce insan gibi yemek ve suyun varlığına teşekkür ederek oturduğumuz yerde oturuyoruz. 

Tartışmaların, küslüklerin, anlaşmazlıkların ve daha pek çok şeyin anlamını yitirdiği zamanlardan geçiyoruz. Belki de ilk kez, bizim türlü bahaneyle durmadan erteleyip, o gelip gelmeyeceği belirsiz geniş zamanlara bıraktığımız içe dönüş pratiğini bu defa hepimiz için şu mini minicik virüs hallediyor. Ne diyeyim? Faturası epeyce kallavi olmakla beraber, sağolsun, varolsun cancağızım! 

Dinsizin hakkından imansız gelir diye boşuna denmemiş!

Zamanımın çoğu okuyup yazarak, arada internet üzerinden film, dizi izleyip, makul bulduğum yoga ve pilates derslerine katılarak geçiyor. Fazla sebze meyve tüketmediğimden, zira yıkamak da sıkıntılı, uzun yıllardır yemeğim kadar makarna, pilavla besleniyorum. Ton balıklı sandwich, kaşar peynirli tost, yoğurt, kahve adeta yeni yaşam biçimimize dönüştü! Neyse ki arada elma veya portakal yemeyi akıl edebiliyorum.  Demek hala azıcık sağduyu kırıntısı mevcut!

Theodora ile havalandırılmış odalarda oturmaya çalışıyoruz. Neredeyse aynı zamanlarda uyuyup uyanıyoruz. Çünkü gün içinde yeteri kadar enerji harcayıp yorulmadığımdan, akşam uykum gelmiyor. Yine de baktım ipin ucu kaçıyor gece dörde kadar oturma potansiyelimi beslemeyip, ikiden evvel yatağa girmeye gayret ediyorum. Çünkü her durumda sabah en geç sekizde uyanıyorum. Oysa doktorlar bas bas bağırıyorlar "dinlendirin bedeninizi" diye. Yani olan şu ki Theodora gibi gündüz kısa uykular uyumaya başladım; çoğu, uyku ihtiyacı içermeyen, kısa, tuhaf uyuklamalar...

Muhtemelen benim uzun saatler, hatta günler boyunca evde olmama şaşırıyor. Kim bilir o, bu süreci nasıl algılıyor? Gözlerinde soru soran bakışlar var bazen;"bu kadın hiç mi dışarı çıkmayacak?" der gibi bakıyor. Evet, çıkmıyorum. Pek çok İstanbullu gibi "tamam kontrollü bir normal hayat mümkün" denilene kadar sabırla bekliyorum. Haftada bir kez alış verişimi yapıp, anneme ihtiyaçlarını bırakıp, kardeşimi görüyor ve evime dönüyorum. Sokaktaki kedilere yemek bırakmak dışında ne yazık ki kimseye bir faydam dokunmuyor.

Neyse ki zarar da vermiyorum...

Yakın bir dostum kargo şirketi çalışanlarının tıpkı sağlıkçılar gibi virüsle temasa en fazla maruz kalan kitle olduğunu söylediğinden bu yana artık kargo gerektirecek alış verişler de yapmıyorum. Bazen güne başlamaya ve devam ettirmeye hiç isteğim olmuyor. O günlerde kendime yüklenmiyorum. İstememe, güçlü olmama, kımıldamama gibi haklarım olduğunu hatırlamanın da iyi olduğunu düşünüyorum. 

Bugün buysa bu.











2 Nisan 2020 Perşembe

LABİRENTTE MIHLANANLAR




Hepimiz durmak istedik. Hız kesmek istedik. Yürüdüğümüz yol, varmak istediğimiz yere götürmüyordu. Durmak diledik, çünkü duramadığımızdan düşünemiyor, asıl yürümek istediğimiz yol hangisi göremiyorduk. Günde beş dakikamız yoktu içimize bakmaya ama film izleyebiliyor, spora gidiyor, alış veriş, yemek, arkadaşlar, ev, aile derken hemen hemen her şeye, bizi biz yaptığını sandığımız her şeye yetişiyorduk. 

Oysa yetiştiğimiz tek şey bizi bizden çalan kayboluştu... Her an artan, nefessiz bırakan yitiklik hissi..

Peki sonra ne oldu?

Bir sabah asla başımıza gelmez sandığımız, belki gelecek kuşağı etkiler diyerek görmezden geldiğimiz felaket senaryolarından birine uyandık! Sadece seni, beni değil, tüm dünyayı yerine mıhlayan o küçücük, boyuna posuna bakmadan tüm gezegeni sallayan miniminicik virüs şimdi burada ve bizimle!

Artık görünmez güçlerin elinde olduğumuzu biliyoruz. Birbirimizden esirgediğimiz binlerce sarılma ve yüz binlerce öpücükle havada, geniş zamanlarda asılı kaldı. Bekliyoruz; zamanın yeniden akmasını, perdelerin aralanmasını. Hiç beklemediğimiz kadar büyük bir arzuyla, yakarışla güneşleri günleri bekliyoruz.

İlk kez, bu defa bambaşka bir labirentte beraber bekliyoruz.

Theodora, balkonun demirlerine konan dev kargayı izliyor. Sokak kedilerine döktüğümüz mamayı yemeye gelen bu güzel yaratık, besbelli ikimizden de yaşlı... O korkmuyor virüsten. Hayvanlar ne bizim kadar geçmiş ve gelecek kaygısı taşıyorlar, ne de ölümün yaklaşıyor olma ihtimali karşısında panikliyorlar. Biz insanlar dışında tüm yaratılmışlar şimdiki zamandalar. Akıştalar, kabuldeler.

Bu yüzden zikirdeler.

Bir tek insandı andan kaçan. Şimdi  ne olacak dersin? Bence insanlığın zikri başlayacak; yer gök el açıp, kabulle, teslimiyetle inleyenlerin gözyaşlarıyla ıslanacak. Bu baharı pencereden izleyen insanlık, bir sonraki baharda toprağa yanağını sürüp, içtiği bir yudum suyu uzun uzun ağzında tutacak. Her lokmayı dakikalarca çiğnenecek, yutarken hak yemediğine emin olmak için emek harcayacak insanlık.

Benim tek umudum, tek isteğim, o gözyaşlarının sadece dışarıyı değil, içimizi de yıkaması. Eğer sağ kalanlar arasında olursak daha şefkatli, öncelikleri daha kalbi, çok daha bütüne hürmetkar bir insanlığa karışmak isterim. 

Sanmayın ki dindar biriyim. Benim dinim sevgi, inancım sevgi, bana tek iyi gelen de bu. Hiç bilmediğim, sonu başı belirsiz labirentimde otururken, penceremin beş metre ilerisindeki ağaç ve Theodora'dan başka kimsem yok. Her birimize sabır, şefkat, merhamettir dileğim. 

Hepsi bu.

28 Mart 2020 Cumartesi

MERHAMETSİZ BİR GEZEGENDE KONTROL EDEMEDİĞİM ÖFKEMLE KUCAK KUCAĞA KALDIM.







Sevdiklerimi kaybetmenin ansiklopedisini yazabilirim biliyor musun? Benim bu bedendeki sınavım sevgi. Kim bilir kaçıncı kez aynı dersten çakmak üzereyim... Tanrı bana sekiz insanlık öfke vermiş de, sevebileceğim bir kulu çok görmüş sanki! Sonrası hep ikmal...





Çok sevmekten korkar oldum. Sevemez oldum. Sevmekte lal, öfkemde derya fırtına....

Yoruldum...





Çok korkuyorum. Virüsten falan değil, insanların sevgisiz, inançsız, merhametsiz bir Dünya'ya alışmasından, bunu normal kabul etmelerinden korkuyorum.




Kalbinde merhamet olan o kadar az insan kaldı ki elimde... Onların uzansam kaybolacaklarından korkuyorum....




Yeteri kadar gülmeden, yeteri kadar sevmeden ve  en çok da bu öfkeyle ölmekten korkuyorum... Peki ya ölmezsem, ya ben de merhametsiz olursam? Kalbim taşlaşır ve akmayan gözyaşlarımla öylece durursam?




Bugün apartmanımızın kedisi Korsan'ı ezdi biri. Üstelik ben onu gördükten iki dakika sonra... Bir t-shirt sarıp gömdü Hasan Bey... Bu kadar mı? Biraz kireç, biraz toprak...




Ben bu oyunda kalmak istediğimden emin değilim. İnancım tükendi. Belki de şu ortalarda dolanan virüse bizi tüm anlamlı ve anlamsız kargomuzla yüzleştirdiği için minnettar olmalıyız...




Kuzey Denizi'ne bakarken hissettiğim şeyi hissediyorum şimdilerde: soğuk.




Her şeyin ve herkesin kocaman bir anlamsızlık olduğunu bile bile devam etmek neden?

Bir kez daha yanlış anlamak ve anlaşılmak için mi? 

Saçma



Bütün hayatım birkaç fotoğraf sanki. Birkaç derin an, birkaç nabız. Gerisi derin bir uyku, uykuda tökezleme, duvara çarpma ve acı.

Ne dersen de.




Gençlikle birlikte umut da azaldı. Yerini umutsuzluğa bırakarak azalması ne fena hayatın....




Söylenecek tüm sözler söylenmiş biliyor musun? İnanç, hayat denen oyunda taş sektirir gibi kullanılmış ve artık kıyıda kalmak anlamını yitirmiş...

Ne yapacağız?

Ne yapacağım?

Ne yapacaksın?




Tüm istediğim merhamet...




Tüm sevdiklerim için daha çok merhamet, daha çok anlayış diliyorum. Kucağımdaki bu uçsuz bucaksız öfkemi bırakmak ve yeniden inanabilmek istiyorum...




Korsan'ı ezen adam bu gece ağlasın, kalbinde bir can almanın yükünü hissetsin istiyorum. Öfkemi dindirecek tek şey merhamet....

23 Mart 2020 Pazartesi

AĞACA DOKUNMA, AĞAÇ OL...








Çok uzun yıllar önce, ustamın yaptırdığı yönlendirmeli meditasyonu bu sabah aniden hatırlamak beni tam da o yıllarda yazmaya başladığım, sonra sonra nedense uzaklaştığım bloguma getirdi.

Şimdi hazır olun, ciddi bir itirafla geliyorum; hayatımın hiçbir döneminde meditatif bir insan olamadım. İçinde bulunduğum andan o kadar korkardım ki, sanırım hiçbir zaman, gerçek anlamda kimsenin, hatta kendimin bile yanında duramadım.... Aslında yeri gelmişken, tam şu an, böyle hissettirdiğim herkesten tüm içtenliğimle özür dilerim. Yalnız hissettirdiğim herkes bilmeli ki, öyle anlarda kendimi de yalnız bırakıyordum. Zihnim, daldan dala zıplayan bir maymun gibi, geçmişe methiyeler düzerek veya lanetler yağdırarak bilemedin gelecek kaygısıyla çalkalanıp dururdu.. O günlerden bu sabaha ne değişti derseniz derin uykunun, bitmeyen kımıldanmanın bir kader olmadığını anladım... Kalan ömrümü kalbime beton dökülmüş gibi kendim dahil herkese ve her şeye mesafeli yaşamak zorunda değildim!

İşte o derin uykuda sağdan sola döndüğüm günlerden birindeydi ustamın yönlendirmeli meditasyonu...

Hepimiz matlarımızda sırtüstü uzanmıştık. Ustam uçsuz bucaksız ağaçların yüceliğinden bahsediyordu. Gün ışığının toprağa değmediği kadim bir ormandaydık. Ağaçlar, dalları, kökleri, ormanın havası, kokusu, toprağın dokusu gibi pek çok detayı o inanılmaz güzel sesiyle bir bir canlandırıyordu. Sonra aniden, nedendir bilinmez, bu huzurlu ve kadim ormanda bir ağaç oluverdim! Herkes ağaç mıydı, yoksa ben mi olduğum yere çakılmıştım işte orası hep sır kaldı. Ama çok net hatırlıyorum hissettiğim şey derin, dibini göremediğim, baktığımda başımı döndüren bir yalnızlıktı! İçim ne kadar da yapayalnızdı. Bacaklarımı kımıldatamıyordum. Kollarım benim değildi artık. Derim, şu kalın kabuk muydu yani? Hatırlamam istenen şey fazla ağır gelmişti... En yakınımdaki ağacın dallarına bile değemiyordum. Yanaklarımı ıslatan gözyaşlarıyla kendime geldim.  Matım, tişörtümün yakası ıslanmıştı. 

Aradan geçen on yılı aşkın sürenin sonunda, bir haftadır evimde oturmuş, pek çok İstanbullu gibi sabah kahvemi içerken şimdi neyin nesiydi bu hatırlama? Ya peki ya on yıldır hiç değişmediğini sandığım ve aslında değişen his? 

Bu seçmediğim, belki de bana bırakılsa asla hazır olamayacağım inzivada, şu tuhaf tekbaşınalığımla, elbette Theodora var fakat yine de en yakın ağaca en az dört metre uzakken,  içimdeki derinler artık başımı döndürmüyor! Çünkü yıllar önce uzandığım meditasyondan bambaşka bir yerdeyim artık ve buradaki bilgi şu: dokunamadığım ağaçla bile aramda bir bağ var.  Dokunmak, yakın olmakla ilgili illüzyon sadece. Gözle görünmeyenin iplikçiklerinin beni, benden gayrı sandığım, alakam olmaz dediğim her şeye ve herkese ilmek ilmek bağladığını biliyorum! 

Bilmek? Yok yok, seziyorum.

Kelimelerin, hele ki en kıymetli olanların, kulaktan, zihne, zihinden kalbe, oradan da her bir hücreye ulaşması ne acayip! Dahası birbirinden ayrı yola çıkan onlarca kelimenin, süreleri öngörülemeyen, aracıları belirsiz, konaklama istasyonları, tetikleyicileri gizli, uzun ve meşakkatli bir serüven yaşamaları inanılmaz! 

Şu günlerde kendi rızam dışında ortasına bırakıldığım bu inzivayı bir tür lütuf olarak alıp, kabul ediyorum. Görünmeyenin gücüne tutunuyorum. Bizi birbirimize, daha da önemlisi kendi özümüze bağlayan tek gerçek bu birlik şuurudur. Bu beklenmedik günlerde derin yalnızlıklarımızdan sıyrılmak, hakiki arzularımızı görmek, ne kadar az şeyle ne denli huzurlu kalabileceğimizi sezmek şans! İster gnostiklere bakın, ister doğaya, şamanlara, ister tekkeye, kiliseye... Her biri binlerce kez aynı şeye işaret etmiştir: senden ayrı sandığın her ne varsa sen onunla birsin! 

Birliğe davettir içinde bulunduğumuz dönem. Ne azalt, ne çoğalt derim. Hadi bir değişiklik yapıp bir kez olsun "eyvallah" diyelim, olanı olduğu haliyle görelim.

Şimdi ve burada.

Namaste 










6 Şubat 2020 Perşembe

Cok fazla felaket var gezegende.. Sıcak ve korunaklı evimde vicdanım rahat değil... Hala dünyayı sevgi kurtaracak diye umuyorum.
Asla bir yetiskin olamayan tarafim, mucize bekliyor. İçimdeki cahil çocuk ne yılmaz bir direnisciymis! Ne geçen yıllar ne de ardı arkası kesilmeyen yanılgılar onu bezdiremedi.
Bazen merak ediyorum, bu inatla yaşadığım başka hayatlar da oldu mu acaba?

2 Şubat 2020 Pazar

Artık buraya yazmıyorum, öyle mi?  Rivayete göre eskimis blog yazmak? Mektup için de öyle demişlerdi ama ne kadar sevinirsin kimbilir posta kutunda benden bir kart  bulsan?
Sevinir mısın?
Yoksa sen mi bana yazarsın o uzak kıtadan?

17 Mart 2019 Pazar

SEVİNÇ






Son günlerde sevinç hakkında bir  kitap okuyorum. Okudukça bir kez daha görüyorumki aklın yolu bir ve kalbin yolundan hiç uzak değil. İkisi ayrı ayrı şeyler değil... Ayırmak, bölerek yönetmek daha fazla işimize geldiğinden icat ettiğimiz işler. 

Sevinç tek, merhamet tek, sevmek, öğrenmek, fark etmek, hissetmek tek. Zamansız, cinsiyetsiz, koşulsuz olunca güzel, ancak o vakit sahici.

Cesaret şifa bulmak için en önemli duygudur diyor Deniz Altınay. O halde tescilli bir korkak olarak iyileşmemek için bir sebep göremiyorum. Hayatta göze aldıklarımız kadarız, daha çok veya daha az değil. Sanırım kendime sevgi ve saygı duyduğum, içimdeki sevincin taştığı zamanlar da o anlar; korkumla beraber yürüyüp, cesaretimi kucakladığım eşsiz dakikalar!


Fotoğraf 2008 Saruhan
Kitap Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?

11 Ocak 2019 Cuma

ARADIĞIM ŞEY, DURDUM.








Aradığınız şeyin de sizi aramakta olduğu ; öylece durursanız, sakince oturup beklerseniz onun sizi bulacağı söylenir. O uzun bir süreden beri sizi beklemektedir. Yanınıza geldiğinde bir yere kıpırdamayın, arkanıza yaslanıp dinlenin. Daha sonra olacakları bekleyin.

Sayfa 172, Kurtlarla Koşan Kadınlar

Fantastik sahneler geliyor gözümün önüne. Zamanı  kestiremediğim mekanda kocaman, sırlarla dolu deri ciltli bir kitap var. Gecelerden bir gece, kitabın sayfaları arasından süzülüp çıkıyorum. Dışarıda beni bekleyen bir kapı  görüyorum. Uzun, dar tahtalardan yapılmış, başımı eğerek girebileceğim kadar alçak. Paslı bir asma kilidi var ama göstermelik. Aslında kapı aralık.

Bence, ben o kapının önünde tam kırk dört koca yıl geçirdim. Ne bana vaad ettiklerinden vazgeçtim, ne de içeri girecek kadar cesaretimi toplayabildim. Dolandım durdum önünde. Kapıyı unutmak için tekrar tekrar kitabın sayfalarına saklandığım,   sonra "hadi bi gayret kızım" diyerek elimi paslı kilide uzattığım çok oldu. Fakat ne hikmetse başımı eğip, içeri girmedim ya da giremedim.

Belki de çok kımıldadım. Dikkatimi olur olmaz şeylerle dağıttım. İnsanların alkışladığı, kabul ettiği biri olmaya o kadar takıldım ki, kendi hikayemin kahramanı olmayı atladım!

İnsan gençlik yıllarında farklı bir gerçeklik algısıyla yaşıyor. Zaman ve içindeki herkes bitimsiz, sonlanmayacak bir filmin dekor ve kostümleri gibi hissediliyor. Oysa öyle değil... İnsanlar vakitli vakitsiz, bazen sebebini bile söylemeden terk ediyorlar bizi. Sonra zaman meselesi var. Zaman daima aynı hızla akmıyor. Bazen nefessiz bırakacak kadar yavaşken, gün geliyor tam gaz koşsan bile asla tutamayacağın kadar hızlanabiliyor.

O halde elle tutulur ve gözle görülür biricik hazinenin şimdiki zaman olması hiç şaşırtıcı değil!

Baharda açacak lale soğanlarımı dikerken, avuçlarımdaki toprağa baktım  ve yan tarafta soğanından çıkmaya çalışan nergisi seyrettim. Onun nasıl bir iç zamanı vardı acaba? Lalemin açtığını görüp görmeyeceğim muamma iken, nergis tam şu an oradaydı. Nergis şimdiki zamandı!

Doğanın sessiz sedasız, dilsiz bir bilge gibi yineleyip durduğu döngülere neden sağırdır yüreğimiz?  İnsan kendi doğasını kabule bunca davet almışken acaba neden icabet etmez, edemez?

Miss gibi kokan nergisler, alçak kapıların aralığından içeri süzülsün. Zaman aksın. Nicedir dumanı tütmeyen evlerden, kendini pişiren kadınların şarkıları yükselsin.


29 Aralık 2018 Cumartesi

YENİ BİR YILA GİRERKEN YENİ BİR ŞARKI





Ne şarkı ama... Sisli bir sabahta zihnimi yalayıp geçen satırlar arasında yitip gideyim diye yazılmış sanki. Zaten boğazın üzerimde tam da böyle bir etkisi var; ne vakit yanına yaklaşsam onlarca geçmiş yaşantı ve bir o kadar da pas geçtiğim hayatın kokusu gelir burnuma. Bu şehri bildim bileli, ki onu kendimden evvel bilmişimdir, seyrederim mavi sularını. Bir tek günüm olmamıştır ki rengine , kokusuna  alışayım, sıradanlaşsın ve bakıp görmeden öylece kıyısından geçeyim… Öyle bir an yok hayatımda. Çok şey alan ama en  az o kadarını veren güçlü bir anne İstanbul. Heybetli kraliçem, benim şiddete maruz kalan kentim. 




Boğaz mı? Onun pelerini; düşlere, kabuslara örttüğü tülü...




Tavanında denizin dans ettiği bir yalı var düşlerimde, Orhan Veli'nin Evi'nden kıyıya inen yokuş, Özlem Çayevi, semt pazarı... İstavrite çıkan sandallar, Arnavutköy kıyılarından yayılan çilek kokusu, Göksu çayırına yayılmış çocuklar... Macun satanlar.. Mihrabat Korusunda gezinen sevgililer. O kocaman ağaç! Sandal sefaları... 




Yeni bir yıla girerken bir de bak bunu duydum işte tam da o güzelim kıyılara bakarken çalıyordu:

https://www.youtube.com/watch?v=VmWZT12nfJ8




Geçmiş geçmişte kaldı, sustu demedim bak, arkada kaldı.
Mutlu yıllar hepimize....

16 Aralık 2018 Pazar

TILSIMLI HAYAT!





Kendimi bildim bileli hayatın üzerine sim dökmeyi severim; masallar yaratmayı, sürprizler yapmayı, gölgeleri, efsaneleri, çocukları, hayvanları, orman cinlerini, mavi çiçekleri, yedi denizin dibinde derin uykudaki canavarları ve elbette ejderhaları....

Hayal gücüm bazen elimden sıyrılıp o kadar hızlı koşmaya başlar ki, gerçek denilen yükümü bırakmadan onu yakalayamayacağımı kabullenirim. İşte o nadir anlar beni arada yoklar. Ama ne yoklamak!

Mesela ısı değişir, yoğunluk farklılaşır, gerçeklik değişir, yakınlık, uzaklık bildiğin ne varsa değişir. Ezberler bozulur, gerçek yeniden yazılır.

Hayat tılsımlıdır. Ben hayatın, hayatımın, hayatların üzerine sim dökmeyi çok severim:)

8 Ekim 2018 Pazartesi

LİSTEDEKİ YERİM




Benim merhametim ve öfke patlamalarım aile içinde meşhurdur. İnsanlar birincisine teşekkür bile etmezken, ikincisini koz olarak ceplerinde taşımaya bayılırlar. Neyse ki ilerleyen yaşımla beraber dünyanın gidişatına inat, merhametim artarken, öfke krizlerimi kontrol etmeyi öğrendim. Öğrendim derken hemen ümitlenmeyin, hala öğrenci sayılırım:)

Yaklaşık bir yıl önce katıldığım değerli bir çalışmada daha ilk dakika sorulan soru, hiç beklemediğim bir cevap getirmişti:

"Neden buradasın?"

"Çok yorgunum; kronik yorgunluğum var. Zihnimi, bedenimi, daha da önemlisi ruhumu dinlendiremiyorum. Neşem azaldı ve en önemlisi etrafıma olduğum kadar kendime merhametli değilim..."

Aslında her şeyi bir çırpıda söylemiş ve ağzımdan dökülen kelimelere ben bile şaşırmıştım. Kendime karşı alabildiğine merhametsiz ve öfkeliydim. Dışarıya ise cömert ve sevecen fakat yorulup tükenince de bir o kadar sabırsız ve öfkeli! İki zıt kutup arasındaki salınıp durmak canımı yormuştu! Dengelenemedikçe daha da yorgun hissediyor, sanki içime doğru hızla yol alırken dikenli tellerle her yerimi yırtıyordum. Her şey, herkes batmaya başlamıştı. 

Bana ne oluyordu?

Bahsettiğim eğitim bir yıl sürdü. O süre zarfında öğrendiğimiz tekniklerle sadece etrafımdaki insanlara değil, kendime de olumlu, huzurlu ve sakin hissetmeme destek olacak çalışmalar uyguladım. Nihayet, uzun yıllar sonra etrafıma gösterdiğim ilgi ve alakayı azıcık da olsa kendime göstermeyi başarmıştım. Bu beklenmedik gelişme beni kendime dair umutlandırdı.

Yanılmamışım, bir süre sonra okuduğum kitapla* şunu hissetmeye başladım, evet dikenli teller vardı, ama benim de onları kucaklamama seçeneğim vardı. 

Yavaş yavaş kendime ayırdığım zamanda cömertleşmeye başladım. Tembellik etme hakkımı, kendi önceliklerimi ve seçimlerimi dile getirme özgürlüğümü keşfettim. Bunun adı bencillik değildi. Sonsuza kadar Mutlu Prens'i** oynayamazdım. Neyse ki gözlerimi de vermeden evvel, baktığımı görmeye başladım. 

Böylece kırlangıç ölmeyecekti.

Gündelik hayata nasıl yansıdı derseniz, mesela yıllardır öğrencilerime bıkmadan usanmadan anlattığım "anda kalma sanatınının" bizzat icracısı oldum. Şöyle ki işe en basit rutinlerimi bozarak başladım. 

Yataktan kalkarken acele etmeyi bıraktım. Uyandığım saatte ve canım istediği için güne başladım. Pijamalarımı paldır küldür çıkartmayıp, sabahlıkla gezinme adeti edindim. Ne zaman hazırsam, o zaman üstümü başımı değiştirdim. Kahvaltı saatimi de ucu açık bıraktım. Nasıl olsa acıkacaktım, illa "sekizde yenecek o kahvaltı" diyen diktatörü devirdim.
Sabah saatlerinde kedimle konuşmak, onu doyurmak ve sevmek için geniş zaman ayırmaya başladım. Bedenimin sabah sporu veya yogası sevmediği gerçeğiyle barıştım. Sadece kahve, kahvaltı ve meditasyon bana daha iyi geliyordu, varsın diğerleri akşama kalsındı!

Bunların dışında herkese ve her şeye yetişmek sevdamı bıraktım. Evet gönül tüm yaralara merhem, tüm dertlere deva olmak istiyordu ama önü ardı bir insandım. Yaşam sürem, kazancım ve gücüm, özellikle de ruhsal gücüm sonsuz değildi. Haddimi bilmeye, sınırlarımı zorlamamaya, egomu şişiren fedakarlıklardan kaçınmaya başladım. Tek başıma olmak yerine yardım istemeyi denedim. Eğer  bir bütünün parçasıysak o zaman neden yalnız savaşçı olacaktım ki? Ordunun formalarından bi tane kaptım ve hayat  kolaylaşmaya başladı.

Öncelik sıralamasında yürüyüşüme, yemeğime, kedime, kitabıma, çalışma saatlerime yer açtıkça omuzlarımdaki gerginlik azalmaya, öfke patlamalarım seyrekleşmeye başladı. Kendimi bildim bileli içinde kıvrandığım, yorucu döngü sanki ufak ufak ritim değiştiriyordu. 

İşte böyle böyle yıllardır listenin alt sıralarında değersiz, yorgun ve de bıkkın hisseden Elvan Hanım'ı yukarılara taşımaya başladım. Şimdilik ilk sıralarda uzun süre kalamasam da, nihayetinde ilk üçteki yerimi korumayı başardım. Bu az bir şey değil, çünkü ilk üçte olmak demek kendine merhametli, şefkatli davranmayı başarmak demek. Dersteki öğrencilerim kadar, kendi sırtımı da sıvazlamak ve "afferim kızım sana" demek. Daha da güzeli yorgun ve tükenmiş hissedene kadar her naneye yetişmemek kronik yorgunluktan sıyrılmak demek.

Bütün bunlara güzel yemekler, spor, yoga ve meditasyon  da eklemişsek oh derim, artık her gün ölüm yok, yaşanmamış anlara öfke yok, korkuya, geçmişe, gelecek kaygısına teslimiyet yok. Olabildiğince şimdiki zaman, anda kalabilmek, uykuya dalmamak var. Ve elbette tökezlemek ve eski döngüye kapılmak hep mümkün ama fark şu; o dönüş anlarının devamında bunu görüp, paniklememek ve kalınan yerden devam etmek var.

Son bir şey, ajandayla yaşamayı çok seven biri olarak, zaman ve planlama takıntıma da ayar çektiğimi söylemeliyim. Evet hala o minicik defterlere annemle çay, pazar alış verişi, PTT gibi notlar düşüyorum ama bir davet alırsam veya aniden canım başka bir şey yapmak isterse tamamen iç sesimi dinliyorum. Hızlıca, tam da o anda duruma göre karar vermeye, akışı hissetmeye çalışıyorum. Zamanla sörf yapmak kolaydır demiyorum, hayatın tamamı ninni gibiyken uyanık kalmanın kolay olduğunu hiç söylemiyorum. Ancak denedim ve olabileceğini gördüm, gayet mümkündür diyorum. Neye mi yarar? 

Listedeki popülerliğinizi arttırır!