14 Ağustos 2008 Perşembe

Geçmiş Zamanı Ve Suat'ı Özlemek...


Bu gece uyumakla uyumamak arasında gidip gelirken, bunca zamandan sonra aklıma eski bir fotoğraf düştü. Nasıl ve neden onu düşünmeye başladım bilmiyorum. Belki Yasemin'in Şarkısı "Kuzgun" yüzünden oldu...
Sadece, aslında hayatıma ne kadar önemli bir etkisi olduğunu şaşırarak anımsadım. Belki ilk kez gerçekten onu özledim... Yıldızlara baktım, iyi ve mutlu olmasını diledim.
Bu kadın akademinin hala ve inatla akademi geleneğini sürdürdüğü yıllarda gelmiş İstanbul'a. Ailesi doğulu. Tabii ki upuzun siyah saçları ve simsiyah anlamlı gözleri var. Hırslı, derin hissedebilen, akıllı ve inanılmaz okuyan bir kadın. Hani okumak derken, her kuruşuyla kitap alan demek istiyorum. Üstelik okuduğunu anlayan ve anlatan bir kadın. Genç ama bilge. Yaşadığı coğrafyayı kavramakta ustalaşmış, sezgileri keskinleşmiş bir kadın. Aileden deli, ama gerçekten deli.
Karar verdiği zaman bütün dünya karşısında dursa bile asla vazgeçmeyen, ne yapacaksa sonuna kadar direnen. Gördüğüm en hayvan sever şahsiyettir de diyebiliriz onun için. Zaten kedi sevgisini pek çok tasarımında ve resimlerinde bol bol görmek mümkündür. Yani ben onu daima böyle anımsıyorum... Son yılları hiç aklıma getirmeden...
Suat, aslında adını hep duyduğum ve yıllar sonra tam ona ihtiyacım varken tanıştığım bir kadın. Onun kızının babası ile benim babam çok iyi dostlarmış geçmişte. Bu anlamda garip bir şekilde başladı bizim dostluğumuz. 1990'lı yılların başında sersem sersem sokaklarda dolaşırken kocasına rastladım. Çok severim ben Ali Güven'i. Ona selam söyledim. Fakat o bana hiç beklenmedik bir şekilde: "hadi bize git, bu ara iyi değil. Sana ihtiyacı var. Konuş onunla" dedi. Evi tarif etti. On dakika sonra kapıdaydım. Ben bile inanamadım bu hızıma.
Yorgun ve karanlık bir yüzle açtı kapıyı. Gülümsedik. İçeri davet etti. Bekliyor gibiydi, şaşırmadı. Oturduğu köşede daha yeni yapılmış bir kahve vardı. Bana da bir fincan kahve verdi ve sonra sandalyeye tünedi. O daima tünerdi, hiç otururken görmedim. Balaban'ın tablolarındaki kadınlara benziyordu: sırları olan bir ifadesi vardı yüzünün.
Ortak tutkularımızdan konuşarak başladık sohbete; müzik, ortaçağ, şövalyeler, kaleler, kargalar, efsaneler... Tam karşımda asılı resme baktım; kocaman bir kedi! Siyah, maskeli. Gözleri pırıl pırıl ve bakışları soylu. O gün isim verdim tabloya; Şövalye Kedi. İçimden ona da isim verdim ama hiç söylemedim.
İlerleyen günlerde bol bol kahve içtik, kitaplar verdi bana. Resimden, edebiyattan, ülkede olup bitenlerden, yaşadığımız yerin güzelliklerinden, dünyada yaşanan çılgınlıklardan... Şamanlardan, Selçuklulardan, Bizans'ın büyüsünden... Herşeyden konuştuk. Saatlerce, günlerce ve gecelerce... Onu tanıdıkça yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmayı anladım. Onu tanıdıkça güçlü kadınların kalpsiz olmadığını, aksine çok daha derin duygulara sahip olduklarını gördüm. Karşımda saatlerce konuşan kadının nasıl anlaşılmak istediğini gördüm. Kalbini güvenli bir yere bırakamamanın acısıyla kıvranan cümlelerine şaşırarak baktım. Onun gözlerinin içinde geleceğimi gördüm, benzer ve farklı yönlerimizle tanıştım. Kaçamadım.
O kadın 1995 yılında beni derin bir komadan çıkarttı. Elime tutuşturduğu kitap hayat hakkında okuduğum "en gerçek masaldı". Bana gerçeklerin safsata olduğunu, masalı da hayatı da yeniden ve yeniden yazabileceğimizi esinledi. Ve masalsı bir anlatımla karşımızdakini onikiden vurabilmenin tılsımızı bağışladı. Ben beceremesem bile, artık gücün kaynağını kavramıştım: Sadelik. Sadelik ve samimiyet! Bu nedenle masallarda hiçbir yerde olmayan tuhaf bir gerçeklik vardı, çünkü çocuklar sahtekarlığı hemen seziyorlardı. Suat'ın büyüsü içindeki saf taraftaydı.
Suat ve o kış okuduğum kitaplar kalbimde garip yerlere dokundu. Komadan çıktım ve bir daha asla o derece hasta olmadım! Ama birkaç yıl sonra o çok hastalandı. Sevdiği adama çocuk doğuracak ve bununla tek başına mücadele edecek kadar cesur olan kadın, tıpkı kuleleri bombalanan bir kale gibi düştü! İlk kez o zaman duydum prozac denilen ilacı. Ve ilk kez o zaman Mahler dinledim sabahın ilk ışıklarında. "Bu müzikte cenaze var ama bak hayat da var" diyerek bana, bedeninin o en yorgun saatlerinde bile umut vaad ediyordu.
Sadece yanında sessizce durabildim. Yaralarına dokundurmayacak kadar vahşiydi ama beni itemeyecek kadar yalnızdı... Bir kafeste gibiydik; o aç bir leopar ve ben, konuşabildiği tek dostu besili bir tavşan! O zamanlar bile bilgeliği ve donanımıyla büyülerdi beni, hatta düşünüyorum da depresyonu bile görkemliydi. Ruhunun her giysisi yakışıyordu ona.
Şimdi aradan geçen onca yıldan sonra inadına yaşamasıyla ürperiyorum. Değişen koşullara uyumu, inançlarıyla çelişen seçimleri, onu benliğinden uzaklaştıran ve ruhunu örseleyen bir adama gidişini... Orada kalışını... Sevdin mi onu gerçekten hala anlayamıyorum...
Ama sevmiş olmalısın. Gerçek aşk budur değil mi? İmkansız, yıkıcı ve öldürücü! Ve hatta bizi kendimize yabancılaştıran... Böyle midir?
Suat, 37 yaşından sonra kadın olmayı öğrendi. Aşık ve sevecen bir kadın! O zamana kadar insandı, belki sadece çocuk doğurduğu için kadındı. Ama sonrasında gitgide dişileşti. Dünya onu şifalı otlardan anlayan bilge bir kadından, içinde öfke patlamaları yaşayan bir cadıya dönüştürdü. Sivri dilli, yaralamaya hazır pençeleriyle daima savunmada...
Onu anmak istedim, bana masallar esinleyen, dostum olduğu günleri düşünmek istedim. Mutlu olmasını diliyorum. Onu hep küçük siyah kedisi Kömür'le ve tablodaki şövalye kediyle görüyorum rüyalarımda. Ve demek isterdim ki; benim de bir kedim oldu senden sonra, o da siyahtı ve adı Zeytin'di. Tanımanı çok isterdim...
Seni hala seviyorum. Artık hiç göremesem bile... Özlüyorum... Yazmak istedim bu gece.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Kalbimize Küpe Olsun!

Aşağıdaki yazı bana bu akşam Nihal Hala'dan geldi. Geçenlerde dertleşmiş ve ilişkiler üzerine konuşmuştuk. Hepimize ders olsun diye taze taze yayınlıyorum. Gerçek dünyaya hoşgeldiniz!!!

Reha Muhtar'dan...

''Karımla aramız çok kötü'' diyen erkekler doğru söylemezler!..

Son günlerde meydana gelen birkaç olay, “karımla aramız çok kötü” diyen erkekler üzerine yazı yazmayı farz kıldı bana...Çünkü farkettim ki kadınlar, “karımla aramız çok kötü” lafına fena halde kanmaktalar...Artık kalpleri öyle istediğinden midir, içlerinden öyle geçtiği için midir, hangi kadını görsem, “karısıyla arası kötü olan erkek masalına” fena halde kanmakta...Onlara erkeklerle ilgili bazı sırlar vermeliyim...

1) Bir erkeğin “karımla aram çok kötü... Ayrılacağız herhalde” sözüne hiç inanmayın...Bu sözü söyleyen yüzde 90 kısa süre içerisinde ayrılmayacaktır...Aslında çoğu size tam olarak yalan da söylemiyordur...O anda sizin karşınızda yelkenleri suya indirdiğinden, havası ve duygusunu öyle gerektirdiğinden bir miktar öyle hissediyordur...

2) Bu hissi tamamen yanıltıcıdır...Bir süre sonra eve gittiğinde hanımefendi ona tam tersini hissetirecektir, kuşkunuz olmasın...

3) Bir erkeğin “Karıma aşık değilim... Onu sevmiyorum...” lafına da inanmayınız...Bir erkeğin karısına aşık olmadığı bir miktar doğru olabilir, ancak onu sevmediği kesinlikle yalandır...
Sevmiyorsa karısıyla zaten kalmazdı...Erkek organizması farklı çalışır...Karısını, ailesi, çocuklarının annesi falan filan diye önemser ve alttan alta annesiyle özdeşleştirerek sever...Bu aşk değildir, bir nevi bilinçaltında anne kaynaklı psikopatik bir bağlanmadır ve o kadın çoğunlukla vazgeçilmezdir...

4) Bir erkek karısını sevmiyorsa ondan zaten hemen ayrılır... Erkek evli kalıyorsa “Karısı mutlaka kendisi için bir şey ifade ediyordur... Ve bu ifade ettiği şeyi öteki kadında bulamayacağını düşünüyordur...”

5) Evli ve karısını seven bir erkek, başka bir kadına sadece cinsel değil, duygusal olarak da ilgi duyar...Sever sevilir...Ancak, “Çocuklar için devam ediyoruz... Aslında evliyiz ama evli gibi değiliz...” lafları tamamen maval okumadır...Erkek aslında çocukların annesi olan kadını “mazbut bulup, kader arkadaşı görüp” tutmak istemektedir...Yoksa hiçbir erkek sadece çocuk için evliliğini sürdürmez...Evlilik olmadan da çocuğun babası olacağını bilecek kadar akıllıdır...

6) Çocuğun büyümesini ve sonra boşanmayı düşünen genelde kadındır...Kadınlar kendileri böyle düşündüğü için erkeğin de böyle düşenebileceğini zannederler...Oysa erkek için çocuk evliliği bağlayıcı bir faktör değildir ve olamaz... Sadece kendisini ve çevresindekileri aldatmak için bu tezi işler...

7) Erkeğin ayrılmadığı karısı, sanıldığı gibi bitmiş bir ilişkinin figüranı değil, esas kadındır ama bu öteki kadınla duygusal bir ilişki yaşamasının önünde engel değildir...

8) Şimdi kadınlar için önemli ipucu:Erkek öteki kadına gerçekten çok aşıksa, ne yapar eder peşinden gider...Çünkü hiçbir erkek fena halde aşık olduğu kadını çok fazla uzağında tutamaz...Yalnız bırakırsa, kaçacağından korkacak, bunu göze alamayacaktır...

12 Ağustos 2008 Salı

Huzur Doğuda...



"I know a falling star can’t fall forever.

But let’s never stop falling in love."

İçimdeki kaset - gençler bilmez, eskiden kaset diye birşey vardı, en kabaca tanımıyla film makaralarına benzerdi ama karşılıklı iki tarafa da saran bir mekanizmaydı:)) - nedense durup durup bu şarkıyı çalıyor.

Garip ve anlamsız mutluluğum da devam ediyor. Külkedisi amman moralini bozma diye durmadan destek veriyor. Korkma, gayet iyiyim:)) Sanırım pilates ve Egemen'in Antep'den, Mustafa'nın Kayseri'den getirdiği yiyecekler beni manyakça güçlendirdi! Oh be sonunda deli gibi tatlı yiyerekten kilo almamanın yolunu buldum: pilates! Açıkcası evrenin sırrını bulmuş kadar mutluyum:)) E bu saatten sonra manken olmayacağıma göre daha ince olmak için bir sebep göremiyorum! Mustafa'ya da dedim; yorma kardeşim kendini, seni seven böyle sevsin! Sanki sadece yakışıklı adamlar ve güzel kadınlar mı mutlu? Peh!

Zaten etraftaki haberlere bakılırsa yakında hepimiz öleceğiz. Deprem, savaş, ya da doğanın isyanı sonumuz olacak. Mesela Marduk var değil mi? O gelip çarpabilir. Amman ne kadar korktum!

Vallahi yapılacak fazla birşey kalmadı kanımca. Nasıl olsa biz istesek de pek etkili olamıyoruz hayatın akışında. Büyüklerin dediği gibi: "sular akar yatağını bulur". Yapılabilecek tek şey sakin kalmak ve kadere inanmak. Çaba harcamayalım, yan gelip yatalım dedim sanıyorsa bazı omurgasızlar, heves etmesinler! Önerilen açık ve net olarak şudur: batılı hırslardan arınıp azıcık doğulu yönümüzü keşfetmek!

Elbette herkesin kendi ilacı var. Prozak ve benzeri ilaçlarla "aman bunlar bağımlılık yapmıyor zaten " diyerek uyuşup, asıl duygularını arkaya iteleyenler, ot içip "büyüklerimiz asırlarca içmiş, zararsız bu" diyerek mücadele güçlerini aşağı çekenler, buzdolabı önünde sabahlayıp, yiyerek çatlama rekoru kırmaya çalışıp, mutluluğu bu beyaz eşyada arayanlar, haftada bir aşık olup(!) salya sümük ağlayanlar ve "bu ne ya?" diye sorduğunuzda, "beni aşk* ayakta tutuyor " diyenler!!

Liste uzar da uzar. Ben bunların bir kısmını yaptım, hatta bir ara kendimi yollara da vurdum, benim olmayan hayatlarda yeni başlangıçlar bile yaptım. Olmadı, olmadı. İç huzur elde edilmedikçe hepsi kocaman bir yalan. Hayat sonsuzmuş ve zaman sabitmiş gibi yaşamak her geçen yıl kendimize yönelen öfkeyi arttırmaktan ve bizi uğruna fedakarlık ettiğimiz insanlara diş biler hale getirmekten gayrı işe yaramaz. Tecrübe ile sabittir bu cümle. Öyle bilmeden, denemeden gazel okuyor değilim.

Önerim mi? Sadece kendime bir önerim var idi onu da yaşıyorum zaten: Gün olup devran dönene kadar "iyi bir gün daha "yaşamakta inat etmek. Herşey yoluna girdiğinde elleri titreyen, tansiyon hastası, uykusuz bir kadın olmak istemiyorum.

Bu ay bitmeden yapılmasını önereceklerim ise şunlar olabilir:

Lotus Çiçek Tasarım Evi'ndeki çiçeklere bakın. Çünkü Ebru gerçekten yaratıcı bir kadın. (Bir daha evlenirsem kesin ona yaptıracağım çiçeklerimi:))

Pilatescadısı ile Powefull'da pilatese başlayın. Ve böylece ayrıca psikolog parası ödemeyin! (Bana ne kadar iyi geldiği ortada değil mi?)

Yelkene başlayın, hatta "Egeyat Sailing Club" üyeliğini araştırın ki, ucuza gelsin. (Üstelik beni de bol bol görürsünüz:))

Dolunay'da köprü altında için ve sarayın ardından doğan aya bakın. (Ben şahsen bunu hem bu hafta hem de gelecek hafta yapacağım:))

Vücudunuzun 3/4 ü sudan oluştuğu için** daima olumlu düşünceler içinde kalın, kendinizi mutsuz etmeyin ve asla kendi yalanlarınıza inanmayın! (Hala deniyorum ve her gün daha iyiyim).

Yani ben bu rotadayım. Uyanları alın, uymayanların yerine kendinizinkileri ekleyin. Hatta deneyip netice aldıklarınızı bana da anlatın. İnanın kurtuluşun tek yolu bu; arayacağız, deneyeceğiz ve bulacağız!

* Sakın aşka inanmadığım düşünülmesin, mesela Aylin ve benim Küçük Cadı feci şekilde aşıklar son zamanlarda:))) Sahtekar aşıklar var diye, gerçek prenslere haksızlık etmemek lazım.
**Bu konuya fazlasıyla takılıp kaldım, çünkü olumlu düşüncenin gücüne, hücre hafızasına ve kelimelerin yarattığı mucizelere artık iyice inandım.


11 Ağustos 2008 Pazartesi

İyi Bir Gün Yaşamaya Karar Verdim.

Yoğun, yorucu ve oldukça karışık bir hafta bitti. Diğeri ise bu sabah başladı. Yağmur diye inlemiştim son yazımda, bu sabah az da olsa yağdı gördünüz mü? Çünkü gerçekten ihtiyacım vardı ve gerçekten istedim!
İçimden inanmak geldi Burhan'ın Kuantum Fiziği ile ilgili söylediklerine. Dilerim doğrudur, nasıl olsa deneyerek kaybedilecek birşeyimiz de yok. Ne olur ki sabahları "iyi bir gün yaşamaya karar verdim" diyerek kalksam yataktan? Aklıma gelen öfkeleri, soruları kovalasam? Yapabilir miyim? Tabii. Özellikle güne Pilatescadısı ile başlıyorsam - ki kendisi bende fena halde alışkanlık haline geldi - bundan kolay ne var?

Aslında ben bilmeden epeyce yaklaşmışım Burhan'ın anlattıklarına. Yani yoga yaparken farkına varmıştım olumlu düşünmenin iyileştirici gücünün. Buna su ve bitkiler üzerinde yapılan deneyler ve bir kaç olay daha eklenince iyice emin oldum. Yani gerçekten istediğim her şeyin er ya da geç olduğunu anladım. Olmayanlar ya da olamayanlar ise benim kararsızlığımdan, yeterince istemeyişimden olmadı. Elbette aynı fikirde olmayıp, bütün bunlara züğürt tesellisi diyenler vardır bir yerlerde. Onlar da haklıdır, baktıkları yerden görülen tam olarak bu olsa gerek!

C.tesi günü yeni bir dostumun annesi vefat etti, gazetelerde ise çarşaf çarşaf savaş fotoğrafları vardı... Karnıma yumruk yemiş gibi hissettim. Oysa kısa bir süre önce Pekin Olimpiyatları'nın açılışı ile büyülenmiştim. Ve ne güzel bir gezegen burası diyordum... Bu karman çorman duyguların üzerine maneviyatı hiç gelişmemiş bir "adı lazım değil" ile kahve içme hatasına düştüm. Yalnızdı, hastaydı, üzülüyordum haline. Aslında değer veriyordum içindeki iyi tarafa. Fakat beni daraltan, acıtan ve çözümsüz kaldığım şeylere bu insan da eklenince iyice ikna oldum Burhan'ın anlattıklarına.

Tabii ki hayat toz pembe değil, tabii ki gücümüzün yetmediği şeyler oluyor ama şu bir gerçek ki olumsuz düşünce üreten ve her konuda kötümser cümleler savuran insanlardan kaçmalı. Hatta mümkünse telefon numaralarını unutmalı. Onlar sadece zaten zor olan hayatı daha da güçleştiriyorlar. Çözüm üretiyorlar mı ? Hayır. Bir sonraki buluşmada bir arpa boyu yol gitmişler mi? Hayır. Eeee? Ben hiç olmazsa etrafımdaki iyiliklerden mutlu olmaya gayret ediyorum; annemin artık iyice sapıtmış ve evin içine kadar giren kuşları, Külkedisi'nin yeni işi, Mehmetus'un Londra macerası, yazmakta olduğum masal ve hikayeler, Aylin'in yeni aşkı, Ali'nin yelken serüveni, Mehmet ve Semra'nın yeni evi... Bütün bunlar bana umut veriyor.

Sahip olmadıklarım ve olamayacaklarım üzerine düşünmemeye çalışıyorum. Kalp kaslarımı güçlü tutmaya ve akıl sağlığımı korumaya gayret ediyorum. Daha zor ve daha üzücü günleri görmekten kurtulamayacağımızı biliyorum. Ama onları zamansız davet etmiyorum hayatıma. Geldiklerinde düşüneceğim ne yapmam gerektiğini, şimdi değil. Yaptığım kaçmak değil, kabullenmek değil, uyuşmak ve ertelemek hiç değil. Sakin olmak sadece, olabildiğince...

Bu sabahla başlayarak kendimi günün hakkını vermeye ikna ettim. Yoga yaparken elde ettiğim enerjiyi anımsadım. Ayrıca son bir haftadır rüyalarımda güzel mekanlar görmeye başladım. Uyandığımda hatırladıklarımı aklımdan geçirip bir kez daha gözümde canlandırıyorum. Ve böylece beni mutlu edecek uzaklara hazırlanıyorum. Neyse ki internet her yerde ve benden kurtulamayacaksınız:)))

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Bozcaada ve Venedik.


Bu sabah kendimi alıp pilatese götüremedim - ama gün içinde Pilatescadısı'nı elbette gördüm - , çünkü bütün gece kalkıp kalkıp bulutları seyrettim. Ha yağdı ya yağacak diye kedi ciğere bakar gibi baktım. Yağmadı tabii. İçine tüküreyim benim yelkenciliğimin dedim. Havayı koklayamayan adamdan yelkenci mi olurmuş, peh! Al tekneyi yatır orsaya, bunu herkes yapar!

Az kaldı, yaz istese de istemese de gidecek ve şehrime misss gibi yağmurlu sabahlar gelecek. En fazla Eylül ortasına kadar canımı sıkabilir bu manasız sıcaklar ki, bence o da imkansız çünkü Burhan'la Bozcaada'ya gideceğiz. Bu durumda ben zaten tam istediğim gibi bir Eylül yaşıyor olacağım. Unutma Burhan, kazıya gidiyorum falan anlamam.

Bozcaada bende tıpkı Venedik gibi bir saplantı oldu. Ama nedense oraya her fırsatta gitmek istiyorum. Oysa konu Venedik olunca ayağıma kadar gelen fırsatları hep teptim. Neden? Bilmiyorum. Sanki zamanı değildi. Son haftalarda dergilerde ve kitaplarda bol bol karşıma çıkar oldu Venedik ve Bozcaada. Aradığım her şey oralarda sanki. Kostümler, daracık kendine özgü sokaklar ve o sokaklarda yaşayanlar, kahve, şarap, su (deniz ve kanallar), tarihi doku ve hala akan bir hayat...
Galiba 2009 bana kaçınılmaz seyahatler getirecek. Belki saplantılarımdan kurtulup karnavalda Venedik'de olacağım? Tam hayal etmediğim gibi tek başıma:)))
Bozcaada'ya gelince... O farklı. Oraya her zaman herkesle gidebilirsiniz; aile, dostlar, iyi rakı içen bir sevgili, şarap tadalım diye zıp zıp zıplayan bir arkadaş... Hepsi olur. Deniz güzel, kale güzel, sokaklar arasında sıralanmış tahta masalar ve sandalyeler güzel... Her daim zeytinyağlılar mis gibi, balık da var. E insan bu kadarla yetinmeli bence. Üstelik adada öyle bir atmosfer var ki hala bir yönü ile bakir. Ve hatta Bodrum'un en el değmemiş - yani olabildiğince el değmemiş - mahallesi olan Giritli Mahallesi'ni anımsatıyor. Adada Dalavera Memet yok, Madam Simone - dilerim yaşıyordur... - yok ve bana ait anılar da yok henüz...

Bozcaada'nın tamamını göremedim, yine de gördüğüm kadarı bana yetti. Ne yazık ki oradaki tek arkadaşım geçen yıl öldü; Yakar Kaptan. Oysa bana ısmarladığı kahvenin ve limana karşı yaptığımız sohbetin devamına ne kadar hevesliydim... Zaman işte; hain oyun arkadaşım.
Bu sabah canım Bozcaada'dan bahsetmek istedi. Nedeni de basit; derin hislenme*. Cenazeler, sevgili dostum Victor'un oğlu Ali ile yeniden tanışacak olmanın heyecanı, annemle yaptığımız manalı sohbet beni fazlasıyla duygulandırdı, düşündürdü... Hepsi bu!
*Derin hislenme neyin nesi dediğinizi de duyar gibiyim. Merak etmeyin, yeni öğrendiğim bu kavram hakkında uzun uzun yazacağım.

7 Ağustos 2008 Perşembe

Aylin.


Bitkiler hakkındaki yazıyı hala aklımdan çıkartamadım; dikenlerinden vazgeçen kaktüs beni derinden etkiledi. Tam üzerine seyrettiğim bir film de tuz biber oldu. Ben daha bunları sindiremeden Miami'den Küçük İnsan geliverdi İstanbul'a. Aradaki bağlantıya inanamayacaksınız ama gerçek!

Bu yazı dikenli bitkiler, inadına sevmek ve Küçük İnsan Hakkında...

Ufacık tefecik içi dolu turşucuk diye bir bilmece vardı eskiden, benim için bu tekerleme/bilmecenin cevabı: Aylin! Nam-ı diğer Küçük İnsan ya da Yapay Zeka!

Aylin, Karlar Kraliçesi'nin üniversiteden arkadaşı ve yakın dostu olmak sıfatıyla girdi hayatlarımıza. Karlar Kraliçesi kendi doğasında duman altı olurken, birbirimizi sisler arasında kaybettik. Yine de arada bir göz göze geldiğimizde kaldığımız noktadan devam edebildik. Artık gönlümde bir yeri var elbette. Ve fakat bu göz göze gelme anını bile Aylin'e borçluyuz. Neyse, bu başka bir hikaye. Bu yazı Aylin hakkında:))

Küçük İnsan'la ilk sohbetlerimiz arka bahçede olmuştur. Orada tanışmıştık. Minicik vücuduna beş beden büyük turuncu elbisesiyle sessizce gelirdi yanıma. Usul usul ama hiç susmamacasına anlatırdı; annesini, okulu, kaygılarını. O zamanlar sanırım ne ben, ne de o içindeki gücün farkına varamamıştık. Severdim onu, ama hakkı olduğu kadar çok değil...

Gel zaman git zaman arka bahçe insanlarından evlenenler, boşananlar oldu. Mezuniyetler, ölümler... Ülkeden kaçmalar... Ama ara ara hep görüşüldü. Taa ki bir gece Reks Sineması önündeki tarihi karşılaşmaya kadar.

Bodrum'dan yeni dönmüştüm. "Nasılsın?" dedi. "İyiyim" dedim. "Çalışıyor musun?" dedi. "İş arıyorum" dedim. O da bana "İş var, eğer istersen" dedi. İlk aracısız buluşmamız ve konuşmamız o geceden sonra gerçekleşti. Aynı iş yerinde çalışmaya başladık. Çok şey öğrendim ondan. Çok şey kazandım o şirkette. Külkedisi ve Mehmetus da bana oralardan hediyedir:))

Aylin'le ilk mucizemiz Oruç Aruoba oldu. Karlı bir sabah henüz kimseler gelmemişken Harbiye'deki iş yerimizin terasında günün ilk kahvelerini içip şiirden bahsederken, Benim "İle"yi okumamış olmama çok şaşırdı Aylin. Koca kadın olmuşum da "İle"yi hala okumamışım! Olmaz ki! Elbette müdahale etti ve bana "İle" alındı.

Bundan sonrası kalplere bahar geldiği zamanlara rastlar. Neden derseniz bu küçücük kadın benim buz gibi zirvelerimden asla korkmamış, çıplak ayakla karlı tepelerimde gezmiş ve inadıyla karları eritmiştir. Dikenlerime rağmen beni sevmekten, güvenimi kazanmak için yamacımda sakin sakin dolaşmaktan ve iletişim kurmaya çalışmaktan vazgeçmemiştir. Bana varlığının değerini anlamam için bir şans vermek konusunda inanılmaz kararlı ve ısrarcı davranmıştır. O ufacık bedene sığmayan bir enerji ile başımı döndürmeyi başarmış ve sonunda bahara teslim olmamı sağlamıştır. Bu noktada kendimi kaktüse, Aylin'i de azimli bilimadamına benzetiyorum. Artık bir tek dikenim bile yok Aylin için. O, ilk günden beri dikenlerimi hiçe saydı ve sonunda hiç oldular!

Aynı iş yerinde çalışmadığımız zamanlara geçildiğinde ise baharlarımız bitmemiştir. Aylin, başının üzerinde cıvıldaşan kuşlarıyla daima yanımda olmuştur. Tezimi yazdığım o inanılmaz zor kış gecelerinde en iğrenç makalelerimi bile çevirirken - bir tek satır için sayfalar dolusu yazıyı okumuştur maalesef! - asla yüzünü buruşturmamış ve son dakikaya kadar yanımda kalmıştır. Bugün kütüphanemde bir tez var ise bunda Aylin'in payı hiç az değildir.

Şimdi koca kadın oldu. Bizi cadılıkla ve beni de elebaşı olmakla itham edenlere bildiririm ki, evet bu kadın da bir cadıdır. Hem de en iyisinden! Peri masallarına mantık getiren bir cadıdır kendisi. Sihirli bitkilerden ilaçlar yapmayı bilir, ruha iyi gelecek kitapları, kıpır kıpır projeleri vardır. İnanılmaz güzeldir sesi. Hele bir şarkısı vardır ki: "Everytime I Feel Alone", ağlarsınız!

Artık bu şarkı beni ağlatmıyor. Çünkü Aylin aşık oldu. Sular aktı ve yatağını buldu. Denedi yanıldı, denedi yanıldı. Çocuklar büyüttü, adamlar avuttu ve sonunda onunla dans edecek, aynı yola gönül vermiş bir adam buldu. Özetlersek, oniki prensesten biri kurtuldu. Darısı kalan onbir prensesin başına!

Küçük İnsan, Küba/Fransa karşımı sevgilisiyle her sabah telefonlaşıyor. Tuvalete bile telefonla gidiyor. Ona bir sevgiliye alınabilecek en güzel iki hediyeyi alıyor: Kahve ve saat. Keyif ve Zaman. Yani en yalın şekliyle söylüyorlar duygularını birbirlerine...

Aylin güzelleşmiş. Yüzüne pembelik, bedenine daha da bir enerji gelmiş. Bir adam bir kadını güzelleştirir mi? Evet. Sean, Aylin'i daha da güzelleştirmiş. Bu bir masal değil elbette, Aylin'i tanıyalım yazısı. Bir masal yazacak mıyım? Evet. Aylin yaşayacak ve ben yazacağım.

Daha çoook işimiz var yapılacak: yumurtalı-tarçınlı ekmek yapacağız, akşama doğru marinada kahve içeceğiz, Aylin'in akademik başarılarını kutlayacağız, Sean ve çocuklarla capuera* yapmanın tadını çıkartacağız, Güney Fransa'da yaz tatilleri, yurdumda yelken gezileri, ekolojik besin fuarlarında cirit atmalar... Daha çoook uzar bu liste:)) İşte size Miami'den Küçük İnsan manzaraları.


*Aylin yapabileceğime inanıyor ama viedolar beni epeyce korkuttu!!!!

5 Ağustos 2008 Salı

Rapunzel & Külkedisi: Mevsimlerden Yaz.


Külkedisi için yazılmış ama hala bitmemiş bir masalın girişidir. Kendisine "mutlu yıllar" diliyorum....

I.
Artık kraliçelerin yaşamadığı ama onlardan kalan tüm kıyafetlerin ikinci el mağazalarında evden eve dolaştığı bir zamandaymış Rapunzel. Daha doğrusu aniden böyle bir sabaha uyanmış. Kendini, uzun zamandır içinde yaşadığı ormanın değil, hiç bilmediği bir caddenin kenarında bulunca uzun uzun düşünmeye başlamış; neden burada olduğunu ya da neden artık ormanda olamadığını?Öylece yürümüş, tanıdık tanımadık ruhların arasında günlerce dolaşmış. Acıkmamış, susamamış, uyuyamamış, sevinememiş ve hatta üzülememiş.

Bir sabah kalan bütün hislerini, çiçeklerini pek beğendiği bir kiraz ağacının dalına asmış. Sakin sakin dolanmaya devam etmiş sokaklarda. Dükkanlara girmiş, evlerin pencerelerinden içeri bakmış, çocukları izlemiş. Ne oyunlar eski oyunlarmış ne de çocuklar eski çocuklar.İlk şaşkınlığını aynalarla dekore edilmiş bir kitapçı vitrini önünden geçerken yaşamış; saçları kısaymış! O yerlere kadar uzanan, masallara ilham veren saçları en fazla omuzlarına değiyormuş! Ödü patlamış birden, nasıl misafir kabul edecekmiş kuleye? Nasıl? Zaten kule neredeymiş? Nereden başlayacağını bilememiş üzülmeye. O da ertelemiş üzülmeyi; usulca katlamış endişelerini ve elbisesinin delik cebine koymuş.

Derin bir nefes aldıktan sonra kitapçının kapısından içeri süzülmüş, raflardaki ciltlere bakarken ona ait günlüklerinden derlenen bir hikaye kitabı bulmuş. Fakat kitabın kapağındaki kadın kendisi değilmiş, hatta benzemiyormuş bile! Rapunzel, kitabı alarak çıkmış dükkandan. Satıcı avaz avaz bağırdıysa da ardından durmamış, çünkü duymamış. Soylu kulakları için çok akortsuzmuş adamın sesi.Kulesini ve prensini -tabii varsa - nerede, nasıl kaybettiğini bilemediği bir zamanda, aklında onlarca soruyla deniz kıyısına kadar yürümüş. Bulduğu ilk banka oturmuş.Yağmur yağmış, güneş açmış, yapraklar bir yeşil olmuş bir turuncu. Ardından bembeyaz kaplanmış tüm sokaklar. Tam üç yıl seyretmiş Rapunzel hayatın akışını oturduğu banktan. Ama üç yıl onun iç zamanıyla olsa olsa üç saat sürmüşmüş...Tekrar kitapçı dükkanına gitmiş, ne tesadüf ki vitrinde yine aynalar varmış o yıl ve Rapunzel bu kez sadece kısa değil aynı zamanda beyazlamış olduğunu görmüş saçlarının!
İşte o dakika anlamış; zaman biz onda iz bırakmasak bile bizde mutlaka iz bırakan hoyrat bir güçmüş. Silkmiş omuzlarını, kızmamış zamana.

II.
Kaybettiği yıllara aynanın içinden geçerek geri dönebilmek ümidiyle bir hamle yapar umutsuz prenses ama buz gibidir ayna, almaz onu içine. Kaçmak ister, sadece kaçmak. Bulunduğu zamandan, gezegenden ve hatta bedeninden kaçmak. Başka bir canlı olarak ve hatta başka bir alemde yeniden doğmak ister. Çözemez aynaların dilini, kaldırımlardaki zamansızlığı, elbiselerinin masal kitaplarında kalışını.Kendi varlığına sahip çıkamayışına üzülür Rapunzel. Herşeyi silemeyeceği için yeryüzünden silinmiş olmayı diler tüm kalbiyle. Nasıl olsa kuleyi kaybetmiştir. Bütün ağaçlar da kesildiğine göre - çünkü caddede tek bir ağaç yoktur -gidecek bir orman yoktur anlaşılan. Arada kalmıştır işte; masal da değildir, gerçekte.
Masal olamayacak kadar gerçek ve gerçek olamayacak kadar masaldır kayıp prenses!

III.
Rapunzel için yaşam, kışın göz kırpan güneş kadar umut vaad eder; yani neredeyse hiç. Hala kayıptır! Sanki tüm anıları kar tanelerine binmiş ve uzak ülkeler gitmiştir.. Renkleri kaybetmiş bir kör gibiydir kalbi, duygularını kaybettiğini anlar... Üzülür ama ağlamaz.
Her kar tanesini avucunda saklamak ister. Artık anıların gün ışığında bile içini ısıtmadığını düşünür. Korkar. Kalbini kaplayan buz hiç çatlamayacak ve asla masalına dönemeyecek olma ihtimalinden korkar. Ağlar, ağladıkça yaşlar avucundaki karları daha da hızlı eritir!

Limana iner Rapunzel ve mermer aslanının üzerinde, şövalyelerle savaştığı zamanları anımsar. Limanın daha doldurulmadığı, saçlarının upuzun olduğu zamanları düşünür. O yıllarda nedir onu elinde tahta kılıcı ile güçlü kılan? Sakın kalbini sevgiyle dolduran hayatı olmasın? Verilen hediyelerin geri alınabilmesini, hayatı boyunca hiç anlayamaz. Uzun uzun kolundaki bileziğe bakar, sadece o kalmıştır!

Tekneleri seyreder. Balığa çıkanların boş kalan yerlerini, mavi yolculuğa çıkanların rıhtımda bıraktıkları halatlarını ve mor yolculuktan dönmeyenlerin limanda unuttukları ayakkabılarını. Aralarından biri özel yapımdır. Eline aldığı ayakkabının içindeki ayağı anımsar Rapunzel; beyaz, bembeyaz..

IV.
Nasıl olduğunu anlamadan saat 12.00 yi vurur ama Rapunzel, Külkedisi olmadığı için bunun önemi yoktur. Zaten zaman hangi zamandır ve on iki bu yüzyılda ne demektir acaba diye düşünür. Külkedisi’ni düşünür, koşarken kaybettiği ayakkabının ona dönüşünü... Gözleri dolar, ağlamaz. Ağlayamaz.

Tam karşı kaldırıma geçecekken biri çarpar Rapunzel'e. Eski bir dosttur ama anımsayamaz onu hangi masaldan tanıdığını. Aslında bir önemi de yoktur çünkü saat neredeyse 12.00 olmak üzeredir. Kurşun Asker’i (daha sonra kesinlikle anımsar) elinden tuttuğu gibi koşar adımlarla ilk gördüğü kulenin merdivenlerinden tırmanmaya başlar. Nefes nefese altıncı kata ulaşırlar. Oraya kadar yeter solukları. Kapıyı çalar Rapunzel, güzel bir kadın çıkar karşısına ve onları içeri davet eder.

Böylece haftalar sonra ev sıcaklığında kalbi ılınan Rapunzel ve tabii ona eşlik eden Kurşun Asker neşe içinde sofraya otururlar. Her şey ışıl ışıldır. Kocaman bir saat vardır evde ve yemek bittikten az sonra vurmaya başlar; tam on iki kez..
Ev sahipleri ve davetsiz misafirler, uyumakta olan minik bir bebeğin odasına gider ve ona kadeh kaldırırlar. Ona ve temsil ettiği tüm güzelliklere; umuda, aşka ve sağlığa.

Kurşun Asker balerini özler ve üzülür ama Rapunzel'in özleyecek kimsesi yoktur. Hala anımsayamamaktadır hangi prensi hangi masalda kaybettiğini. Ya da aslında aralarından birini gerçekten kazanmış olup olmadığını!

Önemsemez Rapunzel, bıkkınca omuz silker anılara. Yeni bir yıl başlamıştır ve gerisinin önemi olmamalıdır diye düşünür, hiç olmazsa bir gece daha erteler üzüntüyü.
Avucuna dökülen yaşlarını olanca gücüyle pencereden savurur.

V.
Yeni Yılın Sabahında...Ormanını kaybeden Rapunzel, çıkılacak başka bir kule olmadığını anlayınca, koşarak gördüğü ilk kuyuya atar kendini. Dibine kadar gün ışığı alan kuyu inanılmaz derindir. Rapunzel korkar, ama kulede korktuğu kadar değil. Bu korku, tekbaşına verilecek bir savaş için gereken gücü bulamazsam endişesidir sadece. Yani onu yaralamaz ve kanatmaz. Eteğini kemiren fareleri kovalar, sonra gülmeye başlar. O kadar çok güler ki kuyunun yanından geçenler kahkahalarını duyup anlamlandırmaya çalışırlar; bu kuyunun cadısı mı vardır? Ya da ruhlar mı saklanmıştır derinliklerinde? Kim nereden bilsin ki dünyanın en önemli masallarından birinin prensesi saklanmakta kuyuda! Hani sizin aklınıza gelir mi sanki?

Fareler devam eder eteğini kemirmeye fakat kalbindeki ağrı git gide azalmıştır prensesin. Kim olduğunu, hangi kuleden kaçıp, hangi zindana kapatıldığını umursamaz artık. İçindeki yeni bir hayata uyanma arzusuyla uykuya dalar.Ve tam uyku gözlerine çöktüğünde, kocaman bir torba atılıverir kuyuya! İçi tıka basa eşya doludur.
Torbayı atan Külkedisi'dir! Bir önceki gece kocasını, elinde cam ayakkabı ile Karaköy’deki yokuştan inerken gören Külkedisi yıkılmıştır. Fakat o kendini kuyuya atmak yerine, kocasının en güzel ve en pahalı giysilerini atmayı tercih eder. Üzerine yağan kıyafetlerle uyanan Rapunzel hemen torbayı açar ve aceleyle üzerine birşeyler giyer. Malum fareler lime lime etmiştir elbisesini. Tırmanmaya başlar yukarıya doğru. Aaa demek kuyu dipsiz değilmiş diye düşünür. Hayret!

Tam elini kuyunu kenarına attığı anda Külkedisi ile göz göze gelirler. Kolunu kuyuya dayamış, hüngür hüngür ağlayan Külkedisi öylece bakar Rapunzel'e. Nerede tanışmış olduklarını anımsamaya çalışır. Kafası darmadağınıktır. Birbirlerine gülümser ve şöyle derler: Seni hangi masaldan tanıyorum?

Çok sürmez yakındaki çay bahcesine oturmaları. Külkedisi bir tost söyler bir de çay, Rapunzel ise kahve. Külkedisi formuna dikkat eden zarif bir kadındır. Kumral saçlarının teniyle uyumu ve tam da yaşadığı yüzyıla yakışan kıyafetleriyle göz kamaştırıcıdır. Rapunzel içten içe sevinir, Allahtan Külkedisi onun elbisesini görmemiştir! Ayrıca epey zevkli kadın diye düşünmeye devam eder; baksana kocasının elbiseleri bile harika! Tuhaf olan Rapunzel'e tam gelmesidir kıyafetlerin, demek ki zindanda çok kilo aldım diye düşünür. Zindan? Ruhu erirken bedeni semirmiştir belli ki!

Uzun bir sessizlikten sonra dost olurlar. Zaten ne kalacak yeri ne de arkadaşı yoktur Rapunzel'in bu yüzyılda ve Külkedisi'nin teklifini kabul ederek onunla sarayına doğru yürümeye başlar.
Külkedisi'nin sarayı inanılmaz güzeldir, elbiselerindeki sadelik yaşadığı sarayın her noktasında aynı incelikle devam eder. Onun başına gelenleri anlamakta güçlük çeker Rapunzel, neden bir tek ayakkabı bu denli değerlidir ki Külkedisi için? İstese onlarca cam ayakkabı alamaz mı sanki??

Harika bir odaya yerleşir. Tüm pencerelerin denize baktıgı muhteşem bir noktadadır odası, kendini evinde hissetsin diye burayı seçmiştir Külkedisi. Oysa Rapunzel'in en son ihtiyacı olan şey evini anımsamaktır! İkisi de yorgundur ve öylece uyuyakalırlar tüm pencereleri denize bakan odada.

VI.
Ertesi sabah herşeyle ve herkesle dalga geçen martıların çığlıklarıyla yankılanır odanın duvarlarında. İnadına berrak, inadına güzeldir gün. İki kadın birbirlerine bakar ve gülümserler. Bir gün önce bambaşka yerlerde – kuyularda!! - uyanmış iki yabancıyken bugün kader birliği yapmışlardır. Hayat adı verilen masalda birlikte yazacak sayfamız olmalı diye düşünür Rapunzel, Külkedisi ise çok acıktığını. Farklı ve bir o kadar alışılagelmiş olan hikayeleri için ilk adımı atarlar ve mutfağa inerler.

Her şey karmakarışıktır raflarda, bütün odaları, üstü başı pırıl pırıl olan Külkedisi'nin mutfaktaki dağınıklığına anlam veremez Rapunzel. Birşeyler yemek için buzdolabını açtığında ise dehşet içinde kalır: bomboştur! Tezgahta iki paket tost ekmeği ve bir kalıp peynir vardır sadece.

Her öğün tost yemektedir Külkedisi, bu sebeple sinirleri bozulmuştur. Zamanla prensin evlendiği sağlıklı ve mutlu prensesin yerine ağzının tadı kalmamış bir kadın gelivermiştir. Hem ruhu hem de bedeni zayıflayan Külkedisi çözemediği öfkesine yenilip prensden de olmuştur. Onun bu haline inanılmaz üzülen prens, elindeki ayakkabıyla yeni bir prenses değil, karısının ayağına uygun yeni bir ayakkabı arayışındadır aslında. Amacı Külkedisi’ni yeniden gülerken görebilmektir. Fakat ne tuhaftır ki onu elinde ayakkabı ile gören Külkedisi bambaşka yorumlamıştır olup biteni.. Masalları zamansız bitmiştir; sadece konuşamadıkları için... Başka bir masala geçmelidir Külkedisi.

Rapunzel'in durumuna gelince...
Hayatının önemli bir kısmını kulede geçiren Rapunzel aslında bir kulede değil deniz fenerinde yaşadığını yıllar sonra anlar, tıpkı prens sandığı kocasının kötü talihli bir balıkçı oldugunu anladığı gibi. Hayatı yanlışlıklar komedisine dönen prenses, en sonunda iğrenç kokan balık halinin ana kapısını açık bulur ve kaçar. Kızgınlığı ne deniz fenerine, ne de talihsiz balıkçıyadır artık. Bu kaçış sırasında başını kayalara çarptığı için üç koca yılı kim olduğunu anımsayamayarak geçirmiştir. Ama kuyudan çıkacak gücü bulduğu an, bir kule olmadan yaşayabileceğini anlar.

Hafızasını kazanan Rapunzel ve aylar sonra ilk kez karnı acıkan Külkedisi birlikte markete gitmeye karar verirler. Aylardan Ağustos, mevsimlerden yazdır. Rapunzel bir şapka rica eder güneşten korunmak için, Külkedisi ise bronzlaştırıcı kremini sürer aynanın karşısında. Göz göze gelir gülümserler.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Bitkiler, Empati, Kelimeler Vesaire Vesaire...

Bu sabah mail kutuma bitkilerle ilgili ilginç yazılar gelmiş Pilatescadısı'ndan. Bir bilimadamı bitkilerin insan düşüncesini okuyabildiklerini tesbit etmiş. Neyse ki konuşmuyorlar!
Hatta bir bitkiyi yalan makinasına bağlayıp gerçekten bir enerji dalgası yaratıp yaratmadığına bile bakmışlar. Ve karşısındaki adam yaprağını yakacağım diye düşündüğünde, bitkinin bağlı olduğu aletteki dalgalar allak bullak olmuş!

Bir diğer çalışmada ise adam yıllarca kaktüsü dikenlerine ihtiyacı olmadığına ikna etmeye çalışmış. Ona, kendini güvende hissetmesi için telkinde bulunmuş. Durmadan "senin dikenlere ihtiyacın yok, ben korurum seni" demiş!! Ve başarmış, kaktüs dikenlerini bırakmış!! Bu beni çok umutlandırdı:))

Peki bunu anladık da, acaba soluyor ya da ölüyor olmaları sadece fizik koşullarla değil ruh halleriyle de mi ilgili? Yani eveleyip gevelemezsek acaba bitkiler depresyona da mı giriyorlar? Mesela ben bir bitkinin karşısına geçip şöyle desem: "hey dostum eğer çabucak çiçek açmazsan seni balkondan aşağı atacağım!" Sizce korkup çiçek açar mı? Yoksa "hadi len" diyerek küser mi bana? Bilemedim...

Neyse, dün akşam televizyonda bir belgesel seyrederken, reklam arasında o kanaldan diğerine geziniyordum ki, "Ölü Ozanlar Derneği" başladı! Aldım elime örgümü* geçtim filmin karşısına. Aylardan Eylül, akşamlardan Pazar diye niyetlenip oturdum. Unutmuşum ben bu filmi ne kadar beğendiğimi. Hikayenin etkileyici erkeği iflah olmaz romantik Robin Williams kocaman kocaman laflar edip duruyor "şiirin beşyüz yılı" adlı kitaptan! Bakınız seçmeler:

* Hayat olmayan şeyleri iteceğim ve öldüğüm zaman yaşamamış olduğumu görmeyeceğim.
* Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.
* İnsanlar sadece hayallerinde özgür olur.
* Çoğu kişi sessiz bir çaresizlikle yaşar. Buna teslim olmayın, kalıplarınızı kırın.
* Ormanda yok ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılanı seçtim.....
* Ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu öğrenmek istemiyorum.

Takdir edersiniz ki son sahnede ağladım. Tüm yaşamadan ölenler için üzüldüm, sessiz çaresiz öylece kala kalanlara... Her yazı bir yere mi bağlanmalı? Üzüldüm işte!

Filmin üzerine bu sabah bitkilerle ilgili mail de gelince, kelimelerin gücüne iyice ikna oldum. Ki zaten inanırım. Yani diyorum ki gerçekten dikkat etmeli bir şey isterken ve istemezken. Bize gündelik gelen bir kelimenin manasızca tekrarı olmadık sonuçlar yaratabiliyor.

Geçenlerde de bir arkadaşım hastalık sahibi insanlarla empati kurma demişti. Ondaki hikayede karısını çok seven bir adam onun ölümünden sonra yaşamak istemediği için durmadan endişeleniyor. Ve sonunda aynı hastalığa yakalanıyor. Üstelik karısından çok daha hızlı bir şekilde ilerliyor hastalığı ve muhtemelen ondan evvel ölecek.
Hani sevgilisi öldü, ardından uzun yaşayamadı denir ya, bal gibi oluyor işte! Ayrıca bana ders oldu, artık kimseye odun da demeyeceğim, baksanıza bitkilerde bile his var.

Dünya çok karışık bir yer oldu. Ne diyeceğimi bilemedim...



*Muse'a atkı örüyorum, kısmetse bu sonbahara yetişecek!

3 Ağustos 2008 Pazar

Sünger Memet*


Yıldızlara göre bana aşk yokmuş Ağustos'ta, aman çok korktum! Sanki Temmuz'da ya da Haziran'da var mıydı? Yemişim yıldızları :))

C.tesi tüm gün, bana aşktan fazlası vardı. Külkedisi'nin söylediği gibi: "doğa boşlukları sevmez". Ben hiç sevmem. Onun bu lafı bana Londra metrolarında yapılan anonsları anımsattı: "mind the gaps please!" Ben de öyle yaptım, nefessiz yaşıyorum günlerimi ama gayet dikkatliyim. Deliler gibi okuyorum, yazıyorum, spor yapıyorum ve dostlarımla, ailemle neşeli sofralar paylaşıyorum. Oh be!

Neyse, C.tesi sabahı annemle harika bir kahvaltı yaparak başladım güne, ardından Pilatescadısı geldi; ışıklı fikirleri ve elmalı kurabiyeleriyle içimi şenlendirdi. O gidince Orhan ağabey ve Erol Hocamla tersaneden yeni gelen kızımızın hızına bakmaya çıktık. Ama görmeliydiniz, bizim kız sadece 9 metre boyunda ama 8 knot yaptı dün! Marmara'da uçurdu bizi. Üstüm başım su içinde kaldı ve çürüklerimden delice zevk aldım. Yelkenlimizin tek eksiği iyi bir müzik sistemi. Fonda Muse'dan "Bliss" olsaydı ya bangır bangır!!

Bu hız denemesinden sonra koşarak eve geldim ve Külkedisi'nin sürpriz partisi için mutfağa girdim. Arada Muse ( Nam-ı diğer Şıkır Şıkır Koko Musti ) aradı, "atla gel kardeşim" dedim. Tam makarnanın sosuna bir paket daha mı krema koymalı derken de, M. Ersan aradı, ona da "haydi dostum buyur" dedik. Kapı çaldı: Mehmetus da gelmiş! Tekilası, hediyeler, çiçekler... Ohoooo daha gece şimdiden bu kadar güzelse dedim ama biraz erken demişim!

İnsanlar geldikçe eve neşe doldu. Doğa boşlukları sevmez... Bizim ev hiç sevmez! Tek endişem benimle baş başa kalmayı daha fazla tercih eden Külkedisi'nin bu curcunaya tepkisiydi.

Yemek yapmak çok büyük zevk, eğer her pişirdiğinize razı olacak kadar sizi seven insanlar yiyecekse. Ben bir şekilde yemek işini hallettim ve hep beraber sofraya geçtik. Tabii ki gecenin sürprizi havalı şalvarı ve seksi pabuçlarıyla Maviay ve değerli eşi Evli Şişko idi. Külkedisi onları kapıda görünce epeyce şaşırdı. Fakat ne yazık ki bu tatlı çift Mehmetus'la tanışamadı çünkü onun böbrek sancısı tuttuğu için sofraya oturamadan hastaneye gitti:(

Aklımız onda kaldıysa da, neşe içinde bir yemek oldu. Fakat ardından M. Ersan da apar topar gidince bu ne hareket ya dedik tabii. Kalan sağlarla sohbete ve yemeğe bir süre devam ettik ama Mehmetus taş düşürürken evde keyifle kalmak olamadı... Atladık arabaya ve onun yanına gittik. Fakat işin harika tarafı, meğer aynı saatlerde aynı hastanede Maviay'ın bir arkadaşı doğum yapmış! Yehu, bir bebeğin heyecanıyla yeniden keyiflendik.

Acile mi gittik yoksa gece kulübüne mi inanın emin değilim. En son ne zaman bu kadar güldüğümü de anımsamıyorum. Mehmetus'un kolunda serum, böbreğinde 5 mm. taş ve elinde su sanırım saat 1.00' e kadar oradaydık. Üstelik bir tek dakikasında bile sıkılmadan. Bir tek dakikasında bile burada ne yapıyoruz demeden. Muse, Maviay, Evli Şişko, Külkedisi, ben ve elbette Mehmetus acilin altını üstüne getirdik! O damacanalar dolusu suyu, ufacık tefecik Mehmetus neresine içti ve de o mesane ne ebattaydı da dolamadı gerçekten şaştık kaldık.

Mehmetus oldu Sünger Memet, Maviay'ın dal gibi kocasına da Evli Şişko adını verdik. Bir söyleyip on güldük. Aslında fazla içmemiştik ve hatta evde hala durmakta olan bir şişe tekilamız var idi ama demek artık hazırmışız gülmeye. Külkedisi ile şöyle bir bakıştık da, oldu bu iş galiba; neşe geri geldi Ağustos ayında. Son altı ayı hatta geçen bir yılı acilde bıraktık dün gece. Nasıl olsa bizim acil ihtiyaçlarımız giderilmişti ya, varsın ihtiyacı olanlara kalsın eteğimizden düşenler dedik.

Hiç bir şey göründüğü gibi değil hayatta; neşe kimde, huzur kimde, para kimde asla bilemezsiniz... Mükemmelliyetçi insanların çektiği ızdırabı ve baskıyı bilemezsiniz. Kalbini kiralayan ve kiracısı tarafından korkunç zararlara uğratılan kadınların ve erkeklerin acılarını bilemezsiniz... Yanlış ata oynayan kumarbazın öfkesini anlayamazsınız... Ölüm geldiğinde aslında yaşamadığını öğrenen adamın dramını da bilemezsiniz... Herşeyin satılık olduğunu sanan züppenin kendine 100 gr. mutluluk alamayışının ağırlığını hissedemezsiniz...

Kişisel tarihimden ve etrafımdaki hayatlardan yüzlerce örnek verebilirim herşeyin göründüğü gibi olmadığına dair. Ama bu değil ki demek istediğim. Demek istediğim şu: Hiç bir şey göründüğü kadar umutsuz ve kötü de değil. O an için herşey tepe taklak olmuş gibi gelse de, aslında tam altında ya da yamacında iyi bir şey saklanıyor olabilir. Yeter ki elinizi uzatın ve onu çekip alın. Tıpkı bizim yaşadığımız gibi. Yani, güzel bir C.tesi gecesi tam hastalıklar ve acil servislerle allak bullak oldu derken, altı kişi olmadık eğlencenin içinde bulduk kendimizi. Bize sunulanı aldık çünkü; birlikte olmanın güzelliği. Unutulmaz bir gece yaşattı bize Külkedisi'nin sürpriz partisi ve Süger Memet'in 5 mm. lik böbrek taşı.

Mehmetus o gece böbrek taşını düşüremedi ama ben kalbimi tıkayan kırgınlık balonunu patlattım. Çünkü anımsadım: "doğa boşlukları sevmez" ve anladım: "mind the gaps please".

Sen de anımsadın değil mi Külkedisi? :))


*Neden Sünger Memet, çünkü litrelerce su içti ama saatlerce dolduramadı mesaneyi!!!

1 Ağustos 2008 Cuma

Affettim ve Dilek Diledim Bu Gece.

Yaz mevsiminin son ayına güneş tutulmasıyla başladık. Cadılar dileklerini dilediler... Hatta az sonra geceyarısını geçince tekrar dileyecekler. E ben de boş durmadım tabii... Bugün yaşadığımız sizin bildiğiniz bir tutulma var, bir de o tutulmaya bağlı bambaşka açılımlar var ki bunları görmek için epeyce iyi kalpli olmak lazım. Ben görüyor muyum? Evet! Zaman zaman kalbimin karanlık yüzüne yenilsem ve içimi öfke kaplasa da genellikle ışıkta kalmaya, iyiye doğru ilerlemeye çalışıyorum. Açıkcası bu anlamdaki gelişimimden gayet memnunum. Herkes biraz zorlasa ve iki adım fazla atsa bütün galakside karnaval ilan edilirdi, durmadan vur patlasın çal oynasın yapılırdı. Ama nerede???

Neyse, karma temziliğinde Külkedisi başı çekmekte bu yaz. Ben de kendisine yetişeceğim diye telef olmaktayım:))) Ama iyi gidiyoruz. Yıllarca birlikte antreman yapmış yüzücüler gibi her turu beraber dönüyoruz ne hikmetse. Kimi zaman ben onu bekliyorum, bazen o beni. Bu gidişle 2009 kaçınılmaz olarak bize çalışan bir yıl olacak.

Güneş tutulması bana zaman takıntımla ilgili bir dur sinyaliydi sanki. Gerçi ben endişemin kaynağından kurtulunca zaten sakinleşmiştim ama böylece yukarıdan da onaylandığımı hissettim. Kitap tanımaz olduğumu itiraf ediyorum fakat, bu tavrım evrendeki uyumu ve enerjileri görmezden geldiğim manasını taşımaz. Mesela ne çağırsam geliyor!! Bu nedenle sakinleşmeye ve ağzımı hayra açmaya karar verdim. Yaşadıklarımın sorumluluğunu üstleniyorum, ben çağırdım onlar geldi. Öğreteceklerini öğrettiler. Anladım mı? Eh! Biraz zaman lazım:)) Malum az çiğnediğimiz yiyecekleri sindirmek nasıl zorsa, hızlı yaşanmışlıklar da aynı şekilde hazım sorunu yapıyor bünyeye:))

Bu akşam uzun zaman ara verdikten sonra Külkedisi * ile yoga yaptık. Bana hep sorulan ve anlayamadığım garip bir sorudur: "yoga gerçekten iyi geliyor mu?" Vallahi yogayı bilmem ama Nazmi Hoca ile kadim sözleri tekrarlamak epeyce rahatlatıyor. Neyse, bu akşam Nazmi Hocam kadim sözleri tekrarlamadı ama ona yakın şeyler söyledi yine. Aslında sözler çok basit, akşam yatağa yatınca kendi kendinize söylerseniz inanın hiç kabus görmezsiniz. Şifreyi veriyorum:

nefreti at ( nefes ver ), sevgiyi al ( nefes al ) , korkuyu at ( nefes ver ), güveni al ( nefes al ), öfkeyi at ( nefes ver ), sevinci al ( nefes al )....

İşe yarıyor mu derseniz, evet yarıyor. Söylediğiniz söz sizin oluyor çünkü. Tıpkı bir elbise giyer gibi sözcükleri giyiyor ruhunuz. Ve size yakışanı giydiğinizde güzelleştiğinizi hissediyorsunuz.

Hani annemin habitatından bahsetmiştim ya size, işte iyi sözün iyilik, iyi düşüncenin de iyilik getirdiğine habitat içinden bir örnekle son vermek isterim. Benim annem, kuruyan çiçekleri bile atmaz; boş ve manasız saksılar bazen aylarca öylece durur balkonlarda. Ama nasıl ve nedendir bilinmez, bir süre sonra o saksılarda bir şekilde yeni bir hayat başlar. Mesela en son "atalım şu begonvili sinir oldum" demiştim. Ama annem "ona biraz zaman tanıyalım" demişti ve dün sabah baktım yeni yeni çiçekler açmaya başlamış güzel begonvil. Oysa dökülmüştü tüm çiçeklerini ve hızla ölüyor gibiydi. Annem ondan vazgeçmedi. Sabır ne büyük erdem değil mi? Sabır ve iyi kalpli olmak ise büyük bir büyü:)))

Ah bir de affetmek var. Bunu da söylemeden gitmeyeyim. O kadar yoga yapmışım ve zihnim, kalbim silkelenmişken anımsadıklarımı paylaşmadan yatmayayım.
Affetmek gerçekten önemli, yaşadığımız her ne ise kendimizi ve karşımızdakini affetmeden devam etmek imkansız. Affetmedikçe ilerideki iyi gelemeyecek çünkü...
Külkedisi affetti, artık yolu açık. Ben de uzun zaman önce affetmiştim, hatta yaşadıklarıma ne kadar da değer verdiğimi anımsadım geçenlerde. Şimdi yine affedeceğim ve üzerime düşeni yapacağım: devam edeceğim.

Hadi hadi çıkın dışarı ve dilek tutun, bu defa olacak, söz veriyorum:)))

*Külkedisi ben yokken yogada acayip ilerleme kaydetmiş. Aldığımız duyuma göre asanaları öğrendiği sihirli bir kitap varmış!!:))

31 Temmuz 2008 Perşembe

Zamanla Barıştım, Şimdi Mutfaktayım:))

Bu ay yazdığım yazılara acayip tepkiler geldi. Erkekler haklı olarak taraflı buldular beni. Ama arkadaşlar her ne kadar kendi cinsime dair tüm özellikleri taşımasam ve hatta zaman zaman zihnen size daha yakın olsam da işin aslı şudur ki ben kızlardan yanayım. Doğama direnmem imkansız.

Elbette bazen seviyeyi düşürüp Yasemin'in Penceresi tadında yazacağım. Yoksa ben nasıl rahatlayacağım? Öyle yılda bir kere tekila içerek ya da Köprüaltında iki birayla olmuyor bu işler Mehmetus. Bir sonraki seyahatten Sakız Likörü değil, bir şişe Metaxa alayım ben:))) Malum sonbahara az kaldı, Egemen Whisky sorunumuzu kökten ve fazlasıyla çözdü de - çözdün di mi canım kardeşim?:))) -, Metaxa olmadan Ekim geçmez. İş yok güç yok, içer içer yazarım artık:)))

Yaz boyunca hatta vakitsiz gelen bahardan beri içimde zamanla ilgili garip duygular vardı. Adını koyamadığım, içimi ürperten. Hatta kaynağı belirsiz bir ses, zor kararların kapımda pusuya yattığını fısıldıyordu. Ben de etrafımdakilere bu korkumu anlatıp duruyordum. Tam düşündüğüm gibi oldu. Herkes kendi hikayesini yazdı ve ben karar verme mercii olmaktan kurtuldum. Böylece zaman benden azadlı artık ve tabii ben de ondan. Sanırım yazılarıma fazlasıyla yansıyan, bu geçici erkek düşmanlığının altında yatan da tam olarak buydu. Keşke yanılmış olsaydım, keşke...

Bazen sezgilerimize güvenmez, gözümüzün önündekileri göremez ve "amman deli saçmalarıyla şişiriyorum kendimi" der ve mantığın gölgesinde serinleriz ya, işte öyle yaptım ben. Sezgilerimi korkularım zannederek burnumun ucundaki gerçeği öteledim. Taa ki biri kalemi gözüme, diğeri de kalbime sokana kadar!
Eh müsadenizle bu noktadan sonra verdim veriştirdim tabii. Şimdi daha sakinim, muhtemelen Ağustos itibariyle "Uyuyamayan Prenses", "Rapunzel ve Külkedisi" gibi sürüklenen masalları bitirmiş olurum.Eylül'de ise orama burama kalem sokanlara daha fantastik bişiler yazmalı.

Amma velakin sorun şudur ki Eda Liza'nın üçüncü yaş günü olacak Kasım sonu. Benim o zamana kadar mutlaka özel bir masal bulmam lazım. ilk iki yıl şanslıydım çünkü masallar bana geldi. Eğer bu yıl da aynısı olmaz ise naneyi yedim. Çünkü onaltı yıl için bir anlaşma yaptık annesiyle. Eda için yazmam gereken ondört masal daha var.

Bana masallar esinleyen herkese rakı sofrası* vaad etsem acep ne olur? Motive olur musunuz arkadaşlar?


*Önemli Not. Son iki haftadır mutfak sanatlarında inanılmaz aşama kaydettim, daha önce zehirlenenler lütfen geçmişi referans almasınlar :))

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Annemin Habitatı.

Zırladım durdum ya bu ay, ıvır zıvır hakkında. İşte o sürenin önemli bir bölümünü annemle geçirdim. Boşuna dememişler "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" diye. Doğru. Her ne kadar onu üzmemek için az şey anlattıysam da, gülüp eğlendiysem de artık ve hatta uzun zamandır her şeyi biliyor... Son yıllarda gözlerimizi kaçırmıyoruz birbirimizden.

Onu seyrediyorum. Sakin kalmak için verdiği mücadeleyi. Bizi anlamasa bile yanımızda duran, anlamak için didinen halini. Kendine küçük mutluluklar yaratmaktaki çırpınışını, çabasını izliyorum. Çiçekleri var onun, kuşları var. Parkta onu bekleyen kedileri bile var. Biz varız. Koskocaman bir habitatı var. Üstelik içini acıtan, gözyaşı dökmesine sebep olanlara bile bahçe kapısı hala aralık bu habitatın. Delirmemek imkansız. Nereden geliyor ki bu kendini hiçe sayan affedicilik? Nereden geliyor bu direnç? Bu mudur doğru olan? Bilmiyorum. Hayatta en sevdiğine bile tutunamayan ben, onun pençelerine hayranlıkla bakıyorum. Bu bana uzak bir duygu, anne olma sorumluluğu olsa gerek.

Bildiğim şu ki; onu seven ve tanıyan kumrular var. Güvercinler ve kargalar ve hatta martılar bile var. Annemle konuşuyorlar, annem onlara evcil olmayı, onlar anneme doğadaki dengeyi öğretiyor. Çok başarılılar. Her gün daha yakın, her gün daha tanışıklar. Kaçmıyorlar annemden, annem de onları korkutmuyor. Güveniyorlar birbirlerine. Kuşlara güven ortamı sağlayan bir büyücü benim annem. Bizi hala şu koskoca dünyadan koruyan bir büyücü!

Eve hayvan istemezdi eskiden. Ama ben ne bulduysam getirdim; kedi, kuş, balık, kurbağa, kaplumbağa, köpek... Hatta son yıllarda büyükbaş hayvan bile getirdim! İnanın annem onlara bile yemek verdi ve sevdi! Hatta benim artık sevmediğim zamanlarda bile annem onları sevmeye devam etti. Empati kurmanın suyunu çıkarttı canım annem. Ama ben, şimdi hayran hayran izliyorum her sabah kuşlarla arasında geçen sohbetleri. Onlar, benim kendi cinsimden insanlarla yakalayamadığım derinliklerde kayboluyorlar. Susup uzun uzun seyrediyorlar ağaçları. Rüzgarın sesini dinliyorlar. Evde biten bulgurun özürünü diliyor annem onlardan... Benim kafam basmadığı için onlara anlatıyor Ergenekon masalını.

Annemin habitatında korunduğum için çok mutluyum. Kendimi sonsuza kadar onun kanatları altında saklayabilsem keşke...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Temmuz Ayı Biterken...



Bugün çok güzeldi İstanbul. Son yılların en ıslak sabahını yaşadık Sevgi Hanım'la ama acayip eğlendik. Bol kahveli, bebekli, yelkenli ve huzurluydum. Payı olan herkese teşekkürü borç bilirim. Ve:

"Kaybettiğini sandığın şey ne kaybedilebilir, ne de bulunabilir. Onu bırakma." *

Başka sözüm yok bu ayı kapatırken. Sözüm de Külkedisi'nin blogundan çalıntı olup, anlayacağını bildiğim muhtereme aleni bir göndermedir:)))



*Any Rand

27 Temmuz 2008 Pazar

Her Derde Deva Mıdır Kupka?

Evet, Kupka her derde devadır. Özellikle boğazına elma takılmış şapşal prenseslere bire bir iyi gelir. Cenk kardeşimiz davula vurdukça yarattığı titreşimle, bir prens beklemeye gerek kalmaksızın boğazımıza takılan elmadan kurtuluruz.

Müzik ruhun gıdasıdır, ama Kupka sadece müzik demek değil benim için. Kupka dostumun davul çaldığı bir topluluk demek. Kupka dostum davul çalarken karısının onu her konserde aynı sevgiyle fotoğrafladığı anlarla, aşka yakın durmak demek. Kupka yorgun bir anne ve babanın her derdini evde bırakarak oğula alkış tutmasının hazzı demek. Kupka yaşamak ve hayatta kalmak için müzik yapmakta direnen bir avuç genç ve yaratıcı insan demek.

Her şarkıları için masallar/öyküler yazmak hayalindeyim. Haydi Cenk ver bana bir kayıtta hazır işsizken Kupka için masallar yazayım. Sen ki bana iyi geldin bu gece, sen ve dostların ki boğazımdan söküp aldınız elmayı, ben de size masallar yazacağım en güzelinden.

Teşekkür ederim Kupka:)) Bir sonraki konserde görüşürüz.

En Sadık Hayranınız Rapunzel

Üç Ayaklı Tören Kabına Hakarettir Talebin.

E.S'a itaf edilmiştir.

Dostluk pek çok şey üzerine kurulabilir ama onu üç ayaklı bir tören kabına benzetirsek, içinde her ne kaynarsa kaynasın, öncelikle sağlam üç ayağı olmalıdır diye düşünüyorum. Benim kitabımda bu ayaklardan biri güven, diğeri koşulsuz sevgi ve sonuncusu ruh tanışıklığıdır. Bunların sağlam olmadığını gördüğümüzde ise o, dünyanın en görkemli kazanında ne kaynatırsak kaynatalım, içerken sorular takılacaktır boğazımıza. Kalbimiz asla huzur bulmayacaktır dostumuzun gözlerinde.

Dostum ol demek, sevgilim ol demekten daha zor olmalıdır. Ancak bir densiz güvenini kazanamadığı sevgilisinin dostluğuna talip olur. Ancak bir densiz kaybettiği oyunda kırdığı oyuncakların parçaları arasında kazanç kırıntıları arayarak teselli bulmaya çalışır. Ve ancak bir densiz ayrılığa değil, kendi tutunamayışına içerler. Ve son olarak ancak bir densiz ayrılık* mektubuna dostluk gibi kutsal kelimeleri yama yapar.

Kendi çamurunu yoğuramamış insanlardan uzak bir hayat diliyorum tüm dostlarıma. Ve "Geçmiş olsun bana!"

*Birlikte olanlar ayrılır, hiç birlikte olmamışların ayrılık mektubu yazması da ayrıca ilginçtir ve bi tabii komiktir:))

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Hayat Sofrasından Tok Bir Adam Portresi.

Hayat hızla akıp giderken ve Temmuz da tıpkı diğer aylar gibi sırıtarak aramızdan ayrılırken ne mi yapıyorum? Sakin kalmaya çalışıyorum. Çünkü şarkıda söylediği gibi:

"... If tomorrow's sun doesn't shine.

At least I'll have my Clementine..." *

Sabah Fahri Bey'de idim. Kendisi bizim mahallenin kırk yıllık kuaförüdür. Konu şaçlarım olunca, huysuzluğum dillere destandır ya, onun koltuğuna oturmuşsam gık demem ben. Çünkü bilirim ki beni, benden fazla kollayacaktır. Fakat bu değerli adamın tek meziyeti saç kesmek değil. Onun hayat hikayesi bir roman olabilecek kadar özel.

1940'lı yıllarda İstanbul'da yaşamanın kitabını yazmış bir muhteremdir kendisi. Şişli, Nişantaşı, Tarabya, Bebek, Kalmış, Fenerbahçe ondan dinlenmeli. Onu dinlerken insanlar, elbiseler, müzik, renkler içimde dolaşmaya başlıyor ve insanların gerçekten insan gibi yaşadığı yıllara dahil oluyorum sanki. Her hafta Fahri Bey'i görmeye giderken biliyorum ki beni yeni bir öykü bekliyor. Açlık, iş sıkıntıları, dans partileri, kadınlar, tefeciler, mutfak sanatları... Ne istersiniz? Hepsi var. Gelip giden müşterilerin hikayeleri de bonusumuz.

Bugün bana sakızlı vişne reçeli tattırdı. Bu reçeli hayatım boyunca hiç unutmayacağım bir kaç lezzet arasına şimdiden yazdım gitti. Anlattığı yemek tarifleri aramızda sonsuza kadar sır:)) Gerçi bakarsınız iyi tarafıma gelir bir kaçını yazarım blogda. Hatta aranızdan birilerine pişirsem mi acaba?

Bütün bunlar değil elbette anlatmak istediğim. Oraya gitmeyi seviyor olmamın altında yatan bu adamın hali, tavrı, nezaketi, görgüsü, tevazusu da değil ; beni delice kıskandıran ve kamçılayan yaşamışlığı. Evet yaşamış, yalnızca nefes almamış, yaşar gibi yapmamış. Hayatın ona sunduğu ve hatta vermekte cimrilik ettiği her şeyi söke söke almış. Tırnaklarında kan var, gözlerinde ışık. Ben otuzbeş yaşımdayım ama o benden daha fazla bağlı hayata. Ben bugün ölsem bir kaç dostum bilir belki düşlerimi ama onun düşleri gerçek olmuş; hepimiz biliyoruz! Düşleri anılarında, evinde, bakışlarında.

Fahri Bey annesinin yirmiüçüncü çocuğu olarak doğmuş. Ailesi Rumeli göçmeni. Beş yaşında başlamış çalışmaya. Babası bir kuaförün yanına koymuş onu. Üvey annesinin saygı ve sevgisini kazanmak için çok çalışmış. Ne yapmış etmiş sevdiği kadınla evlenmiş. Hayatta en büyük tutkusu işi ve dans olmuş. O yıllarda nerede dans edilirmiş, kılık kıyafet nasıl olmalıymış ondan öğrenebilirsiniz. Dönemin bütün oyuncularına saç ve makyaj yapmış. Hatta ona borçlananlar bile var ama asla isimlerini söylemiyor. Çok para kazanmış ama asla haksız kazanç götürmemiş evine. Bu yaşında bile yılda sadece onbeş gün tatil yapıyor.

Dans kulüpleri kapandığından bu yana mutfağa vermiş kendini. Pişirdiği her şeyi dakika dakika anlatabilecek kadar dikkatli. Eğer bugün yanımda olup verdiği yemek tarifini duysaydınız ne demek istediğimi çok daha iyi anlardınız.

Ona baktığımda sofrasındaki acıyı ve tatlıyı son lokmasına kadar hakkını vererek yemiş, ruhu ve bedeni tok bir adam görüyorum. Hala bir kaşık vişne reçeli ile gülümseyebilen, Bodrum'da yapacağı tatil için çocuklar gibi sevinen önemli bir şahsiyet. Onun yanında kendinizi güzel hissediyorsunuz, hala önünüzde bir zaman olduğunun ayrımına varıyorsunuz. Onurlu yaşamak ve bunu yaparken hayatı yakalamak mümkünmüş diyerek seviniyorsunuz. Fahri Bey hakkında lafım bitmez benim. Bu sadece kısaca bahsetmekti, emin olun o anlattıkça ben de devam edeceğim yazmaya.

Şimdi gitmem lazım, ocakta yemek var. Muse da birazdan gelir. Klasik cadde turumuzu atmadan uyumak yok bu gece:)) Tutunacağız ya hayata!!!

*Pink Martini.

25 Temmuz 2008 Cuma

Doğru Zamanlama Yanılgısıyla Yanlış Adama Toslayan Prensesler Ne yapar?


Dün gece içimdeki kumdan kaleleri ve de kuleleri yapıp yapıp yıkarken, çocukluğumdaki kova kürek takımımı özledim. Annem saklardı böyle şeyleri, acaba nereye koymuştur diye düşündüm. Rengarenk bikinilerim, mayolarım, Bardakçı plajında kovaladığım gümüş balıkları bir bir doluştular aklıma.
Kayalardan kovalar dolusu topladığımız deniz minareleri, iskelede dürdüklediğimiz zavallı yengeçler... Hepinizden özür dilerim. Ama emin olun akıllandım, artık kendimden başka hiç bir canlıya zarar vermiyorum! Dürtmüyorum.
Ben dün gece bunları düşünüp, aval aval gökyüzüne bakarken, uzak bir mahalledeki turuncu evde çok sevdiğim kadınlardan birinin de uykusu kaçmış. Üstelik uykusunu en sevdiği karga kaçırmış... Yüreğini didiklemiş durduk yere. Ve o tatlı kadın bana bu konuda yazmış. Başka çaresi yok çünkü. Konuşarak uzlaşamadığımızda ve sakinleşemediğimizde yazmak tek çaremiz. Her satırın edebiyat dünyasında bir fırtına kopartması da gerekmiyor. Bir tür dayanışma sadece. Tıpkı stüdyoya girip müzik yapan arkadaşlarımız gibi, içimizdeki sesleri biçimlendiriyoruz. Böylece bize ait olanı bir kez daha izleyerek dengeyi sağlamaya çalışıyoruz. Anlamaya çalışıyoruz ve anlamlandırmaya.
Neyse, uyku kaçıran karga ve güzel yürekli kadında yarattığı duygu gayet tanıdık. Kişisel tarihimizden bildiğimiz ya da en yakınlarımızdan doya doya dinlediğimiz hikayelerden. Çoban, Peri Padişahı'nın kızına aşık olur ve hikmetse kız bu aşka karşılık verir. Tez zamanda saraydan kaçıp çobanın kulübesine yerleşirler. Aslında burada doğru olan tek şey zamanlamadır; ne çoban doğru sevgilidir ne de prensesin yaşamak istediği mekan daracık bir kulübedir... Masal bu ya, sonsuza dek mutlu yaşayacaklardır.
Prenses hiç gocunmadan elbiselerini değiştirir ve çobanın hayatına uyum sağlar. Oysa çoban ne prensesin sarayını ne de kendisi için terk ettiği hayatı asla unutamaz. Her kurda kuzu kaptırdığında kulübeye döner ve Peri Padişahı'nın kızına hakaretler yağdırır. Çünkü çobanın derin kompleksleri vardır. Mahçuptur karşısındaki kadına başarısızlıklarından dolayı. Sahip olduğu kadın ona iki gömlek büyük gelmektedir. İçi acır zavallının ve acısından ağzından çıkanı kulağı duymaz.
Prenses bir susar, iki susar ve sonunda sonsuza kadar susar. İçi kırılan pek çok kadın gibi bedenini kulübede bırakır ama ruhu bacadan çıkar gider.
Giderken bedenini de alan prensesler yok mudur? Vardır elbette. Birini çok iyi tanıyorum, artık ruhuyla seyahet etmeyecek kadar akıllandı...
Gelelim ardımızda kalan kargaya - ya da çobana ya da bezelye kadar kalbi olan adama:))-, onun hali pek bir acıdır. Fazla zaman kaybetmeden bir masala daha musallat olur. Yenilen pehlivan güreşe doymaz mantığıyla, daha çoook prensesin kanına girer. Akıllı olan prensesler kaçar, çaresiz olanlar prangalanır kulübelerde. Yıkılmış saraylarına dönmektense öfke kokan ilişkilerde çürütürler ömürlerini. Bu da onların seçimidir; iki kişilik yalnızlık.
Bacadan kaçan prenseslerin bazıları Rapunzel'in blogunda buluşurlar. Çünkü masal hep aynı yerde kilitlenir : Gerçeklikte! Ve Rapunzel de hep aynı yerde kilitlenir: Gerçeklikte!
Gerçeğe doğru yürümekte ısralı, kararlı ve korkusuzdur kaçak prensesler. Ayaklarında paramparça pabuçlar, ellerinde kalpleri, gözlerinde cesaret öylece otururlar kulenin dibinde.
Birbirimizin yaşlarını sileriz kelimelerle, yırtılmış elbiselerini diker, ayakkabılarını onarırız. En değerli organımızı, kalbimizi yeniden güçlendirir ve devam ederiz. Çünkü asıl olan oyunda kalmaktır, kutsal kitabı okuyan kadınlar olarak biz bunu çok iyi biliriz. Yanlış adama toslaya toslaya bulunacaktır doğru adam :))

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Never Stop Falling In Love

".... never stop falling in love ..."

Her ne kadar konserlerine gidememiş olsam da, Pink Martini pek bir sevdiğim ve bence son dönemin en şenlikli topluluklarından biridir. Neden durduk yere onlar hakkında yazdığımı merak edenlere hemen söyleyebilirim. Yakında deprem olacakmış ve hepimiz ölecekmişiz. Biliyorum, çünkü mail geldi!! Hani itirafta bulunayım bari dedim ve.... Ben hep bir müzikal yıldızı olmak isterdim ama Allah kocaman bir popo ve berbat bir ses verdi. Öncelikle huzurlarınızda kendisine teessüf ederim. Gerçi Pilatescadısı popomu küçültmek için uğraşmakta amma ses olayını çözmemiz epeyce zor. Neyse ki haddimi biliyorum da olur olmaz yerlerde şarkı söylemiyorum!

Neyse, Cuma akşamı Nevizade işi haftaya kalınca, Külkedisi ile kulemde bir şarap partisi mi versek dedim kendi kendime. Hani biraz gülsek, ruhevi temizliği yapan ve birbirinin halinden anlayan kadın sohbetleri yapsak. Uyar mı Külkedisi? Ardından ben sana iki tane hikaye anlatsam. Ama şarkılarla anlatsam ve dans etmesem:)))

Story One/Unreal Relationship

Chapter I

Never Stop Falling in love, Pink Martini

Chapter II

Frozen, Madonna

Chapter III

You'll See, Madonna

Story Two/Endless Love

Chapter I

Mazi Kalbimde bir yaradır, Sema

Chapter II

Amado Mio, Pink Martini

Chapter III

Ömrümün İsteği, Mustafa Gülbetekin

22 Temmuz 2008 Salı

Masal Kahramanları Depresyona Girmez, Endişeye Gerek Yok:))

Külkedisi, Rapunzel'in dolmakalemine kan çekerek yazdığı trajik hikayeden korkmuş olmalı ki, dün gece endişeli mailler yollamış güvercinlerle. Ama Rapunzel en çok bezelyeli bölümü sevdi. Çünkü bizi bu karmaşadan ancak masallar kurtarabilir diyordu alt metinde. Öyle değil mi Külkedisi?

Gelelim şu bezelye kadar kalbi olan adamlara ve bunu daha ilk dakika anlayıp ama ne hikmetse sonuna kadar direnen Rapunzel'e. Etrafımızda ve aynalarda maalesef bunlardan çok var; yani göz göre göre direnen kadınlardan. Ama dur dur aslında Maviay'ı düşünürsek, o hiç böyle değil. Onun sezgileri bizden çok daha güçlü. O bizim bilicimiz mi olsun acaba bundan sonra? Ne dersin?

Peki söylesene, Rapunzel ve Külkedisi neden bu kadar kafa yoruyorlar? Kulede ve ocak başında çok mu bol zamanları var? Hayatın hızla akıp biteceğini anlamıyorlar mı? Üstelik bu ve benzeri konularda yazmaya başlayınca neden insanlar bunalımda zannediyor öykücüleri? Sanırım birinci tekil şahış kullanarak yazmanın bedeli bu:))
Oysa ben hiç bir masal kitabında depresyona girmiş kuş, ejderha, sarmaşık, kraliçe ya da hizmetli görmedim! Olmaz. Mümkün değil. Fakat üzerindeki sihir kalkıp, elbiseleri paçavraya dönüşünce hayal kırıklığı yaratan kahramanlar olabilir.... Ve bazen bu umulmadık sürpriz "geçici bir keder" yaratabilir...
Rapunzel'in durumu da böyle oldu. Hatırla; kemancıyı maskesinden ötürü beklenen konuk zannetmişlerdi! Onun içindeki iyiyi görmekte nasıl da inat etmişti Külkedisi. Ve tabii bezelye kadar kalbi olan adamı da anlamlı inceliklerinden dolayı aslan yürekli oduncu sandılar! Değilmiş, sadece odunmuş!!

Külkedisi'nin dediği gibi burada sevinmek lazım. Çünkü Rapunzel bunu ilk günden sezdi. Ama hatası içindeki huzursuzluğu susturmak için direnişindeydi. İşin güzel tarafı şimdi onu seveni biliyor ve gerisi umurumda değil. Hiç olmazsa kocaman kalbi olan, güvenilir, ona hiç yalan söylememiş, onu hem bu hayatta hem de sonraki hayatlarda koşulsuz sevecek bir adamı seviyor.
Teşekkür ederim Külkedisi, Rapunzel'i masalına yolladın. Artık kulede huzur içinde yazmaya devam edecek. Sana minnettar:)))

20 Temmuz 2008 Pazar

Beş Dakkada Değişir Bütün İşler.


"...Beş dakkada değişir bütün işler.." MFÖ'nün şarkısında diyor ya, vallahi de billahi de doğru. İnanın bana "amanın ne rezildir bu hayat işimi kaybettim, bakınız sevgilim ( sev-gi-lim?) beni nasıl boynuzladı, hayatımın aşkı sonsuza dek Antartika'ya taşındı" derkeeeennnn bir süpürgeli cadı geliyor ve sizi atıveriyor arkasına! Uçmaya başlıyorsunuz beraberce ve şarkı da dilinize yapışıyor: "beş dakkada değişir bütün işler!"

Hayat bu kadar basit aslında, onu evirip çevirip arapsaçına çeviren bizleriz. Kendi adıma bu konuda bir numara olduğumu söyleyebilirim. Mesela aslında sevgili olmadığım bir adamı terketmeye karar verince aniden çok seviyormuşum gibi kendi canımı yakmaya ve mızmızlanmaya bayılırım. Üstelik adam çoktan başka alemlere geçmiş iken. Ya da işten ayrılmak için, gizli gizli heves eder, adamlar artık çalışmasak mı dediğinde aniden üzülürüm. Anladınız mı? E normal anlayamamanız, çünkü ben de anlayamıyorum kendimi:)))

Fakat şunu gördüm, acayip güçlü kaslarım var benim. Gülmeyin ya, elbette kol ve bacak kaslarımı kasdetmiyorum, burada konu olan kalp kaslarım:))) Depresyon benim mayamda yok, ıkındım sıkındım en fazla üç gün moralsiz kalabildim. Etrafımdaki kadınlar, adamlar ve bebekler izin vermediler depresyona girmeme. E bende kırmadım tabii, bu durumda yaşamaya devam.

Şair kadın bana kocaman moraller verip, sevgilisiyle yeni bir aşka yelken açtı. Külkedisi zaten tatilde; yaralarına tuzlu su tedavisi uyguluyor güney sahillerinde. Mehmetus kardeşim rakı ısmarlayacak Nevizade'de. Haftaya Cuma idi değil mi Mehmetus??? Muse.... O rakipsiz zaten, bana aldığı portakallı parlatıcıyla uzun süre bekar kalmam imkansız!!
Pilatescadısı ise bana en iyi gelen iki şeyi sundu dün: çikolatalı pasta ve bebekler. Şu an elimde yok ama Mehmet bebeğin fotoğrafını görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hani oyuncakçılarda satılan zenci bebekler vardır ya, Mehmet onlardan sadece bir ton açık. Gerçek bir bambam. İş makineleri reklamı yapacak olsam bu veledi kesin kullanırdım. İleride epeyce can yakacağı şimdiden garanti. Zaten giderek azalan adam nüfusuna bakarsak yirmi yıl sonra Mehmet için cinayet bile işlenebilir!!! Neyse, ben bol bol öptüm kokladım kendisini, kızlar kusura bakmasın:))

Temmuz'da iki, Ağustos ayında bir adet tatil planım bulunmakta. Eylül için Allah Kerim. Şimdi caddeye çıkıyorum. Muse gelip beni alacak ve Pilatescadısı ile kahve içeceğiz muhtemelen. Bakalım dönüşte neler anlatacağım? Çünküüüü "beş dakkada değişir bütün işler!"

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Ruhunda Bataklık Olan Adamlar.

"Susmak belki de gerçeği anlatmanın tek yoluydu" diye bitmişti kitap. Okuyalı aylar oldu. Ama zamanlaması ilginçti. Şimdi bir kez daha okuyorum aynı kitabı çünkü bir kez daha susmaya, susabilmeye ihtiyacım var. Çünkü bir kez daha içinde bulunduğum zamandan kaçıp, aklanıp kendime dönmeye ihtiyacım var.

İçimdeki güçlü bir öfke olmadığına göre, kusmaya da gerek yok ama yazmam lazım, yazmalıyım ki nasıl hisetmişim anımsayabileyim.Yazmalıyım ki biri beni aşkının objesi yapma terbiyesizliği etmişse ben de onu yazımın objesi yaparak nezaketine küçücük bir cevap vereyim:)

Peki, şiddetli bir his beslemiyorsam bu gürültü niye? Elbette dilimin ucuna gelen şeyler var söylemesem de; "ruhunun karman çorman olmuş çekmecelerini gördüm, yatağının altında sakladığın sana susan kadınların çığlıklarını duydum, oyunlarla görmezden geldiğin hastalıklarını biliyorum, içini acıtan okunamamış masal kitaplarını okudum, zayıflamış kalp kaslarını hissettim, yalnızlıktan çırpınan ve bedensel hazlardan medet uman pislenmiş ruhunun umutsuzluğunu da gördüm desem ne olacak? O zaten bunları bilmiyor mu? Biliyor. Gerçeği gözüne soktuğum için rotasızlığında bocalıyor ve sahte molalarda nefesleniyor. Ama ben burada çekiliyorum.

Birlikte bir yol çizmeye davet edildiğimde eyvallah demiştim, hatta onun çizeceği bir rotada gidilebilir mi diye düşünmüştüm. Taaa ki içindeki karmaşayı, belirsizliği görene kadar. Ne acı değil mi, en son ben gördüm! Keşke hiç açmasaydım sır dolu kutuları dedim ama geciktim. Herşeyde vardır bir hayır diyorum şimdi. "Ruh Pisletici" projeme ikinci bölüm yaparım belki bu şahsiyeti. Ama bundan bile emin olamadım. Çünkü bu defa kendimi pislenmiş değil, daha ziyade ucuz kurtulmuş hissediyorum hastalıklı bir hayattan.

Aklıma Londra'dayken kitapçıdan aldığım kart geldi geçen gün. Güzel bir İtalyan mahallesinde iki bina arasına bir ip gerilmiş ve ipin üzerinde birbirine doğru yürüyen bir kadın ve bir erkek vardı. Adam takım elbise giymişti, kadında gelinlik. Yüzlerinde özel bir ifade yoktu. Fotoğraf siyah beyazdı. Yalnızca öylece dengede duruyorlardı. İşte benim bütün anlatmak istediğim buydu. Otuzu devirince beklenti bu olmalı hayatta diye düşünüyorum; O benim dengemi bozmasın ben de onun. Beni koruması gerekmiyor ama düşmeme neden olacak salınımlara da sebep olmasın. Çok şey değil ki bu. Gerçekten istense (-seydi-) başarılırdı (-başarılabilirdi).Tabii karşınızdakinde denge varsa. Yoksa ne mi oluyor? Sizin de ayarınız bozuluyor. Çılgınlar gibi sallanmaya başlıyorsunuz ipte. Öfkeleniyorsunuz titreyen bacaklarınıza ve işler çığrından çıkıyor. Manasızlaşıyor hal ve tavırlarınız. Soğuk savaş içinizdeki ateşi küllendiriyor. Sonra atlayıveriyorsunuz ipten. "Ne halt ederse etsin bana ne ya noktasına" geliyorsunuz. İki aydır hayatınızda olan bir insana karşı bu derin sorumluluk neden diye soruyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz gerçeği; aslında ipte durmayı özlemişsiniz siz... Dengeyi, huzuru... Bunu ipten inince daha iyi anlıyorsunuz. Ne karşınızdakinin, ne de davranışlarının kıymeti yok aslında. O sizin hayal gücünüzün eseri. Çünkü ruhunuzu fethetmemiş biri! İçinizde bir ateş yakamamış. Kendi ısınızla yanılgıya düşmüşsünüz. Ah, zavallı ruhunuz hayal görmüş gün ışığında!

Ve... Oh be dediğiniz ana sıçrıyorsunuz böylece; Uyanış!İçinizdeki kuşkucu cüceye teşekkür ediyorsunuz. Yanılsamalar labirentinden bir adımda çıkıyorsunuz ve "merhaba dünya" diyorsunuz. "Merhaba, geri döndüm:))"

Ben dün gece böyle yaptım. Beni aldatan, hayatına puzzle gibi yerleştiren ve hiç acımadan -bana ve kendine- binlerce yalan söyleyen "bezelye kadar kalbi olan adamı" ipte bıraktım. Ona kötü bir söz söyleyecek miyim ? Asla. Çünkü kıramam ki ben onu, düşünmeye sevk edemem ki bilmiş bilmiş cümlelerimle... Bana öfke beslese ne olur, hayran kalsa ne olur. Beni sevmeyen bir adamda bir duygu uyandırmış olmanın ne kıymeti var? Hiç.
O kaybetmiş bir kere içindeki iyiyi, güzeli. Üzerine giydiği hassasiyet ve nezaket gömleği, gören gözler için lime lime olmuş aslında. Kırılmaz böyle adamların kalbi, ne acıdır ki öyle bir organın şuurunda değildirler. Kötü sözlere toktur kulakları, çünkü en kötü sözleri zaten dört duvar arasında kalınca kendilerine söylerler. Yalnız bırakılmalarıdır tek iyilik onlara.

Yetersizliklerini, eksik yanlarını örtmeye çalışarak, zamanı çarçur etmekle lanetlemişlerdir kendilerini. Gecelik yalancı hazlarla sınırlıdır sevgiden anladıkları. Emek harcamak dedikleri şey ise koca bir kandırmacadır küçücük dünyalarında. "Kaçma savaşalım" diye diz çöktüklerinde bile gözleri başka meydanlardadır; acaba oralarda dişlerine göre daha kolay evirip çevirecekleri bir savaşçı var mıdır?

Arayışları hiç bitmez. Çünkü bilmezler ne aradıklarını. Hayvan sevgileri , sanat sevgileri, çiçek sevgileri, jestleri, hoop diye hayatlarına davet eden misafirperverlikleri koskocaman bir yalandır. Ne sevmeyi, ne dokunmayı, ne de paylaşmayı bilmezler.. Herkes kendi içinde bir bütün, ya da yanındakiyle bir bütün ve hayatlarında tatmin olmuş yaşarken, onlar içlerindeki hastalıklı boşlukla devam etmeye mahkumdurlar. Kendilerini sevmezler -ama beğenirler!-. Beğenirler beğenmesine de yine de bizim onlara bakınca göremediğimiz, sadece sezdiğimiz ama onların bal gibi bildiği tiksinti uyandırıcı bataklıklar vardır ruhlarında. Kurutulması mümkün olmayan, akıllı kadınları, sevmeyi bilen kadınları kokusuyla yıllarca, kilometrelerce uzağa ve suskunluğa iten bataklıklar.... Böyledir işte bezelye kadar kalbi olan erkekler!

18 Temmuz 2008 Cuma

Mum Çiçeklerini Özledim...


Dün gece marinada gezerken teknelerden birinin kıçında ayaklarını suya sallandırmış ve kucağındaki elmaları ısırıp ısırıp suya atan bir kadın gördüm. Önce anlayamadım ne yaptığını, sonra anladım ve durdum. Delidir muhtemelen diye yaklaşmamayı tercih ettim. Ama kendimi onu izlemekten alamadım. Baktığımı görmüş olmalı ki, sanki içinde bulunduğu durumu açıklamak istercesine kendi kendine konuşmaya başladı:

- Elmalar tekneye hediye geldi. Onları beraberce tüketebileceğim kimsem yok, üstelik teknede bir dolap da yok, saklayamam. Yiyerek bitiremeyeceğim için zamana karşı yarışıyorum. Hepsini sadece bir kez ısırıyorum ve balıklara atıyorum. Böylece vicdanım rahatlıyor. Hem elmaları getirene karşı görevim bu benim.

İçimden düşündüm, acaba neden kimseye vermeyi denememiş diye. O da sanki düşüncemi okumuş gibi:

- Kimseyle paylaşamam, çünkü buna değip değmeyeceklerini bilemem.

Vay be dedim, kadın iki tane elma vermiyor elaleme biz hayatımızı maskara ettik. Daha fazla kalamadım orada, cevap tokat gibi gelmişti. Kendi tekneme gittim. Kapısını açtım ve uzandım sakince. Lumbozdan ay girdi içeri, ışıl ışıldı etraf ve hiç olmadığı kadar sessizdi marina. Uyuyakalmışım muhtemelen. Uyandığımda geceyarısını geçmişti. Yanımda bir nefes hissettim, eski bir hayaletti; en acizi, en korkağı, en fazla hakaret etmek istediğim. Ama yapmadım. Bir hayalete hakaret etmenin ne faydası olabilirdi ki, kendimi hırpalamaktan başka?

Tekrar kapattım gözlerimi ve derin bir uykuya daldım. Rüyamda bir kızım olmuştu. İlk kez bir bebek sahibi olduğumu gördüm. Bana ait küçücük bir kız. Onu kollarıma aldım, adı Ayşe'ymiş. İçimden hiçte sevmem bu ismi Allah Allah dedim. Ama ne önemi vardı ki, rüya bile olsa bana ait minicik bir kızı kollarıma almıştım sonunda. Sonra ayakkabılarımı suya attım. Hayalet dalıp çıkarttı onları. Ama küçülmüşlerdi, ayağıma olmadılar. Önemi yok diye düşündüm, Ayşe vardı ya, varsın ayakkabım olmasındı.

Sabaha karşı saat 3.00, uyandım. Hayalet gitmişti, Ayşe de yoktu. Teknenin kapısını kilitledim ve ayışığında evime doğru yürüdüm. Su üzerinde yürüyen kadını düşündüm. Onun kaderine benzeyen kaderime güldüm. Hiç üzülmedim, korkmadım. Suda yürümedim elbette ama tertemiz bir sayfaya sıçradım. Onuncu gecenin tuzağından kurtuldum. Şimdi senin de buraya gelmeni bekliyorum, gel ve Pelin'in dediği gibi ruhumu fethet! Lütfen yeniden ve yeni mum çiçeklerine bakalım beraberce.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Gidememek?


Adamın biri *- ya da kadın bilemedim:)))- bologuna güzel bir fotoğraf koymuş, masal gibi bir fotoğraf. Durduğu bölümün adı ise "Serbest Düşüş". Beni çok etkiledi. O eşşiz sandığım kaygılarımı, içimi hüzünlendiren biricik kareleri başka bir gözle görmek içimi rahatlattı. Hele bir de zahmet edip bana kısa da olsa bir yorum yollamasına pek bir mutlu oldum. Malumunuz blog denilen şey eş, dost ve röntgenci sevgillilerce okunur genellikle. Yani benimkinin kaderi bu oldu desem gülmeyin lütfen.
Amaçları çoğu zaman satır aralarında kendilerini ya da sizi yakalayıp, hesap sormaktır. Tıpkı ucuz magazinciler gibi olmadık yerlerinden keserler yazınızı ya da fotoğrafınızı... Hesap sormalarını tercih eder hale gelirsiniz bazen, çünkü kafalarında kurup kurup sonra olmadık anlarda kusmalarından çok çok daha iyidir. Hatta çoğu kez yazarken "ulen bakalım şimdi ne olacak" diye, bir kriz yaratmanın hazzını da iliklerinizde hissedersiniz. Ama kalem böyle birşey; duramazsınız!
Kızmam ben onlara, çünkü çok konuşup aslında laf kalabalığı yaparak ve aslında bir şey anlatmayarak, kelimelerden örülmüş kulemde yaşarken bu insanlar ne yapsın?? Haklılar. Ve aslında aptallar! Afedersiniz...
Ama baksanıza fotoğrafa, sadece benim içim acımıyor değil mi? Hadi isim bulalım bu güzel işe;
Anların kıyısında, Hayatın Ucunda, Zorunlu Elveda, Gidememek, Geçmişte Kalmak.. Bilemedim.
Ama seyrettiğim en güzel filmlerden olan "Aşkın Gücü" nde buna çok benzeyen bir sahne vardı. Adam ölmüştü, aklını kaçırmış karısı hayatta kaldığı için inanılmaz endişeliydi ve baktığı şeyler ona çok perişan, rezil ve kötü bir duygu veriyordu. Ölü ya da diri onunla olmak istiyordu. Taa ki yardımcı meleği ona aklını başına toplayıp bakış açısını değiştirmesi gerektiğini söyleyene kadar. Ve başardı! Gücünü topladı ve genel geçer tüm kuralları yok etti.
Size saçma sapık gelebilir ama o fantastik filmde pek çok belgeselde bulamadığım bir gerçeklik vardı: Gerçek aşk! Gerçek güç! Hadi seyredin de saçmalamaya bir süre sonra beraber devam edelim:))
*kim ve neler yazmış diye bakmak isterseniz: http://www.skoer.com/?paged=2

Jale'nin Ölümsüzler Kulübü.

Hayat yokuş aşağı koşarken ve bir de arada durup bana "nanik!" yaparken Pilatescadısı aradı. Ya da ben içimden o kadar çok çağırdım ki onu sonunda cevap verdi :"Gel" dedi, hani şu kutsal kitabın "oku" dediği gibi. Gittim bende. Yaklaşık dört aydır beynim kilitlenmişti, kalbim zaten sizlere ömür. Şuursuzca kan pompalayıp durmakta! Düşündüm, belki bedenimi kurtarabilirdim bu savaştan. Yoga hocam öyle demişti bir zamanlar; "bazen iyileşme dışarıdan içeriye olur, zaten uzak doğu felsefesinde bedene bu kadar yüklenmenin mantığı da budur."
Uzun lafın kısası pilates macerama geri döndüm bu sabah. Pek de iyi ettim. Fıstık gibi geldi hücrelerime. Kan gitti azıcık o hiç çalışmayan organlarıma. Ve anladım, ölmeyeceğim. Hatta Pilatescadısı ile bedenimi kurtarma operasyonuna devam edersem, muhtemelen "Ölümsüzler Kulübü" nün kurucu üyesi olarak kazık çakacağım dünyaya. Çakacağız, beraberce!

Şimdi, kafa durdu demiştim ya, ne olduysa vajinal kaslarımızı çalıştırırken oldu. Malum benim çocuğum yok, e bu gidişle olacağı da yok. Sonumuz hızla paramızın yettiği bir huzurevine doğru. Buna üzülüyor muyum? Bilmem. Aslında pek sık düşünmüyorum. Sanırım için için ufacık bile olsa bir umut besliyorum ama bu kücücük umut benden bile gizli.
Neyse, vajinal kasları iyi kullanmanın bilinen getirisi malum. Uzaklara gidenler anlatır ya ucuz sohbetlerde. Ama bizim kafa bu günlerde pek o semtlerde gezmediğinden doğruca şu çıktı ağzımdan: "Heeey, yaşasın. Yerleştiğimiz huzurevindeki hastabakıcılar çişimizi kaçırmadığımız için bizi hırpalamayacaklar!" Bak bak bak, buna sevinecek hale gelmişim, bravo!
Diğer arkadaşlar gülüştüler tabii. Bir sonraki harekette seçilmiş gibi tam üzerine geldi: kalça güçlendirme! E bu şu demek, güçlü bir kalça var ise kalça kırmak derdi de kalmaz. Yani bu durumda fazlasıyla hazırlanmış olacağız geleceğe diye gülüşürken, "peki biz nasıl öleceğiz" dedi Işıl Hanım. Kalça kırmak yok, çiş kaçırıp dayak yemek yok, kaslar maaşallah yerinde, eee???Haklı. Ampulün yandığı an işte o dakika oldu. "Ölmeyeceğiz ki" dedim, "kulüp kuracağız; "Jale'nin Ölümsüzler Kulübü!"

Yehu, işte yeni fantezi. Bir topluluk düşünün ki; yaşları ermiş binbeşyüze, saçlar beyaz, eller bumburuşuk, gözlerin feri sönmüş... Gerçi feri sönmüş gözlere otuzumda kavuştum ya ben neyse :)) Durmadan hoplayıp zıplıyoruz bahçelerde. Arada bir azrail geliyor: "Pıst çocuklar ne haber gelen yok mu?" diye soruyor. Hatta köşelerde sıkıştırıyor bizi ve "Eee tamam artık, çamura yatmayın gidiyoruz" diyor. Ama gidemeyiz ki Azrail'ciğim diye takılıyoruz ona, yüz göz olmuşuz bu karanlık bakışlı melekle. Jale'nin dağıttığı üyelik kartlarımızın son kullanma tarihi yok ki diyoruz gülerek! Mahkumuz biz ölümsüzlüğe! Malum aidatları tıkır tıkır ödüyoruz emekli maaşlarımızla. Vallahi de gelmeyiz, billahi de gelemeyiz:)) Afedersin Azrail kardeş, iş yok sana buradan diyerek postalıyoruz kendisini. Azrail saydırarak uzaklaşıyor: "Kartlara da, Jale'ye de, size de..."
Jale hala gülüyor ve almış kadınlı erkekli bir topluluğu karşısına sayıyor bahçenin bir köşesinde: "sağ bacakla devam ediyoruz, bir, iki, üç..., vajinalar yukarı baksın!"

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Gelen bir maili paylaşmak istedim....

DOĞRU ERKEK DOĞRU KADIN....

Birkaç yıl önce bir uçak yolculuğu sırasında yanımdaki koltukta oturan bir adamın alyansını sağ elinin işaret parmağına taktığını fark ettim. O anda yorum yapmaktan kendimi alamadım.
'Bayım alyansınızı yanlış elinize takmışsınız dedim '
Adam bunun üzerine bana dönerek ;
'yanlış kadınla evlendim de ondan' diye karşılık verdi.

Ziglar bu anıyı okuyuculara aktardıktan sonra aklımıza gelmeyen soruyu soruyor;
·'Peki ya bu adam doğru adam mıydı? Yani adamın yanlış kadını doğru adamla mı evliydi. Yazar her şeye rağmen 'doğru adam' ve 'doğr u kadın'
olmanın bir yolu olduğunu haber veriyor. 'Yanlış seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru insanla evlenmiş olursunuz.... Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız kesinlikle yanlış bir evlilik yapmışsınızdır. Doğru insan olmak doğru insanla evlenmekten çok daha önemlidir. Kısacası evlenmek için doğrumu yoksa yanlış eş mi seçtiğiniz asıl olarak size bağlıdır.

Zig Ziglar kitabın ilerleyen sayfalarında 'on ineklik bir kadın aranıyor' başlıklı bir öyküyle destekler tezini. Çok yıllar önce Hawai adaları ndan ohao da insanlar alışık olmadıkları bir olaya tanıklık ederler. Ohao da müstakbel bir koca bir aileye kızlarıyla evlenebilmek için belli sayıda inek vermek zorundadır. Ama kız bir eşte bulunabilecek bütün özellikleri ve güzelliğiyle alışılmadık bir örnekse dört inek verildiği de olmuştur. Yıllar önce adanın en ücra köşelerinde n birinde doğruluğu kanıtlanmamış da olsa çok çekici ve iyi huylu bir kadının astronomik fiyat sayılan beş inek karşılığında gelin gittiği doğrultusunda belli belirsiz bir rivayet de dolaşmaktadır.

Ada da iki kızı olan bir adam yaşamaktadır. Büyük olanı bizim toplumumuzdaki deyişle 'kabul görmeyen' tipte baştan şansı olmayan bir tiptir. Neredeyse bir cüce kadar kısadır. Babası ona üç inek fiyat biçmiştir. İki inekli bir teklife de severek kabul edecektir. Hatta iyi pazarlık yapan biri çıkarsa tek ineğe 'fit' olmaya razıdır. Aslında pazarlık çok ağırlaşırsa yaşlı baba ömür boyu kızını besleme yükünden kurtulacağını düşünerek hiç inek almadan bile verecektir. Küçük kız kardeşte ise durum farklıdır. Baba muhteşem bir güzellik ve cazibenin iyi huyla birleşmesinin örneği olan küçük kızdan çok kolay kurtulacağını bilmekte ve geleceğinden hiçbir endişe duymamaktadır.
Adanın en zengini olan Johny Lingo bu evin kapısına geldiğinde herkes onu küçük kızı isteyeceğini d üşünür. Oysa o herkesin tahmininin dışında bir şey yapar. Yaşlı adamı sevince boğarak büyük kıza talip olur. İhtiyar sevincinden neredeyse havaya uçmaktadır. Hem çok zengin hem de eli açık insan olarak tanındığı için en azından standart fiyatın karşılığı olarak üç ineği ödeyeceğini düşünür. Sonra biraz hayal kurarak cömertliği ve zenginliğiyle belki dört inek vereceği de aklına gelir. Derken adam hayal sınırlarını zorlar. Ve belki de beş inek bile verebileceğini düşünür.

Johny kızı istemeye gelince yanında 12 tane inekle gelince babanın nasıl duygular besled iğini anlayamazsınız. Yaşlı baba neredeyse kalpten gitmek üzeredir. Johny fikrini değiştirmeden ölmeden veya kendini toparlamadan kabile reisine hazırlıklar yapması için haber vermeye koşar. O günlerde normal balayı bir yıl sürerdi ama 12 ineklik gelin aldıysanız herhalde üç ineklik balayı ile yetinmezsiniz. Böylece gelin ve damat iki yıllık balayı niyetiyle bilinmeyen yerlere gitmek
üzere yola çıkarlar
Damatla gelinin dönmesinin beklendiği gün onları görür görmez haber vermek üzere köyün dışına bir gözcü gönderilir. Gün doğduktan az sonra
gözcünün sesi duyulur. Doğal olarak gelenler gelinle damat mı diye merak ederler. Gözcü öyle tahmin ettiğini ama emin olamadığını söyler. Adam Johny'i hemen tanımış fakat kızdan emin olamamıştır. Kız aşina gelmiştir. Ama yaklaşan kadın çok güzel zarif ve kendinden emin birisidir. Çift iyice yaklaştığında hiç kimsenin tereddüt'ü kalmaz. Kızın güzelliği cazibesi ve çekiciliği en eleştiric i gözlerde bile reddedilmeyecek ölçüdedir. Yakından bakanlar. Johnny'nin 12 inek karşılığında iyi alışveriş yaptığını düşünürler.

İşin püf noktasını şöyle özetler Zig Zaglar : 'Johnny 12 inek ödedi, kız 12 ineklik bir kadın haline geldi.'
Bu hep böyle olmaktadır. Eşinize-sevgilinize verdiğiniz değer, ona kazandırdığınız değerdir. Aslında 'doğru adam' doğru kadını inşa eder.
Doğru kadında doğru adamı...

13 Temmuz 2008 Pazar

En Miskin'in Harekat Planı.

Merhaba,

Aynı yıl içinde iki kez mazeret izni kullanmak hoş değil farkındayım. Ama bir süre yazabileceğimi sanmıyorum. Yine de umutsuz değilim, yalnızca ihtimali haber vermek istedim. İşin aslı, çillerim dökülmüş, muslukçu derdime çare bulamamışken yapabileceğim tek şey yazının esirgeyici kanatlarına sığınmak... Bunun farkındayım. Yanımdan gelip geçen onca şeyi görmeyen ben hiç olmazsa bunun farkındayım. Farkındalığıma yardım ettiği için Pelin'e minnettarım.

Okumaya çalıştım bu sabah beceremedim, yazmak istedim harflerin bacakları titredi, düştüler. Anladım ki kendime izin vermeliyim, anladım ki ben disiplinsiz bir okur yazarım. Ve anladım ki bana benden gayrısı yalan.

Bir kalemin üzerinde dengede durmaya çalışıyorum. Sırada bekleyen yazılar var, yaz bitmeden yazılıp çizilmesi gereken. Aslında hepsini bir çırpıda yazmak istiyorum. Bir döküm yaparsak:
dedem ve babam hakkında yazmalıyım,
kuzenin düğünü,
gemiyi terk eden fareler,
ilk tekne transferim ve
külkedisi hakkında da yazmalıyım.
Sıralama bu, huzurlarınızda en miskin ben.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Neli Pasta lazım Aç Ruhlara?


Yaptığın hiç bir şey kendimi değerli hissettirmeyecek. Hissettirmiyor. Keşke olabilseydi. Bu kadar hızlıca kapanmasaydı kapılarım, hapis kalmasaydım "sabit fikir kuleleri'nde"..... Ama uyandım, derin bir uykudan uyanırcasına beni seveni gördüm sonunda.

"Gitmek" kelimesini hücrelerime kazıma diyerek adeta yalvarmıştım ama sen, benim damarlarıma buz gibi bir sessizlik üflüyorsun. Kristalize olmuş kan nehirleri akıyor içimde. Durmadan ağlıyorum. Korkunç bir bulantı var ruhumda. Varlığın içimdeki iklimlere serin rüzgarlar getirdi. Yere yuvarlanamadan rüzgara kapılıyor gözyaşlarım. Üşüttün ruhumu, göçmen kuşlarımı kaçırdın. Al sana bomboş bir bahçe. Mevsimlerden kaçanların yan yana ve yalnız oturdukları renksiz, kırgın ve kurumuş çiçeklerle süslü. Bu bizim bahçemiz. Ben çizdim sen boyadın.

Mutlu yıllar bana! Neli pasta yapacaksın ruhuma?

4 Temmuz 2008 Cuma

Son Çarem Muslukçu.

Haftalardır hani şu çilimi yere düşürdüğüm sabahtan bu yana aynaya bakamıyorum. Çilim yere düşerken, gülüşüm de lavabonun deliğinden akıp gitti sanki. Bunu gerçekten hissettim. Neşesi kalmadı gözlerimin, içim her gün daha fazla kuruyan bir bahçe. Yazdandır bu kuraklık diyor ve kendimi avutuyorum. Ama burnuma gelen kurumuş ot kokusu beni hiç anımsamak istemediğim başka yazlara götürüyor. Bu susuzluğu ve benim buna isyanımı anımsadıkça kendimi soktuğum cenderede nefessiz kalıyorum. Rüyalarım kabusa, kabus korkum uykusuzluğa dönüşüyor.

Muslukçu çağırdım bu sabah, "al, çıkar gülüşümü o delikten " dedim. Bana deliymişim gibi baktı. Değilim. Akar gider tebesümler... Farkına vardığınızda iş işten geçmiştir. Ben bunu çok iyi bilirim; kalbimden silemediğim karelerdendir, kocamın cebinden tıp tıp diye yere damlayan son tebessümlerimin ardından bakışım.

"Nedensiz Öfke" yumağıyla oynayan iki kedi gördüm rüyamda; birbirlerine doğru atıp duruyorlardı yumağı. Attıkça dolandı, attıkça büyüdü yumak. İpe dolandıkça öfkelendi kedicikler. Oyun diye başlayan yumak yuvarlama can yakıcı, tırnakları zedeleyen bir maceraya dönüştü. Yüzlerindeki tebessüm kayboldu. Birbirlerini ve kendilerin ipler arasından kurtarmaya çalışırken tırmalamaya başladılar. Tırmıklar gitgide daha vahşi ve yırtıcı olamaya başladı. Debelendikçe dolandılar... Dolandıkça daha çok çırpınmaya başladılar... Onları seyrettim, sonra uyandım banyoya gittim ve kendimi seyrettim. Kalbimi tırmalayan kediye üzülerek baktım. Hiç akıllanmamıştık! Pençemi kaldırdım ama vurmadım. Vurmam da, yeter ki muslukçu çabuk bitirsin işini ve neşemi çıkartsın o delikten!