yoga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2024 Cumartesi

YOGA HUZUR VAADİYLE GELMEZ HAYATINA

 
 
 
İnsanlar dış görünüşleriyle o kadar meşguller ki, mutsuzluğun asıl sebebinin görünmez yerlerinde olduğunu sezemiyorlar. Sezemiyoruz... Daha parlak ve gür saçlar, daha ince bir bel veya karın kasları mutluluk getiriyor olsaydı ve ikinci yanılgı olarak mutluluk kalıcı ve elde tutulup lazım oldukça tüketilebilen bir şey olabilseydi, zaten şu an başka bir konuda yazıyor olurdum!
 
Madde dünyası gerekliliktir, eksikliği ve fazlalığı sıkıntıya sokar. Ancak eksik ve fazla da baktığınız yere göre değişkendir. Bir insan maddenin kaygısına düşmüş ise asıl sorun içerideki eksikliktir. Hangi temel ihtiyacı karşılanmıyordur ki, bunun maddi bir destekle giderilebileceği yanılgısına düşmüştür?
 
Doğru sorular sorulmadığı sürece samimi cevap gelmeyecektir.
 
İnsanlık madde ve mana dünyası olarak önce ikiye ve sonra binlerce parçaya bölünürken, tam şu anda bir ve bütün olmak belki de çağlar boyunca olmadığı kadar önem kazandı. ve belki de hiç olmadığı kadar zor... Çünkü dışarıdaki gürültü iç sesimizi duymayı engelliyor...
 
Bedenin dengesi sağlandığında, bunun iç huzura yardımcı olacağını inkar ediyor değilim, söylemeye çalıştığım tüm beklentiyi kabuğa yönelterek varılacak bir sahil olmadığıdır.
 
 
 
Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz pozu gerçekleştirdiğinizde daha mutlu olmayacaksınız. Sadece bunu yapabilmiş olmak, iç aleminizde de bazı adımları atabilmeniz için sizi cesaretlendirecek. Tabii ego ile dengeli bir anlaşmaya varabilirseniz...
 
Yoganın her derde deva bir iksir gibi pazarlanmasından ve özellikle güzellikle ilgili bir akit gibi pompalamasından sıkıldım. Düzenli asana uygulamalarının bedeni dinçleştirdiği, beden saatini yavaşlattığı ve cilde, saçlara parlaklık kazandırdığı doğrudur. Ancak bütün umutları buna bağlamak alfabeyi öğrenirken şiir yazma hayaline kapılmaya benzer.
 
Emek harcamaktan kaçmamak, eğilmekten korkmamak ve olanı olduğu gibi kabul etmek zor... Zaten yoganın huzurlu bir yolculuk olduğunu kim söyledi ki?
 
 
 
 
 

2 Nisan 2018 Pazartesi

ZAMANDA SIÇRAMALAR, ZAR ATMAK VE SEKSEK

 
 
 
 
 
Hawking gezegenden ayrıldı. Dindarlar, kuantumcular ve biz yani ne yapacağını şaşırmış, yine de aramakta ısrar edenler; kaldık mı baş başa!
 
Haydi oyun başlasın o halde!
 
Pek çoğumuzun hayatını, inceden inceden irdelemeye ağzından çıkan her sözün, her davranışının farkında olmaya ya gönülsüzdür, ya buna niyet etmez veya enerjisi yetmez! Hani şeytan bırakmıyor denir ya, hah tam o işte! Mesela beni genellikle şeytan bırakmaz. Gayet güzel bilir ve sezerim ne nedir ama iş uygulamaya gelince içimdeki miskin ayağıma yapışır, ağırlaşırım.  Oturup meditasyon yaparsam kim bilir ne güzellikler yakalayacağım, bunu bal gibi bilirken, gidip olmadık bir DVD'nin ardına saklanmak çok daha kolay gelir. Çünkü insan sözde yeniyi isterken ve içinde bulunduğu cendereden şikayetçiyken bile, bilinmeze adım atacağına, tanıdık sularda yüzmeyi sever.
 
Napacaksın, mayamız bu!
 
Fakat gün gelir yaş ilerler... Gözler bozulmaya, kulaklar az işitmeye başlar, hele bir de bunlara bedenin olur olmaz yerde havlu atması eklenince, nihayet içeri bakmayı akıl ederiz. Dış dünyada ekip biçtiğimiz tarlalara nur yağmamıştır. Hatta bizim buğdaylardan yapılan ekmeklerle büyüyüp adam olanlardan bırakın bir teşekkür, selam almak mümkün değildir. İnsan tam da orada uyanır veya bu hayatı pas geçer... Seçim bizimdir. Seçim her zaman bizimdir; tarlayı biçen de bizdik, dış dünyaya kucak açan da...
 
Hafta sonu denizi ve nehri izlerken yalnız olmak istedim. Duygu ve düşüncelerimiz dört kişilik arabada sağdan sola sıçrarken, annelerimizin son çeyreğine geldikleri hayatlara baktım. Yıpranan sadece eller, yüzler, bedenler değildi, kalpleri, bakışları, umutları da aşınmıştı. İçimden derin bir merhamet yükseldi..
 
Kaç hayatım var diye düşündüm, kaç hayatım var acaba dış dünyaya harcanmış? Ruhumu görmezden geldiğim kaç hayat sürüklüyorum rüyalarımda? Bir sek sek çizsem, taş atsam, hangisine basmak istemem acaba? En derin yarayı aldığım ve en büyük dersimle yüzleştiğim o hayat hangisiydi? Büyük bir şansla zar salaldığım ve içinde kulağıma sevgi sözcükleri fısıldanan hangisi peki? Her sıçradığımda bulutlara yükseldiğim, yedi denizin dibinde ölümsüzlüğü ararken paha biçilmez hazineyle karşılaştığım ve şimdi bana yüzlerce kitap arasından el sallayan, ben ona bakarken ve biz göz göze geldiğimizde umutlandırdığım kim var? Kimler? Kimsin?
 
Kaç hayatım vardı diye düşünmekten yaşamaya fırsat bulamadığım? Sorularda kaybolduğum? Kaç hayatım var?
 
 
 
 
 
 
 
 
 

12 Şubat 2018 Pazartesi

EVDE OLMAK






Uzun zamandır hissetmediği duygular ard arda içimi yoklamaya başladı. Sanki sihirli değnek değdi de şu hayat oyununun perde arkasına geçmeme, sahnelenen oyunu izlememe izin verildi. Hatta  zaman zaman o kadar cömertleşti ki oyun kurucu, kulise girmeme ve makyajını silip, kostümünü çıkartan oyuncuları görmeme bile müsaade etti.
 
Sahne performansını sevmediklerimi, ayna karşısında kendi yüzlerine bakarken gözlediğimde içimde yükselen anlayış ve merhamete çok şaşırdım. Kimse masum veya kimse suçlu değildi. Senaryo ne diyorsa onu yapmışlardı.
 
Evime çok yaklaştığımı hissediyorum. Bütün eşyalarım hazır, renkler, sesler hatta kokular bile. Anahtarı görüyorum ama henüz elime almadım.
 
Rüyalarım beni daha önce gitmediğim yerlere taşımaya başladı. Yoga matı yine uçan halım. Bilinmeyene karşı yükselen merakım ve öğrenilmiş çemberde kalmamı isteyen tembelliğim çekişmeli bir telaşın içindeler.
 
Sezgilerim yükseldi. Öfkem dinginleşti. Bana iyi gelmeyeceği besbelli olan enerjilerden hoyratlık etmeden uzak kalabilmeye başladım. Belki de ilk kez bütünün parçası olabilme ihtimalini, bunun olabilirliğini sezdim. İlk kez kitaplar değil, algılarım dile gelmeye başladı.
 
Evimin içini çok merak ediyorum. Dilerim merhameti yüksek bir ruh vardır içeride... Kaderinde çok üretmek, çok sevmek, çok anlamak olan... Beni bana yeniden hatırlatacak bir ruh.
 
Şimdilik bahçem bile çok güzel!
 
 

7 Kasım 2017 Salı

SEVİNÇLİYİM SEBEPSİZ YERE.



İçimde manasız bir sevinç var bu sabah.  Ruhum akşamdan kalma! Olan bitene anlam vermeye çalışarak geçirdiğim kırk dört yıllık zaman diliminde, bir kez daha yüz kere önüne geldiğim, anahtar elimdeyken korkup kaçtığım kapının eşiğindeyim. Kanıt arayan aklım ve çoktan teslim olmaya hazır ruhum artık bir karar verseler de huzur bulsam!
 
İçimde dev dalgalar var bu sabah ve ben o dalgaların üzerinde şarkı söylüyorum. Gözlerimi yaşartan, içimi güldüren bu tuhaf his hayal gücümün bir oyunuysa eğer ona da eyvallah!

https://www.youtube.com/watch?v=-rPOS4GQD50&list=RDGMEMQ1dJ7wXfLlqCjwV0xfSNbAVM-rPOS4GQD50

4 Kasım 2017 Cumartesi

NASILSIN?




 
 

Nasılsın demek hiç bu kadar zor olmamıştı... Belki sadece tesadüf, gerçekten bilemiyorum ama kimi arasam  duyduğum haberler en yumuşatışmış haliyle olumsuz.. Hastalıklar, ölümler, ekonomik sıkışılıklar, psikolojik gerilimler, umutsuzluk,  köşeye sıkıştırılmışlık hissi..
 
Kendimi bile ayakta tutmak ve iyi kılmak için epeyce efor sarf ederken, diğerlerine nasıl faydam dokunur bilmiyorum... Belki de Victor'un yıllar önce söylediği şey hem toplumsal, hem bireysel kurtuluş için gereklilik:
 
Klan olarak yaşamak!
 
Bireysel çıkarlara ve yakınlıklara itibar etmeksizin bütüne hizmet etmek. Eş mülkiyeti yok, çocuk toplumdaki her bireyin ortak sorumluluğu, anne ve babasının kim olduğu önemsiz... Yakınlarını kollamak ve onlar için endişelenmek yok, herkese uzaklığın aynı... Dolayısıyla kayıp anlarında hissettiğin acı da daha yaşanabilir bir duygu... Evet, ilahi duygular ve fazlasıyla yüceltilmiş çıkarlar doğrultusunda kullanılan ve bize yüksek değerler olarak öğretilen pek çok şey yok... Cennet kimsenin ayağı altında değil mesela... Onun yerine daha pür, daha temiz, modern insanın sosyal yaptırımlarından ve ekonomi çarkı için atmayacağı takla kalmayan dünyasından çok çok uzak bir sahil...
Duygular öğrenilmiş değil... Ağacı sevdiğin kadar seviyorsun eşini de, anneni de ve hatta şamanı da... Hepimiz bir totemden gelen kocaman bir aileyiz. İşte o kadar!
 
İnsan bunu; bütünün bir parçası olduğu gerçeğini nerede kaybettiyse, derin mutsuzluğunun armağanlarını da orada almaya başladı muhtemelen...
 
Acaba Afrika'ya gitsem, insanın sosyalleşme basamaklarının en altta olanına adım atsam, "nasılsın" sorusuna daha yalın, daha hayatın esasına dokunan yanıtlar alabilir miyim? Aç ruhumu doyurabilir miyim?
 
Nasılsın?
Açım
Nasılsın?
Üşüdüm
Nasılsın?
Susadım...
Nasılsın?
Korktum!

4 Ekim 2017 Çarşamba

KURT KUZUYA KARIŞMIŞ.

 
 
Bugün dolmuşta eve dönerken, Şoför türkü dinliyordu.. Kim söylüyordu bilmem, ama "kurda kuzuya karışmış, dost kim düşman kim... " falan diyordu. Mert kim, namert kim bilmiyoruz? Kendi kimliğimden, cinsimden cibilliyetimden bile kuşkularım varken, nasıl bileceğim zaten...
 
Ama o türküyü dinlerken dostum kim, benle gönlünü eyleyen arkadaşım kim anladım. Bir perde kalktı gözümden. Çok şanslıydım.... Özür dilerim kendimden ve dostumdan.

16 Ağustos 2017 Çarşamba

İŞARET

 
 
Onu seyrederken aklımdan bir şey geçmiyor. Ha tabii atlattığımız badireler hesaba katılırsa hala endişelendiğim ve orasına burasına bakıp, evham ettiğim oluyor tabii. Ama asıl hissettiğim şu ki, her ne yaşanıyorsa tam kalbimin içinden, ortalık yerinden geçiyor.

Ne kadar uzun zaman olmuş bir canlıyı içim titreyerek, kendimi geri çekerek, onu başımın tacı yaparak sevmeyeli. Ne kadar uzun zaman olmuş sevme potansiyelimi görmezden geleli, yok sayalı..
Onun karnı tok, onun neşesi yerinde, o huzurlu uykulardaysa, işte o vakit ben uçsuz bucaksız  denizlerde bir su damlası olmuş keyifle salınıyorum.

Abartıyor muyum? Yooo, bence  eksik kalıyorum, anlatamıyorum.
 
Şimdi yavaş yavaş büyüyor. Hala minicik ama kendi maması ve tuvaleti ondan soruluyor artık. Keskinleşen süt dişleriyle beni zorlasa da ona kızmıyorum aslında, sadece korkuyorum. Hızlı hareket eder de canını yakar mıyım diye.
 
Öğrenmeye hazır öğrencinin öğretmene değil, öğrenme yolunda bir vesileye, işarete ihtiyacı var zannımca.
 
Theodora benim işaretim, unuttuğum kadim dilim, üzerine toprak örttüğüm hayatım!

22 Temmuz 2017 Cumartesi

FARKINDALIK NEDEN ŞEY BENCE...







Neden çocukların büyümesini izlerken zaman durur? İnsanlar belgesel seyretmekten niçin hoşlanır? İçkinin yarattığı o derin gevşeme ve çözülme neden bir bardak kefirle olmaz? TESLİMİYET NEDİR? İnsan neye ve kime teslim olur?
 
Bence hepsinin cevabı tek: Theodora!
 
Onun tırnakları uzadıkça ve dişleri sivrildikçe ( öyle süt dişi denilip geçilmesin, ciddi ciddi deliyor insanın parmağını ) "bir canlıyı sevdiğimizde karşılaşacağımız her an tatlı hatıralarla dolu olmayacaktır!" hatırlatması zihnimin sahilini yalayıp geçiyor.
 
Çiş kokusunun evi sardığı, banyonun lavabosunda şartımın şurtumun kalmadığı doğrudur. Hatta Theodora'nın mama kaplarını da mutfakta yıkıyorum. Yani onu, kendimden biliyorum ve bu durum bana tiksindirici gelmiyor.
 
Dün Theodora için önemliydi.. Onu abi kedilerle tanıştırdım. Ve bir gün için bıraktığım veterinerden aldığımda nasıl olmuşsa, mama yeme hızı ve miktarı değişmişti! Kocaman olmamıştı belki, fakat basbayağı büyümesi hız kazanmıştı. Eve geldiğimizde yeni bir oyun daha ekledik hayatımıza. Pufdan dizime, dizimden tekrar pufa atlamaca!
 
Büyüyoruz. Onun minicik bedeni hayata tutunurken, benim kökten sarsılan güvenlik duygum, kalbimin derinliklerindeki son toprak parçasına cılız kollarıyla ilerliyor.
 
Theodora'nın varlığı ne ki? Önü ardı bir sokak kedisi. Diğer sevdiklerimden daha az veya çok değil. Ben onu sevdiğim için biricik! Onu severken herkesten ve her şeyden uzaklaştığım, yanımda olmadığında sanki yeterince güvende değilmiş de, kimseler ona benim gibi bakamaz ( düne kadar biberonu nasıl tutacağımı bilemiyordum!!!), kollayamazmış gibi kalbim pır pır ettiği için... Theo ile oynarken, onu beslerken, sadece ve sadece orada olduğum ve hayattaki son anım bu olsa da üzülmeyeceğimden paha biçilmez... İşe yaramanın, doğanın ben dışında bir parçasıyla bağ kurmanın hazzı ve büyüsü gerçekleştiği için eşsiz..
 
Kim derdi ki kalbimin kapılarını bir kedicik aralayacak? Onca kitap, yüzlerce meditasyon denemesi fos çıkarken, şu küçücük bedeni izleyerek anda olabileceğim?
 
Hayat mı? Kaçarken yakalandığımız, tuttum dediğimizde elimizden kayıp giden şey değil miydi o?
 
Şimdi ve burada bağlanmak* ne güzel!
 
 
*Yoga kelimesi Sanskritçe; bağlamak, katılmak, bağlanmak, koşumları bağlamak (yoke), kişinin dikkatini ve konsantrasyonunu bir noktaya toplaması anlamına gelen “yuj” kökünden gelir.
“YUJ – YOGA”
  • Birleşmek
  • Birleştirmek
  • Bir olmak
  • Katılmak
  • Bağlamak
  • Kullanmak
  • Uygulamak
  • Birinin dikkatini bir noktaya yönlendirmek
  • Toplamak

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

28 Haziran 2017 Çarşamba

YUZMEK VOL 1

 
Bir suredir havuza gidiyorum. Yüzdüğüm saatlerde havuzda bir hamile, bir de sutopu takımı oluyor. Ve zaman zaman gelen garip bir çift. Kadın kıçtan takmalı motor gibi dört bir yana su saçarken, eşi yüzme dersleri alıyor. Enerjileri o kadar farklı ki birbirinden, onlara gözüm takılıyor ister istemez..
 
 
 
 
Ayağımda terliklerim, başımda bonemle haftanın dört günü oradayım. Neden? Görünen sebep bel omurlarımdaki hassasiyet ve sol bacağımı çürüten toplar damar kapakçığı bozukluğu. Benim zavallı toplar damarım artık topladığı kirli kanı yukarıya kadar taşıyamadığından, bedenimde gölcükler inşa etmeye başlamış, bir tür baraj gölleri olarak düşünebilirsiniz.
Elbette son  dokuz yıldır bu durumu biliyordum ancak vaziyetin böylesine ciddi olabileceği aklıma gelmemişti. Ha doktora gitmedin mi derse biri işte orada kızarım, zira ilk fark edişimle birlikte gitmiştim. Önemli değil diyerek bir kan sulandırıcı verip eve yollamışlardı. İki yıl önceki gidişimde ise önce acil ameliyat dediler sonra ilaçlarımı bile kesip yine eve postaladılar. Sonuç? An itibariyle dördüncü derece venöz yetmezliğimle baş başayım.
 
Doktorum önce biraz kilo verelim diyerek operasyonu sonbahara erteledi. İşte bu yüzmeler hep ondan. Gerçi ben zaten her durumda su severim ama şimdi en birinci görevim yüzmek. Çünkü sadece yüzdüğüm zaman ağrılarım azalıyor..
 
Dün itibariyle bir mp3 çalarım oldu. Artık havuzda yüzerken müzik dinleyebileceğim. Ve galiba gözlük de almam gerekecek çünkü sutopu oynayan gençlerin coşkusu gözlerimi zorlamaya başladı.
 
Bütün bunların dışında, yani havuzu kullananların bazen beni zorlayan davranışları ve venöz yetmezliğimi kastediyorum, yüzerken suyun içindeki bedenimi ve devamında etraftaki sesleri kaybedip, bana ayrılan kulvarda dış dünyadan koptuğum anlardan bahsetmek istiyorum. Zira suyla olan ilişkimin beni şifalandırdığına dair inancımın böylesi deneyimlerle desteklendiğini görmek hoşuma gidiyor.
 
Yüzmek bence koşmaktan çok daha doğal, insanın doğasına çok daha uygun bir eylem. Elbette koşmakla ilgili sınırlı deneyimimle bu yorumu yapıyorum. Profesyoneller lütfen bunun piknik tipi bir amatörün sözleri olduğunu unutmasınlar olur mu?
Yine de şunu da söylemeden geçemeyeceğim karyopraktist dostum der ki insanın doğasında iki ayağı üzerinde koşmak yok! Bu sadece acil durumlarda tehlikeden kaçmak için yapılabilecek bir şey! Zira her adımda yere güm güm vuran ayak tabanlarından bilekler, dizler, bel ve boyuna kadar yayılan o titreşimi nasıl göz ardı ederiz? Belki genç, hasarsız ve fit bir beden için doğru aktivite olabilir?? Ama benim için değil. Buna eminim! Açıkçası zaman zaman açık havada hafif koşular ve hızlı yürüyüşler belki ama koşmak. Yo yo...
 
Havuza dönersek. Orada  kesinlikle ilginç şeyler oluyor. Ve şu an tam olarak açıklayamasam da yoga ile yüzmek arasında bir bağ olduğunu seziyorum. O garip boşluk, ağırlıksızlık, bir tür bedenden özgürleşme ama aynı anda fiziksel gücün hazzı. Surata yayılan dev gülümseme.. Bunlar iyi bir çalışmanın mat üzerinden verdiği duygularla o kadar yakın ki..
 
Düşüncelerin önce hızla arda arda gelip, sonra yorulup yavaşlayışı. Azıcık daha ileride iyice durgunlaşıp kopmaya başlaması! Zihnin suyun titreşimlerine odaklanıp fayansları izleyen, o kendini bırakma anlarındaki yumuşak yuvarlanmaları. Kolun bacağın zihinden kopuk, eylemini kendince, suya uyumlu gerçekleştirdiği saniyeler.. Dış sesi duyup, duymaz olmak, etrafa bakıp görmemek. Gördüğünü zihine aktarıp yorumlamamak!
 
Uzay boşluğu böyle mi acaba diye düşünerek bacakları karna çekip imkansızı istemek; plasentanın ılık, loş dakikalarını anımsamaya çalışmak!
 
Devam Edecek...

17 Şubat 2017 Cuma

KAZ AYAKLARI

 
Bu sabah bahar havasında uyandım. Belki günler sonra yüzünü gösteren güneşin etkisi, belki de bugün evde temizlik yapılacak diye içten içe seviniyorumdur? Ne bileyim yahu, insan kendine de yabancı ya bazen!
 
Neyse konumuz bu değil aslında. Şu ki, göz çevremdeki kırışıklıklar anneminkilerden fazla! Ağzımın iki yanındaki çizgiler de öyle! Neden??? Durmadan gülüyorum ondan mı? Of ya, gülmemek için işimi değiştirmem lazım. Zira küçük insan komik!
Daha doğrusu komik değil, doğal. Ancak biz yetişkinler doğallığımızı her nerede kaybettiysek, tekrar onunla karşılaşınca ister istemez gülümsüyoruz. Çünkü çok acayip bişi!
 
Sınıfta efsane sahneler dönüyor. Son olanlardan birkaç örnek veriyorum, sonra tekrar kaz ayaklarıma döneceğim. Önce sebebini anlatayım da, bi anlaşılayım.
 
 
Şimdi bahsi geçen ikizler, ki ablaları da öğrencimdi yani düşünün bu işi uzun zamandır yapıyorum ve bu gidişle kaz ayakları yazısı ile kalmam, ellerimin üzerindeki yaşlılık lekelerini de yazarım:) Hey hat!, inanılmaz bir aileden geliyorlar. Dolayısıyla kendilerini ifade etmekle ilgili zerre kadar sıkıntıları yok.
Mesela kız, sınıfın kapısından girer girmez doğruca üzerime atlayıp, ardından "ben senin matına geçiyorum" diyor. Hani, geçebilir miyim falan gibi saçma sapan girizgahlar yok. Bodoslama! Bazen "tamam" diyorum, bazen de "yanımdaki de boş, oraya geç de rahat çalışalım istersen" diyorum.
 
Anlatıyorum ama siz yüzü göremiyorsunuz tabii. Üstelik bu hafta giyilen akıllara zarar eteği de görmediniz!!! Efsane bir tütü! "Baksana Elvan Öğretmen, beğendin mi?"
"Beğendim tabii, çok yakışmış"
Burada kocaman bir gülümseme karşılıklı! Öyle güzel gülüyor ki pencereden taşıp, caddelere sıçrıyor ışıltısı!
 
Oğlan daha sakin. Onun da yüzünde kocaman bir gülümseme var. Nasıl oluyor bilmiyorum, bir soru soruyorum ve kız atlıyor "biz aynı evde yaşıyoruz, ikiziz ya!"
Hadi ya, demek aynı evde yaşıyorsunuz!!!! Gel de kopma:)))
 
Sonra dans başlıyor. Kızlar el ele tutuşup dönerken, erkek adam solo! Ama ne solo! Müzik bedeninde okunuyor, o kadar!
 
Bu arada bir hanım kızımız daha var ki, kendisi gerçek bir Tomurcuk ve Sevecen hayranı. Konu nasıl oluyorsa oluyor, mutlaka oraya geliyor. İ., nefis bir yaratık, onun da ağabeyi öğrencimdi. Belki hatırlarsınız, önce beni sevme diyen ve sonra gizlice "seni seviyorum" notları yazan ve şimdilerde Fide'nin bahçesinde belime sarılan M.! Ah ya, bunlar koca kadınlar ve adamlar olacaklar ve ben onlara sarılmak için parmak uçlarımda yükseleceğim değil mi?
 
İ. ye dönersek, kıyafet on numara. Artık anne nasıl seçiyor bilmem çok zevkli. "Beğendin mi?" diyor. Ben de "beğendim tabii, bugün çok şıksın" diyorum. Bize gittiği tiyatro oyunlarını anlatıyor. Belli ki çok etkilenmiş. Sınıftan çıkarken bağırıyor "seni doğum günüme davet edeceğim" Ben de bağırıyorum "olur, mutlaka geleceğim!"
Ardından  diğer sınıfla birlikte Ö. geliyor, boynunda bir kağıt: Ö. 5,5 Yaşında!
"Tatlım bu nedir?"
"Yarın 6 oluyorum ya, onun için"
"Aaa ne güzelmiş!"
 
O gün konumuz sevgi, zira sevgililer günü kutluyoruz. Bu sebeple çocuklara tek tek notlar yazdım. Küçük Prensler ve renkli mandallarla süsledim. Sevgi sözcükleri söylemek ve sarılmak üzerine uygulamalı bir ders yaptık. Elimde öyle sevimli videolar var ki, kaşlarımı çattığımda bir tanesini açıyorum ve işte o zaman da kaz ayaklarım çıkıyor! Ne var bu kadar gülecek demeyin, öyle içtenler ki...
 
Tanrım güneş yüzünden iki kaşımın ortasında bir çizgi, küçük insan sebebiyle de kaz ayakları verdin ya bana, vallahi bilemiyorum ne desem? Şansıma şükretmek galiba en iyisi:))
 
 

16 Şubat 2017 Perşembe

CEBİNDEKİ DELİĞE DİKKAT ET; UMUT DÜŞMESİN!

 
 
 
 
Şehrin gürültüsünden epeyce sıyrılmış bir evde yaşamama rağmen Sağır Bahçe'yi özlüyorum... Çünkü içimi duymak istiyorum. Balkonumun önündeki bahçeye bakıyorum da eğer ona bir isim vermek isteseydim sanırım Yalnız Bahçe derdim. Etraftaki apartmanlar ve fazlasıyla yeni binalar arasında o kadar yalnız görünüyor ki palmiyeler, bin dokuz yüz yetmişlerden gelen köhnelikleriyle bana umut esinlemiyorlar. Umutsuzluk iç sesimi perdeliyor. Duyamıyorum.
 
Oysa hayat bu umutsuzlukla yaşamak için çok kısa.
 
Victor her sabah soğuk suyla yıkanırdı. Yıkanacak zamanı yoksa soğuk suyu yüzüne kollarına çarpar, sonra havlu ile masaj yapardı. Önce bedeni canlandırırdı. O zamanlar kapı aralığından bakardım ona ve gülerdim. Hem aynı kafadaydık, hem de benim zihinsel etkinliklere ve entelektüel birikime verdiğim değer bizi farklı kılıyordu. Yine de içsel olarak onun yaptığı her şey bana doğru gelirdi. Ye dediğini yer, iç dediğini içerdim. Uygulamaya hazır değildim ama  ardında yürüdüğü hayatı izlemekten çok hoşlanıyordum. Yolunu kaybettiğim yuvamdan biriydi o. Tanışıklık hissi başka nasıl anlatılır bilmem..
 
Neyse, şimdi bunca yıldan sonra aynı şeyleri yapıyorum. Güzel bir kahvaltı, harika bir duş. Bütün bedeni fırçala ve  ardından yoga matına zıpla!
 
Zihnin ileri geri salınımlarının bedene ve ruha verdiği hasardan birkaç dakikalığına sıyrılmanın ödülü ışıldayan bir cilt ve neşeli bakışlar. Çocuklarla yoga yaptığım günlerde eğer ders çıkışı birileriyle buluşursam benden taşan ışığı mutlaka görüyorlar. Bütün bunların mesajı çok açık: Kımılda, neşelen, koş, coş, dans et, yoga yap. Hımbıl hımbıl oturma!
 
Umut, kafasını kuma gömen, olumsuzu çok lazım bir haltmış gibi durmadan tekrarlayan, döngüyü kırmak, hiç olmazsa esnetmek için hiç hamlesi olmayanlara gelmeyecek. Umut, ona inanan, onun varlığını arzulayanlara gelecek. Hiç mi derin kuyulara düşülmeyecek? Elbette düşülecek. Küfürler, acıklı şarkılar, lanet okumalar olacak. Soru şu ne kadar sürecek bu hal? Oraya yapışacak mısın yoksa zıplayıp çıkacak mısın o kuyudan?
 
İşte tam burada akıla ihtiyaç var. Söke'ye gittiğimizde Mürsel çamura girmişti. Ege ona baktı ve hiç sesini çıkartmadı. Mürsel de işi abartmadı, yanlış hamleyi görünce hemen oradan çıktı. Evet, çamura bulanmıştı ama sadece bacakları. Ege ilk bulduğumuz suyla onu sakince yıkadı. Sonra biraz güneşte koşturdu ve bataklık ardımızda kaldı.
Sonra anlattı. Başka bir arkadaşının köpeği de aynı şeyi yapmıştı. Ama o çamurdan hemen çıkmamış, kendini iyice bulamıştı... İki köpek,  aynı durum ve iki farklı seçim!
 
Umudu beslemek ve umutlu kalmakla, karanlığa sarılmak arasındaki fark da bu kadar basit aslında. Bulduğun ilk suyla yıkanıyor musun? Çözüm ararken neşene sahip çıkıyor musun? Negatif insanlardan uzaklaşırken bile onlara şefkat beslemeye özen gösteriyor musun? Dans ediyor musun dans? Yoga? Neşeli müziklerden bir liste yap kendine dostum! Ah bir de severek ve sevilerek sarılıp sarmalansan bi şeyin kalmayacak bak gör:)
 
 
 
 

7 Şubat 2017 Salı

SABAH SABAH DERS VERESİM GELDİ!





Yoga mutlu bir yolculuk değil... HİÇ BİR ZAMAN DA OLMADI.. Farkındalık da aslında öyle pek elde etmek isteyeceğin bir şey değil. Hayatı anlamlandırdığı kesin... Fakat bu gerçekten senin istediğin şey mi? Anlamak ve derinlerde kulaç atmak sahiden tek arzun mu? İşte orası muamma... Bence ne istediğini bilmiyorsun...
 
Yogayla gelen derin keder, kelimelerle nasıl anlatılır emin değilim. Bedende başlayan ve insanın tüm varlığını ele geçiren o tarifsiz mutluluk bulutuyla yükselip, sonra güm diye düşmelerin hangi yolla yumuşatılabileceğini henüz bilmiyorum.
 
Yoga yaşarken, gündelik hayatın içinde kalmak kolay değil. Tıplı ölü bir dilde sohbet etmeye çalışmak gibi... Evet, her şey anlamını ikiye katlıyor ve derinleşiyor fakat karşılığında şunu yaşıyorsun; olumsuzluklar da seni çok daha fazla etkiliyor... Yolda yürürken omuzuna çarpan adamdan tut, yüreğine od tıkarken gözünü kırpmayan eski dostun cümlelerine kadar her şey, sadece gözlerini ve kulaklarını hırpalamıyor; tüm yaşananları her bir hücre çeperinde tek tek hissediyorsun. İçeri sızıyorlar!

Bütün bu uçurum kenarı gezmeleri, sarkacın iki ucu arasında depar atmalar hep dengeye gelmek için....
 
Yoga, bitse de gitsek dedirten, daha cümleni tamamlamadan içinde çiçekler açtıran, sen olanı biteni tanımlamak için çırpınırken, usul usul yarenlik eden şefkatli bir gölge! Tam içinde ya da tam dışında, zerre kadar, evren kadar... Yüreğine bakmaya cüret ettiğinde içeride karşılaşacaklarına seni hazırlayan kadim bir öğreti..
 
Sabah sabah niye bunları yazmak istedim gerçekten bilmiyorum... Galiba ustamın doğumgünü yaklaşıyor.. Ne mutlu ki tanışmışım onunla...

13 Aralık 2016 Salı

MAT, KAÇIR BENİ BURALARDAN

 




 
 
"... Bu nedenle yaşamında gerçekleşen her şey için şükretmeyi ihmal etme. Yüreğinin kapılarını açık tut ve zihninde de olumsuz düşüncelerin kargaşa oluşturmasına izin verme. Çünkü, yeninin oluşumunu engelleyecek eski düşünce kalıplarını temizlemek için kaybedecek zamanın yok. Daima şunu hatırla: Sadelik benim işaretim ve damgamdır. O yüzden yaşam senin için çok karmaşık hale geldiğinde bil ki, sen yanlış yöne doğru gidiyorsun ve bir an evvel doğru yöne dönmen gerekiyor. Küçük bir çocuk gibi ol: basit ve yalın. Ve hayatı dolu dolu yaşa."
İçimizdeki Kapıları Açmak, Eileen Caddy


 
"İyileşme bazen kabukta başlar, tıpkı çürümenin zihinde veya ruhta başlaması gibi..." demişti ustam.
 
Yoga da bazen matta başlarmış. Bunu yazıyor olduğuma çok şaşırıyorum, ama insan kabuller ve inkarlar arasında gidip gelen bir yarım akıllı değil mi? Ancak idrak ettim diyelim. Bu sebeple olsa gerek mat üzerinde güçlenmenin garip büyüsüne tekrar teslim oldum. Asana içinde  rahatça oturur veya uzanır gibi kalabildiğinde başlayan ve her gün biraz daha içeriye doğru sızan tanımsız bir hazdan bahsediyorum. Daha çok saadet sanki.
 
Tarifi zor, deneyimlediğim başka bir şeye benzemiyor. Belki tam anlamıyla baştan sona anda katıldığınız bir sevişme, deli gibi tepine tepine dans etmek, fırtına ortasında şarkı söyleyerek dalgalara gülümsemek, öleceksek böyle ölelim demek gibi. Yine de emin değilim. Daha başka, daha fazla sanki. Bence bu yüzden insanlar hocalarına tapıyorlar, kendi içlerindeki eğlencenin, bedendeki lunaparkın tadına varmayı öğreten birine ilgisiz kalamazsın.. Hayat bol ekşili, pul biberin ölümüne basıldığı bir çorbayken, ağzında elma şekeri varmışçasına coşmayı öğreten, her iki duygunun da tam içeriden geldiğin ayrımına ışık tutan bir hoca yoksa yoga yolculuğunda adımlar yavaşlar.
 
Yıllar önce Külkedisi ile otururken haftada üç akşam ashramda yoga yapar, sonra eve dönüp bir kase pekmezli yoğurt yerdik. Basit hayatlarımızda kısacık da olsa huzur bulduğumuz aylardı. İşe git, eve dön, alışveriş, yemek, oku, yaz, yoga, banyo, temizlik, sohbet, ütü...
 
Bugün Muse'la konuşunca aklıma geldi. O karanlık, saklanmalı ama bir o kadar da huzurlu günlerde beni bir gece müzik dinlemeye davet etmişti. Yoga dersinden çıkıp koşa koşa Caddebostan'a gitmiştim. Muse yüzüme bakıp, "sana ne oldu?" demişti. Yanaklarımdaki renk, gözlerimdeki gülümseme, omuzlarımdaki gevşemişlikle sanki yere basmıyor, uçuyordum. Hadi gel Taksim'e koşalım deseler, koşabilecek kadar artmış bir enerji! Hocam sanki bizi büyülüyordu. Bazı dersler diğerlerinden daha da fazla etkiliyordu enerjimi. Ben ne kadar dersteysem, ders o kadar bendeydi.

Biz birlikte değildik, tektik!
 
Hep aynı şey oldu, ben kendimi yogaya verdiğimde, yoğunlaştığımda hayatım çiçek açtı. Öfkeme, ileriye yada geriye takıldığımda içime sonbahar geldi. Anahtar her daim elimde olmasına rağmen bazen kapıyı açmak yerinde, önünde ağlayıp inlemeyi seçtim. Neden? Gerçekten bilmiyorum...

Hep söylüyorum ya bize bizden gayrı düşman yok...
 
Sanırım tüm sihir ritim tutturmakta. Bir de düşüp düşüp ayağa kalkabilmekte, yani geçen gün veledin dediği gibi "cesur olmakta!"
Yoga içerisi ve dışarısı ayrımını ortadan kaldırıp, sen ve beni siliyor. Öteki diye bir şey olmadığını, kendinin de en az öteki sandığın kişiler kadar kötü, zor, iyi.. her şey olduğumu anlıyorsun. Bu anlarda bakışlarının yumuşadığını, olan bitene yaklaşımının epeyce "eyvallah" kıvamına geldiğini görüyorsun. Orada sürekli kalmak kolay mıdır dersen? Zor dostum... Hep bir çalışmak, hep bir özen istiyor...
 
Hani evini temizler ve bir daha kirlenmemesini beklersin ya, tam öyle işte. Nasıl bir evi belli aralıklarla temizlemek gerekiyorsa, insanın kendine de aynı şekilde çeki düzen vermesi gerekiyor. Birazcık askıya alsan, iyilik hali hoop diye kayıp gidiyor avuçlarından... Emek ve pratik istiyor iç huzur. Üç ay yoga yapma bağlar, kaslar bambaşka bir yere kaçıyorlar... İçine sıkıntı doluyor. Savaşacak, halden anlayacak, kendine ve çevrene şefkat gösterecek  mecalin kalmıyor...
 
Bu zor günlerden bir elin parmağı kadar dost ve yogaya tutunarak geçiyorum. Başka yol bilmiyorum... Diyeceğim odur ki, matım benim  uçan halımdır ve hayatın sarkacına tutunmama yardım eder.
 
 
 
 
 
 

8 Aralık 2016 Perşembe

GEZEGENLERİN SESİ İLE SAKİNLEŞMEK OM MANİ PADME HUM GİBİ!!

 
 
Mutlu uyandım bu sabah. Güneş güzeldi, en sevdiğimden; yakmayan, ısıtan. Evden erken çıktım, sabah serininde biraz yürüdüm. Sonra dönüp çalıştım ve okula gitmek için tekrar çıktım.
Tam öğle güneşi vaktiydi. Güzel, uzun bir sahil yürüyüşü yaparak, sıkıcı otobüs yolculuğunu yarı yarıya kısalttım. Çok iyi geldi. Ne zamandır amaçsız yürümemiştim. Yapraklara baktım, salkım söğütlerin altından geçtim. Denizi seyrettim. Gerçi okula gidiyordum ama, yine de bu sakinlik, telaşsızlık iyi geldi.
 
Çocuklar da efsaneydi bugün. G. yoktu. Oysa geçen hafta onu anlayamadığım için nasıl yükselmiştim... Niyetim telafi etmekti. Üzüldüm. Okulun psikoloğu daha iyiye gittiğini söyledi...
Güzel haber.

Diğerleri tam kadroydu. Harika bir el ayak koordinasyon çalışması yaptık. Çok eğlendiler. Bir ara K. ile konuşurken bana "gezegenlerin sesini dinliyorum bazen, çok hoşuma gidiyor" dedi! Önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra sordum "nasıl hissettiriyor sana bu ses?" Cevap: "metal gibi, demir gibi inceden kalına. Om mani padme hum gibi."
Neee???
Tanrım kimlerle ders yapıyorum ben?? Öğrencim 7,5 yaşında ve mantralarla coşup, gezegenlerin dönerken çıkardıkları sesleri dinliyor!!!
 
K.'den bana söylediğini bir kez daha tekrar ederse kaydedip, yaşı ondan küçük sınıflara dinletmek istediğimi söyledim. Kabul etti. Şu anda elimde efsane bir kayıt var. Ne güzel aileler var, nasıl çocuk yetiştiriyorlar... İnanılmaz....
 
Bitmedi, bu dünya güzeli sınıf güzel güzel oynarken, azıttı da azıttı. Ses yükseldi, yükseldi.... E bana bi bastı! Sonra aklıma harika bir fikir geldi ve telefondan om mani padme hum dinletmeye karar verdim. Üstelik hoparlöre de bağladım. Sağ olsun İlkay Hoca techizatı gösterdi.
 
Ne mi oldu? Bir şoke eden sahne daha. O bağıra çağıra oynayan çocuklar anında gitti. Aynı oyun, om mani padme hum mırıldanarak devam etti!!! İnanılır gibi değil! Daha önce om dışında hiç mantra öğretmedim. Aslında bunu da ben öğrettim sayılmaz, K. öğretti. Bütün bu sahnenin içinde K.'in elleri mudra desem?
 
Işığı kapattım, oyun loş bir ortamda devam etti. Ağlayacaktım sevinçten!! Ben mi yarattım bu tabloyu, şahaneyim yahu. Yok tamam, elbette ben yaratmadım, vesile oldum.
 
Dinlenmek için uzandıklarında onlara On iki Çellist'den Pavane dinlettim. Saçlarını okşadım. Hatta dayanamadım L.'ya bir öpücük kondurdum. Neyse ki çocukları öpmemiz yasak değil!
 
Ah ya, çok güzeldi... Başka bir aleme gittik kırk dakika boyunca. İşimi seviyorum. Yok yok işime, bizi dönüştüren büyüsüne tapıyorum!

2 Aralık 2016 Cuma

ÇOCUK YOGASI'NDA İKİLİ DURUŞLARIN BÜYÜSÜ.

 
 
 
 


Çocukken Burhan Uygur'un resim ve şiirlerinden oluşan bir kitapta okumuştum, aşağı yukarı şöyle diyordu: "sevdiği işi yapan insan mutlu insandır."
 
İş ve mutluluk? Hadi bakalım demiştim içimden. Oysa babam da deli gibi çalışan bir adamdı. Sabah beş gibi uyanır ve işine giderdi! O zamanlar niçin bu kadar erken kalktığını anlamazdım... Çünkü uykusuzluk, iç huzursuzluğu ve benzeri onlarca şey hakkında ne bir fikrim, ne de deneyimim vardı... Doğanın boşlukları sevmediğini bilmiyordum... Şükür, zaman içinde hepsi tastamam oldu!
 
Uzun yıllar boyunca arkeoloji dışında hiçbir konu ilgimi çekmedi. Belki biraz edebiyat. Sonra yoga maceram başladı. Bin defa anlatmış olduğum için bu bölümü pas geçiyorum. Zaten şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum, asıl hikayem çocuk yogası olmuş...
 
Bir yetişkin olarak üç yıl neredeyse haftada üç gün yoga çalıştıktan sonra bir seri tesadüfle başladı çocuk yogası eğitimim. İlk zamanlarda altına girdiğim sorumluluktan çok korktum. Acaba başarabilir miydim? Çocuk sevmek ve yoga sevmek yetecek miydi?
 
Hocam yapabileceğime inanıyordu, beni de inandırdı. Ve her şey ben gözümü açıp kapayana kadar olup bitti. Sevgililer Günü'nde tamamladım eğitimimi. Binlerce sevgili için bir kağıdım olmuştu elimde! Bir de çikolata vermişti Aylin Hoca, kalp şeklinde!  
Avucumda çikolatam, yan koltukta cefakar dostum Sir ile birlikte eve dönerken, yelkenimi dolduran rüzgar ve rotam konusunda hiç bir fikrim yoktu. Dümendeki ben değildim sanki!
 
Ardı sıra gelen ders denemeleri vesaire derken işler değişmeye başladı. Önce korktum, deneyimine güvendiğim insanların her öğüdünü hiç sorgulamadan, ard niyet aramadan dinledim. Bocaladım. Yoruldum.  Yoganın içinde "ben, bir ve bütün" olmanın yollarını araştırmaktan bitkin düştüm... Ve nihayetinde olacak olanın yolunu açtım, inatlaşmayı bıraktım...
 
Söylemek istediklerimi yoga felsefesi içinde dillendirebilmeyi öğrenmek yıllarımı aldı.....
 
Son iki senedir içimdeki "usta çocuğa" teslim oldum. Onun zamanında yeteri kadar oyun oynamadığını bildiğimden, sınıftaki çocuklarla kaynaşmasına izin veriyorum. Elbette yetişkin/öğreten rolümü kaçırmamaya çok dikkat ediyorum. Ancak bu her daim mümkün değil ki:) İyi ki de değil! Oyun kadar güzel şey var mı yahu!
 
Bugün anlatmak istediğim, çocuk yogası hikayemin ikili duruşlar bölümüdür.
 
Bence ikili duruşlar çalıştırmaya başlamadan önce çocukların en az birkaç duruşta kendilerini yeterli hissetmelerini beklemek çok önemlidir. "Hey öğretmenim bak yapabiliyorum!" sesleri uğultuya ve gürültüye dönüşmüşse işte o vakit yeni bir bölüme hazırız demektir:)
 
Ben derslerimde bir ara  geçiş uygulamadan ikili duruşlara başlamıyorum. Mesela bir masaj seansı iyi olabilir. Neden mi? Birbirlerine içinde hoyratlık ve kabalık olmayacak şekilde dokunmayı deneyimlemeleri için. Burası önemli, çünkü toplumda verilen mesaj "sen kendini kurtar, önce sen!" olduğundan ne yazık ki birlikte bir "şey" yapma becerilerimizi geliştirmek çok zorlaştı...
 
 
Eğer bu bölümü de geçebildiyseniz ( şimdi fark ediyorum, belki masaj konusunu da ayrıca yazmalıyım... ) artık kartları ortaya koyma vaktidir.
 
Boyu size en yakın öğrencinizle duruşları göstermeye başlamadan evvel bırakın biraz incelesinler. Kendi aralarında konuşsunlar. tartışsınlar. Görsel olarak duruş belleklerine yerleşsin... Aceleye gerek yok.
Sonra duruşları denemeleri için birer tane kart seçmelerini isteyebilirsiniz. Ve her çocuk elindeki kartı yine kendi seçimi olan bir arkadaşıyla uygulayabilir. Tabii diğer çocuğun da rızası varsa...
 
 
Böylelikle oyun başlar. Çocuklar farklı ikili duruşların bedenlerinde, zihinlerinde ve ruhlarında bıraktığı mesajları okumaya başlarlar. Onların iç okumasını izlemek bir çocuk yogası öğretmeninin zafer çığlıkları atmamak için dudaklarını ısırdığı "an"dır! Dünyalara değişmem!
 
İkili duruşlar sadece bedeni rahatlatmaz. Birlikte hareket etme becerisi kazandırır. Başka birinin varlığını hissederek gevşemenin olasılığına dair fikir verir. Beden yükümüzü bir an için bırakmanın yarattığı gevşeme tüm hücrelerimiz tarafından şükranla karşılanırken, yüzümüze memnuniyetimizi gösteren bir gülümseme yayılır. Yanaklar, dudaklar ve hatta el parmakları bile yumuşar...

Enerjisin kontrol etmekte zorlanan çocukla, bunu kolayca başaranın nasıl ortak bir paydada buluştuğunu gördüğünüzde büyü başlamıştır!
 
Çocuk gücünü hisseder ve aynı zamanda gücün içindeki şefkati. Yükünü bırakmayı deneyimler ve birisi kendi yükünü bırakmak istediğinde destek olmayı... Kendini koruması gerektiğini kavrar. Bunu bencilleşmeden de yapabilmenin yollarını araştırır.
 
Yüzlerce cümleyle söyleyemeyeceğiniz, gelecekte hayatlarına kolaylık getirebilecek her şeyi duruşları anlatırken verdiğiniz olumlama mesajlarıyla kolayca anlatabilirsiniz:
 
Arkadaşının bileklerini tuttuğunda kendini güçlü hissediyor musun? Sanki böyle daha kolay, ne dersin? Sırtını bir koltuğa yaslamaktan çok daha güzel değil mi arkadaşının sıcaklığını hissetmek? Bir taşa uzansan sence bedenin bu kadar memnun olur muydu?
 
Yoga  tüm zamanları iyileştirebilir... Aynı anda şimdi, geçmiş ve gelecekte olabilir.. Bir büyü müdür? Evet! Kesinlikle "dönüşüm gücüne sahip bir büyüdür!" Yoga öğretmeni, ister çocukla çalışsın, ister yetişkinle her daim elindeki sihirli asanalar, pranayamalar, mandala, mudra ve kucaklaşmalarla dönüşüme destek veren, büyüyü başlatan, esinleyendir. Her ders hem öğretmeni, hem öğrenciyi değiştirir, dönüştürür... O an fark etmeseler bile her ikisi de Baudelair'in Albatros şiirindeki gibi havalanmışlardır!
 
Bence "insan her an olmakta olan, devinimi doğumdan ölüme, kimbilir belki daha da ötelere, devam eden bir canlıdır..."
 
 
 
 
 
 
 
 
 

1 Aralık 2016 Perşembe

YOGA NIDRA VOL.III

 
 
 
 
Seçimlerimizi yaşadığımız bir hayattaysak eğer, ki ben buna her geçen gün daha fazla inanıyor, hatta inanmakla kalmayıp bire bir deneyimliyorum, en iyi seçtiğim şey öğretmen olmalı!
 
Öğretmenler günü yazımda açıkça belirttiğim gibi, benim için öğretmen , öğrenmem gereken şey, durum her ne ise onu hayatıma sokan, hatta bazen gözüme, kimi zamanda kalbimin içine sokan kişidir...
 
Gayet hevesli ve olabildiğince çalışkansam da, her öğretmenle bal kaymak olduğum, her dersi koynuma alacak kadar sevdiğim söylenemez... Aksine, Çiğdem Hoca'nın dediği gibi öğrenci&öğretmen ilişkisi zordur... Öğrenci önce seni göklere çıkartır, onu anladığın, kendini anlaması için kapılar araladığın için minnettardır. Ruhunun, zihninin, bedeninin ağrıları daha az hissedilir olmuştur. Yoganın iyileştirici gücü ile senin varlığını birbirine karıştırır... Seni görünce gözleri sevinçle parlar.
Karşılıklı bir yolculuk başlamıştır artık. Fakat deneyimli bir öğretmen çok iyi bilir ki sabah horoz ötmeden öğrenci bu paylaşımı inkar edecektir! Neden mi? Yolun gereği....
 
Gelelim Yoga Nidra'ya...
 
Dün akşam salonumda deneyimlediğimiz Yoga Nidra çalışmasında birbirinden oldukça farklı ruhlar vardı. Onlarla yaptığım esneme hareketleri ve nefes çalışması süresince yüzlerine baktım. Her birine içimden sevgi sözcükleri söyledim. Kalbimi tam onlara karşı döndüm. Düşüncelerini anlamaya çalışmayı bıraktım. Dikkatim aramızdaki duygu alış verişine odaklandı. Üzerinde oturduğum matın beni taşıdığı sorumluluk tek idi: "sevgi"...
 
Matlarına uzandıklarında elimdeki metni okumaya başladım. Kelimeler sanki zihnime hiç uğramadan doğruca dudaklarıma ulaşmaya başlamıştı, buna inanamadım. Yoksa cümleleri ezberlemiş miydim? Bakışlarım öğrencilerin nefesindeydi. Alçalıp yükselen soluklarının an be an sakinleşmesini izledim.
 
Çalışma tamamlandığında ve matlarda uzanmış kadınlar yavaş yavaş doğrulduklarında istediğim tek şey kendilerini güvende, huzurlu ve gevşemiş hissettikleri bir deneyimden geliyor olmalarıydı.

Dün akşam iyice anladım ki Yoga Nidra bir tür şifa çemberi. Kendimize, içeriye doğru ve aynı anda dışarıya gezegene, evrene kapılar aralayan kadim bir uygulama...
Beden gevşedikçe, zihin de rahatlıyor. Niyetler daha net görülebiliyor. Öğrenci mahremiyeti sebebiyle her ayrıntıyı yazmasam da ilk fırsatta kendi deneyimimi anlatmak niyetindeyim.

Nihayetinde her deneyim birbirinden özel ve eşsiz...
 
Eğer şimdi Yoga Nidra öğretiyorsam, bu yolda bakalım beni neler bekliyor...

Hoşgeldiniz yeni öğretmenlerim....
 
 
 
 
 
 
 
 

16 Kasım 2016 Çarşamba

NAMASTE:)



 
 
Zurnanın zırt dediği yerde verdiğim bir kararın diplomasını masamın üzerine koydum. Ona uzun uzun bakıyorum, bakıyorum... Haftalar süren amansız mücadele bunun için miydi diye soruyorum kendime. Sonra gülüyorum, elbette bunun için değildi. Ama bu yolculuğun taşları yerinden oynatacağına inanmıştım. Oynadı mı? Evet! Hem de ne oynamak!
 
Tam olarak çemberin neresinde olduğumu bilmiyorum. Sadece bir dönem ardımda kaldı, bunu görüyorum..
 
Bugün bir hoca* kaybettim. Nihayetinde öğrenciliğim kağıt üzerinde sonlandı. Hatta 11 Kasım'da sonlanmıştı ya diplomama kavuşmak zaman aldı:)
Bütün içtenliğimle inanıyorum ki bu akşam itibariyle bir yoldaş kazandım. Kalbi bedenine beş numara büyük bir kadın! Üstelik en sevdiğim modelden; güçlü, bilgili, merhametli, nazik, net, sevecen....
 
Beni korumadı, korkutmadı.  Hırpalamadı. Yaramı beremi gördü, kaçmadı. Sarıp sarmalamadı. "Of hayatta düzelmez" demedi. "Yarına bir şeyin kalmaz" hiç demedi. Olanı olduğu gibi, beni ben gibi göreyim diye ödevler verdi. Mat serdi önüme, rüyalarıma, gülümsemelerime, yeni sezon derslerime:)) anlam kazandırdı... Şimdi de kendi yolculuğuna döndü.
 
Beni terk etmedi biliyorum, ama gözlerim doldu ardından...
 
Bu yolda ondan başkasıyla yürümek istemezdim. Bir kez daha kalbimin seçimlerine selam olsun.
 
Çok şanslıydım.
 
Namaste
 
 
*http://yogasya.com/merhaba/dr-cigdem-oner/

7 Kasım 2016 Pazartesi

MEKİK....







Bunların adı mekik. Balıkçılar ağ örerken kullanıyorlar. İnsanlığın tekerlek, hatta taş alet yapımı kadar hayati ve önemli bir buluşu bence. Denizlerdeki avcılığın devrimi belki de.
 
Bana hep çok ilham verici gelmiştir balıkçı malzemeleri. Aslında deniz ve denizle ilgili her şey koca dünyanın yeniden, kendi dilinde, deniz dilinde yazımı gibidir. Kurallar, malzemeler, suskunluklar...
 
İspanyolca öğrenirken  en sevdiğim şey ilk öğrendiğimiz kelimenin gökyüzü olmasıydı. Sanki içim genişledi.  Ve dün ikinci ilgimi çeken kelime "Hora" oldu. Zaman demekmiş. Ende'nin kitabındaki Hora Usta demek adını İspanyolca'dan alıyordu.. Ne güzel!
 
Zaman, gökyüzü ve mekik...
 
Bana bu sabah şu üç kelime verselerdi acaba ne yazardım?
 
Yazdım:
 
Geçmiş, şu an ve gelecek!
 
 
 
 
 

3 Kasım 2016 Perşembe

YOGA NIDRA VOL.II

 
 
Kadim bilgi içinde keşifler yapmak ve her farkındalığın ardından, "ben bunu nasıl koruyacağım şimdi?" diyerek endişeye kapılmak bana sorsanız tipik şehirli insan davranışı derim.
Mesela annem tam olarak böyle davranır; daha evi temizlerken kirlenmesinden endişelenir.... Adı lazım olmayan bir dostum ise çuvalla para kazanırken, ya işler kötü giderse senaryosunu çıkartıp çıkartıp okur....
 
Ben.... Ben de o topluluğun bir üyesiyim ama bir farkla; olan bitende bir terslik olduğunu hisseden, çıkışı bulamadığı için öfkeden köpüren üyesi...
 
Önümüzde her daim kapılar var. Sağımız solumuz okumadığımız mesajlarla dolu. Hayat yüz kere, bin kere ihtiyaçlarımızı karşılarken biz neden göremiyoruz? Bizi duymaktan alıkoyan kim?
Acaba insan kurban psikolojisi içindeki konforunu bırakmaktan mı çekinir? Zira bildik bir yolda sızlanmak, hele ki dinleyiciniz varsa, bilinmedik patikalarda ter dökmekten konforludur....
 
Yoga herkese göre değil diyor hocam, haklı. Herkes deneyebilir ve faydalanabilir. Ancak her basamağına ereceksin ve orada oluşunu anlamlandırabileceksin diye bir kural yok.
 
Bu yol maceralı mıdır?
Evet.
Bildik iç ve dış tarihle örtüşür mü?
Evet!
Acı verir mi?
Evet...
 
Yine de her öğrendiğimle kanatlarıma bir tüy daha eklendiğini hissetmek ve bu hayatta olamasa bile birgün belki onlarca hayat sonra, tüyler tastamam olduğunda hepsini yolup uçabileceğime inanmak tüm bunlara değer..
 
Şimdilerde favorim YOGA NİDRA. Her uygulamada nasıl da işe yaradığını deneyimliyorum. İnsanların paylaşımları bana bir kez daha çemberin gücünü hatırlatıyor. Işığın, şefkatin iyileştirici varlığı... Dayanışmanın ve "seni anlıyorum" bakışının eşsiz sıcaklığı...
 
Zor hayatlarımızda sıkışıp soluksuz kalan ruha açılan bir pencere... hayatın içinde acı ve tatlı anlara yolculuk şansı... kendimize sormaya cesaret edemediğimiz soruların cevabı... Veda şansı... Hoş geldin müziği... İç savaşlara ateşkes..
 
Bütün bu deneyimler için tek ihtiyaç gevşemek. Gevşemeyi öğrenmek ve sonunda ustamın dediği gibi gevşemenin kendisi olmak!
 
 
 
 
Yoga Nidra... Bana sorarsanız sınırlı deneyimimle cevaplıyorum: içeriye doğru ve aynı anda dışarıya doğru açılabilen yumuşacık bir kapı...

27 Ekim 2016 Perşembe

DOKTOR MÜMKÜNSE PERŞEMBE GÜNÜ ÖĞLE YEMEĞİ ARASINDA ERMEK İSTİYORUM....

 
 
... VE ERERKEN LÜTFEN SAÇIM BOZULMASIN,  ÖĞLEDEN SONRA TOPLANTIM VAR. Bİ DE AYAKKABILARIMI ÇIKARTMASAM OLUR MU?
 
Malum kırkımızı geçtik. Çekingenliğimiz iyice azaldı ve öğrenmek için hem dışarıdaki, hem de içerideki dünya ile denge sağlamanın gerekliliği kafalarımıza dank etti! Balyoz yeme faslını kapattıktan sonra ne yapıyoruz? Etrafımızdaki insanlarla konuşarak, benzer kaygılarımız olduğunu anlamaya ve  yıllarca bize özel sandığımız durumların neredeyse tüm insanlığın başına geldiğini öğrenmeye başlıyoruz!.
 
E bu konulardan bir tanesi de ruhani yanımızın gelişkinliği!!!! Elbette öncelik eli yüzü düzgün bir sevgili/eş bulup, akabinde harika bir beden ve saçlara sahip olmakta  ama bi gözümüz toprağa bakarken artık İsa mı, Musa mı yoksa Mevla mı bi karar vermek lazım di mi ya!?
 
Vallahi ben kararsızlığımı koruyorum; bir yıl İsa'ya ( geliyorum ey büyülü Nole pazarları!! ), ertesi yıl Mevlana'ya ( Huuu Konya'daki dostlar, kardeşler.. )  giderek bu konudaki çok yönlülüğümü kimselere kaptırmıyorum. Fakat inanın yeteri kadar renkli bir karakter sayılmam, bu işi kendine görev edinmiş ve ashram ashram, olmadı tekke tekke gezenler var! Vallahi, artık nice yağız delikanlıyı ve abla olduğunu iddia eden teyzeyi AVM ler, güzellik merkezleri kadar ashramlarda da görebilirsiniz.
 
Nasıl gençliklerinde hızlıca zengin olmak ve beş seansta incelmek gibi  saçmalıklarla hayatlarını ziyan etmiş ve bedenlerini hırpalamışlarsa, şimdi aynı kafayla ruhlarını mıncıklatıyorlar....
Bütün bu olanlar seyri epeyce yürek yakan ancak bir şekilde anlaşılması gereken ilginç sahneler... Ama kazancı bol! Egoyu beslemeye açık ve moda!
 
Bunları yazarken üzülüyorum... On yıldır yoga ile ilgileniyorum ve hala öğrenecek ne kadar çok şey var diyerek hayıflanıyorum. Sonra sonra sakinleşip, ne var yaw, kabım ne kadarsa o kadar işte, sakin diyerek kendimi makul bir noktaya davet ediyorum. Neyse O!Benim şansım, öğretiye adanmış ruhlarla karşılaşmak oldu. Hocalarımı medyadan tanımazsınız, ama sokakta görseniz, hele bir de göz göze gelseniz, içinizden gülümsemek gelir, ışıklıdır yüzleri. E bu da bana yetiyor açıkçası.
 
Geçenlerde bir mesaj aldım, bir muhterem özel kundalini dersi verip vermediğimi soruyordu... Sonra bir başkası tantra hakkında ne bildiğimi? Ve bir diğeri meditasyon meselesini bir ay sıkı çalışsa çözüp çözemeyeceğini!!!
 
Bilemem. Sen diyet yapar ayda beş kilo verirsin, ben yaparım bir kilo veririm. Anlatabildim mi? Fakat çağın sabırsız insanı hızlıca zayıflamak için neler yapmaz ki! Ve yine aynı insan, "acaba ben bu deneyime hazır mıyım?" diye sormadan, meditasyon veya kundali uygulamalarını çabucak öğrenip, ermek ister! E zira kırkından sonra saç baş parlaklığını yitirince, bi başka ışık lazım di mi?
 
 
E iyi de dostum o semirmiş egoyu ne yapıcaz? Neyi neden istediğimizi iç sesimizle sorup cevaplayamadan, bir bilene sormadan, hiç bir emek harcamadan hoop diye olacak mı bu işler? İki gün çakra açtırma kampına gitsen , bi de enerji bedenini Cifleseler ( bizim gençliğimizin en baba temizleme ürünüydü:)) tamam mı zannediyorsun? Yani şu dağ tepelerinde sabahtan akşama ibadet edip, üzerine tarlada çalışan, ekip biçen rahipler salak, bi akıllı sensin di mi?
 
Lütfen makul olalım. Hızlıca bir şey tüketmek ve çabucak sonucu görmek istiyorsanız pilates yapın. İki aya kalmaz poponuz sımsıkı, bacaklarınız cillop gibi olur. Ha ruh için de elektro şok uygun olabilir!!!! Ya da aşık falan olun. Zira diğer yollar meşakkatli ve zaman alıyor, kapsül beklentisi için pek umut vaadi yok yani.
 
Velhasıl beden-zihin ve ruh parlatmanın, içeride ve dışarıda bütünlük sağlamanın ağrılı, sancılı, zaman zaman akıntıya kürek çekiyor hissi yaratan, çağın tüm gerçekliğiyle ters düşen, acıtan, yer yer paralayan bir serüveni var. Ha değer mi diye sorarsanız, o çok kişisel bir duruş.... Bulunduğun basamağa, o basamaktaki farkındalığına ve daha pek çok iç ve dış etkene göre değişir.... Hem benim ne haddime bu sorulara cevap vermek. Herkes kendi sorularını sormalı ve kendi cevaplarını vermeli..
 
Son olarak da bu hızlıca olmak derdini bırakıp, kendinize DVD veya kitap aramak yerine, ya da olur olmaz yerlere para kaptırmadan evvel iyi bir yol gösterici bulmanızı, onunla karşılaşmayı tüm kalbinizle dilemenizi önerebilirim.
 
Haydin iyi uçuşlar! Kemerleri bağlayalım beyler, bayanlar 21. yüzyıl insanı uçuyor!!!